Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 2199-2202. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 2199-2202. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 15/30

Mesnevî-i Şerîf 2199-2202. Beyitler Şerhi Hakkında

2199-2202. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm! Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı yaşayan ve haykıran; batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Kur’an ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışıp yaşayanlardan ve yaşatma mücadelesi verenlerden eylesin. Nerede Müslümanların kanı, canı, namusu, şerefi, haysiyeti, ayaklar altına alınıyorsa kim Müslümanlara zulmediyorsa, Cenab-ı Hak hepsini kahr-ü perişan eylesin! Amin! Hepsini yerle bir eylesin! Amin! Hepsinin de güçlerini, makamlarını yerle bir eylesin! Amin, ecmain!” Konu başlığından devam ediyoruz. Malum, bir hatırlatma olarak söyleyelim: Ne olduydu? işte bir çalgıcı ihtiyar, kendince tövbe edip mezarlığa gitti. Bir mezarın kenarına yaslandı. “Bundan sonra,” dedi, “Rabbime döneceğim, ona çalacağım, ona söyleyeceğim.” dedi ve uyuya kaldı. O esnada Hazreti Ömer radıyallahuanh hazretleri onu rüyasında gördü. Cenab-ı Hak onun rüyasında ona ilham eyledi: “Git,” dedi, “orada bir tane dostumuz var, dostumuza para yardımı eyle.” Kısaca özetlemek gerekirse buydu.

“Ömer’in-Allah ondan razı olsun-ihtiyar çalgıcının nazarını varlık

âlemi olan istiğrak âlemine çevirmesi.”

Yani Hazreti Ömer radıyallahuanh hazretleri, o ihtiyarın nazarını varlık âleminden istiğrak âlemine doğru çevirecek. Varlık âlemi malum, bu komple mevcut olan, yani mevcudat olarak nitelendirilen eski dilde “yaratılış âlemidir”. Bakın, bir şey normalde var edildiyse, bu ister biz görelim ister

görmeyelim, mesela cinni taifesi… Görmüyoruz ama var, onlar da varlık âleminin unsurlarıdır. Melekler… Görmüyoruz; hani görenler vardır ama genel olarak toplumun büyük bir çoğunluğu görmez ama melekler vardır, varlık âlemidir. Cennet, cehennem… istiğrak ise bir sufi terimidir. Sufi terimine göre istiğrak, o kimsenin kendinden geçmesi, istiğrak hali, o kimsenin kendinden geçmesi ve tamamiyetle Allah’a yönelmesidir. “istiğrak Âlemi” dediğimizde bunun içerisinde birçok sufi terimler girer: Cezbe gibi, hayret gibi, fena olmak ve fenadan bekaya geçmek gibi. Normalde bunların hepsi de istiğrakla alakalıdır ama bunların şimdi o kimsenin üzerindeki tecelliyata göre biz onu ayrı isimlendiririz. Üzerindeki tecelliyata göre, onun durduğu perdeye göre yine istiğrak halidir o ama onun ismi farklıdır. işte o kimse rüya görmüştür, rüyayla alakalı, o rüyada kendinden geçmiştir. Halde kendinden geçmiştir veyahut da fena haline tutulmuştur, gelmiştir, fena haline gelmiştir. Onların hepsi de bu normalde halle alakalı, rüyayla alakalı, manevi tecelliyatla alakalı, bütün hepsi de istiğrak halidir, istiğrak hali.

O yüzden normalde hani Hazreti Ömer radıyallahuanh hazretleri ona varlıktan istiğrak haline geçmeyi, onu dillendirecek, onu anlatacak. O yüzden hani bir insanın dünyaya bakış tarzı, tavrı vardır, ondan sonra ama o dünyaya bakış tarzından, tavrından, dünyayla alakalı ilgi ve alakasından Allah’a cezbeyle, aşkla yaklaşmayı öğretecek Hazreti Ömer Efendimiz ona.

“Bunun üzerine Ömer çalgıcıya dedi ki: ‘Senin bu ağlaman, aklının

başında olduğuna delalettir.’ ”

Senin ağlaman, hani çalgıcı ne yapıyordu? Ağlıyordu, sızlıyordu. Hatta çalgı aletini yere vurdu. Dedi ki: “Beni yıllarca oyalandıran sensin. “Ben,” dedi, “bu çalgı aletinin içerisinde, notaların arasında, şarkıların arasında ömrümü heba ettim.” dedi, ağlamaya başlamıştı. Bu gözyaşı, tabii çalgıcının bu döktüğü gözyaşı duygusallıktan değil artık, o derin bir idrak içinde. O derin bir idrak içinde olmakla alakalı farklı şeydir, duygusallıktan ağlamak farklı bir şeydir. Her ağlayan, hakikat noktasında değildir, her ağlayan haklı da değildir. O yüzden her gözyaşı doğru değildir. Bazı gözyaşı vardır, tiyatrodur. Biz her gözyaşını samimi görürüz ama hakikati, yani o kalplere tecelli eden Allah’tır. O yüzden normalde her gözyaşı doğru değildir. Hazreti Ömer Efendimiz diyor ki normalde ona da kendi tabiriyle diyor ki: “Sen ağlıyorsan, o zaman,” diyor, “sen akıllı bir kimsesin.” Yani bu normalde gözyaşı akılsızlıktan kaynaklanan bir şey değil, o manada söylüyor. Aklının başında olduğuna işarettir. Şimdi o zaman ama genel olarak o hani Allah için ağlayan bir kimse, bu hakikat noktasında ağlıyorsa, gerçekte onun kalbinin dirildiğine…Bir kimse yalnız kaldı, Allah’ı zikrederken gözyaşı döküldü, o kimsenin kalbinin, ölü kalbinin dirildiğine işarettir.

O yüzden normalde ölü kalp, Allah’tan haberi olmayan kişinin kalbidir. Diri kalp ise Allah’tan haberi olan, Allah’a yaklaşma noktasında olan kimsenin kalbidir. O mesela hani hadis-i şerifte: “Allah’ı zikredenlerle zikretmeyenlerin arasındaki farkı söyleyeyim mi?”, “Söyle ya Resulallah!” “Allah’ı zikredenler diridir, Allah’ı zikretmeyenler ölü gibidir.” diyor. O zaman bir kimse ağlayabiliyorsa Allah için onun kalbi diri kalptir. Bir kimse Allah’ı zikrediyorsa, Allah’ı zikrediyorsa, Allah’la bağ kurduysa, o kimsenin o zaman kalbi diri bir kalptir. Ama yok, o kimse günahına ağlayamıyorsa veya Allah için ağlayamıyorsa, o kimsede gözyaşı problemi var ise o zaman o kimsenin kalbi ölü kalptir veyahut da bazen ağlamak da insanı aldatır yalnız. insanın kendi kendini de aldatır. insan kendince o ağlamanın arkasına da saklanabilir. Her ağlayış doğru değildir çünkü bazılarının kendi ağlaması kendisini de aldatır. Hatta bazılarının ağlaması onun için kendince bir perde olur, önünde perde olur: “Ağlayabiliyorsam benim maneviyatım var,” der. Onun önünde perde bile olur, Allah muhafaza eylesin. O yüzden Tabarani’de geçen hadis-i şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri: “Allah’ı çok zikreden ve çok ağlayan bir kalp isteyin” der. Demek ki bir kimsenin istediği şey ne olacak? Allah’ı çok zikreden, Allah’ı çok zikreden ve çok ağlayan bir kalp isteyecek. Bakın, kalbi bir mesele bu burda. Bugün internet ne oluyorsa oluyor, bize her taraftan şey geliyor, defans geliyor. Allah iyi etsin inşallah!

“Yok olanın yolu başka yoldur çünkü aklı başında olmak da başka

Yok olanın yolu, başka yoldur çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır. Burada aklı başında olmak dünyevi anlamda meseleye bakmamızı gerektirir. Aklı başında olmak, o kimsenin normalde dünyevi olarak bakılacak olursa faziletli bir kimsedir, aklı başındadır ya; almayı, satmayı, vermeyi, gitmeyi, gelmeyi, dünyayı elde etmeyi çok iyi becerir. Biz hatta deriz ki böyle malı mülkü çoğaldıysa: “Ne akıllı adam!” deriz. Ama sufilik yolunda o kimse aklını ilahlaştırıyorsa onun için Allah’a yaklaşmada ayrı bir engeldir, perdedir o akıl. Mesela o akıl böyle kendince sorguluyor her şeyi. Şimdi bu meşhur oldu ya insanların içerisinde: “Sorgulayacaksın azizim her şeyi!” Neyi sorgulayacaksın? Dini sorgulayacaksın en başta! “Sorgulanmalı ayetler!” Bak, ayetleri anlamaya çalışalım demiyor, ayetleri sorguluyor. Hadisleri anlamaya çalışmıyor, hadis-i şerifleri sorguluyor. Bak, sorguluyor. Çok akıllı çünkü. Çok akıllı olunca vahyi sorguluyor. Çok akıllı! Aklı ilahlaştırmış, vahyi anlama noktasında yürümüyor, vahyi sorgulama noktasında yürüyor ve biz de böyle tabiri caizse aval aval dinliyoruz: “Ne zeki adam ya! Adam koca profesör ya!” Ya bu zeki dediğin adam, koca profesör

dediğin adam ayetleri sorguluyor, anlamaya çalışmıyor, tabi olmuyor. Ya? Ayet sorguluyor, hatta sonra birisi ne dedi: böyle: “Böyle Allah’ın ayeti olmaz!” dedi. Sorgulamanın neticesi bu. O dedi ki: “Bu Allah’ın kelamı olamaz!” Veya sorguluyorlar ya: “Tövbe’nin son iki suresi ayet olamaz,” diyor, “bunları Hazreti Peygamber kendi nefsinden kattı,” diyor. Sorgulamanın neticesi bu, tabi olmak değil yani onu kabullenmek değil. Böylece onlar ne yapıyorlar? Aklı ilahlaştırıyor. Aklı ilahlaştırınca sufi yolunda ona negatif perde oluyor, engel oluyor o akıl ona.

O yüzden normalde ama genel olarak sufilerin en fazla hataya düştüğü yer orasıdır: Aklını ilahlaştırmasıdır. Vahye teslim olmayı, anlaşılmayı ister. Mesela biz Kur’an’ı sorgulansın diye indirdik demiyor. ‘Biz Kur’an’ı anlaşılsın, yaşansın diye indirdik.’ Kur’an sorgulansın diye indirilmedi. Kur’an’ı anlamak ve anladığınızı yaşamak için dua edeceksiniz, çabanız o olacak. Ama yok, biz Kur’an’ı, dini dolayısıyla sorgulayacağız. Akıl çünkü onda ne yaptı? ilahlaştı, Allah muhafaza eylesin. Yok olmak ise onun yolu ayrıdır ya. Yok olmak, yani fena haline gelmektir. Fena haline gelmek ise o kimsenin kendi benliğini terk etmesidir. Fena haline gelmek, o kimsenin dinin hükümlerinin önünde boynunu eğmesi, ona teslim olmasıdır. Fena haline gelmek, Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal boyutlarında kendisinin üzerinde sıfatlarının karşısında kendisinden hiçbir noktanın kalmamasıdır o sıfatlarda fena olmaktır. Yok olmak orta yerden kaybolmak demek değildir. Bir sufinin yok olması demek, kendince kendi heva ve hevesini terk edip, benlik dediğim o benim, heva ve hevesini terk edip her şeyiyle Allah’a yönelmesi, Allah’a teslim olmasıdır. Her şeyiyle hayatını, gününü, ayını, yılını, ömrünü komple yaşarken her şeyiyle Allah’a yönelmesi ve kendi heva ve hevesinden, kendi nefsinden bir şey yapmamasıdır. işte o esnada o kimse Allah’ın sıfatlarında yok olur ve normalde bu yol, hani Allah’ta fena olmanın yolu ilahi aşktır. Bu ilahi aşka giden yol ise zikirdir, tövbedir, güzel ameller işlemektir, Allah’a teslim olmaktır. Çünkü o aşıklığa giden, o fenaya giden yol ancak bununla kurulur. O kimse Kur’an, sünnet dairesinde zikirle, ibadetlerle, amellerle, hayırlı amellerle Allah’a yaklaşmanın yolunu arayacak, o yolda yürüyecek ve ancak o zaman o kimse yok olmanın yolunu bulur.

Çünkü Hazreti Mevlana başka bir beyitte: “Aşk geldi mi akıl gider, aklın gidişiyle sırlar açılır,” der. Demek ki o kimse aşıklık noktasına geldiğinde ona ilahi sırlar açılmaya başlar, ona manevi perdeler açılmaya başlar. Bu akılla açılmaz ama bu zikirle, tefekkürle, bu ibadetle, Allah’ı çok sevmekle bu ilahi sırlar ona açılır. O kimse Allah’ı çokça zikretmiyorsa, edebini, adabını, erkanını Kur’an ve Sünnete uydurmuyorsa, o yoldaki yürüyüşünü Kur’an’a, Sünnete, üstadın nasihatlerine uydurmuyorsa, o kimse fena

haline yaklaşamaz bile. O çünkü aşıklığı da yaşayamaz. Aşıklığı yaşayabilmesi için o kimsenin fena haliyle hallenmesi lazım. O yüzden Hazreti Mevlana’nın o “Yok olanın yolu” dediğimizde bu normalde kendi nefsini ortadan çıkarıp benliğini, yani kendisiyle alakalı hiçliği yakalamasıdır. O yüzden o normalde hiçliği yakalamadıkça kendi nefsini önde tutuyorsa, o kendini nefsini önde tutunca o ancak nefis sarhoşu olur. Kendi nefsini önde tutan ancak dünya sarhoşu olur. Kendi nefsini önde tutan heva hevesinin sarhoşu olur. O ilahi aşka ulaşamaz, o ilahi sarhoşluğa ulaşamaz. O yüzden o mesela yok olmaktan bir parmak dudağına çalınan, bir parmak dudağına çalınan Hallac-ı Mansur, bak bir parmak dudağına çalınmış. O ne diyor? Normalde: “Enel Hak,” dediğinde kendi nefsini ortadan kaldırdığını gösteriyor. Hak esmasının tecelliyatıdır, kendi nefsini ortadan kaldırdığını gösteriyor ve o normalde bunu: “Sen bu hale nasıl ulaştın?” diye sorulduğunda Hallac-ı Mansur’un cevabı çok muhteşem. Diyor ki: “Aklımın beni terk ettiği yerde onu buldum.” Bakın, aklımın beni terk ettiği yerde onu buldum. Yani kendince aklımın beni terk ettiği yerde, yani o kendisi aklını terk etmemiş, akıl onu terk etmiş. Bu ilahi bir ikram. Sufiler kendilerince vahyin karşısında aklını öne sürmezler. Vahyin karşısında “bence böyle olmalı” demez. Bir kimse vahyin karşısında “bence böyle olmalı” veyahut da Sünnet-i Seniyye’nin, hadis-i şeriflerin karşısında “bence böyle olmalı” veyahut da üstadın nasihatinin karşısında “bence böyle olmalı”… O kimse aklını öne sürüyor. Sufiler aklın padişahlığını orta yerden kaldırmak için, yıkmak için uğraşırlar. Bu uğraşı verirsin ama Hallac-ı Mansur’da ilahi bir el yordamı, onun aklı onu terk ediyor. Bu muhteşem bir lütuf, muhteşem bir ikram.

O yüzden diyor ki: “Aklımın beni terk ettiği yerde ben onu buldum.” Akıl onda durduğu müddetçe onu bulmayacak. Akıl onu terk edince evet, onu buluyor. Bunun gibi yani normalde “aklı başında olmak başka bir günahtır” ifadesi, Hallac’ın bu sözüyle günah gibi görünüyor. Yani o bir sufi kendince vahyin veya Kur’an ve sünnetin önünde kendi akıl umdelerini öne sürmeyecek. Bir sufi kendi akıl umdelerini Kur’an ve sünnetin önünde “bence böyle olmalı, bu ayet böyle, bu Allah’ın kelamı olamaz” gibi vahyin karşısına çıkıyorsa, o zaman o kimsenin henüz daha aklının ilahlığından kurtulamamış. Rabbim bizleri kurtarsın inşallah, amin. Dolayısıyla aklın günahtan arındırıcı değil, perdeleyici olabileceği, yani akıl çünkü normalde perdeleyici olur bu noktada. Çünkü aklın gözü genelde hep dışı, dışarıyı görür, içeriyi görmez. Kalp ise içeriyi görür. Sen akılla baktığında hep dışı göreceksin ama gönül gözü açılmadıysa içi göremeyeceksin ama önemli olan hem kendi içini görmen hem de bu varlık aleminin hakikatine erişmen. E öyleyse sen bunu akılla, metafizik noktasında ötelere doğru kanat çırpamazsın. Biz şehadet

ederiz, imanla alakalı Allah’ın varlığına, birliğine. Şehadet ederiz; meleklerin varlığına. Şehadet ederiz; peygamberlerin peygamberliklerine. Şehadet ederiz; kitapların indirildiğine. Şehadet ederiz ahiretin varlığına, hesaba kitaba. Şehadet ederiz; cennetin ve cehennemin varlığına, şahidiz deriz. iman öyledir çünkü. Şahidiz deriz.

Gördün mü cenneti, cehennemi? Görmedin. Eee, ahireti yaşadın mı? Yaşamadın. E şahidiz dedin. Hesaba kitaba çekildin mi? Çekilmedin. E, şahidiz dedin. Demek ki bu şehadet taklidi, tahkiki değil. Eee, öyle olunca o kimsenin manevi gözü açılacak ki, manevi gözü açılacak ki iman noktasında “şahit ol, şehadet ederim” dedi, “şahidim” dediği şeyleri görsün. Çünkü Hazreti Ali Efendimiz, “Görmediğim Allah’a ibadet etmem.” dedi. “Görmediğim Allah’a ibadet etmem.” dedi. Ha, bakmayın siz bu son dönem Allah. görülmez denilenlere. Ya biz “Allah görünür.” dedik, bir de mahkemeye çıktık. Dediler ki: “Allahlık iddia ediyor.” Hâlâ daha video dolaşıyor ya ortalıkta. Videonun çözünürlüğünde böyle hiçbir şey yok ama Diyanet mahkemeye verdi “Allahlık iddia ediyor.” diye. Biz de dokuz sayfa ben de cevap yazdım Allah’ın görülebileceğine dair hadislerle, Diyanet’in kendi islam Ansiklopedisi’nden alıntılarla. Bir de hakime dedim: “Diyanetin kendi bastırdığı kitaptan haberi yok.” dedim. “Kendileri oturup kendi bastırdıkları,” dedim, “müftüler kendi bastırdıkları kitabı bile okumamışlar.” dedim. “Kendi bastırdıkları kitapları okumuş olsalar,” dedim, “böyle bir şey yapmazlar.” O yüzden zahir akıl bir müddet sonra o kimsede perde olur, sufilik yolunda. Ha, bir kimse sufilik yolunda değilse o zahir aklıyla övünebilir. Akıl da onda çelik çomak oynar zaten. O çok akıllıdır, bu aklını daha da artırır o. Aklı artıkça da şirki artar, aklı artıkça küfrü artar. O kendince başlar o zaman Kur’an’ı, sünneti, sonra Allah’ı bile sorgular. Allah muhafaza eylesin, Amin. Ama o normalde kalbi aklı çalışmış olsa…Kalbin çalışması demek bu akılsız demek değil.

insanoğlunda iki akıl vardır. Bir akıl, normal bildiğiniz yemeği ağzınıza götürmeye yarayan akıldır. Bir kimse yemeği ağzına götürüyorsa, ensesine götürmüyorsa akıllı hükmündedir. Bir kimse suyu burnundan içmeye kalkmıyorsa akıllı hükmündedir. Bir kimse çorbayı kulağına götürmüyorsa koklasın diye akıllı hükmündedir. Akıl budur. Yani siz en deli gibi görünen kimsenin çorbayı kulağına götürdüğünü gördünüz mü? Görmediniz. Ben en delinin önüne çorba kasesi koyuyorum, diyorum: “iç çorbayı.” Ağzına götürüyor. “Bu mu?” diyorum, “deli olan?” “E,” diyorlar, “bu.” “E, bu,” diyorum, “neden kulağına götürmedi çorbayı da ağzına götürdü? Çorbayı koklamak için kulağına götürmüyor. ‘Ağzım ensemdedir.’ deyip çorbayı ensesine de götürmüyor.” Akıl var demek ki. Az, çok onda akıl var. Tuvaletini

yapıyor mu? Altına yapmıyor. Akıl var o zaman onda, akıl yoksa o tuvaletini de o zaman daha henüz daha yapmayacak yani tuvalet ihtiyacı hissetmeyecek, ne geldiyse salacak dışarı. Akıl var demek ki o tuvaletine de gidiyor. Dediğimiz akıl, bu akıl. O kimse adresini buluyor mu? Buluyor. Evine gidiyor mu? Gidiyor. Eşini tanıyor mu? Tanıyor. Annesinin, babasını tanıyor mu? Tanıyor. Akıllı. Akıllı, bu normal bildiğimiz akıl. Bir de kalbi akıl var, bilmediğimiz. Bilmediğimiz yer burası bizim: Kalbi akıl. Buna akl-ı ma’at derler. Ma’at. Akl-ı ma’at. Kalbi akıl. Cenab-ı Hak hani “Kalpleri var, görmezler.” Bakın, kalpleri var, görmezler. Kalpleri var, duymazlar. Kalpleri var, duymazlar. Aa, kalpleri var. Demek ki kalp görüyor. Allah kendisi ayeti kerimesinde kendisi söylüyor: “Kalpleri var ama akletmezler.” diyor. Kalpleri var ama akletmezler. Neden? Kalbi aklı çalışmıyor çünkü. insanda en önemli merkez kalptir. En önemli merkezdir. insanın merkezi kalbidir. Dünyanın merkezi insandır. insanın merkezi de kalbidir. insanın kalbidir. Kalp iyi olursa bütün vücut iyi olur der hadis-i şerifte. “Akıl iyi olursa” demez, “kalp iyi olursa bütün vücut iyi olur; kalp kötü olursa bütün vücut kötülüğe çalışır.”

O zaman o kimsenin kalbi aklının çalışması önemli ve kalbi mekanizması önemli. Kalbi mekanizma çalışıyorsa o zaman “hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım, gönlüne sığdım.” Çünkü kalbin bu noktada sınırı yok, gönül dediğimiz o manevi, metafizik olgunun sınırı yok. Bildiğimiz zahiri kalbin sınırı var ama o kalp dediğimiz, gönül dediğimiz, sufice konuştuğumuz onun sınırı yok. Çünkü Allah sınırsız. Sınırsız olan Allah mümin kulunun kalbine tecelli ediyor ve hatta diyor ki: “Ben hiçbir yere sığmam, oraya sığarım.” diyor. Oraya sığarım diyorsa o zaman onun başlangıcı ve sonu yok ve o kimse ancak bu dediğimiz zikrullah ile, teslimiyet ile, tövbe ile o kalbi aklı çalışır. Kalbi aklı çalıştıran en önemli unsur Allah’ı zikirdir ve tövbedir o kimse için en önemli unsur odur. “O tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.” inşallah tövbesi sahih ise. Ve Allah’ı zikredeni Allah zikreder, ayetle sabittir. O zaman hatta başka bir ayette de Cenab-ı Hak der ki: “Allah’tan hakkıyla korkarsanız, o size iyiliği de kötülüğü de ayırt edecek…” Bakın, iyiliği ve kötülüğü ayırt edecek bir anlayış verir. Ona normalde anlayış derken feraset deriz ya biz ona, o iyiliği ve kötülüğü ayırt edecek Allah sizin gönlünüze bir feraset nuru verir. Hani bazen okumayı önde tutarlar. Yok canım kardeşim! Sen Allah’la bağını sağlam kur, Allah senin bilmediklerini öğretir. “Siz bildiklerinizle amel ederseniz Allah size bilmediklerinizi öğretir.” diyor. Biz bildiklerimizle amel etmeden habire daha okuyacağız diye uğraşıyoruz. Çok özür dilerim, Yahudiler için söylenmiş bu ayet-i kerime ama “Kitap yüklü eşekler olmayınız.” demiş. Yani şu

anda Müslümanlar kitap yüklüler. Eşek diyemem Müslümanlara ama kitap yüklüler ve okuduklarıyla, öğrendikleriyle amel etmiyorlar. Eğer Müslümanlar okuduklarıyla, öğrendikleriyle amel etmiş olsa, tırnak içerisinde, ülke bu halde olmaz.

Tırnak içerisinde Müslümanlar bu halde olmaz. Tırnak içerisinde dünya bu kadar zalim olmaz. Ama Müslümanlar bütün her şeyi okuyorlar, senden benden çok iyi biliyorlar her şeyi ama yaşamıyorlar. Müslümanları eleştirmek hiç hoşuma gitmiyor amma velakin bu hale geldik. Kalbimiz çalışmıyor çünkü öğrendiklerimizle amel etmiyoruz. Ayet-i kerime: “Cenab-ı Hakkı sabah akşam zikredin.” Sabah akşam biz Allah’ı zikretmiyoruz. “Namazlarınızı kıldıktan hemen sonra ayaktayken, otururken, yanlarınız üzerine yatarken Allah’ı çokça zikredin.” ayet-i kerime. Biz böyle zikretmiyoruz. Böyle zikretmeyince biz normalde ne yazık ki kalbimiz, kalbi akıl çalışmıyor. “Günahlarınıza tövbe ediniz.” Bizim tövbemiz dilimizde. Biz tövbeyi de düpdüzgün yapamıyoruz. Öyle olunca zahir akıl genel olarak hesap kitap ediyor hep, genel olarak nefsani düşünüyor, dünyevi düşünüyor. Zahir aklın işi bu ve manevi olarak yol gidecek olanın da önüne bu engel. Bu şu demek değil, sakın böyle bir şey algılamayın: “Dünyayı terk edeceksiniz, dünyalık işiniz olmayacak.” Onu söyleyenlerden değilim. Dünyaya aşık olmayacaksınız, vahye tabi olacaksınız, nefsinize tabi olmayacaksınız, Kur’an ve sünnete tabi olacaksınız, Kur’an ve sünnete teslim olacaksınız. Bu demek değildir ki dünyevi işleriniz olmayacak, dünyayı boşa bırakacaksınız. Bu değil benim demek istediğim. Burada normalde o kimse aklını sufilik yolunda aklın haddini bilecek. Aklın haddini bilip diyecek ki: “Burada ayet var, buna teslim ol.” Aklın haddini bilmesi, “Bu konuda hadis var, burada buna teslim ol.” Sufi ise onun haddini bilmesi: “Üstadın bu noktada nasihati var, bunu dinle.” Kur’an Sünnet dairesinde ise. Aklın normalde hududu bu. Ama aklın bu hududunu biz aşıyorsak o zaman aklı biz ilahlaştırmış oluyoruz. Allah muhafaza eylesin, amin.

Yani aklın kılavuzluğunu inkar etmiyorum, aklın kılavuzluğunu inkar etmiyorum, burada meselenin yanlış anlaşılmasını istemem. Akıl kılavuzdur, eyvallah ama aklımız ilahımız değildir. Aklı kılavuz gibi kullanmak farklı bir şeydir ama aklı ilahlaştırmak farklı bir şeydir. Allah bizi affetsin. “Aklı başında oluş geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Allah’a perdedir, geleceğin de.” Hazreti Pir burada telleri yakıyor bizim. “Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın?” Tekrar okuyayım bu beyitleri, tam tel yakma:

“Aklı başında oluş geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Allah’a perdedir, geleceğin de. Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın?

Cenab-ı Hak her an yeniden bir yaratılıştadır, her an yeni bir iştedir, her an yeni bir tecelli üzerinedir Cenab-ı Hak. Rahman Suresi, ayet 29’da da “O her an bir iştedir.” der. Yani Cenab-ı Hakk’ın en küçük zaman birimi, dahi demeyeceğim, burada an olarak nitelendirilmiş. Her an Cenab-ı Hak bütün sıfatlarıyla bir iştedir. O Cenab-ı Hak her an yeni bir yaratılış üzerindedir. Her şeyi yeniden yaratır: Seni, beni, alemi, kainatı, her şeyi… Bu aklın alacağı bir şey değil. Ancak kalbi aklın tecelliyata ram olursa anlayabileceği bir şeydir. Böyle olunca sufiler bu ayeti, bu ayeti her an Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarına ram ol, tabiri caizse bunu seyret, bunu gör. Her an yeni bir yaratılış üzerine bütün varlık, bundan kendince bir tefekkür çıkar, bundan kendince bir zevkini bul bunun. O yüzden normalde geçmişte kalan geçmişte kaldı. Gelecek ise henüz daha gelmedi. Sufiler anı yaşarlar. Onlar için önemli olan andır. Geçmişe takılıp kalan perdedir, Allah’a yaklaşamaz. Hani bazen insanlar günahlarını düşünürler. O günahları onda perde olur. O günahlarını düşünürken Allah’a yaklaşamazlar. Geçmiş onda ayrı bir perde olur.

Oysa Hazreti Pir “Dün dünde kaldı cancağızım.” der, “Bugün yeni bir şeyler söylemek lazım.” der. Dün dünde kaldı, dünde takılıp kalma ey sufi kardeş! Dün dünde kaldı. Ne işlediysen, ne yaptıysan o dünde kaldı o, sen yıllar öncesini bugününe taşıma. insanların yaptığı en büyük gafletlerden birisi bu. 20 yıl öncesini 20 yıl sonrasına taşıyacağım diye uğraşıyor. 30 yıl öncesini 30 yıl sonrasına taşıyacağım diye uğraşıyor. “Sen daha nişanlıyken bize böyle böyle yaptın.” Kaç yıl olmuş evleneli? 35 yıl olmuş. 35 yılı taşıyor, yük yapmış üzerine, geçmişini kendisine yük yapmış, geçmişini Allah’ın önünde Allah’ın önünde perde oluşturmuş kendince, kendisini perdelemiş. “Dün şöyle bir hayat yaşadıydım”, eyvahlar olsun, dünün ateşiyle yanıp tutuşuyor. Dün onda perde, bir kısmında da gelecek perde. “Yarın benim durumum ne olur? Yarın iflas edersem, yarın işsiz kalırsam, yarın eşsiz kalırsam, yarın çocuksuz kalırsam, yarın malsız mülksüz kalırsam, yarın parasız kalırsam…” Ya yarın gelmedi daha. Yarının ateşiyle yanıp tutuşuyor, gelecekle alakalı yanlış. Gelecek kaygısı. Psikolojisini bozuyorlar insanların. Geçmiş kaygısı ve gelecek kaygısı insanların psikolojilerini bozar. Geçmiş kaygısıyla gelecek kaygısı insanın Allah’la arasını da bozar. Geçmiş kaygısı o kimseyi yer bitirir, geçmişini düşünmek o kimseyi yer bitirir. Canım kardeşim, geçmişinde ne yaptıysan yaptın, tövbe ettin, döndün geri.

Cenab-ı Hak sen tövbe edip geri döndüysen geçmişte yaptıklarını hayra çevirdi. Bırak ya geçmişini, bırak takılıp kalma orada. Etraf takılıp kalacak zaten sende. “Oho! Sen geçmişinde neler yaptıydın…” Hepsini hayra çevirdi Allah de. Onlar kafayı yesin, onlar telleri yaksınlar çünkü o Allah’ı öyle bilmiyor ama sen biliyorsun, sufisin. Sen tövbe ettiysen Cenab-ı Hak günahlarını affetti senin. Ne geçmişe takılıp kaldın, kalma bırak! Geçmişte kumarda oynadın, içki de içtin, fuhuş da yaptın, şunu da yaptın, bunu da yaptın, her türlü melaneti yaptın, yaptın ya. Oturdun zikir halakasına, Allah’ı zikrettin, bir üstada bağlandın, senin geçmiş günahlarının hepsini hayra çevirdi. iman et, vahye tabi ol. Hadis-i şerif, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri: “Kim cemaatle zikrullah yapar ise geçmiş günahları hayra çevirmiş olarak kalksın,” dedi. Peygamber söyledi, Mustafa Özbağ’ın sözü değil. imam-ı Hanbel naklediyor, hadis-i şerifi. Ben o peygamberin peygamberliğine iman ettim, o heva ve hevesinden konuşmaz. Ayet-i kerime var. O Allah’ın vahiyle yaptı ne yaptıysa. Şimdiki düzenbazlar gibi “O da günah işlemiştir!” diyen çok affedersiniz südü bozuk, kanı bozuklardan değilim. O ne yaptıysa vahiyle yaptı. Ne yaptıysa vahiyle yaptıysa bu söz de vahiy. O zaman zikrullah yaptık, az önce üç tevhit okuduk, geçmiş günahlarınız affolmuş olarak buradan kalkacaksınız. isterse birisi buraya temaşa etmeye, seyretmeye gelsin veyahut da işte “Ya ben Cafer oradadır, Cafer’i görmeye geldim,” desin. Üç tevhidi vurdu, o da affoldu. Çünkü Hadis-i Kutsi’de diyor ki Hadis-i Kutsi’de melekler dediler ki: “Filanca oraya temaşa için gelmişti veya “filanca,” diyor, “orayı normalde seyretmeye gelmişti.” Cenab-ı Hak cevap veriyor: “Ey melaikelerim, şahit olun, orası öyle bir meclistir ki orada bulunanları affetmemek Allah’ın şanına yakışmaz.” Allah’la kim ortak olacak?

O zaman geçmişini bırak, geçmişin seni yakmasın. Gelecek kaygısı da seni yakmasın ya. Seni bu yaşa getiren Allah bundan sonra da götürür ya. Seni bugüne kadar ayakta tutan bundan sonra da götürür seni. Ne zorlukların içerisinden, ne sıkıntıların içerisinden çıkarmış. Merak etme, geleceğin de aydınlık olur. Ne gelecek ümitsizliği yaşıyorsun ki Allah var gam. Sen gelecek kaygısıyla kendini helak etme ve dünya için değmez zaten. Dünya dediğin oyun oynaştan başka bir şey değildir. O zaman gelecek kaygısı dünyevi bir kaygıdır, şeytanın vesvesesidir, nefsin heva ve hevesidir bu gelecek kaygısı. Hiç gelecek kaygın olmasın. Tövbe ettin, döndün zikrullah halakasına oturdun, geçmiş kaygısından da kurtul. Geçmişin ne ki! Allah muhafaza eylesin. Tırmizi’de geçiyor: “Sabah olduğunda akşamı düşünme, akşam olduğunda da sabahı düşünme.” Sen Allah’a yönel, sen Allah’a teslim ol. Senin anne karnında rızkını nasıl verdiyse, dünya da bir anne karnı, merak etme, senin rızkını verecek ya. Anne karnında seni bütün tehlikelerden

nasıl koruduysa ya seni koruyacak, dünyada da koruyacak. Sen Allah’a teslim ol. Sen ona teslim olmazsan o zaman bütün kaygılardan psikolojin bozulacak. Sonra gideceksin bir psikiyatriye, diyeceksin ki işte şöyle oluyorum, böyle oluyorum. “Al bu hapı,” diyecek, iyice psikolojini bozacak. Çünkü bütün psikiyatri haplarının hepsi de psikolojiyi bozmak için. Siz Dünya Sağlık Örgütü denilen o sağlıksız vahşi örgütün insanlara faydalı bir şey mi yaptığını zannediyorsunuz? O Dünya Sağlık Örgütü’nün sattırdığı hapları, ilaçları, iğneleri size çok faydalı bir şey mi zannediyorsunuz? Hepiniz de müşterisiniz. Ben Dünya Sağlık Örgütü’nün müşterisiyim.

Şeker hastasıyım, habire boyuna hap yut. Tedavi oluyor mu? Hayır, müşterisin. Ne var, tansiyon var. Boyuna hap yut. Ne var, müşterisin, müşterisin. Bugüne kadar normalde kim biliyordu psikiyatri haplarını, antidepresanları? Kimse bilmiyordu. Şimdi ülke antidepresan bahçesi. Önüne gelen bir antidepresan atıyor. Kadınlar, erkekler evde ruh gibi dolaşıyorlar. Gidiyorlar bir psikiyatriye: “Al bir tane antidepresan, git! Geceleri uyuyamıyorum,” de. Ulan ben de uyuyamıyorum yıllardan beri! Bana telefon açıyorlar: “Ya ben uyuyamıyorum.” “Ben yıllardan beri uyumuyorum,” diyorum, “uyuma daha iyi, Allah’ı çok zikredersin,” diyorum. Kalıyor. Diyorum, “tevhit çek, şeytan senin uykunu getirecek,” diyorum. Sonra sabah arıyor: “Vallahi efendim, tevhit çekmeye başlayınca nasıl da uykum geldi.” Öyle! Şeytanın işi ne? Sen otur, gece namaz kılacağım, 50 rekat de. Vallahi de billahi de horul horul uyursun. Daha ikinci, dördüncü rekatta, daha dört rekat bitmez esnersin. Ne oldu? E uykun geldi. Tabii gelecek. Nefis bırakır mı seni? Şeytan bırakır mı? Gece ibadet edeceksin. Hazreti Ömer Efendimiz’in oğlunun oğlu, yani neydi Selim miydi? Şimdi ismi aklıma gelmedi, Abdullah’ın oğlu. Hazreti Resulullah diyor ki Abdullah için sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: “Abdullah iyi adamdır ama,” diyor, “bir de gece namaz kılmış olsa,” diyor. “iyi insan ama gece namaz kılsa.” Sonra diyor bu sözü duyunca babam diyor her gece hani uzun uzun namaz kılmaya başladı, ondan sonra az uyumaya başladı, diyor. Hani iyi insan ama gece de namaz kılsa…Sen şimdi bir de gece deme sen iyi sufisin, güzel, çok tatlı, harika, sıkıntı yok. Bir de gece namaz kıl, bak nasıl uykun gelecek senin. Sen uyuyama, al tesbihi eline. Uyuyamıyorsun ya, otur koltukta. “La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah.” Başla. “Ben uyuyamıyorum,” diyene gecede diyorum, “10.000 tevhit çek!” Ertesi gün arıyor beni: “Vallahi çekemedim efendim,” diyor. “Ne oldu? Uyudun mu?” diyorum ben, “uyudum,” diyor. Hani uyuyamıyordun? Nefis insanı öyle yapar.

Sen gece otur, 20.000 tevhit çekeceğim de, bak nasıl horluyorsun, sabah namazını bile kaldırmaz sizi. Hatta kulağına fısıldar: “Seni gece ben

alt edemedim, sen 10.000 tevhit çektin. Şimdi sabah namazını vaktinde kılmasan da olur, bak vücudunda kalkmıyor zaten. Bir de şekerlisin, bak kafan da bulanıyor.” Eee? “Biraz daha yat ya, kalktığında kılarsın.” Şeytan üfler böyle ince ince: “Bak dün çok yoruldun bir de ya biraz yat ya. Hani bir de sahabe varmış ya, yani gece fırıncılık yapıyormuş, işte sabah namazına kalkamıyormuş. Allah Resulü demiş ya ona hani sen kalktığında kıl.” Eee? “Ya senin de fırıncıdan eksik yanın mı var ya? Sen de gece ne o internette dolaştın, ne o YouTube’da dolaştın, ondan sonra Instagram’da dolaştın. Bir de ona buna çattın, ‘O kafirdi, o münafıktı,’ paylaşımlar yaptın, bütün milleti uyandırdın ya, cihat ettin.” Eee? “Ya sabah namazında yatıver biraz ya!” Şeytanın işi ne? O yüzden şeytan o vesveseyi verir. Buradan psikolojik olarak uyuyamıyorum diyenlere nasihatım: “Oturun, 30.000 tevhit çekeceğiz bu gece,” deyin, bak nasıl uykunuz geliyor. Allah bizi affetsin. O yüzden normalde kalp, kalp gelecek kaygısıyla, geçmiş kaygısıyla Allah’a, Allah’a perdelenir. O kaygıyı at, Rabbim onlardan eylesin, amin.

O yüzden geçmiş gitmiştir, gelecek henüz daha gelmedi. Allah Resulü Sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin hadis-i şerifi muhteşem, hani Müslim’de geçiyor: “Kalbin perdelenir. Bu yüzden her gün 70 defa istiğfar edin.” Başka bir hadis-i şerifte de diyor: “Ey insanlar, Allah’a tövbe edip ondan af dileyiniz, zira ben ona günde 100 defa tövbe ederim.” ikisi de Müslim hadisi bunların. Tövbe et, kalbin bu noktada devamlı olarak çalışsın, durmasın durduğu yerde. Rabbim bizleri perdelenmiş kalple huzuruna çıkarmasın, amin. Bir de bu geçmişle alakalı ümitsizliğe düşme. Bu normalde Hadis-i Kutsi, şimdi devamlı sizler biliyorsunuz bunu, hep böyle bunu derslerde söylerim, okurum her neyse. Bu Hadis-i Kutsi hepimizi ümitvar eden Hadis-i Kutsi: “Bir kul günah işlediğinde ‘Allah’ım günahımı bağışla,’ derse, Allah Tebareke ve Teala, ‘Kul bir günah işledi ve günahı bağışlayacak veya bu yüzden kendisini sorgulayacak bir Rabbi olduğunu bildi.’ Sonra kul tekrar günah işler, ‘Rabbim günahımı bağışla,’ der. Allah da, ‘Kul bir günah işledi ve günahı bağışlayacak veya bu yüzden kendisini sorgulayacak bir Rabbi olduğunu bildi,’ der. Sonra kul tekrar günah işlediğinde ‘Rabbim günahımı bağışla,’ der. Allah da, ‘Kulum bir günah işledi ve günahı bağışlayacak veya bu yüzden kendisini sorgulayacak bir Rabbi olduğunu bildi” der. Ben seni affettim, artık dilediğini yap,’ buyurur.” Siz yapmayın, bizim dervişler çünkü bu tip şeyleri “A, dilediğini yap dedi, Hadis-i Kutsi var. Nasıl olsa her perşembe zikrullaha gidiyoruz, derslere de gidiyoruz, vur patlasın çal oynasın ya! Hadis-i Kutsi de var. E biz zaten tövbe ediyoruz her gün 100 sefer ‘Subhanallahi ve bihamdihi sübhanallahilazim ve bihamdihi estağfirullahelazim.’ Kim bunu günde 100 sefer söylerse, deniz köpükleri kadar

günahı olsa Allah onu affeder. Müjde müjde üzerine o zaman, kaydır ya bir taraftan…”Allah muhafaza eylesin. Ben yapayım da siz yapmayın. Yani öyle bir bazen kaydırıyoruz biz böyle, Allah bizi affetsin. O yüzden ümitsizliğe düşme, tövbe, tövbende samimi olarak kal, merak etme Cenab-ı Hak senin günahlarını hayra çevirir.

“Ney gibi boğum boğum olmak…” Öyle dedi ya hani ney gibi boğum boğum olmak. Burda hani neyin içi boş olursa güzel ses çıkarır, bunu neyzen daha iyi bilir. Neyin içerisini güzelce temizlemen lazım. Neyin içerisinde o boğumlarında hiçbir pürüz kalmayacak. Eğer boğum boğum olursa güzel ses çıkmaz ondan, net ses çıkmaz, kaliteli ses çıkmaz. Hem neyin kargısı düzgün olacak, böyle düpdüzgün olacak ve içindeki boğumları güzel temizlenecek. içimdekileri, boğumlar güzel güzel temizlenirse o zaman güzel bir ses çıkar. Şimdi burada boğum boğum olmasını Hazreti Pir diyor ki: “Sen,” diyor, “normalde ney gibi boğum boğum olacaksın.” Bu ikisi yüzünden, yani sen bu gelecek ve geçmiş kaygısı yüzünden ney gibi boğum boğum olacaksın. Yani senden düzgün ses çıkmayacak, yani gelecek ve geçmiş kaygısıyla sen Allah’ın dili olamayacaksın. Sen manevi bir dil olmayacak sende, manevi bir kalp olmayacak sende, o perdelenmiş bir kalbe sahip olacaksın, boğum boğum. Allah muhafaza eylesin, amin. 22:49, burada bırakayım mı? Aslında sohbet de çok hoştu ama neyse ben bitirmiş olayım. “Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir, dudağın sesin mahremi olamaz.” Buradan devam edeceğiz. Hazreti Pir telleri yakmaya devam ediyor, bizi hayretten hayrete geçiriyor. El Fatiha maassalavat, amin.

Destur diyeceğiz, daha dur ya Allah Allah! Hemen heyecan yapma. Unutmuyoruz artık, seni görünce diyoruz ki: “Unutmayalım Fatiha demeyi, destur demeyi.” Biz yaşlandık artık, unutsak da mazur görülürüz. “Unuttuklarınızdan sorumlu değilsiniz,” diye bizim için söylemiş, gençler için değil. Gençler unutmamak için uğraşsınlar, biz artık bundan sonra unutacağız da. Öyle desek de ismail inanmıyor, diyor ki ismail oradan: “Sen,” diyor, “işin edebiyatını yapıyorsun,” diyor, “unutmazsın,” diyor, “sen de unutacak hal yok,” diyor. Olsun bu çocukları neyle kandıracağız ismail, sen yine de kendine dikkat et, bak. Fatiha dedik değil mi ya? Eyvallah. Selamünaleyküm. Aleykümselam. Destur.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

https://youtu.be/H35t-qZrYIQ?si= _9ysLUMyEdC6cDh6&utm_source=ZTQxO

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Aşk, Hayret, İstiğfâr. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı