22 Şubat 2020 | 231
sen de onların arasında iyilik yaparım, bu topluluk kötülük yaparsa ben de onların arasında kötülük yaparım, demeyin, diyor. Bakın, bizi hizipçilikten uzak tutuyor Diyor ki; bir topluluk yani burası, bir sufi topluluk bunlar iyi-lik yaparlarsa ben de iyilik yaparım; bu topluluk burda kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım demeyin; diyor. Burada topluluk hizbini, parti hizbini, şahıs perestliği öldürüyor; yok ediyor Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Diyor ki; iyilik yapmaya devam ederlerse onlarla beraber iyilik ya-pın ama kötülük işlerlerse diyor, zulmetmemeye kendinizi alıştırınız. Yani sen kötülük işleme, sen orada zulmetme, sen orada zulme ortak olma, diyor bize. Orada bir kötülük işleniyor, sen o kötülüğe ortak olma, sen o kötülü-ğün içerisinde bulunma, diyor.
Diğer taraftan demokrasinin en çok üzerinde durduğu ve adeta bir siya-sal tezin belkemiğini oluşturan çoğunluk prensibi de Kur’an-ı Kerim’e pek değer vermez. Bütün çoğunluk bir yerde toplansa örneğin deseler ki; sarhoş edici malzemelerin hepsi de serbest olsun, caiz olsun, Kur’an buna karşı du-rur. Der ki; hayır benim haram ettiğim haramdır, der. Bir topluluk haramı helal edemez ama demokrasiye göre bir topluluk haramı helal edebilir mi? Eder, Türkiye’de olduğu gibi. Allah muhafaza eylesin. Hatta vahiyden uzak her şeyi reddeder din. O zaman demokrasi dediğimiz şey vahye dayanmaz, vahye dayanmayan her şey atıl ve bâtıldır. İki ayetle meseleyi son buldura-yım. “Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar. (Çünkü) onlar ancak zanna uyarlar ve onlar (hak bu-dur, gerçek budur, gibi iddialarda bulunduklarında vahiyden uzak olma-ları dolayısıyla) yalan ve iftira edenlerden başka (kimseler) değildirler.” (En’am sure 116) “Andolsun ki; onlardan önce geçenlerin çoğu sapıtmıştı.” (Sâffât ayet 71) “Sen ne kadar hırs göstersen de insanların çoğu inanmaz.” (Yusuf suresi ayet 103)
İslam çoğunluğa bakmaz, İslam’da çoğunluğun çok hükmü yoktur. Se-bep? Çoğunluk doğruda olursa değeri ve hükmü vardır, çoğunluk vahye da-yandığı müddetçe değeri ve kıymeti olur. Çoğunluk vahye dayanmıyorsa ya kafirdir ya cahildir. Allah bizi kafirlikten de cahillikten de uzak eylesin.
Şimdi ana konuya geçelim. İslami devlet nasıl olmalı? Neden olmuyor?
Soru bu. İslami devlet nasıl olmalı ve neden olmuyor?
Dört halifeden sonra İslam dünyası bunu kendi içerisinde çok tartışmış. Zaman zaman Emeviler, Abbasiler’in o baskılı dönemlerinde bunu tartışan-lar zulme uğramışlar. Ehl-i beyt zulme uğramış çünkü Emevilerin devlet
232 | Çağdaş Siyasal İslam
kuruluşu dört halife dönemindeki devlet kuruluşu gibi değil. Öyle olunca ehl-i beyt buna itiraz etmiş, itiraz edince ehl-i beyt ve aynı zamanda ehl-i beyt gibi düşünenlerle Emevilerin bu noktada araları açılmış, değişik sıkın-tılar yaşanmış ve bu İslami devlet nasıl olmalı, hep tartışma konusu olmuş. Tabi zaman zaman neden olmuyor, diye bu da tartışma konusu olmuş. Tek-rar geleceğiz bu başa.
Kitabın konusu Çağdaş İslamcı hareketlerdir, yani İslamın bir din ol-duğu kadar siyasal bir ideoloji olarak da gören ve böylece kendilerini belli bir gelenekten kopuk olarak tanımlayan eylemci gruplar.
İslami geleneğin siyaseti ele alışı ile Müslüman ülkelerdeki rejimler ve kurumlar gerçeği arasında bir nedensellik bağı kurmayı hatta dolaysız bir anlatımı reddeden yazar; bununla birlikte bu geleneğin etkileri kuş-kusuz mevcuttur, der. Ulemanın külliyatında aynı şekilde yinelenen sele-filerin (19. yüzyıl reformcuları) ve İslamcıların metinlerinde de açık seçik olan “İslami siyasal muhayyile” olarak adlandırılabilecek bir şey vardır. Bu “muhayyile” İslami kültür ile aynı şey değildir. Bir başka klasik külli-yat (felsefe), başka fikirler, başka uygulamalar, bu muhayyilenin dışında kafa yoran aydınlar vardır. Fakat belli bir paradigmanın egemenliğindeki bir İslami siyasal muhayyilenin varlığını kabul etmek için ulemanın ol-duğu kadar İslamcıların literatürünü gözden geçirmek de camilerdeki va-azları dinlemek de yeterli olacaktır. Bu Peygamber ve dört halife dönemin-deki ilk müminlerin paradigmasıdır.
İlk cemaat döneminden sonra Müslüman aleminde her zaman fiilen özerk bir siyasal alan bulunmuştur, bu alanın özerkliği üzerine siyasal bir düşünce geliştirilmemiştir. Hicretin birinci yüzyılının sonundan itibaren siyasal iktidar (sultan, emir) ile dinsel iktidar (halife) arasında fiilen bir ayrılık oluşmuş ve kurumsallaşmıştır.
İslam’da devlete karşı kayıtsız bir sivil toplum vardır.“Şark despotizmi”
Devletin kendisinin de bir amacı vardır, Müslüman’ın iyi bir Müslüman
olarak yaşamasını sağlamak. (A.LAROUİ ,İslam et Modernite)
Evet. İslami devlet nasıl olmalı, İslami devlet oluşurken hangi noktadan oluşmalı, bununla alakalı çok tartışma var. İslam dünyasının kendi içerisinde bu tartışmaya katılanlar çok az. Bu tartışmalar özellikle Osmanlı İmparator-luğu’nun son döneminde daha da alevlenmiş, daha da fazlalaşmış ve Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bu Batıda da İslam dünyasında da daha da tartışılır hale gelmiş. Bunun sebebi şu: Müslüman ülkeler, İslam ülkeleri Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden sonra Emeviler, Abbasiler,
Selçuklular ve ondan sonra Osmanlı, kendilerince İslam ülkeleri kendi içle-rinde kendilerine ait bir devlet kurgusu, kendilerine ait bir devletleri olmuş. Ve bu devletler Müslümanların kendi içerisinde zaman zaman hataları, ku-surları, eksiklikleri de olsa kendi de tebaalarının nefislerini, nesillerini, akıl-larını, mallarını, dinlerini korumuşlar. Ama ne zaman ki en son İslam dev-leti olmayan ama Müslümanların bütün hak ve hukukunu koruyan Osmanlı yıkıldıktan sonra, işte ondan sonra curcuna başlamış. Curcunanın başlama sebeplerinden birisi şu: Osmanlı yıkıldıktan sonra malum emperyalist ül-keler; kendilerince cetvelleri alıp Osmanlı’dan kalan bütün ülkeleri kendile-rince ayrıştırdılar, böldüler, sınır koydular ve bütün ülkelere de -Osmanlı’nın döneminde başladı bu- milliyetçiliği, milliyetçiliği de değil aşırı derecede bir ırkçılığı, aşırı derecede bir ulusalcılığı koydular orta yere. Çünkü bölmenin en önemli noktalarından birisi oydu. Osmanlı kocaman bir mozaikti; her türlü ırkın, her türlü inanışın özgür bir şekilde kendi içerisinde yaşadığı bir yerdi. Bunu belki de Emeviler, Abbasiler, Selçuklulardan sonra en iyi orga-nize eden bu konuda bu üç devlet deneyiminden sonra belki de bu üç devle-tin de şartlarından daha uygun şartlarda bunları uyguladılar. Ama emper-yalizm ve emperyalist uşaklar Osmanlı’nın yeniden ayaklanmasını, yeniden ayağa kalkmasını istemiyorlardı ve böylece Osmanlı’nın içerisindeki değişik ırkları ırkçılık, ulusalcılık, milliyetçilik akımları içerisinde birbirlerine düş-man ettiler; birbirlerini ayırdılar. Biz burayı görmezsek bundan sonraki ko-nuşacaklarımızı anlamakta güçlük çekeriz çünkü. Önce burayı görmemiz lazım. Düşünün, halifeliğin merkezi konumunda olan Türkiye’de aşırı dere-cede bir ulusalcılık ve kemalizm hakim oldu, İran’da şah oldu, şahın ayrı bir rejimi oldu. Suriye’de Arap ırkçılığının üzerine bir devlet, Irak’ta Arap ırkçı-lığının üzerine bir devlet, Suudi Arabistan’da selefi vahhabi bir çizgide, vah-habilik başgösterdi, vahhabiliğin üzerine bir devlet oluştu, Yemen’de, Bah-reyn’de, Kuveyt’te, buradaki devletler, devletçiklerde farklı farklı oluşumlar oldu. Mısır’a geçtiğimizde aşırı bir despot bir sistem ve o despot sistemin al-tında inim inim inleyen Müslümanlar. Mısır’dan ileri doğru gittiğimizde Fas, Tunus, Cezayir aynı.
Şimdi bütün İslam dünyası parça parça bölündü ve bütün İslam dün-yasında bölünen ülkeler kendilerince hangi yumuşak karınları varsa nere-sine dokunulduğunda canları acıyacaksa oralarına dokundu emperyalistler. Ve bunları yaparken de İslam dünyasının kendi içerisinde ama ilim ehliy-miş gibi görünen, ama tarikat şeyhiymiş gibi görünen, ama tefsirciymiş gibi görünen, farklı farklı toplumun içerisindeki kimseler ama satın alınaraktan ama korkutularaktan ama başlarına bir çorap örülerekten değişik bir nok-talara çekildi. Ve İslam dünyası tabiri caizse halkı Müslüman ama devletleri
234 | Çağdaş Siyasal İslam
kafir bir devlet haline geldi ve kafir bir devlet olunca Müslümanlar kendi iç-lerindeki sistemde mücadele etmek zorunda kaldılar. Sebep? Bazı ülkelerde Kur’an yasaklandı, bazı ülkelerde namaz yasaklandı, bazı ülkelerde başör-tüsü yasaklandı. Bazı ülkelerde Kur’an-ı Kerim’in öğrenilmesi, öğretilmesi yasaklandı bütün İslam dünyasında. Bakın, burası çok önemli, bütün İslam dünyasında sufi yapılanmalar yasaklandı, lağvedildi, kapatıldı bütün İslam dünyasında. Serbest bırakılanlar da Kur’an sünnet dairesinde olmayanlara göz yumdular, geri kalan hepsine de ne yaptılar? Hepsini de dağıttılar, hep-sini de per perişan ettiler ve İslam dünyası kendi iç sorunlarıyla boğuşur hale geldi, hala daha aynı. Bakın, hala daha aynı. Ve İslam dünyasında değişik tepkiler oluşmaya başladı. Değişik tepkiler oluşurken yeniden bir İslam dev-leti nasıl kurulurun yolunu kendi kendilerine aramaya başladılar. Bir kısmı tepeden inme, bakın, bir kısmı tepeden inme. Yani bunu Mısır’da tefsir ya-zan neydi adı? Seyyit Kutup. Bunu daha fazla kullanır; biraz böyle sosyalist, komünist ağzı kullanaraktan “İslami devrim” der. Mesela Filistin Kurtu-luş Örgütü de bu tip söylemlere yakındır veyahut da Mısır’daki Müslüman Kardeşler, Suriye’de bu İhvan-ı Müslimin olarak ismini değiştirir. Fas’ta, Tu-nus’ta, Cezayir’de farklı isimler adı altındadır. Böyle bir örgütlenme vardır ama ben o örgütlenmenin arkasında da İngilizlerin olduğunu düşünürüm çünkü o örgütlenmenin temelinde Mısır’lı Abduh vardır, masondur kendisi. O örgütlenmenin içerisinde mesela Mevdudi’yi bir kısım insanlar tutabilir, ben fazla tutmuyorum, Afgani’yi bir kısmı insanlar tutabilirler, ben tutmu-yorum. Bunlar çünkü nereden beslendikleri, nasıl beslendikleri ayrı bir tar-tışma konusudur. Bunlar mesela ihtilalle bir İslami devletin oluşacağını, te-peden inme bir devletin oluşacağını düşünürler. Bir vecheden öyledir ve biraz daha selefi vahhabi çizgisi de aynı şeyi düşünür. Derler ki onlar; böyle tepe-den inme bir devrim olsun, bir ihtilal olsun, devlet İslam olsun. Devlet İs-lam olduktan sonra halk, tebaa mecbur buna dönecek, der. Ve Batı -burası çok önemli- Batı bütün bu argümanları kullanaraktan bütün İslam dünya-sını terörist ilan eder, fundamentalist ilan eder. Der ki; siz zorla İslam’ı ge-tireceksiniz ki Türkiye’de de bununla alakalı tartışmalar vardır ya. Ve Batı bir örneği de İran’ı gösterir. İmam Humeyni’nin şahı devirip ardından İslam devrimi derler ya, İslam devrimi olarak gösterir ve Batı der ki; İran Humeyni rejimi İslam devrimi ile Kuzey Afrika ülkelerinde ve Mısır’da ve Suriye’de ve Irak’taki o Müslüman Kardeşler veya İhvan-ı Müslim’in çizgisi birbirin-den etkilenir çünkü İran Humeyni rejiminden. Ve derler ki; siz böyle fun-damentalist bir yapıya sahipsiniz, kalkacaksınız, zorla İslam’ı getireceksiniz, zorla İslam’ı getirerekten insanları keseceksiniz, biçeceksiniz. O yüzden siz teröristsiniz, der. Batı bunu hem İslam dünyasının içerisinde besler. Mesela
selefi vahhabiliğin kurucusu İngilizlerdir. Osmanlı’yı Ortadoğu’da vurmak için Osmanlı’yı Ortadoğu’dan çıkarmak için selefi vahhabiyi İngilizler ku-rar. Bu konu başka bir gecenin konusu olabilir. İhvan-ı Müslim’in, Müslü-man Kardeşler ve Arafat’ın başında bulunduğu Filistin Kurtuluş Örgütü ile de alakalı farklı değerlendirmelerim var. Bu da ayrı bir konuşulur.
Bir kısım İslam dünyası bu çizgiye bakaraktan, Batı bu çizgiyi de destek-leyerekten, bakın; Batı bu çizgiyi de destekler. Çünkü bu çizgi, içinde -tabiri caizse batının tabiriyle- anarşi üreten, terörist üreten bir çizgidir. Bunun içe-risinden son dönem DAİŞ çıkar, ondan önce Nusra çıkar, ondan önce El Ka-ide çıkar, ondan önce Boko Haram çıkar. Ondan önce bilmem, Afganistan’da şu çıkar, çıkar da çıkar. Bakın; çıkar da çıkar; orası çünkü bu anlayışta, bu görüşte üretilir boyna; bataklık gibidir. Bugün DAİŞ’i bu; miadını doldurdu, deyip kenara koysalar yarın örneğin “caiş” çıkar. Bir şey çıkar yani. O çıkan şey de yine de söylemi odur, bir İslam devleti kuracaktır. Bakın, söylemi de odur, İslam devleti kuracaktır. Bir grup böyledir. Ben, bütün dünya üzerin-deki İslami devlet kurmaya çalışanların fikir yapılarını size analiz etmeye çalışıyorum. Bir yapı da şudur, bu ikinci yapıdır. Bu ikinci yapı Batı moder-nitesiyle anlaşıp -bakın bu ikinci yapıdır- Batı modernizmiyle, Batı moder-nitesiyle anlaşıp -ben onu öyle yorumluyorum- Batının hegemonyasında bir İslam devleti kurmak; adı İslam devleti ama. Ama ne kanunu ne hukuku ne de kaideleri İslam olmayan ama böyle adı İslam devleti olan entelektüelle-rin, Kur’an ve sünneti tam algılayamayanların, tipik Batıcı Müslümanların istediği bir İslam devletidir bu. Bu da ayrı bir hayaldir. Hani bu soruyu ya-zan kimse “muhayyile” diyor ya, muhayyile dediği hayal. Hayal ürünü bir şey, hayal ediyor yani insanlar bunu. Bu İslam dünyasında ikinci grup ke-simdir. Bu ikinci grup kesim entel dantel kesimi diyebiliriz buna. Yani ka-pitalist sistemle mücadele etmeyen, vahşi kapitalist sistemi, dünya deccali-yet sistemini barışaraktan, onlarla kol kola girerekten böyle bir İslam devleti kurmak. Buna bir parantez açmak istiyorum, son dönemde eski cumhurbaş-kanının söylemini de buna ilave etmek istiyorum. Bir önceki cumhurbaş-kanı ne dedi? “Dünya üzerinde siyasal İslam bitmiştir.” dedi. Bakın, bu söz ne biliyor musunuz? Dünya üzerinde İslami bir devlet bir daha kurulamaz demektir. Dünya üzerinde İslam devleti olmayacak, demektir. Bu mesajdır. Kime mesajdır? Emperyalist ağababalara mesajdır. Kime mesajdır? Decca-listlere mesajdır. Onlara mesaj gönderiyor, diyor ki; ben İslam devleti kurma islâm’ın devletleşmesini istemiyorum, böyle bir derdim yok, beni destekle-yin, benim arkamda durun, emperyalizmin hakkını ve hukukunu koruya-cak kimse benim, diyor. Bunun Türkçesi budur. Türkiye’de bunu hiç kimse de böyle yorumlamaz, cesaret edemez. Gannuşi’nin yoluna girmiştir. Onun
236 | Çağdaş Siyasal İslam
İslam dünyasındaki fikir babası Gannuşi’dir. Gannuşi’yi de açın, bakın, son açıklamalarını okuyun. Bakın, İslam dünyası kendi içinden çevrelenmek is-teniyor. Ben onu okuduğumda Gannuşi aklıma geldi. Gannuşi kimdi? Ku-zey Afrika’da İslami hareketin başındaki kimsedir. O kimse de son dönem açıklaması vardır. O da aynı zamanda İslami siyasetin son bulduğunu, ken-disinin İslam siyasetçisi olmadığını söylemiştir. Bunlar kimlerdir? Bunlar Batıyla, Batı vahşi kapitalist emperyalistlerle kol kola olup aklını, fikrini, kalbini, ruhunu onlara satmış kimselerdir. Bu da bir gruptur. İslami devleti savunanlar, İslam devletinin olması lazım diyenler; bunlar da bir gruptur. Bunlar Batının su yolundadır. Yani ABD’nin, İngiltere’nin, AB’nin, bildiği-niz emperyalistlerin su yolundadır, sömürülmeye devam, her türlü her şeye devam ama adı ne? Müslüman. Hani yıllardır aynı terenenni söylenir ya: “Camiler kapalı mı ki?” Açık. Sizin namazınıza bir şey mi diyen var? Yok. sizin ezanınza bir şey mi diyen var? Yok. Müslüman’san ibadetine bak. Ne oldu? İslam sadece namaz kılmakta kaldı, oruç tutmakta kaldı. İslam nerde kaldı? Sadece senin evinin içinde ve aynı zamanda da caminin içinde kaldı. Bir müddet böyleydi, şimdi evinin içinde de kalmadı, camide de kalmadı. İslam şimdi camide de yok, evinin içinde de yok. Bakın, böyle dediler bize ama şu anda İslam ne evlerimizde var ne de camilerimizde var. Sokakta za-ten yok, okulda zaten yok, devletin içinde zaten yok, hukuk sisteminde yok, ekonomik sistemde yok, askeri sistemde yok, hiçbir sistemde İslam yok ama biz yıllardır böyle tanımlandık.
Şimdi üçüncü grup. Ben bunları kendimce gruplandırdım, ben üç gruba topladım bunları. Üçüncü grup İslami devlet isteyenler. Bunlar da bu fakir gibi -ben kendimi o grubun içerisinde görüyorum- klasik, geleneksel, natü-rel, Kur’an sünnet dairesinde, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini ve dört halife dönemini ve Ehl-i beyt’i kendisine ölçü alan bir sis-tem arayışında olanlar. Ben yıllardır dedim ya, bizim aradığımız ölçü; bizim inanışımızda olan Kur’an ve sünnette mevcut. Bizim modelimiz de Kur’an’da sünnette, Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali döneminde mevcut. Bir şeye örnekleme bakacaksak biz oradan örnekler alabiliriz. Hem bunu devletin ya-pılanması, devletin siyaseti, ekonomisi, askeriyesi, sosyal hayatı düzenlemesi, ceza hukuku hem de kendi halkın içerisindeki dini inanış, akidesi, fıkhı, felse-fesi, tasavvufu, sufisi, bunun hepsi de hem inanış noktasında ve yaşantı nok-tasında bizim kendi inanış dairemizde mevcut hem de aynı zamanda mese-leye siyasi mantalite ile bakacaksak siyasal olarak da İslam’ın nasıl bir devlet kurması gerektiği, nelere dikkat etmesi gerektiği de bizim Kur’an sünnet da-iremizde mevcut. O zaman biz eğer ki İslami bir devlet modeli oluşturacak-sak böyle bir model oluşturulmak isteniyorsa biz geriye döndüğümüzde bizim
kendi inanç sistemimizde bu mevcut, Mustafa Özbağ’ca söylüyorum bunu. Biz bir halifenin nasıl olması gerektiğini döner Kur’an, sünnet dairesinden bakarız; buluruz da onu ve onun üzerinde içtihad edilmesi gerekiyorsa içti-had ederiz. Biz bir halife seçiminin nasıl olmasını biz döneriz Hazreti Ebu Bekir Efendi’mizin seçiminden, Hazreti Ömer Efendi’mizin seçiminden, Haz-reti Osman Efendi’mizin seçiminden, Hazreti Ali Efendi’mizin seçiminden, Hazreti Hasan radiyallahu anh hazretlerinin kısa da olsa seçiminden kendi-mize örnekler çıkararaktan bir devlet başkanının nasıl seçilmesi gerektiğini biz kendimiz buna içtihad ederiz. Bizim Batıdan bir şey almamıza, emper-yalistlerden öğüt almamıza, ABD’den fikir almamıza, İngiltere’nin karanlık Buckingham Sarayı’ndan bir şeyler almamıza gerek yok. Birileri Türkiye’de veya İslam dünyasının değişik yerlerinde siyasal İslam bitmiştir,demesiyle bitmez çünkü. Sebep? İslam devletsiz yaşayamaz çünkü daha doğrusu Müs-lümanlar, İslami bir devlet olmadan yaşayamaz. Müslümanlar devletsiz de yaşayamaz, en kötü devlet devletsizlikten iyidir, bu ayrı bir şeydir. Bakın, en kötü devlet devletsizlikten iyidir, bu ayrı bir şeydir ama Müslüman’ın dev-letsiz bir sistemde yaşaması mümkün değildir. Sebep? Çünkü hukuk kalmaz çünkü ahlak kalmaz çünkü din kalmaz çünkü sizin sufiliğiniz de kalmaz. Öyle olunca bu da üçüncü grup İslam devleti savunucuları, öyle söyleyeyim. Bunun en kuvvetli akımı sufilerin içerisindedir en kuvvetli akımı. Klasik, natürel, eskiden, geçmişten alıp günümüze getirme isteği en kuvvetli şekilde sufilerde vardır çünkü sufiler biraz daha gelenekçi, bu manada biraz daha kökçüdür, öz köklerine dönmek isterler. Bakın, sufiler kökçüdür. Bakar, öz kökü nereli? Biz hala daha “Mesnevi” okuruz, sufi öz köküne bakar, biz hala daha Geylani hazretlerinin “Fethu’r Rabbani”sini okuruz, öz köküne bakar, biz hala daha Ahmed er-Rufai hazretlerinin “Hak Yolcusunun Düsturları”nı okuruz, hala daha Ahmed er-Rufai hazretlerinin “Onların Alemi”ni okuruz, yeterli bize bunlar. Biz döneriz, “Kuşeyri Risalesi”ni okuruz, biz öz kökcü-yüzdür çünkü. Biz döneriz, Kur’an’a bakarız, biz döneriz, sünnete bakarız, sufi akım öz kökçüdür, geleneksel sufi akımı öz kökünü bırakmaz ve öz kök-ten ayrılmaz, gelenekçi sufi akımdır bu. Bakın, gelenekçi sufi akım. Siz ne-reye giderseniz gidin, gelenekçi bir sufi akımla karşılaştığınızda hiç yaban-cılık çekmezsiniz. Zikir vuruşları farklı olabilir, esmalar farklı olabilir, nefis meratiplerinin isimleri farklı olabilir ama öğreti aynıdır. Bakın, öğreti aynı-dır. Muhakkak renklilik vardır, çeşitlilik vardır, muhakkak renklilik ve çe-şitlilik vardır ama aykırılık yoktur. Bunun en yüksek derecede savunucuları dünya üzerinde öz köklerine sahip çıkan sufilerdir; benim bu söylediklerim ama bunlar tepeden inme bir ihtilalle, devrimle bir İslam’ın gelmesinden yana değillerdir. Onlar anlata anlata, tebliğ ede ede, nasihat ede ede İslam’ın
238 | Çağdaş Siyasal İslam
gelmesini isterler; bu öz kökçüler anarşiye girmezler; ellerine silah almazlar. Sebep? Onlar çünkü yolun sevgiden, muhabbetten, aşktan; yolun nasihattan, tebliğden geçtiğini bilirler. Ve derler ki; biz ölünceye kadar tebliğ edeceğiz, anlatacağız, eğer bir ülkenin bütün insanları doğru İslam’ı öğrenirler, doğru İslam’ı yaşarlarsa mesele biter, diye düşünürler. Bunun ikinci vechesi nedir? Sufilikten geri kalan Türkiye’deki yapılanmalar gibi değişik cemaat oluşum-larıdır. Bunlar; kendisini İngiltere’ye, CIA’ya, ABD’ye İngiliz MOSSAD’ına satmayan cemaatsal bir yapılanma varsa ki çok azdır, bakın, çok azdır çünkü sufiler, hak ve hakikat noktasındaki sufiler; manaya göre giderler. Hani ge-çen bir perşembe günü dedim ya, üstadını rüyasında görenler elini kaldır-sın, dedim. Yine kaldırın, evet teşekkür ederim, sebebi şu: Kendimi büyüt-mek için söylemiyorum, böyle bir derdimin olmadığını herkes bilir zaten. Burada sufilerin kendince delilidir bu, eğer o kimseler o üstadı rüyalarında görmüyorlarsa ona intisab etmezler. Kalbi mutmain olmaz ona, öyle olunca o dervişan grubu aldatılmaz. Yani bir İngiliz soytarısını siz oraya oturdu-ğunuzda o tutmaz orada ama vahhabilik tutar. Vahhabiliğin kurucusu İngi-liz soytarısıdır, sebep? Çünkü orada rüyaya ihtiyaç yoktur, maneviyata ihti-yaç yoktur. Parayı basarsın, makam verirsin, mevki verirsin, etrafına beş on tane yalak salak verirsin, meseleyi halledersin. Bir de dersin ki; biz sizi bu-rada devlet yapacağız, bu da sizin Diyanet İşleri başkanınız olacak, der. Sen de tamam dersin, halifeye de karşı çıkarsın. Dikkat edin, dikkat edin, Müs-lümanlar Osmanlı’da bir halife varken halifeye karşı çıkarlar. Halife var mı? Var. Kim karşı çıkar? Şimdiki Suud’un başındaki dedeleri. Dedeleri. onların dedeleri, onlar üç kardeş. Birisi Ürdün’e kral olur, birisi Suriye’ye kral olur, birisi de Yemen’e kral olur. Evet komple Suud ailesidir, kardeşlerin hepsini de bir yere kral eder. Kim eder? İngiliz eder ve halifeye karşı çıkaraktan yıkar. Lafımı şuraya bağlayacağım. Şimdi Suud krallığına birisi karşı çıksa Suud krallığı ne yapar? Despot bir şekilde yerle yeksan eder. Bunu da kimse konu-şamaz, neden biliyor musunuz? Bunu konuşan kimselere Suud’un konsolos-luğu duyarsa vize vermiyor. Ne umre vizesi ne hac vizesi veriyor. Ne umre vizesi ne hac vizesi veriyor.
Bu üç grupta dünya üzerinde ne istiyorlar? İslami devlet istiyorlar. Bun-ların en sıkıntılı kısmı birinci kısımdı. Batı bunları kullanıyor. İkinci kısmı da Batı kullanıyor. Anlattığım üçüncü grubu Batı tam olarak kullanamıyor zaten, sıkıntı da burada. Batı bunları tam kullanamadığından dolayı, dik-kat edin, tırnak içerisinde, İslam dünyasındaki bütün sufiler, bütün sufiler mevcut sistemleri tarafından baskı altındadır. Tırnak içerisinde söylüyorum bunu, İslam dünyasında hak ve hakikat noktasında duran bütün sufiler -yani bunu biz halk tabiriyle söylediğimizde tarikatlar, ben tarikatı kabul etmem
biliyorsunuz sufilik derim- bütün sufiler kendi içlerinde bulunan sistemler tarafından baskı altındadır. Sebep? Çünkü onlar birer gizli tehlikedir sistem-ler için. Niçin tehlikelidir? Çünkü onlar klasik, naturel İslam’ı savunup ya-şamaya çalışanlardır, o yüzdendir.
Böyle bir giriş yaptıktan sonra ana konu: İslam devleti nasıl olmalı? Öyle ya. Biz şimdi tipik İslam devleti böyle olmalı, dememiz bunu biraz açalım, biraz bunu anlaşılır hale getirelim. Şimdi din yani İslam:
1)İnsan fıtratına uygun bir dindir.
2)Doğanın, evrenin, dünyanın, hayatın, yeşilliğin, bütün yaradılmış olan bütün fıtrata uygun bir dindir. Sadece insan fıtratına uygun bir din değildir, bütün evrensel varlık aleminin fıtratına uygun bir dindir. Çünkü Cenâb-ı Hakk ayet-i kelimelerde “Yeryüzünde fesat çıkarmayın.” der. Yani siz ağacı da korursunuz, taşı da korursunuz, börtü böceği de korumak zorundasınız. Siz insanların gelip geçtiği yerleri kirletemezsiniz, hadis-i şerif. Siz insanla-rın suyundan faydalandığı yere bevledemezsiniz, insanların suyundan fay-dalandığı yere -çok özür dilerim- siz lağımlarınızı bağlayamazsınız, fesat çı-karamazsınız, siz denizleri kirletemezsiniz, siz yeşillikleri kirletemezsiniz, siz hayvanları katledemezsiniz. Bakın, İslam doğanın fıtratına da uygun bir din-dir. Siz avlacağız, deyip de bütün balıkları yok edemezsiniz, eciğinlen cücü-ğünlen beraber yok edemezsiniz, siz bu balıkları satacağız, biz buradan eko-nomik bir girdi yapacağız, deyip balık neslini yok edemezsiniz. Siz üç aylık kuzuyu kesemezsiniz aslında; İslam olarak siz üç aylık, dört aylık, beş ay-lık kuzuyu kesemezsiniz. Siz süt kuzu yiyemezsiniz İslam olursanız. Sebep? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yasaklar. Bir de siz taze dişileri, hayvanları da kesemezsiniz. Siz bir düveyi kesemezsiniz ancak sütten kesildiyse ancak kısırsa düveyi kesebilirsiniz. Siz bir dişi koyunu ke-semezsiniz ancak sütten kesildiyse doğurmuyorsa kısırsa kesebilirsiniz. Siz üç aylık dört aylık kuzuyu kesemezsiniz. Üç aylık, dört aylık keçiyi kesemez-siniz ancak annesinin boyuna geldiğinde kesersiniz. Bu sadece kurban için geçerli olan bir şey değildir, normalde de bu geçerlidir. O yüzden İslam do-ğanın fıtratına da uygundur. Siz zehirlerle maden çıkaramazsınız; siz mey-velerinizi, sebzelerinizi zehirleyemezsiniz; kuşları düşünmek zorundasınız. Zehirleyemezsiniz, fitne çıkaramazsınız siz. Siz toprağı zehirlemezsiniz, ilaç adı altında toprağı zehirleyemezsiniz siz. İslam natüreldir. Size fesat çıkarttır-maz. Ben bunu uzattıkça uzatırım, ekomik olarak da siz fesat çıkaramazsınız, siyasal olarak da fesat çıkaramazsınız, askeri olarak da fesat çıkaramazsınız, siz hayatınızı fıtratınıza uygun yaşamak zorundasınız. Fıtrata uygundur İs-lam ama bu kapitalist, emperyalistler bir sürü isim ekleyebiliriz bunlara biz. Hepsi de insan fıtratı ile savaşır. O zaman İslam devlet anlayışında temel
240 | Çağdaş Siyasal İslam
esaslar çıkar orta yere. Bu temel esasları ben yine kendi kafamdan çıkarmış değilim. İmamların içtihadları, bütün akidcilerin bu noktada ortak noktası.
1) İslam insanların nefislerini korumakla mükelleftir . Nefsi korumak
yani; şahsın, kimliğin, kişiliğin kendisini koruması.
2) Nesli korumak zorundadır. İslam devletinin vazifeleri ve nasıl oluş-
3) Aklı korumalıdır.
4) Malı korumalıdır.
5) Dini korumalıdır.
Sistem, İslam sistemi, İslam devleti veyahut da devlet dediğimiz sistem, organ; nefsimizi koruyacak, neslimizi koruyacak, aklımızı koruyacak, malı-mızı koruyacak, dinimizi koruyacak. Ama ne yazık ki İslam kapitalizmle, bir tarafta gün geldi komünizmle, bir tarafta gün geldi Mao sosyalizmiyle veya komünizmiyle, bir tarafta farklı isimlerle, farklı izimlerle. Ve farklı izimle-rin haince, gaddarca, zalimce, hunharca baskısının altında can çekişiyor ve bu baskının altında bütün dünya insanları, bakın bütün dünya insanları sa-dece Müslümanlar değil; sefillikle, rezillikle -tabiri caizse- paspaye bir şe-kilde bir hayat yaşamakta. Bu mesele sadece Müslümanların meselesi de-ğil, bu mesele bütün dünya insanlığının meselesi. Bu mesele sadece sufilerin meselesi değil, bu mesele sadece ben Müslüman’ım diyenlerin meselesi de-ğil, bu mesele bütün dünya insanlığının meselesi. Bütün dünya insanlığı re-zilliğin, paspayeliğin altında inim inim inliyor; bütün dünya insanlığı eko-nomik olarak, sosyal olarak, din olarak, akıl olarak, nefis olarak, mal olarak perperişan bir vaziyette ve bunun farkına varılmaması için her türlü algı, her türlü değiştirme, dönüştürme sistemleri mevcut. Aslında şu anda dünyanın en büyük düşmanı emperyalist, kapitalist sistem. En büyük deccal, en bü-yük diktatör, en büyük karşısındakine nefes alma hakkı tanımayan yegane tek sistem. Bakın, yegâne tek sistem. Sizin dininiz, ırkınız, sizin mezhebi-niz, meşrebiniz, devletinizin hiçbir esamesi yok; hiçbir kıymeti yok. Bakın, hiçbir kıymeti yok. Bu deccalist, kapitalist, emperyalist sistem; bütün dünya insanlığını sömürüyor, bütün dünya insanlığını zulmediyor, bütün dünya insanlığını katlediyor, katlediyor. Göz göre göre katlediyor, göz göre göre sö-mürüyor, göz göre göre vahşice insanların üzerine atlıyor. Yırtıcı hayvanlar bunlardan daha merhametli. Yırtıcı hayvanlar. Yılan gelir, sizi bir sefer ısırır, zehrini akıtır, gider. Siz o zehirden kurtulursanız canınızı kurtarırsınız. Bun-lar öyle değil. Bunlar ısırdıkça ısırıyor, bunlar kan döktükçe döküyor, kana doymuyor bunlar, paraya doymuyor bunlar, zalimliğe doymuyorlar, zulme doymuyor bunlar. Bunlar zalimlikte, zulümde, kanda, topta tüfekte, ortalığı
barut kokusu almasında, ortalıkta kimyasal silahların dolaşmasından zevk duyan şeytani bir durum bu. Şeytani bir durum. Bizler görmüyoruz; dünya üzerinde bu batılın, bu tağutun öyle bir zulmü var ki insanlar -çok özür di-lerim- iki dilim ekmeğin peşinde koştuğundan dolayı perdelenmiş vaziyette veyahut da insanlar önlerine beyhude heva ve heves hedefler konularaktan o hedefe koşuyorum diyen insanlar perdelenmiş vaziyette. Perdeliyiz hepi-miz de. Nepimiz perdelendiğimiz için sabah vahşi bir dünyaya gözümüzü açtığımızın farkında değiliz, akşam olduğunda yine vahşi bir dünyaya gö-zümüzü kapattığımızın farkında değiliz. Vahşet kol geziyor, kan kol geziyor, zulüm kol geziyor her yerde, her yerde. Ve bu vahşete karşı, bu zulme karşı, bu kan dökülmesine karşı dünya insanlığı aciz ve insanların bir Mehdi ge-lecek ümidini de yok ediyor bu vahşi kapitalist sistem. Diyor ki; o ümidinizi de yok edin. İçimizdeki beyinsizler tarafından onun gelmeyeceği, İsa’nın in-meyeceği söyleniyor. Bunu söyleyenler bunu iddia edenleri şeytanlaştırıyor, taşlatıyor tabiri caizse ve insanların ümidini kırıyor. Ve bir ülkenin, bir ül-kenin İslami cemaat ve cemiyetlerinin içerisinden çıkıp büyümüş, İngilizle-rin ekmeğini yemiş ve insanlar ne yazık ki onu görememiş ve o kimse devlet başkanlığı yapmış. Ve o kimse çıkıp diyor ki; dünya üzerinde siyasal İslam bitmiştir. Bu ne demek biliyor musunuz? Ey Müslümanlar; bu deccalist ve kapitalist sistemin zulmünün altında inlemeye devam edin, gelin bu kapita-list ve deccalist sistemle barışın, bununla kavga etmeyin, tecavüz mutlaksa -Çin atasözü gibi- zevk almaya bakın. Bakın bu Batılılar sizi daha da sömür-sünler, bu Batılılar size daha da fazla tecavüz etsinler, bu Batılılar sizin yer altı- yer üstü zenginliğiniz ne varsa hepsini ütsünler, siz tarih boyunca değil, ebediyen rezil ve zelil bir şekilde yaşayın. Bunun Türkçesi bu. Bakın, bunun Türkçesi bu. Yani siz İslami bir mücadele vermeyin, bu sefilliğe devam edin.
Bu selefileri anlatmayacağım onları geçtim. Şimdi bu sıraladığım beş şeyi anlatmak istiyorum çünkü soruyu soran başta diyor ya “İslami devlet nasıl olmalı?” Öyle ya, nasıl olmalı.
1)Nefsi korumalı.
Şimdi baştan şunu söyleyelim. Dinin, İslam dininin -bakın bu kaçınıl-mazdır- İslam dininin devletten, hükümetten ayrılması bize laiklik diyor-lar ya bunu. Sorduklarında ne dediler? Laiklik. Nedir? Din devlet işlerinin ayrılması dediler, hiç ayrılmadı. Bakın, hiç ayrılmadı. Herkes dine parma-ğını sokuyor, burnunu sokuyor, bir makam sahibiyse o kimse herkesten çok biliyorlar. Adam burnunu sokuyor, parmağını sokuyor. Son olaylar Büyük-şehir Belediye başkanı burnunu sokuyor, parmağını sokuyor. Din. Sen bele-diye başkanısın baksana sen. Yol, köprü, su yap; fakir, fukarayı besle; doyur. Sana ne dinle alakalı meseleden? Yok. Hani din-devlet ayrıydı? Vali karışıyor.
242 | Çağdaş Siyasal İslam
Hani ayrıydı kardeşim din-devlet? Size ne? Ayrı değil mi? Karışıyor. Bununu sokuyor mu herkes? Sokuyor. Sen kimsin? Büyükşehir Belediye başkanısın, sana ne sufi topluluktan? Sen oy almaya baksana, ama karışıyor. “Sen kim-sin karışacak?” Kimse demiyor. Adam ne? Sosyolog, karışıyor. Adam ne? İk-tisatçı, karışıyor. Adam ne? Ya doktor, bildiğin hastanede profesör, doktor; karışıyor. Allah Allah. Din hiçbir şeye karışmayacak ama herkes dine karı-şacak. Bakın, herkes dine karışacak. Hani kardeşim laiklik din ve devlet iş-lerinin ayrılmasıydı, neden karışıyor o zaman devlet dine? Laiklik; madem din ve devlet işleri karışmayacaktı, diyanet neden devlete bağlı? Özerk yap, neden karışıyor? Demek ki öyle değil ama global sistem dediğimiz -tekrar söylüyorum- burada ülke sınırı yok, burada ülke adı yok, ülke sınırı ve ülke adı yok burada. Global sistem dediğimiz sistem, dine karışıyor. Eğer din bu noktada sadece ibadet ve kendi vicdanında dua sistemine sokuyor. Hatta za-man zaman ibadete de karışıyor. Siz cuma günü cuma namazına gidemez-siniz mesainiz varsa devlet dairesindeyseniz. İbadete de karıştı. Siz beş vakit namazınızı camide kalamazsınız. Bakın, ibadete de karıştı ama istenilen şu, dünya üzerinde istenilen şu: Ne güzel onlara göre Hristiyanlığı halletmişler, pazar gününü tatil yapmışlar, din ihtiyacını pazar günü kiliseye gidip “aaa” yaptı mı, mesele bitti. İki ilahi dinledin, bir vaaz dinledin, bitti, tamam bu kadar. Bu senin dini ihtiyacını karşılayacak kadar, bu yeter. E bize de pazar günü tatil. İçerdeki Yahudileri düşünmek lazım, onlar da ibadet edecekler, cu-martesi de tatil bizde. E Müslümanlar cuma namazına gidecek, olmaz. Öyle herkes cuma namazına gider mi ya, cuma tatil yapılır mı? Hadi referandum yapın ülkede, cuma tatil olsun mu olmasın mı diye. Şu anda referandum ya-parlarsa cuma tatil olsun çıkar, elli yıl sonra ne çıkar belli değil. Elli yıl sonra ne çıkacağı belli değil. Şu anda cuma tatil olsun çıkar. Eğer Türkiye’deki bü-tün İslami duyarlılığa sahip olan topluluklar; var güçleriyle İslam’ı anlatır, İs-lam’ın yaşanmasını sağlarlarsa bu ayrı mesele.
O zaman İslam sadece dua, sadece ibadet noktasına indirgenmesi müm-kün değil. Şu anda indirgenmiş vaziyette ve devletten ve hükümetten veya hukuktan veya bu noktadaki bütün her şeyden ayrışmış vaziyette, yani çıka-rılmış vaziyette. Herkes Müslümanlara kızıyor ülkede, herkes Müslümanlara ve İslam’a kızıyor. Ya neden kızıyorsunuz? Bu ülkeyi yüz seneden beri Batı medeniyeti dediğiniz o çarpık, o bozuk, o kokuşmuş, o rezil, o pespaye hukuk sistemiyle idare ediliyor. Bu ülkede yüz yıldan beri İslami öğretim yok, İslami eğitim yok, İslami hukuk yok, İslami bir sosyal hayat yok, hala da yok. Bü-tün İslam dünyasında Müslümanlar devşirildi, bütün İslam dünyasında Müs-lümanlar değiştirildi. Ve son yirmi yıl, otuz yıldan beri hızla değiştirildi ve Müslümanlar baskıdan kurtuldukça kapitalistleştiler, Müslümanlar baskıdan
kurtuldukça emperyalizmin emrine girdi, kapitalizmin emrine girdi, Müslü-manlar şu anda kapitalizmin içindeki kapitalistlerden daha fazla kapitalist. İphone’un en yüksek derecede satıldığı ülkelerden birisiyiz Türkiye olarak, Avrupa’dan daha fazla. Lüks araba Avrupa’dan daha fazla bizde. Lüks ha-yat Avrupa’dan bizde daha fazla. Orada insanlar hafta sonları alışveriş mer-kezlerine gidiyorlar, haftalık ihtiyaçlarını alıyorlar, gidiyorlar evlerine kapa-nıyorlar, bütün hafta boyunca onu yiyip içiyorlar. Bizlerde her gün açık, her gün hınca hınç dolu hepsi de. Hepsinin önünde her gün binlerce araba var, bir tane kötü araba yok, arabayı park edecek yer yok. Arabayı park edecek yer yok. Bizim Özgür bu Kent Meydan’ındaydı, bazen gidiyordum oraya. Öğ-lenden sonra gittiğimde arabayı park etmek için iki kat aşağı iniyorsun, park edecek yer yok. İzmir yolunda, Orhaneli yoluna giden orada ne var? Carre-four var. Önünde araba park edecek yer yok. Sabah İzmir’e sohbete gidiyo-rum. Sabahtan ne işiniz var orada? Bir sürü araba var orada. Sordum sonra dediler ki; kahvaltıya geliyorlar oraya. Orada kahvaltı satan yerler varmış, öyle mi? Şimdi millet de “Öyle.” diyemez, girdiğim belli olacak, gittiğim belli olacak falan. Sen gidiyorsundur Aybey, gitmiyor musun sabahları? “Hanım müsaade etmiyor.” Hanım müsaade etmiyor? Aferin iyi derviş olmuşsun. En iyi derviş kılıbık derviş. Hanım nereye müsaade ederse oraya gideceksin, he-lalın var. Böyle açık açık söyleyemez herkes, aferin. Böyle söylüyorsun, mil-let Demirtaş’tan evlenmeyecek, bir şey değil. Burada mı kendisi? “Burada.” Vay sen ne kurnaz esnafsın sen ya, sen ne uyanık esnafsın sen ya… Avladı. Tabi. Bizim kız da diyordur şimdi ayy… Nerde yukarıda? Elini kaldır. Gör-dün mü? Tamam. Valla yaptı yapacağını, hanım müsaade etmiyor, dedi, attı kenara. Helalın var maşallah. Aferin ya. Demirtaş, Bayındır ya biraz… O yüzden, ondan kaynaklanıyor. Şimdi insanlar o kapitalist sistemin hayat standardını yaşıyor, İslami sistemin hayat standardını değil. Neyse ve kapi-talist sistem bu İslam topraklarının tamamını bakın, ben ülke ülke ayırmı-yorum. Tamamını sömürmek, egemenlik altına almak ve bütün İslam top-raklarını ve dünya topraklarını ABD’nin, zaman zaman Avrupa Birliği’nin, zaman zaman Rusya’nın, zaman zaman Çin’in… Onlar arasında bir dövüş yapıyorlar ya öyle, inanmayın onlara. Onlar diyor ki; sen çok yedin, biraz ben yiyeceğim, diyor. Ona operasyon yapıyor, ben yiyeceğim biraz, diyor. O yediriyor ona biraz, ondan sonra o yiyeceğim, diyor. O yedirenler de dönü-yor arkaya, milletten yiyor, bütün insanlardan yiyor. Onlar değişmiyor bir şey, onlar kendi aralarında paylaşıyorlar. Bir tarafta Rusya, bir tarafta Çin, bir tarafta Avrupa Birliği. İngiltere içindeydi, şimdi ayrıldı. İngiltere ayrı bir saz çalıyor şimdi, bir tarafta ABD. Avrupa Birliği’nin başını çeken Fransa’yla Almanya, önceden İngiltere’de. İngiltere onların kafalarıydı, beyinleriydi. O
244 | Çağdaş Siyasal İslam
ayrıldı şimdi, o dedi ki; yeter benim bugüne kadar böyle yaşadığım, ben bay-rağı çekiyorum, ben de artık kendi başıma bir oyun kurucu olacağım, dedi. Yeniden tarih sahnesine çıktı yüz yıl sonra. Yeniden tarih sahnesine çıktı, o da emperyalisttir, bakın o da emperyalisttir. Böylece şimdi dünya üzerinde çete oluştu, yeni bir çete. Bu çete de ne? Bir tarafta Çin var, bir tarafta Rusya var, etti iki. Bir tarafta ABD var, etti üç. Bir tarafta İngiltere var, etti dört. Bir tarafta da Avrupa Birliği var, etti beş. Bu dünya üzerinde beşli çete bun-lar, bakın beşli çete. Bu beşli çete İngiltere’yi ayıran da finansçılar, paracılar. Dediler ki; ayrıl Avrupa Birliği’nden, ayrıldılar. İngilizlerin kendi küçük şir-ketleri Hollanda’ya gitti ama İngiltere’ye büyük kocamanlar geliyor şimdi. ABD’yi parayla döveceğiz diyen, Amerika’nın silah gücüne kafa tutanlar, onlar geliyor şimdi İngiltere’ye. Onlar para kazanmaya bakıyorlar. ABD’ye diyorlar ki; bu Ortadoğu’da sen çok savaş çıkarıyorsun, savaş çıkarma. Biz bir İpek Yolu kuracağız, bu İpek Yolu’na sen karşı çıkıyorsun, fazla pay isti-yorsun, mesele bu. Her neyse. Bunlar dünya üzerinde, dünya üzerinde hiç-bir ülkede, hiçbir devlette, kendi emperyalizminlerinin dışında bir şey iste-miyorlar. O Venezüella, Hristiyan değil mi orası? Hristiyan değil mi? Evet, ne yaptılar? Operasyon yapıyorlar. Sen diyorlar, Hristiyan olman önemli de-ğil, sen bu petrolü tek başına yiyemezsin. Suudi Arabistan’a operasyon yap-tıkları gibi oraya da yapıyorlar. Yani o Hristiyan’mış, önemli değil karde-şim, senin dinin önemi yok. Sen o emperyalist beşli çeteyi doyuracaksın, sen onların yüzdeliklerini vereceksin, onlar seni sömürecekler. Bakın, onlar seni sömürecekler, sen sömürüye açık olacaksın, onlarla anlaşacaksın, diye-ceksin ki; ey beşli çetenin batı tarafı, batının da İngiliz tarafı; ben senin ku-rumlarında çalıştım, sen beni tanıyorsun, ben de seni tanıyorum. Bak açık-lamamı da yaptım, dünya üzerinde siyasal İslam bitmiştir, dedim, beni gör artık, beni gör. Darbe mi yapacaksınız, başa geçireceksiniz beni veyahut da ne yapacaksanız yapın, hangi entrikaları uygulayacaksınız uygulayın. Ben Türkiye’nin başına geçeyim, İngiliz sermayesinin adamı olayım. Bu başınız-daki adam kalktı, zaten İngiltere merkez bankasında duran 475 ton altının 400 tonunu aldı getirdi ülkeye. Zaten bu yanlış yaptı. Elimde kılıç olsa kes-meye doyamayacağım bu zalimliklere karşı.
Ne yapıyor o zaman? İslam devleti, siyasal İslam dedikleri devlet isten-mesin diye bütün emperyalistler içerden ve dışarıdan bütün ajanlarıyla ne yapıyorlar? İslam’ın devletleşmesini, hükümet etmesini istemiyorlar ve iste-meyince diyorlar ki; komple siz dinin devletleşmesini istemeyin. Ya karde-şim, biz nereye kadar dini İmam Hatiplerde tutacağız? Biz nereye kadar dini İlahiyatlarda tutacağız? Ya bu İmam Hatiplerde sadece dua ve ibadetten başka bir şey biz öğretmeyecek miyiz? Bu İlahiyatçılar toplanıp sadece dini ibadet
ve dua kısmı ile mi ilgilenecekler? Siz hiçbir İlahiyat profesörü gördünüz mü Türkiye’de, bir İslam devleti nasıl olmalı, diye bir risale yazsın? Siz bir Di-yanet İşleri teşkilatında herhangi bir kimse gördünüz mü, İslam devlet sis-temi nasıl olmalıdır, diye bir araştırma yapsın? Ben bilmediğim için soruyo-rum size, ben araştırmıyorum çünkü. Yani kim ne yazdı, bakmıyorum ben, o yüzden size soruyorum. Bir bakın bakalım, böyle bir kitap yayınlanmış mı, böyle bir çalışma olmuş mu? İslam devlet sistemi nasıl olmalı, böyle bir çalışma böyle bir kitap var mı, böyle bir iş oldu da gerçekten haberimiz mi yok? Bilelim. Çeviri istemiyorum, yani İslam devlet hukuku var bende. Çe-viri istemiyorum, yok. Bana Mevdudi’nin de eserini getirmeyin, çeviri iste-miyorum. Yıllar önce gördüm Mevdudi’nin İslam devlet sistemi ile alakalı, ne gülmüştüm, ne gülmüştüm, az bir şey bakmıştım, onu incelemiştim. Ne gülmüştüm, ne gülmüştüm, diyorum. Bunları istemiyorum, yok. Yani ül-kede böyle bir şey oldu mu? Yok. Neden? Çünkü bütün dünya üzerinde din denince ibadet ve dua kısmı söz konusudur. İbadet ve dua. İbadet ve duanın dışında bir din düşünülmez. Yani dinin devletleşmesi, dinin hükümet et-mesi, dini kaidelerle devlet ve hükümet kurulması mümkün değildir. Em-peryalist kaidelerle bunun devam etmesi lazım. Emperyalist kaidelerle. Bir İslam devlet sisteminde 1. Madde: Nefsi korumak. Nefsi korumak demek in-sanın can emniyeti, bir kimsenin beden emniyeti. Daha önce sohbette de-miştim, bir şey ya İslam’dır ya cahilidir ya da tağuttur. Ortası, arası yoktur diye. Keskin bir şekilde ayırmıştım, hatırlayın. Hiç ortada durmadım, hala daha durmuyorum. İslam nettir; Kur’an’ıyla, sünnetiyle, imamların içtiha-dıyla nettir. İslam nettir; ayet-i kerimeleriyle, hadis-i şerifleriyle, fıkhıyla, aka-idiyle, kelamıyla, felsefesiyle, sosyolojisiyle, psikolojisiyle nettir kardeşim; net. İslam sosyolojisi yok, diye düşünmeyin, sosyolojisi de vardır. İslam psikolo-jisi yok, diye düşünmeyin, psikolojisi de vardır. Ya İslam’da felsefe yoktur. Felsefe de vardır kardeşim, Gazali oturmuş, felsefecilere cevap vermiş. Fel-sefe yok dese dahi felsefecilere cevap vermiş, demek felsefesi de var. Zaten mümkün değil, İslam kendi içerisinde sufiliği geliştirmiş, bugün Muhyid-din-i Arabî’yi çözememiş bir dünya var. Entelektüel dünya dediğiniz dün-yada Muhyiddin İbn Arabî’nin sözlerini çözememiş. Hazreti Mevlâna Cela-leddin-i Rumi hazretlerinin sözlerini çözememiş, kendilerince entelektüel görünen bir dünya var. Bakın; kendilerini entelektüel gören; kendi kendile-rini biz bilgi çağındayız; deyip bize bilgi çağı da yutturdukları kan kokusu, barut kokusu, zulüm kokusunu orta yere saçtıkları bir dünya var ve bu dün-yanın kendi içerisinde kendi ürettiği o zalimlerin şakşakçıları, payandaları diyorlar ki; dünya bilgi sistemi, bilgi dünyası. Kardeşim, şu bilgi dünyası de-diğin dünyada sen daha henüz Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi
246 | Çağdaş Siyasal İslam
hazretlerinin “Mesnevi” sindeki, “Divan-ı Kebir” indeki beyitlerinin ne an-lama geldiğini çözemiyorsan, Muhyiddin-i İbn Arabi hazretlerinin “Fü-sus”unu, “Fütuhat”ını çözemiyorsan, hangi bilgi dünyasından bahsediyorsun bana? Siz ancak laboratuvarlara kapatılır, yarı insan yarı hayvan askerler ye-tiştirmeye çalışırsınız. Siz laboratuvarlara kapanır, değişik bakteriler üretip dünya insanlığını katletmeye uğraşırsınız. Siz laboratuvarlara kapatıp küçü-cük bir bombayla kaç bin tane insanın ölümüne sebep oluruz, kaç bin tane insan öldürmemiz lazım? Siz onun araştırmasını yaparsınız. Siz oturursu-nuz, karanlık dehlizlerde nerenin altını var, nerenin petrolü var, nerenin hangi madeni var? Oraya çökelim. Nasıl onu çıkartalım da biz onunla nasıl zengin olalımı çözersiniz. Batı demek bu demek. Batı demek bu demek. Daha fazla zehir satalım, daha fazla zehirleyelim, Batı demek bu demek ve öldü-rürsünüz, öldürmeyi çok seversiniz. O yüzden nefsi koruyamaz cahili ve ta-ğuti sistemler. İnsanların can emniyeti yok. Dünya üzerinde hiçbir yerin can emniyeti yok, bakın, Müslümanların hiç yok. Dünya üzerinde hiç kimsenin can emniyeti yok, Müslümanların hiç yok. Daha dün Almanya’da 11 kişi hunharca katledildi. Nerede can emniyeti var? Her gün Suriye’de, her gün Irak’ta, her gün Filistin’de, her gün Mısır’da, Tunus’ta, Fas’ta, Cezayir’de, Lübnan’da, Afganistan’da, Pakistan’da, Doğu Türkistan’da, Ermenilerde ka-lan Azerbaycan’da, her yerde Müslümanların her gün hunharca kanı akıtıl-makta; dünyanın gözünün önünde olmakta. Bu cahili ve tağuti sistemler hangi can emniyetini sağlayacak? Her gün Amerika’da, her gün İngiltere’de, her gün Fransa’da insanların can emniyeti yok; nerede can emniyeti var? Müslümanların hiçbir yerde yok zaten. Düşünebiliyor musunuz? Şu anda Su-riye’de 5 milyon insan hicret etmiş vaziyette, göçebe. Suriye’den 5 milyon in-san. Nerede can emniyeti var? 5 milyon insan, ne 5’i ? 7, 8 milyon insanın canı emniyet yok. Bunun dört buçuk milyonu Türkiye’de zaten. Nerede can emniyeti? Irak’ta can emniyeti mi var? Her gün bomba patlıyor bir yerde. Fi-listin’de can emniyeti mi var? Adam uçağı kaldırıyor gece, bombalıyor, ne-resi olursa olsun. Fransa’da sarı yelekliler, mavi yelekler, kırmızı yelekler bir giriyorlar; tufan, talan ediyorlar ortalığı. Nerde can emniyeti? Almanya’da yeni ırkçılık başladı. Irkçılık ne demek? Müslüman düşmanlığı demek. Adam girdi, takır takır öldürdü 5 tane Türk. Nerde can emniyeti var? Daha geçen-lerde Avustralya’da adam; camileri bastı, camilerde insanları Müslümanları şehid etti, katletti. Nerde can emniyeti var kardeşim? Demek ki bu tağuti ve cahili sistemler insanların can emniyetini sağlayamıyor. İslami bir sistem can emniyetini sağlar, sağlamak zorundadır. Adamın canı sıkılıyor, güm güm güm öldürüyor. Kadınları öldürüyor, çocukları öldürüyor Türkiye’de. Fazla uzağa gitmeyin. Her gün bir kadın cinayeti işleniyor ülkede, her gün bir
çocuk cinayeti var ya. Nerede can emniyeti var ya? Çöp konteynerinden ço-cuk çıkıyor bu ülkede, çöp konteynerinden. Nerede can emniyeti? Çöpe at-mışlar çocuğu. Hani vicdan, hani merhamet, hani insanlık, nerede ya? Ne-rede eğitildi bu insan? Bu insan nerede eğitildi, hangi eğitimi aldı da gitti, karısını altmış sefer bıçakladı da öldürdü? Hangi eğitimi aldı da gitti karı-sını, çoluğunu, çocuğunu hepsine birer şarjör boşalttı, ölmemiştir, deyip döndü, bir daha şarjör boşalttı? Bu nerede aldı bu eğitimi ya? Hangi eğitim aldı? Bu insan nerede eğitim aldı ya, annesini dövüyor? Bu nerede bu eğitimi aldı ya, annesine tecavüz ediyor? Nerede aldı bu eğitimi ya, kız kardeşine te-cavüz ediyor? Bu eğitimi nerede aldı bu çocuk, bu insan nerde aldı bu eği-timi? Demek ki can emniyeti yok. İnsanların can emniyetleri yok çünkü dünya emperyalist sistemi buradan sömürür, geçinir, senin canının ehem-miyeti yoktur. Kimin canı önemlidir? Yukarıda tepedeki, o emperyalist sis-temin başındaki -zaman zaman söylüyorum ya- ben diyeyim, 2 bin şirket sen de, 3 bin şirket bunların can emniyeti vardır. Geri kalan hiç kimsenin can emniyeti yoktur. Bak Çin’e bir virüs bulaştırdılar, adamın ekonomisini yok ediyorlar, canlarını yok ediyorlar, bütün fabrikalar kapalı, yollarda hiç kimse yok. Şimdi nereye? Bakın, dikkat edin. Nereye bulaştırıyor ikinci? İran’a. Diyor ki; sırada Türkiye var. Mesaj veriyor. İpek yolunu ne yapıyor? İpek yolunun savunucusu: Çin, İran, Türkiye. Bir de nerede görüldü? İngil-tere’de. Komple yol İpek yolu. Türkiye’ye diyor ki; bak,bu ipek yolcularla be-raber olma, bu virüsü diyor, senin kapına kadar getirdim, gel benimle anlaş, benim emrime gir, seni teğet geçeyim, diyor. Seni teğet geçeyim, diyor. Ben bunu anlıyorum, herkes başka bir şey anlayabilir.
O zaman bu can emniyeti, dünya insanlığının var mı? Yok. Müslüman-ların hiç yok. O zaman devletin, İslami bir sistemin birinci derecede görevi; tebaasının can emniyetini, -hani burada soruda diyordu ya İslami devlet na-sıl olmalı- evet birincide kendi tebaasının canını korumalı. Her türlü virüs-ten, her türlü baruttan, her türlü bombadan, her türlü kimyasal silahtan ne yapacak? Tebaasını koruyacak.
İkincisi nesli korumak. Mesela siz kapitalist sisteme gittiğinizde, o decca-list sisteme gittiğinizde, o emperyalist sisteme gittiğinizde nesille alakalı hiç-bir şey bulamaz; göremezsiniz. Nesli korumak diye bir dertleri yoktur. Yani bir kadın istediği sperm bankasından gidip, istediği spermi alıp, hamile kalıp çocuğunu doğurabilir; babası hiç önemli değildir. Veya dileyen kadın dilediği erkekle cinsel ilişkiye girip dilediği zaman çocuk doğurabilir, hiç önemli de-ğildir. Nesil koruma gibi bir dertleri yoktur bu emperyalist sistemin. Bakın, nesli koruma gibi bir dertleri yoktur. Neden dertleri yoktur? Çünkü o em-peryalist sistem, ölümlerden para kazandığı gibi fuhuştan da para kazanır.
248 | Çağdaş Siyasal İslam
Bir kimsenin nesil: Hani benim babam bu, onun babası bu, bunun babası bu, bir köke doğru iniştir. Kökle bağını kes. “Senin baban kim?” “Bilmiyorum, beni sperm bankasından almışlar.” Bağı kesti, sülaleyi kesti, akrabalığı kesti. Abdürrahim’i görüyorum şimdi. Abdürrahim Demirtaş’ta kaç tane amcan var? Dört tane var, dördü de orada mı? Çocuklarını tanıyorsun, amca çocuk-larını tanıyorsun? Dedeni tanıdın mı orada? Dedesini de tanıyor. Ben şimdi babasını tanıyorum, ben o yüzden soruyorum ama düşünebiliyor musunuz? Bir kimseye sorduk “Baban kim?” “Bilmiyorum.” “Neden?” “Sperm banka-sından alınmışım.” Size bu tuhaf şimdi değil mi? Tuhaf değil Batıda, bunu alıştırdılar. Tamam, bir çocuk doğurman için adama ihtiyaç yok. Hatta do-ğurmak için kadına da ihtiyaç yok. Nasıl? Kiralık anneler var. İstediğin ka-dının yumurtasını al, istediğin erkeğin spermini de al, git, kiralık annede onu döllettir, o çocuğu al sen. Annesi sen de değilsin. Annesini de tanımıyor, babasını da tanımıyorsun. Çocuğa soracaklar “Senin annen kim?” “Bilmiyo-rum, yumurta bankasından alınmışım.” “Baban?” “Babam da sperm banka-sından alınmış.” “Ee annen baban kim?” Belli değil, nesil yok. Yok oldu mu? Oldu. Bu Batının nesil derdi var mı? Yok. Sebep? Sebebi ama bunun arka-sındaki sebebi görmemiz lazım. Sebebi ne? İnsanların akrabalık ve aile bağ-larından onları koparmak. Böylece tek başına, dımdızlak bir kimse koymak ve o kimseyi sömürmek, istediği gibi kullanmak onu. Evet. E neslin korun-ması kaldı mı? Yok ve nesli koruma noktasında komple bütün dünya sınıfta kalıyor mu? Evet. Sadece Müslümanlar değil. Şimdi bir şey diyeceğim, tuha-fınıza gidecek. Ya İslam dünyası, biz Müslümanız denilen bir ülkede bilmem ne evleri olur mu? Belçika’dan ne farkımız var? Belçika’ya gitmedim, Belçi-ka’ya gidenler söylüyorlar. Önceden esnaflar çok giderlerdi, tekstilciler. Tabi tekstilci oldu mu müşteri ziyaretine gidiyorlar, mal satmaya gidiyorlar, fuara gidiyorlar, Avrupa’ya gidiyorlar. Gidince de geziyorlar oraları, görüyorlar mı görüyorlar. Ondan sonra geliyorlar, anlatıyorlar. O zaman bu tağuti sistemden bu cahili sistemlerin nesil koruma dertleri yok ama İslam nesli korur, fuhşu engeller. Nesli korur, insanların soyunu sopunu muhafaza eder. Böylece aile bağlarını, sülale bağlarını, aile ve sülale aidiyetini perçinler; bakın; perçinler.
Üçüncü madde aklı korumak, aklın korunması. İslam, İslami devlet sis-temi tebaasının aklını korur. Kıymetli kardeşler, son on yılın içerisinde uyuş-turucu bataklığına düşen kimseler -devlet istatistiklerini açıklıyorum- %1600 küsur artmış. Tedavi isteyenler %870 artmış. Bu deccalist sistem bütün dün-yayı uyuşturucuya boğdu ve bu uyuşturucu kimyasal. Kafa gidiyor adam kul-lanınca. Buna kimin savaş açıyor? Sufiler. O yüzden onlar da sufilere savaş açıyorlar. Siz bir yerde insanları uyuşturucudan kurtarmaya çalışıyorsunuz, o bakıyor, bu diyor, bize uygun değil, bunları yok etmemiz lazım. Değişik
kanallardan sizi yok etmeye çalışıyorlar, sebep? Siz çünkü uyuşturucuya sa-vaş açmışsınız. Siz diyorsunuz ki tabi olanlarınıza: “Nefsinizi koruyun, nes-linizi koruyun, aklınızı koruyun.” Bu deccalist sisteme savaş açmaktır, bu şeytani sisteme savaş açmaktır, bu bütün dünyayı zapturapt altına almış em-peryalizme karşı mücadeledir. Nefsini koru, neslini koru, aklını koru dedin mi, adamın bütün tüyleri diken diken oluyor.
Dördüncüsü ne? Bakın İslam bunları korumak zorunda. Dördüncüsü ne? Malını korumak. Ben diyorum ki malınızı koruyun. Bana soruyorlar işte bu kâğıt mağıt alalım mı? Ben diyorum, öyle şeylere kafam basmaz, öyle şey-lere kafam benim çalışmaz. Çalışın kardeşim, koşturun, mücadele edin, ti-caret yapın, üretin. Öyle kağıtlara, üç kâğıda bakmayın; diyorum çünkü üç kâğıtta milletin parasını alıyorlar. Ne yapıyor? Sen maden çıkarıyorsun, sen petrol çıkarıyorsun, sen petrol çıkarıyorsun, sana kâğıt veriyor. Çin üreti-yor, Çin önce kâğıt veriyor. Ne ? Dolar. Sonra Çin’e diyor ki; getir, o dolarları sana beyaz kâğıt vereyim, diyor. O ne? Amerikan Merkez Bankasının tahvil-leri. Amerikan Merkez Bankası tahvillerini veriyor. Amerika Merkez Ban-kasına kim borç veriyor, biliyor musunuz? Dünyanın en batık bankası Ame-rika Merkez Bankası, dünyanın en büyük borçlu ülkesi ABD. ABD’nin bütün borcu Amerikan Merkez Bankasının üzerinde ve Amerikan Merkez Bankası-nın hiç kimseye borçlarını ödeme taahhüdü yok. Yani o kağıtları altına çevi-remez hiçbir kimse. Amerikan Merkez Bankası 1933’te onu yayınladı zaten, dedi ki; elinizdeki beyaz kağıtların karşılığı altın olarak bende yok, dedi. Hiç kimse de bir şey diyemedi, sustu zaten ve o beyaz kağıtların hiçbir hükmü yok. Devletleri sömürdü mü? Evet. Mal emniyeti kaldı mı? Hayır. Amerikan Merkez Bankasının başındakiler de Yahudi. İki tane büyük aile. Birisi Roc-kefeller öbürkü neydi Rothschild. Evet. Paralar nereye gidiyor? İkisine gidi-yor, onlar paylaşıyorlar. Onlar şimdi merkezlerini nereye aldılar? Londra’ya. Amerika’dan çıktılar, ikisi de şirket merkezlerini Londra’ya aldılar. Anladı-nız mı şimdi Londra’nın değerini? Onlar kraliçeyle barış yaptılar, analarına gittiler, analarının kucağına gittiler. E bir laf daha söyleyeyim şimdi içimde-kini. Bizim genelkurmay başkanımız da kimle konuşuyordu dün? Haberlerde dinliyordum. İngiltere genelkurmay başkanıyla. Çocuğun başı sıkışınca ne-reye gidecek, anasına gidecek. Yani? Paranın merkezine gitti.
Meseleyi toparlayayım yani bu tağuti ve bu İslam dışı olan sistemler in-sanların mallarını korumazlar, insanların paralarını korumazlar. Basarlar orada kâğıdı, bütün insanların eline tutuştururlar, sizin elinizde kâğıt var-dır. Herhangi bir ülkenin herhangi bir kâğıt parası, karşılığı altın değildir. Elinizdeki paranın karşılığı altın değilse siz ütüldünüz. Elinizdeki paranın karşılığı tekrar söylüyorum, altın değilse siz ütüldünüz. Bir daha söyleyeyim
250 | Çağdaş Siyasal İslam
mi? Kim üttü? Emperyalistler üttü. Seyret artık kâğıt kaç paraya çıktı, kaç paraya indi, vay dolar 6100 oldu. Sen 50 lira kazanacağım diye uğraş, dolar bozdur, dolar şey yap. Kâğıt ya, kâğıt. Yarın bir rüzgâr esti, 6800 oldu, bir rüzgâr esti 5800’e indi. Kâğıt ya, rüzgârın esmesinden uçuşur mu uçuşur, rüzgârın esmesinden etkilenir mi etkilenir. Bir şey etkilenmez: toprak. Rüz-gârın uçuşmasından etkilenmez, ne? Maden. En kıymetlisi ne? Altın. Dep-rem olsa kaybolmaz, yangın olsa yanmaz. Evde yangın çıktı, eritemez onu, o durur. Kâğıt yanar ama o yanmaz. Toprak bir yere gitmez, üç kâğıda ge-tiremezsiniz toprağı. Parayı üç kâğıda getirirsiniz. Bir fısıltı yayılır, şu kâğıt borsada kazanacakmış. Fısıltı. Hurra herkes gider, o kâğıda yatırım yapar. Üç gün, beş gün çıkar; ondan sonra çat bir aşağı iner; kağıtlar elinde kalır. Yellen Allah yellen, sıcak havalarda iyi olur. Mal emniyeti kaldı mı? Hayır. Malı korudu mu? Hayır. Karaborsa, kumar, hepsi de oraya gider mi? Evet. Şans oyunları, hepsi oraya gider mi? Gider, böylece ne yapar? Faiz. Faiz. Malı korumaz. O senin daha kursağına girmeyen ekmek lokmasını alır faiz. Ya yiyeceksin, tam böyle ağzına götüreceksin, faiz alır senin ekmeğini. Her ek-mekten sen yıllık şu anda %9,9 faiz ödüyorsun, her ekmeğe. Siz diyorsunuz ki ya bankayla ne işimiz var bizim? Bizim bankayla bir işimiz yok, faiz nere-den alıyor? Evet, bütün ülkeden alıyor. Merkez Bankası faizleri kaça indirdi? %10,2’ye. Bu ne demek biliyor musun? Diyor ki bütün Türkiye halkı yıllık %10 faiz ödeyeceksiniz herkese, diyor. Diyor ki bütün Türkiye halkı siz yıl-lık %10 bütün gelirlerinizden faiz ödeyeceksiniz. Nerede malı korumak? Sen diyorsun ki benim 100 lira sermayem vardı, yıl sonunda %10’u gitti, 90 lira kaldı sende. Sen onu 110 lira yapman için senin yıl sonuna kadar %20 kâr etmen lazım ki sonunda %10 kâr kalacak sana. Sebep? %10’u çünkü devlet aldı, yani merkez bankası aldı, yani merkez bankasının üzerinde emperya-listler aldı. Emperyalistler aldı komple. Devletten aldıkları. Öbür şirketler-den, geri kalan alışverişlerden onlar hariç. Malı koruyabildi mi? Hayır. Ko-ruyamadığı gibi bir de ne yaptı bize? Tüketimi dayattı bütün topluluklara, herkes tüketici, müthiş tüketiciyiz. Saymadım, saymasını sevmediğimden saymıyorum, yirmi tane gömleğin vardır. Bunları konuşan benim, benim yirmiye yakın gömleğim vardır, yazlık kışlık dahil. Vardır. Aklıma geldi, sayayım bari. Ama saymayayım. Sayma alışkanlığım olmasın. Vardır ama. Tüketim. Tükettiriyor bize, tükettiriyor. Özgür diyor: “Baba kampanya baş-ladı.” diyor. Geçen derse giderken gördüm, kocaman tabela asmış, 3 al 1 öde, diye. Aldırıyor sana. Ne yaptırdı? Tüketime zorladı seni, tüketime zorladı. İhtiyacın olmayan şeyi aldıttırdı sana. Bakın, ihtiyacın olmayanı aldın. Neye ihtiyacın var? Bir ayakkabıya, dedi ki; bir ayakkabı 199 lira, ikinci ayakkabı 100 lira. Sen ikinci ayakkabıyı aldın. Ne yaptın? İki ayakkabı aldın, 299 lira
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Dervîş, Ehl-i Beyt. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı