Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes ·

Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti

Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES • 23/26

Nefes — 24 Ocak 2015 Sohbeti Hakkında

24 Ocak 2015


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

24 Ocak 2015 Tarihli Sohbet

Şeyhülislam İbni Kemal (ö.1534) İbni Kemal’in fetvası “Ey insanlar biliniz ki büyük şeyh, şerefli önder, ariflerin kutbu, muvahhitlerin imamı, Endülüslü Hatem-i Tay kabilesinden Muhammed b.Arabî, kâmil bir müçtehid, fazıl bir mürşiddir. İbni Kemal söylüyor bunu.

Alimler ve ileri gelenler katında kabule mazhar olmuştur. Onu inkâr eden

hata eder, inkarında inat eden sapıtmış olur.

Onun birçok eseri vardır bunların bir kısmının sözü ve manası belli, ilahi buyruğa ve şerri nebeviye uygun bir kısmı da zahir ehlinin anlayışına kapalı, gizli olur. Keşf ve batın ehlinin anlayışına açıktır. Meramını anlamayana susmak lazımdır zira yüce Allah “İlmin olmadığı şeyin ardına düşme” (İsra 17/36) buyurmaktadır. Bu sahifeyi yazan şeriata uygun karar vermiştir.

* H. Atay İlmi Bir Tenkit Örneği Olarak İbn Kemal Paşa’nın M. İbn Arabî

Hakkında Fetvası. (s.263-277)

Bununla beraber Yavuz Sultan Selim, Şeyh Mekki isimli bir zata muhaliflerine karşı ŞEYH-İ EKBER’i müdafaa için bir eser yazdırmış, III.Murad Nev’i’den Fusûs’u Türkçeye tercüme etmesini istemiştir. Arabî bütün fikirlerinin “Kur’an hazreti ve onun hazinelerinden” olduğunu ve kendisine Kur’an’ın fehmi ve nusretinin bahşedildiğini söyler.

Aynı ARABÎ ayeti şöyle tefsir eder “O GÖKLERİ VE YERİ HAK İÇİN YARATTI” (Nahl/3) semâvât ve arz da ancak Hakk ile yaratılmıştır yani Hakk için yaratılmıştır.

Hak bir şeyi bir şeyle yaratmaz bilakis bir şeyi o şeydeki şeyle yaratır. Her ne şey ki yardım ve sebeplik ister o şey lâmû’l hikmetin konusudur. Hakikatte ALLAH bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Bir şeyi bir şey için yaratır. Buna lam-ı hikmet denir yani ayn-ı halkı ayn-ı hikmettir. (M. EROL KILIÇ) (EL-FÜTÛHÂT)

Açıklar mısınız?

Arabî Şeyhülislamdan fetva alır ama; Hem varlık hem de vücud anlamındaki VARLIK kavramı İbn Arabî’nin

bütün düşüncesine egemen olan en yüksek anahtar kavramdır.

Arabî’nin felsefesi teolojiktir ama teolojik olmaktan çok ontolojiktir. İşte bunun içindir ki İslam’da genellikle ön planda gelen ALLAH kavramı bile burada ancak ikinci planda gelmektedir.

Tabi şu şartla ki ARABÎ’nin kendisinin de sık sık yaptığı gibi ALLAH

kelimesini HAKK kelimesinin eş anlamlısı olarak almayalım. Prof. İZUTSU

ARABÎ’nin bir de en çok sevdiğimiz 3. karakteri var. “Bütün suretleri kabul edecek bir hale geldi kalbim benim Ceylanların otlağına döndü, keşişlerin manastırına Put haneye döndü, tavaf edenlerin kâbesine, Tevrat levhalarına, Kur’an sayfalarına, Ben AŞK dinin müntesibiyim,

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Aşk bineği hangi yöne götürürse Benim dinim imanım orada. ARABÎ Bu üç tarzı açıklar mısınız? Her ne kadar ARABÎ’nin esas ilgilendiği saha antropoloji (insan bilimi) ise de değişik milletlerin kültürlerinde yer alan bazı ortalıklılara dil ve kültür arasında etkileşim açısından temas ettiğinde görülür. Örneğin:

Tanrı kavramını açıklarken bu hakikate her milletin kendi diliyle bir karşılık bulduğunu ama mananın delaletinin hepsinde de ortak olduğunu belirterek şöyle der:

“Onun muhtelif esması olduğu gibi mahlukatının dillerinde de farklı farklı

isimlerle çağırılır. Araplar “Ya Allah” diye Ona nidada bulunurlar.

Farisiler Ey hudâ Rumlar İyşa Ermeniler Ey Asdvaz Türkler Ey Tengri Habeşliler Vak der. Bunların hepsi bir tek mananın muhtelif lafızlarıdır. Bütün mahlukatın

maksûdu birdir. Bundan dolayı O’na meçhûlu’l esmâ da denilir.

SEVİLEN SEVDİĞİNİ HANGİ İSİMLE ÇAĞIRIRSA ÇAĞIRSIN O BUNA İCABET

El-Fütuhat ll/360,683

SORU: Günümüzdeki isim tartışmaları hakkında sizin görüşünüz nedir?

İbni Kemal İslam dünyasındaki iki zıt kutbun bir tarafındadır. Daha doğrusu İslam’ın düşünce dünyasında, fikri planının ortasında sufiler vardır. Sufiler İslam dünyasının bu noktada düşünce perdelerinin geçilmesinde öncülük etmişlerdir tarih boyunca. Tarih boyunca onlar Kur’an’ı anlama, Kur’an’ın üzerinde tefekkür etme, düşünme, bu manada Allah’ın burada bizden gerçek istediği nedir, ne manaya gelmektedir, buradan ne istenmektedir, üzerinde derinlemesine tefekküre dalmışlar, düşünceye dalmışlar ve Allah’ı bu noktada nasıl düşünmemiz gerektiğini, nasıl tefekkür etmemiz gerektiğini, varlığın üzerinde sıfatlarının tecelliyatlarını nasıl anlamamız gerektiğine dair sufiler tarih boyunca hep kendi toplumlarının önünde olmuşlar. Toplumların önünde bu manada düşünce noktasında çığır açmışlar. Fakat klasik İslam uleması, bu meseleleri anlayamayanlar, bu meselelerden uzak olanlar, itiraf etmektense anlayamadıklarını küfürle reddetmişler, anlayamadıklarını demişler ki: bu anlaşılmaz, şirktir, küfür ehlidir, deyip fetvayı vermişler. Aynı şey Arabî’den önceki sufilerin üzerinde de tecelli etmiş. Aynı hadise Arabî’nin üzerinde de tecelli etmiş ve Arabî’yi anlayamayanlar bu noktada Arabî’nin üzerinde küfürle itham etmişler. Bunda sufilerin de payı var. Niçin? Sufiler kendi içlerinde de anlayamadıkları Fusûs’u ne yazık ki ezberleyip o hal ile hâllenemedikleri halde sözlerini etrafta konuşmaya başlamışlar. Aslında o hal ile hallenenler Fusûs’u

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

anlayıp etraflarına açıklarlarken o hal ile hal ile hallenmeyenler Fusûs’un yaldızlı sözlerini alıp etrafa caka satmak, ahkam kesmek, kendilerinin bir yerde olduğunu göstermeye çalışmaktan dolayı şatahata ve şatafata düşmüşler. Anlayamadıkları, özümseyemedikleri, kavrayamadıkları bu meseleleri cahil insanların, sufilikten uzak insanların, bilmeyen insanların ağzına sakız etmişler ve böylece bu cahilce söylemlerin karşısında, cahilce söylemlerin karşısında fetva veren makam, ulema takımı böylece bunların küfrüne fetva vermiş. Bu uzun yıllar böyle devam etmiş, hala da devam etmekte. Bakın hala da devam etmekte. Zaman içerisinde Osmanlı padişahları buna Fatih Sultan Mehmet dahildir. Yavuz Sultan Selim, 3. Murat gibi padişahlar Arabî düşüncesini, Arabî’nin Fusûs’unu kendilerince özümseyenler ve bunu savunanlarla, bunlara karşı tez risale yazanların zaman zaman ama sarayda ama ilmi planda, bunların fikirlerini cem edip risaleler yayınlatmışlar. Osmanlı kendince kendi fikir dünyasında Arabî’yi reddetmemiştir. Osmanlının kendi içerisinde genel yapılanma sufilik üzerinedir. Çünkü Türkler Orta Asya dan itibaren dini, sufi gözüyle, mantığıyla algılamışlardır. Bunda en önemli etken Hazreti Hüseyin Efendimizin evlatlarının etkisidir. O seyyidler, aşağıda yezidin zulmünden, yezidin bu noktada kan revan halinden uzaklara gitmişler. Orta Asya’ya doğru ve oralarda dini anlatmışlar. Oralarda dini insanlara nakletmişler, naklederlerken de onlar Muhammedî bir sufi hayatıdır. Muhammedî bir hayat standardı değimiz hayat standardı sufi hayat standardıdır. Gösterişten uzak, şatahattan uzak, şatafattan uzak, her şeyin hakikatine inmeye, hakikatin hakikatine inmeye dayalıdır. Böylece Türkler İslam’ı sufi üzerinden aldıklarından Osmanlı da bu geleneği devam ettirmiş ve Arabî’ye tu kaka dememiş ve Arabî’yi bu manada hem saray entelektüellerine hem de normalde insanların içerisindeki entelektüelleri cem ederekten bunu tartıştırmış. Zaman zaman bu kardeşimizin bize burada naklettiği gibi 3. Murat, Yavuz Sultan Selim, Fatih Sultan Mehmet gibi padişahlar bu karşılıklı tezleri cem etmişler. Hatta bir ara elime bir eser geçmişti zannediyorum Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin hususi hazırlattığı bir eserdi böyle bir eser, onu çok geçmiş zaman, öyle bir üstün körü bakmıştım hatta çok hoşuma gitmişti. Dedim ki, ya padişah ama nelerle uğraşmışlar akçe vermiş hususi, kendi akçesinden bunlar risalelerini yazsınlar diye. Sarayda bunları toplatmış günlerce bunlar birbirlerinin tezlerini çürütmek için sohbet etmişler, görüş alışverişinde bulunmuşlar. İşte bu noktada Arabî ekolü yerleşmiş, oturmuş ve bu topraklarda sufilik noktasında Arabî önemli bir yer teşkil etmiş. Arabî’den sonra bu bayrağı eline alan Sadettin-i Konevi gibi Hazreti Mevlâna gibi. Hazreti Mevlana’dan sonra Sultan Veled gibi Sultan Veled’den sonra İsmail Ankaravi gibi Bosnevi gibi zatlar Arabî’nin yolunu takip ettirmişler ve Arabî’nin fikirlerini anlamaya çalışmışlar bunun üzerinde tefekkür etmeye çalışmışlar. Bir şeyi daha söyleyip şimdi soruya geçeceğim, Fusûs’u okumak ve Fusûs’un üzerinde konuşmak ancak ehline caizdir. Anlamayanlar, anlayamayanların onun üzerinde okuması ve konuşması caiz değildir. Diyeceksin ki, sen burada oturuyorsun konuşuyorsun. Ben şuradan kendi kendime cesaretleniyorum, benim kitaplığımda Fütuhat vardı. Fütuhat’ı bir gün şeyhim Allah rahmet eylesin geldi kitaplığımdan çekti. Çok da okumuyorum ben onu. Oradan bir pasaj okuttu bana

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

tevhidle alakalı. “Musta Efendi ne demek istedi?” dedi, ben anlattım. Kapattı koydu yerine “Sen okuma oğlum bunu şimdi” dedi “Peki Efendim” dedim. Ben bir daha Arabî’yle alakalı hiçbir şey okumadım. Zaman geçti, yine evde bir gün, aradan 6-7 yıl gibi bir zaman geçti. Geldi tekrar aynı kitabı aynı yerde sanki Cenâb-ı Hakk öyle ayarlamış. Çekti, aynı yer, açtı aynı yer “Oku” dedi bana, yine tevhid bahsi. Ben okudum “Ne dedi?” dedi, anlattım tekrar. “İyi bundan sonra okun oğlum” dedi. Onun şivesini bilir arkadaşlar. O, okursun, demez. Okun. “Bundan sonra okun oğlum” dedi. “Teşekkür ederim Efendim”, dedim, koyduk. Hakkınızı helal edin, ben bir daha açmadım onu yine. Zamanla alakalı. Deseler ki Arabî okudun mu? Sayılmaz. Ama bana “okun” dedi ya ben oradan okuyorum, benim cesaretim bu. Yoksa bir kimsenin bunların içinden çıkması biraz güç Allah bizi affetsin.

Arabî bütün fikirlerinin Kur’an hazreti ve onun hazinelerinden olduğunu

ve kendisine Kur’an’ın fehmi ve nusretinin bahşedildiğini söyler.

Evet. Arabî der ki, benim bütün bilgim ilmim Kur’an’dandır der. Kur’an’dan dediğinde sakın hadisleri reddettiğini düşünmeyin ha. Arabî’nin ayrıca kendine ölçü aldığı hadis ve hadis-i kudsilerle alakalı risaleleri vardır. Bu geçmiş ilim erbabının yoludur. Nasıl İmam-ı Azam hazretlerinin kendisine ölçü aldığı hadisleri Müsned’inde yazdıysa, yayınladıysa, Arabî’nin de kendine ölçü aldığı hadis ve hadis-i kudsilerle alakalı risaleleri vardır. Yani öyle onlar şeyden konuşmazlar.

“O gökleri ve yeri hak için yarattı” Nahl/3 semavat ve arz da ancak Hakk

ile yaratılmıştır yani Hakk için yaratılmıştır. Hak bir şeyi bir şeyle yaratmaz.

Bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Yani çayı örneğin mersinle yaratmaz. Çay ağacı

var ya, onu mersinle yaratmaz.

… bilakis bir şeyi o şeydeki şeyle yaratır.

Bir şeyi yaratırken de şey neyse onu yaratır. İnsanı cinnilerden yaratmaz. Anladınız mı burayı? İnsanı cinnilerden yaratmaz. Cinnileri meleklerden yaratmaz, melekleri cinnilerden yaratmaz. Bir şeyi bir şeyle yaratır. O şeyde ne varsa onunla yaratır. Bir şeyden bir şeyi yaratmak ayrı meseledir, bir şeyden bir şeyi yaratmak ayrı şeydir, bir şeyi bir şey olarak yaratmak ayrı bir şeydir. Bir şeyi bir şey olarak yaratmak. Aslında bu “şey” lafzı da İmam-ı Azam’a aittir. O ilk varlıkla, ilk yaratılana biz “şey” diyoruz ya, bunu İmam-ı Azam söyler. “İlk varlık nedir, yaratılan nedir” sorusuna “Allah bir şey yarattı” der ve o güne kadar insanlığın tartışmasını son buldurur. İmam-ı Azam’ı hafife almasın hiç kimse. Çıkıp şimdi İmam-ı Azam hazretleri hakkında ağıza gelinmeyecek laflar söylüyorlar, Onun ilmiyle alakalı laflar söylüyorlar, cehaletin ta kendileri. İnsanlık düşünce dünyasının varlıkla alakalı içinden çıkamadığı meseleyi İmam-ı Azam hazretleri meselenin içinden çıkar. Yunan felsefesi Allah’ın ilk yarattığı şeyi cevher olarak görür, madde olarak görür. O güne

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

kadar Müslümanlar Allah’ın ilk yarattığının ne olduğu üzerinde tartışma vardır. Allah’ın ilk yarattığının ne olduğunu, adının ne konulacağına dair tartışma vardır. Yunan felsefesi onu cevher olarak görür. Felsefeciler onu cevher olarak görür, Müslümanlar onun adını koyamamıştır. Onun adını koyan İmam-ı Azam’dır.

İmam-ı Azam der ki “Hiçbir şey yok iken Allah bir şey yarattı.” Bir şey. Bu yarattığı şeyin ne olduğu tam olarak belli değil. Tarifi mümkün değil. Ama bir şey yarattı. Ona biz madde deriz deriz ama madde değildir deriz. Biz ona mana deriz deriz ama mana da değil deriz. Bir şey. Onda her şey gizli. Bir şey var onda her şey gizli. Bir şey var, her şey ondan yaratıldı, onda her şey gizli. O da ne? Hadis-i kudside diyor ki “Ruhumdan ve nurumdan.” Biz Allah’ın ruhunun ve nurunun ne manaya geldiğini de bilmiyoruz. Tam anlamıyla bilmiyoruz. Ama Cenâb-ı Hakk diyor ki “Göklerin de yerinde nuru Allah’tır.” Buna enerji diyemeyiz. Bu enerji değil. Buna cevher diyemeyiz, bu cevher değil. Enerji diyenlerin de ayakları kayacak. Melekleri de enerjiye benzetenler var ya. Kuantumcular diyorlar ki melekler enerjidir. Değil. Allah melekleri nurundan yarattı. Allah melekleri nurundan yarattı, nurunun ne olduğunu tam anlamıyla bilemiyoruz. Çok müthiş bir şey bu Hak bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Ya? O, bir şeyi yoktan var eder ve bir şey neyse onu öyle yaratır. Bir şeyden bir şey yaratmaz. Yani insan, insanı yaratırken insanı insan gibi yaratır ve onun insandan yaratır yine. Bir inek insan doğuramaz, bir fil insan doğuramaz, bir maymun insan doğramaz. Bir insan üretemezsiniz bir yerde. Üretemezsiniz. Bir filden insan doğmaz. Olmamıştır böyle bir şey.

Her ne şey ki yardım ve sebeplik ister o şey lâmû’l hikmetin konusudur.

Yani bir şey yardım istiyorsa, Allah yardım istemez çünkü. Lâmû’l hikmetin,

sonradan olanların sonradan ilmin konusudur. Onun yardıma ihtiyacı yoktur.

Hakikatte Allah bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Bir şeyi bir şey için yaratır.

Buna lam-ı hikmet denir yani ayn-ı halkı ayn-ı hikmettir.

Ayn-ı halkı yani halkın görünmesi, yarattıkların görülmesi aynı zamanda da hikmetinin görünmesidir. Evet yaratılan her şey halktır aynı zamanda da hâlktır. Hâlk, hâlik yaratır, halkı yaratır. Gördüğünüz her şey kavim kavimdir, ümmet ümmettir. Gördüğünüz her şey. Gördüğünüz her şeyi Cenâb-ı Hakk, kavim kavim, ümmet ümmet yaratmıştır, sınıf sınıf yaratmıştır. Bir sınıfı bir sınıftan yaratmamıştır. Kuşları olduğu gibi yaratmıştır, kuşları yılanlardan, sürüngenlerden yaratmamıştır. Böcekleri olduğu gibi yaratmıştır. Böcekler 1 trilyon yıl önce de böcekti. Balıklar 1 trilyon yıl öncede balıktı. Orangutanlar 1 trilyon yıl öncede orangutandı. Yarattığı her şey, yarattığı her şey o yüzden aynı zamanda ayn-ı hikmet yani hikmetin göz önüne serilmesi, ilmin göz önüne serilmesi. Burada hikmetten kasıt bütün esma-i sıfatın tecelliyatıdır, hikmetten kasıt bütün esma-i sıfatın tanınmasıdır. Ayn-ı hikmet, ayn: göz, görünme. Ayn-ı hikmet yani Allah’ın sıfatlarının tecelli etmesi, görünmesi, Allah’ın sıfatlarının varlığa çıkması, Allah’ın sıfatlarının anlaşılır olması,

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Allah’ın sıfatlarının sonsuz sıfatlarının tecelli etmesi ve sonsuz sıfatların hala daha tecelliye devam etmesi. Bu ayn-ı hikmettir bu. Baktığınız her şeyde Cenâb-ı Hakk’ın fiiliyatını ve sıfatlarını görürsünüz. Gördüğünüz her şeyde, gördüğünüz her şeyde Allah’ın sıfatları ve hikmetini seyredersiniz. Baktığınız, hissettiğiniz, duyumladığınız, özümsediğiniz bütün her şey her ne fiiliyat var ise hepsi de Allah’ın sıfatlarının tecelliyatıdır ve her sıfatı, sıfat-ı azamdır. Her sıfatı, sıfat-ı azamdır. Her sıfatı ism-i azamdır. Hiçbir sıfatı hiçbir sıfatının üzerinde değildir. O yüzden “İster Allah de ister Rahman de” der. Çünkü sıfatlarının birbirinden üstünlükleri ve alçaklığı söz konusu değildir. Her alemde varlığın neresinde ne işliyorsa hikmet-i ayndır. İşleyen her şey Odur. Çalışan her şey Odur. Görünen her şey gerçek manada Odur. Onun fiiliyatları görünür, Onun fiiliyatları çalışır, Onun tecelliyatı vardır. Onun derken, bütün sıfatlarının cemi olarak söylüyorum bunu ve ister göğü siz hak olarak görün, ister yeri hak olarak görün, varlığın her derecesi, her milimetre karesi, her noktası hak ile donatılmıştır. Hak ile donatılmak demek onun hem de hakikatten bir dalga, hakikatten bir ayn görüş hakikatten bir hikmet olduğunu gösterir. Baktığınız gördüğünüz her yer bu noktada hak ile donatılmıştır. Baktığınız her yerde ve her şeyde hak

ile donatıldığından bunun tecelliyatına aşina olan Hallac-ı Mansur “Ene’l Hak” diyerekten kendinden geçmiştir. Gerçekte de Hakk her şeyi doldurmuş ve tecelli ettirmiştir. Hakk’ın doldurmadığı, Hakk’ın tecelli etmediği, Hakk’ın işlemediği, Hakk’ın nüfuz etmediği hiçbir zerre yoktur. İşte bu ayn-ı hikmettir. Allah yaratandır. Yarattığı her şey yokluktan varlığa çıkmıştır. Yokluktan varlığa çıkan her şey Allah’ın sıfatlarıyla donatılmıştır ve sizin ne bakarsanız bakın ne görürseniz görün gördüğünüz gerçek manada Hakk’tır ve siz Hakk’ı görürsünüz her daim ama bunu idrakten uzaksanız, o Ahmet’tir, o Mehmet’tir, o Ali’dir, o Ayşe’dir, o çiçektir, o kuştur, o denizdir, o sudur, o havadır, o yağmurdur. Siz onu öyle görürsünüz ama o gerçek manada Hakk’tır. Hakk’tır her nereye bakarsan bak, her ne alırsan al, her ne satarsan sat, her ne yersen ye, Hakk’la yer, Hakk’la içer, Hakk yer Hakk içersin ama bunu anlatamazsın, bunu idrak edemezsin, bunu söyleyemezsin. Söylersen senide taşlarlar, bu dini anlamazlar o yüzden Hakk, aşkta Hakk’tır. Hakk’tan başka tecelli eden hiçbir şey yoktur ve her ne olursa bu kâinatta, her ne olursa mevcudatta, haktır. Haktır. Hakkın haricinde bir şey de yoktur. Hakkın haricinde hiçbir şey yoktur ama insanoğlu gaflette olduğundan bunu anlayacak noktada değildir. Bunu anlayacak noktada değildir. O yüzden zulümde haktır, küfürde haktır, şeytan da haktır, kafirlikte haktır, mürtedde haktır. Haktır. Ama onu görecek göz gerektir. Bu manada putta haktır, buda da haktır, taşta haktır, ağaçta haktır, kapıda haktır, yöneldiğin her yer ve her şey haktır. Ne tarafa yüzünüzü döndürürseniz döndürün yüzünüzü döndürdüğünüz yer Allah’ın vechullahı ayet-i kerimesi vardır. Bu manada Hakk’ın tecelli etmediği hiçbir şey yoktur.

İşte sufilik bu Hakk’ı görmektir, sufilik Hakk’ı işitmektir, sufilik Hakk’ı idrak etmektir, sufilik Hakk’a koşmaktır Hakk ile. Körlükten kurtulup, körlükten kurtulup, amâlıktan kurtulup Hakk’a yönelmektir sufilik. Bu da çelik çomak oynamak değildir. Bu böyle kafaya bir sikke koyup oraya oturmak değildir. Ben oldum bittim koşun

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

peşimden ben mürşid-i kâmil oldum, demek değildir bu. Değildir. O yüzden bu lokmayı yiyebilecek olan çok azdır. Bunu anlayabilecek olan çok azdır. Bunu idrak edebilecek olan çok azdır. Bunu yazanlar dahi idrak edemezler bunu. Yani bu kardeşi nitelendirmiyorum. Burada İzutsu var, yazanlar da bunlar da bundan uzaktırlar. Hal ile uzaktırlar. Hal ile. Allah bizi affetsin.

Hem varlık hem de vücud anlamındaki varlık kavramı İbn Arabî’nin bütün düşüncesine egemen olan en yüksek anahtar kavramdır. Arabî’nin felsefesi teolojiktir teolojik dediği din bilimi ama teolojik olmaktan çok ontolojiktir ontolojikte geçmiş tarihi şeylerin öne çıkması varlık bilimi, var oluş. İşte bunun içindir ki İslam’da genellikle ön planda gelen Allah kavramı bile burada ancak ikinci planda gelmektedir. Tabi bu şartla ki Arabî’nin kendisinde sık sık yaptığı gibi ALLAH kelimesini HAKK kelimesinin eş anlamlısı olarak almayalım. İzutsu

Çünkü Allah kelimesinin eş anlamlısı herhangi bir sıfatla eş değerde değildir. En yakınıdır, Arabî öyle der yine Fusûsunda bir yerinde, ayet-i kerimeyi şerh eder der ki “O dedi ki, ister Allah de ister Rahman.” Hani Allah ismine en yakın sıfatlarından birisi Rahman ism-i şerifidir der.

Arabî’nin bir de en çok sevdiğimiz 3. karakteri var.

Evet şimdi burada ilk önce Arabî’nin felsefesiyle alakalı konuşalım. Bütün dinlere biz dini bilgilenme açısından teolojik dedikleri şey dini bilgiler açısından bakabiliriz bütün dinlere, ama bütün dindarlar bu teolojinin içinde doğru gömülüp varlığın üzerinde tefekkür etmeye başlamışlar. İnsanoğlu varlığı incelemeye başlamış. Ve bu incelemeler onları varlığın üzerinde, varlığın üzerinde, varlık aleminin üzerinde düşünmeye, bunun üzerinde fikir üretmeye götürmüşler. İşte sohbetin başındaki Yunan felsefecilerinin varlığın başlangıcını bir cevhere benzetmesinin sebebi budur. Varlığın üzerinde tefekkür ediyorlar. Ontolojik olarak varlığın üzerinde tefekkür ettiklerinde diyorlar ki varlığın başlangıcı bir cevher, madde. İslam, Yunan felsefesinden sonra gelme. Dikkat edin, İslam bu varlıkla alakalı tartışmalara bir kapı aralıyor. Varlığın üzerinde İslam da konuşuyor. Hadis-i kudsi “Hiçbir şey yok iken O var idi.” İlk önce hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Hadis-i kudsi de diyor ki “Hiçbir şey yok iken Allah var idi.” Hiçbir şey yok. Yok. Yoktan ne anlıyorsunuz? Yok. Yok. Burayı tefekkür edin. Hiçbir şey yok. Burayı tefekkür ederken Allah’ı Allah kavramı olarak da yok göreceksiniz. Burası en sıkıntılı yer. Biz çünkü Allah kavramında kalıyoruz. Allah kavramı yokluktan varlığa çıkış, bilinmezlikten bilinirliğe çıkış. Bilinmezlikten. “O bilinmez idi” O bilinmez idi, hadis-i kudsi. Ontolojik tartışmalara direkt işaret eden hadis-i kudsi. Ontolojik tartışmalara cevap veren, bütün Yunan felsefesini bir anda, bir anda Yunan felsefesini varlıkla alakalı meselede çökerten bir nokta. Yunan felsefesi nereye kadar gelmiş, onlar diyorlar ki bir cevher yarattı. Cevhere kadar gelmişler. Din İslam burada farklı bir şey koydu önümüze. Hadis-i şerifleri inkâr edenler, hadis-i kudsileri inkâr edenler, bu

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

ontolojik cevaplara nerden cevap vereceksiniz? Hadisler yok demek kolay, bu ontolojik varlıkla alakalı önünüze gelen meselelere nerden cevap vereceksiniz?

idim” bilinmez. Bilinmezden ne anlarsınız? Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Hiçbir şey bilmiyorsunuz? Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey yok, bilinmez. Bir kapı var arkası bilinmiyor. Bilinmez. Bir sınır var sınıra kadar geliyorsun sınırdan sonra bilinmez. Bilinmez burası. Yıllardır bu bilinmezden bana cevap verecek birisini arıyorum. Gece gündüz derdim bu. Burası Muhammedî Mustafa’nın yeri sallallahu aleyhi ve sellemin. Ontolojik “Bilinmezdim bilinmekliği istedim” Bilinmezdim. Bilmiyoruz hiçbir şey bilmiyor. Büyük Pîr bir laf söylüyor. Hazreti Pîr. Bu Onun sözü bakın, anlamayanlar bunu kafalarından silsinler “Allah Allahlığını dahi bilmiyordu” diyor burada. Biriniz manyakça bir söz diyebilir bunu. Silin, delete edin. Delete edin. Hemen küfür fetvası vermeyin ortalığa. “Anlamadık” deyin. Bakın bilinmez. Bilinmezliği bilecek olan hiçbir şey yok ve “Bilinmeyi istedim.” Ontolojik. Hani Arabî’nin bu noktada varlıkla alakalı düşünceleri, varlıkla alakalı tespitlerinin ana direkleri bunlar. Hadis-i kudsi “Bilinmez idim bilinmekliği istedim” ontolojik, bilinmekliği istedi. Varlık. Varlığa geçiyor, varlığa tecelli ediyor. İlk la taayyün. Taayyünsüzlükten, bilinmezlikten bilinirliğe geçme, Allah ism-i şerifinin ve sıfatlarının tecelli ettiği şey. Bilinirlik. Biz Allah’ı Allah ism-i şerifinin altındaki sıfatlarından tanıyoruz artık. Allah bir ismi oldu. İsmi olunca bilinir oldu. İsmi olunca tanınır oldu. Bilinmezdi, bilinmekliğe geçti. Hiçbir şey yok, anlık mesele, Allah var idi. “Allah” ikinci kelime. İkinci kelime anında.

Hatta soruyorlar sahabe, bakın varlıkla nasıl ilgileniyorlar diyorlar ki “Ya Resulullah,” sallallahu aleyhi ve sellem “hiçbir şey yok iken Allah neredeydi?” Müthiş soru. Cevap müthiş “Âmâ’daydı.” Âmâ. Bütün Arap dil bilimcileri Âmâ’nın üzerinde tek fikir sahipleri, hemen hemen, çoğunluk. Bulutumsu bir şey. Bulutumsu. Ne manaya geldiği belli değil. İşte İslam o güne kadar Yunan felsefesinin ontolojik olarak elinde bulundurduğu hakimiyeti İslam bir şekilde daha da derinlemesine götürüyor. Daha da derinlemesine götürürken diyor ki “Hiçbir şey yok iken Allah bir şey yarattı.” Allah yarattı, bir şey yarattı. Bir şey. Ve Arabî varlıkla alakalı ontolojik olarak bu fikrini bunun üzerine koydu, yerleştirdi ve vahdet-i vücud Arabî’nin deyimi değildir. Arabî vahdet-i vücud demez ne Fusûsunda ne Fütuhatında. Buna işaret eder yalnız. Sonradan gelenler bunu vahdet-i vücud der. burada bununda altını çizmekte fayda var. Arabî vahdet-i vücud kelimesini kullanmaz dikkat edin buna. Arabî’nin üzerinde sakın böyle bir deyim kullanmayın. Onun kullanmadığı deyimleri kullanmayın. Birileri kullanıyorlar. Kullanabilirler. Birilerinin sözü. Arabî’nin değil. Hani bir mantık vardır ya bir ilke vardır İslam’da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri der ki “Benim ağzımdan yalan söylemeyin.” Onun ağzından hiç kimse söylemediği bir sözü söylemiş gibi söylerse ahireti perişan olur. Bir kimsenin söylemediği bir sözü söyledi derseniz iftira atmış olursunuz ona. Arabî varlığın üzerinde konuşur ve varlığın bütüncüllüğünden bahseder. Varlık parçalı bulutlu değildir bütüncüllüktür Arabî’ye göre, varlığın üzerinde tefekkür ederken. İşte aynı Arabî varlığın üzerindeki bütüncüllük, varlığın üzerindeki tekilcilliği, varlığın üzerindeki bütüncüllüğü ve tekilcilliği anlatırken aşka dalar. Duygudur. Şiirleri

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

muhteşemdir. Şiirlerinin toplandığı risaleler vardır ve şiir okur Arabî. Her mürşid-i kamilin bir tarafı şairliktir. Bir tarafında onların böyle şiir yazma, şiir söyleme gibi hususiyetleri vardır. Onlar şiirleri bir manada Hakk’ın nefesi olarak görürler. Bu ama böyle dınk dediği yerler vardır, ağızlarından dökülür o döküleni almak gerekir. İşte Arabî yine böyle döküldüğü zamanlarındandır bu şiiri.

Bütün suretleri kabul edecek bir hale geldi kalbim benim Bütün suretleri. Bütün suretleri kabul edecek hale geldi kalbim benim. Hiçbir yere sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım. Bütün suretlerde ne oldu? Sığdı o kalbe.

Ceylanların otlağına döndü. Varlık kalbimde komple tecelli etti. Varlık kalbimde komple tecelli edince baktım, tefekkür ettim. Kâh gönlümün bir tarafında ceylanlar otluyordu, kâh gönlümün bir tarafında manastırda rahipler ve rahibeler zikr halindeydi. Kâh gönlümün bir tarafında keşişler dolaşmaktaydı, kâh gönlümün bir tarafında tavaf edenler vardı. Kâh gönlümün bir tarafında küfredenler vardı, kâh gönlümün bir tarafında şirke düşenler vardı. Kâh gönlümün bir tarafında putun etrafında dönenler vardı, kâh gönlümün bir tarafında birbirlerini sevenler, aşıklar vardı. Kâh gönlüm Himalayalar’a döndü, kâh gönlüm ekvatora döndü, kâh gönlüm okyanusun derinliklerini ayna gibi gösterdi okyanusun derinlikleri oldu. Kâh gönlüm zerrenin zerresine, zerrenin zerresine, zerrenin zerresine düştü de ondaki kebirliği gördü. Kâh gönlüme baktım sular gibi çağladı, kâh gönlüme baktım rüzgârlar gibi esti. Kâh gönlüme baktım dört kitabın manasını gördüm, kâh gönlüme baktım bütün peygamberlerin duasını aldım. Kâh gönlüme baktım bütün peygamberlerle yüzleştim, kâh gönlüme baktım bütün velilerle helallaştım. Kâh gönlüme baktım bütün ruhlar tespih tanesi gibi sıra sıraydı, kâh gönlüme baktım bütün varlık sanki gönlümde saklıydı. Arabî’nin bu tip halleri vardır ve Arabî der ki gönlümde bütün varlığın tecelliyatlarını seyrederken bu tecelliyatları verene âşık oldum ve varlıktan geçtim. Artık varlık gözüme görünmez oldu. İlla da O, illa da O, illa da O demeye başladım, demiştir Allahu alem Arabî bu noktada da. İşte bu manada varlık o kimsenin gönlünde tecelli ettiyse ve var oluş o kimsenin gönlünde tecelli ettiyse, artık onun gönlü hiçbir yere sığmayanın sığdığı gönül olduysa, o zaman o gönülde herkes kendi hali lisanı ile rabbine yalvarışını karşı durmak, kabul etmek mümkün değildir. Bir kimse Allah’ı kudret sıfatı ile tanısa, ey kudretlerin kudreti, dese Allah’ı anmıştır. Bunun adının ne olduğu önemli değildir, bilmiyordur çünkü. Ama bir kimseye onun adının Allah olduğu öğretildiyse o, Allah olarak yalvarır. Bir kimseye bunun adının tengri olduğu söylendiyse, o tengri olarak yalvarır. Bir kimseye Onun adının ey hüda olarak ezberletildiyse, o da ey hüda olarak yalvarır. Bu manada bütün yalvarışlar Onadır. Bu manada bütün isimler Onundur. Bu manada bütün sıfatlar Onundur. Bu manada Onun olmayan hiçbir şey yoktur. Bu manada ne tarafa yönelirse yönelsin insanlar, Ona yönelmişlerdir. Neye tanrı diye taptılarsa gerçek tapışları odur ve siz onların tapınmalarına, hayır siz Ona tapınmıyorsunuz diyemezsiniz. Onların tapınışları çünkü Onadır. Ama siz, bilinmekliği istedim,

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

sözünden onu hakikat penceresinden, hakikat kaynağından öğrendiyseniz o öğrendiğiniz kaynağa uymakla mükellef olursunuz. Bilmeden bir kimse ya tengri dese, onun, ya tengri yalvarışını O kabul eder. Bir kimse uçuk bir örnek olacak ama Onun ismini Ahmet olarak dese, ya Ahmet olarak onu çağırsa onun çağrısına cevap verir O. Çünkü onun Ahmet’ten kastı Odur. Ahmet’ten kastı Odur onun. Eğer kastı O’ysa bilmediği, bilmiyorsa ismini, bildiği isimle onu zikretmesi o geriye bu noktada çevrilmez ama biliyorsanız isimlerini Onun ismiyle onu çağırırsınız. Bu şuna benzer, İmam-ı Azam fetvasını verir: Bir kimse Kur’an-ı Kerim’i okumasını bilmiyorsa namaz kılarken kendi diliyle dua edip, kendi diliyle Fatiha okuması veya kendi diliyle dua edip namaz kılması, öğreninceye kadar caizdir der. Bunu İmam-ı Azam der. O, reddettikleri, sevmedikleri, istemedikleri, kötüledikleri İmam-ı Azam der. Bir kimse öğreninceye kadar kendi lisanıyla Fatiha’yı okuyup namaz kılabilir der. Ne zamana kadar? Öğreninceye kadar. Hatta “Farisi’ce de okuyabilir” der, fetvasında bu vardır. İşte bu manada her varlık, her varlığın içerisinde varoluşa geçen her şey Ona muhtaçtır. Ve her varlıkta tecelli eden şey kendi lisanıyla Ona yalvarır ve Onu zikreder ve O da bütün bu yalvarışları ve zikirleri kabul edendir. Yalvarışlara cevap verendir. O yüzden günümüzün isim tartışmaları bu manada sadece ve sadece insanların cehaletinden kaynaklanıyor ama bilerekten kasıtlı böyle bir şey denilmesi hoş bir nokta değil.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Şeyh, Aşk, Vahdet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı