Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes ·

Nefes — 28 Şubat 2015 Sohbeti

Nefes — 28 Şubat 2015 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES • 24/26

Nefes — 28 Şubat 2015 Sohbeti Hakkında

28 Şubat 2015


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Âdem Hz. Muhammed’e nazaran 2.makamda bulunuyordu. Beşerden ilk mevcut olan Âdem’le beraber o da zahire geldi. Âdem melekler arasında Hz. Muhammed’den niyabeten aldığı bir bayrak sahibidir.

Ne zamanki Hz. Muhammed velayetinin hakkı olarak kıyamete yakın zuhur edecek işte o zaman bayrağı asaleten Âdem’den bayrağı alacak. İşte bu devre de Hilafet-i Resulullah zahir olacaktır. (El- fütuhat II/88)

Hz. Muhammed en azim mecla-yı ilahidir ve onunla “evvelkilerin ve

sonrakilerin ilimleri” bilinir. (II/71)

Dedi ki, her Peygamber sadece kendi risaletleri döneminde Peygamber

olmuşlarken ben Âdem daha çamur iken peygamberdim buyurdu (III/141)

Arabî’ye göre sünnet Hakk’a götüren bir tariktir. “Allah Resulü hevadan konuşmayacağına” (Necm/3) göre O’nun hükmü de hükmullahtır. O, Allah’tan nakleden ve Allah’tan gördüğünün terbiyecisidir. Allah sırat-ı müstakimdedir (Hud/56) sünnet tarikattır, yoldur. Yoldan murat ise kendisi değil götürmek istediği gayesidir. İşte böylece sünnet, semavatta ve arzda ne varsa kendisine ait olan Allah’ın sıratı olmuş olur.

Şüphesiz bütün işler Allah’a döner (Hud/123) demek ki sünnet sırattır ve o sıratın gayesi de Allah’tır. O halde Allah’a vasıl olmak isteyen salikin bu sırat üzere olması lazımdır. Lakin sırat bir vasıtadır. Mazharın kendi nefsinde olan istidadı vasıtasıyla o mazharın zahirdeki ismine hükmedilir. (El- fütuhat II/472)

Arabî hadis ilmine çok önem verir. Yalnız onun bu ilimle ilgili kriterleri

zahir ulemasıyla bazı farklılıklar taşır. (Mahmut Erol Kılıç) fütuhatta söyle der;

Bu ümmetin başlıca evliyası Hakk’ın onda tecelliyatını ve de mazharı Muhammed ile Mazhar-ı Cebrail’i ikame ettiği kişilerdir. İşte bu mazhardan onlar Hz. Muhammed-i ahkâm-ı meşruasını dinlerler. O dinleme sonra velinin kalbine iner. Sonra akl-ı veli bunu akleder işte bir veli bunu mazhar-ı Muhammed’den tıpkı ümmete yapılan tebliğde hazır bulunur gibi alır. Ve kendine intikal ettirir.

Bu ilmin sıhhati ilme’l yakin değil ayne’l yakindir… Ravileri arasında bir uydurmacı var diye amelden men edilen bir zayıf hadis beklide aynı zamandan sahih bir hadistir. Belki o uydurmacı bir hadiste uydurmacılık fiilini gerçekleştirmemiştir.

Bir muhaddisin (hadis bilimci) kullandığı bu gibi ölçütleri de kabul etmekle beraber bir veli Hakikat-i Muhammedîye’den onun ruhuna ilka edilenden bunu dinler (ilka: vahyin ruha yerleştirilmesi). İşte bir veli ilka edici Ruh’dan bir hadis dinlediği zaman, tıpkı Hz. Peygamber’in fem-i saadetlerinden bizzat kendi kulaklarıyla bunu dinleyen ve ilmen onda hiçbir şüphe duymayan sahabe gibidir.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Ama tâbii’nin durumu böyle değildir. Çünkü o bu haberi zann-ı galib yoluyla almaktadır. Ya da ravileri açısından bir hadis sahih sayılabilir ama aynı hadisi mükaşefe sahibi bir veli mazhar-ı Muhammed’den gördüğü Hz. Muhammed’e sorar. O da bunu inkâr eder bunu ben ne söyledim ne de böyle bir hüküm verdim derse o mükaşefe sahibi bu hadisin zayıflığına hükmeder ve her ne kadar ehli nakil rivayeti sahih olmasından dolayı bununla amel ederse de o amel etmez. Bunun bir benzerini Müslim Sahih’inin başında zikretmiştir. Ayrıca bu mukaşefe sahibi kişi herkesin sahih zannettiği o hadisin senedinde uydurmacının da kim olduğunu suretiyle beraber görür ve bilir. (El-fütuhat II/356-362)

“Önceleri ben cenaze namazının mescidin

içinde de kılınabileceği kanaatini taşıyordum. Ta ki bir gün rüyamda Hz. Peygamber beni bundan nehyedinceye kadar. O günden beri de bir daha mescidin içinde cenaze namazı kılmadım. Çünkü O “Beni gören muhakkak beni görmüştür zira şeytan benim tekevvünümü (oluş, oluşma, var olma) yapamaz” buyurmuştur. (El-fütuhat VIII/122)

Arabî’nin tüm bu söyledikleri ne anlama geliyor?

Bu açıklamaların ışığında bir Arabî şerhi “ALLAH VARDI, ONUNLA BERABER HİÇBİR ŞEY YOKTU” sufi BEYAZİD-İ BESTAMİ’nin bu sözü işitince “ŞU ANDA DA ÖYLEDİR” “el-ân kemâ kân” diye bunu tefsir ettiği rivayet edilir.

Arabî ise şöyle şerh eder: Bu sözden kastedilen hükümlerdir. El-an ve kâne nispetleri ise bize ait şeylerdir. Yani bunlar bizimle zahir olmuşlardır. “Allah vardı ve onunla beraber başka bir şey yoktu” sözü de ulûhiyet mertebesi içindir. Zat için değildir. (El-fütuhat I/189)

Ve devam eder “Bir şeyle beraber olmayanın beraberinde bir şey

olmaz”der. (El-fütuhat I/53)

“Hak ve âlem arasında asla akılla anlaşılacak bir fark yoktur. Ancak hakikatlerin temyizi ile bu anlaşılır. Allah ile beraber bir şey yoktur, bu hâlâ böyledir. Onun maiyetinde olan bizim maiyetimizde olandır. O’nun celali bunu gerektirir. Eğer O kendi nefsinde bizimle maiyetini nispet etmeseydi akıl, maiyet kelimesinin manasını bir türlü çıkaramazdı.

Akl-ı selim dahi sadece maiyeti âlemden bunun ne olduğunu anlayamazdı

(El-fütuhat III/166)

“İnsan ve Kur’an ikizdirler” hadisine atfen buradaki insandan maksat

bütün hakikatleri camî ve bil asâle insanı kâmil olan Hz. Muhammed (s.a.v) dir.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

“Ümmetinden Hz. Muhammed’e erişememiş olan kimseler Kur’an a baksınlar. Ona bakmakla Hz. Muhammed’e bakmak arasında fark yoktur. Sanki Kur’an beden suretine girmiş ve adına Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib denmiştir. Kur’an Allah kelamıdır. Kelam ise Allah’ın sıfatıdır. Öyleyse Hz. Muhammed de Hakk’ın sıfatıdır. (El-fütuhat IV/61)

Sufi muhakkiklere göre (gerçeği araştırıp bulan) bu naslar yanında onlar üzerinde ehlullahın getirmiş oldukları bu şerhlerde bir o kadar önemi haiz kaynaklardır. Zira “Nasıl ki Kur’an, insan fikrinden, insan zekâsından çıkma bir kitap olmayıp Allah’tan geldiği için” önünden veya ardından onu hükümsüz kılacak bir şey gelmeyecekse (Fussilet/41-42) ehlullahın bunları şerhleri de aynen böyledir.

Nasıl kitab tenzili Allah’tan peygamberlerinin kalplerine olduysa söz konusu o kitabın gerçek manasını bilmek de tıpkı bu şekilde o Allah’tan bazı müminlerin kalplerine tenzil olur.

İşte bu manaya binaendir ki Hz. Ali (r.a) “O kullarından dilediğine bu

Kur’an’ın fehminide bir lütuf olarak verir.” demiştir. (El-fütuhat IV/268-269)

Not; Yazıdaki yabancı kelimeler için tüm arkadaşlardan özür dilerim. Ben sadece kopyala-yapıştır yapıyorum. Bu yazı da alıntılarla doludur. Asıl teşekkür edilecekler bu kitapları ve çevirileri yapan emekçi yazarlardır.

Bunları cevaplandırırken mümkün olduğunca Arabî’ye bağlı kalaraktan cevaplandırmaya çalışacağım. Kendimce kabul etmediğim yerleri de diyeceğim ki, bu noktada benim fikrim bu. Çünkü varlığın dereceleri ve mertebeleri ile alakalı Arabî kendisinin direkt öyle konuşmasa dahi sonradan arabîciler 7 derecad çıkartmışlar varlıkla alakalı: Taayyünsüzlük, birinci taayyün gibi. Bu noktada bunu açıklıkla ifade edeyim, Arabî’nin bu varlık dereceleri veyahut ta Arabî’den çıkarılan arabîcilerin varlık derecelerine katılmadığımı ifade edeyim baştan, böyle bir kimseyi kandırmayayım. Benim için varlığın üç derecesi var. Varlıksa veyahut ta bu noktada -taayyünsüzlüğü hiç konuşmuyorum- Allah bilinmezdi, sonra bilinmeyi istedi. Bu üç hal benim için söz konusu. Kendi içerisinde varlık komple Hakikat-i Muhammedîye olarak görüyorum varlığın bütününü. Varlığın bütününü Hakikat-i Muhammedîye olarak gördüğümden dolayı kendi içinde katmanları dereceleri, kendi içerisinde değişik alemlerin olduğuna inanıyorum. Bunun üstündeki nokta da “Allah âmâdaydı” dairesi. Bunu baştan anlatayım. Bunu baştan altını çizerekten söyleyeyim. Ama buradaki anlatacak olduğumuz veyahut ta vaktimiz kalırsa şerh edecek olduğumuz şeyler. İnşaallah Arabî minvalinde kalmaya gayret edeceğim veyahut ta bazı yerlerde kaçırabilirim, anladığımı söyleyeceğim.

Âdem Hz. Muhammed’e nazaran 2.makamda bulunuyordu. Beşerden ilk

mevcut olan Âdem’le beraber O da zahire geldi.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Arabî’ye göre bir tane Âdem yoktur. Bununla alakalı hadis-i şerif var. Hadisçiler bunun bir kısmı zayıf hadis olarak söylemiş, bir Âdem var ama bunun altı çizilerekten söylüyoruz bu noktada yer yüzüne indirilen kaçıncı Âdemdir bunu söylemek mümkün değil. Bunlar müteşabih meseleler. Cenab-ı Hakk kaç sefer kıyamet kopardı dünyada, kaç sefer helak etti, kaç sefer Âdem gönderdi, bunun sayısını bulmak mümkün değil. Mesela Nuh aleyhisselam için, insanlığın ikinci Âdem’i denir. Neden? Nuh Tufan’ıyla yer yüzü komple helak olur yaşayan canlı kalmaz insan olarak. Hatta bütün suyun içerisinde kalınca düşünün normalde bütün yer yüzünün sular altında kaldığını düşünün, sular altında yaşayan varlıkların haricinde hiçbir şeyin kalmaması gerekir ama ardından Cenab-ı Hakk yeniden inşa etmiş olabilir, müteşabih. Veyahut ta o gün için insanlık Ortadoğu bölgesinde yaşıyordu sadece örneğin Amerika’da Avrupa’da hiç kimse yaşamıyordu düşünebiliriz. Öyle olunca, bu tufanın bir tsunami gibi sadece Ortadoğu bölgesine, insanların var olduğu yerde de tufanın olduğunu düşünebiliriz müteşabih çünkü bu mesele ama velakin söylentisi var kendisi yok diyebiliriz. İşte bir Atlantis krallığı var, ben bu Atlantis yani batan imparatorluk batıda, bir de doğuda Mun imparatorluğu var. Bu Atlantis imparatorluğunu batıran Mon imparatorluğu. Atlantis’le alakalı Mon’la alakalı ayrı muhabbetler var. Sonuçta kaç sefer kıyamet koptu ne kadar insanlar helak oldu kaçıncı Âdem, bu farklı bir şey ama varlığın başlangıcı, hiçbir şey yok iken Allah Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyetini ve nuraniyetini yarattı ilk önce. Kendi nurundan ve ruhunda yarattı bunu. Cenab-ı Hakk’ın buradaki “Kendi nuru ve ruhu” dediğimizde tecelliyatı nedir, muhteviyatı nedir, bilinmez. Allah’ın nurunun muhteviyatı bilinmez. Renk görürsünüz, suret görürsünüz, O, O değildir çünkü ayet-i kerime de “O hiçbir şeye benzemez”der ve Cenab-ı Hakk’ın ilk yarattığı bir şey bu manada hem Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti nuraniyeti hem başka bir hadis-i kudside, akıl. “Allah evvela aklı yarattı” der hadis-i kudside. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden iki tane söz nakledilir, “Hem evvela akli yarattı hiçbir şey yok iken beni yarattı. Benim ruhaniyetimi yarattı.” “Ben yaratılmışların evveliyim, peygamberlerin de evveliyim” Âdem varlık noktasında ilk insan ama varlık noktasında ilk yaratılan Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. O yüzden Âdem, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine nazaran ikinci makamda yaradılış olarak, manevi yaradılış olarak. Zahiri yaradılış olarak ilk yaratılan, zahir olarak yaratılan.

Ve beşerden ilk mevcud olan Ademle beraber O da zahire geldi, diyor. Yani beşerden ilk zahir olan âdem dediğinizde, o ilk âdem Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem ama fiziki olarak Âdem aleyhisselam da yaratıldı. İlk âdem Muhammed-i Mustafa’dır bu manada, ilk yaratılan O çünkü. Şimdi varlığa geçen yani cisme bürünen ilk insan Âdem aleyhisselamdır, varlıkta. Manada, Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Âdem melekler arasında Hz. Muhammed’den niyabeten aldığı bir bayrak

Âdem bu manada melekler sınıfındandır. Bu melekler sınıfındaki nokta Âdemiyet makamıdır. Âdemiyet makamında, bir kimsenin şeytanı da Müslümandır. Âdemiyet makamında bütün varlıktan bir numune vardır sende. Âdemiyet makamının zirvesinde duran Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden bayrak almıştır Âdem aleyhisselam. Âdem aleyhisselam Ondan aldığı bayrak ve icazetle yeryüzüne ilk peygamber olarak indirilmiştir. Yeryüzüne indirilen ilk peygamberdir yoksa peygamberin evveli değildir. Misâl âleminin ilk peygamberi Hazreti Muhammed-i Mustafa’dır. Alem-i ruhun, alem-i a’yân-ı sabitenin -Arabî’den konuşalım- a’yân-ı sabitenin ilk peygamberi Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem. A’yân-ı sabitenin bir üstü olan Âmânında peygamberi Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem. Dikkat edin, bunu Arabî’den bulamazsınız, bunu ne Fusûs’tan ne Fütuhat’tan bunu bulamazsınız: Âmânın da peygamberi, Âmânın. “Ya Resulullah, hiçbir şey yaratılmazdan önce Allah neredeydi?” Cevap veriyor “Âmâdaydı” Arabî’ye göre Âmâ: Allah’ın henüz daha sıfatsal olarak tezahür etmediği yer. Âmâ, Arabî’ye göre söylüyorum tekrar, Allah’ın Allahlığından dahi haberi olmadığı yer. Arabî’nin altını çizerekten söyleyeceğim sözü budur. Âmâda henüz daha fokurdayan kaynayan bir kazan gibidir Âmâ. O esnada Allah celle celalühu sıfatları zuhura gelmemiştir, sıfatlarıyla bilinmiyordur daha. Arabî burada derki, Arabî der ki: Bu halde Allah, Allahlığından da haberdar değildir der. Arabî’nin sözüdür bu ama buna ben katılmam. Âmânında henüz daha, tekrar söylüyorum, henüz daha Arabî’ye göre bu noktada Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yaratılmadı. İlk şey, İmam-ı Azam’ın “Şeyiyyet” dediği, İmam-ı Maturidi’nin onun üzerine, şeyiyyeti üzerine koyduğu ve sonradan gelenler onun, İmam-ı Maturidi’nin “bir şey” dediğini söylediği o ilk şey yok iken daha, ilk şey, yani ilk varlık, ilk akıl, ilk Muhammed-i Mustafa yok daha Allah Âmâda ve ilk ne yaratıldı? Muhammed-i Mustafa. İşte o yaratılan Muhammed-i Mustafa -burası bana ait- o yaratılan Muhammed-i Mustafa, Âmânında peygamberi. Bunun delili şu: Bunu bir yerde nakleder söylerseniz deliliyle nakledin. Eğer ki Cebrail aleyhisselam varlığın içerisinde, mevcut varlığın içerisinde, varlığın bütün derecatına sahipti ve varlıkta gidebileceği varlığın son noktasına kadar gitti miracla alakalı ve dedi ki “Ya Resulullah, ey Muhammed, benim gideceğim yer buraya kadar.” Buraya dikkat edin “bundan sonrasını yalnız gideceksin.” dedi. Bundan sonrası, bundan sonrası Allahu alem varoluşun üzerinde duran Âmâ makamıydı. Âmâ. Ve Cenâb-ı Hakk ayet-i kerime de dedi ki “Allah ona sarktı.” Allah ona sarktı. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: Âmâ, varlığın son derecesi. Bu, varlığın aşağıdan yukarı son derecesi. Bunun üstü Âmâ. Allah hiçbir şey yaratmazdan önce nerede idi? Âmâdaydı. Âmâ ne? Arap dilinde âmâ: Bunu aynı zamanda aynı şekilde Arabî’de Fusûsunda da Fütuhatında ve bütün mütefekkirler, bütün ehli tasavvuf, bütün fıkıhçılar, kelamcılar, Âmâyı “Bulutumsu” bir şey olarak nitelendirir. Bulutumsu. Yani bu su buharlaşır,

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

buharlaştığında içinde suyu da saklar ama buhardır elinizle tutamazsınız, bulutun içinde yürüseniz bulutu göremezsiniz. Nem. Burada nem var mı şu anda? Var. Göster? Yok. Soğuğa hohla, hohladın. Hohladığında orada nem oluştu mu? Oluştu. Ama ondan önce hohladığında bir şey oluştu mu? Oluşmadı. Bir şey olması lazım. Bir şey oluşunca o oluşacak. O zaman burada ilk yaratılan varlık, ilk yaratılan, Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti. Onun üstünde ne var? Amâ. Arabî’ye göre varlığın dereceleri 7 ama önemli değil kimin ne söylediği burada, sonuçta varlığın bir kendi içerisinde, kendi içerisinde başlangıcı var. Bunu ister Arabî’den dinleyin ister hadislerden dinleyin, kimden dinlerseniz dinleyin bunu. İster bunu istediğiniz sufiden dinleyin, hadis-i kudsi belli, hadis-i şerif belli,

TAAYYÜNSÜZLÜK (Bilinmezlik)

ÂMÂ (Bulutumsu) (Sıfatları)

AKIL (Muhammed-i Mustafa nuraniyeti ve ruhaniyeti) Hakikat-i Muhammedî

Allah Amâ’daydı. Bulutumsu. Taayyünsüzlük, bilinmezlik. Allah dedi ki hadis-i kudside “Ben bilinmezdim.” Hadis-i kudsinin metni bu: Bilinmezdim, bilinmekliği istedim. Bilinmezdim, bilinmekliği istedim ve bilinmekliği istediğinden bir şey yarattı: Akıl. Muhammed-i Mustafa nuraniyeti ve ruhaniyeti. Tasavvufi dille Hakikat-i Muhammedî. Tasavvuf diliyle Hakikat-i Muhammedî. Âmâdan aşağısı. Âmâ: Allah neredeydi? Âmâdaydı. “Allah neredeydi” bakın, Allah. Âmâdaydı. Yani? bulutumsu bir şey, yani: ele avuca gelecek bir şey değil. Yani? maddi bir şey yok, madde yok. Yani? bu noktada Allah, Allah olduğu biliniyor sadece, sıfatları Âmânın içinde. Arabî’ye göre bu sıfatları ile beraber Allah, kaynayan kazan gibi ve sıfatları henüz daha tecelli etmedi. Allah, nasıl bir Allah olduğunun kendisi de -Arabî’ye göre söylüyorum- bilmiyor. Bunu Arabî’ye göre söylüyorum, bunu kabul etmiyorum ben. Arabîciler de ardından bunun gidiyorlar. Benimki küstahlık olsun, ben kabul etmiyorum. Benimki küstahlık olsun. Şimdi Cenâb-ı Hakk ilk akıllı yarattı. Akıl aynı zamanda Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti. Ne olduğunu bilmiyoruz, aklında ne olduğunu bilmiyoruz ve aklı yarattıktan sonra kalemi yarattı, kalemden sonra levh-i mahfuzu yarattı, levh-i mahfuzdan sonra ruhları yarattı. Arabî’ye göre: aklı yarattı ya, akıldan Cebrail aleyhisselamı yarattı. Burası Arabî’ye göre söylüyorum: Cebrail aleyhisselamdan kalem, kalemden levh-i mahfuz ve ruhlar alemi yarattı. Önemli değil. Ve ilk Cenab-ı Hakk zuhurat çıkardığı insan sureti, ilk insan sureti Muhammed-i Mustafa. İlk âdem sureti. Bu ne? Suret, misal. Daha vücuda girmedi daha. Bunu Arabî’de aynı şeyi söylüyor diyor ki: İlk ademiyet Hazreti Muhammed-i Mustafa’dır. Şimdi ilk bunu normalde Arabî diyor ki: ilk yaratılan. Burada ince bir perde var; ilk yaratılan Muhammed-i Mustafa, ilk yaratılan da âdem.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

İlk peygamber olarak. Peygamberliğinin

İlk yaratılan âdem de O. Âdem aleyhisselam peygamber olarak yer yüzüne O’ndan bayrak alaraktan icazetini, peygamberlik bayrağını, peygamberlik bir makam ve bir meslektir, öyle düşünün, peygamberlik bayrağını Hazreti Muhammed-i Mustafa’dan aldı. Her peygamber nebidir aynı zamanda her peygamber velidir. Velayet. Hazreti Âdem aleyhisselamın velayeti Muhammed-i Mustafa’dan başlamakta ve son velayet, burada onu söylüyor diyor ki “Bayrağı asaleten Adem’den bayrağı alacak -hani kıyamete yakın zuhur edecek olan” Mehdi var ya, Mehdi, kıyamete yakın zuhur edecek olan Mehdi. Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin torunlarından hazreti Hasan Efendimizin yolundan ve kolundan hem Hasan Efendimizin hem Hüseyin Efendimizin, iki koldan gelen Mehdi. İki koldan gelecek, tek koldan değil. Hem Hasan Efendimizden hem Hüseyin Efendimizden gelecek, evladı Resul olacak, annesinin adı Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin annesinin adı Emine olacak, babasının adı Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin babasının adı Abdullah olacak, sureten. Sireten -sireten: iç olarak, sureten: dış olarak- Muhammed-i Mustafa’ya sallallahu aleyhi ve selleme benzeyecek, Kur’an-ı ve sünneti Resulullah’ı ve dini yeniden anlaşılabilir ve yaşanabilir bir hale getirecek. Harikulade üzerinde kerametler olacak, herkes Onun Mehdi olduğunu bilecek, herkes Onun Mehdi olduğunu tanıyacak, Mehdiyete inanmayan deccal düşünceli, kâfir düşünceli, şeytan düşünceliler Onun Mehdiliğine inanmayacak. Müslümanların içerisinde de Ona inanmayacak olanlar var. İşte Hazreti Âdem aleyhisselamla başlayan velayet bayrağı, velayet, velayet ne? velilik bayrağı. Hazreti Âdem’le başlayan velilik bayrağı Mehdi ala Resul’de son bulacak ve hazreti Âdem almış olduğu velayet, velilik bayrağını, Muhammed-i Mustafa’dan alınmış olan velilik bayrağı yine Muhammed-i Mustafa’nın sülbünden gelen, soyundan gelen Mehdi’de son bulacak. Ve o Mehdi vefat ettiğinde, o Mehdi öldükten sonra hızla bozulma başlayacak, Allah diyen kimse kalmayacak, kıyamet kopacak. Bu kıyamet dünyanın yok olması mıdır, bütün insanların ölmesi midir, bunlar müteşabih şeyler. Bunlar alemi misal de yaşanır mı, alemi misal de yaşandığında alemi misal de yaşanan kıyamet midir, âlemi misalde her an bu kıyamet yaşanır mı, bunlarda ayrı müteşabih meseleler. O zaman biz buradan hareket ettiğimizde velayet bayrağı Hazreti Muhammed-i Mustafa’dan alınan o Âdem aleyhisselam, Âdem aleyhisselam hem ilk nebi varlığa bürünen hem de ilk velidir. Bütün peygamberler hem velidir hem nebidir, bütün peygamberler. Ve hazreti Muhammed-i Mustafa’nın izinden giden, yolundan giden velilerde Benî İsrail peygamberleri mesabesindedir ama edeben hiç biriside, biz nebiyiz demez. Diyen küfre düşer, yasaktır diyen akli dengesini bozmuştur diyen şatahat yapmıştır, diyen şatafat yapmıştır, din bozguncusudur. Hiçbir veliyullah Hazreti Muhammed-i Mustafa’dan sonra sallallahu aleyhi ve sellemden sonra nebilik iddiasında bulunmamıştır ama hepsinin de üzerinde nebi vazifesi vardır, bu ayrıdır. Bu konu, bu mesele, velayet bayrağı ile alakalı. O yüzden Âdem aleyhisselamdan itibaren o velayet bayrağı, hadis-i şeriflerde sahih olup olmadığını tartışırlar ama bu hadis-i şeriflerin üzerinde tartışan en böyle tasavvufa karşıymış gibi görünen İbni Teymiye

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

dahi İmam-ı Hambel hazretlerinin velilerle alakalı hadis-i şeriflerini kabul etmek zorunda kalmıştır. O kadar inceler, inceler, inceler, İbni Teymiye, İmam-ı Hambel hazretlerinin Hazreti Ali Efendimizden rivayet edilen ve başka sahabelerden rivayet edilen işte “40 tane abdal vardır, bunların 30 tanesi İbrahim gönüllüdür.” Başka bir hadis-i şerifte “Bunların 30 tanesi Musa gönüllüdür.” Başka bir hadis-i şerifte “Bunların şu kadarı İsa gönüllüdür.” deyip bütün peygamberlerin, bu noktada kitap indirilen peygamberlerin, isimleri anılan o hadis-i şerifi İbni Teymiye dahi kabul eder. İbni Teymiye’nin talebesi olan Aliyyü’l-Kari’de kabul eder. Aliyyü’l-Kari’de kabul eder çünkü “o veliler mahcup da olmaz, mahzun da olmaz.” ne suresi? Yunus suresi. “Onlara korku yoktur, onlara hüzün de yoktur.” Burayı tefsir ederken Aliyyü’l-Kari Hadislerle İslam Hadislerle Kur’an Tefsiri eserinde de diğer başka eserlerde de derler ki; Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerinin hadisini de nakleder. Derler ki “Allah’ın öyle kulları vardır ki, bir şeye ‘ol’ deseler, Allah onların ‘ol’ dediğini oldurur, reddedemez.” der velilerle alakalı. İşte bu velayet bayrağı Âdem’den itibaren insanlığın içerisinde yok olmamıştır. Bu velayet nuru bütün peygamberlerde olduğu gibi velilerde de vardır. Peygamberlerde iki nur vardır: 1-Peygamberlik nuru 2- Velilik nuru. Velilerde bir tek velayet nuru vardır, peygamberlik nuru yoktur. Bir veliyi nurundan tanıyan bir kimse bütün verileri tanır ama bir veliyi nurundan tanımadıysa kördür, hiçbir veliyi tanımaz. Velilik nurunu takip eden bir kimse bir veliye intisap ettiyse vefat ettiğinde o nurun kime gittiğini görür, gider ona intisap eder. O velilik nuru velayet olarak devam eder. İşte son noktada gideceği kimse Mehdi ala Resul. Devam ediyoruz.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem en azim mecla-yı ilahidir ve

onunla “evvelkilerin ve sonrakilerin ilimleri” bilinir.

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri az önce bahsettiğimiz gibi aynı zamanda ilk akıldır. Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyetinin üzerinde, kendisi ilk yaratılan bir şey olduğu için kendisinden sonra ebediyyen gelecek olan bütün ilimlerin zahir alana döküldüğü aynadır ve ister fiziki olarak kendinden sonra gelenler olsun, isterse ruhani, misal, noktasında kendinden sonra yaratılanlar olsun, bütün ilimler Onun nuruyla bilinir ve tanınır. Eğer bir ilme vukufiyet sağlamak istiyorsan ister kâfir ol ister münafık ol ister mürtet ol ister şirk ehli ol ister İsevi ol ister Musevi ol ister sufi ol ister kelamcı-hadisçi ol ister fıkıhçı ol ister kimyacı ol ister fizikçi ol ister matematikçi ol ister astrofizikten bahset, hangi ilmin ne tarafına dönersen dön bütün ilimlerin kaynağı Hakikat-i Muhammedîyedir. Bütün ilimlerin kaynağı, yani zahire döküldüğü yer, bilinirliğe döküldüğünün vesilesi, bilinirliğe döküldüğünün zemini, bilinirliğe döküldüğünün kanalı Hakikat-i Muhammedîye’nin üzerindedir. Bütün ilimlerin aslında çıkışta gerçek noktası Âmâdır. Bu, bu fakirin şerhi. Bütün ilimler, sonsuza kadar gelecek olan bütün ilimlerin çıkış noktası Âmâdır, Âmâ. Ama bu Âmâdan gelen şey fiziğe döndü, varlığa döndü, tecelli ettiği, buharın suya dönüştüğü, buharın tomurcuk suya dönüştüğü, buharın damlaya dönüştüğü

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

yer Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin nuraniyeti ve ruhaniyetidir. Yani burası Hakikat-i Muhammedîye’dir. O zaman, varlığın içerisindeki bütün ilimlerin -kendisinden öncesi zaten Âmâ- kendisinden önce ve kendisinden sonra gelecek olan bütün ilimler Hakikat-i Muhammedîye’nin üzerinden tecelli eder. Hazreti Muhammed-i Mustafa bütün varlığın peygamberidir. Siz bakmayın Onu daraltan biziz. Hazreti Muhammed-i Mustafa varlığa peygamber olarak göndermiştir, varlığa. O, taşında, toprağında, sizin taş toprak olarak gördüğünüz, sizin hayvan olarak, balık olarak, böcek olarak, çiçek olarak gördüğünüz, yıldız olarak, ay olarak, güneş olarak, Jüpiter olarak gördüğünüz ve tüm kainat, işte 14 milyar yıl önce yaratılmış diyorlar ya, bütün bu mevcut içinde bulundukları saydıkları, hesapladıkları ve hesaplayamadıkları, bilemedikleri, gidemedikleri, kendi yaratılmış oldukları evreni hesaplayabilen insanoğlu zahirde, batın noktasında hesabı kitabı bilmeyen, misal aleminden haberi olmayan insanlık. Ve misal aleminden haberi olsaydı bütün yaratılmış olanların, her şeyin, misal aleminde deveran ettiğini bilmeyen insanlık. Ve 14 milyar yıl ışık yılını kendince çok uzun zanneden amma velakin evveli olmayan bir Allah’ı tanımaktan uzak olan insanlık alemi. Evveli olmayan. Bunu böyle bir latifelendireyim ben; hani Cenab-ı Hakk’ın evveli yok ya, 14 milyar yıl ışık yılı önce öyle bir canı sıkıldı “Ya ben bir tanınmak isteyim.” dedi. Ondan önce? Şunu unutmayın, tanımak istemek bir sıfattır. Allah’ın sıfatları sonradan olgunlaşmaz, kemale ermez. O öyledir. Dikkat edin. Aldanıyor burada insanlar Allah’ı tanımadıklarından dolayı. Arabîciler de aldanıyor. O yüzden zamanın velisinden sohbet alacak herkes, kimse o. O, kimse. Kitaba bağlı insanlar, papağan. Papağan. Hazreti Mevlâna der ki: -O, öyle demez de ben o manada- “o sufi bozuntuları” der “birkaç parlak söz ezberleyip yol keserler.” Arabîciler ve bütün İslam alemi, dikkat edin, hadis-i kudsi şu: Ben bilmezdim, bilinmekliği istedim. 14 milyar yıl ışık yılı önce mi bilinmekliği istedi? Bilinmekliği istemenin başlangıcı var ise sıfatsal olarak o esnada mı kemale erdi? O esnada mı aklına geldi? O güne kadar bilinmekliği istemiyordu da o anda mı geldi? Allah sonradan sevmez. O sevmiştir. Allah sonradan rahmaniyete bürünmez. O rahmandır. Allah sonradan rahimiyete bürünmez. O rahimdir. Allah sonradan zahirliğe bürünmez. O evveldir zahirliği, O zahirdir. Nerden geliyor kardeşim 14 milyar yıl önce tespih sallarken “Ben tanınayım” mı dedi? O yüzden Hakikat-i Muhammedîyenin yani hazreti Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyetinin ve nuraniyetinin yaratıldığı zaman yoktur. Biz anlayalım diye var. Hangi zaman diliminde yarattı ruhaniyetini ve nuraniyetini Cenâb-ı Hakk hazreti Muhammed-i Mustafa’nın? Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın nuraniyetini ve ruhaniyetini ve peygamberliğini tanımakta kısıtlı kalan, kısır kalan akıllar bunu böyle söyler. Bu bir haldir. Bu bir haldir. Bu manada hazreti Muhammed-i Mustafa bu noktada kendinize şirk olarak söylemeyin, şirk olarak düşünmeyin, Allahu alem, yaratılışının zamanı belli değil ve Allahu alem O’da ezeli. Allahu alem Onun yaratılışı da ebedi. Biz, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini tanımıyoruz. İnsanlık, Onun nasıl abdest aldığına bakıyor. Nasıl abdest aldığına bakıp ta abdest alsa yine kurtuluşa erecek. O, öylesine ki. Öylesine ki… hadis-i şerif bakın, hadis-i şerif: “Bir

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

kimse dese ki benim ceddimin ceddinin ceddi Muhammedîymiş, benim şefaatim ona vacip olur.” Bırakın abdest almayı, bırakın namaz kılmayı, ceddüke ceddüke ceddüke Muhammedi’ymiş dese şefaatim ona vacip olur. Evet, o yüzden Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti bütün ilimlerin zahire çıkış noktasıdır, tecelliyata çıkış noktasıdır ve bütün ilimlerin öğrenme noktasıdır.

Dedi ki, her Peygamber sadece kendi risaletleri döneminde Peygamber

olmuşlarken ben Âdem daha çamur iken peygamberdim, buyurdu.

Evet, hadis-i şerifte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri der ki “Âdem henüz çamur iken ben peygamber idim.” başka bir hadis-i şerifte “Âdem henüz toprakla su arasında iken ben peygamber idim.” toprakla su arasında yani daha çamurda değil. Bir hadis-i şerifte: Âdem henüz toprakla su arasında ben peygamber idim, başka bir hadis-i şerifte de: Âdem henüz çamur iken ben peygamber idim. Başka bir hadis-i- şerifte der ki: Ben peygamberlerin evveliyim. Âdem hep henüz daha yaratılmamış iken ben peygamber idim. Ayet-i kerimede de Hazreti Cenâb-ı Hakk der ki “O, peygamberlerin evveli ve ahiridir.” Ayet-i kerime. Hazreti Muhammed-i Mustafa ile alakalı, peygamberlerin evveli ve ahiridir der ayet-i kerimede. Hazreti Muhammed-i Mustafa -az önceki girişi o yüzden geniş yaptım, arkasından ne geleceğini bilmiyorum, sakın ha soruları aldığımı da düşünmeyin. Cenâb-ı Hakk yaptırıyor. Bu noktada -o giriş iyi olmuş cuk diye oturmuş- bu noktada Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri henüz daha hiçbir şey varlığa bürünmeden peygamber idi. Ve bütün bu noktada varlık, Ondan bayrak alaraktan çıktı. Hazreti Cebrail aleyhisselam da dahil buna. Bir yerde sormuşlardı bir eserde okumuşlar, Cebrail aleyhisselam Peygamber efendimizden önce yaratıldı diye, dellendirdiler beni Allah muhafaza eylesin dedim, tanımıyorlar yok hayır böyle bir şey de yok. Hiçbir şey yok iken O Peygamberdi. Anladınız mı? Tekrar söyleyeyim mi? O, hiçbir şey yok iken O peygamberdi. Yani Âmânın peygamberiydi. Beni şirkle suçlayacaklar bu gece diyecekler ki, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini Allah’a şirk noktasına götürdü. Ben ne diyeceklerini biliyorum.

Arabî’ye göre sünnet Hakk’a götüren bir tariktir. Yani yoldur. “Allah Resulü hevadan konuşmayacağına” (Necm, ayet 3) göre O’nun hükmü de hükmullahtır. O, Allah’tan nakleden ve Allah’tan gördüğünün terbiyecisidir.

Hem hükmullahtır hem hukukullahtır hem ilmullahtır Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Hem de hakikatullahtır. Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ağzından çıkan her şey Allah’ın hükmüdür. O yüzden Muhammed-i Mustafa’ya tabi olmak farzdır. O yüzden Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetlerine de tabi olmak farzdır. Ayet-i kerimede derki “O’nda zikredenler için güzel örnekler vardır.” “Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” işte o

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnet tarikine giren bir veli Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin halifesi hükmündedir. O yüzden de onun ağzından çıkan hakikatullahtır, ona da itaat edilir. Buna ehli fıkıhçılar derler ki, işte alimlere, zahir âlemlere de itaat etmek bu noktada bu ayet-i kelimeyi söylerler, biz güleriz ona. Bir şey de demeyiz dinin dairesini bozmamak için. Deriz ki, evet fıkıhçılara da itaat etmek lazım. Siyasetçiler derler ki, biz devlet başkanıyız, işte ayet-i kerime bize itaat edin derler, biz susarız, tamam deriz. İşin hakikati o değildir. İşin hakikati; kim Allah’ı görüyormuşçasına ibadet ediyorsa, kim Muhammed-i Mustafa’yla sallallahu aleyhi ve sellemle görüşüyorsa, O, gözünün önündeyken sohbet ediyor, O gözünün önünden ayrılmadan zikrullah yapıyor, O gözünün önünden ayrılmadan yürüyorsa, onun söylediği her şey hakikatullahtır. Ona tabi olmak, itaat etmek gerekir. Allah’ım seni sevgini, Seni sevenin sevgisini, Seni sevdirenin sevgisini bana bahşeyle. Bu, ayet-i kerimenin tefsiridir hadis-i şerifle “Allah’a itaat edin Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” Benden olan emir sahibi Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyetini ve nuraniyetini adım adım, nefes nefes, nefes nefes takip eden kimse benim için. Adım adım, nefes nefes. Sözüyle, haliyle, davranışıyla, fiiliyatıyla, yaşantısıyla, her haliyle Muhammed-i Mustafa’yı sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini nefes nefese, nefes nefese diyorum. Onun nefes alıp vermesi dahi Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin nefes alıp vermesine uygun olacak. Kalp atışları dahi O’na uygun olacak. Kalp atışları. Bu nasıl uygun? yolda yürürken O’nunla beraber yürüyorsa uygun, O’nunla beraber aynı adımı atıyorsa, O’nunla beraber aynı sözü söylüyorsa, O’nunla beraber aynı zikrullahı yapıyorsa, O’nunla beraber aynı şekilde yürüyorsa mümkün. Yoksa mümkün değil. İtaat edilecek olan kimse O. Bulun, itaat edin. Bulun, itaat edin. Bunu bulmakla bütün ümmet-i Muhammed vazifelidir, farzdır. Bütün ümmet-i Muhammed. Bütün ümmet-i Muhammed. Bütün insanlık, bütün varlık. Varlık. Göktekiler, yerdekiler, bütün varlık, o nefese itaat etmekle mükelleftir. Bulamazsa zarardadır, ziyandadır. Kör olarak göçer gider. Varlık, varlık ona itaat etmekle mükelleftir. Kim o zaman? Allah’a itaat edin Resulüne itaat edin. Ayeti kerime sabit. Açık. Hani diyorlar ya “Bize Kur’an yeter.” Al sana Kur’an. Al sana Kur’an. Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Yerken itaat et, nasıl yedi? nasıl içti? nasıl yürüdü? nasıl düşündü? nasıl zikretti? ne yaptı? ne yaptı? İtaat et. Abdest alma şeklini öğrendin ya, hakikatini de öğren. Namaz kılmanın şeklini öğrendin ya, hakikatini de öğren. Nasıl namaz kılardı acaba? İyi, rükusu, secdesi, kıyamı, oturuşu, tamam. Ne görürdü acaba namazda? bizim gibi boş boş mu kılardı acaba? Nasıl zikrederdi acaba? “Allah” dediğinde hangi alemler açılırdı gözünün önünde acaba? Kendini mi seyrederdi her baktığı yerde acaba? O yüzden Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadis-i şerifte der ki “Allah’ın yasakladıkları vardır. Muhammed’in de yasakladıkları vardır. Muhammed’in yasakladıkları Allah’ın yasakladıkları gibidir” hadis-i şerif. Bunu şimdi sözüm meclisten dışarı içeri önemli değil, üç beş tane soysuz bu hadis-i

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

şerifleri reddediyorlar. Bunların hepsi de deccal peşinde koşanlar. Birisi hadis-i şerifleri reddediyorsa sohbetini değil selamınızı bile keseceksiniz onunla.

Allah sırat-ı müstakimdedir. Hud, ayet 56 Müthiş bu ya. Teşekkür ederiz. Allah sıratı müstakimdedir. Allah soyut bir

kavramdır. Allah bilinmezdi, sıratı müstakimde olan ne o zaman?

Sünnet tarikattır, yoldur. Yoldan murat ise kendisi değil götürmek istediği gayesidir. İşte böylece sünnet, semavatta ve arzda ne varsa kendisine ait olan Allah’ın sıratı olmuş olur. Şüphesiz bütün işler Allah’a döner. Hud, ayet 123. Demek ki sünnet sırattır ve o sıratın gayesi de Allah’tır. O halde Allah’a vasıl olmak isteyen salikin bu sırat üzere olması lazımdır. Lakin sırat bir vasıtadır. Mazharın kendi nefsinde olan istidadı vasıtasıyla o mazharın zahirdeki ismine hükmedilir. (El- fütuhat II/472)

Arabîciler! Sünnet-i Resulullah’sız olmaz. Bu sözüm de arabîcilere. Sünnet-i Resulullah’sız vasılı Hakk mümkün değildir. Sünnet-i Resulullah’sız yol mümkün değildir. Hangi yola girerseniz gidin, hangi yolda giderseniz gidin, muhakkak Sünnet-i Resulullah’a tabi olmak, ona itaat etmek zorundasınız. Çünkü Sünnet-i Resulullah Allah’ın yoludur. Allah’ı tanımak isteyenler, Allah’ı bilmek isteyenler, Allah’a vasıl olmak, yaklaşmak, O’na yakin olmak isteyenler Sünnet-i Resulullah’a bağlanacaklar. Sünnet-i Resulullah’a tabi olacaklar. Bir şeyhe olan tabiiyetin Sünnet-i Resulullah dairesinde olması gerektiğini o yüzden bangır bangır bağırırım. Şeyhlerin vazifeleri, alimlerin vazifeleri, fıkıhçıların vazifeleri, hadisçilerin vazifeleri, ilmi noktada-dini noktada insanların vazifeleri; insanları Kur’an ve sünnet yolunda yürümelerine vesile olmaktır. Sünnet-i Resulullah’ı yaşamalarına vesile olmaktır. Eğer bir yol Sünnet-i Resulullah’ı yaşamaya vesile olmuyorsa, o yol şeytanidir, deccalidir, o yol insanları Allah’a yaklaştıracak yol değildir, o peygamberî bir yol değildir, o şeytanidir. Ebu cehilin yoludur o. O zaman ey Arabî’yi seviyorum, Arabî’nin yolundan gidiyorum diyen kardeşler; her halinizle ve hareketinizle Sünnet-i Resulullah’a tabi olun. Ey ümmeti Muhammed! yarın sabahleyin kalktığınızda, O yüzünü nasıl yıkardı diye düşündüğünüz kadar, O’nun nasıl bir sünneti vardı? O nasıl infak ederdi? O nasıl tebessüm ederdi? O nasıl yardım ederdi? O zalimlere karşı nasıl dimdik dururdu? O nasıl tebliği ederdi? O nasıl idrak ederdi? O nasıl anlardı? O nasıl namaz kılardı? O nasıl savaşırdı? O düşmanlara karşı nasıl cesaretliydi? O hakkı savunmakta ne kadar gayretliydi? O sabrı yaşamakta ne kadar gayretliydi? O düşmanların üzere tek başına atını nasıl sürerdi? sahabeler arkasından yalvarırdı “Gitme ya Resulullah” O mahmuzlardı atını ve öylesine mahmuzlardı ki düşmanın hattını geçer, ta arka taraflarına doğru giderdi. Abbas yalvarırdı, Abbas yalvarırdı Abdullah’lar yalvarırdı, Ömer’in oğlu yalvarırdı “Gitme ya Resulullah” derlerdi, O yürürdü. O’nda öyle cesaret vardı. Sen de? Bir düdük, evdesin. Sende? Sende? Mal, can, gitti mi? Gitmedi. Namazı attın mı geriye? Attın. Namazı attın mı geriye? Attın. Orucu attın mı? Attın. Yolda kaldın. O nasıl giderdi? O nasıl yürürdü? O nasıl iman

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

ederdi? Nasıl iman ederdi? O’na geldiler dediler ki “Gel, istediğin kadını al.” Sen hangi kadının peşinden dinini bıraktın gittin? Hangi kadının peşinden yolunu bıraktın gittin? Sen hangi kadını bıçakladın? Sen hangi kadını dövdün? O hiçbir kadına elini kaldırmadı, O hiçbir hanımına kötü söz söylemedi, hiçbir hanımına. Sen nerden Muhammedîsin sen? Kimden öğrendin bunu? Kaşını dahi çatmadı hanımlarına. Sen kaş çatmayı kimden öğrendin? Şeytandan. Sen hanımına kızmayı kimden öğrendin? Şeytandan. Sen hanımını dövmeyi kimden öğrendin? Şeytandan. Sen masumu öldürmeyi kimden öğrendin? Şeytandan. Sen şeytanın çocuğusun. Sen şeytanın askerisin. Sen şeytanın yolundan gidiyorsun. Sen mümin kardeşine tebessüm etmediysen şeytandan. Edebiyatı çok güzel, komşusu açken tok yatan bizden değildir. Her Ramazan bunu dinlemekten artık gına geldim. Sen nerede iftar ettin? Beş yıldızlı otelde. Bu hadis-i şerifi beş yıldızlı otelde söyleme bana. Nerede hacca gittin sen? Beş yıldızlı otelde. Bana söyleme. Bana söyleme. Senin villanda bir tane fukara var mı akşamları yemek yediğin? Yok. Bana söyleme. Bana anlatma. Anlatma bana. Hiç konuşma. Sen sofradan aç kalktın mı bana onu söyle. Günde iki öğün yedin mi? İki öğün de aç kalktın mı? bana onu söyle. Sen her gün bir fakiri doyurdun mu onu söyle bana. Bir fakiri doyurdun mu her gün? Onu söyle bana. Birinin derdine derman oldun mu? Onu söyle bana. Bir yetimin başını okşadın mı? Onu söyle bana. Yetimin başını okşamak: Bir kimse hiçbir parası pulu yok, cebinde bir lirası dahi yok, yetime verebilecek hiçbir şeysi yok. Tebessüm edip başını okşuyor “Yavrum nasılsın? İyi misin?” Senin cebinde para varsa başını okşayacağım diye uğraşma cebine para koy. Bir kimsesizi evlendirdin mi sen? İlacı olmayan bir çocuğa bir ilaç aldın mı? Gece soğukta yatana bir odun götürdün mü? Muhammedî olmak bu. Parmaklarının arasını hilallemek kadar “Müminler bir tarak gibidir” müminlerinde arasını hilalle. İnsanlarda tarak gibidir, hepimiz Adem’in çocuklarıyız, bir tarağın dişlileri gibiyiz. Elinin arasını hilallemek demek, insanların arasını bulmak, insanların sıkıntısını gidermek, insanların problemini çözmek, bir kardeşine o yardım istemeden yardım etmek. Arayı hilallemek bu. Arayı hilalledin mi? Arayı hilalle, aradaki paraziti kaldır. Arayı hilalle, suyla kirleri arındır. Kir var arada. Müminler kardeştir. Kardeşinin arasındaki parazitleri gider. Nifakı kaldır, düşmanlığı kaldır, o cemaattendi, bu tarikattandı, ocuydu, bucuydu, kaldır. Şafii’ydi, Maliki’ydi, Hambeli’ydi, kaldır. Kaldır. Gider, hilalle. Sakalı vardı, sakalsızdı kaldır; başı açıktı, başı kapalıydı, kaldır. Kaldır. “Ya o bahçede sohbette başı açık kadınları da topluyor. Kâfir O ya.” Ha ben senin kafirinim, doğru. Ben senin kafirinim. Neden? Aynaya baktın saç beyaz olmuş. Kendini gördün. Doğru. Ben de maili yazıyorum “Doğru söylediniz”, “Ya bu kadar cahilsin ki” diyor “Bir de doğru söyledin diye yazdın” diyor. Ben “Bunu da doğru söylediniz” diyorum “Ya gerçekten sen körkütük cahilmişsin ya” diyor, “Gerçekten dediklerinin hepsi doğru.” diyorum. “Ben hiçbir şey anlamadım” diyor, “Buda doğru” diyorum ben. “Buna da doğru dedin, anlayamadım” dedi. Yazdım “Aynaya baktım saç beyaz olmuş”, “Ha bunların hepsi de benim mi şimdi?” dedi bir daha yazdı, “Buda doğru dedim.” Nerede kaldı Muhammedîlik? Necran’lı Hristiyanlar geldiler din tartışıyorlar, O’nun peygamberliğini reddediyorlar “Sen peygamber değilsin” diyorlar. Dinliyor,

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

konuşuyor, kılıçtan geçirmiyor. Onların bulunduğu yeri yakmıyor. Bomba atmıyor, Molotof kokteyli de atmıyor. Camide canlı bombalar da yok onların içinde. Yok bak bunların hiçbirisi. Birde ne diyorlar “Ey Muhammed” sallallahu aleyhi ve selleme “bize ibadet edecek bir yer göster” “Geçin” diyor “Mescitte ibadet edin” var mı, Ulucami’yi açabilir misiniz bir Hristiyan topluluk gelse: biz şurada köşede bir ayin yapsak, dese? Sünnetullahına bağlanmak hak ya. Arabî diyor ki: Sünnetullah haktır, sıratı müstakimdir, o dosdoğru yolda gider. Ne? Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sünnetine uyan. Gelse Hıristiyanlar ise deseler ki: Böyle büyük bir ibadethanede, kutsal bir yerde, biz bir ayin-i şerif yapmak istiyoruz, ayin yapmak istiyoruz dese, haydi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetine uyun, çünkü onlarda Muhammedî. Madem Ulucami’yi açın, ayin yapsınlar peygamberlerin evveli ve ahiri ve bütün peygamberler madem ki Ondan bayrak aldılar ve bütün peygamberler de bayrağını Ondan alıp yer yüzünde indilerse, peygamberlik bayrağını, hangisini biz Muhammedî görmeyeceğiz peygamberlerin? Âdem’i Muhammedî göreceksin de İsa’yı görmeyecek misin? İbrahim’i Muhammedî göreceksin de Musa’yı görmeyecek misin? Neden Kur’an-ı Kerim’de dedi “Biz bütün peygamberlere iman ederiz”? Bir yerde sormuşlardı bana “Dinler arası diyalogla alakalı ne düşünüyorsunuz?” diye. “Bütün dinler İslam. Hangi dini kimle diyaloglaştıracağız?” dedim ben. “Dindarlar arası diyalog diyelim” dedim. İsevilerde Muhammedî, Musevilerde Muhammedî, İbrahimîlerde Muhammedî. Sünnetullah hak.

Arabî hadis ilmine çok önem verir. Yalnız onun bu ilimle ilgili kriterleri

zahir ulemasıyla bazı farklılıklar taşır. Fütuhatta söyle der;

Bu ümmetin başlıca evliyası Hakk’ın onda tecelliyatını ve de mazharı

Muhammed ile Mazhar-ı Cebrail’i ikame ettiği kişilerdir.

Yani iki kanaldan gelecek. Hazreti Cebrail aleyhisselam varlığın içerisinde aklın, aklın ve ilahi, ilahi, tekrar söylüyorum; aklın ve ilahi emirlerin, vahyin, indirildiği, indiren kimsedir. Vahiy meleğidir Cebrail aleyhisselam. Arabî’ye göre varlığın derecelerinde akılla beraber Cebrail aleyhisselam zuhur eder. Cebrail aleyhisselam ruhlar aleminde zuhur ederekten bütün emrine melekler verilir. Emrine melekler verilerekten bütün ilham, bütün vahiy, Cebrail ve melekler tarafından indirilir insanların gönlüne, müminlerin kalbine. Ve zahir manada Kur’an-ı Kerim’i ve bütün ilahi emirleri Hazreti Muhammed-i Mustafa’dan önce, Âdem’le Muhammed Mustafa’ya kadar sallallahu aleyhi ve selleme kadar bütün ilahi emirler, bütün kitaplar, bütün suhuflar, Cebrail vasıtası ile indirilir ve insanların kalbine ilhamı indiren de Cebrail aleyhisselamın emrindeki meleklerdir. Arabî Fütuhatında derki: Cebrail aleyhisselam, emrindeki melekleriyle beraber insanların kalbine ilham indirir der. Peygamberlere ise ilahi emirleri, ilahi buyrukları indirir. Burada gerçek olan alim Arabî’ye göre, diyor ki: alim, Muhammed-i Mustafa’nın sünnetine tabi olduğu gibi aynı zamanda da Cebrail aleyhisselamın ilhamına mazhar olması gerekir. Çünkü Arabî ihamı ilim kapısı olarak görür. Rüyayı ilim kapısı olarak görür. Arabî

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

bunu Fütuhatında da rüya bahsinde de söylerken der ki: Rüya peygamberliğin 46 cüz’ünden bir cüz’dür, hadis-i şerifini Arabî bu noktada kendince ölçü olarak alır. “Rüya bir ilim kapısıdır, rüya vahyin bir alt derecesidir” der. Hatta bir yerde “Vahiydir” der. Bizim kardeşlere rüyayı önemli görmemizin bir sebebi de budur; Sünnet-i Resulullah’a bağlılık. Rüya o kimsenin, sahihse, hadis-i şerifte mübeşşirattandır, müjdedir. İşte Arabî’ye göre bir kimsenin başlıca evliya yani veli olması için iki kanatlı olması gerekir: Hem Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zahir ilmine hem de onun batıl ilmine yani Cebrail’den gelen vahiy ilmine de açık olması gerekir. İki tecelliyat yaşanacak.

İşte bu mazhardan onlar Hz. Muhammed-i ahkâm-ı meşruasını dinlerler.

O dinleme sonra velinin kalbine iner.

İşte o veliler hazreti Muhammed-i Mustafa’yı dinlerler. Ama Cebrail’den dinlerler, ama Mikail’den dinlerler ama başka bir Peygamber-i Azam’dan dinlerler. Örneğin İsa’dan. Burada o velilerin makamatı çıkar orta yere. Sufiler önce Muhammed-i Mustafa’yı üstadlarından dinlerler. Ve üstadlarından dinledikleri gibi Hazreti Muhammed-i Mustafa’yı tanımaya başlaralar. Burada da zahir nedir? O’nun yaptığı. “İbadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapın.” Bu zahirdir. Onun haliyle hallenmeyi üstadlarından öğrenirler. O yüzden üstadsız yolda yürünmez. Adım dahi atmaz. Geçmiş dönemlerde üstadı vefat eden evinden dışarı çıkmazmış yeni bir üstada manen bağlanıncaya kadar. Evlerinden dahi çıkmazlarmış. Evden dışarı çıkmıyor. Vefat etti, gömdü, evine kapanırmış “Şimdi benim şeyhim şeytan olur. Attığım her adımdan şeytandan olur” diye adım atmazlarmış. Otururlar dua, yalvar, yakar. Manen bir üstadı görünceye kadar yalvarır yakarırlarmış. Gördüler, manen ona intisap etti, ilk işi hızla gidip ona zahirende intisap etmekmiş. Evet. Ama onlar Muhammed-i Mustafa’yı dinlerler bir yerden. O dinleme sonra velinin kalbine iner. Evet. Rüyayı görürsünüz, o rüya sonra kalbe iner, bir hitaba mazhar kalırsınız, sonra o kalbe iner. Kalbe inmesi demek aklın onu hafızaya alması demektir.

Sonra akl-ı veli bunu akleder. Evet. Ne yapar? kalbe ineni ne akıl ne yapar? Hafızaya alır. Bu. İşte bir veli bunu mazhar-ı Muhammed’den tıpkı ümmete yapılan tebliğde

hazır bulunur gibi alır. Ve kendine intikal ettirir.

Evet, o Hazreti Muhammed-i Mustafa’dan direk, direk ilmini alır ve etrafına

intikal ettirir, anlatır.

Bu ilmin sıhhati ilme’l yakin değil ayne’l yakindir.

Yani, ayn: görmek. Hazreti Muhammed-i Mustafa’yı görecek o kimse. Rüyasında, halinde, görecek. Ayne’l yakin. Zikrullahta görecek, dinleyecek, gördüğünden dinleyecek. Zikrullah yaparken bir bakacak ki nurdan tahtın içerisinde Muhammed-i Mustafa’yı getirmişler ya da o oraya götürülmüş. Huzurullaha çıkacak. Huzuru Resulullah’a çıkacak sallallahu aleyhi ve selleme. Kim çıkaracak onu? Şeyhi.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Şeyhi onun elinden tutacak, o kimseyi Huzuru Resulullah’a çıkaracak sallallahu aleyhi ve selleme. Orada hazreti Ebubekir efendimiz, Ömer efendimiz, Osman efendimiz, Ali efendimiz, Aşere-i Mübeşşere. Dört büyük peygamber Âdem aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam, Musa aleyhisselam, İsa aleyhisselam. Dört büyük imam İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii, İmam-ı Maliki, İmam-ı Hambeli. Dört büyük pir, Abdülkadir Geylani, Ahmet er-Rufai, Hazreti Mevlâna. Pir efendiler hazır. Dört büyük melek; Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail. Dört büyük kitap, bildiğiniz kitap, huzurullahta hazırdır. O kimseyi üstadı alır meydana çıkarır, getirir, elinden tutar. O esnada o kimse seyr-i sülukun, seyr-i sülukun normal varidatını bitirmiştir. Seyr-i süluk bitmez. Normal yolunu, o esnada gidecek olduğu yeri götürmüştür. Üstadı onu oraya getirdi mi, bitmiştir üstadının vazifesi. Sonra artık o, hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini tanır. Zikrullahta görür tanır, yolda giderken görür tanır. Bu tanıma daha önceki rüyalarında gördüğü gibi değildir. Bu tanıma daha önce halinde gördüğü gibi değildir. Bu hepsinin üzerinde ayrı bir renkte nur, ayrı bir nurdan elbiseleri vardır. Allahu alem, öyledir yani. Öyle diyelim. O tanır ve Ondan dinler artık. Ondan dinler. Daha önce de dinlerdi ama şimdi öyle dinlemez. Şimdi bütün vücud kulak olur. Önceden kulağınla dinliyordu, önceden gözünün istikametinde görüyordu. Şimdi bu tarafa bakarken yan tarafta oturduğunu görür, oturduğu yerden Onu dinler. Artık rabıta etmesine bile gerek yoktur, kalbine tık, tık, tık, tık, tık, düşer. Bu Hakikat-i Muhammedîye’dir. Bu; Hakikat-i Muhammedîye’den ilimlenmektir. İlm-i ledün budur. İlm-i ledün kitaptan okumak değildir. İlm-i ledün budur. İşte bu kimseler hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ahkamını dinlerler. Dinin yaşanmasını, cedid, yeni hale getirirler.

Bu ilmin sıhhati ilme’l yakin değil ayne’l yâkindir.

Demiş, buraya bir çentik atayım; bunun sıhhatine kavuşacak olan bir kimse hakk’el yâkini görmedikçe, ilme’l yâkinin sıhhatine kavuşamaz. Burası şerh olsun, aldanma. Bu kimse hakk’el yâkine ulaşmadıkça ilme’l yâkinin sıhhatini kendisinde göremez. Görürse, ayağı kayar. Hakk’el yâkinin tecelliyatını görecek. Bu ne? Bu da Allah’ın ona hitap etmesi. Allah’ın hitabına mazhar olacak. Bu doktorlara göre ben şizofreniyim. Allah’ın hitabına mazhar olmayan kimse ayne’l yâkinin, ayne’l yâkinin, asla, asla, bu noktada sıhhatine erişemez. Yani deliline erişemez. Allah cennetlik olan kullarına hitap eder. O kimse seyr-i sülukunda öyle bir noktaya gelir ona cenneti gösterirler, cennetin içerisine girer. Tuğba ağacını görür. Tuğba’nın altında nefeslenir ve Cenâb-ı Hakk ona Tuğba ağacının dibinde hitap eder. Tuğba ağacının dibinde ona hitap ettiğinde, onun şeyhi de onun hitabını görür. Şeyhi de onun hitabını gördüğünde, şeyhi onun dersini verir. O yüzden mürşid lâzımdır. Şeyhin görmediyse 1- Ya şeyhin şeyh değildir ya senin halin hal değildir. Ya şeyhin şeyh değildir; aldanırlar burada, şeyhimiz şeyh değilmiş derler, oraya o hale kadar getirenin o şeyh olduğunu görmez. O hale kadar o dergâhta gelmiştir. Kendi gördüğünden kendisi kanar der ki: Şeyhimin haberi yok bundan herhalde, ben gidiyorum der. Halbuki o hale kadar onu getiren şeyhidir. Allah muhafaza eylesin.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Ravileri arasında bir uydurmacı var diye amelden men edilen bir zayıf hadis beklide aynı zamanda sahih bir hadistir. Belki o uydurmacı bir hadiste uydurmacılık fiilini gerçekleştirmemiştir. Bir muhaddisin yani hadisçinin kullandığı bu gibi ölçütleri de kabul etmekle beraber bir veli hakikat-i Muhammediye ’den onun ruhuna ilkâ edilenden bunu dinler.

Evet. O yüzden bir veli hadisçilerin zayıf hadis, mevzu hadis, olarak gördüğü bir hadisi Hakikat-i Muhammedîye’den dinlediyse onun için zayıf hadis değildir, onun için mevzuyu bir hadis değildir, onun için uydurma bir hadis değildir. O hadisi o, Hakikat-i Muhammedîye’den dinlediği için onu sahih bir hadis bularak kadar kabul eder. O yüzden de sufilerin hadisle alakalı bölümleri bütün ehli zahir tarafından eleştirilir. Ben şimdi kendimi sufi olarak gördüğümden değil, bizi de eleştirmelerinin sebebi bu; zayıf hadisleri de o, sağlam hadis gibi bağırıyor orda, kızıyor, ondan sonra onları hiç ayırmıyor diye ayrıştırmıyor diye kızıyorlar bana. Ben de diyorum kızın. Sizin zayıf olarak gördüğünüz hadisle biz bir kimsenin parmağını kesmiyoruz, hükmetmiyoruz. Zayıf gördüğünüz bir hadisle biz bir kimsenin zararına bir şey yapmıyoruz. Zayıf gördükleri hadislerde bu velilerle, evliyalarla, yolla alakalı.

(ilkâ vahyin ruha yerleştirilmesi) İşte bir veli ilkâ edici Ruh’dan bir hadis dinlediği zaman, tıpkı Hz. Peygamber’in fem-i saadetlerinden bizzat kendi kulaklarıyla bunu dinleyen ve ilmen onda hiçbir şüphe duymayan sahabe gibidir

. Evet velilerin bir kısmı hadisleri bir melek tarafından dinlerler. Bu seyr-i sülukun beşinci makamından sonradır. Beşinci makamında bir kimse hadisleri bir melekten dinlemeye başlar, doğrudur. Ama bu fakirin yolunda melekten dinlediğiniz hadislerin hepsi de sahihtir ama yol vardır daha. Yol, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden dinleyince kadar devam edecek. Aldanmak yok. Kanmak yok. Sufiye dördüncü makamın sonunda -biz bunun adına Hüddam diyelim- 1, 2, 3, 4, 5 ilmine göre, kabına göre melek görevlendirilir. Fıkıhla alakalı bir melek görevlendirilir, hadisle alakalı bir melek görevlendirilir, tefsirle alakalı bir melek görevlendirilir, kelamla alakalı bir melek görevlendirilir, varlığı tanımakla alakalı bir melek görevlendirilir. Bu, sufinin geleceği ile alakalıdır. Burada bir sufinin kaç tane melek görevlendirildiği veyahut ta artması eksilmesi ile alakalıdır. O kimseye görevlendirilen melaikeler, melekler artıyorsa, o sufi gelecek vadediyordur. O sufi kendisine vazifelendirilen melekler her sohbetinde, zikrullahında, konunun durumuna göre konumuna göre hazır ve nazır olurlar habire onun kalbine ilmi indirmeye başlarlar. Bu ilim vasıtalıdır. O kimse bir hata kusur işlediğinde o melek ona ilmi indirmez o anlar hata kusur ettiğini. Tövbe etmeye başlar. “Unuttuğun zaman Allah’ı zikret” ayet-i kerimesi bizim gibi insanlar için geçerlidir. O yüzden onun unutmasının sebebi o ilmi aktaran melaikenin ilmi aktarmamasıdır. Orada durur susar. Orada durup sustu anda o konuşamaz, o sustuğu müddetçe o da susar. O susar, o susar, o susar, o susar ve ilm kesilir. Dili

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

bıçak açmaz, dedikleri, iki dişin arasına bir kelam çıkmaz, dedikleri nokta bu. Ancak tövbe etmesi gerekir. Üstadından gidip helallik alması gerekir. O bir küstahlık yaptı, o bir terbiyesizlik yaptı, o bir ahlaksızlık yaptı, o nankörlük yaptı, o namertlik yaptı. Ağır, evet ağır. O hainlik yaptı. O, yola kazma değil greyderle girdi, yolu vurdu. Yol hain oldu. Bu kadarcık? Evet bu kadarcıkla. Acımadı şeyhinin üzerindeki nimetine, gayretine. Acımadı, maneviyatın üzerindeki gayretine. Acımadı, üzerindeki hassasiyete. Acımadı üzerindeki neye? gayrete üzerindeki. O kadar çalışmaya acımadı. Allah muhafaza eylesin. Daha yolu var yürüyecek. Nereye kadar? Ağzından alıncaya kadar. “Kim bana bir salât-u selam getirirse, bir melek görevlendirilir, onun ağzından alır benim kabr-i şerifimin başında bulunan bir meleğe ismi yazdırılır. Ya Resulullah, felanca sana salat-u selam getirdi der. Bana haber verir. Ben de ona salat-u selam getiririm.” Bir hadis-i şerif daha “Kim bana bir salat-u selam getirirse bizatihi ben ondan alırım ve ona salat-u ve selam getiririm.” Benim gibi salat-u selam çekiyorsa elinde kumanda: ya şu 100 tane de salat-u selam çekilmesi lazım şimdi, Allahümme salli âlâ seyyidina Muhammedîn ve sahbihi ve sellim. Elinde kumanda: Vay namussuz adam ya, Allahümme salli âlâ seyyidina Muhammedîn ve sahbihi ve sellim. Lan hatun bir çay hazırlamadın mı daha ya! Allahümme salli âlâ seyyidina Muhammedîn ve sahbihi ve sellim. Heyt çocuk kalk! Hangi salat-u selamı okudun sen ya? Televizyondakilere sövdü, Allahümme salli âlâ seyyidina Muhammedîn ve sahbihi ve sellim. Bu hani mini etekli dolaşanlar var ya hepsi kâfir bunların ya Allahümme salli âlâ seyyidina Muhammedîn ve sahbihi ve sellim. Mini etekle dolaşıyor dediği kimse Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görüyor. Onda yok ya, o kendi kendine diyor: Ya Resulullah… Allahümme salli âlâ seyyidina Muhammedîn ve sahbihi ve sellim Bataklığın içinde gül kıymeti gül bahçesindeki gül değil. Lisanla söyleyeceğim sohbetleri dinliyor o, bana hakkını helal eder inşaallah. Olmazsa telefon açar helalleşirim dinlemezse. Bizim tabirimizle pavyonda çalışıyor. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görmüş. Rüyasıyla dükkâna geldi. Böyle dükkânda dolaşıyor. Benim en son dükkânı bilenler bilir içerisi görünmüyor camdan, camdan dışarısı görünüyor. Hiç tanışmadık, görüşmedik böyle. Çıktım “Kimi aramıştınız?” dedim “Seni” dedi, dedim “Gel” İçeri girdi, giriş o giriş. Ağlıyor. Ağlıyor. Nasıl ağlıyor, çocuğunu kaybetse öyle ağlamaz. O ağlıyor ben ağlıyorum, o ağlıyor ben ağlıyorum. “Hadi git artık” dedim ben, gitti. Bu kadar. Ertesi gün bir daha geldi. Anlattı. Dedi, şunları şunları şunları şunları yapıyorum, devam et sen dedim. Müsait olursan dedim, ara sıra, cumartesileri ders yapıyor bayanlar zikir yapıyor orada da sohbete gidiyorum gel, dedim. Gelirken kıyafetini biraz değiştir millet kem gözle bakar sana dedim, ha tamam öyle yaparım, dedi. Ben de hep bayanlara derim ya: yanınızdakini sormayın, etmeyin, yapmayın. Erkeklere de derim. Yanındaki soruyormuş “Kimsin? Nesin? Neyin necisin?” O da diyormuş ki “Sohbeti dinleyelim.” Ben de sohbetteyim, görüyorum ben onu. Yanındaki gene duramıyor “Ya ne iş yapıyorsun?” demiş, “Pavyonda çalışıyorum” demiş. Onu fark etmedim, yanına gelen giden oldu falan böyle. O esnada, arada onu söylemiş. Artık zikrden sonra mı söyledi önce mi söyledi. Sonra ona da demiş ki söyledikten sonra “Şeyhin sana demiyor mu kimsenin işine,

inşallah, öyle anlıyorum

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

aşina, eşine karışma diye” demiş. “Ne olacak şimdi?” demiş. Tık yok. Biz ayırt ederiz salat-u selam çekerken, o kâfir, o münafık, o mürtet. Ayırt etme. Sen salat-u selam çek. İşte kimisi ne yaparmış? Bir meleğin üzerinden alır. Arabî böyle der, aldanma diyorum bakın. Ne zamana kadar? Muhammed-i Mustafa’dan alıncaya kadar. Öbürkü hak değil mi? Hak. Ama şunu unutma: Hayalin içerisinde hayal, hakkın içinde hak var. Rüyanın içerisinde rüya, alemin içerisinde alem var. O Allah’ın hitabına mazhar olan derviş zannetmesin ki Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ile artık konuşmayacak, her şeyi ondan dinleyecek. Ne dedi “Allah’ın haram ettikleri vardır, Muhammed’in de haram ettikleri vardır. Muhammed’in haram ettiği de Allah’ın haram etmesi gibidir” O heva ve hevesinden hiç konuşmadı.

Ama tâbiî’nin durumu böyle değildir. Çünkü o bu haberi zann-ı galib yoluyla almaktadır. Ya da ravileri açısından bir hadis sahih sayılabilir ama aynı hadisi mükaşefe sahibi bir veli mazhar-ı Muhammed’den gördüğü Hz. Muhammed’e sorar.

Allah Allah! Ne yaparmış? O, bir hadis-i şerifi Muhammed-i Mustafa’dan

sorarmış. Az önce bizim anlattığımız. Önden gitmişiz.

O da bunu inkâr eder bunu ben ne söyledim ne de böyle bir hüküm verdim derse o mükaşefe sahibi bu hadisin zayıflığına hükmeder ve her ne kadar ehli nakil rivayeti sahih olmasından dolayı bununla amel ederse de o amel etmez. Bunun bir benzerini Müslim Sahih’inin başında zikretmiştir. Ayrıca bu mükaşefe sahibi kişi herkesin sahih zannettiği o hadisin senedinde uydurmacının da kim olduğunu suretiyle beraber görür ve bilir.

Evet. Bununda zayıf olduğu gibi, herkesin sahih gördüğü bir kimseyi de o, mükaşefe ehli, o veli, Hazreti Muhammed-i Mustafa derse ki “Ben böyle bir hüküm vermedim, bu hadis benim değil” herkesin sahih gördüğü hadisi o, sahih değil hükmüne varıp onunla amel etmez.

“Önceleri ben cenaze namazının mescidin

içinde de kılınabileceği kanaatini taşıyordum. Ta ki bir gün rüyamda Hz. Peygamber beni bundan nehyedinceye kadar. O günden beri de bir daha mescidin içinde cenaze namazı kılmadım. Çünkü O “Beni gören muhakkak beni görmüştür zira şeytan benim tekevvünümü (oluş, oluşma, var olma) yapamaz” buyurmuştur. (El-fütuhat VIII/122)

Burada Arabî için bir kısım ehli cehaletin söylemiş olduğu sözlere de bir cevap niteliği oluyor. Hem aynı zamanda rüyanın hakikatiyle alakalı bir cevap oluyor. Arabî burada gerçekte Sünnet-i Resulullah’a tabi olmanın, Sünnet-i Resulullah’a biat etmenin nasıl olması gerektiğini bize söylüyor. Cenaze namazları Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında da mescidin

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

dışında kılınan namazlardı. Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “İbadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapın” emrini verir. Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sağlığı boyunca cenaze namazını hiç mescidin içinde kılmamıştır. içtihat uleması, bunu Hanefiler, Şafiler, Malikiler, Hambeliler, hepsi de bunun içerisinde vardır, cenaze namazının mescidin içinde de kılınabileceğini, kapalı bir mekânda da kılınabileceğini hatta mescidin içinden ona tabi olunabileceğine dair hükmederler ama Muhyiddin İbni Arabî Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyasında görür ve rüyasında bundan men eder Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onu. Arabî meselenin en sonunda da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir hadis-i şerifini aktarır aslında. Hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Beni rüyada gören gerçekte görmüş gibidir. Şeytan benim suretime ve siretime bürünemez” demiştir. O yüzden rüya bu manada peygamberliğin 46 cüzünden bir cüz hükmü olur ki sahih rüyaya ittiba edilir yani bağlanılır, ona tabi olunur. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin görüldüğü rüyalarda sahihi rüyalardır. Aynı zamanda Âdem aleyhisselamla Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine kadar gelen ismi bilinen bilinmeyen peygamberlerin de şekline ve şemaline şeytan giremez. Bir hadis-i şerifte de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurur ki “Benim ve raşit halifelerimin şekline ve şemaline şeytan giremez” der. Biz buradan da anlıyoruz ki velilerin, mürşid-i kâmillerin ve sahabelerinde şekline ve şemaline şeytan giremez. Biz bu noktada inancımızda budur. Bizimde inancımız budur. Ehli sufi mürşidi- kâmilliği bu noktada Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dilinden veyahut ta geçmiş peygamberlerin dilin veyahut ta yine geçmiş üstadların dilinden tasdiklenmiş olan bir kimsenin şekline ve şemaline şeytan giremez. Mesela bu tasdiki herkes kendi manevi derecesine göre alır. Bir kimsenin manevi derecesi geçmiş üstadını görmekle sınırlıdır. Vefat etmiş olan üstadı veya ondan önceki üstadı veya ondan önceki üstadı mürşid-i kâmilliği bu noktada sahihse, onu rüyasında gören ve rüyada o kimse x kimse mürşid-i kamildir, mürşiddir, sizin şeyhinizdir, dediyse ona ölçüdür bu. Bunun bir üst manevi derecesi de pir efendilerdir. Abdülkadir Geylani, Ahmed er-Rufai, Ahmed El Bedevi, İbrahim Dusiki, gibi. Hazreti Mevlâna, Hacı Bayram-ı Veli, Üftade, Hacı Bektaş-ı Veli gibi pir efendiler bir kimsenin mürşidliğini beyan ettilerse bu da hakikattir. O kimsenin manevi derecesi buraya kadardır. İkinci manevi derece imam efendilerdir. İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik, İmam-ı Hambeli ve aynı zamanda ashabı Resulullah. Ashabı Resulullah. Bu noktada bunun bir üst derecesi aşere-i mübeşşere. Bir üst derecesi. Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali. Manevi olarak bir üst derecesi Hazreti Ali radiyallahu anh. Hazreti Hasan ile Hüseyin Efendimiz. Onlar çünkü ehli beyttir. Cenâb-ı Hakk ayet-i kerimede, “Sen ehli beytini al lanetleşmeye çık” dediğinde bütün ashab bekledi. Necran’lı Hristiyan papazla, hükümdarla, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin arasında lanetleşme günü. Kur’an’la sabit. O lanetleşme gününe bütün ashab bekledi kiminle çıkacak yarın diye. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri direkt

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

tam arkasına denk gelen yeri Hazreti Fatıma annemizi, Onun sağına, kendi sağına, yani Hazreti Fatıma annemizin sağına Hazreti Hasan Efendimizi, Hazreti Fatıma annemizin soluna Hazreti Hüseyin Efendimizi, Hazreti Fatıma annemizin tam arkasında da Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerini aldı ve Ashab-ı Aba denir bunlara. Bunları kendi abasının, kendi cübbesinin altına aldı soğuk rüzgârlı bir günde Medine’de meydana çıktı lanetleşmeye hazırdı ve kim yalan söylüyorsa Allah onu helak edecekti. Papaz krala dedi ki: Bu adam davasına inanmış, davasının hak olduğuna da inanmış eğer biz çıkar lanetleşirsek ve bu da hak ise vallahi ebediyen biz helak oluruz. Bu lanetleşmekten biz vazgeçelim, deyip papaz ve o kavmin kralı pılısını pırtısını toplayıp çekip gittiler. Bu peygamberliğin son altı ayıydı. Altı ay sonra vefat etti Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, hastaydı da zaten. Bu Ashab-ı Aba’ydı. O yüzden evet zahiri olarak -burada şimdi İmam-ı Azam hazretlerinden Hanefilerin fetvasını okursunuz, demeyin sonra, bu adam şirke düştü küfre düştü diye. Ashabın faziletlisi Hazreti Ebu Bekir Efendimizdir ilk halifedir. Manevi deracat olarak ehli beyte hiç kime ulaşamaz. Manevi deracat farklı bir şeydir. Bu manada manevi deracat olarak ehli beytin bütün manevi derecelerin üstünde olduğuna inanlardanım. Buradan hareket ederekten ehli beytin, manevi olarak ehli beytin, Hazreti Hasan’ın, Hazreti Hüseyin’in radiyallahu anh, Hazreti Fatıma annemizin, Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerinin ve bunların mübarek çocuklarının, ehli beytin gelen mübarek çocuklarının da şekline şemaline şeytan giremez. Ve bunun üzerinde şek şüphe edilmez. İşte bunlardan birisi de bir kimsenin mürşid-i kâmilliğine işaret ediyorsa o rüya haktır, hakikattir veyahut ta rüyada bunlardan herhangi bir birisi ilim verirse, şekline şemaline şeytan giremeyeceğinden dolayı hakikattir. Bir kimsenin rüyasında Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir şey söylüyorsa, görmüş olduğu rüya hakikattir. Gerçekte Onu görmüş gibidir ve bir kısım ehli tasavvuf böyle gören bir kimseyi de sahabe hükmünden görmüşler. Çünkü illaki Onun zamanında yaşamış olması gerekmez, birbirlerini rüyalarında gördülerse yani bir kimse Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyasında gördüyse, gerçekte görmüş gibidir hükmünden dolayı onları sahabeden sayanlarda olmuşlardır. O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ve ehli beytinin ve mübarek hulefâ-i râşidinin ve mübarek velilerin şekline ve şemaline şeytan giremez söyledikleri hakikattendir.

Bu açıklamaların ışığında bir Arabî şerhi “ALLAH VARDI, ONUNLA BERABER HİÇBİR ŞEY YOKTU” sufi BEYAZİD-İ BESTAMİ’nin bu sözü işitince “ŞU ANDA DA ÖYLEDİR” “el-ân kemâ kân” diye bunu tefsir ettiği rivayet edilir.

Arabî ise şöyle şerh eder: Bu sözden kastedilen hükümlerdir. El-an ve kâne nispetleri ise bize ait şeylerdir. Yani bunlar bizimle zahir olmuşlardır. “Allah vardı ve onunla beraber başka bir şey yoktu” sözü de ulûhiyet mertebesi içindir. Zat için değildir. Ve devam eder “Bir şeyle beraber olmayanın beraberinde bir şey olmaz”der.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Allah vardı ve onunla beraber hiçbir şey yoktu. Ben anladığımı aktaracağım size. Allah vardı ve hiçbir şey yoktu Onunla beraber. Ben Arabî’nin taayyünsüzlük dediği, taayyünsüzlük. Allah bilinmezdi. Hadis-i kudside “Ben bilinmez idim” Hadis-i kudsi “Bilinmekliği istedim” Bilinmezlik, bilinirlik. Bu bilinirliği de anlatırken sahabe sorar “Ya Resulullah hiçbir şey yok iken Allah neredeydi?” Cevap şu “Âmâdaydı” bilinirliğin birinci tecelliyatı: Âmâ. Bulutumsu şey, Allah. Bilinmezliğin bilinirliğe geçtiği âmâdaydı Allah. Âmâdaydı. Bakın hadis-i şerifle teyit ediyorum. Allah bilinmezdi. Cenâb-ı Hakk diyor ki “Ben bilinmez idim bilinmekliği istedim.” Bilinmekliği istedi. Bilinmekliği istediğinde başka bir hadis-i şerif bize yardım ediyor. “Ya Resulullah hiçbir şey yoktu” hiçbir şey yoktu “Allah neredeydi?” “Âmâdaydı” ve Allah bilinmekliğine devam etti. Bir şey yarattı. Bir şey yarattı. “Bir şey” sözü hadis-i kudsidir. Bir şeyi bulan sonradan hiç kimse yoktur. İmam-ı Maturidi de bir şeyi bu hadis-i kudsiden öğrenir. İmam-ı Azam hazretleri de nakleder bunu ve İmam-ı Azam hazretlerine de sorarlar, “Bu yaradılan neydi?” “Bir şey” der, ilk yaratılana. Çünkü ilk yaratılanın üzerinde hadis-i kudsiler var, Allah önce aklı yarattı. Hadis-i kudsi. Allah önce Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyetini ve nuraniyetini yarattı. Devam eder, hadis-i kudsiler devam eder. Aklı yarattı ya, ondan kalemi yarattı, kalemden levh-i mahfuzu yarattı. Bakın bu yaratma aşağı doğru devam ediyor. Kalem, kalemden levh-i mahfuz, levh-i mahfuzdan sonra ruhlar, ruhlardan sonra misal alemi, misal aleminden sonra aşağı doğru gidiyor. Geçen derste bununla alakalı konuşurken dedim ki: Arabî bunu böyle sıralar. Arabî’nin sıralaması ama ben bunu böyle idrak etmiyorum dedim. Ben de dedim ki: bu Allah, burada yaratılan hepsini de ben Hakikat-i Muhammedîye olarak görüyorum. Varlık tamamiyle Hakikat-i Muhammedîye‘in ve bunlarda Hakikat-i Muhammedîye‘in içerisindeki dereceleri. Kalem, levh-i mahfuz gibi. Şimdi bu “Allah vardı onunla beraber hiçbir şey yoktu” hadis-i kudsi. Bunu bazı hadisçiler zayıf hadis olarak nitelendirmişler. Zayıf hadis olarak nitelendirdiklerinden bunu bazı yerlerde görememiş olabilirsiniz ama bu zayıf hadis değil benim için. Allah vardı, onunla beraber hiçbir şey yoktu. Yani burada Âmâ vardı, Âmâ’da Allah var onunla beraber hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Allah var ama. Allah bilinirliğe geçmedi daha henüz ve burayı özellikle çizdim ki burayı iyi anlayacağız şimdi. Devam ediyoruz, Bu sözü Beyazid-İ Bestami işitti, dedi ki “Şu anda da öyledir” yani Allah var ve Onunla beraber hiçbir şey yok. Allah var, Onunla beraber hiçbir şey yok. Yani bütün varlığı tamamiyetle yok hükmünde görüyor. Bakın Allah var, Onunla beraber hiçbir şey yoktu. Onunla beraber hiçbir şey yoktu ve bu noktada Beyazid-i Bestami de diyor ki “Hala öyledir” kendisini de yok görüyor ve bunu diyor ki “el-ân kemâ kân” “şu anda da öyledir” An olarak. Bu sözden kast edilen hükümlerdir diyor Arabî, nispetleri ise bize ait şeylerdir. Yani Allah hükmeder bizim üzerimizde tecelli eder, yani bunlar bizimle zahir olmuşlardır yani Cenâb-ı Hakk bütün varlıkta görünür olan şeyler bizden, varlığın üzerinden zahir olmuştur. “Allah vardır ve onunla beraber başka bir şey yoktu” sözü de ulûhiyet mertebesi içindir, demiş. Uluhiyet mertebesi neresi? Âmâdaydı. Evet Allah vardı hiçbir şey yoktu Âmâ makamıyla derecesiyle alakalı. Allah vardı hiçbir şey yoktu. Beyazit-ı Bestami’nin “Hala daha öyledir şu anda

içerisinde olarak

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

da öyledir” demesi, Onun hali. Onun hali. Bu söze katılıyor musun? Hayır. Katıldığım bir tek nokta var, eğer ki Beyazıt-ı Bestami Âmâ derecesi için bunu söylediyse, evet. Allah vardı onunla beraber hiçbir şey yoktu. Doğru. Hala daha öyle. Yine Allah var, bu noktada Onunla beraber o derecede hiçbir şey yok. Yine hala daha aynı Allah var, Onunla beraber hiçbir şey yok. Var derseniz şirk olur zaten. Tevhidin en üst noktası. Tevhidin en üst noktası, O hiçbir şeye benzemez. Bu manada uluhiyet noktasında ikinci bir uluhiyet kabul etmez. Arabî’nin de Uluhiyet mertebesi içindir sözüne katılıyorum.

Ve devam eder “Bir şeyle beraber olmayanın beraberinde bir şey olmaz”

Evet. Bir şeyle beraber olmayanın beraberinde bir şey olmaz. Evet doğru. Allah Âmâ noktasında, Âmâ noktasında, hiçbir şey yoktur ve onunla beraber de hiçbir şeyin olması mümkün değildir.

“Hak ve âlem arasında asla akılla anlaşılacak bir fark yoktur. Ancak hakikatlerin temyizi ile bu anlaşılır. Allah ile beraber bir şey yoktur, bu hâlâ böyledir. Onun maiyetinde olan bizim maiyetimizde olandır. O’nun celali bunu gerektirir. Eğer O kendi nefsinde bizimle maiyetini nispet etmeseydi akıl, maiyet kelimesinin manasını bir türlü çıkaramazdı. Akl-ı selim dahi sadece maiyeti âlemden bunun ne olduğunu anlayamazdı.

Evet, bir şeyin maiyeti bir şeye tecelli edince anlaşılır. Sizin kuvvetiniz vardır sizin kuvvetiniz bir şeye tecelli edince kuvvetinizin varlığı anlaşılır. Sizin bilginiz varsa bilginiz tecelli edince bilginizin de nereye kadar tecelli ederse maiyeti belli olur, tecelli alanı belli olur. Kuvvetinizin maiyeti kuvvetinizin tecelli edeceği alan ve tecelli ettiği miktar kadardır. İşte bu manada bir şeyin maiyeti tecelli edince anlaşılır. Allah’ında sıfatlarının maiyeti tecelli edince anlaşıldı eğer öyle bir tecelli olmamış olsaydı Allah’ın sıfatlarının maiyetini biz asla anlayamayacaktık. Aklımızın maiyeti de aynıdır. Aklımız nereye kadar tecelli ediyorsa maiyet olarak aklımızın maiyeti de bu noktada olur.

“Ümmetinden Hz. Muhammed’e erişememiş olan kimseler Kur’an a baksınlar. Ona bakmakla Hz. Muhammed’e bakmak arasında fark yoktur. Sanki Kur’an beden suretine girmiş ve adına Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib denmiştir. Kur’an Allah kelamıdır. Kelam ise Allah’ın sıfatıdır. Öyleyse Hz. Muhammed de Hakk’ın sıfatıdır.

Şimdi bir kısım Türkiye’de Avrupa’da, orada burada duran, kendisini arabîci görüp de dinin olmazsa olmazlarını kenara atan, Arabî’yi ters yönden, başka açıdan bakıp da kendi kendilerine bir de kibirlilik taslayan insanlar vardı. Bunlar Muhammed-i Mustafa’ya çok tabiri caizse tenezzül etmez. Öyle Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretlerine de bakanlar vardır. Mevlânacılar vardır, onlarda Hazreti Muhammedî Mustafa’ya fazla bakmazlar kendilerince Mevlâna’ya bakarlar.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Arabî’ye de böyle bakanlar var örneğin. Şeyhlerine de böyle bakanlar var örneğin. Hocalarına, hacılarına, siyasi parti liderlerine de böyle bakanlar var örneğin. Zakirlerine, çavuşlarına ders yaptıran ablalarına da böyle bakanlar var örneğin. Bunların hepsi de Kur’an sünnet dairesinde olmadığı müddetçe insanı bataklığa götüren şeylerdir. Arabîcilerede buradan Arabî kendisi cevap veriyor kendi yolundan gidenlere. Diyor ki, Hazreti Muhammed-i Mustafa yürüyen Kur’an’dır. Yürüyen Kur’an. Yaşayan Kur’an. Yürüyen Kur’an, yaşayan Kur’an. Hani bundan 4-5 hafta önce Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetine tabi olmanın farz olduğuyla alakalı birkaç dizi sohbet etmiştik burada. Cenâb-ı Hakk’a hamd olsun ki o sohbetlerin üzerine bu tecelli ettirdi. İşte Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yürüyen Kur’an’dı. Çünkü o heva hevesinden hiç konuşmamıştı. Kuran’ın diliyle ve Allah’ı zikredenler için çok güzel örnekler vardı ve ayet-i kerimede de “Allah ve Resulüne itaat edin sizden olan emir sahiplerine itaat edin” diyerekten Cenâb-ı Hakk iman edenlerin yolunu çiziyordu. İşte kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler dikkat edin Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yaşayan bir Kur’an’dı, yaşayan. Sesli, görüntülü, bilinen bir Kur’an’dı ama ne yazık ki ümmeti Muhammed son 300 yıldan beri o yaşayan Kur’an’ın kıymetini bilemedi. Muhammed-i Mustafa’nın sünnetine tabi olmanın yolunu bulamadı ve böylece de Kur’an’ın canlı, heyecanlı istikametini terk etti. Terk etti. Terk ettiği için biz şimdi, cahil, aymaz, açık açık söyleyeceğim, vahşet, katliamcı, karanlığın içince kaldık. Din adına la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyenleri katletme, katletme, din adına ibadetleri katletme, din adına, İslam adına havrayı, İslam adına kiliseyi yakmak, yıkmak, bombalamak İslam adına Şii camisi Sünni camisi ayırt edip bombalamak, İslam adına bu imam şu cemaatten bu imam bu cemaatten, bunlar şurdan, bunlar ocu bunlar bucu deyip bölünüp parçalanma Muhammed-i Mustafa’nın izini yani Kur’an’ın izini yani Sünnet-i Resulullah’ı terk etmekten dolayı başımıza geldi. Bir kimse bir ibadeti yerine getiremedi diye onu küfür noktasına görmek, bir bayanın başı açık diye onu kafir noktasına görmek, bir bayan mini etekli dolaştı diye onu kafir noktasına görmek bizim dinimizin emri değildi. Oruç tutmayana katliam yapmaya kalkmak, bizim tarikattan değil, bizim cemaatten değil, bizim meşrebimizden değil, bizim mezhebimizden değildir deyip onu öldürmeye kalkmak illallah Muhammeden Resulullah diyorsa Müslümandır. Onun kanı, canı, ırzı, malı, mülkü, diğer Müslümanlara haramdır. Biz Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yolunu takip ettiremediğimizden dolayı ne yazık ki kardeşlik hukukumuzu bozduk. Müminler kardeştir hükmünü ne yazık ki yaşatamadık ve yaşayamadık. Bu hukuku biz kendi ellerimizle bozduk. İşte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Kur’an’ın canlı yaşayanıydı. Kur’an’ın canlı yaşayanı olduğu için Ona tabi olmak, Onun yaptığı gibi yapmak farzdı bize. O cenaze namazına caminin içinden tabi olmadı. Şimdi caminin içinden tabi oluyoruz. O Cuma namazlarını kadınları da kızları da bütün köleleri de cumaya götürdü. Biz Onun yolunu terk ettik, kadınları camiden men ettik. O her vakit namaz kadınları camide topluyordu. Biz Onun yolunu terk ettik. Kapitalist sistemin peşine takılaraktan,

İslam değil. Kıymetli dostlar kim

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

deccaliyet sisteminin peşine takılaraktan biz ne yazık ki Onun yollunda gidemedik. Şimdi onun acısını çekiyoruz. O dedi ki: İlim Çin’de de olsa gidip alınız. Biz pozitif akli ilimlerle ilimlenemedik. O dedi ki: İlim müminin yitik malıdır. Biz ilimde geri kaldık, fende geri kaldık, matematikte geri kaldık, kimyada geri kaldık, astronomide geri kaldık, insanlıkta geri kaldık, her şeyde geri kaldık. O çünkü yaşayan Kur’an’dı biz ona tabi olamadık. Ne ibadetlerinde ne ahlakında ne ilminde ne fenninde biz ona tabi olamadık. Çözümleyemedik de zaten. Çözümleyemedik de. Bizim bu çarpık halimize baktı dindar olmayanlar, “Müslümanlık işte sizin gibi insanlar üretti.” dedi. Onlarda dine bizim çarpıklığımıza bakaraktan karşı geldiler. Eğer bir kimse dine karşıysa bilin ki bunda Müslümanların payı var. Müslümanların çarpıklığının payı var. Çarpıklığının payı var. Biz hatta kendi çarpıklığımıza bakamadan, göremeden, çarpık dini düşünce ve fikirlerimizi insanlara din anlatıyoruz noktasından anlattık, onlarda akıllarıyla bize baktılar, din buysa biz bu dini kabul etmiyoruz dediler, haklılar. Biz onların bu haklılığını da görebilecek kapasitede değil, körlerdendik. Dedik, bu kafir, bizi dinlemiyor, dedik halbuki kafir olan bizdik. “Ey iman edenler iman ediniz” ayet-i kerimesini üzerimizde tecelli ettiremedik. Kendi çarpık fikir ve düşüncelerimizi din olarak etrafımıza aktarmaya kalkıştık. Kendi heva ve hevesimizi din olarak aktardık. Şeyhler dedi ki: Allah’a kavuşmak istiyorsanız beni sevin. Ne kadar Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin misali olduğunu kendileri bakmadan bu küstahlığı yaptılar. Bunları duyan dervişan da dediler ki: Allah’a ulaşmak istiyorsan beni sev. Biz dervişana dedik ki: Şeyhe ulaşmak istiyorsan ablanı sev, ben seni ablanım. Ben senin abinim, şeyhe ulaşmak istiyorsan beni seveceksin. Şeyh dedi ki: Muhammed-i Mustafa’ya ulaşmak istiyorsan beni seveceksin. Hiç kimse buradaki çarpıklıkları görmedi. Oysa şeyhiyle, hocasıyla, alimiyle, çavuşuyla dervişiyle, deseydik ki hepimizde, kardeşler Muhammed-i Mustafa’ya tabi olacağız sallallahu aleyhi ve selleme. Hiçbir şeyhin dini yok yeni bir din getirmiyor, hiçbir müridin yeni bir dini yok. Ya? Gelin Kur’an ve sünnete tabi olalım. Gelin Kur’an ve sünnete tabi olalım. Bu meselenin en öz noktasıydı. Biz bunu beceremedik, beceremediğimizden dolayı da bütün ümmet battı. Şimdi o bataklığın içerisinde çırpınıyoruz biz. İçimizde gizli servis ajanları cirit atıyor, içimizde bilgisizlik cirit atıyor, içimizde karanlık cirit atıyor, içimizde şeytan cirit atıyor. Cirit atıyor. Şeytan, her türlü oyunu yapıyor bize. Neden? biz Muhammed-i Mustafa’ya tabi olmadığımızdan. Allah bizi iyi etsin. Ona tabi olsaydık Kur’an’a tabi olmuş olacaktık. O yaşan Kur’an’dı çünkü. Ayakta. Kur’an’ın, Kur’an’ın, aklın, o sadece hüküm olarak indirilen ayetlerin hayata çevrilişiydi O. Allah bizi Ona uyanlardan eylesin.

Sufi muhakkiklere göre -muhakkik, araştıran soruşturan, bu konuda kendisinde hiç şüphe bitmeyen kimse. Araştırmacı yazar diyorlar ya, muhakkik bu-bu naslar yanında onlar üzerinde ehlullahın getirmiş oldukları bu şerhlerde bir o kadar önemi haiz kaynaklardır. Zira “Nasıl ki Kur’an, insan fikrinden, insan zekâsından çıkma bir kitap olmayıp Allah’tan geldiği için” önünden veya ardından onu hükümsüz kılacak bir şey gelmeyecekse (Fussilet/41-42) ehlullahın yani evliyaların, velilerin bunları şerhleri de aynen böyledir.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Nasıl kitab tenzili Allah’tan peygamberlerinin kalplerine olduysa söz konusu o kitabın gerçek manasını bilmek de tıpkı bu şekilde o Allah’tan bazı müminlerin kalplerine tenzil olur.

İşte bu manaya binaendir ki Hz. Ali radiyallahu anh “O kullarından

dilediğine bu Kur’an’ın fehminide bir lütuf olarak verir.” demiştir.

Kur’an nasıl Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kalbine inip fiili olarak Muhammed-i Mustafa bunu yaşadıysa sallallahu aleyhi ve sellem, her devirde de Muhammed-i Mustafa’ya tabi olup bu ayetleri şerh eden, bu ayetleri açıklayan veliler de muhakkak vardır. O velilerin şerhleri, buradaki metne katılmayacağım bir tek bir şey var. O velilerin şerhleri, o velilerin söylediği sözler kendi zamanları için geçerlidir. Kendi zamanlarındaki şerhler, kendi zamanlarında değişmeyen kaide gibi durur veyahut ta kendi zamanlarında söylemiş oldukları ayet-i kerimenin tefsirleri kendi zamanını bulur. Çünkü Kur’an her an kendisini mana ve anlam olarak yenileyen bir kitaptır. Bugünkü mana yarın için geçerli olmayacaktır. Çünkü bugün aynı noktada duran bir kimse yarın da aynı sabit noktada duruyorsa kendisini geliştirememiş günü gününe müsavi olan yani denk olan zarardadır hadis-i şerifinin muhatabı haline gelmiştir. O zaman Kur’an’daki müteşabihler her an kendisini anlayış olarak yenilemektedir. Kur’an’da 1440 yıllık değişilmeyecek olan kaideler hukukla alakalıdır. Hukukla alakasının dışındaki müteşabihlerin anlam ve manaları her gün yenilemeye muhtaçtır. Bunları yenileyecek olan da ehlullahtır. Kur’an’ı ehlullahtan dinlemek gerekir mana itibarı ile. O yüzden sufiler ölmüş olan bir şeyhin peşinden gitmezler Kur’an’ın yeniden anlamını, yeniden manasının tadını tatmak için yaşayan bir velinin sohbetinde oturup Kur’an’ı canlı bir şekilde dilemeleri gerekir. Eğer velilerin geçmiş olan şerhleri müteşabihlerde geçerli olmuş olsaydı Allah’ın el Veli ismi de belirli bir zamanda tecelli edip belirli bir zamandan sonra tecelliyatının kalkması gerekirdi ki bu mümkün değil, küfürdür. Cenâb-ı Hakk ayet-i kerimede der ki “Allah’ın yer yüzünde direkleri vardır.” Sorarlar bunu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine. İbni Abbas bunu nakleder bize der ki, Allah’ın yer yüzünde direkleri, Cenâb-ı Hakk onlarla Kur’an’ı korur, onlarla Kur’an’ı anlaşılır hale getirir, onlarla Kur’an’ı yaşanır hale getirir ve bunlar her daim hiç eksik olmayacaktır ve İmam-ı Hambel hazretlerinin 3’ler, 5’ler, 7’ler, 40’larla alakalı hadis-i şerifini getirirler ve sufiliğe karşı olan İbni Teymiye’nin talebesi Aliyyül Kari dahi bu hadis-i şeriflerin karşısında, çünkü üstadının üstadının naklettiği hadis-i şeriftir İmam-ı Hambeli ve bu hadisleri kabul etmek zorunda kalır. Reddedemez. Çünkü Aliyyül Kari’nin şeyhi İbni Teymiye, İbni Teymiye’nin de şeyhi İmam-ı Hambel’dir. İmam-ı Hambel’in naklettiği hadisleri velilerle alakalı, ebdallarla alakalı hadis-i şerifleri reddetmez. Hazreti Ömer Efendimizin naklettiği “Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar ‘ol’ dese Cenâb-ı Hakk onların ol demesinden olduruverir” hadis-i şerifini der ki, Ömer’in böyle bir hadisi var, nakletmek zorunda kalır. İşte bu manada işaret ederekten, velilerin kendi zamanındaki ayet-i kerime şerhleri kendi

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

zamanlarını bağlar. O yüzden bütün devamiyet olarak bağlar hükmüne katılmayacağım bu noktada. Allah bizi affetsin.

21 – 28 Şubat 2015 Tarihli Sohbet

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Sünnet, Şeyh, Halife, Râbıta, Hamd, İlm-i Ledün. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı