Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 888-894. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 3 • 31/46

888-894. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamün Aleyküm, hayırlı akşamlar. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı ömrünüzü hayırlı eylesin. Cümle Ümmeti Muhammed’i kur’an ve sünnete sımsıkı yapışıp, yaşama ve yaşatma mücadelesi verenlerden eylesin. Ümmeti Muhammed’e, Allah sevgisi, Resulullah(s.a.v) sevgisi, mümin sevgisi nasip eylesin. Ümmet i Muhammed’e haramlardan uzak durmayı, her türlü haramdan kaçınmayı, iyi ameller, salih ameller işlemeyi nasip eylesin. Ümmeti Muhammed’e farz namazlarını dosdoğru kılan, farz oruçlarını dosdoğru tutan ümmetlerden eylesin inşallah. Kıymetli dostlar, mesnevi sohbetlerine devam edeceğiz inşallah. Geçen hafta cumartesi günü birinci cilt, 888. beyitte

kalmıştık. O beyitten inşaallah, Allah izin verirse, devam edeceğiz. Son okuduğunuz beyit oydu, hani o şevk ve cezbe, o zevkin geldiği taraftan gelir. Bunu okumuştuk.

“Her kavmin gözü, bir günceğiz zevk sürdüğü cihette kalmıştır.”

Yani bir topluluk düşünün. O topluluğun gözü bir gün dahi olsa, bir şeyi zevk edinir, o gün böyle neşelenir, o gün ağzı tatlanır, gönlü hoş olur. Hep aklı fikri orada kalır. Onun devamlı onu arzular. Onu ister. Hani bayram günleri vardır ya. insanlar, tekrar o bayram gününü arzu ederler veyahutta mutlu bir evlilik olmuştur. O mutlu evliliğin başlangıcı düğünü, hep insanlar o başlangıcını, o düğünü arzular veyahutta bir zaman olmuştur. Çok mutlu olmuştur bir meselede. Bir mesele de mutlu olunca, hep o mutluluğu hatırlamak ister. işte bütün kavimler, bütün bireyler, aileler, topluluklar, milletler böyle mutlu oldukları günleri hatırlarlar. Mutlu oldukları günlerde, o

zevk sürdükleri günleri, kendilerince yad ederler ve o mutluluğu yeniden yaşamak, o zevk sürdüğü anı yeniden yaşamak veyahut da yenilerini yaşamak isterler. işte insanoğlu veyahutta müminler, öyle söyleyelim, kendilerince elest halindeyken, ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim’ diye sorduğunda, bütün insanlar, bütün ruhlar, evet, sen bizim Rabbimizsin dedi ve Allahualem bunu böyle tarif ediyorum ama ilk yaratılan o Nur u Muhammedinin içersinde ama Cenab ı Hakkın sıfatsal boyutlarını ama Cenabı Hakkın kelamını ama Cenabı Hakkın bir tecelliyatına mazhar oldular. O tecelliyatına mazhar olunca, her daim onu arzular onu ister oldular. Çünkü orda dilsiz, dudaksız, harfsiz, sohbet etme, cemal ile cemalleşme Allahualem vardı ve orda eğer öyle bir hal yaşadılarsa, her daim insanlar o hali yaşamak istediler. Hani sufiler böyle bir güzel salih rüyalar görürler. Güzel salih rüyalar gördüklerinde, o salih rüyanın vermiş olduğu bir zevk, vermiş olduğu bir neşe, vermiş olduğu bir tat vardır. Onu kaybetmek istemez insan. Sabah olduğunda, o bütün gün belki de gözünün önünde görmüş olduğu o rüya gelir, takılır veyahut da eğer gözünün önünde Cenab ı Hak bak ona hitap ettiyse, o hitap hiçbir zaman onun gözünün önünden, kalbinden dilinden, içinden, dışından eksik olmaz veyahut da Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin gördüğünü düşünün. O her daim bütün günlerce o görmüş olduğu o halin, o rüyanın, o zevkin tadından, aklına hiçbir şey gelmez. Gözü hep orayı ister ve insanoğlu da hep o tatlılıkları, o neşeyi, o lezzeti arar durur. Bütün her şeyde arar bir lezzet almıştır ya bir tat almıştır ya bir mutluluk duymuştur ya onu her daim arayıp sormak, her daim onu almak ister. Şimdi iyilikleri isteyen, iyiliklere doğru yol alan bir kimse, hep böyle iyilik yaptıkça, iyilikten tat alır. iyilikten lezzet alır. iyiliğe devam etmek ister. Çünkü o iyilikten tat almaktadır. iyilikten lezzet almaktadır veyahutta müslümanların bazıları, mesela çok namaz kılar. Artık o namaz, onun için böyle her şeyden evladır ve namaz kıldıkça o mutlu olur. Namaz kıldıkça, tatlılaşır, zevklenir hep gözü namazdadır onun veyahutta bir müslüman düşünün. Kur’an-ı Kerim’le yoğrulmuştur. Gözü hep onun kuran-ı kerimdedir. Çünkü o kuran-ı kerim’den lezzet almaktadır, kur’an-ı kerim’en zevk almaktadır. O her daim o tat aldığı, lezzet aldığı hal ile hallenmek ister veyahutta sufiler genel olarak zikrullahtan tat alırlar. Her daim ondan tat aldıklarından, her daim Allah’ı zikretmek isterler.

Bir de önlerinde müjde de vardır ya. “Kim Allah’ı zikrederse, Allah da onu zikreder diye. O yüzden sufilerin her daim gözleri zikirde olur, her daim o tat aldığı, o lezzet aldığı anı, o lezzet aldığı hali yaşamak ister. Hani arkadaşlar bazen diyorlar ya hani zikirler ne zaman başlayacak, zikirler işte ne zaman devam edecek, ne zaman toplu zikir yapacağız? Şimdi neden? Onu

tat aldı insanlar. Oradan lezzet aldı, oradan feyizlendi, bereketlendi, nimetlendi, tekrar onu istiyor. Tekrar onların başlamasını istiyor ama malum zikirhaneler bir Avm değil. Zikirhaneler turistik amaçlı bir yer de değil ve zikirhaneler öyle plaj gibi yer de değil yerli yabancı turist çeksin ve zikirhaneler öyle tiyatral bir yer de değil, e zikirhaneler böyle konser salonu da değil. E zikirhaneler ayrı. Öyle olunca da henüz daha zikirhanelere müsaade çıkmadı. Yani vakıfların eğitimlerine, vakıfların bu tip çalışmalarına müsaade yok daha. Toplu olarak böyle bir ibadet etmeniz mümkün değil çünkü. Cumaları erkekler cumaya gidiyorlarsa bilirler. Yani Allah affetsin, böyle ne yazık ki öyleyiz. Yani bunları cumaları yaşıyoruz. Bir polis, görevli polis caminin kapısında maske sorguluyor. Caminin kapısında duruyor. içerdeki cemaatı işte sosyal mesafede otutturmaya çalışıyor veyahutta benim gittiğim camide böyle. Mahalle Camii’nde.

Bilmiyorum her tarafta aynı mı? Her tarafta aynıdır ama avmde sosyal mesafe tanıyan yok, lokantalarda yok, restoranlarda yok, kafelerde yok veyahutta bilmiyorum, Bursa’daki belediye otobüslerinde sosyal mesafe yok. Herkes üst üste veya Bursa’daki ben zaman zaman metronun yanından geçerken görüyorum, metro da aynı. Hele iş çıkışlarında daha da sıkıntılı. E taksilerde korona yok, dolmuşlarda yok, minibüslerde yok, işte otobüslerde yok, metroda yok ,AVM’lerde yok korana. Ondan sonra çarşıda, bacada, sazda, cazda, ne bileyim işte tiyatroda, dansda yok ama camilerde var. Bu korona nasıl bir korona ise dönüyor, dolaşıyor, geliyor camilerdeki müslümanlara bulaşıyor. Onlara saldırıyor veya bu korona nasıl bir şeyse, dönüyor dolaşıyor geliyor vakıfların binalarına saldırıyor. Enteresan bir korona ile karşı karşıyayız. Şimdi işte insanlar hoş camiler bundan uzak dursa nolacak! Yani camilerde cemaat mı kaldı? Bir de işin bu tarafı var. Yani ümmeti Muhammedin sanki böyle bir yasak bekliyorlarmış gibi, bir yasak olunca herkes camiyi de unuttu. Camiye gitmeyi de unuttu. Birkaç saf millet orada namaz kılıyor. Hatta vakit namazlarında onlar da yok, böyle işte camiler boşaldı desek yeri var daha da enteresan yani nasıl bir akıl nasıl bir fikirse yani camilerin suları da kesikti. Yani herhalde zannediyorum bu hafta açtılar galiba.

Geçen haftaya kadar camilerin suları da kesik. Yani bir kimse camiye gelse, işte sözde camiler açıktı ama vakit namazlarında da hani cemaatle kılınmıyordu ama sular kesik. Yani böyle bir şey düşünülebilir mi? Bir müslüman mescidinde sular kesik. Yani bu kimse tuvalete gittiğinde nasıl taharetlenecek, bu kimse abdest alacaksa nasıl abdest alacak? Bunlar aklıma geldikçe böyle üzüntümden ne diyeceğimi bilemiyorum ve ne yazık ki biz bunları yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz böyle giderse. Çünkü bir

caminin suyu kesikse teyemmüm mü edecek o kimse? Ya böyle bir mantık var mı? Böyle bir nasıl bir mantık var? Bunu nasıl bir şey yapıyor, yani abdest alırken müslüman yanındaki kimseye korana bulaştırmayacak. O yüzden caminin suyunu keselim, kapatalım. Ee? Yani bu normalde bir yerli yabancı bir kimse abdest alacak olsa, camide namaz kılacak olsa, caminin içerisinde sular akmıyor. Ayrı bir handikap. Şimdi demek ki bir kimse bir yerden lezzet alıyorsa, bir yerden tat alıyorsa, daha önce orada lezzet ve tat aldıysa manevi olarak, bir feyizlendiyse, hep gözü ordadır. Orayı arar, oraya ister. Onunla, o hal ile hallenmek ister ve o hal ile hallenmek istedikçe de o kimse hiçbir zaman oradan gözünü çevirmez.

“Yakinen her cinsin zevki kendi cinsiyledir.”

Yani normalde insanlara bakarsanız veyahutta bütün mahlukata bakarsanız, herkesin zevki kendi cinsindendir. Hani bir kumru ile bir kartalın arkadaş olması, birbirine muhabbet etmesi beklenmez veyahutta kumru ile bir karganın arkadaş olması, birbirine muhabbet beslemesi mümkün değil veya da işte bir yırtıcı kuş ile bir serçenin dost olması mümkün değil. Her cins hani kuşlar kuşlarla arkadaşlık eder, dost eder ama kuşlar da kendi aralarında kendi cinsleri ile arkadaşlık ederler. O zaman kuşlar bir bütündür ama kuşların içerisinde yırtıcı olanlar, kendi yırtıcı olanlarıyla yırtıcı olmayanlar da yırtıcı olmayanlarla dost olur, arkadaş olur, kardeş olur, bir şey paylaşırlar. işte kendi cinsinden kimseyle o kimse zevklenir. Kendi cinsinin peşine koşar. Ona inanır, onunla hemhal olur. O zaman kafirler de kâfirlerle dost olur. Kâfirlerle arkadaş olur. Müminler müminlerle dost olur, müminlerle arkadaş olur. Çünkü bunlar cins birliğidir. Bir tarafa bakarsınız mümindir. Mü’minin kafir ile dost olması mümkün değil. Çünkü ayet-i kerimede ‘Ey iman edenler, siz kafirleri kendinize dost tutmayınız’ veya ‘Ey iman edenler, siz yahudileri ve hıristiyanları kendinize dost tutmayınız’, ‘Ey iman edenler, sizin dostunuz ancak müminlerdir ve sizin dostunuz ancak Allah’tır’ der. Şimdi böyle olunca bil ki müminler müminlerle dost olur. Müminler müminlerle arkadaş olur ve müminlerin içerisinde de müminlerin içerisine aynı sıfatsal boyut olan, aynı sıfatsal tecelliyatlara mazhar olanlar birbirleriyle dost olur. Mesela hırsızlık yapan bir kimseyle, hırsızlık yapmayan bir kimsenin dost olması mümkün değildir veyahutta işte fuhuş yapan bir kimseyle fuhuş yapmayan bir kimsenin dost olması mümkün değildir veya beş vakit namaz kılan bir kimsenin, beş vakit namaz kılmayan bir kimsenin onunla dost olması mümkün değildir. Sebep? Onun canı sıkılır, o beş vakit namaz kılmıyor çünkü veyahut da zikre giden bir kimsenin zikre gitmeyen bir kimseyle dost olması çok zordur. Sebep? O zikre gidiyor

ona diyecek ki hadi zikrullaha gidiyoruz, o diyedecek ki ya ben gelmek istemiyorum. Dostluği böyle yavaş yavaş, yavaş yavaş ne olacak? Son bulacak!

Demek ki her cinsin zevki de kendi cinsiyle. Bakın kendi cinsiyle, yabancı bir kimseyle değil. O yüzden derviş dervişi dakkada bulurmuş ya. Derviş dervişi dakkada bulur, sufi sufiyi dakikada sever, sufi sufiye dakikada katlanır, dakikada onunla dost olur, onunla muhabbet besler onunla birliktelik peyda olur ama sufi olmayanlar sufinin dostu çok zor. Sufi olmayan kimse bakar ya bunlar hangi dilden konuşuyorlar, anlattıklarının hiçbirisini anlamadım der veyahut da mesela bu aynı dergahın içerisinde, aynı topluluğun içerisinde, dervişlerin arasında bile olur. Mesela nasıl olur, işte hal gören dervişler, genelde hal gören dervişlerle daha çabuk haşır neşir olur. Başlarlar anlatmaya çünkü. Yok gözünü yumduğunda Mekkeyi gördü yok gözünü yumduğunda medineyi gördü yok gözümü yumduğunda Hazreti Peygamber sallallahü ve sellemi gördü, yok onunla konuştu yok bununla konuştu onların muhabbeti bu olur. Bakın hal dervişi, hal dervişiyle veya kal dervişi çok laf üreten bir dervişse laf üreten dervişle arkadaşlık eder çünkü ikisi de laf üretecek. Bir de kal dervişinden başka bir de yal dervişleri vardır ya yeme içme dervişi. O da derviş ama o yeme içmeyi çok sever. Nerede yemek var nerede güzel yemek var oraya gider. Hoş kalmadı bizim dergahta şimdi bu tip adap erkan yani işte böyle, evlerde orada burada yemekli zikirler yok artık şimdi. Önceden vardı da şimdi yok artık. Öyle olunca yal derviştiri de eskisi gibi yok artık bizde. Onlar çünkü bakıyorlar öyle yağlı güzel yemekler yok, olmayınca onlar dergahı bile terk ederler. Hatta bazı böyle insanlar vardır, hiçbir yerden ders almazlar. Ben bunu tecrübe ile sabittir. Onlar nerde yemek var nerde böyle ikramlı bir zikrullah var, davet et giderler, hazır. Bizim o taraflarda kaşığı cebinde ve kaşığı belinde derler. Nerde davet edilirse onun kaşığı cebinde veya belinde, gider. Allah muhafaza eylesin. O yüzden insanlar kendi hallerince de kendi halinde olan bir kimseyle zevklenir, onunla tatlanır. Çünkü öbürkü ile bir başkasıyla tatlanması, zevklenmesi mümkün değildir.

Buhari okuyacak olduğumuz hadis i şerifi nakletmiş: ‘Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tuttulurlar.’ Demek ki müslümanlar birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benziyorlar. Bu şimdi ne yazık ki bu müminlik vasıflarında kaybetmeye başladık. Biz birbirlerimizi sevmekte, birbirlerimize acımakta, birbirlerimizi korumakta bir vücuda benzemiyoruz artık. Bir vücuda benzemiş olsak, Ümmet i Muhammed’in sıkıntısı kalmayacak zaten. Bir vücudu biz

yaşamış olsak, Ümmet i Muhammed’in kalbi bir noktada bir daire, atacak ve hatta cemaatlerin, tarikatların, toplulukların da hali aynı hale geldi. Yani artık bir topluluk da bir cemaat de kalbi bir yerde atmıyor artık. Yani kalbi bir yerde atsın diye bir şey söylüyorsun, bir şey diyorsun ne yazık ki onlar o merkezde toplanmıyor. Herkes çok biliyor. Herkesin kendince alimliği var, ulemalığı var o kendince aklı önde onun ve o çok biliyor herkesden fazla. Öyle olunca, o kimsenin aynı kalbin ritmini yakalaması mümkün olmuyor ve orta yere orda bir laf söylüyor zaten, bir şey diyor, o ona laf söylüyor, o ona laf söylüyor. Ne yazık ki müminlerin birbirlerine karşı olan muhabbetleri ve birbirlerine karşı olan bağlılıkları zedeleniyor. Yani bu hadis i şerifler ne yazık ki şu anda tecelli etmiyor. Tecelli belki de biz ona mashar değiliz, o da olabilir. Biz göremiyor olabiliriz. Çünkü birbirlerini sevmekte birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzeyecekle bakın. Birbirini de koruyacak. Yani birbirini korumak ne demek? Birisi ona saldırırsa onu muhafaza edecek. Dışarıdan onun birisi gıybetini ederse, onu susturacak. Dışarıdan birisi onun dedikodusunu yapıyorsa, onu susturacak. Dışarıdan bir kimse ona iftira atıyorsa, onu susturmaya gayret edecek.

‘Bir kötülük gördüğünüzde elinizle, mümkün değilse dilinizde, o da mümkün değilse kalben buğuz ederekten önlemeye çalışınız ki bu da imanın en zayıf noktasıdır.’ Hadis i şerif. Şimdi böyle olunca müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımaktan uzaktalar artık. Ne yazık ki bu kapitalist sistem, bu deccalist sistem, bizim dinimizi, imanımızı, bizim örfümüzü, adetimizi, geleneğimizi, göreneğimizi yok ediyor. Kardeşlerin arasında dahi sıkıntı var. iki kardeş, bir karış toprak için birbirlerini yiyor veyahut da iki kardeş, herhangi bir meseleden dolayı birbirine küs ve hatta artık çocuklar anne babalarına tavır koyuyorlar. Yani bir vücut gibi olacaklarına, çocuklar anne babaya tavır koyuyor. Yani anne baba haksız, anne baba hatalı, anne baba suçlu, anne baba olmasaymış daha iyi olurmuş. O daha iyiymiş! Yani topraktan biteymiş onlar mantar gibi, daha iyi olacakmış. Bu hale geldi Ümmet i Muhammed! Eşler arasında dahi aynı. Eşler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve korumakta şedit değiller, kuvvetli değiller. Yani bir kadın gidiyor, kocasını kendi annesine babasına şikayet ediyor, dedikodu yapıyor ve hatta işte bir kadın gidiyor kocasına kendi annesini babasını şikayet ediyor. Onun dedikodusunu yapıyor. Evlat, anne baba ilişkisi; anne baba, evlat ilişkisi de en azından salt müminlik dairesinde düşünülmüş olsa, birbirlerini sevip, birbirlerini korumaları gerekirken, ne yazık ki o da kalmadı. Bakın, gün geçtikçe aile mevhumu getiriyoruz. Gün geçtikçe dostluk arkadaşlık mevhumunu yitiriyoruz. Gün geçtikçe birbirimize olan muhabbetimizi, birbirimize karşı olan sevgimizi, birbirimize karşı olan vazifelerimizi

kaybediyoruz. Artık öyle bir şey oluyor ki bu kapitalist, deccalist sistem, bizi sadece bireysel düşünmeye, bireysel yaşamaya, bireysel hareket etmeye doğru yönlendiriyor. Yani aile kavramını yok ediyor. Bireylerin normalde kendi heva ve heveslerini, kendi nefislerini orta yere çıkarıyor. Bir ve beraber değil ümmet, düşünebiliyor musunuz? Osmanlı’dan sonra müminler bir daha bir ve beraber olamadılar. Yüz küsür yıl geçiyor şimdi ve bu parçalanmışlık, bu ayrılmıştık yüzyıl da öncesinden koy, ikiyüz yıl. ikiyüz yıldan beri Ümmet i Muhammed parçalanmış vaziyette.

Ümit i Muhammed yıkılmış vaziyette ve Ümmet i Muhammed birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta ne yazık ki bir vücuda benzemiyor artık. Almış oldukları eğitimler, almış oldukları bilgi, almış oldukları kültür, ne yazık ki islami bir kültür değil. islami bir eğitim değil, islami bir bilgi değil. Öyle olunca müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta, bir vücuda benzemez hale geldi. Benzemez hale gelince zaten her cins, kendi zevki, kendi cinsiyledir hükmü de orta yere çıktı. Yani annesine babasına itiraz eden, annesine babasına bakmayan, kötülük yapanlar, artık bir topluluk veya çocuklarına kötülük yapan, çocuklarını korumayan, çocuklarını muhafaza etmeyen anne babalar bir topluluk. Onlar, onlardan lezzet alıyorlar veyahut da aynı günah ı kebairi işleyenler bir topluluk, aynı helali işleyenler bir topluluk. Mesela böyle böyle olunca, herkes birbirini sever hal oldu. Oysa ümmet, bütün müslümanların birbirlerini sevmesi, birbirlerine muhabbet etmesi, birbirlerine destek çıkmasını emrederken ne yazık ki müslümanlar bundan uzak durdular.

işte Muhammed’i olanlar, birbirlerini daha fazla severler, birbirlerine daha fazla birbirlerinden zevk alırlar. Örneğin örnekliyorum iseviler de birbirlerinden daha fazla zevk alırlar, birbirlerinden daha fazla mutlu olurlar. Demek ki ya kinen her cins kendi cinsiyle beraber oluyor. Yine Riyazüs Salihin’de geçer bu hadis-i Kutsi: ‘Allahu Teala; sırf benim için birbirini seven, benim rızam için toplanan, benim rızam uğruna birbirini ziyaret eden ve sadece benim rızam için sadaka verip iyilik edenler, benim sevgimi hak ederler.’ buyurmuştur. O zaman normalde bakın bu Allah’ın sevgisini hak eden ve hak etmek isteyenler, hak etme topluluğu ne yapacakmış? Sırf Allah için birbirlerini sevecekler ve sırf Allah için birbirlerini sevip, onlar bir yerde toplanacaklar. Bakın, başka bir hadis-i kutside toplanıp, Allah’ı zikrederler diyor. ilave metinler var bununla alakalı. Şimdi ve ‘benim rızam uğrunda birbirini ziyaret eden ve Allah rızası için birbirlerini ziyaret eden, birbirinin yanına giden, birbirini yoklayan, birbirini kollayan’…

işte, o yüzden hani müritlerin, mürşidini ziyaretlerini, bu hadis-i kutsiye bağlamışlar. Allah için birbirini sevecek. Yani üstadını Allah için sevecek ve Allah için onu ziyaret edecek ve ziyaret ettiğinde orda da muhakkak bir toplantı olur, orda da Allah’ı zikredecek ve ‘rızam için, benim rızam için sadaka verip iyilik edenler ve Allah’ın rızası için etrafına sadaka verenler.’ ilim de bir sadakadır, bir soruya cevap vermek de sadakadır, tebessüm etmek de sadakadır, ayriyeten mali olarak da yardım etmek de sadakadır, bir misafiri yedirip içirmek de sadakadır, bir misafiri yatırmak da sadakadır, bir kimsenin ihtiyacını görmek de sadakadır. Her iyilik bir sadakadır, her tebessümlü yüz, bir sadakadır. O zaman bunu yaparken de sırf Allah’ın rızası için yapıp da normalde bir de iyilik ediyorsa o kimse, işte Cenab ı Hakkın sevgisini hak etmiş oluyor. Bakın, tekrar söylüyorum kıymetli Dostlar. Allah’ın sevgisini hak etmek istiyorsanız; Bir: Allah için insanlar birbirlerini sevecekler. iki: Allah için toplanacaklar. Üç: Allah için birbirlerini ziyaret edecekler. Dört: Allah için sadaka verecekler. Beş: Allah için iyilik yapacaklar. Bunları yapanlarsa eğer, o zaman Cenab ı Hakkın sevgisini hak etmiş oluyorlar. Cenab ı Hakkın sevgisini hak etmiş oluyorlar. Yani Allah onları seviyor, bakın Allah onları seviyor! Rabbim sevdiği kullarından eylesin cümlemizi inşallah.

“Bak, cüz’ün zevki kendi küll’ünden olur. Yahut o şey bir cinse katıl-

mak kabiliyetinde olur da ona erişince o cinsten oluverir.”

Yani cüz’ün zevki kendi küllünden olur. Yani bir su damlasının türü deryadır. O su damlası, deryaya gitmek için koşar ve deryaya ulaştığında zevkin doruk noktasına ulaşır. Neden? Cüz, kendi küllüne gitti. Yani kendini tamam eden daha büyüye doğru gitti.“Her cüz, kendi küllünde sükun bulur, kendi küllünde, kendinde zevke gelir ve yahutta o şey bir cinse katılma kabiliyetinde olur da ona erişince o cinsten oluverir.” Mesela vücut topraktan ve sudan yaratılma ya, vücut topraktan ve sudan yaratılma olduğu için, normalde topraktan ve sudan yetişen bir şey farklı cinste de olsa bizim vücudumuza girdiğinde ne olur? Bizim vücudumuza hemhal sağlamış olur et yeriz etin Normalde özü su ve topraktır ve et vücuda girdiğimizde ne oldu, bizim vücudumuza girdiğinde, kuvvet oldu. Bizim vücudumuza girince, vücudumuzda değişik, işte faydalı organizmalara dönüştü, hücrelere dönüştü. Yani biz bir baktık ki mesela buğday, buğdaya baktığımızda cinsi insan mı? Değil ama insan vücuduna girince, insan vücuduna faydalı oldu, bir besin oldu insan vücudunda. Besin olunca da bizim vücudumuzda karıştı gitti, yok oldu, fena oldu vücudumuzda ve hatta sabahları, öğlenleri, akşamları yer içeriz ya yediğimiz içtiğimiz her şey ne oldu? Vücudumuza girince bizde fena oldu. Bizde yok oldu. Şimdi akşam yemeği yiyenler için, akşam yemeği

vücudun dışındaydı. Biz Yemeği yiyince, vücudun içinde oldu. Vücudun içersinde aslında işte etin, ekmeğin, suyun, nohutun, fasulyenin kendisi ile alakalı bir şey kaldı mı? Hayır. Baktığımızda biz, o öğütüldü çünkü. Öğütülünce hamur haline geldi fasulyeden eser kalmadı ama bizim vücudumuzun içinde fasulyeden eser kalmadı. Bir müddet sonra o kuvvete döndü. Kuvvete döndükten sonra ortadan kayboldu. Bakın bizim vücudumuzda fena oldu. Tekrar söylüyorum, yediğimiz içtiğimiz, bizim vücudumuzda fena oldu. En sonunda vücut da toprakta fena olacak. Topraktan yaratıldı vücut, sonuçta toprakta fena olacak, yine toprağa dönecek.

Ruh? Ruh bu aleme ait değil. Bakın ruh bu aleme ait değil. Bu alemden yediği içtiği bir şey yok. Bu alemden herhangi bir faydalandığı bir şey yok ruhun. Ya? O ötelerden faydalanıyor. Akşam olduğunda, uyuduğumuzda ruh bizden çıktı, gitti. Neden? Ötelere gitti, karnını doyurmaya gitti. O da dinlenmeye gitti. O da karnını doyuracak ve aslında bu bedene ait olmayan şey, yine uyandığımızda bu bedenin içerisinde yaşamaya başlayacak ve baktığımızda biz onun ruhunu ayrı görmeyeceğiz. Vuslat olacak vücudumuzda. Vücudumuzda vuslat olunca, ruhtan bir eser kaldı mı? Hayır ama ruh var mı ? Evet ve tecelli etti mi vücuda? Evet. Enteresan bir ölçü çıktı orta yerden. Bakın bazı şeyler aynı cüz’ünden, aynı cinsinden değildir. Aynı cinsinden olmamasına rağmen, bir şeyin içerisine girer. Bir şeyin içerisine ‘hulul’ denir ya buna. Bir şeyin içerisine girdiğinde, aslında kendi özelliğini kaybetmez amma velakin kendinden eser kalmaz. Kendi özelliğini kaybetmez. Kendinden eser kalmaz. Sufilikte şöyle düşünelim. Sufi fenafilşeyh oldu. Fenafilşeyh olunca aslında kendine ait bir şey kalmadı. Kendisi kayboldu mu? Hayır. O fena anında, yalnız fena anında kendisi ile alakalı bir şey kalmadı. Bakın, aslında o şeyhten bir parça mıydı o? Hayır. O şeyhten bir cüz müydü? Hayır ama o şeyhte fani olunca, kendisinden bir şey kaldı mı? Yine hayır ve bu fena inkitaya uğradığında yine kendisi oldu mu? Evet. Bakın, o hal devam etti mi? Hayır ve o hal öyle olduğunda gözü onda kaldı mı? Evet. Hani diyor ya o bir topluluk bir diyor lezzet alırsa bir günceğiz zevk sürdürürse döner diyor o zevki hep ister. işte o fenafilşeyh halini yakaladığı ise o derviş dönüp o hep fenafilşeyh halini arzu edecektir, isteyecektir. Neden? O zevki tattı, o zevki gördü, o zevki yaşadı. Onu yaşayacak. Bunun bir çıt üstü, fenafilresul, o daha henüz o hal ile hallenmedi, o hali tanımıyor. O hali tanımadığı için fenafilşeyh zannetti ve fenafilşeyhi en üstün makam zannedip orada kalırsa, orada kabz hali oldu. Neden? Onun üstü var daha.

Üstü ne? Fenafilresul. O fenafilresulü yaşamadı ancak ilmel yakin olarak üstadından duydu. Aynel yakın olarak bilmiyor daha. Hakkel yakin olarak da bilmiyor. ilmel yakin biliyor, fenafilresul var. Şimdi bütün sufiler bilirler.

ilmelyakin olarak fenafilşeyh var ama aynel yakin gördü mü onu kendi üzerinde? Görmedi veyahud da hakkel yakin, şeyh oldu mu o? Olmadı. O zaman daha yolu var onun bakın ve bunu yaşadığında ancak o zevkin o halin tadını aldığında, o zevki tekrar isteyecek. O zevke doğru koşacak. Bu şuna benzer. Hani zikrullah da bir hal görür. Huuuuuu, Geylani hazretleri gelir birden, büyük bir ses ve gürültü ile gelir. Bir anda şoka uğrar o, hayrette kalır. Yani böyle bir şehi sanki bütün herkes duydu zanneder o. Böyle bir debdebe yaşanır, o debdebeyi yaşadığında onda büyük bir hayret uyandırır o. O böyle bir anda hatta zikrullahta bile korkar. Herşeyden korkar hale gelir o. Onu, sonradan tadını alır onun, o halin tekrar yaşanmasını ister. Gözü orda kalır. Oysa heyhat! Hiçbir zaman, hiçbir şey aynı şekilde yaşanmaz. Rüya anlatırlar ya aynı rüyayı, aynı değildir o. O hayali anlatıyordur. O rüyayı tekrardan anlatıyor. Hiç bir zaman bir rüyayı insan aynı şekilde görmez. Hiçbir zaman bir hali aynı şekilde yaşamaz bir kimse. Aynı şekilde yaşıyorsa kırık plak gibi, o zaman o onu hayalliyor. Orada yanlışlık var. Orada eksiklik var. O kimse orada saplantı haline kalmış. Saplantı halinde kalmış. O rüyayı gördüğünü zannediyor. Şimdi bu nasıl bir hal yaşadı, hep gözünü yumar artık o zikrullahta, Allah Allah, ben onlara dedim ki böyle hele o gördü de bir daha göremezse, o böyle ‘görsem, Allah; görsem, Allah’ öyle zikrullah yapar o. Neden? O görmeye takar çünkü. O zevki alacak. Şimdi dışarıdan gören bir kimse onu der ki ya sen görmeye takılmışsın. Ah canım benim! Sen de görseydin, sen de ona takılır kalırdın saplantı halinde. Küçük görme. O zevki tadan kimse, o zevki yeniden yaşamak ister. Sen onu hor hakir görme. Neden? Sen onu yaşamadın.

Fenafilresulü yaşayan bir kimse, aklı fikri orada kalır. Onu tekrar yaşamak ister. Tekrar o hal ile hallenmek ister. Sen, onu kötü görme, sen onu eksik görme veya fenafillah yaşayan bir kimse, hep onu isteyecektir, hep onu arzu edecektir. Bekabillaha ulaştığında hep ordan çıkmak istemeyecektir, orda durmak isteyecektir, hep orda yaşamak isteyecektir. Dünyaya müsaade etseler sırtını değil, bütün her şeyini dönecektir ama ne yazık ki onları tekrar dünyaya döndürürler ve onların hep gözü, o geldikleri yerdedir veyahut da bir kimse, öyle söyleyelim. Ayan ı sabitedeki halini görmüş olsa veyahut da bir kimse Nuru Muhammediye’nin içerisinde bir anlık da olsa, o yaşantıdan bir kesit görse, sevgiliyle bahçede gül kokladığını görse ve sevgiliyle bahçede gül koklamanın zevkini yaşasa, dünyanın bütün kokularını onun önüne getirseniz, o hep sevgiliyle kokladığı gülü düşünecektir. Dünyanın bütün güzelliklerini, onun gözünün önüne serseniz, o sevgiliyle bir an olsun cemalleşmenin zevkini tatmak isteyecek, onu yaşamak isteyecektir ve hatta sevgili ona bir kez hitap etse, bir kez ona seslenmiş olsa ve bütün vücudu

onun kulak olsa ve bütün vücudu onun göz olsa, bütün vücudu onun anlayış olsa, idrak olsa; o dünyadan da ahiretten de geçip o sevgilinin tecelliyatına ram olmak isteyip her daim bütün vücudu maddi manevi göz kulak olmak isteyecektir. O yüzden bir an dahi olsa o sevgiliyle cemalleşmenin, sevgili ile hemhal olmanın tadını hiçbir zaman bu dünya hayatında unutmayacaktır ve bu dünya hayatı ona her daim zindan olacak. O yüzden Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in, ‘dünya müminler için zindandır’ hadis i şerifinin tecelliyatına mashar olacak ve diyecek ki binlerce sefer, binlerce sefer ‘saddak ya Resulallah, bu dünya müminler için zindanmış’ diyecek. Müminler için zindanmış diyecek olan mümin kim o zaman? Sevgili ile ayan ı sabitede (Arabi diliyle) veya hut da sevgiliyle Nur u Muhammedi’nin içerisinde bir an için halleşen, bir an için cemalleşen, bir an için dahi olsa kelamlaşan kimseler için geçerli.

işte öyle anlar vardır, öyle zamanlar vardır, sen aynı cinsten değilsindir. Ama sen bir şeyin içine girersin, bir şeyin içerisine girdiğinde o şeyden oluverirsin sen ve o şeyden sayarlar seni. Hani müminlerin içerisine girersen seni müminlerden sayarlar. Kafirlerin içerisine dolaşırsan, kâfirleri seversen, seni kâfirlerden sayarlar. Sen sufi bir topluluğun içerisine gider, gönlünü o tarafa verirsen, seni sufilerden sayarlar. Sen aşıkların yanında dolaşır, aşıklar ile beraber olmanın arzusuyla yanar tutuşursan, seni aşıklardan sayarlar hatta aşıklardan saydıkları için seni oradan ayırmazlar. Bakın, hadis-i kutsi, çok mühim, çok önemli, çok enterasan. Hani bir topluluk Allah’ı zikir için toplanmışlardı. Allah’ı zikir için toplanmışlardı ama birisi vardı, temaşa için gelmişti oraya, seyretmek için gelmişti ve orada zikrullah halakasına, zikrullah topluluğuna katıldı ama zikretmedi. Orada kenarda oturdu, seyretti benim gibi ama meleklere Cenab ı Hak hitab eyledi. Dedi ki: ‘Ey melaikelerim! Orda oturup Allah’ı zikredenler, o topluluk var ya. Evet? Onların hepsini de ben affettim.’ Meleklerden birisi dedi ki: ‘Yarabbi, filanca kul vardı, filancası vardı, seyretmek için gelmişti. Cenab ı Hak hitap etti: ‘O öyle bir topluluktur ki orada bulunanları ayırmak, Allah’ın şanına yakışmaz, hepsini affettim.’ dedi.

Bakın bir kimse zikredenler topluluğuna geldi, zikredenlerden sayılıverdi. Oysa zikredenlerden miydi? Değildi ama zikreden bir topluluğa geldi. Zikreden bir topluluğa gelince, o da zikredilenlerden sayıldı. O da gitti, ayrıştırılmadı. işte siz bir hal yaşarsınız, böyle bir tecelliyata ram olursunuz. Bir tecelliyatla hemhal olursunuz. Onlardan sayılırsınız, oradan sayılırsınız. Hani olur ya bir an Hz. Muhammed i Mustafa’nın sallallahü ve sellem hazretlerinin, manevi olarak bir topluluğunda bulunursunuz ya. Siz de aslında o toplulukta hiçbir şey yapmamışsınızdır belki de. Aslında böyle hani

o toplulukta bulunanlar olur. O toplulukta görünenler olur, aslında hiçbir şeye dehaletleri yoktur. Onların konuşmalara dahi mecalleri yoktur. Konuşmalara dahi imkanları yoktur ama onlar o topluluğa getirilmişlerdir. O toplulukta bulunurlar ya, o toplulukta bulunanlardan birisi ordaki bulunanları gördüğünde o da kendindenmiş gibi görür ya o da orda der. Hele bir üstad düşünün, bir mürşid düşünün. Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v) ’in huzurunda dururken, kendi derviş kardeşlerini orda gördüğünü düşünün. Onların orada gösterildiğini düşünün. Düşünün onun mutluluğunu düşünün. Onun lezzetini düşünün. Onun tadını düşünün. Onun artık yaşamış olduğu o hali ve kendinden geçer o der ki değil mi ki ben burada kardeşlerimi gördüm. Değilmi ki ben kardeşlerimle beraber Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v) ’in manevi huzurundayım. Değil mi ki burada Ashab ı Resulullah’ın huzurundayım. Hz. Ömer efendimiz orada. Hz. Ebubekir orada. Hz. Osman orada. Hz. Ali radıyallahu anh Hazretleri orada. Hasan ile Hüseyin orada. Şehid şüheda orada, hepsi de oradalar. Bir baksan, pir i piran efendilerimiz orada ve fakirhane acizane bir üstad da bir mürşid de orda huzura çıkarılmış. O da kendince Hz. Muhammed i Mustafa’(s.a.v)’e dert yanmakta. Hz. Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’e hali arz etmekte belki de. O esnada işte bir bakmış ki bütün dervişan kardeşleri orada. Bunun mutluluğu, bunun tadı onlarda. Çünkü oradan sayılıverdi ya. Onlar da oradan görülüverdi ya. Onlar da o toplumun içerisinde bulunuverdi ya. O zaman belki de hani bu hal ile hallenen bir derviş hiç konuşmasa dahi hiç orada bir şey dahi söyleyemese, o huzuru görse, kendisi de orada olduğunu görse, kendisinin de onlardan sayıldığını görmüş olsa, bu lezzetten, bu tattan, bu zevkten, bu tecelliyattan asla gözünü alamaz. Düşünebiliyor musunuz? Bütün Ümmeti Muhammed’in içerisinde özel bir enstantane.

Bütün Ümmeti Muhammed’in içerisinde, peygamberlerin huzurunda harikulade bir perde ve orada bir sufi orada bir derviş, fakirane acizane ve görevlerini belki de vazifelerini tam anlamıyla yerine getiremiyor ama onu da dervişlerden saymışlar. Onu da sufilerden saymışlar. Sen kelsin, körsün, topalsın, senin ağzın bozuk, dilin bozuk, senin ayağın bozuk, gözün bozuk senin kulağın bozuk, sen haram da işledin, günah da işledin, sen şunu da yaptın, sen bunu da yapmadın, yaptın demeden o üstadının bereketiyle, o Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) ’in bereketiyle, Cenabı Hakk’ın lütfu ikramıyla, o toplulukta bulunmuş ya, o da buna şahit oldu ya, şahit oldu, eşhedü dedi, şahit oldu. Şahit oldu, gördü ayan oldu ve Hz. Muhammed’i Mustafa’yı göreni ateş de yakmayacak ya. Hadis-i şerif de var ya. Hatta bir an şüphe etmiş olsa onların içindekilerinden birisi, Hz Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretlerini, bizi göreni asla cehennem yakmayacak

diye kalbine de ilham etse. Onun tadını, onun lezzetini hiç kimse çıkaramaz. Hiç kimse bozamaz ve hep gözü onun orada kalacaktır. Hep onun kalbi orada kalacaktır. Fakirhane bir sufi düşünün, aciz, vazifelerini tam olarak yerine getiremeyen.

Hani Üstat Bediüzzaman Saidi Nursi Hazretlerinin, mektubatında bahsettiği gibi, adi ama samimi. Adi ama samimi. Silsile i meşahiyeye muhabbetinden dolayı ümidini kesmeyen. Ümidini kesmeyen, onlara olan muhabbetini kesmeyen. Silsileden muhabbetini kesmeyen. Benim Üstadım var. Üstadımın üstadı, onun üstadı, onun üstadı. Hz. Muhammed i Mustafa (s.a.v) ’e kadar silsilesi var üstadının ve silsilesi olan bir yolda ve o silsilenin içerisine oturmuşya o kimse. Ümidini de kesmemiş. Böyle bir hal ile hallense ve onun halinden de üstadının haberi olsa. Düşünebiliyor musun? Ve üstadı o sufiyi o halin içerisinde görse, onun için de büyük mutluluk değil mi? Evet. Müminler, o yüzden bu açıdan bakılınca işte bir an da olsa herkesin bir zevki, bir tadı vardır ya onu yaşar ve belki de ondan değildir o. Ondan değildir ama onlarla beraber olduğundan, ondan sayılmıştır. Bir de işin, başka tarafı var. Hani müminlerin içerisinde, müminlerden söylüyor ama içi dışı münafık. işte bir gün gelir, o münafıklığını terk etmezse o da özüne dönüp cehennemlik olabilir. Bundan da korkmak lazım. Hani son böyle bazıları vardır ya. Hadis i şerif vardır. Mümince yaşar, kafir ölür. işte o özünü islam edemeyenlerden. Allah muhafaza eylesin inşallah. Bizleri Rabbim korusun şeytani yollardan ve şeytanın peşinden gidenlerden eylemesin. Bizleri Hz. Muhammed i Mustafa (s.a.v)’in izinde, yolunda eylesin, izinde ve yolunda gidenlerle beraber eylesin. Son nefese kadar bizi öyle eylesin. Kabrimizi, mahşerimizi de bizim Nur Ala Nur eylesin inşallah.

“Su ve ekmek gibi ki bizim cinsimiz değilken, bizim cinsimizden oluverdi ve vücudumuzu besledi, kuvvetimizi artırdı. Su ve ekmeğin sureta bizimle cinsiyeti yoktur ama sonucu bakımından onu cinsimiz bil.”(Yani su ve ekmek bizim cinsimizden değil ama biz yer, içeriz. Bizim cinsimizden olur. Bize kuvvet verir.)

“Eğer bizimle cins olanlardan, başka bir şeyden zevk alıyorsak, o da ancak bizimle cinsiyeti olana benzer bir şeydir. Cinse benzeyenden alınan zevk, dimî değildir. O zevk ariyettir. Ariyet nesne ise akibet baki kalmaz.”

Yani biz başka bir şeylerden de zevk alıyorsak, yine cinsiyeti bize benzeyenlerden zevk alırız. O yüzden bazı şeyler vardır, insani değildir. insanın cinsinden de değildir ama normalde o insanın içine girince, insandan sayılır. O yüzden mesela ekmekden alınan zevk daimi değildir. O zevk ariyettir. Yani böyle ekmekten sabahleyin ekmek çıktı fırından, buram buram koktu. Biz ondan yerken lezzet aldık. Karnımız doyunca bitti o lezzet geçici

oldu, devamlı olmadı veyahut da iyi güzel bir akşam yemeği yedik, harika. Neyi sevdik? Şunu sevdik, harika bir akşam yemeği yedik. Geçti, bitti, karnımız duyunca ondan zevk almayacağız.

Bir şey geçici ise geçici ise bizim için onun bakiyeti yoktur. Mesai bu dünya geçici ya bizim için bakiyeti yok. Baki değil veya kabir hayatı bizim için baki değil, geçici veyahut da anne karnındaki hayatımız geçici. Kalıcı değil. O yüzden onlar normalde o akıbetleri ne olmuş oldu? Baki olmadığı için geçti gitti, onda devamiyet olmadı. Allah bizi muhafaza eylesin inşallah. 895. beyitten devam edeceğiz. Geçen haftadan sorularınız kalmıştı, o yüzden o soruları da yetiştirmek adına, 895. beyitten inşaallah önümüzdeki cumartesi devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin, baktım öyle elli dakikayı bulmuş sohbet. O yüzden elli dakika olan bir sohbet, az bir sohbet değil. Hakkınızı helal edin. O yüzden böyle bir tadında keseyim istedim. Allah izin verirse inşallah. Şuraya notumu alacağım da o yüzden unutmayayım diye Allah’ın izniyle inşallah, önümüzdeki cumartesi 895. beyitten, kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Geçen haftadan bir hayli soru kalmıştı, o yüzden bu hafta da inşallah sorularınıza da zaman kalsın diye sohbeti elli, elli dakika mı oldu? Elli dakika oldu. Elli dakikada kestik inşallah. Aziz Allah Celle Celalühü Celle Şanihu.

(Bu sohbet, 4 Temmuz 2020 Tarihinde Pandemi Sürecinde Onlıne Olarak yayınlanmıştır)

Kaynaklar ve Referanslar

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 3 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-6-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları