MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 16/30
2203-2214. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı yaşayan ve haykıran, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanlara zulmediliyorsa hakkına, hukukuna, namusuna, şerefine, haysiyetine, topraklarına hainlik yapıp onlara karşı zulmedenlerden Cenab-ı Hak intikamımızı alsın. Rabbim beni israil’i ve destekçilerini yerle yeksan eylesin. Hepsini dağıtsın. Hepsini de parçalasın. Hepsini de birbirine düşürsün. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Filistin’e özgürlük nasip eylesin. Tüm Müslümanlara özgürlük nasip eylesin. Rabbim bütün Müslümanları bir ve beraber eylesin. Müslümanları birbirlerine düşürmesin. Amin. Müslümanlara karşı cepheleri dağıtsın. Amin. Ecmain. Ya Allah…Evet, geçen haftadan işlediğimiz beyit: “Her ikisini de ateşe vur.” Yani gelecekle, geçmişle alakalı kaygıların hepsini ateşe vur. “Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın?” Geçen hafta burayı okuduyduk. Yani neydi? Burada normalde hem geçmiş kaygısından hem de gelecek kaygısından kurtulmamızı öğütlüyordu Hazreti Pir. Burdan devam ediyoruz.
“Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir. Dudağın, sesin mahremi olamaz. Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun? Kendinde oldukça nasıl olur da Kabe’ye gelmiş sayılırsın?”
Hz. Pir yine zirvelerde dolaşıyor: ‘Neyde boğum boğum bulundukça sırdaş değildir. Dudağın, sesin mahremi olamaz.’ Boğum, burada o insanın kendi kaygıları, kendi takıntıları yani kaygısı olan, gelecek kaygısı olan,
geçmiş kaygısı olan veyahut da kendi hayatıyla alakalı kaygılı olanlar veyahut da kendisini önemseyip kendisini öne koyanlar normalde kendisini bulması veyahut da seyr-i sülûkta yürümesi veya kendisini kemale erdirmesi mümkün değil. O yüzden bir kimsenin boğum boğum olması kalbinde Allah sevgisinin daha kuvvetli olmaması. Eğer o kalpte Allah sevgisi çok kuvvetliyse o diğer sevgilere baskındır. Diğer sevgilere baskın olunca diğerlerini hani eştir, çocuktur, ne bileyim işte başka şeylerdir, onları sevmeyecek manası gelmesin burada. Oradaki baskın sevgi Allah sevgisi olacak. O yüzden nefsin boğumları o kimsede o hani ney gibi boğum boğum olursan dediği, neyin içerisini komple yakarlar, delerler yani. O boğumlarının içini normalde yakarlar güzelce çünkü orada böyle bir pürüz olursa neyden istediğin sesi alamazsın. Neyden istediğin sesi alabilmen için dışardan boğum görünenlerin içerisinde de böyle boğum vardır. Onları normalde kızgın demirle yakarlar ki orada bir pürüz kalmasın. Eğer orada pürüz kalırsa neyden güzel ses çıkmaz? Orada pürüzsüz olması lazım. Bir insanın da iç alemi pürüzsüz olması lazım. Eğer iç alemini pürüzsüz hale getiremezse o zaman neyden güzel ses çıkmaz?
Ney o zaman bu manada nedir? insan-ı kamildir. Yani o kimse insan-ı kamil olma yolunda giderken nefsin boğumlarını geçecek. Yani emmare, levvame, mülhüme, mutmaine, radiye, mardiye, safiye…Bunların hepsi de boğumdur. Bunların hepsi de ne olacak? Hepsi de pürüzsüz hale gelmesi lazım. Ve Hazreti Pir diyor ki, “Sen kendinde oldukça nasıl olur da Kabe’yi tavaf etmiş sayılırsın? Kabe’ye gelmiş sayılırsın.” O zaman Kabe’ye gitmek demek kendinden geçmek demek. Yani hiçliği yakalamak demek. Hiçliği yakalamadıktan sonra senin Kabe’ye olan tavafın kendi nefsine oldu tavafın, Allah’a olmadı kendinde olduğun müddetçe. Bu bütün ibadetlerde böyle. O yüzden normalde boğum nefse ait olan tabiri caizse işte nefsin kendi içerisindeki terbiye edilmesi gereken huy ve ahlaklar, boğumlar onlar ve normalde o zaman eğer öyleyse bir kimse ve nefisle alakalı problemlerini bitiremediyse dostun dudağı yani Allah’ın nefesi olamazsın sen. Allah’ın nefesi olabilmen için o nefis meratiplerini geçmen lazım. Allah’ın nefesi olabilmen için sende geçmiş ve gelecek kaygısı olmaması lazım. Allah’ın nefesi olabilmen için sende hem dünya kaygısı olmayacak hem de ahiret kaygısı olmayacak. Bu umursamamazlık değil. Bu bütün insanı çepe çevre çevreleyen kaygılardan kurtulması. Çünkü her kaygı şeytanın vesvesesedir. Her kaygı insanın önünde perdedir. Hayatın bütün alanında bu böyledir. Mesela bekar; iş kuramama kaygısı, evlenememe kaygısı, evlendi, eşiyle alakalı kaygıları…Çocuğum olur mu olmaz mı? Şöyle mi olur böyle mi olur? Gelecekle
alakalı kaygılar veya geçmişiyle alakalı kaygılar… Allah muhafaza eylesin. Öyle olunca sen kendi nefsinle başedememişsin, arzularınla baş edememişsin.
O zaman senin, çok özür dilerim burada, hacca gidenler, umreye gidenler, ondan sonra bu sözümü yanlış algılayıp gitmekten vazgeçmesinler. Ama nefisle alakalı mücadelende belli bir noktaya gelmediysen o zaman senin tavafın kendi benliğine, kendi egona oldu. Kendine oldu, Allah’a olmadı. Yani Allah’a ise tavafın, o zaman senin kendi benliğinden geçmen lazım. Yani tabiri caizse sen, sen olmaktan çıkman lazım. Sen, sen olmaktan çıkmadıysan o zaman tavafın kendi nefsine senin Allah’a değil. O yüzden Allah muhafaza eylesin, gerçek tavaf bu manada insanın benliğinden kurtulup, insanın kendisinden kurtulup tabiri caizse her şeyi Allah için yapmasıdır ve her şeyiyle Allah’a yönelmesidir. Hani Müzemmil’de Cenab-ı Hak diyor ya: “Bütün her şeyinle Allah’a yönel ve Allah’ı zikret.” Her şeyinle Allah’a yönel, yani senin Allah’a yönelme noktanda herhangi bir takıntın olmasın. Her şeyinle ona yöneldiğin zaman namazın namaz, orucun oruç, zikrin zikir, haccın hac olacak. Yoksa sen hacca ismini değiştirmeye gittin, hacı desinler diye gittin, sen zikrullaha derviş desinler diye geldin, sen namazı aman namaz kılıyorlar diye kıldın; işte bu o zaman senin nefisle alakalı mücadelen bitmemiş. Sen hala daha başkaları için yapıyorsun bunu. Onu Allah için yapacaksın. Sufilik, dervişlik, müminlik, bütün hayatının her alanında Allah için yaşamaktır. Çalışırken de Allah için çalışacaksın. Bir işini yapıyorsun, o işini yaparken de Allah için yapacaksın. O yüzden normalde boğumlardan öyle kurtulursun. Hani Bakara, ayet 144’te: “Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey müminler siz de nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin.” Hani Mescid-i Kûba’da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bizim şu anda ilk kıblemiz olan ama işgal altında olan Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a döndürdü. Ama biz şimdi hani Mescid-i Aksa aklıma gelince ordaki zulüm gözümün önüne geldi. Şu anda bütün, iki milyar islam aliminin ilk kıblegâhı işgal altında ve iki milyar Müslüman uykuda. iki milyar Müslüman, o Mescid-i Aksa’yı şu anda özgürlüğüne kavuşturamıyor ve Mescid-i Aksa’da pis Yahudiler, pis siyonistler, katiller, çocuk tecavüzcüleri kol geziyor. Çocuk tecavüzcüsü bunlar ve islam dünyası derin bir uykuda. Bu derin uykudan uyanmamakta ısrar ediyor ve nasıl bir üzerine ölü toprağa döküldüyse, atıldıysa, kalplerine nasıl bir korku yerleştirildiyse, kalplerinden imanın hakikati nasıl alındıysa zerrece bu konuda bilhassa islam dünyasının başındaki siyasetçiler, bürokratlar, islam dünyasının önünde en büyük engeller ve pis israil, pis Yahudiler, pisliklerini Mescid-i Aksa’ya akıtıyorlar.
Diledikleri anda Mescid-i Aksa’ya operasyon yapıp oradaki Müslümanlara zulmediyorlar. ibadetleri engelliyorlar. Her türlü katilli zalimliği, ahlaksızlığı, her türlü namussuzluğu, şerefsizliği, haysiyetsizliği, her türlü hayvandan daha aşağı mahlukluğu icra ediyorlar. işte Cenab-ı Allah, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a dönmesi için ayet-i kerime namazın ortasında geldi. Tabi burada yüzünüzü Mescid-i Harama’a çevirin demek, yüz insanın fiziki olarak en güzel yeridir. Cemaldir çünkü cemal sıfatıdır bir insanın yüzü. Bir insan yüzünü bir tarafa döndürdüğünde ‘yüzünü o tarafa dön’ ne tarafa döndürdüğünde o taraftan sayılır. Ve başka bir ayet-i kerimede de ‘yüzünüzü ne tarafa çevirirseniz çevirin Allah’ın veçhi oradadır’ der. O yüzden insanın yüzü önemlidir. Ama burada ayet-i kerimenin zahiri insanı kıbleye yönlendirir. Ama normalde batınen, kalben kıbleye yönelmek gerekir. Batınen kıbleye yönelmek demek, ‘Allah de ötesini bırak’ kısacası, bu da ayet-i kerime ya ‘Allah de gerisini bırak’, Allah de gerisini bırak. Kıbleye yönelmek odur. Namazda kıbleye yöneldin, vücudun yöneldi, kalbin de yönelsin. Kalbin de namaza yönelsin. Kıbleye yönelsin. Aslında kıbleye de değil. Kalbin de ‘O’na yönelsin. Kıble sadece bir yöndür, işarettir. Biz ‘O’na yöneliriz. ‘O’na yöneliriz. Namazın dışındaki farzıdır kıbleye, Beytullah’a doğru yönelmek. Namazın dışındaki farzıdır. Namazın içindeki farzı ise kalbi olarak Allah’a yönelmektir. Her şeyinle. Eğer her şeyinle Allah’a yönelmiyorsan tabirimi mazur görün, kıldığın namaz namaz değil. Her şeyinle Allah’a yöneleceksin. Her şeyiyle Allah’a yönelen bir kimsenin ibadetini Cenab-ı Hak kabul eder. Eksiği, noksanı olsa da kabul eder. O kimse her şeyiyle Allah’a yönelse, Kur’an-ı Kerim okusa, hani harfleri eksik çıkarırsa, Cenab-ı Hak her harfe bir melek görevlendirilip o melek vasıtasıyla harfleri düzeltip de katına alıyor ya, işte sen öylesine yönelirsen Allah’a senin namazındaki eksikliğini ama okuma eksikliği ama başka eksiklik kendinde değilsin çünkü, kendinde değilsin. Öylesine yönelmişsin ki kendinde değilsin. Üç mü kıldın, dört mü kıldın, beş mi kıldın, kendinde değilsin. Üç kıldıysan Cenab-ı Hak eksiğini tamamlayacak. Dört edecek. Beş kıldıysan yine bir ilave daha yaptıracak, altı olarak kabul edecek.
Kimlerden sorumluluk kalkmıştı? Uykuda, uyuyanlardan. Ne güzel bir şey, uyuyun paso. Kimden? Aklı gidenlerden, kendinde değil. Aslında normalde bir de neden? Unutanlardan. O kimse kendinde değil. Kendinde değilse eksikliğini Allah tamamlayacak. Neden kendinde değil? Dünya sarhoşu değil. O Allah sarhoşu oldu. O öylesini kendisini Allah’a teslim etti ki saymayı da bıraktı, hesaplamayı da bıraktı. Kendinde değil çünkü. Kaç rekat kıldığını da bilmiyor. işte o kimse o zaman kendinden geçti. Kendinden
geçince o zaman tavafı tavaf oldu. O zaman namazı namaz oldu. O zaman zikri zikir oldu. O zaman duası dua oldu. O zaman zekatı zekat oldu. O zaman sadakası sadaka oldu. O zaman yaşamasının bir anlamı oldu. O zaman normalde yönünü gerçekten Allah’a, hakikat noktasında çevir, nefis noktasında değil. Hakikat noktasında yönünü Allah’a çevirirsen o zaman hakikatin sende tecelli ettiğini göreceksin. Kalbinde hakikat pınarlarının coştuğunu göreceksin. Kalbine hakikat damlalarının aktığını hissedeceksin. Hissedeceksin! Hakikat dediğimiz şey, bu duvarın arkasında görmeye çalışmak değil. ilmi ledün, hakikat dediğim şey. Varlığın hakikati, ibadetin hakikati, imanın hakikati, islam’ın hakikati. Hakikat dediğim şey o. Çünkü başka bir hadis-i şerifte: “Nice oruç tutan vardır ki sadece aç kalır, nice namaz kılan vardır ki sadece yorgun olur.” ibni Mace’de bu. O zaman hakikat noktasında ona yönelirsen o zaman namazın namaz olur, orucun oruç olur. Yani zahirde yapılan ibadetler, zahirde yapılan ibadetler eğer hakikate, hakikatte bir yöneliş değil ise, hakikate doğru yol yürümüyorsa, hakikate kanat çırpmıyorsa o kimse kendi nefsine doğru yürüyor. Allah muhafaza eylesin. Amin. Bu doğru değil.
O yüzden normalde sen eğer o hakikati bulma noktasında her şeyinle yöneldin. Her şeyinle Allah’a yöneldiysen o zaman tavafın tavaf oldu. O zaman namazın namaz oldu. O zaman orucun oruç oldu ki sufiliğin maksadı, amacı budur. Sufiliğin amacı maksadı güzel ilahi söylemek değildir. Sufiliğin amacı, maksadı aman sarığın çok güzel olsun, kılığın kıyafetin çok güzel olsun, vay ne derviş desinler ya, şöyle bir yürü de ortalık derviş görsün… Bu değil sufiliğin hakikati. Sufiliğin hakikati, senin senliğinden geçmendir. Sen senlikten geç. Yani kendi nefsine söyleyeceksen, bunu ben kendi nefsime söyleyeyim, ben benliğimden geçmediğim müddetçe o hakikate ulaşmayacağım. Ben ancak benliğimden geçersem hakikate ulaşacağım. Ben ben olduğum müddetçe hakikat bana uğramayacak. Sen sen olduğun müddetçe hakikat sana uğramayacak. O boğumlarda kalacaksın. O boğumlarda kalmayalım. Allah muhafaza eylesin. Amin. O yüzden Hazreti Pir bu beyitinde bize diyor ki işin gösterişinden uzak durun. işe zahirinden bakmayın. Ya? Zahir lazım mı? Lazım. Taklit lazım mı? Lazım. Ama sen hakikate yönel. işin içine doğru yürü ve hala daha bu nefis terbiye yolculuğunda ben diyorsan hala daha nefsinin oyunlarıyla uğraşıyorsan hala daha şeytanın vesvesesine kanıp onun deryasına dalıp şeytanla beraber yüzüyorsan olmadı, o sufilik değil. Allah muhafaza eylesin. Amin.
“Haberlerin haber vericiden bihaberdir. Tövben günahından beterdir. Ey geçen hallerden tövbe etmek isteyen! Bu tövbe etmekten ne vakit
tövbe edeceksin, söyle? Gâh zir nağmesini kıble edinirsin gâh ağlayıp inlemeyi öper durursun.”
Beni anlatmış. Çarpıyor. Sağlı sollu, sağlı sollu çarpıyor. ‘Haberlerin haber vericiden bihaberdir.’ Yani senin dinlediklerin, senin okudukların, senin vaazların, dinlediğin vaazlar hepsi de bir haber haberdir. Hepsi de haberdir. Şimdi de dinliyorsunuz, haberden ibaret. Ama sen bu haberleri getiren hakkın kendisinden bir haber isen vaaz eden o vaazın bilgisini veren Allah’tan bihaber ise şeyh sohbet ederken, nasihat ederken Allah’tan bihaber ise namaz kılan Allah’tan bihaber ise, sakal bırakan Allah’tan bihaber ise ve sen normalde bütün bu bildiklerini kendince ilah edindiysen, kendi bilgi potansiyelini ilahlaştırdıysan, aklını ilahlaştırdıysan, namazını ilahlaştırdıysan, orucunu ilahlaştırdıysan, haccını ilahlaştırdıysan, dervişini ilahlaştırdıysan, zikrini ilahlaştırdıysan ve üç beş hadis ezberlediğinde o hadis ezberini ilahlaştırdıysan veyahut da işte insanlara vaaz etmek, güzel şeyler söylemek için ilim öğrendiysen, o ilmini ilahlaştırdıysan, sen haber vericiden bihabersin. Çünkü bütün bu haberlerin sahibi Allah. Dinin sahibi Allah çünkü. Adem’den Muhammedi Mustafa’ya kadar gelen bütün dinler islam ve bütün dinlerin sahibi Allah ve bütün peygamberlerin sahibi Allah. Bütün velilerin, bütün dostların sahibi Allah. Varlığın sahibi Allah ama sen normalde eğer ki o haber vericiden bihaber okuyorsan, yazıyorsan, söylüyorsan ve kendince kendi bildiklerini ilahlaştırıp kendince kendini bir şey zannediyorsan o zaman sen bihabersin her şeyden. Allah muhafaza eylesin. Amin. Ve sen Allah’ı hakkıyla takdir edenlerden olmayacaksın. Sen Allah’ı hakkıyla bilenlerden olmayacaksın. Sen Allah’a hakkıyla yönelenlerden olmayacaksın. Sen Allah de ötesini bırak haliyle hallenmeyeceksin. Allah muhafaza eylesin. Amin. Oysa bütün her şeyin sahibi o. Ama sen her şeyin sahibi o iken sen onu bırakmışsın. Senin eline verdiği oyuncakları ilahlaştırmışsın. Sen birer oyuncak almışsın eline. O oyuncağı ilahlaştırmışsın ve o oyuncaklarla aldatıyorsun insanları. insanları kandırıyorsun. ‘Kale ya Resulallah’ diyorsun ama onu dinlemiyorsun. ‘Estuzu billah’ diyorsun. Çok güzel, belagatlı ama Kur’an’ı dinlemiyorsun. Kur’an’ı okuyorsun, Kur’an’a itaat etmiyorsun. Kur’an’ı dinliyorsun, Kur’an’a itaat etmiyorsun. Hadis-i şerifleri okuyorsun, hadis-i şeriflere itaat etmiyorsun. Ya yaşanmış mıdır ya? diyorsun. Allah muhafaza eylesin. O yüzden sufilik bilmek değildir, sufilik yaşamaktır.
Bilen mutasavvuf olur. Çok güzel bilir. Oturursunuz kale ya Resulallah der anlatır, mutasavvıftır. Beyaz-ti Bestami’den örnekler verir, mutasavvuftır. Bişr-i Hafi’den örnekler verir, mutasavvıftır. Onların kerametlerini anlatır, mutasavvıftır. Açar arifler menkıbelerini, onlardan okur, mutasavvıftır ama ondan bir şey yaşamaz. Bir şey yaşamıyorsa o zaman sadece ve sadece
hikaye anlatıyor. Onların yaşadıklarını hikaye demek istemiyorum. O anlattıklarından bihaber çünkü. Anlattıklarından bihaber. O hak ve hakikatten uzak çünkü. Allah muhafaza eylesin. Amin. Neden? O çünkü söze boğulmuş kalmış. Ahir zaman alameti, ahir zaman alimleri, ahir zaman şeyhleri, söze ve kelimelere boğulup kalacaklar. Hazreti Pir diyor ki, “Senin normalde o bildiklerin, o okudukların, haber vericilerin bütün haberlerini biliyorsun ama haber vericiden haberin yok.” O zaman ne olmuş oldun? Sen sadece nakilci oldun. Sen işin hakikatine ermedin. işin hakikatine ermiş olsan sen böyle papağanlık yapmazsın. Papağanlık yapıyorsun. Ezberine almışsın üç beş tane menkıbe, üç beş menkıbe ile cemaati yöneteceğim diye uğraşıyorsun. Almışsın üç beş fiiliyat, hımm yapıp bir titriyorsun. Sen cemaatı onunla yönlendireceğim diye uğraşıyorsun. Onlar da garibim seni şeyh zannediyorlar. Onlar da gariplerim seni alim zannediyorlar. Çünkü çölde kalmış, çölde kaldığı için susuzluktan dudakları patlamış, ilk gördüğü sudan içiyor ve ilk gördüğü suyu da temiz su zannediyor. Temiz olmasa dahi suya ihtiyacı var. Bu bulanık ama içelim susuzluğumuzu giderelim diyor. Temiz suyu arama ihtiyacı da duymuyor. Allah muhafaza eylesin. Amin.
“Tövben günahından beter.” Ben kendi nefsime söylüyorum bunları. ‘Tövben günahından beter.’ Bu öyle çarpıcı bir söz ki Hazreti Pir çarpıyor, tabiri caizse silindir gibi eziyor. Ben böyle bu beyitleri Allah beni affetsin kendimce daha öncesinden bu beyitleri biliyorum, hani tövbe günahından beter diyor ya bitiriyor beni. Allah beni affetsin. Çünkü neden? Bu tövbe, riya, bu tövbe, duygusal çöküntünün gösterisi. Bu tövbe içten değil çünkü. Bu tövbe samimi değil çünkü. Bu tövbe içten olmuş olsa, samimi olmuş olsa o bir daha o günahı işlemeyecek. O günahı tekrar işliyor. O, o günahı tekrar işliyor, bir de ağlıyor tövbe ederken, ayrı bir duygusal gösteri. Ben onu çok özür dilerim, duygusal gösteri olarak nitelendiriyorum. O gösteriyi de kendisine yapıyor. Ha gecenin yarısında ağladın, kendine yaptın o gösteriyi. E dışarıda ağladın vah benim şöyle günahım var, böyle günahım var. Gösteriyi dışarda yaptın. Bu daha da kötü. Allah muhafaza eylesin. Çünkü Cenab-ı Hak ayet-i kerimede, “Ey iman edenler”, iman edenlere söylüyor. “Allah’a samimi bir tövbe ile dönün.” Tahrim, ayet 8. Burda Cenab-ı Hak samimi, lafzını kullanıyor. ihlaslı, samimi, içten gelen bir tövbeyle. Hazreti Şeyh Efendi derdi ki, “Tavuk tövbesi gibi olmasın oğlum tövbeler” derdi sohbet esnasında. Tavuk derdi işte necaseti yer, ondan sonra gagasını sağa sola vurur, “Tövbe ya Rabbi bir daha yemeyeceğim.” der. Karnı acıkınca gene necaset yer oğlum derdi. Allah muhafaza eylesin. O yüzden tövbe ihlasla, samimi, nefsin oyunundan uzak, şeytanın aldatmasından uzak bir tövbe olacak. Tövbe ederken şeytan aldatır mı? Evet. Aynı günahı yine işliyorsan
şeytan seni o tövbeyle aldatıyor. Aynı günahı aynı çok affedersiniz necasetin içine düşüyorsan nefsin tuzağındasın. Ha diyeceksin ki yani tövbe etmeyelim mi? Tövbe edelim. Dilimizle de olsa tövbe edelim. Bu ayrı bir mesele. Ben meselenin hakikatini söylüyorum size. işin zahir kısmı ne? Bir kimse tövbe etti. Allah onun tövbesini kabul etti. Eyvallah. O kul bir daha günah işledi. Yine tövbe etti. Allah dedi ki ‘kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı. Affettim.’ dedi. Yine günah işledi. Yine tövbe etti. Allah dedi ki ‘kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı. Affettim onu dedi.’ Hatta üçüncüsünü de bir daha söyledi. Yine affettim dedi. Ardında bir ibare daha var. Hadi bundan sonra ne yaparsan yap dedi. Allah’ın rahmeti geniş ve ama hadis-i şerifte de diyor ki Allah sadece kalpten yapılan tövbeleri kabul eder. Rabbim bizi onlardan eylesin. Amin. O yüzden Hazreti Pir devam ediyor:
“Bu tövbe etmekten ne vakit tövbe edeceksin?” Yani tövbe ediyorsun yine beni anlatıyor, tövbe ediyorsun yine aynı çukura giriyorsun. Kendi ellerinle giriyorsun, kendi ayaklarınla gidiyorsun, kendin giriyorsun oraya. Yine tövbe ediyorsun, ya Rabbi beni affeyle diyorsun, affettim seni diyor. Bu konuda hiç şüphem yok benim. Ama yine aynı çukura düşüyorsun. Çukura düşmüyorsun. Çukura atıyorsun kendini. Çukura düşmek bilmeden düşmek çünkü. Hani böyle aldatıcı bir şey var. Tam böyle kestiremedin, bastın düştün. Bu öyle değil. Yok, ben kendi nefsimi anlatıyorum, bile bile. Yani öyle bir ‘ben böyle vay ben ya bunu bilmeden yaptım…’Yok öyle, aldatma kimseyi. Kendi nefsime söylüyorum bunu. Bile bile yaptın. O yüzden kendi kendine Mustafa Özbağ otur. ‘Yani ya Rabbi hani ben bunu bilmiyordum.’ Otur oturduğun yere. Öyle bir şey yapma. Bile bile yaptın her şeyi. Ben hayatı bile bile yaşayanlardanım. Aklıma malik olduğumdan beri. islam’la alakam olmadığında da bile bile yaşadım her şeyi. Her şeyi bile bile yaşadım. Ha ben bunu bilmiyordum ya bunu yaptım. Böyle bir şey yok bende. Allah beni affetsin. Amin. Bile bile burnumu kıstırırım ben. Bile bile atarım vücudumu, cesedimi ateşin içine. Bile biledir. Allah bizi affetsin. O yüzden tövbe ettiğini düşünüyorsun, kendime söylüyorum bunların hepsini, Mustafa Özbağ tövbe ettiğini düşünüyorsun, tövben tövbe değil. O tövbeye de tövbe lazım. Nasıl? Basbayağı. Bazen tövbeye de tövbe gerekli. Allah bizi onlardan eylemesin. O yüzden normalde insan nefsi insanı aldatır. Der ki ya tövbe ediyorsun yani şunu da kaydır götür arada. Oh Perşembe zikri var, affolmuş olarak kalkacaksın. E nasıl olsa perşembe derse gideceğim inşallah. Ya şunu da kaydırayım gideyim ya. Bizim dervişlerde bu iç alemlerinde var bu yani böyle içlerinde nasıl olsa o müjdeyi alıyorlar ya. Kendince öyle diyor. Ya perşembe gideceğim zikre oturacağım. Eee? içinden öyle konuşuyor ya
da ben konuşuyorum. Boş ver. Kimseyi suçlamayayım ya. Değil mi Gürkan? Psikolojik olarak çökmesin hiç kimse. Ben kendimi çökerteyim. Nasıl olsa perşembe günü halakayı zikrullah kuruldu cemaatle. Oh mükemmel. Hiç kimse hiçbir şey ummadan geldi. Para yok, pul yok. Makam yok, mevki yok. Hadis-i kutsiye de uyuyor.
Hani onlar işte birbirleriyle akraba değillerdir. Birbirlerinden menfaatleri de yoktur. Birbirlerinden menfaatleri de yoktur. Sırf birbirlerini Allah için sevdiklerinden toplanırlar. Allah’ı zikrederler. Cuk diye oturdu. Mustafa Özbağ, harika. Var mı bir menfaat? Yok. Var mı bir beklenti? Yok. Herkes Allah için birbirini sevdi. Buradakilerin var mı başka bir amacı? Yok. Burada tahtanın üzerine, dizinin üzerine ne otursun millet? Eee bir de Allah’ı zikrettin. Tamam. Hadis-i şerif de var, hadis-i kutsi de var, ayet-i kerime de var: ‘Affolmuş olarak kalkın.’ Hatta günahınız hayra çevrildi. Ulan biraz daha mı günah işleseydik? Bayındırlıyım ya ben. Biz işin kurnazıyız yani çift taraflı. Hem namaz kıl hem günah işte. Nasıl olsa perşembe günü hepsi de sevaba çevrildi. Şimdi Yusuf hoca taşlayacak beni. Diyecek ki ya ilahiyatta bize böyle öğretmediler. Camilerde de böyle öğretmediler. Evet. Yani biz bayındır kurnazıyım ben ya. Ne oldu? Hepsi de hayra çevrildi. Halakayı zikrullaha oturduk. Şimdi az önce üç tevhit okuduk mu? Okuduk elhamdülillah. Ne varsa silindi mi? Silindi. Şekimiz şüphemiz var mı? Bende yok. Sizde var mı? Yok. Tamam. Siz zaten benden önce razısınız ona. Hiç şüpheniz yok. Evet. Bende de hiç şüphe yok. Allah için ben zikrullah halakasıyla tanışıp o hadis-i şerifi okuduktan sonra büyük bir ümit kapısı açıldı bana. Ha Mustafa Özbağ dedim. Habire halakayı zikrullahı kur. Tabi! Dedim herkes affolsun. Ne var bunda? Ben üç kişi de olsa hemen kurun halakayı zikrullahı. Neden diyorum ben evlerinizi zikrullaha açın? Halakayı zikrullahtan ayrılmayın. Af olacaksınız. Hadisle sabit, ayetle sabit. Bir de kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder. Bundan daha muhteşem bir şey yok.
Öyle olunca hiç insanın içinde şek şüphe kalmıyor. Bende kalmıyor. Ben dervişlerde de kalmadığına inanıyorum. E dervişlerde kimisi Peygamber Efendimizi görüyor, kimisi onunla konuşuyor, kimisi Allah’ı görüyor rüyasında. Kimisi oturduğu yerde onunla, Allah’la konuştuğuna inanıyor. Hepimiz de paranoyak değiliz ya. Herkes akıllı uslu. Birkaç üniversite bitirmiş insanlar var içimizde. Ha zeka olarak benden daha ileri olan arkadaşlar, kardeşler var. E bu da bir paranoya değil. Herhalde topluca bir paranoya halinde değiliz. Çünkü işlerinde görmeyenler de var. Onlar da kendilerini yiyip bitiriyorlar, ben neden göremiyorum? Benim neyim eksik? Öbürkü rüya makinesi, çatır çatır rüya anlatıyor. Hatta öyleleri var. ‘Yolda gidiyordum, Hazreti Peygamberi gördüm.’ Ne? Yolda giderken onu görmedin mi diyeceğiz. Yok
demeyiz. Allah bizi affetsin. Öyle olunca da tabii o kimseye bir eminlik geliyor. Allah muhafaza eylesin. Neyse bu sohbet Mustafa Özbağ’a, sizlere değil ama koca Peygamber diyor ki ben nefsimi temize çıkaranlardan olmam. Allah bizi affetsin. Kimin takvalı olduğunu da Allah bilir diyor. Yani eyvallah. Koca Peygamber söylemiş ama o ayrı bir mesele. Ve biz yine meseleyi ben kendime toparlamış olayım. Evet, tövbemiz tövbeye muhtaç olmasın. Allah bizi onlardan eylesin. Amin.
“Gâh zir nağmesini kıble edinirsin gâh ağlayıp inlemeyi öper durur-
Yani bu zirnamesi böyle bir musikide coşkulu bir hal. işte bir ritim, coşkulu bir ritim. Ağır roman değil, hareketli yani, zirnamesi. Sen hemen bakıyorum hoşuna gitti senin. Hareketli ya değil mi? Zirnamesi. En hareketlileri geçen gün anlattım ya size bayramda. Gül Ali oynuyorlar. Hareketli ama nasıl çalıyorlar, nasıl çalıyorlar! Çok hareketli. Zirnamesi, oynak hava. Hazreti Pir diyor ki, “Gâh zirnamesini kıble edinirsin.” Yani gâh neşeyi, sevinci kıble edinirsin. Yani kendinde o neşeyi görürsün. Ben neşeliyim ya şimdi. O neşeyi sen kendine kıble edinirsin. Neşeli o kimse. Kâh da diyor bazen ağlayışına, hüzünlü haline tapar gidersin. Onu da ilah edinebilir insan. Hani hep böyle hüzünlü durur. Ağır abi. Ona bir şey desen, o: “Filistin bu haldeyken gülecek halimiz mi var?” Ah o çok ağır takva veyahut da o kimse böyle zikrullahtan geçmiş hallerde, böyle duruyor. Tabii o böyle hüzün deryasına kapılmış. Onu ilahlaştırmış. Oysa zikrullaha o esnada Cenab-ı Hak neşe pompalamış. Vur ha vur. Neredeyse davul zurnayla zikrullah yapacaksın. Öyle neşe var. O neşeyi almıyor, birisi veya da bazıları kendini hüzün deryasına atmış. O hüznü ilahlaştırmış kendi nefsinde. Eğer zikrullahın halet-i ruhiyesinden haberi olmuş olsa kendini hüzne bırakmayacak. Her zikrullahın kendine ait bir halet-i ruhuyeti vardır. Her zikrullahın. Topluluk, değil mi? O zikrullahın bir haleti ruhiyeti vardır. O esnada, o esmada neşe hakim olur. Örnek. Öyle bir neşe hakim olur, sen o neşeye kendini bırakırsan Cenab-ı Hak senin kalbine tecelli eder. Sen kendindeysen o zaman sen o zikrullahın halet-i ruhiyesini yakalayamazsın. O kendince ‘ben neden üçüncü halakadayım. Allah Allah…Bak gördün mü? Hüseyin beni beşinci halakaya attı. Allah Allah…Bak ben ne çavuştum da nereye geldim bak şimdi! Bak öndeki bak o çavuş da değil ama onu öne almışlar. Allah Allah…” Zikrullah yapıyor, tabi! Ha orası da boş ya. Kimsenin haberi yok. Sen düşün kardeş. O neredeyim, onu ilah edinmiş kendine. Öbürkü de diyor ben en arkaya gideyim de diyor hemen buradan çıkması kolay olsun. Tabi! Bir de kafamı çıkarayım böyle. Ben buradayım, bakar kör Mustafa Özbağ diyeyim, ondan sonra yavaşça gideyim ordan. Herkes
ama o zikrullah halakasının sevabını aldı mı? Aldı. Affoldu mu? Affoldu. Bu konuda sıkıntı yok. Ama hakikate ermedi. Allah bizi muhafaza eylesin. Amin. O yüzden normalde bazen hüzün insanın putu olur. Bazen neşe insanın putu olur. Putu olur. Bazen insanın hastalığı putu olur. Bazen insanın parası putu olur. Bazen insanın sağlıklı olması putu olur.
Bazen insanın sinirli olması, sinirliliği putu olur. ‘Ben sinirliyim. Dokunmayın bana.’ Putu! ‘Ben kafa gidince ne yaptığımı bilmiyorum.’ ‘Aaa ben de bilmiyorum.’ ‘Nasıl?’ ‘Basbayağı. ‘Benim de kafa gidince kafası gidenlerin kafasını koparıyor.’ Bakıyor benim gözümün içine. Ha yok, senin putun olmuş o! vardır ya kadınlarda da erkeklerde de. Bırakalım onu. O çok sinirli. Hayır, siniri putu olmuş onun. Aaa bırakalım bu kızcağızı ya. Bu gelinceğizi. Neden? Onun güzelliği putu olmuş. O süslenecek, püslenecek, kokulanacak, oturacak. Bulaşığa dokunmayacak. Ondan sonra bir işe dokunmayacak. O misafir bu dünyada misafir o. Veyahut da erkek. Onun putu var bir sürü. O putlarını dokundurmayacak o. O bir tabağı bile ellemez. Putudur onun. Erkek adam o. O çocuğa dokunmaz. Olur mu? Putudur onun. O çocuğunu kucağına almaz. Putu onun o. Çok erkek ya! Allah muhafaza eylesin. Amin. Oysa onların hepsi de hevadır. Hevasını putlaştırır insan. Nefis insanın hevasını putlaştırır. O yüzden ayet-i kerimede de Cenab-ı Hak der ki, “Gördün mü o hevasını ilahlaştıranı?”Allah muhafaza eylesin. Hevayı ilahlaştırır insan. Ve bunların hepsi de nedir? Hevadır. Allah muhafaza eylesin. O yüzden insan bazen ben böyle duyguyu önemserim ama duygusunu ilah edinmeyi önemsemem. Duygu güzel bir şeydir. Duyguyu ilahlaştırmak çirkin bir şeydir. Duygu insanı evet doğruya, hakikate de götürür, yanlışa da götürür. Ama o duyguyu doğru yolda kullanırsan seni hakikate götürür. Ama duygunu ilahlaştırırsan seni batırır. Allah muhafaza eylesin. Amin.
“Faruk, sırlara ayna olunca ihtiyar çalgıcının canı da cisminde uyandı. Artık can gibi ağlamadan gülmeden kurtuldu. Canı gitti. bambaşka bir canla dirildi.”
‘Faruk, sırlara ayna olunca’, her mürşid-i kamil bir aynadır. Her mürşid-i kamil, her veli bir aynadır. Asıl ayna olan da Allah’tır. ‘Mümin müminin aynasıdır’ Hadis-i kutsisi mucibince asıl ayna Allah’tır. Ama tabi burada söz konusu olan Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri. O da bu manada parlak bir aynadır. Puslu değildir. Öyle olunca ona bakan kimsenin hakikat perdeleri açılır. Ve ona bakan kimse kendi nefsinin hangi noktada olduğunu görür. O yüzden akıllı kimse, kalbi kıpırdanan kimse bir mürşid-i kamile bakınca o mürşid-i kamili ayna noktasında görür ve kendi eksikliklerini bilir. Eksikliklerini görür. O yüzden Ömer Faruk, Hazreti Pir burada
Faruk ismini kullanmış, Ömer ismini kullanmamış. Faruk ismi mana itibariyle batılı ve hakikati ayırt eden demektir. O yüzden hakkı batıldan ayırdı Faruk ismi. Şimdi bazen üstatlara manada Faruk ismi verilir bu ama böyle tırıvırı ıvır zıvır böyle birilerinin koymasıyla olmayacak bu veyahut da gidip nüfus müdürlüğüne ismini değiştirip mahkemeye verip önüne Faruk kaydırmakla olmaz bu. Bir Allah rahmet eylesin şeyh efendi vardı. 28 Şubat’tan önce şeyhler toplantısına katılıyordu. Her ay bir lakap konuluyordu ona. En son bundan birkaç önce Faruki dedi dervişlere. Allah rahmet eylesin, Baran Efendiyle konuşuyoruz. Ankara’daki o da Kadiri, Nakşi şeyhi. Baran Efendi de o şeyhler toplantısının sekretaryalığını yapıyor. Dedim birisi bu adama bir şey söylesin dedim. Allah beni affetsin. Gençlik de var ya dedim bu ay Faruki geldi. Bir dahaki aya müceddidi elfisane olarak gelir bu dedim. Yok artık Mustafacığım ya dedi. E dedim Faruki’yi durdurmazsanız bir dahaki aya müceddidi elfisani olarak gelecek bu dedim. Allah söyletecek ya. Bir dakika müceddidi elfisane Faruki bilmem kim, ismini söylemeyeyim şimdi. Baran efendi beni tuttu. Nereden bildin bunu dedi. Bilmedim vallahi dedim. Bu ama dedim bu böyle gidiyordu, tirendi oraya doğru gidiyordu dedim, o yüzden söyledim ben dedim. Ha Rabbim söyletti, o ayrı mesele. Ama dedim bunun trendi o tarafa doğru gidiyor. Sonradan ismi artık böyle bir satıra yazılmayacak kadar lakapları oldu. Yani müceddidi, elfisani, Faruki, bilmem kimi bilmem kimi, öyle devam etti.
Şimdi Faruk ismi veyahut da makamı bu işin bir de makam noktası var. Her veli Faruki değildir. Her mürşit de Faruki değildir. Bu özeldir çünkü. Hazreti Pir Hz. Ömer efendimize Ömer dedi daha öncesinde, burada Faruk kelimesini kullandı. Faruki hakkı batıldan ayıran kimse demek. O zaman ayna oldu. Kime? O müzisyene, çalgıcıya yani nefse, nefse zebun olmuş kimseye ayna olunca o zaman o kimse kendi eksiğini, kusurunu gördü. Hakkı batıldan ayırdı. Hakkı batıldan ayırınca Hazreti Ömer efendimizin nasihatiyle o Faruki’nin nasihatiyle perdesi açıldı. Kalbi perdeler açıldı. Kalbi perdeler açılınca hakkı batıldan ayırdı. Yani o normalde hani bir kimse iman ederse ve bildikleriyle amel ederse Cenab-ı Hak onun kalbine bir nur veriyor ya. O nurla ne yapıyor? Hakkı batıldan ayırıyor. Bir kimse zikrullah nuru kalbine oturunca o kimse hakkı batıldan ayırır. Sözün de batılını ayırır. Fiiliyatın da batılını ayırır. insanın da batılını ayırır. Onun kalbi fark ehli olur. O farkı fark eder. O yüzden öyle olunca hani perde aralanınca Cenab-ı Hak onun kalbine bir sekine indirir. Hani ayet-i kerime var ya: ‘Allah onların kalplerine sekine indirir.’ Yani o iman eden Allah’ın yoluna koşan Allah’ı zikreden kimsenin Cenab-ı Hak kalbine bir sekine indirir. O sekine perdenin kalkması. O sekine hakla batılı ayırt etme. O sekine kalbin
mutmain olmasıdır. O kimse artık kalp ayağıyla yürüyecek. O kimsenin kalbindeki zulüm perdeleri kalkmaya başlayacak. Ayan beyan görmeye başlayacak her şeyi, her şeyi ayan beyan görecek. Öyle olunca bu neyle mümkün? Zikrullah ile mümkün. Ayet-i kerimede ne diyor? ‘O iman edenlerin kalpleri ancak zikrullah ile mutmain olur.’ Başka bir şeyle değil. Başka bir şey arama orada. Kalbin mutmain olmasını istiyorsan tevhit zikrine sımsıkı yapış. Ben böyle söyledikten sonra da ben Allah’ı zikrediyorum zaten deme. Küstah olma. Sen Allah’ı dosdoğru zikretmiş olsan kalbindeki perde kalkacak senin. Kalbindeki perde kalkmıyorsa zikrullah senin dilinde. Bir de üstada kalkıp da ben zaten Allah’ı zikrediyorum deme küstahlığında bulunma, emredersiniz de. De ki nefsine vur, ben zikrullahı hakikat noktasında almamışım. Hakikat noktasında zikretmemişim ki benim kalbim her şeyden habersiz. Kalbin mutmain olması zikrullah ile ve sen öyle hani Süleyman Çelebi’nin dediği gibi: ‘Bir kez Allah dese o lisan, dökülür cümle günahlar misl-i hazân.’ Onu yakala, öyle bir Allah de kalbindeki perdeler açılsın, gözündeki perdeler kalksın, kulağındaki perdeler kalksın, için tertemiz olsun. Öyle Allah’ı zikret.
O zaman ne olacak? O zaman kalp huzura ulaşacak. O zaman sen o aynadan kendini göreceksin. O zaman işin hakikatine ulaşacaksın ve sen bakırlıktan gümüşlüğe çıkacaksın. Gümüşlükten altına doğru yürüyeceksin. Çünkü insanlar madenler gibidir. Kimisi teneke kalplidir. Kimisi bakır kalplidir. Kimisi gümüş kalplidir. Kimisi altın kalplidir. Sen altın kalpli olma yoluna git. Sen altın arama toprağın altında, maden arama. Sen kalbini altına çevir. Çünkü hadis-i şerif var. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki: ‘insanların kimisi gümüş kalplidir kimisi de altın kalplidir.’ Altın kalpli olan yani Müslümanlarla alakalı, altın kalpli olanlar imanları kemale ermiş olanlar. Rüyanda senin koluna bilezik taktılar. Rüyanda sana altın madeni verdiler. Rüyanda altın yüzük taktın. Rüyanda altın kolye taktın. Sen iman ehlisin. Rüyanda kalbini altın renginde gördün. Kalbin altın oldu. Baktın ki kalbinde altın hazinesi var. Yürüdün, kocaman bir altın hazinesi. Baktın, içeri girdin sen de altın oldun. Baktığın yer altın oldu. Dağ taş altın oldu. imanın kemale erdi. Müjdeler olsun sana. E baktın tenekesin. Allah bizi affeylesin. Amin. Yan ağla dön ağla. Otur ağla kalk ağla. E gümüş oldun biraz daha iyisin. Allah muhafaza eylesin. Amin. O zaman o hakikat bilgisi dışardan geliyormuş gibi gelir sana ama içinde o senin. Kalbini mutmain etme yoluna gir. Allah bizi onlardan eylesin.
‘Artık can gibi ağlamadan, gülmeden kurtuldu.’ Artık o çalgıcı, o uyanışla, o hakikate ermeyle, o aynadan aynaya bakıp kalplerin, kalbindeki o karanlığın aydınlığa çevrilmesiyle ve zulüm perdeleri kalbinden kalkmasıyla
artık nefsin tepkilerinden kurtuldu. Nefsin ayak oyunlarından kurtuldu. Nefsin düzenbazlıklarından kurtuldu. Artık o safiyeti yakaladı. Artık o kalbindeki mutmainliği yakaladı. Artık kalbinde hakikat damlaları kabarmaya başladı. Artık kalpte hakikat perdeleri teker teker açılmaya başladı. Bir anda baktı, bilmediği ilimler gelmeye başladı. Bir anda baktığı yerde çıplak gözle bile bakarken duvarı görmedi. Duvarda başka şeyler görmeye başladı. Artık onun kalbi Hazreti Bediüzzaman’ın dediği gibi kalbi harekete geçti. Ve o kalbe harekete, kalbi harekete geçince artık sükûneti buldu. Artık sükûneti bulmuş can noktasına geldi ve canı gülmekten de ağlamaktan da kesildi. Artık işin hakikatinde o. Onun gülmesi Allah için ağlaması Allah için oldu. Kendi nefsi için gülen, kendi nefsi için ağlayan olmaktan çıktı. O çünkü perdeler açıldı, işin hakikati görüldü. Hakikat nurları gönlünde neşv ü neva buldu. Açılmaya başladı. Artık o varlığa başka bir gözle bakıyor. insanlara başka bir gözle bakıyor. Meleklere başka bir gözle bakıyor. O şeytana başka bir gözle bakıyor. Diğer varlıklara başka bir gözle bakıyor. Artık onun için eşya, dünya, ahiret, cennet, cehennem hepsinin de bakış açısı değişti. O çünkü heva ve hevesinden ağlamanın ve gülmenin getirdiklerinden kurtuldu. Artık o heva ve hevesinden ağlamıyor. Artık o heva ve hevesinden de gülmüyor. Onun gülmesi hikmet oldu. Onun ağlaması hikmet oldu. Onun yürümesi hikmet oldu. Çünkü kalbinden perdeler kalktı. Onun dokunması da hikmet oldu. O artık onunla yürüme, onunla konuşma, onunla duyma yoluna doğru gitti. Çünkü Hazreti Pir devam ediyor: ‘Canı gitti, bambaşka bir canla dirildi.’ Canı gitti, bambaşka bir canla dirildi.
Hazreti Pir başka bir beyitinde de diyor ki: “Sen ona bir can bağışlarsan o sana binlerce can bağışlar.” diyor. Sen ona bir can bağışlarsan yani sen ‘ölmeden önce ölünüz’ sırrına erişirsen, ona bir can bağışlarsan, her şeyinle ona yönelirsen, Hazreti Pir’in deyimiyle o sana binlerce can bağışlar. Burda da diyor ki: ‘Başka bir canla dirildi’ diyor. Başka bir canla! O eski değil, o dünkü can değil. O cedit, yeni bir can. O can ki hikmete müştak. O can ki Allah’a aşık. O can ki Muhammedi Mustafa’ya aşık. O can ki velilere aşık. O can ki artık dünya sevgisinden arınmış, dünyanın kaygısından arınmış, ahiretin kaygısından arınmış. O görüyormuşçasına ibadet etme, görüyormuşçasına yaşama zevkine ulaşmış. O çünkü bambaşka bir canla dirildi. Çünkü Cenab-ı Hak ölüden diri çıkarır. Onu ölüden diri çıkardı. Bakın ölüden diri çıkarır. Sen ölmeden önce ölürsen senin ölümünden bir diri çıkarır. Kimisi de ne olur? Diriden ölü çıkarır. O zaman önce ölüden diri çıkarır senden. Sen bir can verirsin. Ölmeden önce ölünüz sırrına erişirsin. Senden bir diri çıkarır. Ondan sonra da o diriden bir ölü çıkarır. Bekaya koyar seni. Fenadan bekaya geçirir. Fenadan bekaya geçince de diriden ölü çıkarır Cenabı
Hak. Şimdi ilahiyatçılar diyecek ki Rum suresi, ayet 19’u nerden nereye getirdi? Bak bakalım ayet 19’a. Çünkü o ölüden diri çıkaran, diriden ölü çıkarandır. Bu fenaya ulaşan kimse ölüden diri çıkmıştır. Ne diyordu? Hepiniz ölüsünüz. Uykudasınız çünkü. Uyku yarı ölümdür. Hepiniz uykudasınız. Öldüğünüzde uyanırsınız. Hepiniz ölüsünüz. Uykudasınız. Çünkü uyku yarı ölümdür. O zaman sen uykudasın. Yarı ölüm yaşıyorsun. Ne zaman hakikat perdesi açıldı sende? Sen o zaman uyandın. Yani diri oldun, bekaya ulaştın. Cenab-ı Hak yeniden seni ölü etti. Sen onun elinde alet gibi oldun artık. El, kol, dil, dudak senin değil. Onun sıfatlarında ölüsün. Onun sıfatlarında ölüsün, dil de senin değil, dudak da senin değil. Göz de senin değil, el de senin değil. Kendi kendine benim deme bekaya ulaştıysan ama yok ölmeden önce ölünüz sırrına ulaşmadıysa Hazreti Pir’in dediği gibi habercinin hani haberlerin sahibinden haberi yok. O halde. Allah bizi affetsin. Amin.
“O zaman gönlüne öyle bir hayret geldi ki yerden de dışarıda kaldı,
Bu öyle olunca yani o kimse can gidip bambaşka bir canla yeniden dirilince o zaman gönlünde öyle bir hayret geldi ki yerden de dışarıda kaldı gökten de. O kimse artık aşk ayağıyla yürüyor. O kimse aşk ayağıyla yürüyünce o kimsede hayret hayreti getirdi. Artık o hayret perdesinde. Her hayret perdesi yeni bir hayret perdesini kolunda getiriyor, ardı ardına. Hayret perdesinde yaşayınca yerden de kurtuldu, gökten de kurtuldu. O altı cihet onda tek cihet oldu çıktı. Artık o cihetsizliği buldu. Tek cihet dediğim cihetsizlik, yönsüzlüğü buldu. ‘Ne tarafa dönersen dön onun veçhi o tarafadır’ oldu. Ve fenadan bekaya geçti. Fenada bütün perdeler yandı. Fenada her şey yandı. Kül oldu. Hiçliği yakaladı. Artık hiçliği yakalayınca, fena halini yaşayınca o hayrete düştü. Hayrete düşünce, geçince bekada hayretten hayrete geçmeye başladı, dirildi çünkü. O yeni bir diriliş, o yeni bir dirilişte her perdede ayrı bir diriliş yaşadı. Her perdede ayrı bir aşkın perdesi, ayrı bir şevkin perdesini yaşıyor. Artık onun için perdelerin haddi hududu yok. Artık onun için yerin ve göğün bir anlamı yok. Artık onun için dünyanın da ahiretin de bir anlamı yok. Artık onun için ‘kün’, varoluşun bir anlamı yok. O çünkü o perdeden perdeye geçerekten o her an hayretten hayrete geçer hale geldi. Ve tabiri caizse sonsuz bir hayret yolculuğuna çıktı. Çünkü Allah’ın ilmi sonsuz. Onun sıfatlarının tecelliyatları sonsuz. Onun zati tecellileri de sonsuz.
Öyle olunca o hayretten hayrete geçti. Uyan ey ümmeti Muhammed, siz Musa’nın ümmeti değilsiniz. Cenab-ı Hak Musa’ya dedi ki, “Dağa tecelli edeceğim, dayanabilirsen” dedi. Dağa tecelli etti. Musa bayıldı kaldı. Sen Muhammed ümmetisin. Senin peygamberin miraç etti ve senin peygamberin
Allah’ı kifayetsiz, bu konuda aklın, kalbin almayacağı, algılayamayacağı bir hal yaşadı. Cenabı Hakk’ı hem kalp gözüyle hem de vücut gözüyle gördü. Bayılmadı o. Kendinden bu manada geçmedi, delirmedi. O Hazreti Muhammedi Mustafa’ydı, seçilmişlerin en yücesiydi. Peygamberlerin evveliydi ve peygamberlerin ahiriydi. O yüzden bütün peygamberlerin üzerinde bulunan bütün hususiyetler, bütün peygamberlerin üzerinde bulunan bütün ilimler, peygamberlerin üzerinde bulunan bütün hakikatlerin cemi Hazreti Muhammedi Mustafa’daydı. O yüzden sen onu bin yıldan beri eksik tefsircilerin tefsirine bakaraktan Allah’ı kimse göremez, Musa görmedi denilenlere inanma. Çünkü onun gözü şaşmadı. Kalbi de şaşmadı. Miraç hadisesini anlatan Necim suresinde onun gözünün gördüğünü kalbi tasdik etti. O gördü. O gördüğü zaman Musa gibi kırk gün bayılmadı. Çünkü o Muhammedi Mustafa’ydı. Sen onun ümmetisin. O yüzden senin hayret makamında, hayrette bekaya geçersen bayılmazsın. Aklını kaybetmezsin. Zır cahillerin ‘siz sufisiniz delirirsiniz…’ Bizim deliliğimiz öyle değil. Biz Allah delisiyiz. Bizim aklımız yok değil. O yüzden hayretten hayrete geçeriz. Hayret hayretimizden hayrette kalır. Biz Muhammed ümmetiyiz. Hayret bize hayret etsin. Hayret bize hayret etsin. Şahhatsa şatahat. Biz o Muhammed Mustafa’nın ümmetiyiz. Aşk insanı Hazreti Pir öyle diyor ya, kanatsız uçurur. Elsiz ayaksız yürütür. Aşk, dilsiz dudaksız konuşturur. Aşk, dilsiz dudaksız anlaştırır. Aşk, dilsiz dudaksız anlaşmadır. Dilsiz dudaksız konuşmadır. Dilsiz dudaksız sevmedir. Aşk kendinden geçip sadece aşkın tecelliyatında aşk olmaktır. Yürü kardeş. Yol yolsa yolcu görsün. Yürü. Öyle yürü ki yol kendinden utansın. Öyle yürü…O yüzden o öyle bir hayrete geçti ki öyle bir hayrete geçti ki hayret ona hayret etti. Ve sonunda Muhammedi Mustafa’nın izine bastı ve sonunda şatahata düşmedi. Muhammed-i Mustafa’nın izinde gitti. Muhammedi Mustafa’nın perdesinde gitti ve dedi ki, “Seni hakkıyla tanıyıp bilemedik ya Rabbi.” Allah bizi onlardan eylesin. Amin.
“Ona arayıp tarama hududu ardında öyle bir arayıcılık düştü ki ben
bilmiyorum; sen biliyorsan söyle.”
O kimse öyle bir hayret perdelerinden hayret perdelerine geçti ki o artık aşkın sınırsızlığına takıldı, yürüdü gitti. O aşkın sınırsızlığını yakaladı. Aşkın sınırsızlığını yakalayınca hep dahadasını hep dahadasını ister oldu. Hep dahadasını istemeyi kim biliyorsa o söylesin dedi Hazreti Pir. Çünkü hep dahadasını istemekte dil lâl oldu. Çünkü o aşık aşıklığından da bihaber maraton koşucusu gibi dört çarpıyor dört gibi sonsuzluğa doğru kanat çırpmaya başladı.
“Halden de öte, kalden de ileri şöyle bir hale, öyle bir kale erişti; ululuk sahibi Allah’ın cemaline dalıp kaldı ama tek bir kurtuluş imkânı
bulursun yahut denizden başka onu bir tanıyan, gören olsun. Hayır bu çeşit dalış değil. ”
Artık o ayet-i kerimenin tecelliyatını yaşadı. Artık anladı. Her şey gözünde yok oldu ve her şey onun kalbinde yok oldu. O sadece var olan Allah’ın zatının olduğunu idrak etti. O kıyametini yaşadı. O kıyametini yaşadığı için hiçbir şey kalbinde ve gözünde kalmadı, sadece baki olan Allah kaldı ve onun cemaline gark olunca o cemal perdelerinden cemal perdesine geçmeye başladı. O tenzihi de bıraktı, teşbihi de bıraktı. Artık onun için yorucu hiçbir şey kalmadı. Çünkü cemale dalınca oradan çıkış yok. Artık o cemal perdesinden cemal perdesine…Hal bitti, kal bitti, söz bitti, fiiliyat gitti. Hiçbir şey kalmadı. Sadece o…Artık onda normal akıl arama, ondan normal duygu arama, ondan normal şeyler arama. O çünkü fenadan da bekadan da geçti. Cemalullah’ın deryasına daldı. Mustafa Özbağ tabirince Cemalullah’a gark oldu gitti. Onun çünkü artık bir başkasının ona yardım edecek bir hali yok. Bir başkasının onu anlayacak durumu da yok. Bir başkasını anlama telaşı da bitti. Bir başkasının yardımı da o da bitti. Onun için kurtuluş çırpınışı yok. Onun için şunu yapayım, bunu yapayım çırpınışı yok. Bu cemale dalış başka bir şeye dalışa benzemez. Orada kalin de halin de bir anlamı da yok.
“Bu sözler, her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş, bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı aklı cüzi külle ait sözler söylemezdi.”
Aklı cüz sınırlıdır. insanlar sınırlı o aklı ilahlaştırdılar. ilahi hakikat ise sınırsızdır. Onun bir sınırı yoktur. O yüzden kalbe gelen vahiy ilahiyatçılar hoplasın birazcık, ben yine parantez içerisinde ilham diyeyim. Kalbe gelen o cemale gark olmuş olan kimselerde kalbe gelen ilham cüzzi aklın üstünde derim ya cüzzi aklın üstündedir artık. Cüzzi akıl, onu idrak etmesi mümkün mümkün değildir. O hali anlatmaya girse kendi anlattığını da tenzih etmek zoruna düşer. O yüzden kendi anlattığını tenzih etmektense anlatmamayı tercih eder. Çünkü o hayret ancak melamilerin zevk dediği, bu fakirin idrak dediği, anlayış dediği bir haldir ve bu insanın zahir gücünün, aklının üstünde bir şeydir. Bunu zahir aklıyla, gücüyle, fikriyle bu işin içinden çıkabilecek olan varsa gelsin çıksın. Ve Hazreti Pir de diyor ya, “Ben bu sözleri söylüyorsam bu benim zekamla alakalı değil.” diyor. O manada diyor bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı aklı cüzze, külle ait sözler söyleyemezdi. Yani aklı cüz, külle ait bu sözleri söyleyemezdi. Arkadan gelen bu ilhamla, bununla bu akıl benim değil. Bu akıl benim değil. Bu söylenen sözler de benim değil diyor. Burada bir ilhamdan bahsediyor. Ve bunu normalde söylerken tabii bizim geleneksel gelen bir tefsircilerimiz var ya hani vahyi sadece peygamberlere atfeden, gelenekselci tefsircilerimiz. Hani oysa
Cenab-ı Hak havarilere de vahyetmiş ya. Meryem’e de vahyetmiş ya. Arıya da vahyetmiş ya. Yerlere, göklere de vahyetmiş ya. Hani Musa’nın annesine de vahyetmiş ya. Hani ibrahim’in annesine de vahyetmiş ya. Bunları nasıl açıklayacaklarsa açıklasınlar tabi. E böylece tabii Hazreti Pir de buna atfediyor. Diyor ki o kalbe gelen bu ilahi ilim, aklın işi değildir.
Yani o ben yine o geleneksel tefsircilerin sözüyle söyleyeyim. ilham diyor. Yani ilham diyeyim ama ilham değil. O vahyin bir derecesi. O da vahiy. Allah çünkü ayet-i kerimede üç şekilde vahyediyordu. Bir, melekleriyle. iki, direkt kendisi. Üç, Bir şeyin arkasında, bir şeyin arkasından vahyediyordu. Cenabı Hak direk de vahyediyor mu? Vahyediyor. Hadis-i kutsiler bunlar. Allah kulunun kalbine vahyeder. Bu vahyin dereceleri var. Peygamberlere verilen direkt vahiy de olsa hani hadis-i kutsiler gibi. Onun derecesi ayrıdır. Bir veliye, bir mürşid-i kamilin kalbine gelenin derecesi ayrıdır. Tabii illa ki bunları anlamayacağım diyorsa bir kimse ona da davul zurna az. Merak etmeyin Allah’ın izniyle nasıl Allah’ın görülebileceğine dair bir mücadele verdiysek bunun da mücadelesini vermekten çekinmiyorum, sakınmıyorum. O yüzden diyorum ki Allah kullarına da vahyeder. Meryem’e vahyetmiş, size de vahyeder. Musa’nın annesine vahyetmiş, size de vahyeder. ibrahim’in annesine vahyetmiş, size de vahyeder. Havarilere vahyetmiş, siz havarilerden aşağı mısınız? Size de vahyeder. Ne demiş havarilere? Dediğini söyleyeyim size. Ne demiş bak havarilere? Maide, ayet 111, ‘Hatırla hani havarilere’, bakın dikkat edin: ‘Hatırla, hani havarilere bana ve peygamberime iman edin diye vahyetmiştim.’ Havarilere melekle vahyetmedi. Cebrail’le vahyetmedi. Aracıyla vahyetmedi havarilere, Maide 111. ilahiyatçılar, diyanetçiler, Maide 111’i tefsir edin bize. Maide 111: ‘Hatırla hani havarilere, bana ve peygambere iman edin diye vahyetmiştim.’ Onlara da Allah’tan geldi vahiy çünkü bana diyor direkt Cenab-ı Hak vahyediyor. ‘Bana ve peygamberime iman edin diye vahyetmiştim. Onlar da cevap verdiler. iman ettik şahit ol ki biz Müslümanız demişlerdi.’
Ey Ümmeti Muhammed, havarilerden aşağı mısınız? Siz, Muhammed ümmetisiniz. Siz, seçilmiş ümmetsiniz. Siz, müjdeci ümmetsiniz. Siz son ümmetsiniz. Son peygamberin seçilmiş son ümmetisiniz. Diğer ümmetlerden faziletlisiniz. Diğer ümmetlerden derece olarak fazlasınız. Neden size vahyetmesin ki? Allah kuluna vahyeder. Hadi saklayın. Hadi gizleyin. Hadi saklanmış gizlenmiş bir Allah anlatın bize. Öyle değil. Sana da vahyeder bana da vahyeder. Havariye vahyeden sana da vahyeder bana da vahyeder. Arıya vahyeden sana da vahyeder bana da vahyeder. Yere, göğe vahyeden sana da vahyeder, bana da vahyeder. Kim engelleyecek? Aha Maide 111. Taha 38: “Hani bir zaman biz annene bazı hususlar vahyetmiştik.” Musa’nın annesi
için söylüyor. Taha 38, melek koymadı aracıya. Araya melek koymadı araya Cebrail koymadı araya vasıta koymadı. Ey Ümmeti Muhammed, araya vasıta koymadı. Diyor ki Taha 38’de: ‘ Hani bir zaman biz annene bazı hususlar vahyetmiştik. 39: “Ona şöyle demiştik” Ona şöyle demiştik, Cebrail yok arada. Melek yok arada. Araya bir şey koyma. Hani çıkıyorlar ya vaaza: ‘Allah’la aramıza bir şey koyma.’ Koymuyoruz. Görüş Allah’la görüşüyorsan. Konuş Allah’la. Araya kim girmiş ki Allah’la arana senin? Buyur! Ne diyor 39’da: “Ona şöyle demiştik. Musa’yı sandığa koy. Nil nehrine bırak da nehir onu kıyıya vursun. Onu benim de onun da düşmanı olan biri alsın. Seni sevimli kıldım ki muhafaza altında yetişesin.” iyi, ey Ümmeti Muhammed’in kadınları. Musa’nın annesinden aşağı mısınız? Ey Ümmeti Muhammed’in kadınları, Meryem’den aşağı mısınız? Siz Ümmeti Muhammed’in kadınlarısınız. Kendinize gelin. Ayet açık. Bize Kur’an yeter diyenler, alın ayet-i kerime. Hadi! Burada ayet-i kerimeler cebimden çıkarmadım, Kur’an’dan. Rabbim bizi iyilerden eylesin. Amin. 2215. beyitten devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
https://youtu.be/b-QEfBtroe0?si= dRV_-YWRtPyPeVJE&utm_source=ZTQxO
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları