Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 2190-2198. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 14/30

2190-2198. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm! Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı yaşayan ve haykıran; batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Kur’an ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışıp yaşayanlardan ve yaşatma mücadelesi verenlerden eylesin. Nerede Müslümanların kanına, canına, namusuna, şerefine, haysiyetine, topraklarına göz koydularsa, onları normalde ezmeye çalışıyorlarsa ve tecavüz ediyorlarsa hepsinin de Cenab-ı Hak intikamını alsın. Bu siyonist israil devletini dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Kafir Çin’i dağıtsın ve yerle yeksan eylesin. Doğu Türkistan’a, Myanmar’a, Bangladeş’e ve diğer islam ümmetine komple özgürlük nasip eylesin. Müslümanların başındaki zalim yöneticileri kahru perişan eylesin. Amin. Ecmain. 2190. beyiti inşallah oradan okumaya devam edeceğiz:

“Allah bana öyle bir ömür verdi ki o ömrün bir gününün kıymetini

bile cihanda kimse bilemez.”

Malum, o ihtiyar çalgıcı en son mezarlığa gitmişti. Mezarlıkta kendince Allah’a tövbe etmişti, yalvarıp yakarmıştı. Ve Hz. Ömer radıyallahuanh hazretlerine Cenab-ı Hak ilham etti, vahyetti. Dedi ki: “Mezarlıkta bizim bir dostumuz var. Git onu bul, işte ona yardımcı ol.” Dedi ve e Hz. Ömer radıyallahuanh hazretleri mezarlığı birkaç kez dolaştı. O ihtiyar çalgıcıyı buldu. ihtiyar çalgıcıya, ‘Allah’ın sana lütfu, ikramı, ihsanı var.” deyip onu müjdelendirdi. Onu müjdelendirince artık ihtiyar çalgıcı da o müjdenin

neticesinde konuşmaya başladı. Geçen hafta hani dediydi ki: “ihsan ve vefa sahibi Allah, cefalarla, suçlarla geçen ömrüme sen acı.” dedi. Devam ediyoruz: “Allah bana öyle bir ömür verdi ki o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez.”

O hani Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerinin üzerinden gelen o manevi bilgi, manevi ilham, ona olan manevi müjde, o çalgıcıyı kendinden geçirdi ve diyor ki: “Allah bana öyle bir ömür verdi ki bu diyor normalde hani “karşılığı verilebilecek bir şey değil.” Kendinden geçti. Çünkü o, tabiri caizse o esnada fena halini yaşadı. Hani sufilikte o kimse fena halleri vardır. O sufilerce malumdur bu: Önce derviş kardeşinde fena olma, sonra üstadında fena olma, sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de fena olma, ondan sonra Allah’ta fena olma, sonra o fenalıktan sonra Allah’ta beka olma, beka bulma. Ondan sonra da Muhyiddin ibni Arabi oraya ehadiyet makamı der. Sonra da ehadiyete geçme.

işte o kimse değişik fena halleri yaşar dervişlikte, seyr-i sülûkta. Bu fena halleri bazen bir anda yaşanır, bazen zamana yayılır. Mesela bir kimse gelir, bir anda üstadı çok sever, üstatta fena olur o kimse. Bir anda olabilir bu. O bir bakmışsınız ertesi gün o kimse peygamberde sallallahu aleyhi ve sellem de fena olur. Bazen öyle olur ki bir anda hem üstatta, hem Peygamber Efendimiz’de, hem Allah’ta fena olur. Bu Cenab-ı Hakk’ın lütfu, ikramı, ihsanıdır. Bunun mutat yolu, bir mürşid-i kâmile bağlanıp onunla zaman içerisinde o fena hallerini yaşamaktır. Mutadı budur. Ama bazen Cenab-ı Hak bu mutadı yaşatmayabilir. O kimse hani birden o cezbeye, o hayrete kapılıp o fena halini yaşayabilir. Normalde dervişler de şöyle düşünür: “Ya dün geldi, bugün fena oldu.” Veyahut da “Dün geldi, bak bugün icazeti aldı, gitti.” O, o aslında yıllar içerisinde kapalı bir şekilde, tatlı tatlı, o kapalı bir şekilde yetişiyordur. Veyahut da o kimse bir haberdir. Bir haber olarak kapalı bir şekilde yetişiyordur. Bir haber olarak kapalı bir şekilde yetişiyordur. O esnada o kimse bir mürşid-i kâmille karşılaşınca o kapalı olan birden açılabilir mi? El cevap: Açılabilir. işte o zaman onun için o kimse o hayreti yakalayınca, o fena halini yakalayınca onun için zaman durur. Zaman yürüyordur ama o kendi nefsinde, kendince onda zaman durur. Sanki orada bütün her şey onda yok olur. Öyle bir hal gelir ki eğer o kimsenin yolu daha hani devam edecekse tabiri caizse bir elinde dünya, bir elinde ahiret olur. O normalde bir eline bakar, dünya komple elinde; bir eline bakar: ahiret komple elinde ve o yüzden normalde o kimse artık ebediyetin kokusunu almıştır. O ötelerin kokusunu almıştır. Ötelerin ona perdesi açılmıştır. Öyle olunca onun için o anın değerinin, o anın kıymetinin bilinmesi, yani ona bir kıymet biçilmesi, ona bir değer biçilmesi mümkün değildir. Ona deseler ki: “Burada

bunun canını vereceksin.” “Al, can değil mi?” der. “Malını vereceksin.” deseler, “Al bu mal değil mi?” der. Her şeyinden geçer o ana, o an için her şeyini feda edebilir.

O yüzden onun öyle bir anın değerini dünyalık olarak veya ahiretlik olarak biçmek mümkün değildir. O yüzden bu hali yaşayan kimseler hani: “Cennet, cennet dedikleri üç beş gılman, isteyene ver sen onu.” der. O hali yaşayan, fena halini yaşayan, “Sırat köprüsüne evler yapasım geldi.” der. O hali yaşayan bir kimse, “Cehennemi yalayıp yutuveresim geldi.” der. O fena hali o kimsenin üzerinde tecelli edince artık onun gözüne hiçbir şey görünmez ve bunu böyle hani böyle söylüyorum, bir anda da verebilir hepsini diye. Bunu böyle bazen hani derviş olmayan, hatta bazen ham dervişler de öyle düşünür: “Yani Cenab-ı Hak bula bula bu adama mı verdi? Bu adama mı verdi yani başka verilecek kimse yok muydu?” diye. Herkes kendi aklınca hükmeder. Yani Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin onun üzerinde de öyle hükmediyorlardı. Yani Şeyh Efendi’ye baktığınızda zahir bir ilmi yok. Kendisi de itiraf ederdi: “Biz ümmiyik” derdi mesela. Şimdi bazen böyle bazı çevrelerde hani “Ona mı kaldı bu iş?” gibisinden söylenirdi. Ondan sonra oysa hani Bakara 269’da Cenab-ı Hak öyle demiyor. Bakara 269’da: “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilirse ona çok hayır verilmiş olur. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır.” O yüzden Cenab-ı Hak hikmeti dilediğine verir. Onu bir anda, bir anda cahili âlim eder mi? Evet. Bir anda ona bütün manevi ilimleri kalbine akıtır mı? Evet. Bir anda onun normalde perdelerini açar mı? Evet. Allah’la yarışılmaz çünkü. Cenab-ı Hak birisine bir şey vermeyi murat ettiyse onu durduracak olan hiç kimse yok. Allah birini aziz edecekse onu zelil edecek hiç kimse yok. Allah’la yarışacak, onu engelleyecek bir kimse de yok. Cenab-ı Hak birisini de zelil edecekse, onun Cenab-ı Hakk’ın elinden onu kurtarıp aziz edecek de hiç kimse yok. Öyle olunca Cenab-ı Hak dilediğine hikmeti verir. Çalgıcıya da o hikmeti vermiş.

O yüzden Allah bu dilediği hikmeti, dilediğine verir. Cenab-ı Hak bundan da sorumlu değildir ve o kimseye o hikmet verildi ise bir anda o kimse bu halleri yaşar mı? Evet. Bir anda onun kendisinin Rabbiyle arasında perdeler kalkar. O, Allah’ı görüyormuşçasına yaşayanlardan olur. Hani ‘ihsan nedir ya Resulallah’ diye sorunca Cebrail Aleyhisselam, ‘iman nedir? islam nedir? ihsan nedir?’ deyince: “Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak.” dedi. O kimse bir anda Allah’ı görüyormuşçasına yaşayabilir. Bunu böyle belirli bir kategoriye katmak, bunu böyle belirli bir standarda sokmak bu fakirce mümkün değil. Cenab-ı Hak dilediğine hikmeti verir. Hikmet verdiği kimseyi de manevi olarak zenginleştirir. Ve o kimse o hikmet ile ne yapar? Bütün her şeyin üstesinden gelir, her şeyin altından kalkar. Çünkü Cenab-ı Hak onu

kendi hikmetiyle donatmıştır ve Aclûnî’de bir hadis-i şerif geçer. Hz. Peygamber der ki: “Benim Allah ile birlikte olduğum öyle bir vaktim var ki ne bir mukarreb melek ne de bir mürsel nebi, (yani gönderilmiş peygamberler) o vakitte yanıma girebilir.” der. Demek ki o fena halinde, fena hali o kulun veya o mürşidin veya o velinin Allah’la tabiri caizse perdesiz konuşmasıdır.

O yüzden o “Benimle görür, benimle duyar, benimle konuşur.” sırrına erer o kimse. Tabi bu öğretiler insanların içerisinden kaldırılınca, bu öğretileri insanların arasından yok edince, insanların bu öğretileri alabilecek bir yer kalmayınca bunlar insanlara yabancı geldi. Yani “Böyle bir şey olabilir mi?” tereddüdüne düştüler ve kendilerince “Böyle bir şey olmaz.” hükmüne vardılar. ilmi bilmediklerinden dolayı, manevi ilimlerden haberleri olmadıklarından dolayı veyahut da intisap ettikleri şeyhlerinin seyr-i sülûkları olmadığından dolayı bu tip manevi hallerden de haberleri olmadı. Kendilerince bunu normalde örtmeye, saklamaya çalıştılar. Hala daha öyle. Deseler ki: “Bizim böyle bir manevi hallerden haberimiz yok. Bizim şeyhimiz mürşid-i kâmil değildi. O yüzden bize de herhangi bir seyr-i sülûk yaşatmadı. Seyr-i sülûk yaşatmadığı için biz de bilmiyoruz.” Ne yapıyorsunuz? Gelene bir tane bir ders veriyorsunuz, gönderiyorsunuz. Onun manevi halleriyle uğraşıyor musunuz? Hayır. Rüyasına, haline, osuna, busuna bakıyor musunuz? Hayır. Bunlarla alakalı bir bilginiz var mı? Hayır. Hangi nefis meratibinde ne esması çekecek bir bilginiz var mı? Hayır. Hangi kalbi meratibte hangi esma çekilecek, hangi rabıta verilecek biliyor musunuz? Hayır. Zaten dervişan dediğiniz de tembel. Onlar da zaten çalışkan değil. Onlar da oturup tevhit çekecek zamanları yok. Para kazanacaklar, ev bakacaklar, eşya bakacaklar, cep telefonuna bakacaklar, ondan sonra durumları gösterecekler, Instagram’a bakacaklar, kim ne paylaşmış ona bakacaklar. Saçma sapan videolar izleyecekler. Saçma sapan videoları geçirecek zamanları olacak…Adam itikafta, itikafta video bakacağım diye uğraşıyor. Dersini çeksene! itikafta telefonla uğraşacağım diye uğraşıyor. Dersini çek, virdini çek, derinleşmeye çalış! Allah bizi affetsin. Âmin. işte çalgıcı ihtiyar da bir an fena oldu. Bir an fena olunca dedi ki Allah bana öyle bir şey bahşetti ki bunun karşılığı yok.

“Bense bütün o ömrü her nefeste zir ve bem perdelerine harç ederek yele verdim. Ah! Arap ve Acem tarzını anmaktan, Irak perdesiyle meşgul olmaktan acı ayrılık zamanı hatırımdan çıktı.”

Yani o insanlar genel olarak dünya hayatını ahirete tercih ederler ya! ibrahim, ayet 3: “insanların büyük bir çoğunluğu dünya hayatını ahirete tercih ederler.” Yani ahiret hayatıyla hiç karşılaşmayacaklarmış gibi hayat yaşarlar.

O yüzden burada da o çalgıcı da zir ve bem perdeleri arasında geldim gittim der. Bunlar normalde musikide ince ve kalın perdelerdir. Veyahut da şimdi böyle benim çok nota bilgim yok. Mesela işte do kalındır ya, işte si de incedir. Onu da nereden biliyoruz? Bizim Ali’den biliyoruz. “Si’den gir, si’den.” der bizim neyzene. Yani ince ses. E bir de kalın ses var. O normalde işte o çalgıcı da diyor ki ince ve kalın seslerin arasından gittik. Normalde biraz musîki kulağı olan veya biraz böyle âlem koşturan kimseler musiki kulağı varsa veya şarkı söyleyenler genelde seslerine bakarlar. Eğer sesleri normal düzgünse “Si’den gel” o “Si’den gir.” der. Yüksek volümde söyleyecek, herkes Si’den söyleyemez. Genelde pesten söylerler. Konuşuyormuş gibi söylerler. O konuşuyormuş gibi şarkı söylüyorsa onda hiç ses yok. Hani bunun en tipik örneği Arif Susam’dır. Muhabbet eder şarkı söylüyormuş gibi yaparken, konuşur. O normalde o herkesin tarzı. Bu çalgıcı da diyor ki: “Biz diyor kalınla ince seslerin arasında gittik geldik.” Yani burada tabi bunu böyle düz mantıkla anlarsak, yani çalgıcı kalın ve ince seslerin arasında gitti geldi. Ama tabii ben böyle anlamıyorum çalgıcıyı. Çalgıcı diyor ki: “Ben dünya zevklerinin içerisinde dolaştım. Ahiret hiç yaşanmayacakmış gibi geldi bana. Bu tip manevi hallerden de haberdar değildim. Ben o eğlenceden o eğlenceye gittim. insanları eğlendirdim, insanları aşka getirdim. Ben çalgımla kemanımı ağlattım musîki bilgimle, öylesine şarkılar söyledim. Hem ağlattım hem güldürdüm. Hem zevklendirdim hem neşelendirdim. Ama ben ahiret hayatı veyahut da Allah sevgisini tanımadım.” Harç ederek yele vermek çünkü ömrünü boş ve geçici şeylere harcadı. Boşa harcadı ömrünü. Yele vermek demek o, bizim ayıp söylemesi Bayındır tabiri. “Parasını yele verdi.” Yani parasını boşuna harcadı. “Ömrünü yele verdi.” yani ömrünü boşuna harcadı. Veyahut da bir iş var, “Tarlayı yele verdi.” Yani tarlayı sattı, parası gitti. “Evini yele verdi.” Evini sattı, parası gitti veyahut da işte eşini, çoluğunu çocuğunu yele verdi. Yani eşine, çoluğuna, çocuğuna bakmadı. Yele vermek, boş bedavaya harcamak. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden çalgıcı da diyor ki: “Ben ömrümü yele verdim harç ederek.” Bu ne? Ayet-i kerime, Enam 32: “Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan ibarettir.” O dünya hayatını bu oyun ve oyalanmada yele verdi gitti. Dünya hayatını bedavaya harcadığını söyledi. Bu ne zaman dank etti? O fena halini yaşayınca dank etti. “Asıl,” dedi, “âlem ötedeymiş. Asıl hayat ötedeymiş. Asıl zevk, asıl neşe Allah’la fena olmaktaymış.” dedi. Bu sefer döndü, kendince pişmanlıklarını sıralıyor. O normalde çünkü o pişmanlık, o fena halini yaşayınca insan o güne kadar yaşamış olduğu ömrünü ömürden saymaz. Der ki: “Bugüne kadar yaşamamışım.” Der ki: “Bugüne kadar heva heves içindeymişim.” Der ki: “Bugüne kadar ben kendimi düzgün Müslüman

zannediyordum, öyle değilmişim.” Veyahut da bir kimse düşünün, o güne kadar bir mürşitle tanışmamış. O gerçekten mürşidi sevdi. Oturdu. Onun hayatı değişti. ibadet lezzeti değişti. Zikrullah lezzeti değişti. O manaya bakışı değişti. Hatta işte o güne kadar bir sürü laf duyduydu: “Bu mürşitler şöyle, şeyhler böyle, tarikatlar böyle, şunlar şöyle, bunlar böyle.” Bir sürü dedikodu, gıybet, iftira, kulaktan dolma sistem bir taraftan, insanlar bir taraftan, ne bileyim işte arsızlar, hırsızlar, namussuzlar, şerefsizler, din düşmanları, islam düşmanları herkes bir şey söylüyordu ama o esnada o bir yola girdi. Bir baktı ki kalbinde değişik pırıltılar var. Artık onun zikrullahı başka bir tatta, onun namazı başka bir tatta. Dedi ki: “Ya bugüne kadar ben hiçbir şey yaşamamışım!” Bu o kimse dergaha yeni girdi daha, bir şeyhle yeni tanıştı daha, bütün hayatının rengi değişti. Veyahut da bir müddet böyle orada yaşarken hiç böyle bir manevi haller yoktu, bir çarptı manevi hal onu, onu uyandırdı.

Dedi ki: “Eyy ben kaç yıldır tarikatın içindeyim, dergahın içindeyim! Asıl hayat şimdiymiş. Ben bugüne kadar çelik çomak oynamışım. Ben bugüne kadar dergahın içerisinde ‘yok ben baba dervişim, yok ben ana dervişim, yok ben eski dervişim, yok biz ne şeyhler gördük, yok bizim kaçıncı mürşidimiz bu, ha öyle değilmiş!” Onu bir an yaşayınca, o zaman o kimse asıl hakikatin kapısını araladı. Hakikatin kapısını araladı. O zaman anladı. O zaman o hali yaşayınca, o güne kadar geçen ömrünü yele vermişim dedi. Bu tarikat hayatı da dahil buna. Bir kimse o hal ile hallenince, fena halini yaşayınca, isterse üstadında yaşasın; üstadında fena hali yaşasa, o güne kadar olan tarikat hayatını hayattan saymaz. Der ki: “Ben bugüne kadar çelik çomak oynamışım. Dervişmiş gibi davranmışım. Seviyormuş gibi görünmüşüm. Bu öyle değilmiş” der. Üstatta fena olsa. Bir çıt üstü: Sonra üstat ona der ki: “Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gözünü dikeceksin. Her halinde sünnet-i seniyyeye tabi olacaksın. Her halinde! Her adımında, her sözünde.” Bu sefer o Peygamberde fani olacak. O Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de fani olunca bu ne demek, bunun en başlangıcı? Baktığı yerde Hazreti Peygamberimizi görecek sallallahu aleyhi ve sellem i. “Ben yanlış mı görüyorum?” diyecek. Bir daha bakacak başka yere, orada da görüyor. Dağa bakacak, komple dağ Hazreti Peygamber Efendimizin suretinde olacak. Uludağ üzerine geliyormuş gibi zannedecek. Hani diyecek, “ben karıştırıyor muyum acaba?” Yukarı çıkacak güneşe, güneşin rengi solacak. Güneş Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin suretine bürünecek. Göğe bakacak, gökte kocaman Hazreti Peygamber sureti. Bakın, bunları kitaplarda okumanız mümkün değil. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde fena olanların yaşadığı haller.

Bak, bardağın içerisinde dahi onu görecek, içemeyecek suyu. Fena hali. O zaman o kimse diyecek ki: “Bugüne kadar yaşadığım tarikat hayatı, tarikat hayatı değilmiş.” Hatta öyle olur başlangıcı. Bir şeyhi olur, bir Hazreti Peygamber olur. Şeyhin mürşitliği o zaman belli olur. Geri kalan kumda oynasın. Bir an Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem olur, bir an üstadı olur. Anlar ki o perdede Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Üstat olur noktası hiç bitmez dervişte. Fenafillahta da olur, bekabillahta da olur. Üstat delildir manevi olarak, üstat manevi delildir. O kimsenin o yaşadığı hallerinin şeytani olmadığına delildir. O yüzden Geylani Hazretleri “Üstadı olmayanın, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” demiş. Hadisçiler bunu zayıf hadis demişler. işte bu illa kabul etmezler ya bu tip şeyleri. Yani kabul etmeyecek onu. Hadisçiler bunu zayıf hadis olarak söylerler. Ben böyle zayıftı, kuvvetliydi ayırmak istemem ama Geylani Hazretlerinin sözü de diyen olur. Fena halinde de aynı şeyi yaşar insan. O cemal noktasına yürürken fenada da aynı şeyi yaşar. Üstadıdır delili. O yüzden o çalgıcı o fena halini yaşayınca diyor ki: “Bugüne kadar ömrümü ben yele vermişim.

“Eyvallah olsun ki kûçek makamının tazeliği yüzünden gönlümün ekini kurudu, gönlüm öldü. Eyvahlar olsun bu yirmi dört makamın sesinden ki kervan geçti, gündüz de bitti.”

Küçek makamının tazeliği tabii bizim halk dilinde bu köçek makamıdır. Bunun teknik terimi küçek makamıdır. O normalde küçek makamı bu Türk musikisinde en lezzetli, en böyle tatlı, taze, neşeli makamlarından birisidir. Tabii o böyle kulağa hoş gelince gönlü de oynatır bu. Bu, hüzünlü makam değildir çünkü. O normalde öyle hoş gelince tabii insanın dünyevi bir lezzet, dünyevi bir tat, o meşguliyetler diyor ki: “Beni aldattı.” Bu dünyevi tat, bu küçek makamının tadı, lezzeti beni dünyevi olarak aldattı. “Gönlümün ekini kurudu.” diyor. Gönlümün ekini kurudu deyince hani benim dini inancımdır bu.

Cenab-ı Hak bütün kullarının gönlüne iman tohumunu, iman nurunu, islam nurunu, islam tohumunu, işte zikir tohumunu Cenab-ı Hak vermiştir. Bütün kulların gönlünde bu vardır. Allah adalet sahibidir, kullarına nimetlerini saçmıştır. Ama kullar dünya zevkine, dünyanın heva ve hevesine aldanır ve o Cenab-ı Hakk’ın gönüllerine serpiştirmiş olduğu iman tohumunu, islam tohumunu, ahlak tohumunu, zikir, muhabbet, aşk tohumunu yeşertmez. Kulun kendisi yeşertmez. Dünyanın heva ve hevesine dalar. Dünyanın heva ve hevesine dalınca sadece dünyanın yüzüne bakarlar ve ahiretten gafil olurlar. Ayet-i kerimede de Rum Suresi, Ayet 7’de de “Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise onlar tamamen gafildirler.” der Cenab-ı Hak. O çünkü o kimseler ahiretten gafildirler. Bir çıt sonra ahireti

de inkar ederler. Çünkü onlardaki o iman tohumu yeşermemiştir. Bu kulun kendisiyle alakalıdır. Onlardaki ihlas tohumu, samimiyet tohumu yeşermemiştir. Bu insanın kendisiyle alakalıdır. O insanın gönlündeki sevgi tohumu yeşerip aşka dönüşmemiştir. Bu insanın kendisiyle alakalıdır. Cenab-ı Hak ona vermiş ama o kimse dünyanın zevkine, sefasına dalmış. Yönünü dünyaya çevirmiş, ahirete gafil. Ahiretle alakalı hiçbir şey yapmıyor. Veyahut da o kimse bu dünyanın geçiciliğini görmemiş. Zuhruf, 36: “Kim Rahman olan Allah’ı zikirden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan her zaman onun arkadaşıdır.” 37: “Şüphesiz ki bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyar. Onlar da kendilerinin hidayette olduğunu sanırlar.” Evet, o kimse aslında Allah’ın zikrinden yüz çevirmiş, kendisi yüz çevirmiş hatta daha ileri gitmiş, zikrullah yapanlarla alay ediyor. Daha ileri gitmiş, zikrullah yapanlardan nefret ediyor. Daha ileri gitmiş, zikrullah yapanlara düşman. Zikrullah yapanlara düşmansa, zikrullah yapanlarla alay ediyorsa, zikirle alay ediyorsa o kimse kafirdir, direkt.

Şimdi zikrullahtan yüz çevirdi, o şeytanla dost oldu Zikrullah yapsaydı Allah’la dost olacaktı. Ama zikrullahtan yüz çevirdi, şeytanla dost oldu. Şeytanın vesvesesiyle yürümeye başladı ve şeytan onu doğru yoldan alıkoydu ve bir de o kendisini hidayette gösterdi şeytan ona: “Ya bak Müslümanların hepsi de yalancı. Senin yalanın yok. Bak Müslümanların hepsi de düzenbaz. Sen düzenbaz değilsin. Bak Müslümanlar dost doğru bir ticaret yapmıyorlar. Sen doğru ticaret yapıyorsun. Bak gavurlar bile namuslu. Bu Müslümanlar namussuz.” Müslümanların hepsi için söylüyor, bir tane iki tanesi için söylemiyor. Duymuşsunuzdur normal hayatta: “Bu sakallıların hepsi böyle.” Adem’den Muhammedi Mustafa’ya kadar bütün peygamberler sakallı. “Bu sakallıların hepsi böyle.” deyince peygamberleri de güme götürdü. “Bu Müslümanların hepsi böyle.” deyince Adem’den Muhammed Mustafa’ya kadar bütün peygamberler Müslüman. Ağzından çıkanı kulağı da duymuyor. Kulağı da çünkü mühürlenmiş. Ayet-i kerimede: “ Onların gözleri vardır, görmezler. Kulakları vardır, duymazlar. Onların kalpleri mühürlenmiştir.” der. Kalpleri vardır, akletmezler, mühürlenmiş çünkü. Sebep? Onlar şeytanla dostluk kuruyor, şeytanla yolculuk yapıyor, şeytanla yol yürüyor. Onlar çünkü dünya hayatının debdebesine kapıldılar gittiler. Hayatı bu dünyayla zannediyorlar. Yani bir bakıyorsun islam’la bağlantılı ve alakalı üzerlerinde hiçbir şey kalmamış. Ne yazık ki günümüz öyle olmaya başladı. Eş, çoluk çocuk laf geçiremiyor hiç kimse. Bir bakmışsın yanında kadın çarşaflı, kınamak için söylemiyorum, onun yanındaki kızı çıplak. O kadıncağız kafasını kaldıramıyor kızından utancından dolayı. Kulağımla duydum: “Benden uzakta yürü biraz.” diyor. Dünya hayatının geçici olduğunu unuttular,

unutturuldu Müslümanlara. Yüz elli yıldan beri dini eğitim yok. Yüz elli yıldan beri dinin ahlakı yok, eğitimi yok, hiçbir şeysi yok. Ülkemizde yüz yıldan beri laik eğitim var. Dini bir eğitim yok. Camilerde yok, okullarda yok, televizyonlarda yok, sokakta yok, hiçbir yerde yok. Hiçbir yerde yok. Tarikatlarda yok, cemaatlerde yok.

Dini eğitim yok. Gittiğin zaman para ver. Para Allah para. Para Allah para! Eğitim vermiyor. Kur’an ve sünneti anlatmıyor onlara. Dinin hakikatini anlatmıyor. “Yeter ki para versinler. Haydi kurban geldi, vekaletle kurban kesin. Verin vekaletleri, verin! Sonra sucukçuya satılan kurban etleri yakalanıyor. Para. Dini eğitim yok. Gerçekten Kur’an ve sünnet eğitimi verilmiş olsa Türkiye bu halde olmaz. Memleket bu halde olmaz. Uyuşturucu almış götürmüş, fuhuş almış götürmüş, içki almış götürmüş, heva heves almış götürmüş, çıplaklık almış götürmüş. Anne baba çocuğuna söz geçiremiyor, çocuk anne babaya asi. isyan almış götürmüş. Kadınlar kocalarını dinlemiyor. Kocalar kadınlara zulmediyor. Anne babalar çocuklara zulmediyor. Zulmederken dini islam hani Allah adına zulmettiğini söylüyor bir de. Bir de Allah’a iftira atıyor. Gerçek bir dini eğitim yok. Olması da mümkün değil zaten. Sistem laik, dini eğitim yok yani. Siz milli denildiğine bakmayın. Milli değil yani, adı milli olan hiçbir şey milli değil. Allah bizi affetsin. Âmin. Ve böyle olunca insanlar Allah’ı unutmuş vaziyette, Allah’tan uzaklaşmış vaziyette. E dini bir eğitim olmayınca da uzaklaşmaları normal. Yani Müslüman rüşvet yer mi? Yiyemez. iktidar olunca yiyor. Müslüman kendisinden iş isteyen bir kadına cinsel olarak onu kullanmaya çalışır mı? Acı şeyler. Konuşamıyorlar da bunları. Konuşamazlar. Sen o güne kadar Kur’an, sünnet, vatan, millet de, ondan sonra Kur’an ve sünnete ilk sırtını dönen sen ol. Bir makamı görünce bozul. Parayı görünce bozul, bozul Allah bozul. Her yerden bozul. Bozuluyorlar. Allah bizi affetsin. Âmin. Tırnak içerisinde “manevi eğitim yok” çünkü. Manevi eğitim yok. Tarikatlarda da manevi eğitim yok. Adı tarikat olarak geçenlerde. Yok çünkü başlarındaki şeyhleri olgunlaşmış kemale ermiş, seyr-i sülûk çıkarmış şeyh değil. Seyr-i sülûk çıkarmış bir şeyh olsa kellesi gitse de hakkı anlatacak o. Bütün şeyhler hakkı anlatsa bu böyle olmayacak. En fazla cezaevleri şeyhlerle dolu olur. Başka bir şey olmaz. Allah bizi affetsin. Âmin. Fecir, ayet 24: “Öyle bir gün gelir ki kişi ‘Keşke bu hayatım için önceden bir şey gönderseydim.’ der.” Ahiretle alakalı. “Onlardan birine ölüm gelince der ki: ‘Rabbim beni geri çevir. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada salih bir amel işleyeyim.’” işte çalgıcının feryadı bu. “Ömrümü heba etmişim.” diyor.

“Ey Allah! Bu feryat edenin elinden feryat! Hiç kimseden değil, bu

medet isteyen medet! Şikayetim en çok kendimden.”

Artık çaresizliğin eşiğinde, artık yokluğun eşiğinde ve kendi nefsinin karanlığında boğulmuş, kendi nefsinin zindanında yolunu kaybetmiş ve o kimse artık Cenab-ı Hakk’a sığınıyor. Ey Allah! O fena halini yaşadı ya. O fena halini yaşayınca geçmiş günlerinin tövbesini yapıyor. Diyor ki: “Feryat edenin elinden feryat.” Yani artık dış dünyayla da irtibatını kesmiş, kendisine yönelmiş, kendi içine yönelmiş. Hani az önce dış dünyayla alakalı söyledi, dedi ki: “Ben feda ettim. Her şeyimi yele verdim.” dedi. Bu dışarısıyla alakalıydı. Şimdi içine döndü. Diyor ki: “Feryad edenin elinden feryat! Hiç kimseden değil. Bu medet isteyen medet! Şikayetim en çok kendimden.” Bir kimse kendinden şikayetçiyse hakikati bulmuştur. Genelde insanlar dışarıdan şikayet ederler: “Annem bana şöyle davrandı, o yüzden böyle yaptım. Fişmanca bana böyle davrandı da ben o yüzden yaptım. Zakir bana ters baktı, ben de gittim. Çavuş bana dedi ki ayağını topla. Beni küstürdü. Ben de gittim.” Kendi nefsinden görmüyor bir şeyi. Bir kimse dışarıdan görüyor. Yani hep dış etkenler. Ülkede öyle ya, bir şey oluyor, dış düşmanlar var. Müslümanlar için işin kolayı: “Biz yapacaktık ama müsaade etmediler.” O dervişlik yapacaktı ama ona müsaade etmediler. O çok iyi bir derviş olacaktı ama ah başındaki zakir! O çok iyi bir derviş olacaktı ama ah şu şeyh efendi var ya! ilgilenmedi onunla.

Ah be, o çok iyi bir derviş olacaktı ama şeyhe bir rüya yazdı, şeyhi okumadı bile. Yoksa o iyi bir derviş olacaktı. Dünya Müslümanlarının en büyük handikapıdır, insanın kendi nefsini temize çıkarması. Müslümanların kaçtığı yerdir, sığındığı yerdir. Ne kadar güzel! Hata onun değil. Evde kadın hatasız. O adamdan dolayı öyle yaptı. Onun hatası yok. Bunu bir kenara yazın erkekler. Evet. Onlar hatasız varlıklardır, haşa! Akıllı adam evde hanımla dövüşmez, köyde muhtarla dövüşmez. Esnaflık yapıyorsa muhasebeciyle dövüşmeyecek bir de avukatıyla dövüşmeyecek. Esnaflık yapanların dövüşmeyeceği çok yer var: Muhasebeci var, maliyeciler var, avukat var, hakimi, osu busu, savcısı var çünkü dövüşürse yer cezayı. Ama bunlarla işin yok, evde hanımla dövüşmeyeceksin. Her an başına ne geleceği belli değil. Hatta daha ileri kovalanabilirsin de. “Böyle geleceksen gelme.” denilebilirsin de. Gözüne al bunu. O yüzden dövüşmeye gelmez. Bir bakmışsın yorgan yastık koltuğunun altında. Hani salona git dediyse öp de başına koy. Salon yakın, barışma ümidi var. “Seni evde istemiyorum.” deyince sakın erkekler, kanunlar öyle şimdi! Öyle “Bu ev benim, ben kalacağım, ben kalırım…” Sakın ha!

Bir telefona bakıyor, anında polis kapıya geliyormuş. Anında! Adama diyorlarmış: “Yürü, nerede kalacaksan kal.” Arabası olan arabasında kalıyor.

iş yeri olan gece adam saat 02.00’de telefon açtı: “Ben ne yapayım?” dedi. “Senin iş yerin var değil mi?” dedim ben. “Var.” dedi. “Dedim dosdoğru git iş yerine.” dedim. “Orada dedim çekyat, üçlü koltuk var mı?” “Var.” dedi. “Sen iyi şanslısın.” dedim. “Dosdoğru git, o üçlü koltuğu ev yap kendine.” dedim. Sonra dedi: “Vallahi birkaç gün sonra alışırsın.” dedi. Arkadaşlar genelde alışıyorlar dedim. Sen dedim git sabah ben sana dedim gerekli notları vereceğim.” dedim. Gitti dedim “iş yerinde banyon var mı?” “Var.” “Oraya bir tane duş taktır.” dedim. Hani duş almak için elektrikli bir şey taktır. Dedim çekyatı yatak haline getirecek yastıktır, yorgandır, battaniyedir bir şeyler al. Sonra git dedim iç çamaşırı al, havlu al. “Efendim ben temelli mi evden gittim?” dedi. “Ne zaman döneceğim belli değil.” dedim. Tabii buna nöbetçi hakimlik bir ay evden uzaklaştırma vermiş. “Ben dedi kimseye söyleyemiyorum.” “Söyle dedim ne var bunda?” dedim Allah Allah! “Vallahi çok ağrıma gidiyor.” dedi. “Ağrına gitmesin.” dedim. “Sen oraya bir yaşam merkezi kur.” dedim. Dedi “Benim gibi kaç kişi var?” “Vallahi bayağı var bizim dergahta.” dedim. “Öyle bakma milletin herif olarak dolaştığına.” dedim. Ben dedim onları böyle dedim organize ediyorum dedim. “Sen merak etme. Ben söylemem kimseye” dedim, “senin evden kovalandığını” dedim. Tabii kadın durmadı, bir ayın üzerine bir ay daha aldı. Bunun ümidi vardı biraz böyle dönme noktasında. ikinci ay alınca ümidinin yüzde yetmişi gitti. Üçüncü ay alınca hepsi bitti.

Dedim nasıl hissediyorsun şimdi kendini, üçüncü uzaklaştırmayı da aldı. “Vallahi,” dedi, “ben yeni bir hayat kursam iyi olacak herhalde” dedi. Bunu dedim ilk zamanda söyledim sana: “Git bir tane 1+1 tut,” dedim sana dedim. Senin ümidin vardı” dedim. “Şimdi git bir tane 1+1 eşyalı ev tut sen,” dedim. Tuttu. Dedi ki: “Dünya varmış!” “Hah,” dedim, “şimdi artık,” dedim, “kartlar senden yana.” Tabii ben bu arada eşine ve çocuklarına baktırttırıyorum. Diyorum: “Mali durumu eksik etme. Gönder paralarını,” diyorum. Tabii o güne kadar çocuklar, oğlan da var. Oğlan diyormuş: “Baba, bu hayat böyle yaşanmaz. Hani annemle konuşayım, gel özür dile, dön geri,” diyormuş. Hani çocuklar böyle adamın hayatını pejmürde görüyor yani. Dedim şimdi farklı olacak. Bak dedim sen şimdi 1+1’e geçseydin baştan, dedim. Bunlar, dedim -erkekler, bu sohbetim size, aynı zamanda kadınlara tabiidedim “1+1’e geç, biraz da iyi bir yer tut,” dedim. Tutmuş.

Oğlan, küçük oğlan demiş ki: “Baba neredesin?” O da demiş: “Oğlum ben hayatımı değiştirdim.” “E,” demiş, “baba, hani bir gelseydim yanına?”

“Gel,” demiş. “Baba, çok lüks yerde duruyorsun sen,” demiş. “E oğlum ne yapayım,” demiş, “geldim buraya göçtüm,” demiş. “Burada yaşıyorum artık.” Çocuk koşa koşa eve gitmiş. “Babam değişti,” demiş. “Babam lüks bir hayat yaşıyor,” demiş. “Babamı kaybettik,” demiş. Hemen öbür çocuklar da gelmişler gece. Bana tabii mesaj yazıyor. “Çocuklar geldi.” “Sakın taviz verme, sakın dönme,” dedim. Dipdiri dur. Demiş: “Yok ben yeni bir hayat kurdum.” Dedim öyle diyeceksin. Diyeceksin ki dedim: “Bir daha geldiğinizde haberli gelin. Olur mu? Olur. Benim bir misafirim olabilir,” diyeceksin, dedim. Bende taktik mi biter. Demiş: “Bir daha gelirken haberli gelin. Benim misafirim olur.” Bu sefer kadın örtüyü, mantoyu kapasıya, alacaklı gibi kapıya vuruyormuş. Güm güm güm güm güm güm. “Nerede o,” demiş. “Kim nerede,” demiş. “Kim nerede? Çocuklar misafir olur,” dediler. Demiş: “Olur ne olacak,” demiş. “Ben,” demiş, “boyna uzaklaştırma alıyorum. “Topla,” demiş, “eşyanı.” “Yok,” demiş, “gelmiyorum. Bak işine. işin gücün rast gelsin. Kovalarken düşünecektin,” demiş. Yalvar yakar…Yok! Önce bir rest çekmiş, olmamış. Yalvarmış yakarmış, olmamış. Gitmiş mutfaktan bıçak almış. “Seni bıçaklarım,” demiş. “Vallahi,” demiş, “al bıçakla. Ben gelmiyorum.” Kadınlar, burası da size ait. Gönderirken dikkat edin ha! Öyle kadın erkeklik yapıyor ama hele bu dergahtaysan erkekliğin sökmez, Mustafa Özbağ sağ olduğu müddetçe. Bizim arkadaş sonra döndü tabii. Ben dedim: “Tamam bu kadar özrün sonunda dön ama dedim, ev dursun orada. Şeytan azapta gerek. Arada diyeceksin ki ben evimi özledim. Yalvarıyormuş kadıncağız. “Dergaha da geleceğim.” O diyormuş Mustafa var ya diyormuş, onu da şeyhim olarak kabul edeceğim, diyormuş. Dön geri. Bizimkine diyorum: “Sakın ha evi bırakma. Bir artı biri. Arada git diyorum ben oraya, bir kokunu yay, ısıt orayı. Ne dese iyi bizimki, son dönem: “Efendim ben orada mutlu oluyorum,” diyor bana. “Oğlum,” dedim, “tamam, hastalık bulaştıysa sana,” dedim, “sen bundan sonra,” dedim, “şimdi bir yerden ev alırsın.” Aldı şehrin kenarından bir yer. Şimdi arada oraya gidiyor. Kadının saçları dikili. Zulüm yok. Kovmayın. Ne yapmaya kovuyorsunuz? Allah muhafaza eylesin.

O yüzden insanlar nefislerini temize çıkarır. Ama o kimse erdemliliği bulduysa, o kimse fenaya eriştiyse artık nefsini temize çıkarmaz. O nefsini kötülemeye başlar. O hatayı kendisinde arar. Bir kimse hatayı kendisinde ararsa erdemli olur. Hatayı başkasına yüklerse onda erdemlilik yok. O cahil. Yusuf, ayet 53: “Ben nefsimi temize çıkarmak istemem. Çünkü nefis şüphesiz ki çokça kötülüğü emredendir. Ancak Rabbimin merhamet ettiği müstesnadır.” Demek ki nefis normalde insanlara kötülüğü emrediyor ama

bazıları Cenab-ı Hakk’ın merhamet ettiği kimseler. Kimler bunlar? Bunlar mürşid-i kamiller, bunlar veliler, bunlar evliyalar, bunlar düzgün sufi olan kimseler. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın merhamet ettiği kimse olur. Bunların nefsi onlara kötülüğü emretmez. Bakın emmarede, levvamede olan kimselerin nefisleri onlara kötülüğü emreder. Vurana vur, kırana kır, sövene söv. Ona laf söyleyene o da laf söyler. Kötülüğü emrediyor nefis ona. Git işte bir gece felekten çal ya, ertesi gün tövbe edersin. Ha bugün de namazı kılmayıvereyim. Ne yapayım ya her gün kılıyorum, yarın tövbe ederim. Kötülüğü emrediyor nefis. Allah muhafaza eylesin. Amin. Ahzap, ayet 72: “Şüphesiz ki insan çok zalim ve çok cahildir.” insan zalim ve cahildir. O yüzden nefsine uyar ve nefsine uyduğu zaman da kendini temize çıkarır hep. Bir kimse Mustafa Özbağ hariç burada, hep nefsini temize çıkarıyorsa o nefsine uymuştur. Mustafa Özbağ Kur’an’dan, sünnetten bir delil getirir, kendini temize çıkarır. Felsefik olarak uğraşma. Yenileceksin muhakkaktır. Yenilirsin.

O yüzden hariç tutuyorum kendimi. Ne güzel şatahat yaptım değil mi! Öyleleri vardır ya o hiç haksız değildir. Evde karı koca arasında muhakkak ikisi de hiç haksız değil. Haklıdır. Sabahtan akşama kadar haklılıklarını ispat edeceğiz diye uğraşırlar. Dinle alakalı da öyledir ve hep böyle tartışmadır. Hep haklı, birisi haklı hep. Hele ben çok iyi tanıyorum bir Mustafa Özbağ var hep haklı. Sen ne dersen de. Allah onu affetsin. Amin. Gerçek müritler, kemale ermiş olan insanlar başkasının kusuruyla ilgilenmezler. Onlar kendi nefislerini kusurlu görürler ve kendilerince kendi arızalarını, kendi arızalarını, arızalarını Allah’a dilekçe verir gibi söylerler. Bende şu var: “Ya Rabbi beni bundan kurtar.” Mesela “Ya Rabbi ben kibirliyim. Beni kibirden kurtar.” Amin. “Ben şatahat ve şatafata düşkünüm. Beni bundan kurtar.” Amin. “Ya Rabbi dünyanın zevklerine dalabiliyorum. Beni dünya zevklerinden kurtar.” Amin. “Ya Rabbi ben dünyanın gösterişine aldanıyorum. Beni dünyanın gösterişine aldananlardan eyleme.” Amin. “Ya Rabbi ben insanlara hava atmayı seviyorum. Beni bundan kurtar.” Amin. “Ya Rabbi ben etrafımı küçük görmeyi seviyorum. Beni bundan kurtar.” Amin. “Ben bu tip yanlışlıklar, eksiklikler yapıyorum. Beni bunlardan kurtar.” Amin. “Beni tenvir eyle.” Amin. “Beni temizle.” Amin. Beni kendine yakışacak kendine layık bir kul eyle. Amin. Ecmain. Kendini bilen kimse böyle bu minval üzerine dua eder Kendi nefsinin üzerine basar. “Ben haklıyım!” diye böbürlenmez. Allah’a bile “Ben haklıyım!” diye böbürlenen insan var. Allah muhafaza eylesin. Âmin. O yüzden iyi bir mümin, başına gelen her türlü sıkıntı, bela, musibet, hastalık, her ne var ise bunların normalde kendi günahlarından, kendi işlemiş oldukları yanlışlıklardan ve hatalardan kaynaklandığını

düşünür. Yani senin başında bir musibet var ise, senin başında senin istemediğin bir hal var ise, senin başında seni böyle sıkıntıya sokan bir durum var ise bu senin kendi yaşadıklarındandır, kendi elinin ürünlerindendir. (Hakan kardeş hoş geldin. Seni görmek büyük mutluluk ya! Bak sohbeti bile kestim bak seni görünce. Sorular hazır mı? Değil mi? Seni bekliyoruz ya! Bak yazlar geçti, kışlar geçti. Bu yaz da geçiyor. inşallah. Senin sorularınla hayat buluyoruz ya. Yeniden kendimizi yeniliyoruz. Allah razı olsun inşallah.) Başa gelen musibetler ve Müminin Bakış Açısı. O yüzden iyi bir mümin başına gelen musibetle, sıkıntıyla alakalı başkasını suçlamaz. Der ki: “Bu, bu benim yaptıklarımdan dolayıdır. Ben bir yerde muhakkak bir melanet işledim, bir yanlışlık yaptım, bir hata, kusur işledim. Bu benim başıma geldi.” der. Müslüman mümin böyle düşünür, başka türlü düşünmez. Öyle olunca da kendi nefsini ezer. Bak, kendi nefsini ezer. Derviş kardeşlerin yapmış olduğu hata da bu: Kendi nefislerine vurmuyorlar. Müslümanların yaptığı hata da bu. Allah bizi muhafaza eylesin. Âmin.

“Kimseden medet yok. Yalnız ve ancak bana benden yakın olandan medet var. Çünkü bana bu varlık her an ondan gelmekte. Varlığım mahvolunca da ancak onu görürüm, başkasını değil.”

Artık fena hali. Bu aslında fena halinin de üstünde bu. Biraz böyle vahdet-i vücut kokuyor burası. Burada hani Arabi ekolünden vahdet-i vücut kokusu var burada. Çünkü “Varlığım mahvolunca ancak onu görürüm, başkasını değil.” Bu artık fenadan bekaya geçiş. Fenada kendisinin yok olduğunu gördü, kendisini hiçleştirdi. Fenada yok oldu. Her daim nereye bakarsa baksın onda fena oldu. Kendisini görmedi, kendisinden geçti. Yani bir gören var, bir de görülen var. Artık beka halinde dedi ki: “Varlığım mahvoldu.” Yani hiçliğe ulaştı. Hiçliğe ulaşınca artık sadece onu görüyor, başkasını değil. Bu cemalullahta beka bulmak. Cemalullahta fena oldu, her yerde onu gördü. Ardından cemalullahta bekaya ulaştı.

Bekaya ulaşınca artık kendi varlığından geçti. Artık kendisini de görmüyor. Kendisini görmeyince sadece onu görüyor. Bu Muhyiddin ibni Arabi Hazretlerinin kendisi vahdet-i vücut demez, onun söylediği sözden daha ileri bir sözdür. Artık varlığı mahvoldu. Ancak onu görüyor, başka bir şey görmüyor. Eşyada, varlıkta komple onun cemalini seyrediyor. Artık onun için Ahmet’ti, Mehmet’ti, onun için artık Harun yok. Onun için her baktığı yerde o var. “Ne tarafa dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır.” Ayet-i kerime. Artık acziyetini, artık kudretini, kendi acziyetini gördü, kendisinin kudretinin olmadığını gördü. Kendisini kudretli görmeyen acizdir. O zaman kudretli olanı tanır. Kendisinde ilmi görmeyen asıl ilim sahibini görür.

O kendisini alim görüyorsa asıl ilim sahibini görmüyor. O kendisini mürşit sanıyorsa asıl mürşidi görmüyor. Kendisini fıkıh alimi görüyorsa asıl fıkıh sahibini görmüyor. Kendisini mürit zannediyorsa asıl müridi görmüyor. Kendisini iyi bir derviş görüyorsa asıl iyi bir dervişi görmedi. Kendisini mümin görüyorsa asıl mümini tanımadı. Asıl mümini tanımadı! O yüzden o kimse acziyeti yakaladı. O çalgıcı Cenab-ı Hakk’ın ona olan lütfunu, ikramını, ihsanını, fena halini yakaladı. Onu yakalayınca artık fenadan bekaya geçti ve dedi ki: “Ben kendimi hiçliğe verince her yerde onu görüyorum.” Yani ihsana ulaştı. ihsan neydi? Görüyormuşçasına yaşamaktı. O ihsana ulaştı, Allahu alem.

O yüzden artık ona ondan daha yakın olan var. Kim? “Biz insana şah damarından daha yakınız.” Ondan ona geçti. O hale ulaştı. Varlığı mahvoldu. Varlığın mahvolması demek hiçliği yakaladı. Her şey çünkü helak olacak. Her şey. Yalnız Allah baki kalacak. Bunu o kimse dünya hayatında yaşayacak. Zaten kıyamet kopunca mecburi istikamet herkes onu yaşayacak. Ama kıyameti o kimsenin bu dünyada yaşadığı ve bu dünyada o ayet-i kerime onun üzerinde tecelli etti: Her şey helak oldu. Yani kendi üzerinde her ne var ise nefsine ait hepsi de helak oldu ve kendi üzerinde baki olan Allah kaldı. Kendi üzerinde zaten öyleydi ama öyle olduğunu idrak etmiyordu. Ne zaman ki cemalullahta fena ve beka halini yaşadı, cemalullahta fena ve beka halini yaşayınca kendi üzerinde, kendisininmiş gibi gördüğü bütün sıfatlar helak oldu ve kendi üzerinde var olan bütün sıfatların gerçek sahibinin Allah olduğunu iyice idrak etti ve kendisine de baktığında sadece ve sadece onun sıfatsal tecelliyatını seyretti.

O yüzden o hadis-i kutsi onda tecelli etti: “Onunla görür, onunla duyar, onunla konuşur, onunla tutar, onunla düşünür, onunla fikreder, onunla zikreder.” Artık kendisine ait hiçbir şey onda kalmadı. Bu seyr-i sülûkun sonu. Eğitimi bitti. Bundan sonra devam edecek mi? Evet. Ama onun eğitimi bitti burada. Artık yürüyüşü onunla, duyuşu onunla, konuşması onunla, görmesi onunla, fikretmesi onunla, zikretmesi onunla, şükretmesi onunla, hamdetmesi onunla, her şey artık onunla. Kendi cüzzi iradesini oraya bağladı ve idrak etti. “Göklerin ve yerin nuru Allah’tır.” idrak etti artık. Asıl sevilmesi gereken o. idrak etti. Her şeyi kudret ve kuvveti altında tutan o ve dedi ki acziyet halinde: “Ben bir hiçim, ben bir yokum.” dedi. Bu da o yüzden o kimse artık Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelligahı oldu, ayna oldu. Allah bizi onlardan eylesin. Âmin.

“Birisi sana para verse, altın saysa sen ona bakarsın, kendine değil,

bu da ona benzer.”

Birisi sana para verse sen ne yaparsın? Kendine bakmazsın, değil mi? Parayı verene bakarsın. Cenab-ı Hak sana lütfeder, ikram eder, ihsan ederse sen kendine bakmazsın. Hep ona bakarsın. Her an o lütuf, o ihsan sende kesintisiz devam ederse sen ona bakarsın, kendine değil. Artık o kesintisiz lütfa ulaştıysan artık sen hep o kesintisiz lütfu vereni hatırlarsın, başka bir şey değil. Gözünü ondan ayırmazsın. Allah bizi onlardan eylesin. Âmin. Haklarınızı helal edin. Helal olsun. Vaktinizi fazlaca aldım. Önümüzdeki hafta konu başlığı: “Ömer’in (Allah ondan razı olsun) ihtiyar çalgıcının nazarını varlık alemi olan istiğrak alemine çevirmesi.” Buradan devam edeceğiz Allah izin verirse inşallah. El-Fatiha maassalavat. Âmin. Ne diyecektik bir de destur diyecektik değil mi? Unutmuyorum bak sen hatırlattığından beri. Selamünaleyküm!

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

https://youtu.be/dF1Sb3605XQ?si= yWwuvEvaAfUWGTg7&utm_source=ZTQxO

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları