1 Aralık 2012 Tarihli Sohbet
Tenzih: herhangi bir şeyi, bir nesneyi pis şeylerden uzak tutup arıtmak anlamına gelen nezzehe filinden türetilmiş olan tenzih kelimesi kelam ilminde Allah’ın bütün eksikliklerden kesinlikle ari olduğunu beyan ve telakki etmedir.
Teşbih bir şeyi başka bir şeye benzer kılmak ya da telakki etmek anlamına gelen şebbehe fiilinden türetilmiş olan teşbih kelam ilminde Allah’ı yaratılmış şeylere benzetmektir.
Radikal bir biçimde taban tabana zıt olup asla beraberce bir uyum içinde bulunamayan bu iki tutum insanın ya münezzih (yâni tenzih tarafını tutar) ya da müşebbih (yâni teşbih tarafını tutarak) meselâ Allah’ın “gözleriyle gördüğünü”, “kulaklarıyla işittiğini” söyler, yapar. İbni Arabî “İddialı bir biçimde tenzihi destekleyip uygulayan ya cahilin biridir ya da Allah’a karşı edeple nasıl hareket edilmesi gerektiğini bilmeyen (sâhib-i sû-i edeb) kimsenin tekidir” der.
Yine İbn Arabî “(Hakk’ın) göze (hissî bir surette) göründüğü her sefer Akıl, uygulamaktan hiç usanmadığı mantıkî muhakeme aracılığı ile defeder” Keşani Füsus Şerhi
Hakk zahiren görünen her şeyin, batınen, “ruhu”dur. Füsus sayfa 47 1- İnsan Hakk’ı idrak edişinde yalnızca teşbihe başvurursa müşrikliğe
2- Teşbihi göz ardı edip kuvvetle tenzihi yeğlerse bu seferde bütün
yaradılmış alemin ilahi tabiatını inkâr mı etmiş olur?
3- Arabî’nin yorumu bu. Allah “leyse ke misli-hi şey” (O’na benzer hiçbir şey yok) demekle kendisini tenzih etti -ayet-i kerime- ve “ve hüve-s semi’u-l basîr” (İşiten ve Gören veya İşitici olan ve Görücü Olan, O’dur) demekle de kendini teşbih etti. Füsus sayfa 49
Arabî’nin telâkkisine göre, insanın Allah’a karşı yegâne isabetli ve doğru tutumumun tenzih ve teşbihten oluşan ahenkli bir tevhid olduğudur. Prof. İzutsu. Tenzih ile teşbihi bağdaştıran en doğru tutum kesrette vahdet ve vahdette kesreti ya da kesreti vahdet ve vahdeti kesret gibi görebilmektir. Bu türden bir zıtların çakışmasını Arabî “hayret” diye isimlendirmektedir.
Hayret zorunlu olarak dairesel bir hareket şeklini alır. İbni Arabî’ye göre
hayrete duçar olan kimse bir daire çizer.
Arabî bu hareketin kutup adını verdiği bir mil ya da bir merkez etrafında
döndüğünü ve bu merkezin Allah olduğunu söylemektedir.
İnsan Hakk’a ister ilk Vâhidiyyet’i yönünden, isterse sonsuz sayıda somut eşya suretinde çeşitlilik kazanması (yâni Kesret) yönünden nazar etsin, bizatihi Hakk’dan daima aynı uzaklıkta kalmaktadır. Tersine olarak, nazarı perdeli olduğundan gerçeği göremeyen bir adam ise “Doğru bir yol boyunca yürüyen bir adamdır. Allah’a yaklaşmak arzusuna rağmen böyle bir kimse, önünde sonsuza kadar uzanan doğru yolda yürüdükçe Allah’tan daha da uzaklaşır. Bir daire üstünde yürüyen bir adam ile bir doğru çizgi üzerinde bir diğeri misali böylece formüle edilmiş olan bu düşüncenin bizzat kendisi de olağanüstü bir derinliğe haizdir. Bu derinlik nedir?
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Tenzih: herhangi bir şeyi, bir nesneyi pis şeylerden uzak tutup arıtmak anlamına gelen nezzehe filinden türetilmiş olan tenzih kelimesi kelam ilminde Allah’ın bütün eksikliklerden kesinlikle ari olduğunu beyan ve telakki etmedir.
Tenzih dini termoloji içerisinde Allah’ı eksik sıfatlardan, noksan sıfatlardan uzak tutmak, eksiklik ve noksanlık Allah’ın üzerinde düşünmemek, Allah’ın üzerinde ve sıfatları üzerinde eksikliğe ve noksanlığa yer vermemektir. Tabi bu eksikliğe ve noksanlığa yer vermemek deriz, parantezi kapatırız ama değişik noktalarda, değişik şeylerde, değişik hadiselerde eksiklik ve noksanlık olabilecek bir şeyde önümüze çıkar. Mesela Allah’ın görmesinde hiç eksiklik yoktur. Allah’ın duymasında hiç eksiklik yoktur tenzih ederiz. Hatta Cenâb-ı Hakk ayet-i kerimede misal verir der ki: “Allah gecenin karanlığında bir kayanın üzerinde yürüyen karıncayı hem görür hem de ayak seslerini işitir” bu bir misaldir. Cenâb-ı Hakk en küçük bir karıncanın ayağından çıkan sesi duyduğunu söyler ki; bu misalle duymasının ne kadar ince olduğunu, duymasının sonsuz olduğunu, sonsuz, evvelinin ve ahirinin olmadığını bize gösterir. Ve Allah’ın duymaması gibi bir şey olmaz, tenzih ederiz Allah her şeyi duyar. Duymada bir eksiklik yoktur. Hâlk etme, hâlıklığında bir eksiklik yoktur. Biz, bunun gözlerini böyle eksik yaratmış diyemeyiz, tenzih ederiz. Allah’ın zat ve sıfatlarından hiçbir şeyinden hiçbir şeyini eksik görmemek, eksik tanımamak, eksiklik oluşturmamak üzerinedir. Bu tevhidin bir kısmıdır. Tevhidin bir kısmı, parça parçadır bakılacak olursa.
Teşbih bir şeyi başka bir şeye benzer kılmak ya da telakki etmek anlamına gelen şebbehe fiilinden türetilmiş olan teşbih kelam ilminde Allah’ı yaratılmış şeylere benzetmektir.
Aslında Allah’ı yaratılmış şeylere benzetmek kelimesi tam bu meseleyi açıklayan bir şey değildir ama teşbih sanatı vardır. Allah bir şeyi bir şeye benzeterekten bir şeyi anlatır. Az önce karıncanın ayağının sesi teşbih sanatıdır. Allah onunla duymasını bize anlatıyor, onunla bize görmesini anlatıyor. Mesela biz kendi vücud gözümüzle görerekten, teşbih sanatı, Cenâb-ı Hakk görmenin nasıl bir şey olduğunu anlatıyor. Hiçbir zaman kulun görmesi Allah’ın görmesi gibi değildir. Ama teşbih benzetirken bir şeyi anlatacağız ya anlamamıza kolaylık sağlaması açısından bir sıfatı başka yaratılmış bir şeyin sıfatı ile anlamak ve anlatmaktır. Buna tasavvufta, dini termolojide teşbih sanatı denir. Bir şeyi bir şeye benzer gösterip onu anlatmak. Buna kelamcılar yine teşbih derler ama ehli tasavvufta bu teşbihi kullanır. Bu teşbih sanatı sufi dünyanın içerisinde çok önemlidir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını algılama, anlama, anlatma ancak teşbih sanatı ile mümkündür. Bu teşbih sanatının yolunu açan da Allah ve Resulüdür. O yüzden görme, duyma-işitme, kuvvet, kudret, bu tip sıfatları anlatırken biz teşbih sanatını kullanırız.
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Radikal bir biçimde taban tabana zıt olup asla beraberce bir uyum içinde bulunamayan bu iki tutum insanın ya münezzih (yâni tenzih tarafını tutar) ya da müşebbih (yâni teşbih tarafını tutarak) meselâ Allah’ın “gözleriyle gördüğünü”, “kulaklarıyla işittiğini” söyler, yapar. İbni Arabî “İddialı bir biçimde tenzihi destekleyip uygulayan ya cahilin biridir ya da Allah’a karşı edeple nasıl hareket edilmesi gerektiğini bilmeyen (sâhib-i sû-i edeb) kimsenin tekidir” der.
Evet. Bazıları kuru kuru tenzih noktasında dururlar. Tenzih noktasında duraraktan onlar bütün her şeyi eksik ve noksanlıklardan uzak görürler. Ve bunlar vahdet-i vücud düşüncesine karşı olan insanlardır. Vahdet-i vücud düşüncesinin içerisinde sufiler teşbih sanatını kullanırlar. Ama sufi düşüncesine, felsefesine, yaşantısına, anlayışına karşı olan bir grup İslam dünyasında ve İslam’dan önceki yani Muhammedîkten önceki Hristiyanlarda ve Musevilerde bu vardır. Aslında tenzihe sıkı sıkı sarılıp teşbihe yer vermeme hali ve ahvali ta Musevilikten kalmadır. Musevilerin içerisinde bir grubun asla teşbihi önce tutmadan sadece ve sadece tenzih noktasında ve ayet-i kerimelerin manasına bakmadan dini algılayıp, yaşamışlar. Ve onlar kendilerince, bu tabiri kullanmak istemem ama katı bir dinci olarak görülmüşler. Ve o katı dinciliklerini takva addetmişler. O Museviler zaten İsa aleyhisselamı kabul etmezler, o Musevilerden etkilenen İseviler de Hazreti Muhammed-i Mustafa’yı kabul etmezler. Bunlardan etkilenmiş olan bu yoldan devam eden Muhammedîler de sufiliği kabul etmezler. Bu silsile ta Musa aleyhisselamın zamanına dayanır. Musa’nın zamanında eski ahidi yüzeysel olarak bakıp orda “Allah’ın eli” dendiğinde Allah’ın eli var, insanın eli gibi anlayan anlayış İsevilerin içerisine geçmiştir. Fakat bu anlayışta duran kimseler çok katı bir şekilde dini algılayıp katı ve yüzeysel noktada durup onların büyük bir dindarlık gibi algılamışlar. Ve o büyük dindarlık, mükemmel dindarlık gibi görünen o çerçeve İsevilerin içerisinde de yer bulmuş, onlar aslında İsevi olmasına rağmen kendilerince böyle bir tarikat var gibi kurmuşlar. Ve o İsevilikle beraber bu yol Muhammedîlerin içerisinde de kalmış.
Çünkü Medine-i Münevvere’de daha öncesinde Muhammedîlerin içerisinde ay hali görmüş kadınlarla aynı yatağa yatmayan Muhammedîler vardı, sahabe vardı. Bunların etkilendikleri nokta İsevilerden fazla Musevilerdi. Musevilerde ay hali görmüş bir kadınla aynı yatağa yatmak günah-ı kebâir hükmünde görülür. Hatta bir kısım Museviler o ay hali gören kadınları evlerinde de tutmazlar onarı sahraya, çöle gönderirlerdi. Bu hal İsevilerde geçmişti. İsevilerde böyle bir hukuk olmamasına rağmen İsevilerde bu hukukla devam ettirdiler. Ta ki Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medine-i Münevvere’ye geldi, Medine-i Münevvere’ye geldiğinde bir kısım Müslümanlar bunlardan etkilenerekten aynı hale devam ettirdiler.
O yüzden ilk sahabelerin içerisinde ve tabiînin içerinde dini böyle sadece yüzeyden alan, ayet-i kerime ne diyorsa bunun başka bir manası yoktur, bunun başka bir açılımı yoktur, bunu bu noktada müteşabih bir ayet başka bir manayla algılanamaz diye Muhammedîlerin içerisinde de anlayış olmuş. Bu anlayış bugüne
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
kadar gelmiş midir? Bugüne kadar da gelmiştir. Mesela “Allah’ın elinin üzerindedir” ayet-i kerimesinin üzerinde fırtına kopmuştur. Rıdvan biatıyla alakalı “Kim o eli tuttuysa Allah’ın elini tutmuştur” der Hazreti Allah. O el Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin elidir. Burada teşbih vardır. Onun eli Allah’ın eli gibidir der ve bu mesela bu noktada Allah’a el isnad edenler olduğu gibi, hayır burada Allah’ın eli yoktur, tenzih noktasında durup bunu reddeden ama bu ayet-i kerimenin karşısında bocalayan, ne diyeceğini bilemeyen, bu noktada abuk sabuk şeyler söyleyen insanlarda çıkmıştır.
O yüzden İbni Arabî bu noktada aslında hem tenzihi hem de teşbihi kullanaraktan katı tenzihçileri ve aynı zamanda da her şeyi teşbih sanatıyla anlatma, biraz İsevilik kokan anlayışı da yıkmış orta bir nokta koymuştur. Parantezi kapattım. O yüzden Muhyiddin-i Arabî hazretleri direkt tenzih noktasında duran katı tenzihçileri reddeder. Der ki, bunlar ya cahildir, din cahili ya da bunlar sû-i edeb yani edeb dışı konuşan, edeb dışı davranan insanlardır der.
Yine İbn Arabî “(Hakk’ın) göze (hissî bir surette) göründüğü her sefer Akıl, uygulamaktan hiç usanmadığı mantıkî muhakeme aracılığı ile defeder” Keşani Füsus Şerhi
Bu noktada Hakk, bakın buradaki tabirler çok önemli. Siz bunu başka bir yere naklederken Allah derseniz mana değişir, Hakk derseniz mana değişir. Hazreti Muhyiddin-i Arabî hazretleri ve Onun ekolünde gidenler, Hazreti Mevlâna’da, Yunus Emre’de, Hallac-ı Mansur’da ve yukarı Mezopotamya sufi anlayışı bu tip meseleleri konuşurken Allah’ın sıfatlarının, isimlerinin üzerinde yürürler. Mesela enteresan bir noktadır: Hallac-ı Mansur ben Allah’ım dememiştir, Hallac-ı Mansur ene’l Hakk demiştir, ene’l Allah dememiştir veya Beyazıd-ı Bestami kendince, ben kendi kendimi takdis ederim derken burada ben Allah’ım dememiştir. Bunu da parantez içinde söyleyip parantezi kapatıyorum, altını çiziyorum. İşte yine Arabî “Hakk’ın göze göründüğü her sefer Akıl, uygulamaktan hiç usanmadığı mantıkî muhakeme aracılığı ile defeder. Oysa göz her gördüğünde Hakk’ın tecelliyatlarını görür. Göz her gördüğü şey Hakk’ın tecelliyatıdır. Hakk’ın varlık alemine tecelliyatı varlık derecelerine göre değişir. Bu varlık derecelerine göre değişen tecelliyatı göz her an gördüğünde Hakk görmesi gerekirken akıl mantıken muhakeme eder ve muhasebeyle der ki, hayır bu değil. Reddeder. İşte sufilerin karşı çıktığı akıl bu akıldır. Yoksa susadığında senin elini suya uzatan, seni su bulmaya çağrıştıran akıl değildir sufilerin itiraz ettiği akıl. Sufilerin itiraz ettiği, yukarı Mezopotamya sufilerinin itiraz ettiği, Hazreti Mevlana’nın, Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin, Yunus Emre’nin bu noktada son bu Anadolu’da yaşamış olan, Anadolu’ya uğramış olan bu kimseleri söylüyorum ki mesele anlaşılsın diye. Aslında tecelli eden her an Hakk’tır, Hakk’ın tecelliyatıdır. Bakın bunları hakkınızı helal edin parantez içinde söyleyeyim dikkatli dinleyin. Bu böyle kitaplarda bulabileceğiniz türden değil bunlar. Sufi aşk gözüyle bakaraktan, aşkî noktada bakaraktan tecelli eden her şeyi Hakk’ın tecelliyatı olarak görür. Ve böyle zevk etmeye başladığında akıl muhakeme edip buna itiraz
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
eder ve der ki, hayır her gördüğün Hakk’ın tecelliyatı değildir der ve bir sürü muhakeme kaynakları bulur. Ve işte bu göze tecelli eden her gördüğü şey Hakk değildir der akıl ve bu noktada mantıki olarak habire bunu bizim önümüze getirir. Devam ediyoruz,
Hakk zahiren görünen her şeyin, batınen, “ruhu”dur. Demiş Füsus sayfa 47 Hakk zahiren görünen her şeyin, bir çıt daha: hem zahiridir hem batınıdır. Buna zahiren ve batınen olarak ayırırlar. Bu meseleyi Füsus’u yazan Muhyiddin-i Arabî hazretleri de bunu ayırırken insanlar anlasınlar ve algılasınlar diye ayırmıştır. Görünenin de görünmeyenin de bütün tecelliyatı Hakk’tır ve Hakk’ındır. Zahire de batına da tecelli eden Hakk’tır. Zahir ve batın bizcedir, Onca değildir. Sıfatları algılama ve anlama bizcedir, Onca değildir. Onun zahir sıfatı ile batın sıfatının arasında bir fark yoktur. Onun görmesiyle duymasının arasında bir fark yoktur. Onun kudretiyle, kuvvetiyle, batıniyle, zahiriyle arasında bir fark yoktur. Bu fark kulcadır, Hakk’ca değildir. O yüzden burada Hazreti Muhyiddin-i Arabî hazretlerine atıfta bulunmak değil derdim. Küstahlık değil ama burada zahiren görünen her şey Hakk’ın zahiren görünen her şeyi batına ruhudur dediğimizde yine burada ikilik çıkar. Oysa Füsus ikilikten geçmez, teklikten geçer. Ya burada bir çeviri hatası vardır ya da burada meseleyi yumuşatma vardır. Meseleyi yumuşatma değil, direkt algılanması gereken şey Hakk’ın zahir ismiyle batın isminin arasında Hakk’ca bir fark yoktur. Tecelliyat noktasında biz herhangi bir sıfatın herhangi bir varlık derecesine tecelli ederken, biz o tecelliyatı seyrederken batıni veya zahiri olduğunu bizce malum olur. Yani biz hala daha o esnada Hakk’ca bakamamış Hakk’ca görememiş, gören gözümüz Hakk olmamış, duyan kulağımız Hakk olmamıştır. Gören göz Hakk olduysa, duyan kulak Hakk olduysa, Görende duyan da Hakk’ca görüp duyuyorsa o zaman zahir ve batın ikiliği kalkar. Sıfatların tecelliyatı, tecelli ettiği noktaya göre onu algılayana göre değişir. Sıfatların tecelliyatı ikilikte olanlar içindir, teklikte olanlar için geçerli değildir. Teklik gözüyle bakanların arasında sıfatların herhangi bir tecelliyatının önemi yoktur. Önemlidir ama bir farkı yoktur. Fark ehli olan yani cem-ül cem’e geçememiş, fark noktasında duran yani, emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye noktasında duran kimse sıfatlarının aralarındaki tecelliyatlarda fark görecektir. Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin ama Füsusuna ama Fütuhantına baktığınızda, emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiyye, safiye veya ilme’l yakin, ayne’l yakin, hakke’l yakin noktalarının açıkça anlatıldığı görülür. Ve o açıkça anlatılırken mübarek üstad insanlar iyi algılasın diye aşağıdan yukarı doğru çıkar. Amma velakin bu meseleyi algılamayan ve anlayamayan, bir kısım çevirmenler bu meseleyi anlatırken, düz, aynı bu tenzihçiler gibi meseleyi anlatırlar. Nasıl tenzihçiler bir ayet-i kerimeyi olduğu gibi alıp önünüze koyarlar, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bu ayet-i kerimeyi nasıl algılayıp, nasıl anlayıp, nasıl uyguladığına bakmaksızın, bakmaksızın, direkt burada bu ayet-i kerime var, bunun hakkındaki hadisleri de, yorumları da bu noktada Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin nasıl davrandığına da, bizi ilgilendirmez, deyip direkt ayetin zahirine bakaraktan hükmedenler gibi Füsus’a
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
da böyle hükmetmeye çalışanlar vardır. Ki bunların da ayakları yere basmaz o yüzden. Onlar Füsus’a da bakarken de tenzihçiler gibi bakaraktan Füsus’u algılayamazlar. İşte burada Hakk zahiren görünen her şeyin, bâtınen “rûhu”dur dediğinizde, zahiren görünenle görünmeyeni ayırt etmiş oluruz. Ayırt ettiğimizde ikilik çıktı. İkilik. Füsus ve Fütuhat’ta ikilik yoktur. Anlatma amacı, çıkış noktası, tekliği anlatmaktır. Tekliği anlatmak için çıkan bir eserde ikilik çıkmaması gerekir. Bu nedir o zaman? Eğer böyle yazıldıysa, bir anlık boşluktur. İnsanız hata yaparız. Bir kimse, bu benim kendi tezimdir, bir kimse her daim aşk makamında değildir. O yüzden yolu: beğenmek, muhabbet etmek, sevmek ve aşıklık olarak algılarım aşk makamında duranın bakışıyla. Ama aşk makamında duran bir kimse, Arabî aşk makamında duran bir kimsedir ama sürçer herkes. Sorulara geçiyoruz:
1- İnsan Hakk’ı idrak edişinde yalnızca teşbihe başvurursa müşrikliğe
Kıymetli dostlar, hiçbir sufi bilgisi olmadan başında üstadı da olmadan bir kimse direkt teşbihe dalsa, direkt teşbihe dalsa korkulur ki onun ayağı kayabilir. O, hiçbir şeye benzemez. Teşbihe dalanlar bir an gaflete düşüp Onu bir şeye benzetebilirler. Müşrikliğe düşer mi? parantez açıyorum, evet belki de düşebilir. Direkt düşer, kesin koyarsak, o zaman teşbihi komple reddetmemiz lazım ki benim yolum değil.
2- Teşbihi göz ardı edip kuvvetle tenzihi yeğlerse bu seferde bütün
yaradılmış alemin ilahi tabiatını inkâr mı etmiş olur?
Eğer teşbihi göz ardı edipte direkt tenzihi yeğlerse o zaman bütün yaratılmış olan bu alemi teklik içerisinde görmemesi gerekir. O, vahdet-i vücud değil vahdet-i şuhuddur. Eğer vahdet-i vücud noktasında düşünecekse tenzihi de teşbihi de, bir elinde tenzihi bir elinde teşbihi alıp da yürümesi gerekir. Teşbihte hata ettiğinde tenzihle onu terbiye etmeli. Teşbihte komple yaygınlaşan düşüncesini, fikriyatını tenzihle terbiye etmek, tenzihte katılaşan düşüncesini ve tadını teşbihle neşelendirmek ve zevklendirmektir gerçek sufi yolu. Eğer teşbihi başıboş bırakırsanız şirke düşme ihtimaliniz vardır, onu tenzihle terbiye edersiniz. Ne zamana kadar? Aşıklık haline ulaşıncaya kadar. Hakk’ın gözüyle görünceye kadar. Öyle noktaya gelir ki insan o zaman tenzih ve teşbih ikisi de bir olur. O zaman farklı bir şey. Tenzihin ve teşbihin ortadan kalktığı ana kadar tenzih ve teşbih birer elimizde durmak zorundadır. Devam ediyoruz:
3- Arabî’nin yorumu bu. Allah “leyse ke misli-hi şey” (O’na benzer hiçbir şey yok) demekle kendisini tenzih etti ayet-i kerime ve “ve hüve-s semi’u-l basîr” (İşiten ve Gören veya İşitici olan ve Görücü Olan, O’dur) demekle de kendini teşbih etti. Füsus sayfa 49
Evet Cenâb-ı Hakk bir eline tabiri caizse -teşbih ediyoruz- tenzihi aldı, bir eline de -yine teşbih ediyoruz- teşbihi aldı. Bu Allah’ın ahlakı. Sufi Allah’ın ahlakıyla ahlaklanan kimsedir, Allah’ın adabıyla adablanan kimsedir. Sufi haşa Onun izinden,
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Onun bakışından giden kimsedir. O zaman sufide bir eline tenzihi, bir eline de teşbihi alıp da yürür ve öyle bir ana gelir tenzih de teşbih de O olur. Ama tenzih de teşbih de O oluncaya kadar sufi tenzihi ve teşbihi, bakın bu konuşulacak bir şeymiş biz onu baştan konuşmuşuz, soruyu önceden yanıtlamışız, teşbihi ve tenzihi sufi elinden hiç bırakmaz. Ne zamana kadar? Sonuna kadar. Her aklı ona tecelli ettiğinde, bu manevi akıldır, ilahi akıldır. Bu, az önce bahsettiğimiz akıl değildir. Tecelliyatı muhakeme eden akıl değildir, dediğim akıl, tecelliyatı O kabul eden akıldır dediğim akıl. Her tecelliyatı O diye kabul ettiği anda tenzih ve teşbihin bir anlamı da kalmaz amma velakin bir çıt aşağı düştüğünde tenzihle teşbih önemlidir. Bu neye benzer? Bu ne? Su. İçindeki ne bunun? Bu hidrojen ve oksijen. Bu ne? Gördüğünüz ne? Su. Ama neydi? Hidrojen ve oksijen. Birleşince ne oldu? Su oldu. Tenzih bir elde, teşbih bir elde. Tenzihle teşbih birleşti ne oldu? O oldu. Tenzihle teşbih birleşti ne oldu? O oldu. Tenzihte teşbihte Onun sıfatıydı. İki sıfatın merkezi hükmünde sıfatı ayrı zatı ayrı düşünürsek bir çıt aşağıda. Bir çıt aşağıda zatla sıfatı ayırdık, ayrılması mümkün değil, ayırdık anlamak için, iki sıfatın birleşmesi oldu “Hakk oldu” Hakk oldu, Hakk’da Onun sıfatı ama biz iki sıfatı birleştirdik “O oldu” dedim ben, sen “Hakk oldu” dedin. Sen sıfata döndün ben zata döndüm. Ben farkı da farkın farkını da attım “O oldu” dedim, sen farkta kaldın “Hakk oldu” dedin. Reddetmedim. Hakk gördüğün de Hakk. Senin Hakk’ın. Senin baktığın Hakk.
Arabî’nin telâkkisine göre, insanın Allah’a karşı yegâne isabetli ve doğru tutumumun tenzih ve teşbihten oluşan ahenkli bir tevhid olduğudur. Prof. İzutsu.
E benim söylediğimi söylemiş. Arabî sufi algılayış olarak tenzihi de teşbihi de ahenkli bir şekilde ne yapar, her daim kullanır. Ama bu varlığın değişik boyutlardaki tecelliyatını anlatabilmek ve anlayabilmek için kullanır. Varlığın tecelliyatı Cebrail aleyhisselamda farklı bir tecelliyat, farklı gördüğünüzde, bu farkı algılamak için fark ehlinden, fark gözünden bakıyoruz algılamak için, anlayabilmek için. Yoksa yaradılış noktasında Hazreti Cebrail’in yaratılışıyla taşın yaratılışının arasında bir fark yok. Hazreti Cebrail’le taşı farklı görürsen farkta kalırsın. Burası manyakça bir şeydir. Buradan kalkıp beni küfürle itham edersin şimdi, Cebrail’i de taşın seviyesine koydu diye. Algılayamazsın ama fark gözüyle bakarsan Cebrail üstün yaratılmıştır doğrumu? Hepiniz böyle bilirsiniz öylemi? El-cevap: Doğru mu? Evet. Varlığın farklı boyuttaki tecelliyatıdır. Taşta varlığın tecelliyatıdır. Çok amiyane olacak beni kötüleyeceksiniz ama içimden geldiği gibi konuşacağım. Bokta varlığın ayrı bir tecelliyatıdır. Bunu bir görmeyenin gözü asla bir görmez. Bunlar ağır sohbetler aslında amma hafifleştirerekten geçiyoruz algılansın diye. Bu noktada çok konuşmakta istemiyorum bazen kalbime sıkıntı geliyor. Bu noktada varlığın değişik boyutlarda tecelliyatı vardır. Varlığın ilk tecelliyatı hayaldir. Hayalden başka bir şey değildir ve bütün varlık o hayal üzerindedir. Ve insanoğlu maddenin en küçüğünü, en küçüğünü, en küçüğünü ararken en sonunda hayali bulacaktır. Hayal ise yok hükmündedir. Vardır, yok hükmündedir. Siz hayalinizi asla var göremezsiniz. Ama hayalinizi de reddedemezsiniz. Hiç kimse hayalim yok diyemez. Ben hayal
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
kuramıyorum da demez. Benim hiçbir hayal aklımdan geçmiyor da diyemez, hiçbir kimse hayallemeyi reddedemez. Hayallersiniz. Ama varlığın aşağı derecelerine bir erkek hayaller, ama varlığın aşağı derecelerinde bir kadın hayaller, ama zengin olmayı hayaller, ama dolaşmayı, gezmeyi hayaller ama o hayalinizden de tat ve zevk alırsınız. Hayaliniz vardır. Teşbihtir bu. Bir şeyi anlamanız için size bir zemindir. Allah hayali sizin üzerinizde yaşataraktan yaşadığınız alemin hayal olduğunu anlatır ve bütün hayatı bu manada birisi çıkıp hayal olarak da algılayabilir. Sonunda Ona döndürüleceksiniz.
Tenzih ile teşbihi bağdaştıran en doğru tutum kesrette vahdet ve vahdette kesreti ya da kesreti vahdet ve vahdeti kesret gibi görebilmektir. Bu türden bir zıtların çakışmasını Arabî “hayret” diye isimlendirmektedir.
Bu yine dediğim gibi, fark ehlinin halidir. Fark ehli kesrette vahdeti yani çoklukta tekliği, teklikte çokluğu görür. Bu daha manevi yolculuğu tamamlanmamış insandır. Daha bu insan-ı kâmil olmamıştır. İnsan-ı kâmil olmayan bir kimse vahdette çokluğu yani vahdette kesreti -dil olarak öyle kullanayım kesrette vahdeti görür. Yani çok olana bakar teki görür, tek olana bakar çoku görür. Bunda ikilik vardır daha deyip parantezi kapatayım. Ama hayret makamı ise farklı bir şeydir.
Hayret: vahdette kesret, kesrette vahdet değildir. Hayret, varlığın tecelliyatlarından tecelliyatlarına geçme halidir. Onda kesret ve vahdet anlayışı yoktur. Hayret hali aklın o kimseyi terk edip sadece idrakin kaldığı ve idrak noktasında da zatın tecelliyatlarını ve her tecelliyatında ayrı bir tecelliyatı idrak etme, anlama halidir ki o esnada sufide akıl kalmayacağı için aklı olmayanın kesrette vahdet, vahdette kesreti düşünme hali kalmaz hayret, o kimsede hayreti, hayret hayreti, hayret hayreti, hayret hayreti ekleyerekten zatın tecelliyatlarında o kimsenin kaybolup gitmesidir. Bunu yaşamaktan ve algılamaktan uzak olan bir kısım edebiyatçı sufiler bunu, kesrette vahdeti, vahdette kesreti hayret zannederler. Ki bu onların mütefekkir olduklarını gösterir. Mütecelli olduklarını değil. Mütecelli olsaydı, onlar tecelliyata ram olup hayretten hayrete, hayretten hayrete nereye kadar ve ne kadar kapı varsa oraya kadar gideceklerdi. Ama mütefekkir olanlar bunu algılayamadıklarından ve akılları önde olduklarından bunu anlayamadılar. Ve Arabî’yi bu noktada, kesrette vahdet, vahdette kesret noktasında görüp burayı hayret makamı da zannettiler ki burası hayret makamı değildi. Oysa hayret makamı veli makamıydı.
Her nebi veliydi her veli nebi değildi amma her nebi veliydi. Her nebi veli olduğu için nebiler hayretten hayrete geçerekten peygamberliklerini unutup hakkıyla sana kulluk edemedim sana Ya Mabud deyip veliliklerini önüne koydular. Eğer veliliklerini önlerine koymamış olsalardı son nebi Muhammed-i Mustafa kul peygamberliği seçmeyecekti. O, kul peygamberliği seçerekten veli sıfatının kanatlarına binerekten yürüdü ve hiçbir veli nebi değildir ama her nebi velidir. Hazreti Peygamber de bunun hakkını vererekten dedi ki “Benim velilerim varislerimdir” Yani ne dedi? Siz vahdet sancağını götürebileceğiniz yere kadar
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
götüreceksiniz. Benim arkamdan ve gideceğiniz her noktada benim ayak izlerimi göreceksiniz. Ve uçabileceğiniz, kanatlanabileceğiniz en zirve noktaya Cenâb-ı Hakk beni veliliğimle çıkarttı, nebiliğimle değil. Ve işte bu noktada hayret aslında bir noktada ehadiyettir yani sonsuzdur. Her makamın sonu vardır. Her makamın başı ve sonu vardır. Kulluğun sonu yoktur. Bu da hayrettir. Hayretin de sonu yoktur. Bunu tabir ederken hayret olarak tabir ederiz.
Hayret zorunlu olarak dairesel bir hareket şeklini alır. İbni Arabî’ye göre
hayrete duçar olan kimse bir daire çizer.
Evet hayrete duçar olan bir daire çizer. Daire başladığı yere dönmektir. Bir daire çizerseniz başladığınız yere dönersiniz. Ümid ediyorum ki Muhiddin-i Arabî hazretleri beni affedecektir ama hayret daire çizmek değildir. Bir kısım sufiler daire çizerler mi? El-cevap: Evet. Bu daire çizmesi nedir biliyor musunuz? Bir kimse varlığın tecelliyatı noktasında, onun ruhaniyeti varlık derecesine göre mutmainnede yaratılmıştır. O kimse perdenin gerisinde esir noktasında yine mutmainne noktasına kadar gelir vazifesi biter dairesini tamamlamıştır. Bu daire doğru. Bir kısım evliyada bu hal tecelli eder, bir kısım velilerde de bu hal tecelli eder. Onlar dairelerini tamamlarlar ve işleri biter. Özür dilerim büyüklük taslamak gibi algılanmasın bir yol kalsın kardeşlere, pir makamında olan veliler ve mürşid-i kamiller için geçerli değildir. Eğer pir makamında bir mürşid-i kâmil ve veli için geçerli olmuş olsaydı bize Yunus daha varlığın v’sinin noktası yok iken, varlığın v’sinin noktası yok iken “Biz gül bahçesinde gül dererdik” demezdi. Eğer öyle bir şey olmuş olsaydı Hazreti Mevlâna “Daha hiçbir şey yok iken biz o bağda üzüm yer idik” demezdi. Ehadiyet noktası, çok çok çok özür dileyerekten söyleyeceğim böyle söylemek istemezdim, her sufinin algılayacağı bir nokta değildir. Her sufinin konuşacağı bir noktada değildir. Sakın Hazreti Arabî’ye karşı suizan beslemeyin. Her sufinin bir yüzü vardır, sakladığı vardır. Ebu Hureyre radiyallahu anh hazretlerinin sözü aklınızdan çıkmasın “İki ilim aldım, iki heybe. Öndekini herkese saçarım. Arkadan heybeden bir şey söylesek, Hureyre kafir oldu dersiniz beni katledersiniz.” Ehadiyet noktasına gelen bir sufinin hayreti bitmez tükenmez sonsuzluğa doğru gidecektir ki onun için daireyi tamamlamak yoktur ya da onun dairesi sonsuzdur.
Arabî bu hareketin kutup adını verdiği bir mil ya da bir merkez etrafında
döndüğünü ve bu merkezin Allah olduğunu söylemektedir.
Eyvallah. Bakın sonu gelmeyen daire dedim. Eyvallah. Eyvallah. Şifreli konuşmuş. Teşbih var yine. Bir şeyin etrafında devamlı dönmek. Teşbih. Algılamamız için teşbih: burada direk var direğin etrafında sonsuz dönüyorsun. Teşbih. Onu öyle söylemektense direğin içerisinde sonsuz yürüyorsun. Teşbih. Teşbihi atma teşbih elinde hep duracak algılamayanlar için geçerli bir sanattır teşbih. Direğin içinde dolaşacağım dersen adam Allah olduğunu düşünür, direğin etrafında dolaşıyorum dediğinde Allah var Allah’ın etrafını dolaşıyorsun anlar.
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Aslında vahdet-i vücud değil şuhuddur yine. O zaman bir var var birde varın etrafında dönen var. İki oldu. Arabî bu hareketin kutup adını verdiği bir mil -mil ne? Direk- ya da bir merkez etrafında döndüğünü ve bu merkezin Allah olduğunu söylemektedir. Böyle bir şey olduğunda ikilik çıktı. Arabî böyle tarif ediyor Hazreti Mevlâna diyor ki hiçbir şey yok iken biz orda gül, bülbül otlatırdık diyor. Burada eğer bir direk var onun etrafında dönen birisi varsa iki oldu. Yine vahdet-i şuhud oldu ama teşbih, anlatmak için böyle anlatılır. Ürktü korktu, Onunda molla kasımları vardı. Benimde var molla kasımlarım. Bu noktada Arabî meseleyi bir şeyin etrafında devamlı dönen bir şey olarak algıladığında iki şey çıktı. Vahdet-i vücud felsefesinde iki şey yoktur. Her şey bir şeydir. Her şey bir şey, farklı bir şeydir, bir şeyin etrafında bir şeyin dönmesi farklı bir şeydir. Hayret, bir şeyin içerisinde yürümektir. O ikilik kaldırmaz.
İnsan Hakk’a ister ilk Vâhidiyyet’i yönünden, isterse sonsuz sayıda somut eşya suretinde çeşitlilik kazanması (yâni Kesret) yönünden nazar etsin, bizatihi Hakk’dan daima aynı uzaklıkta kalmaktadır. Tersine olarak, nazarı perdeli olduğundan gerçeği göremeyen bir adam ise doğru bir yol boyunca yürüyen bir adamdır. Allah’a yaklaşmak arzusuna rağmen böyle bir kimse, önünde sonsuza kadar uzanan doğru yolda yürüdükçe Allah’tan daha da uzaklaşır. Bir daire üstünde yürüyen bir adam ile bir doğru çizgi üzerinde bir diğeri misali böylece formüle edilmiş olan bu düşüncenin bizzat kendisi de olağanüstü bir derinliğe haizdir. Bu derinlik nedir?
Bunun her ikisinin de üstünde az önce konuştuğumdan bunları konuşmama gerek kalmadı. Az önce bu her iki halin üzerinde bir haldi, buradan geriye dönmek kendime yapmış olduğum bir saygısızlık olur.
“Merkezde Allah olarak kabul edersek dairesel bir çizgide kavuşmak imkânsızlaşmıyor mu? Vahdet ortadan kalkmıyor mu orda?” Sonsuz bir daire olarak düşünün, siz bu dairede bir döndünüz bir daha aynı dairede döndüğünüzde aynı yolu yürümüş olmuyor musunuz? O hiçbir şeye benzemez. Bir daha gördüğünüzde bir daha bir şeyi görmezsiniz. Bunu tenzih ederiz. O hiçbir şeyi iki sefer yaratmaz. Siz bir dairenin, bir düzlemin üzerinde bir yol düşünün bir daire şeklinde bakın meseleyi anlama açısından uygun bir dil, meseleyi anlama veya anlatma açısından uygun bir dil ama meselenin özüyle uygun değil. Siz kendinizce bir daire çizin. Şöyle bir daire çizin: Heykel başlangıç noktanız. Yürüdünüz, şimdi büyük şehir belediye başkanı bir tramvay hattı yapıyor mu? Yapıyor. Daire. Orda Adliye’nin önünden, eski garajın önünden, Altıparmak’tan yukarında tekrar Heykel’e gelip ring yapacak öyle değil mi? bir daire. Siz tramvaya bininiz ve bu dairede habire dönüyorsunuz? Bir döndünüz aaa SSK buradaymış, adliye buradaymış, eski cezaevi buradaymış, eski garaj buradaymış, dönüyorsunuz ya, çıt yukarı çıktınız dönüyorsunuz, aaa cennet buradaymış, cehennem buradaymış, mahşer buradaymış, arş-ı âlâ buradaymış, aaa levh-i mahfuz buradaymış, aaa dünya bu alemdeymiş. Döndünüz, döndüğünüz yerde bütün varlığın kendi boyutunda olanları seyrettiniz. Bu mecburi istikamettir.
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Evet. Emmaredeki bu mecburi istikamette dönebilir, levvamedeki bu mecburi istikamette dönebilir, hep levvamede kalacak o, mülhime hep bu mecburi istikamette dönebilir. Bu anlayışta sufiler var mı? El-cevap: Var. Sufilerin içerisinde böyle algılayanlar var mı? Var. Bunu çeviren kimsede böyle algılamış bunu. Bu aslında tersinden bakılırsa bu bakış küfür. Neden? Cebiyecilik var. Bir kimsenin ruhaniyeti 5.makamda yaratıldığında o kimse habire 5.makamda kör olarak dönecek. O aslında kör. Niçin? Başka bir şey görmekten uzaksan aslında körsündür. Oysa Hazreti Peygamber diyor ki “Siz gittiğiniz yerden geri dönmeyin” Allah Allah! Gittiğiniz yerden bir daha gitmeyin, diyor. Bu veli sıfatıdır. Velilik. Gittiğin yerden geri dönme. Sen sütçü beygiri gibi aynı noktada dönemezsin. Sen insansın, halifesin. Sütçü beygiri gibi aynı noktada dönmek develiktir. Araplar çıkrıkların başına develerin başlarını, gözlerini bağlarlar döndürürler. Siz kuyudan su çekmek istiyorsanız eşeğin gözünü bağlarsınız ha bire döndürürsünüz. Siz kuyudan su çekmek istiyorsanız atın gözünü, katırın gözünü bağlar habire döndürürsünüz. Siz aptalsanız gözünüzü bağlarlar sizin. Gözünüz bağlandığı yerde habire dönersiniz. Siz ve habire döndüğünüz aynı yerdir. Yol gittiğinizi zannedersiniz ki bu ahmaklıktır, bu körlüktür, bu pespayeliktir. Bu sufilik değildir. Siz -teşbih yapıyorum-
Onun halifesisiniz. Onun halifesiyseniz bir daha yaşadığınız hali yaşamazsınız. O hiçbir zaman aynı hali size yaşatmaz. Ali Allah’ına dinine imanına kitabına konuş, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini her gördüğün anda aynı halde mi görüyorsun? “Hayır Efendim” Üstadını aynı halde mi görüyorsun? “Hayır Efendim.” Olmaz. Bu halden uzak olan, gönlü ilham almayan, kalbi tecelliyatlara açık olmayan, üstadı olmayan bir kimse bu manada kördür. Kör olduğu için der ki, aynı derecede döner ha döner der. Bu küfürdür. Bunun küfür olduğunu da bu meselenin hal noktasından uzak olanlar anlayamazlar. Mütefekkir, mütecelli değil. Tasavvuf mütecellidir, tecelliyata bakar. Mütefekkir değildir. Bu fakir de mütefekkir olsaydı bunu kabul edecekti hemen. Sufi diz dibinde öğrenilir. Diz dibi nedir? Üstadının dizinin dibindesindir. Üstadının dizinin dibindesindir. Ümrede yanındakine vurdu “Beytullah ne renk?” dedi ona, “Efendim sarı” dedi. Yakından tanıyanlar bilirler, o böyle elini bağlar göbeğinin üzerine, teşbihini de alır çat, çat, çat giderken çatırtı durur. Çat, kaldı mı ben derim ki, boyut değişti. Sufiysen gir boyutuna. Yolda giderken de arabayla götürenler de şahit olmuştur buna. Arabaya oturur ön tarafa koltuğu da hafiften yaslarsın arkaya doğru, eline tesbihi alır başlar çat, çat, çat, çat, kalır. Değil mi Cevdet? “Evet Efendim.” Ben onu götürenlere derim ki sakın o esnada soru soracağım diye uğraşmayın. Sakın o esnada su içecek misin, yemek yiyecek misin, karnın mı acıktı, bir şey demeyin. Dediğin anda hamlığını gösterirsin. Diz dibi. Ertesi gün yine yan yanayız o kimse yine geldi. Dün ona sordu ya nefsine tatlı geldi. Geldi, yine çat, çat, çat, çat, tak vurdu gene ona anında. Baktı öyle gözünün ucunla “Ne renk?” dedi, “Sarı efendim” dedi içim cızz etti. Böyle baktı “Ne oldu molla?” dedi, “Estağfurullah efendim” dedim. Vurdu “Ağa n’oldu” dedi. Molla, akıl önde. Ben dilinden anlarım, bana “Mola ne oldu?” dediğinde benim aklımı soruyor, bana “Ağa” dediğinde kalbimi soruyor. “Molla ne oldu?” dedi, “Estağfurullah efendim” dedim, “Ağa ne diyorsun?” dedi,
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
boynumu büktüm. İçimden dedim ki: yalan söylüyor. Mümin, kimsenin kusurunu yüzüne vurmaz. İçimden dedim, yalan söylüyor. “Doğru söylüyorsun oğlum” dedi. Hiçbir zaman hiçbir tecelliyat aynı değildir, renkte aynı değildir. Sen ertesi gün sarı göremezsin. Günü gününe müsavi olan zarardadır. Rengin değişir düşersin aşağı. O zaman aynı dairede yürümek körlüktür, amalıktır. Mütefekkirlik olur, mütecellilik olmaz.
İşte bu noktada fikri noktada duran sufi anlayışı bunu algılamakta güçlük çeker. Oysa hal noktasında yani aslında bir rüya gören de hayrettedir. Sufi yolu vardır hayrete bağlıdır. Bizim yolumuz hayrete bağlıdır. Bizim en küçüğümüzde hayret makamındadır, en büyüğümüzde hayret makamındadır. Biz hayret makamında görürüz bütün kardeşleri ve bütün kardeşler hayretten hayrete geçerler. Asla onları cebriye noktasında, kör noktasında görmekten uzağımdır. Bu halakaya giren her kardeş bir noktada hayrettedir, bu soruları soran kardeşte dahil. O yüzden sohbetlerimizi hayretin üzerine kurarız, mütefekkirliğin üzerine değil. Mütefekkir olanlar mütefekkirliklerini icra ettirecekler amma sufilik mütefekkirlik değildir. Diz dibinde durup mütecelliye talip olmak yani hayrete talip olmadır. An gelir hayretten hayrete geçişini görebilirsin, an gelir göremezsin. Görememen senin hayretten hayrete geçmediğin manasına gelmez. Sen o dizin dibinde durduğun müddetçe. Sen o dizin dibinde durduğun müddetçe hayret yolculuğun devam edecektir. Ne zamanki diz dibinden ayrıldın, o zaman sana körlük hastalık olacaktır. Sen körleşeceksin kenara oturup, nasıl olsa aynı yörüngede herkes dönüyor diyeceksin. Körleşeceksin, siz her gece sohbete gidip de orda ne anlıyorsunuz? körleşeceksin, her Perşembe zikrullaha gidince ne anlıyorsun?. Körleşeceksin, beş vakit namaz kılmakta ne buluyorsunuz diyecekler ve kendilerine mütekeffirlik noktasında sufi görenler bir müddet sonra ibadeti de zikri de fikride her şeyide bırakıp sadece sufiliğin okumaktan geçtiğini zannedecekler. Zannetmeyecekler kendi körlüklerini öyle örtmeye çalışacaklar ki onlar körlüklerini de bilecekler. Bir kısmı körlüğünü de bilmiyor. Demek ki siz her zikrullaha oturduğunuzda Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini her gördüğünüzde aynı peygamberi görürken, hayret noktasında hep farklı tecelliyatlarda göreceksiniz. Eğer hayret noktasında hep farklı tecelliyatlarda gördüğünüzde o zaman diyeceksiniz ki, evet ben aynı dairede kısır döngüde değilim. O sufi kendi kalbinden anlayacak ki Hazreti Peygamberin nuru gün geçtikçe artıyor, bakılamaz hale geliyor. O zaman anlayacak ki Onun nuru günden güne muhteşem bir şekilde farklı bir parlaklığa, farklı bir ateşe geçiyor ve öyle bir an gelecek o parlaklığın içinde o da kaybolacak. O anı yakalamadıkça fena fi’r-resul olmayacak. Bu da yol sırrı. Bakacak üstadını her gördüğünde farklı bir nurda, farklı bir parıltıda görecek. Ne zaman ki üstadının nurunda kayboldu, fena fiş-şeyh olacak. Fena fiş-şeyh olmazsa fena fi’r-resul olamayacak. Bu demek değil ki Hazreti Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellemi görmeyecek. Görecek amma bir çıt yukarı çıkmamış daha. Onda fena fiş-şeyh olacak. Fena fiş-şeyh olmadan fena fi’r-resul olamaz. Fena, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görmek, fena fi’r-resul olmak değildir. Fena fi’r-resul olmanın delilidir. Bu yol var, bu tecelliyat var. Ne zaman Onun nurunda
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
kayboldun fena fi’r-resul oldun. Ondan sonra fenafillâh olacak. Ondan sonra Bekâ-Billâh olacak. Ondan sonra ehadiyete geçecek. Yol var. Eğer biz aynı dairede herkes dönecek der isek bu cebriye olur o zaman bir kısım sakat, eksik sufi anlayışı tecelli eder ki, bu sufi anlayışı da değildir.
Bu, Uzakdoğu’dan gelme Budist anlayışıdır. Uzakdoğu’dan gelme Budist anlayışlı şudur: kim hangi makamda yaratıldıysa o, o makama geri döndürülür. Geri döndürülmek için tekrar dünyaya gelir işte at olur, kedi olur, köpek olur, bir daha gider o yaratıldığı noktaya gelinceye kadar o kısır döngüde devam eder. Bu değildir. Veyahut ta yine Budistlikten ayrılma sapık düşünceler vardır. Onlar da der ki, ruhlar hangi makamda yaratıldıysa, varlığın hangi boyutunda yaratıldıysa, o zaman varlığın o boyutuna ulaşıncaya kadar yolları vardır. O varlık boyutuna ulaştığında yolları son bulunur denilir ki bu fakir ona da inanmaz.
Yolumuzda mücahede edenlere yollarımızı açarız. Yolumuzda mücahede edenlere, yolumuzda çalışanları, yolumuzda gayret edenleri, yolumuzda kendisini disiplin edenleri, yolumuzda Kur’an ve sünnet dairesinde durup nafilelerle yaklaşıp Onu sevmede, Onu sevmede hadisiz hudutsuz, Onu sevmede sınırsız yol yürümek isteyenlere sınırsız yol vardır sınırsız. Hayretten hayrete geçiş, hayretten hayrete geçiş, hayretten hayrete geçiş vardır. Ama Muhammedî bir sufi düsturu her hayret makamına bastığında orada daha önce Muhammed-i Mustafa’nın izini görür ve Onun izini gördükçe der ki en Nebiler Nebisi senin geçtiğin yollardan geçiyorum. Ey Nebiler Nebisi senin peşine takılmışım, senin kokuna takılmışım, senin anlayışına takılmışım. Sen nereye bastıysan, nerde yürüdüysen, hangi ufuklarda dolaştıysan senin o dolaştığın ufuklarda dolaşmak istiyorum der Muhammedî sufi anlayışı böyle yürür. Eğer aynı yörüngede yürümekse, cebriye olur, dünyanın güneşin etrafında dönmesi gibidir ki bu cebriyet olur bu küfür olur.
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Bekā, Mürşid, Zikir, Tevhîd, Ruh, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı