Sohbetlerden Derlenen Sorular
Kategorilere göre düzenlenmiş tam arşiv
İman ve İtikad(2302) — Sayfa 18/28
Fiilin üzerinde iki etkenin varlığını kabul eden anlayış nedir?
Fiili hem Allah’a hem insana izafe etmek yani fiili hem insana hem Allah’a izafe etmek fiil üzerinde iki ayrı etkenin varlığını kabul etmek demektir. Evet. Bu aslında müthiş bir anlayış ve müthiş bir metafordur. Bu zaten İmam-ı Maturidi bunu böyle şekillendirdikten sonra İslam dünyasında yer yerinden oynar.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
Mu’tezile ve cebriye görüşleri nedir?
Mu’tezile ise bunun tam zıddıdır. Kul bütün her şeyi kendi istediği için ve kendisi yaratmıştır. Fiili yaratan fiilin müsebbibi değil, yaratıcısı kuldur. Mu’tezileyle cebriye bu noktada iki zıt kutuptur. Birisi vadinin bir tarafında birisi vadinin bir tarafındadır. Bunları böyle teferruatlı anlatıyorum, İslam dünyasının içerisinde bunların da sufi kanatları var. Sufi noktaları var, sufi olanları var bunların. Cebriyecilerin de sufileri var Mu’tezilenin de sufileri var bu her iki kanat birbiriyle zıt noktada.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
Cebriye görüşü nedir?
Cebriyede kulun hiçbir katkısı yoktur fiilde. Bakın cebriyede kulun hiçbir katkısı yoktur. Cebriyede kulun kendi hayat akışında da kendisinin bir katkısı yoktur. Her şey Cenâb-ı Hakk’ındır cebriyede. Kul ne düşünüyorsa düşünsün Allah öyle istediği için düşünmüştür. Kul katliam yapar, Allah öyle istediği için katliam yapmıştır. Anlayışın sakatlığını görmeniz için uç bir örnek veriyorum. Bir kimse zina etmiştir, Allah zina etmesini istediği için zina etmiştir. Cebriyenin görüşü budur.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
Mu’tezile görüşü nedir?
Mu’tezile der ki: Buradaki gerçek fail kuldur. Bunun üzerinde Allah’ın hiçbir etkisi, kudreti, kuvveti, yaratması yoktur, direkt burada kula ait yaratımlar kula aittir, kulun üzerinden tecelli eden her şey kula aittir, Allah’ı haşa ortadan kaldırır.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
İmam-ı Maturidi’nin görüşü nedir?
Fiili hem Allah’a hem insana izafe etmek fiil üzerinde iki ayrı etkenin varlığını kabul etmek demektir. Evet. Bu aslında müthiş bir anlayış ve müthiş bir metafordur. Bu zaten İmam-ı Maturidi bunu böyle şekillendirdikten sonra İslam dünyasında yer yerinden oynar. Düşünce, fikir ve felsefik fırtınalar yaşanır. Ve İmam-ı Maturidi o güne kadar gelmiş ne kadar akaidle alakalı düşünür, imam, söz söyleyen varsa hepsinin sözlerini tabiri caizse lime lime ederekten atar kenara. Ve o gün bu gündür İmam-ı Maturidi’ye gerçek manada cevap verebilen bir akaidçi çıkmamıştır.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
İmam-ı Maturidi’nin düşüncesi İslam dünyasında nasıl etki yaratmıştır?
İmam-ı Maturidi düşüncesinin hâkim olası demek İslam dünyasının yeniden uyanıp, dirilip, hakka ve hakikate koşup, zulmü durdurma noktasında kıyam etmesidir. Çünkü cebriyeye göre bakarsanız, Eş’ari de buna yakındır zaten Eş’ari tam budur diyemeyeceğim, Eş’ari de buna yakındır biraz kaderiyeye ve cebriyeye yakın bir olguda, net değildir bu noktası Eş’ariler. Ama Eş’ariliği şimdi altın tabakta sunuyorlar, biraz arkasında cebriye ve kaderiye var bunun. Normalde şu noktadan çünkü yani ya zulüm olduysa Allah böyle bir zulüm istemiştir zulümle savaşamayız. Demek ki bizi batılıların yönetmesi lazım, böyle takdir etmiş. Bu Eş’ari, cebriye, kaderiye çizgisindedir bu.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
İslam dünyasında cebriye ve kaderiye görüşlerinin etkisi nedir?
İslam dünyasında İmam-ı Maturidi düşüncesi hâkim olmaya başladı. İmam-ı Maturidi düşüncesinin hâkim olası demek İslam dünyasının yeniden uyanıp, dirilip, hakka ve hakikate koşup, zulmü durdurma noktasında kıyam etmesidir. Çünkü cebriyeye göre bakarsanız, Eş’ari de buna yakındır zaten Eş’ari tam budur diyemeyeceğim, Eş’ari de buna yakındır biraz kaderiyeye ve cebriyeye yakın bir olguda, net değildir bu noktası Eş’ariler. Ama Eş’ariliği şimdi altın tabakta sunuyorlar, biraz arkasında cebriye ve kaderiye var bunun. Normalde şu noktadan çünkü yani ya zulüm olduysa Allah böyle bir zulüm istemiştir zulümle savaşamayız. Demek ki bizi batılıların yönetmesi lazım, böyle takdir etmiş. Bu Eş’ari, cebriye, kaderiye çizgisindedir bu.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
İnsanın kudreti nedir?
İnsan bir şeyi yapıp yapmamakta hürdür. Bir şeyi yapıp yapmamakta hürdür. 1- Biz makine değiliz, biz makinaysak o zaman bize emredilen bir şey var, biz o emredileni yapmakla mükellef oluruz. 2- Biz rüzgârın önünde kurumuş yaprak değiliz rüzgârın estiği yöne gidelim. Ya? Biz bir fiili yapıp yapmamakta hürüz, bir fiili isteyip istememekte hürüz. Kolunuz gözünüze yumruk vuruyor mu hiç siz istemeden? Aklınız yerindeyken istemeden gözünüze bir yumruk vurduğunuzu hatırlıyor musunuz? Hayır. Niçin? Siz istemiyorsunuz çünkü, kendinize acı vermek istemiyorsunuz. Ama aynı şekilde kendinize zarar vermeyi isteseniz zarar verebilir misiniz? Evet. Kendine zarar vermek istediğinde zarar verebilir misin? Evet. Bu kâğıttan bir parça yutabilir misin? Evet. Yutmayabilir misin? Ev, O yüzden insanın kudreti altında olan bir şeyi yapıp yapmamak hürriyeti insanın kendisine ait.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
İbni Hümam’ın görüşü nedir?
İbni Hümam mutaassıp bir mezhepçi değildir. Mutaassıp mezhepçi: aynı mezhebin çizgisinde giden bir kimse. Nesefi’nin aksine, Eş’ari’ye karşı değildir. İbni Hümam sırf akli planda düşünüldüğünde, Mu’tezilenin "insan fiilinin yaratıcısıdır" görüşünün kabulü için hiçbir engelin bulunmadığı fikrindedir. Allah insana iyi ve kötü fiilleri tanıtır sonra ona bu fiilleri yapma ve yapmamaya imkân veren bir kudret yaratır. Allah’ın bütün bunlar için insana imkân vermesi onun uluhiyetine gölge düşürmez. Kitab- el musayyere.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
İbni Hümam’ın İslam dünyasında rolü nedir?
İbni Hümam’ın da düşüncesi budur. Eş’ari’ye öyle çok karşı değildir. Zaten Eş’ari’ye en fazla karşı olanlardan birisi İmam-ı Nesefi’dir. İmam-ı Nesefi Eş’ari’yi çok eleştirir hatta İmam-ı Nesefi Eş’ari’nin bazı noktalarda küfür ehli olduğunu dahi söyler. Enteresan bir duruşu vardır. Böylece İbni Hümam sırf akli planda meseleye bakıldığında Mu’tezileye hak verir. Ancak Kur’an ayetlerinin ışığında daha değişik bir durumla karşılaşır ve nakle göre icade müteallik her şey Allah’a tabidir asla insana değildir.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
Nesefi birkaç kesp tarifi yapar: 1- Kudretin bulunduğu yerde meydana gelen herhangi bir iş, aksiyon kesp midir?
Nesefi birkaç kesp tarifi yapar: 1- Kudretin bulunduğu yerde meydana gelen herhangi bir iş, aksiyon kesptir. Herhangi bir iş kudretin bulunmadığı yerde meydana gelmişse hâlktır yani yaratmadır. Nesefi’ye göre herhangi bir aletle meydana gelen şeyin kesp, aletsiz meydana gelen şey ise hâlk olarak adlandırılmalıdır. 3- Herhangi bir varlığa gücünün yettiği şeyi yalnız başına yapabilmesi yaratma, gücünün yettiği şeyi tek başına yapamaması ise kesptir. Tebsire. Sizce?
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
Bir şeyi der, aletle yapıyorsa bir kimse, kesp midir?
Nesefi bunu böyle insanlar daha güzel anlasın diye değişik bu tip tarifler verir. Bir şeyi der, aletle yapıyorsa bir kimse, kesptir. Aletsiz bunu yapmaya çalışıyorsa hâlktır. Bu sufilerce çok önemlidir. Sufiler bunun içindedir. Kalemle ben şimdi İsa’ya attım. Bunu İsa’ya atma, kalemle atma isteği bana ait. Bunu yaratma hâlk, Allah’a ait. Kalem yok. Ben İsa’ya böyle bir kalemin atılmasını istedim. Aletsiz. Ve kalem gitti İsa’nın kafasına vurdu, bir kalem. Bu da hâlk. Aletsiz. Bunun üzerinde İslam dünyası çok fikir yürütmemiş. Sufiler ise bunun içinde yaşarlar. Mesela Arabi’nin misal alemiyle alakalı, misal alemiyle alakalı Arabi’nin sözleri vardır. Rüyayla alakalı Arabi’nin sözleri vardır. Rüyayla alakalı veya sufilerin kendi içerisinde, kendi içerisinde.
Kaynak: Nefes — 7 Mart 2015 Sohbeti
İbn Kemal’in fetvası neden önemlidir?
İbn Kemal’in fetvası, İbn Arabî’nin fikirlerinin Kur’an hazreti ve onun hazinelerinden olduğunu ve kendisine Kur’an’ın fehmi ve nusretinin bahşedildiğini söyler. Ayrıca, İbn Kemal’in fetvası, İbn Arabî’nin fikirlerinin bazılarının ilahi buyruğa ve şerri nebeviye uygun olup, bazılarının ise gizli olup keşf ve batın ehlinin anlayışına açıktır. Bu nedenle, fetva, İbn Arabî’nin fikirlerinin anlaşılmaması durumunda inkâr edenlerin hata ettiğini ve inkarında inat edenlerin sapıtmış olduklarını belirtir.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
İbn Arabî’nin felsefesi nasıl tanımlanır?
İbn Arabî’nin felsefesi teolojiktir ama teolojik olmaktan çok ontolojiktir. İslam’da genellikle ön planda gelen Allah kavramı bile burada ancak ikinci planda gelmektedir. İbn Arabî’nin felsefesi, varlık kavramının en yüksek anahtar kavramı olduğunu ve bu kavramın tüm düşüncesine egemen olduğunu belirtir. Ayrıca, İbn Arabî’nin felsefesi, farklı milletlerin kültürlerinde yer alan bazı ortalıklarla dil ve kültür arasında etkileşim açısından temas ettiğini ve Tanrı kavramını farklı isimlerle çağırıldığını, ancak manasının hepsinde ortak olduğunu ifade eder.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
İbn Arabî’nin fikirlerinin anlaşılmaması durumunda ne söylenir?
İbn Arabî’nin fikirlerinin anlaşılmaması durumunda, anlayamadıkları, özümseyemedikleri, kavrayamadıkları bu meseleleri cahil insanların, sufilikten uzak insanların, bilmeyen insanların ağzına sakız etmişler ve böylece bu cahilce söylemlerin karşısında, cahilce söylemlerin karşısında fetva veren makam, ulema takımı bunların küfrüne fetva vermiş. Bu durum, uzun yıllar boyunca devam etmiş ve hala da devam etmekte.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Osmanlı padişahları İbn Arabî düşüncesini nasıl karşılamışlardır?
Osmanlı padişahları, İbn Arabî düşüncesini, İbn Arabî’nin Fusûs’unu kendilerince özümseyenler ve bunu savunanlarla, bunlara karşı tez risale yazanların zaman zaman ama sarayda ama ilmi planda, bunların fikirlerini cem edip risaleler yayınlatmışlar. Osmanlı, kendi fikir dünyasında İbn Arabî’yi reddetmemiştir. Çünkü Türkler Orta Asya dan itibaren dini, sufi gözüyle, mantığıyla algılamışlardır. Bu geleneği devam ettirmiş ve İbn Arabî’ye tu kaka dememiş ve İbn Arabî’yi bu manada hem saray entelektüellerine hem de normalde insanların içerisindeki entelektüelleri cem ederekten bunu tartıştırmış.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
İbn Arabî’nin fikirlerini anlamak için ne gerekir?
İbn Arabî’nin fikirlerini anlamak için, Fusûs’u okumak ve Fusûs’un üzerinde konuşmak ancak ehline caizdir. Anlamayanlar, anlayamayanların onun üzerinde okuması ve konuşması caiz değildir. Bu nedenle, İbn Arabî’nin fikirlerini anlamak için, ilim ve tevhid konularında derinlemesine tefekkür etmek gerekir. Ayrıca, İbn Arabî’nin fikirlerini anlamak için, ilim erbabının yolunu takip etmek ve ilimle alakalı risaleleri okumak gerekir.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Allah’ın ilk yarattığı nedir?
Hiçbir şey yok iken Allah bir şey yarattı. Bir şey. Bu yarattığı şeyin ne olduğu tam olarak belli değil. Tarifi mümkün değil. Ama bir şey yarattı. Ona biz madde deriz deriz ama madde değildir deriz. Biz ona mana deriz deriz ama mana da değil deriz. Bir şey. Onda her şey gizli. Bir şey var onda her şey gizli. Bir şey var, her şey ondan yaratıldı, onda her şey gizli.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Allah’ın ruhu ve nuru nedir?
Hadis-i kudside diyor ki "Ruhumdan ve nurumdan." Biz Allah’ın ruhunun ve nurunun ne manaya geldiğini de bilmiyoruz. Tam anlamıyla bilmiyoruz. Ama Cenâb-ı Hakk diyor ki "Göklerin de yerinde nuru Allah’tır." Buna enerji diyemeyiz. Bu enerji değil. Buna cevher diyemeyiz, bu cevher değil. Enerji diyenlerin de ayakları kayacak. Melekleri de enerjiye benzetenler var ya. Kuantumcular diyorlar ki melekler enerjidir. Değil. Allah melekleri nurundan yarattı.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Allah bir şeyi bir şeyle yaratır mı?
Hakikatte Allah bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Bir şeyi bir şey için yaratır. Buna lam-ı hikmet denir yani ayn-ı halkı ayn-ı hikmettir. Ayn-ı halkı yani halkın görünmesi, yarattıkların görülmesi aynı zamanda da hikmetinin görünmesi, Evet yaratılan her şey halktır aynı zamanda da hâlktır. Hâlk, hâlik yaratır, halkı yaratır. Gördüğünüz her şey kavim kavimdir, ümmet ümmettir. Gördüğünüz her şey. Gördüğünüz her şeyi Cenâb-ı Hakk, kavim kavim, ümmet ümmet yaratmıştır, sınıf sınıf yaratmıştır. Bir sınıfı bir sınıftan yaratmamıştır.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Allah’ın sıfatları ve hikmeti nerede tecelli eder?
Baktığınız her şeyde Cenâb-ı Hakk’ın fiiliyatını ve sıfatlarını görürsünüz. Gördüğünüz her şeyde, gördüğünüz her şeyde Allah’ın sıfatları ve hikmetini seyredersiniz. Baktığınız, hissettiğiniz, duyumladığınız, özümsediğiniz bütün her şey her ne fiiliyat var ise hepsi de Allah’ın sıfatlarının tecelliyatıdır ve her sıfatı, sıfat-ı azamdır. Her sıfatı, sıfat-ı azamdır. Her sıfatı ism-i azamdır. Hiçbir sıfatı hiçbir sıfatının üzerinde değildir. O yüzden "İster Allah de ister Rahman de" der. Çünkü sıfatlarının birbirinden üstünlükleri ve alçaklığı söz konusu değildir.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Hakk’ın tecelli ettiği yerler nelerdir?
Bu manada putta haktır, buda da haktır, taşta haktır, ağaçta haktır, kapıda haktır, yöneldiğin her yer ve her şey haktır. Ne tarafa yüzünüzü döndürürseniz döndürün yüzünüz döndürdüğünüz yer Allah’ın vechullahı ayet-i kerimesi vardır. Bu manada Hakk’ın tecelli etmediği hiçbir şey yoktur.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
İbn Arabî’nin felsefesi neye dayanır?
Hem varlık hem de vücud anlamındaki varlık kavramı İbn Arabî’nin bütün düşüncesine egemen olan en yüksek anahtar kavramdır. Arabî’nin felsefesi teolojiktir teolojik dediği din bilimi ama teolojik olmaktan çok ontolojiktir ontolojikte geçmiş tarihi şeylerin öne çıkması varlık bilimi, var oluş. İşte bunun içindir ki İslam’da genellikle ön planda gelen Allah kavramı bile burada ancak ikinci planda gelmektedir.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Allah’ın varlığı ve bilinmezliği nedir?
Hiçbir şey yok iken Allah var idi. Hiçbir şey yok. Yok. Yok. Yoktan ne anlıyorsunuz? Yok. Yok. Burayı tefekkür edin. Hiçbir şey yok. Burayı tefekkür ederken Allah’ı Allah kavramı olarak da yok göreceksiniz. Burası en sıkıntılı yer. Biz çünkü Allah kavramında kalıyoruz. Allah kavramı yokluktan varlığa çıkış, bilinmezlikten bilinirliğe çıkış. Bilinmezlikten. "O bilinmez idi" O bilinmez idi, hadis-i kudsi. Ontolojik tartışmalara direkt işaret eden hadis-i kudsi. Ontolojik tartışmalara cevap veren, bütün Yunan felsefesini bir anda, bir anda Yunan felsefesini varlıkla alakalı meselede çökerten bir nokta.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Allah’ın bilinmezliği ve bilinirliği nedir?
Bilinmez idim bilinmekliği istedim. Bilinmezdim. Bilmiyoruz hiçbir şey bilmiyor. Büyük Pîr bir laf söylüyor. Hazreti Pîr. Bu Onun sözü bakın, anlamayanlar bunu kafalarından silsinler "Allah Allahlığını dahi bilmiyordu" diyor burada. Biriniz manyakça bir söz diyebilir bunu. Silin, delete edin. Hemen küfür fetvası vermeyin ortalığa. "Anlamadık" deyin. Bakın bilinmez. Bilinmezliği bilecek olan hiçbir şey yok ve "Bilinmeyi istedim." Ontolojik. Hani Arabî’nin bu noktada varlıkla alakalı düşünceleri, varlıkla alakalı tespitlerinin ana direkleri bunlar. Hadis-i kudsi "Bilinmez idim bilinmekliği istedim" ontolojik, bilinmekliği istedi. Varlık. Varlığa geçiyor, varlığa tecelli ediyor. İlk la taayyün. Taayyünsüzlükten, bilinmezlikten bilinirliğe geçme, Allah ism-i şerifinin ve sıfatlarının tecelli ettiği şey. Bilinirlik.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Arabî’nin varlık kavramı nedir?
Varlık parçalı bulutlu değildir bütüncüllüktür Arabî’ye göre, varlığın üzerinde tefekkür ederken. İşte aynı Arabî varlığın üzerindeki bütüncüllük, varlığın üzerindeki tekilcilliği, varlığın üzerindeki bütüncüllüğü ve tekilcilliği anlatırken aşka dalar. Duygudur. Şiirleri muhteşemdir. Şiirlerinin toplandığı risaleler vardır ve şiir okur Arabî. Her mürşid-i kamilin bir tarafı şairliktir. Bir tarafında onların böyle şiir yazma, şiir söyleme gibi hususiyetleri vardır. Onlar şiirleri bir manada Hakk’ın nefesi olarak görürler. Bu ama böyle dınk dediği yerler vardır, ağızlarından dökülür o döküleni almak gerekir. İşte Arabî yine böyle döküldüğü zamanlarındandır bu şiiri.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Varlık nasıl gönlünde tecelli eder?
Bütün suretleri kabul edecek bir hale geldi kalbim benim Bütün suretleri. Bütün suretleri kabul edecek hale geldi kalbim benim. Hiçbir yere sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım. Bütün suretlerde ne oldu? Sığdı o kalbe. Ceylanların otlağına döndü. Varlık kalbimde komple tecelli etti. Varlık kalbimde komple tecelli edince baktım, tefekkür ettim. Kâh gönlümün bir tarafında ceylanlar otluyordu, kâh gönlümün bir tarafında manastırda rahipler ve rahibeler zikr halindeydi. Kâh gönlümün bir tarafında keşişler dolaşmaktaydı, kâh gönlümün bir tarafında tavaf edenler vardı. Kâh gönlümün bir tarafında küfredenler vardı, kâh gönlümün bir tarafında şirke düşenler vardı. Kâh gönlümün bir tarafında putun etrafında dönenler vardı, kâh gönlümün bir tarafında birbirlerini sevenler, aşıklar vardı. Kâh gönlüm Himalayalar’a döndü, kâh gönlüm ekvatora döndü, kâh gönlüm okyanusun derinliklerini ayna gibi gösterdi okyanusun derinlikleri oldu. Kâh gönlüm zerrenin zerresine, zerrenin zerresine, zerrenin zerresine düştü de ondaki kebirliği gördü. Kâh gönlüme baktım sular gibi çağladı, kâh gönlüme baktım rüzgârlar gibi esti. Kâh gönlüme baktım dört kitabın manasını gördüm, kâh gönlüme baktım bütün peygamberlerin duasını aldım. Kâh gönlüme baktım bütün peygamberlerle yüzleştim, kâh gönlüme baktım bütün velilerle helallaştım. Kâh gönlüme baktım bütün ruhlar tespih tanesi gibi sıra sıraydı, kâh gönlüme baktım bütün varlık sanki gönlümde saklıydı.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Varlık gönlünde tecelli ettiğinde ne olur?
Arabî’nin bu tip halleri vardır ve Arabî der ki gönlümde bütün varlığın tecelliyatlarını seyrederken bu tecelliyatları verene âşık oldum ve varlıktan geçtim. Artık varlık gözüme görünmez oldu. İlla da O, illa da O, illa da O demeye başladım, demiştir Allahu alem Arabî bu noktada da. İşte bu manada varlık o kimsenin gönlünde tecelli ettiyse ve var oluş o kimsenin gönlünde tecelli ettiyse, artık onun gönlü hiçbir yere sığmayanın sığdığı gönül olduysa, o zaman o gönülde herkes kendi hali lisanı ile rabbine yalvarışını karşı durmak, kabul etmek mümkün değildir. Bir kimse Allah’ı kudret sıfatı ile tanısa, ey kudretlerin kudreti, dese Allah’ı anmıştır. Bunun adının ne olduğu önemli değildir, bilmiyordur çünkü. Ama bir kimseye onun adının Allah olduğu öğretildiyse o, Allah olarak yalvarır. Bir kimseye bunun adının tengri olduğu söylendiyse, o tengri olarak yalvarır. Bir kimseye Onun adının ey hüda olarak ezberletildiyse, o da ey hüda olarak yalvarır. Bu manada bütün yalvarışlar Onadır. Bu manada bütün isimler Onundur. Bu manada bütün sıfatlar Onundur. Bu manada Onun olmayan hiçbir şey yoktur. Bu manada ne tarafa yönelirse yönelsin insanlar, Ona yönelmişlerdir. Neye tanrı diye taptılarsa gerçek tapışları odur ve siz onların tapınmalarına, hayır siz Ona tapınmıyorsunuz diyemezsiniz. Onların tapınışları çünkü Onadır.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
İsim tartışmaları neden önemlidir?
Günümüzün isim tartışmaları bu manada sadece ve sadece insanların cehaletinden kaynaklanıyor ama bilerekten kasıtlı böyle bir şey denilmesi hoş bir nokta değil.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
Her varlık neye muhtaçtır?
Her varlık, her varlığın içerisinde varoluşa geçen her şey Ona muhtaçtır. Ve her varlıkta tecelli eden şey kendi lisanıyla Ona yalvarır ve Onu zikreder ve O da bütün bu yalvarışları ve zikirleri kabul edendir. Yalvarışlara cevap verendir.
Kaynak: Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti
İman esasları nelerdir?
Eğer bir kimse bu iman esaslarını reddetmediyse, farzlardan bir şey reddetmediyse, helali haram etmediyse, haramı helal etmediyse o kimsenin iman ehli olduğuna inanıp tekfirden uzak durmaya gayret ediyorum ve bunun doğru olduğuna inanıyorum kendi dairemde. O yüzden ilim olarak sıraladığım 72 fırkayı Bağdadi sıralamış. Zamanın ünlü ulemasıdır. Çok serttir kendisi, suyu sert bir kimsedir. Ben de Ondan aldım 72 fırkayı O sıralamış ben de Onun sıralamasını almıştım zaten. Ebu Davud’un tercemesinin içinde olması lazım.
Kaynak: Nefes — 10 Ocak 2015 Sohbeti
Varlığı anlayabilirse Allah’ı anlayacak. Bu ifadeyi nedir?
Varlığı anlayamazsa Allah’ı anlaması mümkün değil. Varlığı tanımlayabilirse Allah’ı bu manada tanımlayabilecek. Varlığı tanımlayamaz ise Allah’ı tanımlayamayacak. Bu da Allah’ı bilmekten uzak olacak. Allah’ı bilmekten uzak olacak. Ama Allah yaradılış sebebini bir şeyin, hani ayetlerde esbab-ı nüzul var ya, niçin ayet indi, hadislerde esbab-ı nüzul var ya, niçin o hadis okundu. Yaradılışın esbabı, esbab-ı nüzulü: niçin yaratıldık? Yaratılışı da bir ayet olarak görürsek Cenâb-ı Hakk diyor ki "Ben bilinmez bir hazine idim." Allah dahi diyemiyoruz biz ona. İsmi yok daha. İsmi yok. Bilinmez bir hazine idim "Bilinmekliği istedim" Allah oldu. "Bilinmez bir hazine idim. Bilinmekliği istedim" ve beni tesbih etti, teşbih etti, tenzih etti. Bilinmekliği istedim bir şey yarattım. O yarattığım şey beni tesbih etti, zikretti; teşbih etti, benzetti; tenzih etti, benzettiği şeyi reddetti. O zaman yaradılışın maksadı, gayesi: Allah’ı zikretmek, teşbih etmek tanımak. Tanımak. Dışarıdan bunu görüyor şimdi (peçete), Ahmet, bu ne? "Peçete" Neye benzettin bunu? "Kare şeklinde" Kare. Başka ne özelliği var bunun? Dışarıdan bakıyorsun şimdi oradan "Beyaz bir rengi var" Evet beyaz, kare. Dokunursan daha farklı şeyler söyleyeceksin öyle değil mi? Ben "ne görüyorsun" dediğimde: kare, beyaz, öyle değil mi? Bakın bir şeyleri ne yaptı? Tanıdı. Bu (kâğıt), buna (peçete) benzedi mi? "Renk olarak benziyor" Evet, şekil olarak da aşağı yukarı. Aynısı değil ama benziyor, köşeli öyle değil mi? Bakın kâğıt, peçeteye benzedi, tanımlıyor kendisi. Neydi yaradılışın ikinci noktası? Teşbih etmek, benzetmek, onu tanımak. Tanıdı. Tenzih neydi? Tanıdığını reddetmek. "O değildir" demek. Ona benzedi ama değil. Evet. Şimdi, Cenâb-ı Hakk bilinmez bir hazine idi, bilinmekliği istedi ve bunun için bir şey yarattı. Bu şey Onu zikretti, Onu teşbih etti ve Onu tenzih etti bir de. Bu, Allah’ın hoşuna gitti. Bakın bu Allah’ın hoşuna gitti ve bütün varlığı ne yaptı? Yarattı. Neyden? O şeyden. O şeyden. Şimdi panteizm, yaratılmış olan bu varlığı direkt tanrı görür. Bu yaratılmış olan her şey tanrının kendisidir. Bu parçacıkların hepsini toplarsak bir tanrı oluşur. Panteizmin özü budur. Bakın yaratılmış olan her şeyi nokta nokta nokta nokta toplarsak biz bir bütün haline, bir araya getirdiğimizde kocaman bir tanrı oluşur. Tanrı. Her şeyiyle. Bu tanrının içerisinde tanrıdan en önemli parçacıklar insandır panteizme göre ve insan bu noktada tanrı parçacıklarıdır. Şimdi panteizmciler bunu desteklemek için Kur’an’dan "ruh üfledim" ayetini bize delil getirmeye çalışırlar. Oysa eğer siz Kur’an’dan kendinize bir delil arıyorsanız sizin delilsizliğiniz meydana çıkar. Siz o zaman Kur’an’ın bir ucundan tutamazsınız, Kur’an’ın tamamından tutmakla mükellef kalırsınız burada bir açmaz var, burada bir çelişki var. Madem ki Kur’an kendinize bir delil olacaksa Kur’an’ın tamamı size delildir o zaman. O zaman panteizmcilerin kalkıp da Kur’an’dan bize bir delil getirmeleri anlamsız. Panteizmle İslam tasavvufu ayrışır. İslam tasavvufu, var olmuş olan bu varlığı tanrı olarak görmez ancak Allah’ın sıfatlarının tecelliyatı olarak görür. Sıfatlarının tecelliyatı. Ne kadar sıfatı vardır? Sayısızdır, bilemeyiz. Bize söylenen 99 ism-i şerifi var. Bu, 99 olacak manası değil. Bize 99’u söylenmiş. İmam-ı Şafi, 1000 küsur tane Allah’ın ismini tespit ettim der, ismini. Bir başka zat 3000 tane tespit ettim der. Allah’ın sıfatlarını sayısala bağlamak mümkün değildir. Sufilerce Allah’ın sıfatları sayısızdır, sonsuzdur. Sonsuz. Sonsuz sıfata sahiptir ve varlık, İslam sufi düşüncesine göre hiçbir zaman tanrı değildir, Allah değildir. Hiçbir zaman. Sadece Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelli ettiği yerdir. Bunu koyduk bir yere. O zaman varlık bütünüyle sıfatların tecelli ettiği yer.
Kaynak: Nefes — 15 Kasım 2014 Sohbeti
İman edenler iman ediniz ayetinin anlamı nedir?
Ayet-i kerime bizim kafamıza balyoz gibi vuruyor “İman edenler iman ediniz” Hangi Allah sizce daha uygun? Bu Allah zor herhalde değil mi? Evet. Bu Allah zor, yakalanmıyor bu. Bu, ben şeyh oldum demekle yakalanmıyor, ben veli oldum demekle yakalanmıyor, ben mürşid-i kâmil oldum demekle yakalanmıyor. Benim derdimi anladınız mı? Evet. Ben yakalayamıyorum dostlar. Ben yakalayamıyorum. O nazlı güzel gibi hep elimden uçup gidiyor. O küskün çiçeği gibi koklamaya gelmiyor hiç. Koklayamıyorum doya doya. O, karşıdan bir siluet gibi görünüp gidiyor, aynısını beklersen bulamıyorsun. Aldanmayın. O, hep yeni güzellikler peşinde. O yüzden iyi tanımak lazım. İyi tanırsanız, çok iyi tanırsanız Ona benzetirsiniz. Benzettiğiniz anda da “Hayır O değil” dersiniz. O şarkı o yüzden çok hoşuma gidiyor. Hani diyor ya, dün gece sana benzeyen bir erkeğe merhaba dedim. Leman Sam’mı söylüyordu onu? Çaldığında hoşuma gider benim. Derim ki kaçınca zannedişim bilmiyorum ki… saymıyorum ki. Saysam utancımdan yerin dibine girerim. Bu, Allah insanların bildiği Allah değil. Bu farklı. Bildiğiniz gibi değil bu. Benim bildiğim gibi değil, o yüzden bir türlü bilmekliğim bitmedi. Bitmedi. Evet o yüzden tasavvuf ayrı bir din midir derken bu manada dedim. Bu manada dedim, dedim ki, evet, normal geleneksel klasikleşmiş bir noktayı görürsek böyle değil diyeceğiz.
Kaynak: Nefes — 15 Kasım 2014 Sohbeti
İslam’da iman ve iyi amel ne anlama gelir?
Biz o Allah’a ve o Allah’ın gönderdiği peygamber Muhammed-i Mustafa’ya ve o Peygamberin ağzından dökülen Kur’an’a ve o Peygamberin hali olan sünnetine iman ettiysek, biz bunlarla mücadele etmekle mükellefiz. Kötülük neredeyse o kötülükle mücadele etmekle emrolunmuşuz, haksızlık neredeyse o haksızlıkla mücadele etmekle emrolunmuşuz. Biz bunun dışına çıkmakla, bunun dışında bir İslam anlayışında durmakla bu mümkün değil bu iman değil, bu İslam değil, benim sufilik anlayışımda bu değil. Ben sufiliği tekkelerin içerisine kapanıp orada sadece zikirle iştigal etmek olarak görenlerden değilim. Beni tanıyanlar tanıyor, benim sufilik anlayışım o değil. Benim sufilyik anlayışım; kimsenin etlisine sütlüsüne karışma, otur oturduğun yere, benim sufilik anlayışım o değil, değil. Benim sufilik anlayışım şu değil; ne kadar kötülük yaptıysan yap. Tövbe et kardeş, herkesin hakkına hukukuna riayet et, kimin hakkını yediysen o hakları öde, kime zorbalık yaptıysan git onunla helallaş, kime hainlik yaptın git onunla helallaş, kime beklemediği anda yandan hançeri vurdun, git helallaş ve bir daha geri dönmemek için dön. Allah senin o zaman geçmiş günahlarını affeder ama sen hainliğe devam edersen, zorbalığa devam edersen, zalimliğe devam edersen sen Allah’ın sevmediğisin, yerin cehennemdir Allah öyle diyor.
Kaynak: Nefes — 13 Eylül 2014 Sohbeti
İrade ve kader arasındaki ilişki nedir?
Bir şeyin iradesi var. Bir şeyin iradesi olduğundan o irade kendince kendi kendisini harekete geçiriyor. Kendi kendisini harekete geçirirken yaratıcısı Allah. İradeyi burada tespit ediyor. Burada bir tenakuz var, burada bir paradoks yaşanıyor. Mademki bir varlığın kendi iradesi var ve Allah yarattığına tabii oluyor o zaman yaratılanın iradesi var burada. Bu sözü derinlemesine algılayamayanlar Allah nasıl yarattığına tabii olur diye küfür söylemişler. Hanefiler böyle düşünmezler. Burayı iyi dinleyin: Fiiliyatın üzerinde iki tecelliyat vardır. Bir fiilin üzerinde iki tecelliyat, iki kuvve vardır. Birinci kuvve Allah’a aittir bu fiiliyatı yaratmadadır. 2. kuvve kula aittir veya yaratılmış olana aittir: istemektir. Bir şeyi ister, bir şeyi murad eder, bir şeyin peşine koşar, bir şeyin olması için mücadele eder. Bu, yaratılmış olanın üzerinde, fiiliyatın üzerindeki kuvvedir. O zaman benim bir kuvvem var, benim bir iradem var, ben bir şeyi istiyorum. Ben bir şeyi isteyince o istediğim şeye doğru yöneliyorum, iradem var.
Kaynak: Nefes — 1 Mayıs 2014 Sohbeti
İrade ve Allah arasındaki ilişki nedir?
İnsanlar iradeyi kabul etmek zorundalar çünkü Cenâb-ı Hakk insanı iradesiyle yarattı. Biz bu iradeden sorumluyuz. Bu irademizi reddedemeyiz, bu iradeyi reddedenler imtihanı da reddediyorlar ve böyle diyerekten imtihan bitti, aslında herkesin cennetlik cehennemlik olduğu belli, burada tiyatro oynuyor herkes. Örnek: İkisi de su. İkisi de aynı özelliklerde, ikisi de aynı bardaklarda, ikisi de aynı dolulukta ve ben sağ elime alıyorum ikisine de aynı uzaklıktayım. Bunu felsefeciler otururlar materyalistlere böyle cevap veririler. Derler ki: İki tane şey var, ikisi de aynı özellikte. Siz birini seçeceksiniz. Ben birini seçtim, ikisi de aynı. Bu seçmemin sebebini ve nedenini açıklar mısınız bana? “İrade.” İrade. Kaderiyyeciler şöyle der: Hayır. Sen onu seçmekle zorunlu kılındın. Kaderiyyeciler şunu der: Sen zorunluydun onu seçmekle. Materyalistlere de ben aynı şekilde söyledim, peki dedim, bunu ben neyle seçtim? İradenle, dediler. Sen iradeyi kabul edersen Allah’ı kabul ediyorsun o zaman, dedim. Çünkü iradeyi kabul etmek Allah’ı kabul etmek, iradeyi reddetmek Allah’ı reddetmek. Niçin? İradenin sahibi Allah. Materyalistler bütün varlığın hiçbir tarafında irade kabul etmeyecekler o zaman. Materyalizm kendi dairesinde varlığın bir tarafında irade var bir tarafında irde yok diyorsa batıyor zaten. Oradan batıyor zaten.
Kaynak: Nefes — 1 Mayıs 2014 Sohbeti
Din neden ideoloji noktasında bakılmalıdır?
Din bize Peygambere itaat etmeyi, Peygambere uymayı emretmiş evirip çevirme bunu. Kendi kendine düşünme, kendi kendine bu noktada “Ya bunu nasıl yapsam ki nasıl et etsem?” Yok kardeş ya. Senin aklına bırakmamış burayı. Burayı senin aklına bıraksa zaten gidiyorsun o zaman Hilton’da namaz kılıyorsun. Senin aklına bıraktığı zaman sen her türlü oyunu oynuyorsun. Neden? İnsan; bir tarafın fitne çıkartmak, bir tarafın fesat çıkartmak, bir tarafın şeytani senin. Evet. Senin bir tarafın öyle şeytani ki şeytan sana şapka çıkartır, önünde eğilir “Üstad-ı Azam hoş geldin” der. Ama biz çekip çevireceğiz ya… İşte dini bu noktada, ideoloji noktasında bakan insanlar imanın hakikatine erişirler. Oruç, insanı idealist etme, ideoloji noktasına getirir. Yani ideoloji olmazsa o kimse neden aç susuz kalsın ki ya? İdeoloji onu aç susuz bırakır. İdeoloji onu aç susuz bırakır. Bu noktada der ki “Bunları, bunları, bunları yapmam lazımmış. Bitti” Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerinin Müslümanlığını konuşuruz biz. Hazreti Ömer Efendimiz İslam öncesi idealist bir insandır, ideolojisi vardır. O, müşrikliğin önünde idealist bir kimsedir. İslam olunca da idealistliği devam eder. Sahabelerin büyük bir kısmı idealist insanlardır. “Ashabım yıldızlar gibidir” dediği ondandır. Yemek koyarlar önüne yemez. Muaviye yemeğe davet eder. Hazreti Osman Efendimiz rahatsız olur Ebû Zer el-Gıfârî’den dikkat edin. İdealistlik öyle bir şeydir ki etrafındaki bütün herkes rahatsız olur ondan. Çünkü o idealleri uğruna yaşar. İdealistlik öyle bir şeydir ki, ideoloji öyle bir noktaya getirir ki insanı radikal ve keskin bir noktaya getirir. İdeoloji öyle bir şeydir. Bir adam solcudur, gerçekten solcuysa tebrik ederim ben onu. Neden? O adam idealleri uğruna mücadele eder, harika bir adam. Elini öperim onun derim ki harikasın sen inanmışsın devam ediyorsun. Komünist adam, sonuna kadar komünizmini icra etmek için uğraşır. Herkes kızmaz ona komünist diye. Ben kızmam. Benim kızmamın sebebi onun idealizmine sıkı sıkı yapışmasındandır. O kimseye Cenâb-ı Hakk hidayet nasib etsin İslam olsun, sen onun yanında çer çöp toplarsın. Neden? O idealizminle seni ezer. Ezer seni. Bir kimse idealist olsun bir ideolojisi olsun hemen orda herkes gözünü ona çevirir, ters gelir herkese o. Bunun gibi. Ebû Zer el-Gıfârî ters geldi bakın, sahabelere ters geliyor. Niçin? Çölde yaşıyor. Ticaret falan yapmıyor. Savaşa gidiyor ganimet malı yiyor. Kılıcının rızkını yiyor. Önceden ne yapıyordu? Önceden de kervan soyuyordu, İslam olmazdan önce. Bildiğiniz soyguncu, harami. O harami kimse İslam oluyor. İslam olunca kazancını ganimetten sağlamaya başlıyor. Hadislerde vardır o, kılıcına yaslanır o kimse ve kılıcıyla nimetini hazırlar. Müslüman bakın birinci derecede helal malı ganimettir. Rızkın en helal noktasıdır. O zamanlarda Hazreti Osman Efendimizin yanında etrafında bir iki tane adam var. Onlar da Musevilikten Yahudilikten İslam olanlardan. Zekatımızı verdikten sonra evlerimizin kerpiçlerini altından bile yaptırmak bizim hakkımızdır, diyorlar. Zekatını verdikten sonra evlerimizin kerpiçlerini altından bile yaptırırız, diyorlar. Ebû Zer el-Gıfârî bunlarla mücadele ediyor, bunlara savaş açıyor. Bu sefer Hazreti Osman Efendimiz Şam’a gönderiyor Onu. Şam’a gönderince Şam’a gidiyor hiç Şam’dan içeri girmiyor. Şam’ın dışına hurma dallarından, hurma liflerinden topluyor bir çardak yapıyor, bir gölgelik yapıyor onun altında yaşamaya başlıyor. Şam’dan gençler Ona din öğrenmeye geliyorlar. Onlara din anlatıyor Ebû Zer el-Gıfârî. Din anlatırken Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ve ashabın Müslüman olduklarında duruş ve vaziyetlerini anlatıyor. Üç kişi, beş kişi, yedi kişi, on kişi, on beş kişi, yirmi kişi, yirmi beş kişi, otuz kişi, elli kişi olmaya başlıyor. Sufilik budur, idealistlik budur, ideoloji budur. Muaviye yemeğe davet ediyor Onu. Bir davet ediyor gitmiyor, iki davet ediyor gitmiyor, üç davet ediyor gidiyor. Sarayda kurmuşlar yemekleri her şey hazırlanmış. Rivayet edilir ki Ebû Zer gidiyor sofralar kurulmuş hiç konuşmuyor. Tepsilerin içinde pilavlar üzerine kuzuları kızartmışlar. Elini atıyor pilav tepsisine sıkıveriyor, kanla irin oluyor pilav. Kerameti kabul etmeyenlere duyurulur. Muaviyeye dönüyor “Buna mı davet etin beni?” diyor. Beni davet ettiğin şey bu mu? Atıveriyor sofranın içerisine dönüyor gidiyor. Muaviye ardından mektup yazıyor Hazreti Osman Efendimize. Diyor ki: Eğer Şam’ı sen istiyorsan Ebû Zer el-Gıfârî’yi buradan çek. Sahabenin içerisinde beni derinden etkileyen zatlardan birisidir Ebû Zer el-Gıfârî hazretleri bunu söylerken dahi utanıyorum, Mustafa Özbağ sen kimsenin seni böyle derinden etkilesin, diyorum. Benim kendimce kendi iç dairemde örnek aldığım zatlardan birisidir. Cesaretli, cesur, yürekli, idealist. Hazreti Osman Efendimiz bir mektup gönderiyor, tekrar Medine’ye geri geliyor. Bunu ben anlatırım size ölçü olsun diye bilmem kaçıncı sefer anlatırım size, tekrar Medine’ye geri geliyor, Medine’nin dışında tekrar hurma dallarından kendine bir çardak yaptırıyor. Orada yaşıyor, orada ölüyor. Hizmetkarına diyor ki kölesine -birkaç sefer onu azad etmiş, kölesi bırakmamış onu. Kölesi olarak geçiyor ama kölesini hep azad etmiş “Sen azadsın” demiş ama kölesi kalmış yanında Onun hep- demiş ki “Ben vefat ettiğimde beni yıka kefenle yolun ağzına çıkar. Hazreti Peygamber buyurdu ki, bir Allah dostu gelir senin namazını kıldırır” Ehil bir kimse, iyi bir kimse. İbni Mesud talebeleriyle beraber ilim için sahraya çıkmışlar, anlatıyor onlara. Bakıyor ki bir cenaze var orda. Namazını kıldırıp gömüyorlar. Ebû Zer el-Gıfârî’yi muaviye ve taraftarları sevmez. Devletten nemalananlar sevmez Ebû Zer el-Gıfârî’yi. Ebû Zer el-Gıfârî radikal bir adamdır. İşte din bu manada insanları idealist eder, gerçek din. O idealizmin peşine düşen imanın hakikatine ulaşırlar yoksa inanç sahibi olur. Şimdi ramazan ümresi meşhur ya, herkes ümreye gidecek şimdi göreceksiniz orda. Herkes beş yıldızlı otellerde kalacaklar, lüks içerisinde ibadet edecekler, bunlarla da övünecekler. Evet. “Nerde kaldınız?” “Intercontinentalde” benim dilim dönmüyor onun dili dönüyor. Orda kaldığını söyleyecek ya. Bir zikri telaffuz etmek için uğraşmaz, otelin adını telaffuz etmek için yüz on sekiz sefer onu tekrarlar. Döndüğünde hangi otelde kaldığını söyleyecek çünkü. Allah bizi affetsin. Şimdiden ümrecilere söylüyorum: Hilton otelinde namaza duranlar varsa gidin Hilton’u zapt edin orda. Adam desin “Napmaya geldin?” “Namaz kılmaya geldim. Herkes kılıyor ya? Demek ki burası Beytullah’ın içi hükmünde. Beytullah’ın içi hükmündeyse bütün Müslümanların hakkı var orda. Herkes orda namazını kılabilir, yok sen kılamazsın diyorsa o zaman öbürünün de namazı kabul değil. İmam-ı Azam’a göre namazda bir mekân bütünlüğü olacak. İdealistlik. Şimdi teravih zamanı ya, alt katta kadınlar bir hoparlör aşağı tamam. Yukarıdan bir ses var. Namazı tamam mı? Tamam öyle değil mi? Tamam, Ağaoğlu’na söyleyeceğiz şimdi diyeceğiz ki her yaptığın apartmanın tingil tepesine bir mescit oturttur herkes evinden aşağıda namaza dursun. Caminin alt katındaki kimsenin namazı oldu mu diyanet kardeş? Oldu. Peki apartmanın tepesine bir tane birisi bir ses düzeni kurdu geçti orda Allahu Ekber dedi namaza durdu, apartmandakilerin alt kata doğru herkes de kendi salonlarında Allahu Ekber desin, o sesi duysun namaza dursun, hepsinin de namazı oldu o zaman. Evet ülkemizin insanlarının büyük bir çoğunluğu açlık sınırının altında. Şimdi ramazan, bütün herkes zengin olduğunu gösterecek, yapacak birer erzak paketi, erzak paketlerini dağıtacak herkese. Sus payı. Müslümanlarda bu erzak paketlerini alacaklar susacaklar. Evet. Ben zengin fakir eşit olsun diyenlerden değilim. Ben adalet istiyorum. Bu ülkenin Müslümanları mallarının yani gelir noktada alışveriş ettiklerinin kırkta birinin zekât olarak verilmesini istiyorum. Bunu da onların nefslerine bırakmak istemiyorum. Gideceğiz Koç’a soracağız, Müslüman mısın değil misin? Müslümanım. Sen o zaman bütün banka hesaplarını oyunu buyunu neyin varsa dök, kırkta birini zekât olarak ben alacağım senden. Sabancı’ya soracağız Müslüman mısın değil misin? Müslümanım. Müslümansan kırkta bir zekatını alacağız. Ben Müslüman değilim. Sen Müslüman değilsen gayri Müslimlerin hukukuna uyacaksın. Haydi demokratik laik tanrılar benim başıma üşüşsünler şimdi. Müslümansan Müslüman hukuku geçecek, Müslüman değilsen gayri Müslim hukuku geçeki. Dinin emri bu. Var mı uygulayacak olan? Var mı uygulatacak olan? Var mı tabi olacak olan? 3-5 tane adama 3-5 tane şarap, viski içirip çıkar sokaklara, bağırsınlar, yaksınlar, yıksınlar. Değil o. Değil. Gariban adam 20 liralık bir araba almış, onu yakıyor. Değil kardeş. Bu değil. Ben iman ettim mi Kur’an’a? evet. Kur’an’ın emri bu bana. Ben Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberliğine iman ettim mi? Evet. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ölçüsü bu. Alışveriş mallarınızdan kırkta birini zekât olarak vermekle mükellefsiniz. Hadi topyekûn kalkışın Ebû Zer el-Gıfârî’nin yolundan gidelim kılıçlarımızı elimize alalım. Alalım. Kim bu insanlığın hakkını ve hukukunu gasp ediyorsa, kim bu insanlığa zulmediyorsa, kim bu insanlığı iğfal ediyorsa tecavüz ediyorsa, insanlığın ırzına geçiyorsa, insanlığı fukaralaştıran, köleleştiren, etlerini pazarlarda sattıran, emeklerini çalan, yutan ne kadar sitem var ise haydi kılıcımızla hakkını verelim onun. Dünya insanlığı bizi bekliyor bu manda. Hristiyan’ı, Yahudi’si, ateisti, putperesti, dinlisi, dinsizi, esmeri, arabı, zencisi, beyazı, çekik gözlüsü. Zulüm görüyor dünya insanlığı. İnsanların etinden para kazanılıyor, insanların tüyünden para kazanılıyor, insanların emeğinden para kazanılıyor. Sömürülüyor insanlık. Buna dur diyecek dünya üzerinde bir tek ideoloji kaldı o da İslam. İnsanların kurguladıkları bütün ideolojiler battı, bitti. Hiç biriside insanlığa bir müjde, bir muştu, insanlığa bir rahat getirmedi. Getirmedi gördük, benim yaşım 54. Gördük bunu. Dünya üzerinde bugüne kadar denenmiş ve bu noktada sıyrıksız ayakta kalmış bir din var bizim elimizde ideoloji olarak. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin tatbik ettiği bizatihi kendi elleriyle kurduğu, kurguladığı ve arkasından gelen -4 sahabenin hataları kusurları da var.
Kaynak: Nefes — 28 HAZİRAN 2014 Sohbeti
Hangi insan?
El-cevap: Evet. Cenâb-ı Hakk insanı halife olarak yaratmıştır. Hangi insan? İnsan-ı kâmil olan insan. İnsanı sureten baktığımızda bütün insanlar sureten insan-ı kâmil midir? Evet. Buna dikkat edin. O yüzden insan kutsaldır Muhammedîlikte. İnsan alınmaz, satılmaz, insana zulmedilmez. İnsan Allah’ın kendi suretinde yarattığı varlıktır. O yüzden insan kutsaldır, insan değerlidir. İnsan küfre bırakılmaz, insan zulme bırakılmaz, insan katledilmez, insanın saçı, sakalı, tüyü, gözü, kaşı alınıp satılmaz, mukaddestir. Siz insanı öldüremezsiniz, mukaddestir o yüzden bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibi günahı kebaire girer. Eyvallah.
Kaynak: Nefes — 16 Mart 2013 Sohbeti
Din, yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. Bu ifadeyi nedir?
Din, yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. Bu ifade, dinin sadece camide, havrada, kilisede, tapınaklarda, mescitlerde, tekkede veya tekkenin bahçesinde değil, her yerde ve her şeyde olduğunu ifade eder. Din, insanların yaptıkları iş ve düşüncelerin tamamını kapsar. Bu ifade, imanın eylemlerden ve uğraşlardan oluştuğunu, kendi dini oluşturmak yerine Allah’ın dini takip etmek gerektiğini vurgular.
Kaynak: Nefes — 26 Ocak 2013 Sohbeti
İman, kalp ile tasdik dil ile ikrar mıdır?
İman, kalp ile tasdik dil ile ikrar olmalıdır. Dil ile ikrar etmek gerekiyor ama bir kimse konuşamıyor. Dil ile ikrar derken burada dil, kalbin içindeki imanı zahire taşıyan bir olgudur. Her şeyin dili vardır. Dil ile ikrar kalpteki duygunun, kalpteki algılayışın ve anlayışın dışa yansımasıdır. Bu ayağınız olur, bu gözünüzle olur, bu elinizle olur, bu kulağınızla olur, bu ayağınızla olur, bu cinsel uzvunuzla olur, bu vücudunuzla olur. Bugünkü dilde ona ne diyorlar: vücut dili.
Kaynak: Nefes — 26 Ocak 2013 Sohbeti
Hangi dine mensupsun?
Müslümanım. Var mı yalan söylemek? Yok. E ne oldu? Sende var? Gıybet haram mı? Haram. E sende var? Dedikodu haram mı? Haram. E sende var? Hangi dinde var bu? Bana bir kimse çıksın gıybet İsevilikte helal desin, Musevilikte helal desin, İbrahimilikte helal desin. Bir kimse çıksın dünya üzerinde herhangi bir felsefecide olabilir bu, birisi desin ki gıybet güzel bir şeydir. Şeytana sorsanız şeytan gıybetten Allah’a sığınırım diyecek.
Kaynak: Nefes — 26 Ocak 2013 Sohbeti
Ey Rabbim, bir de dedin ki zina haram, e sen diledin bunu benim üstümde?
Sen dilediğin için böyle yaptım ben? Hadi nerde adaletin senin? Burası işin biraz muziplik tarafı ama işin felsefesine bakın, işin felsefe noktasına bakın. Tekrar söylüyorum: dileme duygusunu yaratan Allah, ne dileyeceğimizi bizim hür bırakmış.
Kaynak: Nefes — 26 Ocak 2013 Sohbeti
A’yân-ı sabite Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin maddi manevi varlığı mıdır?
A’yân-ı sabite Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin maddi manevi varlığı, a’yân-ı sabitedeki. Bu berzah alemi de çünkü varlık alemi. Alem-i berzah dediğimiz şey, ruhların yaratıldığı yer. Ruhlar yaratıldıysa varlığa dönüşmüş demektir. O zaman varlığa dönüşen yerden öncedir a’yân-ı sabite.
Kaynak: Nefes — 20 NİSAN 2013 Sohbeti
A’yân-ı sabite ile ilgili bir konu nedir?
A’yân-ı sabite, Hakk’ın hak olarak tecelli ettiği yerdir. Zaten Arabî bu meseleyi kendi zatının içinde mi? yoksa bütün bu varlığı da içine mi alıyor diye tereddüt eden kimse. Oysa a’yân-ı sabiteyi direkt Cenâb-ı Hakk’ın zatının içerisine alsaydı ve deseydi ki: Zatının içerisinde Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyetinde ve nuraniyetinde bütün her şeyi var etti. Hakk, Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyetinin üzerinde bir tamam tecelli etti, demiş olsaydı mesele bitecekti. Özür dilerim hepinizden de kendimi methetmek ya da Ona küstahlık etmek değil ama bu mesele ümmetin arasında kargacık burgacık olmadan daha anlaşılır bir hale gelecekti. Ve a’yân-ı sabitede Cenâb-ı Hakk Muhammed-i Mustafa’nın kutlu doğumunu kutladığımız Çanakkale eski kilisedeki Kutlu doğum konuşmamın başında şunu demiştim, hatırladığım kadarıyla söyleyeyim: Biz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zahiren bu dünyaya gelişini kutluyoruz. A’yân-ı sabitede doğduğunun zamanını bilmiyoruz. Biz bu dünyaya doğumunun kutlu doğumunu kutluyoruz, a’yân-ı sabitedekini değil ve a’yân-ı sabitede ne zaman doğduğunu bilmiyoruz. Ne zaman a’yân-ı sabitenin içerisinde -ben onu isimlendirken rahat anlaşılsın diye isimlendireyim- varlığa dönüçüştüğünü bilmiyoruz. Benim, bu fakirin bu noktadaki algısı bu. Öyle olunca Hakk’a karşı kul ve pasif, aleme karşı efendi ve aktif.
Kaynak: Nefes — 20 NİSAN 2013 Sohbeti
Zaman neyin üstündeydi?
Zamanın üstündeydi. Zaman neydi? Allah’tı. Allah’a gelmezden önce bir şeye daha gelin, hayaldi. Hayal neydi o zaman? Allah’tı.
Kaynak: Nefes — 19 EKİM 2013 Sohbeti
Kuantum fizikçileri zamanla ilgili ne savunur?
Kuantum fizikçileri diyorlarmış ki, Allah zamanla, yarattığı şeyi aynı anda yarattı. Yeni felsefe bu. Bende diyorum ki: Hayır. Zaman birimi olarak bu kadar bu kadar bu kadar… sıfır zamanında yarattı onu. O küçücüktü. Alem ne kadar büyük değil mi? Acaba biz o küçücük şeyin içinde miyiz ki? Tekrar söylüyorum, kuantumcuların hepsi de diyorlar ki: İlk varlık 1/ 20 tane sıfır 1, bu kadar küçük ilk yaratılan şey. Ama kuant,um fizikçileri buna devam ediyorlar. Tabi kuantum fizikçileri biliyorsunuz aynı zamanda big bange inanıyorlar. Diyorlar ki bu küçücük bir şeyi Cenâb-ı Hakk yarattı o şey patladı. Teori bu da. Yani teori dediği ne? Felsefe. Bunun felsefesini kurdular önce. Bunun felsefesini kurduktan sonra bunu ispatlamaya, teoriyi ispatlamaya çalışıyorlar.
Kaynak: Nefes — 19 EKİM 2013 Sohbeti
Varlığın zamanı nasıl tanımlanır?
Varlığın zamanı, varlığın başlangıcının zamanını bulmak mümkündür. Varlığın zamanını konuşmak basit. Varlığın zamanını konuşmuyoruz. Biz otururuz hesaplarız ilk yaradılışa doğru, kün lafzına doğru gider miyiz? Gideriz. Gittiğimiz zaman onun ışık yılı hesabını bulur muyuz? Buluruz. O ışık yılıyla biz varlığın zamanını hesaplayabilir miyiz? Evet. Çünkü inancımız şu ki hiçbir şey yok iken Allah bir şey yarattı. Bakın burası işin en sır noktası. Siz hiçbir şey yok iken Allah bir şey yarattı ya inanırsanız o yaratılan şeyin varlık olarak başlangıcını bulabilirsiniz. İnanç felsefesi açısından oturduğunuzda hiçbir şey yok idi, yok idi, Allah bir şey yarattı. Hiçbir şey yok iken bir şey var. Kim? Allah. Hiçbir şey yok idi Allah bir şey yarattı. Bir kısmı da der ki, hala daha yok.
Kaynak: Nefes — 19 EKİM 2013 Sohbeti
Varlığın evveli nedir?
Hazreti Peygamberdir. Hadis-i şerifte Hazreti Peygamber Efendimiz der ki: Allah ilk defa bir şeyi yaratırken bana kendi nurundan ve ruhundan bir şey yarattı der. Yaratılan şey nedir? Allah’ın ruhu ve nurundan yaratılmış bir şeydir. Hiçbir şey yoktu. Nur ve ruhtu. Bakın yine hala daha yaradılan şey nedir? Soyuttur somut değildir. Bakın soyuttur. Allah’ın ruhu soyuttur, Allah’ın nuru soyuttur. Somut değildir. Ve küçücük küçücük… hesaplıyorlar ya, onun arkasından yine küçücük hayal çıkacak.
Kaynak: Nefes — 19 EKİM 2013 Sohbeti
Varlık yaratıldığında zaman nasıl başlar?
Varlığın zamanı başladı. Ömrüm vefa etmez ölür giderim, bu tartışmaların dünya üzerinde tartışılacağını göreceksiniz felsefi noktada. İnsanlar oturup diyecekler ki maddeci felsefeciler zamanında aynı varlıkla beraber yaratıldığını söyleyecekler veyahut ta ardından bir felsefe daha geliştirebilirler, zamanla yaratılan şeyin aynı anda yaratıldığını, tanırının o olduğunu size söyleyebilirler. Hani İsviçre’de tanrı parçacığı arıyorlar ya. Ne arıyorlar, isim ne? Tanrı parçacığı. Aradıkları neymiş? Tanrı parçacığı. Ve bütün milyonlarca milyarlarca dolarlar yatırdılar ya ona. Onu başka bir amaç için kurdular. Allah’ın hesabı geniştir. Siz küçük hesaplar yapanlara bakarsınız.
Kaynak: Nefes — 19 EKİM 2013 Sohbeti
Varlığın başlangıcı nedir?
Varlığın başlangıcı bu noktada işte o ilk kün lafzının olduğu yer. Okula giden çocuklar, okullular, bunu derste imtihanda falan sorarlarsa ders kitaplarındaki gibi siz cevaplandırın, sıfır not alırsınız sonra.
Kaynak: Nefes — 19 EKİM 2013 Sohbeti
İbni Arabî’nin tenzih ve teşbih kavramları hakkında ne dediği?
İbni Arabî, “İddialı bir biçimde tenzihi destekleyip uygulayan ya cahilin biridir ya da Allah’a karşı edeple nasıl hareket edilmesi gerektiğini bilmeyen (sâhib-i sû-i edeb) kimsenin tekidir” der. Ayrıca, “(Hakk’ın) göze (hissî bir surette) göründüğü her sefer Akıl, uygulamaktan hiç usanmadığı mantıkî muhakeme aracılığı ile defeder” der.
Kaynak: Nefes — 1 Aralık 2012 Sohbeti
Hayret kavramı ne anlama gelir?
Hayret, zorunlu olarak dairesel bir hareket şeklini alır. İbni Arabî’ye göre hayrete duçar olan kimse bir daire çizer. Arabî bu hareketin kutup adını verdiği bir mil ya da bir merkez etrafında döndüğünü ve bu merkezin Allah olduğunu söylemektedir.
Kaynak: Nefes — 1 Aralık 2012 Sohbeti
Geleneksel, klasik İslam inançlarını benimseyenler hangi grupları temsil eder?
Geleneksel, klasik İslam inançlarını benimseyenler, İslam inancının temel prensiplerine dayanarak, Kur’an ve sünnete göre bir devlet modeli kurmayı amaçlayanlar olarak tanımlanır. Bu grup, İslam dünyasında geleneksel, klasik ve natürel bir İslam inançını benimser ve bu inanç çerçevesinde siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal yapıları düzenlemeyi hedefler.
İslam dünyasında siyasal İslam hareketlerinin üçüncü grubu hangi grupları temsil eder?
İslam dünyasında siyasal İslam hareketlerinin üçüncü grubu, geleneksel, klasik ve natürel bir İslam inançını benimseyenlerdir. Bu grup, İslam inancının temel prensiplerine dayanarak, Kur’an ve sünnete göre bir devlet modeli kurmayı amaçlayanlar olarak tanımlanır. Bu grup, İslam dünyasında siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal yapıları düzenlemeyi hedefler.
İslam’da siyasi yönetim nasıl işler?
İslam’da siyasi yönetim de başıboş değil. İslam’da devleti yönetenler, kendi heva ve heveslerine göre kafalarına göre devlet yönetemezler. Hani bu sohbetin en başında demiştim ya, o insanın din ve vicdan hürriyetini koruması, kollaması lazım İmam-ı Azam’a göre Maturidi ekole göre. Hangi dinden olursa olsun yani İslam devletinde İslam siyasi teşekkülünde yaşayan bir Hristiyan’ın da dinini korumakla mükellefsiniz. Siz bir Yahudi’nin de dinini korumakla mükellefsiniz İslam olarak. Siz kendi tebaanızın din ve vicdan hürriyetini korumakla mükellefsiniz; herkes istediği dine iman edip o istediği dinde yaşama özgürlüğüne sahip İslam hu-kukunda, İslam siyasi hukukunda.
İslam siyasetinde adalet ve eşitlik nasıl sağlanır?
Adalet, eşitlik, seçilmek, seçmek, bir şeyde ehliyetli olmak, ehliyetli olanların işbaşına gelmesi, emanet, ema-netlere riayet etmek, şûra, bunlar İslam yönetiminin vazgeçilmez şeyleri. On-dan sonra biat etme. Bunlar İslam siyasetinin kendi içerisinde oluşturmuş olduğu kuramlar, kurallar. Bunların hepsi ile alakalı Kur’an ve sünnette ve imamlarını içtihadında içtihadlar var. O kimsenin sen, din ve vicdan hürri-yetini sağlayacaksın. O kimsenin sen, akıl emniyetini sağlayacaksın. Sen, te-baanın namus emniyetini sağlayacaksın.
İslam devletinde nesep ve namus korunur mu?
İslam devletinde, İslam siyasi yö-netiminde kendi tebaanın, kendi tebaanın kadınını sen bilmem ne evlerinde satamazsın devlet olarak. Sen onun namusunu korumakla mükellefsin. O ka-dın tenini satmak zorunda kalmayacak, sen onu bakmakla mükellefsin sos-yal olarak. Bakın, sosyal olarak sen onu bakmakla mükellefsin. Mesela bu en güzel bir şekilde Hazreti Ömer Efendi’mizin zamanında yaşanmıştır. Haz-reti Ömer Efendi’miz, dul ve yetimlere maaş bağlamıştır. Hazreti Ömer Efen-di’miz, doğan çocuklara belli bir yaşa kadar maaş bağlamıştır. Hazreti Ömer Efendi’miz yapıyor bunu. Her doğan çocuğa maaş bağlıyor devletten, her do-ğan çocuğa. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medine döneminde ne kadar dul ve yetim varsa hepsinin de babası hükmünde. Ha-dis-i şerif de var ya. "Ben sizin babanız hükmündeyim." diye. Kimin ne ih-tiyacı varsa gelip benden istesin, gelip bana söylesin. Hazreti Peygamber sal-lallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şahsında aynı zamanda devlet başkanlığı da var ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretle-rine baktığımızda biz devleti de görüyoruz O’nda. Bütün Medine-i Münev-vere’de ve İslam hududunun içerisindeki bütün dullara, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri beytülmalden onlara iaşe, erzak dağıtı-lıyor. Önceden dinar yok, para yok, erzak var. Mesela filanca yerde bir dul var; onun yıllık erzakı, yaşayabileceği kadar erzak temin ediliyor. Yaşayabi-leceği kadar buğday bir yıllık, yaşayabileceği kadar arpa, hurma neyse. Ne yiyecekse ne içecekse o günkü noktada. Erzak dağıtımı var, ilk etapta para dağıtımı yok çünkü. İlk önce eşya ve erzak dağıtımı. Hazreti Ömer Efen-di’mizde de var bu. O yüzden Hazreti Ömer radiyallahu an hazretleri bu işin zirvesi yaşanıyor, ilki ve zirvesi yaşanıyor. Devlet zenginleşiyor çünkü Haz-reti Ömer Efendimiz zamanında. Mısır fethediliyor, İran’ın tamamı fethedi-liyor. Bahreyn, Yemen, o bölge komple fethediliyor. Afrika içlerine kadar gi-diliyor, öbür taraftan İran’da Hindistan sınırına kadar gidiliyor. Böyle olunca devlet bütün -tabiri caizse- bugün Batılıların Ortadoğu diye nitelendirdiği yine Batılıların bize Orta Asya dedikleri normalde Türklerin sınırlarına ka-dar. Türklerin sınırlarına kadar onlara kadar gidiyor. "Türkler sizinle savaş-madıkça siz de onlarla savaşmayın." hadis-i şerifini herkes biliyor.
İslam’da mal emniyeti nasıl sağlanır?
Hiç kimse, kimsenin malını haksız yere almayacak. Devlet, bir başkasının malını haksız yere almayacak. Güçlü olan kurum kuruluşlar, bir başkasının malını haksız olarak almaya-cak. Herkesin malını devlet koruyacak, mal edinme hürriyeti var. Şimdi mal edinme hürriyeti ve devletin bir kimsenin malına el koymaması deyince as-lında burada komünizme cevap veriyor İslam. Komünizm ne yapıyor? Bü-tün herkesin malına el koyuyor, özel bir mal bırakmıyor, özel bir mülk bı-rakmıyor. İslam buna karşı çıkıyor, diyor ki; hayır bir kimsenin malı var ise o malına sen konamazsın. Ancak bir kimse tarlasını işlemiyorsa bu çünkü kamuya ait bir şey, yani 100 dönüm yeri var adamın, 100 dönüm yerini ekip biçmiyor, onun Hanefi’ye göre belli bir senesi var, 7 sene mi 3 sene mi ne ol-ması lazım. Şimdi tam aklımda değil, onun belli bir senesi var, belli bir sene eğer oraya ekip dikmiyorsa devlet tarlayı alıyor, ekip dikecek olana veriyor. Diyor ki; sen ekip dikemiyorsun, ekip dikecek olana veriyorum, diyor. Se-bep? Çünkü İslam’da üretmek var, bütün her şey üretime tabi olması lazım, bütün her şeyin üretimde kullanılması lazım. Mesela eski köylerde yaylalar vardır. Devlet, hayvanlarını insanlar otlasın diye sahipsiz araziler İslam hu-kukunda devlete aittir. Bir arazinin sahibi yok, orası fethedildi, arazinin belli bir bölümü sahibi yok .
İslam, insanların malına nasıl konuyor?
İslam, bu manada insanların malına konmuyor. 28 Şubat’ta bazı cemaat-lerin, tarikatların kendilerince yaptırmış olduğu şeylere el koymuştu devlet o zaman için. Bazı şeyhlerin evlerine el koyup sattırmıştı. Sonradan mahke-meleri devam etti, mahkemeleri kazandılar onlar ama baya perişan olmuştu o zaman için.
İslam yönetiminde, yöneticilerin vasıfları nelerdir?
Tabi o yönetecek olanların vasıfları var. Bu konuda en önemli şey mesela, dârülharp fıkıhı ile alakalı ilgilenenler bunun üzerinde çok önemli durmuşlar ve mesela İbn Abidin’den tutun da El-İhtiyar’dan tutun da Dürer Gürer’den tuttun da iki cilt Emanet ve Ehliyet’ten tutun da yönetim ile ala-kalı Hanefilerin, İmam Maturidi dahil buna. Bunların hepsi de Müslümanla-rın yöneticilerinin muhakkak kendilerinden, İslam olmalarını ön görmüşler. Müslüman olmayan bir kimse, Müslümanların başında devlet başkanı olması mümkün değildir. Bu olmazsa olmaz bir şarttır.
İman edip salih amel işleyenlerin iki önemli özelliği nedir?
İman edip salih amel işleyenlerin iki önemli özelliği var, iki önemli özelliği var: 1- Allah’a kulluk ediyorlar. 2- Hiçbir şeyi ona şirk koşmuyorlar, hiçbir şeyi.
İslami toplumun gerçek motoru nedir?
İslami toplumun gerçek motoru insan, yani mümindir. Bu kişinin gerçek bir mümin homo islamicus olması için siyasal eylem yoluyla eski toplumdan kopmuş olması gerekir.
İslam’da ilk günah kuramı var mı?
İslam’da ilk günah kuramı olmadığı için insan Allah’ın hükümranlı-ğı yeryüzünde gerçekleştirebilir.
İslam sınıfsal bir temele dayanır mı?
İslam sınıfsal bir temele dayanmaz. İslam zenginlerin üzerine dayanmaz. Zenginlik düşmanı mıdır? Değildir. İslam fa-kirlerin üzerine kurulmaz. Fakirlik düşmanı mıdır? Değildir. Kim Müslü-man "la ilahe illallah" dedi bitti mesele.
İnsanların inanma ihtiyacı neden vardır?
Tarih boyunca insanlar inanma ihtiyacı hissetmişler. 1- Bu insanların inanma ihtiyacıyla alakalı. Bakın, birinci derecede insan böyle bir ihtiyaç hissetmiş tarih boyunca. İnsanların ilkel toplum olarak nitelendirdikleri, hala daha ilkel toplum olarak gördükleri değişik kıtalarda değişik insanlar görebilirsiniz. O insanların ilkelmiş gibi görünen o toplulukların kendilerince bir inançları kendilerince bir dinleri vardır. İnsanın fıtratında çünkü inanma güdüsü, inanma olgusu vardır. Bu bütün herkesin kalbinde vardır.
İnsanın yaradılışı inanmaya uygun mudur?
İnsanın yaradılışı inanmaya, iman etmeye uygun bir yaradılıştır. Çünkü Cenâb-ı Hakk birinci derecede insanları dinden sorumlu kılacağı için yaratmış olduğu insanı da inanmaya uygun yaratmıştır. Bizim yaradılışımızda inanmaya uygun bir fıtrat, inanmaya uygun bir yaradılış vardır.
İslam’ın kendi doğrusunu nasıl koruyacağı nedir?
İslam’ın kendi doğrusunu koruyabilmesi için Kur’an ve sünnetten alınması gerekir. İslam’da içtihad kapısı açıktır ama içtihad ederken dahi temel alınacak iki kaidenin sünnet-i seniyye ve sahabelerin birinci derecedeki sahabelerin o meseleyi algılayışları, anlayışları olması gerekir. Bu kaidelerin dışındaki bir İslam yoktur. İslam’ı değiştirmek, dönüştürmek mümkün değildir.
İman ve itikad ile ilgili ne söylendi?
Hakkım helal değil onlara. Onlar yatacak yer bulamayacaklar ve kıyamette en şiddetli azap onlarda. Onlar din istismarcısı, onlar siyaset istismarcısı. Onlar bürokratın yüz karası. Onlar şeyhlerin yüz karası onlar alimlerin yüz karası. Dışta süste güzel içte berbat. Şeytan içlerine oturmuş, çöreklenmiş. Hak ve hakikati anlatmaktan uzaklar. Çünkü gönüllerinde tevhit yok. Akıllarında tevhit yok. Fikirlerinde tevhit yok. Onlar görüntüde Allah’a kul. Görüntüde, hakikatte onlar birer mahluk. Yalancı, hasis, hayvandan daha aşağı bir mahluk onlar. Çünkü dünya üzerinde iki sınıf insan vardır. Üçüncü sınıf yoktur. Bir; Kur’an ve sünnete tabi olmuş, sımsıkı ona yapışmış müttakiler. iki; şeytanın taraftarları. Ortası yoktur. Ortası yoktur! islam’da ortası yoktur. Ve yine camiü’s sagirde hadis: ‘insanlarda iki sınıf vardır ki sağlam ve salih oluşları umumun sağlam oluşunu, fesatları ise umumun bozulmasını mucip olur. Onlardan biri ulema, diğeri de ümeradır.’ Umera, devleti idare edenler, devletin başında duranlar, siyasetçiler ve bürokratlar, bunlar ümara. Ulema; bunlar ilahiyatçılar, diyanetçiler, şeyhler, alimler. Bunlar ne? Bunlar da ulema. Bu ikisi eğer ki bozulursa halk bozulur. Halkın bozulmasının sebebi bu ikisinin bozulmasından dolayıdır. Bunlar canlarını feda edip Kur’an ve sünneti anlatırlar.
İman etmeyenler neden iman etmez?
İnsanlar ne yazık ki Adem’den itibaren hakla batılı ayırt etmekte heva ve heveslerine uymuşlardır. O yüzden ‘çoğunuz iman etmez’ der Kur’an. ‘Çok azınız iman etti’ der. Çünkü bu nefse ağır gelir. Tevhit dini! Tevhit insanlara ağır gelir. Hakikat insanlara ağır gelir. Çünkü insanlar nefis itibariyle rahatlarına düşkündür. Uykularına düşkündür. insanlar mücadeleye, savaşmaya, bu konuda cihat etmeye elverişli değillerdir. Kendilerince nefislerine düşkün olduğundan Musa’nın kavmi gibi derler.
Musa’nın kavmi neden savaşmamıştır?
Musa’nın kavmi öyle dedi. Bu pis Yahudiler Musa’ya öyle dediler ve Musa aleyhisselam yeni bir cedid dedi, bir kavim gelir, onlar dedi bu cihadı ele alırlar. Şimdi o yüzden hakikat yolu dikenlidir. Hakikat yolu zordur. Hakikat yolu kolay değildir. Hakikat yolunun ızdırabını, zorluğunu gören nefis o yoldan dışarı çıkmaya çalışır. Oraya girmeye çalışmaz.
Hakikat yolu neden zordur?
Hakikat yolu zordur. Hakikat yolu kolay değildir. Hakikat yolunun ızdırabını, zorluğunu gören nefis o yoldan dışarı çıkmaya çalışır. Oraya girmeye çalışmaz. Bahanesi de nedir? “Filancaları görmüyor musun böyleler. Fişmancaları görmüyor musun böyleler. Bunların da böyle olmadığı ne malum? Siz bu adamın peşinden gitmişsiniz ama onun ne olduğunu biliyor musunuz?” Sen biliyor musun be ahmak! Otuzsekiz yıl bizle beraber mi yaşadın? Hayır ama onlar hakikat yolunun yolda gidenlerini de ne yaparlar? Yoldan çıkarırlar.
Dilencilerin ve zelil olanların Allah’a olan imanı hakkında ne söylendi?
Başkasının elindekine güvenen insanın imanı kemale ermemiştir. Altını çizeyim. Başkasının elinin altındakine güvenen bir kimsenin imanı kemale ermemiştir. O dilencidir. Sufi ise dilenmez. Sufi dilenmez. Öyle olunca hani burada nefis mercimek istiyor, hakaret görüyor ama normalde mercimek görüp de hakaret görmesi nefse ait. Sen nefsine uyarsan hakaret görürsün. Sen nefsine uyarsan sen zelil olursun. Sen nefsine uyarsan sen Allah’ın önünde, peygamberin önünde, üstadının, maneviyatın önünde ve insanların önünde zelil olursun. Nefsine uyma. Heva hevesine uyma. Heva hevesini ilah edinme. Sen azizken zelil olursun. Zelil olursun! Sonra dersin ki Allah beni zelil etti. Allah seni neden zelil etsin? Zelilliği sen istedin. Edebe mugayyir sen davrandın. Edebin dışına sen çıktın. Sen haddi aştın. Sen çizgiyi açtın. E Cenab-ı Hak’tan zelilliği sen istedin.
Allah’ın kalpleri ve amelleriyle ilgili ne söylendi?
Cenab-ı Hak, hani hadis-i şerifte: ‘Allah sizin suretlerinize bakmaz, mallarınıza bakmaz, kalplerinize bakar’ diyor ya. O zaman senin kalbinle ameline bak. Önce kendi kalbine bak ve kendi ameline bak. Başkasını bırak. Hadis-i şerifte: ‘Cenab-ı Hak sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.’ der, Müslim’de geçer bu hadis-i şerif. ‘Kalplerinize ve amellerinize bakar.’ Yani normalde ‘Benim kalbim temiz.’ demekle de olmuyor. Ameline bakıyor senin. Hani ‘biz ya namaz kılmıyoruz ama benim kalbim temizmiş.’ Bırak kardeşim bu martavalları sen! Bunların hepsi de boş muhabbet. O namaz kılmıyormuş ama kalbi temizmiş. O Müslümanlar gibi değilmiş. Sen bütün Müslümanları sen gıybet ettin. Bütün Müslümanları kötü gösterdin. Küfre girdin farkında değilsin.
Allah’ın sevdikleri kimlerdir?
Allah cömertleri sever. Allah tövbe edenleri sever. Allah namaz kılanları sever. Allah kendi yolunda cihat edenleri, mücadele edenleri sever.
Allah’ın sevdiklerini feda etmek ne anlama gelir?
Sevdiklerinizi Allah yolunda feda ederseniz iyiliğe kavuşursunuz. Yoksa iyiliğe kavuşamazsınız.
Farzlar noktasında farzları yerine getirmeye gayret etmek, onda sabit kalmak mıdır?
Farzlar noktasında farzları yerine getirmeye gayret etmek, onda sabit kalmaktır.
Cömertlik ve cimrilik arasındaki fark nedir?
Cömertlik Cenab-ı Hakk’ın sıfatıdır, cimrilik ise insan nefsinin sıfatıdır. Bunda bir de ben zaman zaman sohbetlerde bahsederim ya, bir de cûd ehli olmak vardır. Cûd ehli olmak, Cenab-ı Hakk’ın kendi zatullahına ait bir, direkt zatından çıkan bir sıfattır. O nedir? Bir yerde eksikliği gördün, ihtiyacı gördün, sen istenmeden hareket ediyorsun. Bu cûd ehli olmak. Cömertlik ise isteyene vermek, "ihtiyacım var." diyene vermek. Cûd ehli olmak, baktın burada bir ihtiyaç var, sen kendiliğinden, istenmeden onu verdin. O da cud ehli olmak.
Heva hevesi için harcama ne anlama gelir?
Aman desinler. diye böyle bir şey yaparsa, onunki de müsriflik olarak nitelendiriliyor. Yani o kimse savurgan kimse, o kimse doğru bir noktada değil.
İman öyledir çünkü ne anlatır?
Şehadet ederiz; imanla alakalı Allah’ın varlığına, birliğine. Şehadet ederiz; meleklerin varlığına. Şehadde ederiz; peygamberlerin peygamberliklerine. Şehadet ederiz; kitapların indirildiğine. Şehadet ederiz ahiretin varlığına, hesaba kitaba. Şehadet ederiz; cennetin ve cehennemin varlığına, şahidiz deriz. iman öyledir çünkü. Şahidiz deriz.
Tevhit nedir?
Tevhit, "la ilahe illallah" demek, insanın kalp kapılarını manaya açan iksirdir. Bir kimse tevhit ile kalbinin kapılarını açar, tevhit ile kalp perdelerini geçer, tevhit ile manaya doğru uruc eder. Tevhit insanın hücrelerini de değiştirir, kalbi aklını da değiştirir, dönüştürür, normal aklını da değiştirir ve dönüştürür. Eğer o kimse tevhitten uzak ise, manada ismi dahi okunmaz, mana tarafına doğru bir adım atamaz. Çünkü aklı ve kalbi tenvir edecek, değiştirecek, manaya karşı açık hale getirecek olan şey tevhittir.
Felsefe ve İslam arasında nasıl bir ilişki vardır?
Felsefenin çıkış noktası aklı yüceleştirmek, aklı kullanmaktır, aklı ilahlaştırmaktır. islam aklı reddetmez, akılla savaşmaz da ama islam aklı vahye bağlar. Bakın tekrar ediyorum bunu, felsefenin çıkış noktası aklı yüceleştirmek, aklı kullanmaktır, aklı ilahlaştırmaktır. islam aklı reddetmez, akılla savaşmaz da ama islam aklı vahye bağlar.
Aklın vahye tabi olmamasının sonuçları nelerdir?
Aklını vahye tabi tutmuyorsan o akıl seni helâka götürür, cehenneme götürür. Hatta sen o aklında fitne çıkarır, o aklında insanları da cehenneme götürürsün. Çünkü ahir zamanda öyle kimseler çıkacak ki bunlar sizin dilinizden konuşacaklar, sizdenmiş gibi konuşacaklar. Ama onların götürecekleri yer cehennem olacak diyor.
İslam dünyasında vahye tabi olmama durumu nasıl bir durumdur?
Vahye tabi değil. Allah bizi affetsin. Âmin. O yüzden normalde vahiy ise Allah’ın mutlak hikmetidir, bilgisidir vahiy ve normalde akıl vahyin kulu olursa, vahyin kulu olursa hikmete ulaşır. Akıl vahye tabi olmazsa zındıklaşır, kâfirleşir, şeytanın emrine girer ama ne yazık ki bu son iki yüz yıldan beri aklı vahyin üzerinde görmeye başladılar.
İslam dünyasında felsefenin nasıl bir rol oynadığı?
Yani normalde islam’ın o 300.400. yıllarda ne yazık ki böyle o Grek felsefesi elden geçirilmeden çevirilerekten islam dünyasına hızla girdi onlar. Hızla girince neresi yaramaz, neresi yarar incelemediler bile. Onların hepsini aldılar. Hatta bir kısmı da işte kimisi Sokrates’i, kimisi Aristo’yu peygamber ilan etmeye kalktılar ya. Hani peygamber olabilir dediler. Allah bizi affetsin. Âmin ama mesela felsefede sadece akıl vardır. Oysa iman eden Müslümanda aklın üstünde Allah’ın nuru vardır.
Aklı vahyin üstünde tutanların sonucu nedir?
O yüzden felsefe yani aklı vahiyden üstün tutan felsefe, dinin karşısında yenilmeye mahkumdur. Hazreti Pir de onu söylüyor. O yüzden bu felsefeciler böyle islam dünyasına veya Müslümanlara yaklaşırken şöyle yaklaşıyorlar: "Felsefe bir dünya görüşüdür, varlık üzerinde genel bir teoridir." Baktığınızda bu böyle çok tatlı geliyor bize. Hani bunu böyle tehlikeli bir şey görmüyorum. Ben konuşurken diyorum kardeş, aklın vahiyden üstün mü değil mi? Bunu aklım almıyor.