Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 2215-2222. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 17/30

2215-2222. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin, amin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı yaşayan ve haykıran, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanlara zulmediliyorsa, kanı, namusu, şerefi, haysiyeti ayaklar altına alınıyorsa, Cenab-ı Hak bütün o zalimlerden Müslümanların intikamını alsın. Zulmeden o Müslümanların kanını, namusunu, şerefini, haysiyetini, topraklarını pis çizmelerinin altında ezen o siyonist israil’i yerle yeksan eylesin. Destekçilerini yerle yeksan eylesin. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Doğu Türkistan’a zulmeden Çin’i yerle yeksan eylesin. Cenab-ı Hak nerede Müslümanlara zulmeden var ise, haksız hukuksuz davranan var ise, hepsini de yerle yeksan eylesin. Onların güçlerini yerle yeksan eylesin. Akıllarını yerle yeksan eylesin. Hepsini birbirine düşürsün. Hepsini de bu dünya üzerinden yok eylesin. Nuh Aleyhisselam’ın dediği gibi: “Tüm kafirleri Ya Rabbi helak eyle.” Amin. Ecmain. 2215. beyitten devam edeceğiz. Geçen hafta: “Bu sözler her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı, aklı cüzi külle ait sözleri söylemezdi.” Yani normalde o ana kadar söylenen sözleri Hazreti Pir kendi aklına vurmuyor, diyor ki: “Bunlar birer ilhamın eseriydi. O ilham ki ardı ardına kesilmeyen, devamlı gelen ve devamlı geldiği için tabiri caizse doldu ve taştı.” Böylece o dışarı taşmaya başladı o manada. Evet, devam ediyor:

“Fakat birbiri ardınca durmadan zuhur ettikçe zuhur ediyor. Bundan

dolayı da denizin dalgaları buraya gelip durmakta.”

Demek ki o manevi işaretler, o manevi feyzatlar durmadan devam ediyor ve denizin dalgaları gibi durmak bilmiyor. Ayet-i kerimede Cenab-ı Hak buyurur ki: Rahman Suresi, ayet 29: “O her an bir iştedir.” Demek ki Cenab-ı Hak durmak bilmeksizin hep yaratma halindedir. Bu hem zahir yaratmadır, hem de batın yaratmadır. Ben farkındaysanız zahirle batını çok ayırt etmem. Derim ki insanlar anlasın diye zahir batın ayrımı var. Yoksa Allah nezdinde zahir batın ayrımı yoktur. Öyle olunca o her an bir iştedir, her an yaratır, her an diriltir, her an farklı bir tecellidedir. Öyle olunca Hazreti Pir de “Durmadan zuhur ettikçe zuhur ediyor” diyor. Zuhur etmek, meydana çıkmak. Hani bir şeyin meydana çıkması. Cenab-ı Hakk’ın ilm-i ilahisinden bir şey meydana çıkıyor. Çünkü hani başka bir ayet-i kerimede de: “O bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ol der.” Onun “Ol” demesiyle bütün her şey kendi hakikatine, kendi hakikatine uygun, kendi fıtratına uygun o var olur. Aslında var olur derken biz yine kendi dairemizden bakaraktan onun var olduğunu söylüyoruz. Onun normalde hakikat noktasında o zaten var idi.

O yüzden burdaki denizden kastı Allahu Alem, Cenab-ı Hakk’ın ilm-i ilahîyesi, yani Allah’ın kendi zatı. Burdaki dalgalardan da bizim anladığımız Cenab-ı Hakk’ın sıfatları, esmaları. Onun sıfat ve esmalarının tecelliyatı, durmak bilmeksizin bir şekilde o varoluş devam ediyor ve durmak bilmeksizin bir şekilde eğer ki o sufi hayret makamına geçtiyse hayretten hayrete geçiyor. Ama öbür türlü varoluş hiç bitmiyor, hiç kesintiye uğramıyor, hiç kesintiye uğramıyor. Hatta Hazreti Mevlana Celalettini Rumi Hazretleri Mesnevi’de böyle bir ışık anaforu koyar. Der ki: “Bir ipliğin önüne bir ışık koymuş olsan, hızla onu normalde çevirsen ışıktan bir daire olur.” Der. Aslında ışıktan bir daire olur, gözün yanılsamasıdır o. Yoksa o ışık bir tanedir. Hızlı döndüğü için sen o ışıktan bir daire görürsün der. O zaman varoluş her daim devam ediyor, her an devam ediyor, kesintiye uğramadan devam ediyor. O yüzden bir sufinin, bir dervişin gönlü de bu manada bir sahil gibidir ilk etapta. Nasıl sahil gibidir? Derviş yetişirken o kimse o dalgalar tabiri caizse ona çarpar sahil gibi. Yani tecelliyata ram olan bir derviş eğer ki gönül dünyası berraklaştıysa, gönül dünyası aydınlandıysa, gönül dünyası tecelliye ram olduysa, onun gönlü bu benzetmede, teşbihte hata olmaz, kıyı gibidir. Habire şak şak şak şak şak vurur ve her vuruş eskisi gibi değildir. Tek esmada da vurmaz, tek sıfatsal tecelliyat da olmaz. Bu tabi başlangıçta normalde her vuruş ayrı bir nur perdesi, her vuruş ayrı bir feraset perdesi, her vuruş ayrı bir anlayış, ayrı bir idrak verir dervişe. Ve o derviş her geleni ondan bilmeye başlar. Artık onun sıfatsal tecelliyatı onun kalbine oturur, yerleşir ve onun esması onun kalbine yerleşir. O hiçbir zaman durmaz.

Burada önemli olan o dervişin gönlünün buna yatkın olması. Dervişin gönlünün buna yatkın olması, gönülde kin, kibir, işte ne bileyim, yanlışlıklar, eksiklikler olmayacak. Onun gönlü saf bir hale gelecek. Nasıl saf bir hale gelir? Tövbe ile saf bir hale gelir, zikir ile saf bir hale gelir, sevgiyle saf bir hale gelir. Öyle olunca onun gönlünde Hazreti Pir’in deyimiyle zuhur veya eskilerin deyimiyle zuhurat bitmek tükenmek bilmez. Ben onu hayret perdesi olarak nitelendiriyorum.

O yüzden o tecelli dalgaları, o hayret perdeleri ardı ardına gelir ve ardı ardına geldikçe o kimse ilm-i ledünden bilgilenmeye başlar. Artık onun gönlüne ilm-i ledün akar. Çünkü her esma kendi ilmiyle gelir. Her sıfatsal tecelliyat kendi ilmiyle gelir. Kendi ilmiyle geldiği için artık sen bu manada aslında başlangıç olarak zannedersin ki şu esma bu manada ama o manada değildir. Her esmanın vuruşunda, her sıfatsal tecelliyatta, her esma tecelliyatında ayrı bir mana, ayrı bir idrak olur, ayrı bir nur rengi olur. Onun nurunun rengi de ayrıdır. O çünkü normalde başlangıçta mesela mutmainnede başladı diyelim. Mutmainnedeki nurla işte devam etti. Ondan sonra diğer nefis mertebelerindeki nurlar farklı farklıdır. Bu başlangıç öğretiyle alakalıdır. Ama bunun özü aslı, ondan sonra, ben bugün gündüz de dedim. Yani bir anda o kimse deryaya attı kendini, yolunu tamamladı. Bir anda deryaya atmadı. Yolu onun uzadı. Çünkü nefis tuttu, heva heves tuttu, sevgisizlik tuttu. Arkasından bir sürü şey tuttu. Bir anda o sevip atamadı kendini. Sevip atmış olsaydı bir anda yolu bitecekti. Ama sevip atamadığı için yolu bir anda bitmedi onun. O artık normal çabalayarak yol yürüyecek, çaresi yok. O yüzden bu noktaya gelen bir kimse artık onun üzerinde o büyük bir günah-ı kebaire girmediği müddetçe, insanlara haksızlık yapmadığı müddetçe, etrafına zulmetmediği müddetçe o zuhur onda devam eder. Ama ben bu hale geldim deyip de tövbeyi bırakırsa, zikrullahı bırakırsa, küstahlaşırsa, kibirlenirse kapısı kapanır onun, yolu kapanır. Bunda en büyük tehlike odur; kibirdir, küstahlıktır, kendini bir şey zannetmektir. Onun yolu kapanır, Allah muhafaza eylesin. O bu tecellilere râm oldukça tevazusunu arttırmalı. Tecellilere râm oldukça kendini bilgisiz görmeli. Tecellileri arttıkça artık o demeli ki: “Ben buranın en ednâ insanıyım.” Allah bizleri onlardan eylesin, amin. Ve bunlar vurdukça sende böyle sonsuz bir tefekkür kapısı açılır. Asıl tefekkür odur. Tefekkür böyle kendi kendine düşünmek değildir. O sıfatsal tecelliyatlara mazhar olanın tefekkürü tefekkürdür. Veya esma-i ilahiyenin cilvesine kapılan, o hayretten hayrete geçenin tefekkürü asıl tefekkürdür. Rabbim onlardan eylesin, amin.

“İhtiyar çalgıcının hikayesi buraya varınca, ihtiyar da yüzünü perde arkasına çekti, ahvali de. İhtiyar eteğini dedikodudan silkti; ona ait bizim

ağzımızda ancak yarım bir söz kaldı. Ey aysü işreti düzüp koşma uğrunda yüz binlerce can feda edilse değer. Can ormanındaki avcılıkta doğan ol. Cihanın güneşi gidip canla oyna.”

‘ihtiyar çalgıcının hikayesi buraya varınca, ihtiyar da yüzünü perde arkasına çekti.’ Aslında hep böyle arada söylüyorum ya, ihtiyardan kasıt bir mürşit, bir veli, bir zat, zahiren de bize rehberlik yapıyor o çalgıcı, ona bu açıdan da bakabiliriz. Veyahut da ihtiyarı biz Cenab-ı Hakk’ın bir tecelliyatı olarak da görebiliriz. Veya biz ihtiyarı Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v) nuru olarak da görebiliriz. Bu noktada görme açısından bunların hepsi de ikiliktir. Nasıl görürsen gör, ikiliktir. Ama biz onu diyelim ki bir mürşit olarak görelim. Ve o bu hali yaşayınca, yani o ihtiyar çalgıcı habire gönlü varidata açılıp zuhurata açılıp perdeden perdeye geçmeye başlayınca artık o sözü bıraktı. Nasıl sözü bıraktı? Hani önceden kemanını yere vurduydu, “Ben yıllardır şöyle yaptım, yıllardır böyle yaptım,” dediydi, tövbe ettiydi ve bir sürü kelam, pişmanlık hikayesi okuduydu bize hatırlarsanız. Artık bu zuhurat onun gönlünde tecelli edince, o hayretten hayrete geçince, gönül Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarına, esmanın tecelliyatlarına, daha ileri, zati tecellilere mazhar olunca artık sözü bıraktı. Söz yerine ne geçti? Hal geçti. Ve bundan sonrası artık dedi anlatılmaz bunlar, konuşulmaz. Ya? Bunu ancak yaşamak lazım. Bu hayreti idrak etmek, o hayreti yaşamak gerekir. O sıfatsal tecelliyatlara mazhar olmaya devam etmek gerekir. O yüzden artık o hayret makamını anlatmak, o kalbe gelen sıfatsal tecelliyatları anlatmak için Türkçe yetmez. Ona kelimeler yetmez. O çünkü normalde burda o hakikati, o kalbine gelen o hakikati kendisi ifade etmesi mümkün değildir. Çünkü o hakikat perdeleri, o hayret perdeleri dile kelama gelecek gibi değildir. Ancak Hazreti Pir gibi değişik menkıbelerle anlatmak gerekir. Onu direkt anlatmak, onu normalde kelimelere sığdırmak mümkün değildir. O yüzden peygamberler de Kur’an-ı Kerim’de değişik menkıbeler anlatır. Ama ne yazık ki çok özür dilerim, cahil kafalılar, ham kafalılar, işin hakikatinden uzak, maneviyatından uzak olan kimseler, o menkıbeleri küçümserler. Oysa her menkıbe olmasa dahi, büyüklerin anlatmış olduğu menkıbeler kendi içinde hakikat gizler. Bir şeyi direkt konuşsanız karşınızdaki kimse onu algılamayabilir, anlayamayabilir. Ama onu bir menkıbeyle anlatırsanız bunu anlatmak ve karşıdaki kimsenin bunu anlaması daha rahat olur. O yüzden artık o mürşit, o ihtiyar çalgıcı kendi faniliğini de görür ve artık kendisini ortadan çıkarır. Kendisini ortadan çıkarıp meydanı Hakk’a bırakır. Çünkü eğer sen meydanı Hakk’a bırakmaz isen, hala daha hiçliği yakalamamışsındır, kendi benliğinden geçmemişsindir. Artık söyleyen dil var ise, gören göz var ise, tutan el var ise, senin bir hükmün kalmamıştır.

Senin hala daha kendi hükmünü gütmen, senin o hale gelmediğini gösterir. O hale geldiysen gören de odur, söyleyen de odur, hatta daha ileri, dinleyen de odur.

‘ihtiyar eteğini dedikodudan silkti. Ona ait bizim ağzımızda ancak yarım bir söz kaldı.’ Dedikodu nedir? Hikmete yabancı olan şeylerdir. Dedikodu nedir? Senin yaşamadığın şeyleri anlatmandır. Dedikodu nedir? Bir lafı alıp öbür tarafa götürmendir. Başkasından lafı alıp başkasına götürürsün, dedikodudur. Hakikat dedikoduya aykırıdır. Siz bir başkasının yaşadığını veya söylediğini bir başkasına hikmet olarak aktaramazsınız. Eğer hikmet ehliyseniz o zaman kalbinize gelen hakikati anlatırsınız. Yok kalbinize gelen hakikat yok ise, siz söyleyici olmayın, dinleyici olun. Sufi, iyi bir dinleyicidir. Dinler, sadece dinler. Ya mürşitsindir anlatırsın, ya da müritsindir dinlersin. Mürşitler bir tarafı mürittir, bir tarafı mürşittir. Mürşitler neye mürittir? Allah’a celle celalühûna, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem e. Onun bir tarafı mürittir, onun bir tarafı mürşittir. Kime? ihvanına, kardeşlerine mürşittir. Kardeş olmayana da mürşit değildir. Sebep? Çünkü ihvanına gönülden gönüle bir bağ vardır. Gerçek manada ona tabi olan, gönlünü ona açan, onun gönül dünyasından nimetlenir, feyizlenir, aradığını ve istediğini ondan alır. Ama gerçek bir mürit değil ise yüzeysel bir mürit ise sadece zahiri sohbetlerden alır alacağını. Ama o kimsenin gönül penceresi açıldıysa ve gönül dünyası onun sohbeti almaya hazır ise o mürit o mürşidin gönlünden alacağını alır.

Yok gönlü harekete geçmediyse, kımıldamadıysa, o zaman mürit sadece zahir sohbetlerden alacağını alır. Yanlış mı? Değil ama eksik. Müride lazım olan gönül penceresini açıp gönül dünyasını sohbete hazır hale getirme, tecelliyata hazır hale getirme, esma-i sıfatının cilve-i rabbanisine açık bir hale getirmektir. Dervişin işi budur. Öyle olunca derviş dedikodudan kurtulur. Bir başkasının rüyasını anlatmaktan kurtulur, kendi rüyasını anlatır. Bir başkasının halini anlatmaktan kurtulur, kendi halini anlatır. Bir başkasının kalbine gelen o feyuzatı anlatmaktan kurtulur, kendi kalbine gelen feyuzatla zevk edinir, kendi kalbine gelen feyuzatı anlatır. Eğer normalde bir derviş kardeşinin feyuzatını anlatıyorsa o yine dedikodu yapıyor ve bu meseleler bir de iddia halinde de değildir. O kimse artık kalbine gelen varidata göre konuşur. Ama kalbe gelen varidat da o hayal ürünü olmaması, heva ve hevesten gelmemesi gerekir. O gerçekten ilahi bir perdeden, ilahi bir ses ile gelmesi gerekir. O zaman onun kalbi varidata açık. O zaman onun kalbi nurlanmış. O zaman onun kalbi feraset nuruyla nurlanmış. O zaman onun kalbinde zikri lisani harekete geçmiş. O zaman onun kalbi ilm-i ilahiden ilim almaya başlamıştır. Eğer bu hale gelmediyse derviş sussun, sadece

dinlesin, tabi olsun. Yok o kimse bu hale geldiyse, ona da susmak yasaktır. Çünkü ilmi ket ediyor, yani ilmi donduruyor, ilmi saklıyor. Kalbine gelen ilmi insanlara aktarmıyor. O ilmi kendi malı gibi görüyor, kendisi gibi görüyor. O da onu tepetaklak düşürür. Bu da doğru değildir. Yani bazıları işte böyle hani ‘yok, işte çok anlatmaz bizim şeyh efendi’, anlatacak bir şeysi yok o yüzden anlatmaz. Eğer onun kalbine ilm-i ilahiden damlamış olsa, o bütün her şeyi yaymaya çalışır. Sahabe bir ayet-i kerime öğrenir, o ayet-i kerimeyi tebliğ ederdi, saklamazdı. Rüyalarını da saklamazlardı.

Hazreti Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ilmi saklamadı. Bir mürşid-i kamil ilmi saklamaz. Bir mürşid-i kamil ilmi örtmez. Bir manevi ilim sahibi kimse o ilmini mezara götürmez. O ilim mezarda lazım değil zaten. O ilim mezarda lazım değil, o ilim dünyadayken lazım, dünyada yaşayanlara lazım. Mezarda lazım değil, öldü bitti. O esnada kaç tane kalp ehli olacak da gidecek onlar mezardan ilim alacak. Kendimi bir yere koymak için söylemiyorum, parantez içinde söylüyorum, Şeyh Efendi bir tek bu fakire dedi: “Oğlum, benim kabrimin başına geldiğinde istediğini soran, istediğinin cevabını alan,” dedi. ikinci bir kimse yoktu. ikinci bir kimse yoktu koca dergahta. Dedikodu yapıyorlar hepsi de büyük bir çoğunluğu, Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu meselede artık o mürşid-i kamil dedikodudan çıkar. Nasıl dedikodudan çıkar? Başkasının sözlerini aktarmaz. Ben bazen hatta sayfada da veyahut da genel olarak diyorum ki: Dervişin paylaşacağı, paylaşım yapacağı şey bir Kur’an’dır, iki Sünnet-i Seniyye’dir, üç imamların içtihadıdır, dört üstadının sözleridir, büyüklerin sözleridir. Başka bir şey dedikodudan ibarettir çünkü. Başka bir şey dedikodudan ibarettir. Dervişin dinleyeceği, dervişin dinleyeceği Kur’an’dır, Sünnet-i Seniyyedir, hadislerdir yani ya imamların içtihatlarıdır, üstadının sözüdür. Geri kalan dedikodudan ibarettir. Geri kalan dedikodudan ibarettir. “Abimiz şöyle dedi!” Batsın senin abin. “Ablamız şöyle dedi!” Batsın senin ablan. Neden? Yol keser o. Yol keser, dedikodudan ibarettir. Kur’an, Sünnet, imamların içtihadı, üstadın sözü bu kadardır. Geri kalan dedikodudan ibarettir. O yüzden geri kalan bizim dilimizde meşhur bir ibare vardır ya yarım sözdür. Yarım sözle hareket eden yarıda kalır. Yolunu şaşırtırsın insanların. Sebep? Sen yarım söz ehlisin. Yarım söz ehliysen hiç konuşma, hiç mikrofonu eline alma, batarsın. Allah muhafaza eylesin, amin.

“Bu aysü işreti, düzüp koşma uğrunda yüz binlerce can feda edilse değer.” Aysü işreti, aşırı derecede güzellik. Aysü, eski dilde bu aysü, Hazreti Pir bunu koymuş. Evet, kız çocuklarınıza isim koyun, yeni doğan kız çocuklarına, yeni doğacak olanlara Aysü! Gidiyorlar böyle gavur isimcikleri koyuyorlar. Arıyorlar, boyna isim arıyorlar. Ne güzel bir isim değil mi? Aysü!

Tabi, aysü ilahi güzellik. Bir veçheden baktığınızda cemalullah, yani Cenab-ı Hakk’ın celal ve cemal tecelliyatı. Çünkü en güzel isimler onundur. O yüzden genelde aysü, aşırı derecede güzel demek. Aşırı derecede yani o aklın üstünde bir güzellik, aklın üstünde bir güzellik. işret, diyor ya bu aysü işreti, yani aysü işreti de, böyle aşıklar toplanır söz söyler ya, aysü işreti deyince, aşıkların toplandığı bir meclis. Bütün güzellikler orada. Ben onu böyle zikir halakası ama zikir halakasında herkes vecd ehli olmuş. Kendisi kalmamış zikredenlerin. Öyle bir hayret perdesine geçmişler, o ilahi güzelliğin tecelliyatına bırakmışlar kendilerini ve her biri esmanın güzelliğinde kaybolmuşlar. Öyle bir vecd haline, öyle bir sarhoşluğa düşmüşler ve o güzelliği yakalamak, o vecd halini yakalamak için binlerce can feda edilir ya Hazreti Pir de öyle diyor, “Düzüp koşma uğrunda yüzbinlerce can feda edilse değer.” Yani o vecd haline ulaşmak, o güzelliklerin tecelliyatına mazhar olma ve o Cenab-ı Hakk’ın cemal tecelliyatında yok olma, fena olma. Bu muhteşem bir şey. Bu, bunun, tabiri caizse perdenin aralandığı yer zikrullah halakasıdır. Boş muhabbetlere kanmayın, zikrullah halakasının kıymetini bilin. Bu dünyadayken bilin. Bu cemal perdesi ancak halaka-i zikrullahta aralanır. Çünkü o kimse halaka-i zikrullaha oturduğunda geçmiş günahları affolur. O Allah’ı zikrettikçe Allah da onu zikreder. Allah onu zikrettikçe o kimse kendi çabası olmadan parlar. Allah’ın onu zikretmesi demek onun gönlünün, en aşağıda onun gönlünün tecelliyata açık, gönlünün tecelliyata mazhar olması demektir. En aşağısı cemal dalgalarında, cemal perdelerinde onun dolaşması demektir. işte o güzelliği görmek, o Cenab-ı Hakk’ın cemal tecelliyatına mazhar olmak, o Cenab-ı Hakk’ın aşkında fena olmak, fenafi’l aşk olmak, fenafil aşk olmaktır o. Artık o kimse şeyhinde fena, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem de fena, bütün fenalardan geçip fenafi’l aşk olmaktır o. Aşkta fena olmaktır. Aşkta fena olmanın yoluna binlerce can feda etse az gelir. Bütün malını, mülkünü feda etse az gelir. Bütün nefeslerini feda etse az gelir. Bu dünyada onun karşılığı yoktur, Fenafi’l aşkın. Yüz bin canın olacak ki saniyede verirsin, saniyede! Orada dervişin, orada sufinin hedefi fenafi’l aşk olmaktır. Çünkü ancak o zaman kalp cemal sıfatının tecelliyatına mazhar olur. Kardeşler, arkadaşlar, canlar! Ben size yolun kısasını anlatıyorum. Ben uzun yol anlatmıyorum size. Benim uzun yol gidecek zamanım yok. Ben tez canlı bir insanım, beklemeye hiç gelemem ben. Tez varmalıyım varacağım yere. O yüzden tez fenafi’l aşk halini yakalayın. O yüzden yüz bin can ne olacak ki? Yüz bin dirhem ne olacak ki? Yüz bin altın ne olacak ki? O hal ile hallenmeye bütün dünyayı feda etseniz yine az gelir.

‘Can ormanındaki avcılıkta doğan ol. Cihanın güneşi gidip canla oyna.’ Bu dünya dediğiniz şey nefis ve heva hevesle doludur. Bu dünya dediğiniz

şey karanlıkla doludur. Bu dünya ancak ve ancak senin gönlünün aydınlanmasıyla aydınlanır. Ve bu vücut karanlıktan ibarettir. Bu vücudu aydınlatacak olan senin kalbine gelen tecelliyattır. O yüzden vücut da karanlıktan ibaret bir metadır. Öyle olunca sufi, bu can ormanında, bu karanlığın içerisinde doğan gibi avcı olmalı. Neyle, nasıl oynamalı? Güneşle oynamalı. Güneşin diyor, ne diyor? “Cihanın güneşi, gidip canla oyna.” Git onunla oyna, ona yaklaş. Cihanın güneşi Allah’tır. Sen bu nefis karanlığından kurtul, bu dünya karanlığından kurtul, bu heva heves karanlığından kurtul, bu vesvese karanlığından kurtul, bu aşksızlık karanlığından kurtul, bu sevgisizlik karanlığından kurtul, bu mal sevgisi karanlığından kurtul. Bütün seni Allah’a yönelmeni engelleyen her şey karanlıktır. Bu karanlıklardan kurtul, ona yaklaş. Onunla yan, onda var ol, onda yok ol her nefes ve bu hale gelince o zaman sende söz bitecek. Bu hale gelince sende dedikodu bitecek. Bu hale gelince sende heva heves de bitecek. Sen aşkta fani olursan karanlıktan aydınlığa çıkacaksın. Aşkta yani ilahi aşk, benim buradaki aşktan kastım Allah’tır. Sen onda fena olursan o zaman normalde bütün bir şekilde kemale erenlerden olacaksın. Allah cümlemizi onlardan eylesin, amin. O, o yüzden ihtiyar dedikodudan kurtuldu, heva hevesten kurtuldu, maleyani şeylerden kurtuldu. Artık geriye çekildi ve söz bu manada, evet, ne anlatılırsa anlatılsın eksik kaldı.

“Yüce güneş, can veregelmiştir. Her nefeste boşaldıkça doldururlar. Ey manevi güneş, can ver de eski cihana yenilik göster.” İnsanın vücuduna akıl ve ruh gayb aleminden akar su gibi gelmekte.

Her nefeste sen nefesini boşalttıkça yeni bir nefesle o seni doldurur. Bu işin zahir tarafı. “O ölü toprağa hayat verir.” (Fussilet, Ayet 39) Sen bir ölü topraksın. Sen bir ölü topraksın, o ölü toprağa can veren Cenab-ı Hak. Yani nasıl güneş bütün dünyaya can verir, bitkiler, hayvanlar, insanlar o güneşin ışığından, ısısından faydalanır. O güneş dünyanın hayat bulmasına sebep olur. Burada Hazreti Pir “yüce güneş” diyor. Yüce güneş deyince ben bunu Allah’ın zatı tecellisi olarak algıladım. Bir başkası bir başka şekilde algılayabilir. O yüzden istersen ona zati tecelli de istersen ona Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) nuraniyeti de, istersen sen onu mürşid-i kamilin nuraniyeti de aslında baktığında Hazreti Mevlana’ya göre bunların birbirlerinden farkı yoktur der, Hazreti Pir öyle söyler. Çünkü Hazreti Pir vahdet-i vücudun adını anmaz ama söylemleriyle onu anlatır ve hikayelerle meseleyi oraya getirir. O yüzden burdaki can vermek biyolojik değil, burdaki can vermek manevidir. O bir kimsenin gönlünü uyandırmak, bir kimsenin gönlünü ihya etmek, nefsin karanlıklarından ona nefes verip, ona zikrullah verip onu aydınlığa çıkarmaktır. Bunu mürşit üzerinden tecelli etse de asıl ona can veren

Allah’tır. Bunu bir peygamber üzerinden tecelli etse de manevi bu manada asıl canı veren yine Allah’tır. Avam, yeni derviş onu mürşidin üzerinden görür, onu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem in üzerinden görür. Nur Allah’a aittir, ilim Allah’a aittir, hidayet Allah’a aittir. Rahman olan Allah’tır, Rahim olan Allah’tır. Bütün tecelliyat Allah’ındır, bütün fiiliyat Allah’ındır. Maddi manevi ona can veren Allah’tır. insanı nefsin karanlıklarından aydınlığa çıkaran Allah’tır. Dünyanın karanlığından onu aydınlığa çeken Allah’tır. Onun önüne perdeleri açan Allah’tır. Ona fiiliyatları gösteren Allah’tır. Ona esma-i sıfatlarının tecelliyatına mazhar eden Allah’tır. Mürşit de Allah’ın maşası hükmündedir, Allah’ın maşasıdır.

O yüzden normalde o manada baktığında hani Hazreti Pir “ister o mumdan yan, ister bu mumdan yan” der. Çünkü hepsi de bir mumdan yanmıştır. O yüzden o gönlü uyandırmak, o nefsi uyandırmak, her nefes alışverişte o kimse zat-ı ilahinin tecelliyatına mazhar olması Cenab-ı Hakk’ın o kimsenin üzerinde lütfudur, ihsanıdır, ikramıdır. Çünkü her nefes alışverişte onunla alışveriş olur. Bazen biz dervişlere çift esma veririz. Hu esması, hay esması çift okunur. Hu yaptığında hem esmayı dışarı verirken hu der hem de esmayı içeri alırken de hu der. Hem esmayı dışarı verirken “Hay, hay!” der, esmayı böylece ikili okur ki hem esmayı dışarı verirken hay der hem de esmayı içeri alırken hay der. Bu sefer o derviş hem nefesi verirken de doludur, nefesi alırken de doludur. O hu verir, hu alır, hay verir, hay alır, kayyum verir, kayyum alır. Alışveriş onunladır, alışveriş onunladır. O gönlün uyanıklığını veren, o nefesin uyanıklığını veren Allah’tır celle celalühû. ister bir velinin üzerinden versin, ister bir çöpün üzerinden versin, ister bir kayanın üzerinden versin, ister bir karıncanın üzerinden versin, isterse o bir denizin dalgasından versin, isterse denizin kenarında karanlıkların içerisinde denizden “huuu” diye ses versin, o onundur, onu iki görme! Nereden gelirse gelsin esma sana esma ondan gelir. Esma ondan gelir! Sen zakir esmayı böyle verdi dersin, değil, ikiliktir o. Zakirin üzerinden esmayı veren de odur. Sen dersin ki “Şeyh efendi esmayı böyle verdi.” Zahirde görünen odur. Esmayı veren odur, esmayı alan da odur. “Kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder.” Bu ayet-i kerimenin tefekkürüne ne akıl yeter ne kalp yeter, yetmez. Bu her şeyin üstünde bir şeydir, yetmez. O yüzden o her verişte ve alışta o doldurur, o boşaltır. Dolan da odur, boşalan da odur. O her an bir iştedir, her an zikredeni zikretmektedir. Öyle olunca o ölüye hayat verir, o diriden ölü çıkarır, ölüden diri çıkarır. O istediğine istediği tecelliyatı yaşatır. O yüzden o nefsin karanlıklarından kurtulup, nefsin karanlıklarından kurtulup kalbin aydınlık deryasına, denizine o kimsenin kendisini atması gerekir. Bu kibirle olmaz, bu gösterişle olmaz, bu heva hevesle

olmaz, bu nemelazımla olmaz. Bu illaki illaki aşıklıkla olur, illaki zikirle olur, illaki gönül vermekle olur.

O yüzden Hazreti Pir burada devam ediyor: “Ey manevi güneş, can ver de eski cihana yenilik göster.” Ben bunu sözümün başında söyledim, “Allah celle celalühû” dedim. Çünkü benim nazarımda o manevi güneş Allah’tır celle celalühû. Hazreti Pir Allahu Alem onu kastetti. Ve o kimse, “Can ver de eski cihana yenilik göster” deyince, ona yeni bir can ver. Eski candan bıktık, usandık. Ey güzeller güzeli, sen canımızı o ilk günkü gibi güzelleştir. Hani yarattıydın ya bizi? Yarattığın zaman kendi ruhundan üflediydin. En temiz halimizdi bizim kendi ruhundan üflediğinde. En temiz halimizdi. Hiçbir şeye bulanmamıştık, hiçbir şeye karışmamıştık. Hiçbir şey, hiçbir şey bizim üzerimizde ağırlık yoktu. Sen kendi ruhundan bize bir ruh üfledin ya ve sonra bizi sürdün, gönderdin ya. Biz o günden beri her şeylere bulandık. Toza toprağa, çamura bulandık. Kire, pise, pasa bulandık. Biz her türlü yanlışlığa, her türlü eksikliğe bulandık. Nefsimiz neyi emrettiyse onu yaptık, hala da yapıyoruz ama ümit ediyoruz sen her an bize yeni bir can üflersin. Bizi yeniden tertemiz edersin. Bunu beklemekteyiz biz. Hani baharı bekleyen kumrular gibi yeniden bizi temizleyip kendi katına almanı bekleriz, tozumuza, toprağımıza, kirimize, balçığımıza bakmadan. Senin indinde bizim kirimiz ne olur ki? Senin indinde bizim tozumuz ne olur ki? Senin indinde bizim yanlışlığımız, eksikliğimiz ne olur ki? Biz sana iman ettik. Senin varlığına, birliğine, sıfatlarının tecelliyatına iman ettik. Biz bu iman üzerinde durup seni hasbelkader eksik zikretmeye devam ediyoruz. Sen bize yeniden can ver, amin. Bizi yeniden ihya eyle, amin. Gönüllerimizi tenvir eyle, amin. Gönüllerimize tecelli eyle, amin. Bizleri ilahi aşkınla aşklananlardan eyle, amin. Bizleri ilahi aşkınla süslediklerinden eyle, amin. Bizlerin dillerini zikrullah ile ıslak olanlardan eyle, amin. Bizlerin öyle gönüllerini tertemiz eyle ki sen oraya misafir ol ya Rabbi, amin ve sıfatsal tecelliyatlarını mazhar eyle, amin. Esma-i cilvelerini orada bizlere göster, amin. ilm-i ilahini bizim gönlümüze akıttığın gönüllerinden eyle, amin. Bizim gönlümüzü öyle eyle ki biz seninle orada konuşalım. Biz seninle dertleşelim, biz seninle halleşelim. Ya sen söyle biz dinleyelim ya da biz yarım yamalak sözlerimizi anlatalım. Senin önünde bizim anlatmamız Musa’nın asasına anlatmak gibi olur ama sen söyle biz dinleyelim, amin. Sen anlat biz idrak edelim, amin. Sen tecelli eyle biz onunla süslenelim, amin. Ecmain.

“insanın vücuduna akıl ve ruh gayb aleminden akar su gibi gelmekte.” Ruhu kendinden üfledi. Ruh bizim değil zaten. Ruhla beraber aklı da bize üfledi. Akıl da bizim değil. O yüzden akıl Cenab-ı Hakk’ın insana lütfettiği bir ikramdır, bir ihsandır, hediyedir ve Hazreti Pir diyor ki: “Bunların her

ikisinin de kaynağı gayb alemidir.” Yani onun katından gelmektedir, onun ilm-i ilahisinden gelmektedir. Çünkü hani Cenab-ı Hak Adem’i yaratırken onun şeklini tamamladı. Bütün her şeyini dizayn etti ve onu en güzel demeyeyim de “ahsen-i takvim” üzerine yarattı. Ahsen-i takvimi güzel demek ahsen-i takvimi anlatmaya yetmez. O yüzden bazı Kur’ani terimler vardır. O terimleri anlatmak için Arapça bile yetmez. Orada bütün diller suskun kalır. Kur’an Arapça indirilmiştir ama mana itibariyle Arap dili onu anlatmaya yetmez. Onu dünya dillerinin hiçbirisi de anlatmaya yetmez. Kur’an öyle bir sırlı ilahi kitaptır. Onun normalde çok iyi Arapça da bilse bir kimse mana itibariyle onu anlatamaz. işte ahsen-i takvim de böyle bir kelimedir, insanı anlatmaya diğer kelimeler yetmez. O ancak ahsen-i takvim üzerine yaratılmış bir varlıktır. insan ne yazık ki güdük dillerle bunu anlatmak, anlamak da mümkün değildir zaten. Buna bakarsan hiçbir dile hakaret değildir. Ahsen-i takvim ilahi bir kelamdır. O ilahi kelamın ancak o kimse manasını anlayabilir. Zaten maksat manada gizlidir, sözde değildir. Söz gelir geçer; mana, hakikat kalıcıdır ve ne yazık ki insanoğlu hakikatten uzaklaştı ve gönüller hakikate kapandı. Gönüller hakikate kapanınca sığ sözlerin arkasına saklandı insanoğlu ve dini de sığ sözlerle anlamaya çalıştı ki en büyük handikap bu. Oysa din manaydı. Kur’an bir manaydı. Hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) , bir manaydı. Mürşid-i Kâmiller bir manaydı. Pir Efendiler bir manaydı ama kimse o mananın peşine düşmedi. Herkes işin, sözün süslüsüne baktı, kıyafetin süslüsüne baktı, şatafatına baktı. Mana ortadan kalktı, yetim çocuklar gibi kıyıda köşede kaldı.

O yüzden “ahsen-i takvim”i en güzel şeyi, en güzel şekilde yarattı demek, ahsen-i takvimi anlatmak demek değil. Çünkü ahsen-i takvimin arkasında Cenab-ı Hakk’ın “ruhumdan üfledim” dediği ruh var. Bu manayı anlamazsa insan, ahsen-i takvimi anlaması mümkün değildir. Cenab-ı Hak, kendisini bir kimseye tanıtmazsa o kimsenin ahsen-i takvimi anlaması mümkün değildir. Allah bir kimsenin gönlünü ferasete açarsa ancak o kimse ahsen-i takvimin manasını anlayabilir. Ancak o kimse o zaman Kur’an’ın manasına ulaşabilir. O da kendi zaviyesinden, kendi kalp dünyasından, kendi kalbine gelen tecelliyat kadar ama o orda bitmez, bitmek tükenmek bilmeyen bir ilmin kapısında durmaktır manâ ve Cenab-ı Hak o insanı, Adem’i yarattı ve ona kendi ruhundan üfledi. Bunu düşünmez insan. Bunu düşünmez. Kendi kendine bunu tefekkür etmiş olsa, ben bunu akıl üstü, kalp üstü bir şey. Onu neye benzetirsiniz? Hiçbir şeye benzetemezsiniz. Bir tek insan onun kendi ruhundan üflenmiş halidir. Yani insan aslında manadan ibarettir. insan manadan ibarettir çünkü onun üflediği ruhu taşımaktadır. Onun üflediği ruhu taşımaktadır. Bunu düşününce insan, bunu tefekkür edince o zaman insan tabiri caizse ancak Allah’a layıktır. insan dünyaya

layık değildir. insan ancak Allah’a layıktır. insan Allah’adır çünkü. Allah insanı kendisi için yaratmıştır. Kendisi için yarattığı için ona ruhundan üflemiştir. Ruhundan üfledi. Hatta ayet-i kerimede “ruhumdan” der, ruhumdan. (Hicr Suresi, Ayet 29). O yüzden insanın ruhu mekan olarak ötelerdedir, dünyaya ait değildir ve o direkt tabiri caizse Allah’a bağlıdır, sana bağlı değildir. Eğer o kimse gönlünü ruhunun sahibine bağladıysa, aşkını, muhabbetini, tabiyetini, komple her şeyini ona bağladıysa o gayb aleminden gelecek olan bütün her şeye mazhar olur ve varidatlar, ilhamlar, hayretler, o esma-i sıfatlarının sonsuz tecelliyatları o kimsenin gönlünde neşvü nema bulur. Bana hakkınızı helal edin, bu gecelik bitsin, daha fazla devam ettiremeyeceğim. Tekrar hakkınızı helal edin. Benden yana da helal olsun. Geceniz hayır olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin.

“Kimsenin suçu günahı yok bunda. Ben kendi kendimi ateşe attım. Sevme dediler sevdim. Kül oldum yana yana. İçme dediler içtim. Bu dertler azdır bana. Artık bu yoldan geri dönemem. Bu benim kaderim. Bu benim yazım…”

Destur diyeceğiz, unutmayacağız da bu dondu kaldı, dayanamadı bana, bu da dayanamadı. Bu ara bunu da söyleyeyim canlı yayında da bazen bu ara, ne o, mesajlara da cevap veremedim. Artık benim tövbem, helalleşmem de helalleşmeye muhtaç. Haklarınızı helal edin. Hoş baştan söyledim, bundan sonra artık benden fazla bir hayır gelmez. O yüzden artık böyle yarım yamalak, böyle yırtık pırtık bu hayat böyle devam edecek gidecek. Tabi illaki kimisi çok cevap bekliyor, cevap veremiyoruz. Öyle çok cevap bekleyenler derslerini iade edip başka bir şeyhe de intisap edebilirler. Bu konuda herhangi bir, ne o, gücenme, alınma yapmam. Haklarımızı helal ederiz, geçeriz. E biz de artık bundan sonra neydi? Yarı ölüyüz. Bak kabir taşımız da hazır elhamdülillah. Destur. Eyvallah. Selamünaleyküm. Destur dedim, bak unutmadım yani…

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları