Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Çağdaş Siyasal İslam ·

Çağdaş Siyasal İslam — 9 Kasım 2019 Sohbeti

Çağdaş Siyasal İslam — 9 Kasım 2019 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin Çağdaş Siyasal İslâm üzerine sohbeti.

ÇAĞDAŞ SIYASAL İSLAM • 6/32

Çağdaş Siyasal İslam — 9 Kasım 2019 Sohbeti Hakkında

9 Kasım 2019


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

İbn Haldun’un dini siyaseti akli siyasetten daha iyi görmesi, onun devleti dini siyasetle yönetilmesi gerektiği düşüncesinde olduğunu or-taya koymamaktadır. Bu sadece onun olması gerekene dair temennile-ridir. Yani o din temelli bir yönetimin üstünlüğünü teoride belirtip pra-tikte ise bunun geçerliliği olmadığını algılamaktadır.

Haldun’a göre din ve dini otorite olmaksızın da toplumsal hayatın var oluşu mümkündür. Zira siyasi otorite tarafından oluşturulan kanunlar ve hükümler ya da insanların bir arada bulunmasını sağlayan asabi-yet duygusu toplumsal hayat ve düzen için temelde yeterli bir faktördür.

Düşünür, bu gibi topluluklara örnek olarak döneminde Mecusileri gösterir ve onların herhangi bir kitapları olmaksızın devlet kurarak çe-şitli eserler bıraktıklarını söyler. (İbn Haldun’da Siyasi Otorite ve Meş-ruiyet Problemi)

Tarih boyunca insanlar inanma ihtiyacı hissetmişler. 1- Bu insanların inanma ihtiyacıyla alakalı. Bakın, birinci derecede insan böyle bir ihtiyaç

hissetmiş tarih boyunca. İnsanların ilkel toplum olarak nitelendirdikleri, hala daha ilkel toplum olarak gördükleri değişik kıtalarda değişik insanlar görebi-lirsiniz. O insanların ilkelmiş gibi görünen o toplulukların kendilerince bir inançları kendilerince bir dinleri vardır. İnsanın fıtratında çünkü inanma güdüsü, inanma olgusu vardır. Bu bütün herkesin kalbinde vardır. O yüz-den mesela eski Yunan feylesofları bu inanma güdüsünden, inanma düşün-cesinden de insanların -onların tabiriyle söylüyorum- tanrıyı bulabileceğini, hikmeti ve hakikati bulabileceklerine dair öngörüleri vardır.

Şimdi, 1- İnsanın yaradılışı inanmaya, iman etmeye uygun bir yaradılış-tır. Çünkü Cenâb-ı Hakk birinci derecede insanları dinden sorumlu kılacağı için yaratmış olduğu insanı da inanmaya uygun yaratmıştır. Bizim yaradılı-şımızda inanmaya uygun bir fıtrat, inanmaya uygun bir yaradılış vardır. O yüzden tarih boyunca insan toplulukları inanmadan yaşamamışlardır hiç. Bakın hiç. Bir şeyin zıddını kabul eden bir kimse aslında onu kabul etmiş-tir. Yani bir kimse inancın karşısında inançsızlığı kabul ettiyse otomatikman inancı kabul etmiştir aslında. Bir şeyin zıddını kabul etmek, bir şeyi reddet-mek, onu yok görmek, onun zıddına gitmek ,var olanı reddetmek onu var görmektir. Olmayan bir şeyi siz reddedemezsiniz. Bir şey yok ise onu red-detmenin bir anlamı yoktur. Yoktur çünkü o ama bir şeyi reddediyorsanız o vardır. Bakın bu denklemi kurduğunuzda ateist neyi reddediyor? Dini red-dediyor. Yok bu din, diyor. Olmayan bir şeyi neden reddediyorsun ki? Ma-dem yok, neden reddediyorsun? Var olanı reddediyor. E var demek ki. Bir şey var. Sen o varı kabul etmiyorsun. Sen kabul etmiyorsun, o varı görmü-yorsun. Aslında görüyorsun, görmek istemiyorsun. Aslında o var, sen ka-bullenmek istemiyorsun. Ama bir şey varsa sen kabullenmek istemiyorsan yok manası çıkmaz ondan. Hazreti Mevlâna Mesnevi’sinde böyle işaret ko-yar ya. Der ki” sen güneşe gözlerini yumarsan güneş ortadan kalkmaz ki” der. Sen güneşe gözlerini yumduğun zaman güneş ortadan kalkmaz, güneşi yok göremezsin. Sen sadece gözünü yumdun. Işte din de böyle bir şeydir. Siz dini reddetseniz dahi reddederken dinin varlığını kabul etmiş olursu-nuz ve tarih boyunca kim dini reddettiyse hep yıkılmıştır devletleri. Mecu-silerin kitabı yok düşüncesine katılmıyorum. Mecusilerin tarih boyunca ki-tapları olmuştur fakat bütün ilahi dinin dışındaki- hatta geçmiş ilahi dinler de dahil buna- insanlar kendi o inanmış oldukları metinlerin üzerinde oy-nama yaptıklarından dolayı metinler değişkenlik göstermiş. Böylece sağlam bir metne sahip olamamışlar insanlar. Mesela son Bosna gezisinde arkadaş-larla, kardeşlerle bir Katolik kilisesine gitmiştik. Katolik kilisesinin papazı bize şunu söylüyordu: Biz dini metinlerimizi revize ediyoruz yani güncelli-yoruz, güne uyarlıyoruz ama siz İslam olarak bunu güne uyarlamıyorsunuz.

78 | Çağdaş Siyasal İslam

Böyle bir tebessüm etmişti, ben de ona dedim ki biz dini metinlerimizi de-ğiştirmiyoruz ama biz ictihad ediyoruz, yeniden hükmediyoruz demiştim, hatırlıyorsanız. Bakın o açık bir şekilde söylüyor diyor ki: Biz dini metinle-rin üzerinde revize ediyoruz, biz değiştiriyoruz. Aynı şey Yahudiler için de geçerli, aynı şey Hristiyanlar için de geçerli, aynı şey Mecusiler için de ge-çerli, aynı şey Zerdüştler için de geçerli. Onlar da kendi dini metinlerini hep değiştirdiler. Şimdi aynı şeyi İslam için istiyorlar. Bakın bu dinle ilgilenenle-rin en önemli, en önemli üzerinde durdukları şey bu. Dünya üzerindeki si-yaseti elinde tutan, ekonomiyi elinde tutan, ticareti her türlü dünyayı idare etme güç ve kuvvetini elinde tutan odaklar Kur’an’ı değiştirme, Kur’an’ı re-vize etme derdindeler. Onlarda çünkü dünyanın üzerinde kurulmuş olan em-peryalist sisteme karşı duran felsefi boyutta bir tek İslam kaldı. Felsefi ola-rak. Bakın şu anda dünya üzerinde İslam’ın ekonomisi çalışmıyor, İslam’ın siyaseti çalışmıyor, İslam’ın askeriyesi çalışmıyor. İslam’ın bir devleti yok şu anda dünya üzerinde. Öyle olmasına rağmen İslam’ın felsefik olarak orda diri, hala daha canlı metinsel olarak hala daha bozulmamış bir şekilde dur-ması onların gözlerini korkutuyor. Çünkü bir gün İslam ümmeti uyanır, İs-lam ümmeti dirilirse onların o emperyalistliğe dayalı, o sömürüye dayalı, o haksızlığa dayalı, o vahşiliğe dayalı, o acımasızlığa dayalı, o öldüren, yıkan, katleden, yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömüren sistemin sonunu ancak İslam getirecek. Onlar bunun farkında, Müslümanlar bunun farkında değil. Onlar bunun farkında ama Müslümanlar bunun farkında değil. İslam alemi bunun farkında olmadığından dolayı uyanamıyor. Bunda da ayrı bir ilahi hikmet vardır. Şu anda uyansa da elinde silah yok, güç yok, siyaset yok, hiç-bir şey yok. Uyandık diyelim. Bu gavurlar komple İslam dünyasını yerle yek-san ederler, bombalarlar bir gecede. Suriye’yi bombaladıkları gibi, Irak’ı bom-baladıkları gibi, Lübnan’ı bombaladıkları gibi, Afganistan’ı bombaladıkları gibi canlarının isteği yeri istediği anda bombaladıkları gibi, canlarının iste-diği yerde istediği anda anarşi çıkartıp terör örgütlerini destekleyip orda is-tedikleri katliamları yaptırdıkları gibi. Bunları hala daha yaptırabilirler mi? Evet. Yaptırıyorlar mı? Evet. Hem de din adına dindarlar adına bunu yapar-lar mı? Evet. Bizim Müslümanlar da buna kanar mı? Evet. Almanya’da vardı ya, tahtadan tüfekler Anadolu İslam Federe Devleti kurmuşlardı. Ne zaman? 28 Şubattan önce. Değişik maketler yapıp Almanya’da o maketleri yıkıyor-lardı. Anadolu İslam Federe Devleti kurmuşlardı. Nerde kurdular? Alman-ya’da kurdular. Bakın, oyun küçük değil. Bazı Müslümanlar da gidip buna kandı mı? Evet. Sonra 28 Şubat’ta o zavallı adam sözde uçakla gidip Anıt-kabir’in üzerinde harakiri yapıp Anıtkabir’in üzerinde uçakla orayı vura-cak diye adam tutuklandı. Tutuklanma sebebi. Hala daha cezaevinde adam.

Bakın 28 Şubat’ta tutuklandı adam. Cemalettin Kaplan’ın oğlu. Ben isim de vereyim. Almanya’da Anadolu İslam Federe Devleti’ni kuran kim? Cema-lettin Kaplan. Neyle kurdu? Tahtadan tüfeklerle. Bildiğiniz tahtadan, maket, tahta tüfekler yürüyorlar kapalı spor salonunda “yıkmaya, yıkmaya geldik” diye. O öldü -babası- veya öldürüldü, bilmiyoruz. Sonra oğlu tutuklandı Tür-kiye’de, ceza aldı. Ne biliyor musunuz cezası? Uçak kaçırıp uçakla Anıtkab-rin üzerinde pike yapıp -Japonlar yapmışlardı ya hani, kamikaze gibi anıt-kabirde- patlatacak. Uçak var mı? Yok. Uçak tutulmuş mu? Yok. Hani birisi “orucu bozacağım” diyor, orucu bozacağım deyince boğazını sıkıyor onun. Neden? Orucu bozacağım dedin ya. Ya adam daha orucu bozmadı ki ama Anadolu İslam Federe Devleti böyle bitti. Yani Almanya’da kuruldu Türki-ye’de bitti. Müslümanlar da buna inandı mı? Evet. Müslümanlar buna para akıttı mı? Evet. Bu paralar Almanya’da toplandı mı? Evet. Almanya bunun merkezi oldu mu? Evet. Almanya hala bazı terör örgütlerinin merkezi mi? Evet. PKK’nın finansal desteği, ayağı Almanya’da mı? Evet. Silahsal desteği Amerika, Almanya, Norveç, İskandinav ülkeleri mi? Evet. Şimdi değiştirdi-ler, Türkçe alfabe yetmiyor yirmi dokuz harf. Harfleri ekle çıkar, önünde-kini başına koy, başındakini ardına koy, bir tane daha örgüt kur. Kuruyor-lar mı? Evet. Bu kurdukları örgütler bir anda Irak, Suriye dolaşıyorlar mı? Evet. Bir anda Türkiye’de bombalar patlatıyorlar mı? Evet. Müslümanlar da Suriye Irak İslam Federe Devleti kuruldu deyip kendi kendine inanıyorlar mı? Evet. Ve Müslümanları böyle kandıraraktan Müslümanları böyle aldata-raktan Müslümanları ümitsizliğe ve umutsuzluğa itiyorlar mı? Evet. Türki-ye’de koskoca bir cemaatte uçaklar kaldırıp insanları bombaladılar mı? Evet ve Türkiye’de o işi, o hareketi yapan kimseler asıl Müslümanlara zarar ver-diler mi? Evet. Ülkedeki İslami gelişmelere zarar verdiler mi? Evet. Bilir bil-mez herkes, bunlar da fetö olabilir, deyip tertemiz Müslümanları lekelemeye başladılar mı, lekeliyorlar mı? Evet. Bakın elin gavuru bir taşla kaç tane kuş vuruyor. Bir taşla kaç tane kuş vuruyor, neden: Kuşlar aptal, kuşlar dinini bilmiyor, kuşlar uyanık değil, neyin nerden kaynaklandığını bilmiyor, yön-lendirmeye ve yönetilmeye geliyor. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden Mecusiler dini devlet olmama noktasında örnek teşkil etmez. Mecusilerin kitabı yoktur diyemeyiz. O yüzden dini otorite sözü İslam di-ninde uygun bir söz değil. Sünnet-i seniyyede dini otorite diye bir söz söy-lenilmez. Çünkü dinde otorite yoktur. Dini otorite diye bir kavram da yok-tur. Kimdir İslam’da dini otorite? İmam-ı Azam dini otorite midir? Değildir. İmam-ı Şâfiî dini otorite midir? Değildir. İmam-ı Malik dini otorite midir? Hayır, birer mezhep imamıdır. Bediüzzaman dini otorite midir? Hayır. Bir şeyh dini otorite midir? Hayır. Bir veli dini otorite midir? Hayır. Bir kimse

80 | Çağdaş Siyasal İslam

dini otorite diye bir kimseyi kabullenemez. Nerde vardır bu? Şia’da vardır. Şia’da dini bir otorite vardır. İslam’da dini bir sistem vardır. Sünnilerde dini bir otorite yoktur. Sistem nedir? Bir içtihat kurulu vardır, içtihat kurulu. Bu dini otorite değildir, bu bir sistemdir. Orda şahsın otoriteliği yoktur, çünkü orda kurumun otoriteliği vardır, kurumun bilgisi vardır, kurumun içtihadı vardır, kurumun öngörüsü vardır. Bütün Müslümanların o kurulun öngö-rüsüne bağlı kalma zorunluluğu yoktur. İslam’da otorite Kur’an ve sünnet-tir. İslam’da otorite Kur’an ve sünnete bağlı olan imamlardır. Allah’a itaat edin, resulüne itaat edin, sizden olan imamlara itaat edin. O zaman otorite dediğimiz de böyle bir siyasi otorite gibi bir şey çıkar orta yere. Çünkü İs-lam bu noktada insanların üzerinde bir otorite mekanizması kurmaz. Tarih boyunca bize absürt gelen, bize sapkın gelen, bize uygun gelmeyen değişik gruplarda çıkmıştır çünkü. Onlar sünnet dairesinde, ehli sünnet dairesinde “la ilahe illallah Muhammeden Resulullah” dendiği müddetçe onu küfürle itham edemezsin; katledemezsin. O zaman farklı içtihatlar çıkabilir mi? Evet. Farklı içtihatlar, farklı görüşler, farklı anlayışlar İslam dünyasında çıkabilir mi? Evet. Bunlar felsefi olarak İslam dünyasında var olmuşlar mıdır? Evet , dini olarak onların reddedilmesi, onların katledilmesi, onların öldürülmesi mümkün mü? Hayır. Hariciler gibi Rafıziler gibi Kaderiyyeciler gibi Cebri-yeciler gibi. Siz bunları bin dört yüz yıl boyunca, tarih boyunca İslam dün-yası bunları katletmiş mi? Hayır. Şia gibi. Şia’nın içerisinden çıkan değişik bir sürü oluşum gibi. Şia sadece Caferilik noktasında kalmamış ki Caferilikte hiçbir sıkıntı yok, hiçbir problem yok. İmam-ı Azam’ın hocası ama sonra-dan oluşan Şia grupları, sonradan oluşan Şia çok farklı yanlara gitmiş. Ama İslam dünyası onları katletmiş mi? Hayır. Dini bir otorite onların üzerinde baskı kurup onları yok etmeye çalışmış mı? Hayır. O yüzden İslam bu ma-nada Kur’an ve sünneti sımsıkı tutup Kur’an ve sünnetten yeni içtihatlar çı-kararaktan yeni oluşumlar, yeni fikir akımları, yeni ölçüler kurgulayabilir mi? Evet. Bu yol açık mı? Evet. Böyle olunca Ortodoksal bir otoritenin İslam dünyasında olması mümkün değildir veya Katoliksel bir otoritenin de İslam dünyasında tutması mümkün değildir veyahut da Şia bazında bir otoritenin de İslam dünyasında tutması mümkün değildir. Bakın o da mümkün değil-dir. Veyahut da Suud’un şuandaki sistemi, düzeni gibi bir sistemin, düzenin İslam dünyasında yer bulması mümkün değildir; Anadolu’da tutması müm-kün değildir bunun. Anadolu’daki Osmanlıdan kalan o İslam anlayışı yani yukarı Mezopotamya olarak nitelendirdiğimiz-Anadolu’daki tekrar söylü-yorum yukarı Mezopotamya İslam anlayışı, yukarı Mezopotamya sufi an-layışı, yukarı Mezopotamya- din anlayışı aslında Osmanlının bu noktada temelini teşkil eder. Bu nedir? Farklı kültürlerin, farklı inanç noktalarının,

farklı içtihatların, farklı renklerin aynı ortamda, aynı toplulukta yaşanabilir olmasıdır. Biz bu kültürü terk ettik şu anda. Bakın bu Anadolu İslam anla-yışıdır, bu yukarı Mezopotamya İslam anlayışıdır, bu farklı anlayış ve farklı toplulukların bir yerde yaşayabilme kültürüdür. O yüzden az önce o sırala-dıklarımın bir yerde bizde yer bulmaması, tutmaması bu sebeptendir. Bizim ister ananevi din anlayışımız, ister bu topraklarda aldığımız dini eğitim bi-zim ne Şia eğitimine ne vahhabi eğitimine ne haricisine ne osuna busuna asla benzemez bu manada. O yüzden buradaki, söz konusu olan yazıdaki otorite (dini otorite) sözünün altını çizmek istiyorum.

Şimdi İslam dünyasında aslında örnek teşkil edebileceğimiz: Hazreti Pey-gamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dönemi, Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerinin dönemini kendi-mize örnek alacak olursak dini otorite ile siyasi otoritenin ayrıştığını görme-yiz. Bizim elimizde devlet modeli olarak, elimizde devlet modeli olarak herke-sin kendince kendi inancı dairesinde bir devlet modeli çıkar. Mesela Osmanlı Devleti’ni ben hiçbir zaman İslam devleti olarak nitelendirmem ama kendi zamanının en iyisidir bir model olarak. Bakın, kendi zamanının en iyisidir. Bunu neyle karşılaştırırız? Diğer imparatorluk ve diğer devletlerle karşılaş-tırdığımızda kendi yaşadığı zamanda en iyi imparatorluk ve en iyi devlet-tir. Bir medeniyet kurmuş. Bakın, bir medeniyet kurmuş. Bunu reddetmek mümkün değil ama bu medeniyeti kurarken kendisine temel olarak aldığı esaslar: 1) Orta Asya’dan kopup gelme kültür, siyaset, askeri, hukuk bilgi-sini İslam’la harmanlayıp yeni bir medeniyet oluşturmuş. Bunu bilinçli bi-linçsiz bu ayrı bir tartışma, eksiklikleri vardır ayrı bir tartışma ama Türk-lerin yani bu topraklarda yaşayan herkesi Türk olarak kabul ediyoruz isim olarak. Onun ırkı nerde olursa olsun hiç önemli değil, bu onların kendi ka-rakteristik özellikleridir tarih boyunca. Bunu İslam’la yoğurunca bu toprak-ların insanları kendi çağlarında, kendi zamanlarında bütün dünyaya örnek teşkil edecek bir devlet ve medeniyet sistemi oluşturmuşlar; bunu reddede-meyiz. Peki, bunu oluştururken almış oldukları ölçü, eğitim nerden? İki yol var, kanal var. Birincisi din ikincisi ne? Kendi asabiyetinin yani kendi ırkı-nın kendi ta Orta Asya’dan itibaren gelen devlet terbiyesi ve sistemiyle ala-kalı. Mesela bu sistemde şöyle bir şey vardır: Bir kimse kağan oğlu ,kağan oğlu kağandır. Bu nedir? Gelen silsile hep devlet başkanıdır, devlet otorite-sini ve devlet siyasetini öğrenerekten büyür. Aynı şekilde bu Selçuklulardan Osmanlılara da bu böyle geçer. Kağan oğlu, kağan oğlu, kağan oğlu kağan-dır. Mesela Osmanlı padişahları kendilerini tanıtmaya başladığında Ertuğ-rul’dan başlarlar tanıtmaya. Neden Suriye’de biz hala daha o mezarı taşı-rız? Semboliktir. Kimin mezarı? Süleyman Şah. Semboliktir. Sebep: Çünkü

82 | Çağdaş Siyasal İslam

Osmanlının ilk kağanıdır Süleyman Şah. Tarihçiler üzerinde dururlar öyle yaparlar, böyle yaparlar Osman Bey’in ceddi miydi değil miydi? Değil kar-deşim, Osmanlı kendisine devlet kökü olarak Süleyman Şah’ı görür. Dikkat edin! Bir şey daha söyleyeceğim şimdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de is-tediği kadar ben laikim, istediği kadar ben şuyum, ben buyum desin; dev-let olarak kendisini Süleyman Şah’a dayandırır. Bu önemli bir şeydir. Bakın bunu sonradan her ne kadar bir kısım Kemalistler değiştirmeye çalışıp Tür-kiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeline Mustafa kemal Atatürk’ü oturttur-maya çalışmış olsalar dahi Mustafa Kemal Atatürk dahi devletin temelini Süleyman Şah’a bağlatır. Sebep: Çünkü tebaa yani devlete itaat eden kimse-ler devletin temelini bilmek isterler, bu devletin temelinde kim var? Eğer siz bu devletin temelinde Süleyman Şah yok derseniz, Süleyman Şah ile bugüne kadar olan bütün devleti reddetmeniz gerekir. Devlet aklı bunu reddetmeye yetmez, müsaade etmez. Sen istediğin kadar büyük paşa ol, sen istediğin ka-dar büyük devlet adamı ol, sen istediğin kadar büyük siyaset adamı ol, sen o devletin bir neferisindir. Bunu açık açık söyleyeceğim. Sen Mustafa Kemal Atatürk de olsan devletin neferisin, İsmet İnönü de olsan devletin neferisin, Tayyip Erdoğan da olsan devletin neferisin, Mustafa Özbağ da olsan devle-tin neferisin. Çobanından devlet başkanına kadar herkes bu devletin neferi-dir. Buradaki mesaj odur. Bakın, buradaki mesaj odur. Sen hangi dini nok-tada olursan ol, bu devlete bağlıysan bu devletin neferisin. Kim hangi şeyh olursa olsun devletin neferidir, hangi mürid olursa olsun devletin neferidir. Hacı Bayram-ı Veli de devletin neferidir, Muhammed Üftade Hazretleri de devletin neferidir. İstanbul’daki bütün şeyh efendilerin, geçmiş bütün veli-lerin hepsi de Mahmud-u Hüdai dahil devletin neferidir. O yüzden Süley-man Şah türbesi bizim için önemlidir. Bakın, bizim için önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varoluşu için önemli bir şeydir o. O yüzden -Türkiye Cumhuriyeti Devleti- örneğin Süleyman Şah türbesinin olduğu yer Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dışarıdaki yegâne tek yeridir. Sınırların dışında. Bu İngilizler öyle yapmışlar sınırın dışına koymuşlar. Demişler ki, bu bizim dev-letimizin temeli, onun bölgeyi size verdik, demişler. Aslında Atatürk’ün mi-sak-ı milli sınırları -yani devletin ilk başlangıçta Türkiye Cumhuriyeti Devleti yeniden Osmanlıdan ayrılıp yeni bir devlet kurulurken misak-ı milli sınır-ları çizilir- bu Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne geçiş noktasın-daki sınırlardır. Bu misak-ı milli sınırları Türkiye’nin olmazsa olmazıdır. O yüzden misak-ı milli sınırlarının içindedir Halep, misak-ı milli sınırlarının içindedir Kerkük, misak-ı milli sınırlarının içindedir Musul, misak-ı milli sı-nırlarının içindedir Varna, misak-ı milli sınırlarının içerisindedir Bulgaris-tan’daki Filibe, misak-ı milli sınırlarının içindedir Selanik’e kadar, misak-ı

milli sınırlarının içindedir Kıbrıs, misak-ı milli sınırlarının içindedir Ro-dos, misak-ı milli sınırlarının içindedir Ege Denizi’ndeki bütün adalar. Tür-kiye’nin sınırları, misakı milli sınırları budur. Şimdi konudan konuya geçtik ama ben şimdi konuyu tekrar toparlayayım aynı yere. Osmanlı modeli Türk-lerin – ben bunu ırkçılık manasında söylemiyorum; Osmanlının içerisinde Kürt’ü var, Arap’ı var, Laz’ı var, Çerkez’i var, Gürcü’sü var, yetmiş iki buçuk millet var ama bu toprakların sufi anlayışı nedir? Yetmiş iki buçuk milletle dost olmaktır. “Yetmiş iki buçuk milletle dost olmazsan kemale eremezsin” der Hacı Bektaş-ı Veli. Yunus “ yetmiş iki buçuk milletle dost olmazsan ke-male eremezsin” der. Hazreti Mevlâna” yetmiş iki buçuk milletle dost olmaz-san kemale eremezsin” der. Bakın, bunlar bu toprakların bu feyziyle bu aş-kıyla bu felsefesiyle yoğrulmuş düşüncesidir. Neden? Çünkü bu topraklarda yetmiş iki buçuk millet huzur içerisinde yaşar, Osmanlı’da yaşamıştır. Bu bir modeldir ama bu modelin temelinde Kur’an, sünnet ve Türklerin Orta As-ya’dan gelme devlet geleneği vardır.

Şimdi dine dayalı bir devlet modeli sadece dinin emrettikleri değil, aklın da getirdikleri vardır. Sebep: Mesela sahabe bir mesele söz konusu olduğunda toplanırlardı. Bu konuyla alakalı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem haz-retlerinden bir şey duyan var mı, bir şey duyan varsa onu söylerdi, onu söy-lediklerinde ona tabii olurdu sahabe. Eğer o konuda söylenmiş Hazreti Pey-gamberden söz yok ise sahabe kendisi içtihat ederdi. Bu yol nerden açıktı? Hani Yemen’e vali gönderiyordu ya. “Neyle amel edeceksin? Kur’an’la ya Re-sulullah. Bulamazsan? Senin sünnetinle ya Resulullah. Bulamazsan? İçtihat ederim ya Resulullah.” deyince ona tebessüm etti. Burada vahyin getirdikle-rinden içtihat etme kapısı açık mı? Evet. O yüzden zaten Osmanlı kendisini yenileyebilmiş ve ileriye doğru gidebilmiştir. Ne zaman İslam dünyasında iç-tihat kapısı gerektiği gibi çalışmadı, devlet çöktü. Ehil insanların elinde bu çalışmadı devlet çöktü.

O yüzden insanların bir arada bulunması asabiyete bağlı değildir artık. Burada diyor ya “düşünüre göre siyasi otorite tarafından oluşturulan ka-nunlar ve hükümler ya da insanların bir arada bulunmasını sağlayan asa-biyet duygusu toplumsal hayat ve düzen için temelde yeterli bir faktördür” diyor, değildir. Bugün asabiyet duygusu insanların bir arada bulunmasına ye-terli bir faktör değildir. Sebep: Çünkü asabiyet kalmamıştır artık. İnsanlar o kadar birbirinin içine girmiştir ki o kadar birbiriyle iç içe olmuştur ki bir asabiyetin üzerine bir devlet sistemi zor kalmıştır. Ancak diktatörlükle idare edilen, faşist bir şekilde idare edilen devlet modellerinde vardır. Mesela siz Türkiye’de asabiyete yönelik bir devlet sistemi kuramazsınız. Yani bu ne de-mek? Mesela sadece Türklerin üzerine kurulu bir devlet sistemi. Yapamazsınız

84 | Çağdaş Siyasal İslam

veyahut da sadece Kürtlerin üzerine kurulu bir devlet sistemi yapamazsınız, sıkıtı doğar. İran’daki sıkıntı gibi. İran sadece Şia’nın üzerine, perslerin üze-rine bir devlet modeli kurdu; dini bir devletmiş gibi görülüyor; değil. İran’ın kuzeyinde kalan, Güney Azerbaycan olarak nitelendirilen oradaki Tebriz’deki Türklerin üzerinde büyük bir baskı var. Patlamaya hazır bomba gibi. Asa-biyet üzerine olmuyor. Çin’de asabiyet üzerine bir sistem var, bakın oradaki Doğu Türkistanlılara zulmediliyor. Asabiyet üzerine bir devlet sistemi oluş-turmak mümkün değil. Bu kim yaptı? Bunu İngilizler yaptı Osmanlı yıkıl-dıktan sonra. Asabiyet üzerine devlet modelleri kurdular ki o insanlar zul-medilsin diye. Aynı şey Türkiye’de de bir dönem uygulanmak istedi şu anda Suudi Arabistan’da uygulanıyor. Suudi Arabistan’da devlet dairelerinde me-mur olarak alınacak olan kimseler direkt Suud ailesinden. Yüksek bürokrat komple Suud ailesinden komple. Ekonomi Suud ailesinde dönüyor, askeriye Suud ailesinin üzerinde dönüyor. Asabiyet üzerine kurulu bir devlet sistemi, bunun gibi. Şu anda dünya üzerinde bunun oluşması mümkün değil.

Düşünür, bu gibi topluluklara örnek olarak döneminde Mecusileri gös-terir ve onların herhangi bir kitapları olmaksızın devlet kurarak çeşitli eser-ler bıraktıklarını söyler.

Ki Mecusilerin kitapları yoktur demem, benim için doğru değil, vardı.

Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Kalb, Sünnet, Şeyh, Silsile. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı