Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes ·

Nefes — 26 Ocak 2013 Sohbeti

Nefes — 26 Ocak 2013 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES • 4/26

Nefes — 26 Ocak 2013 Sohbeti Hakkında

26 Ocak 2013


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

26 Ocak 2013 Tarihli Sohbet

Şiir: “Din, yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. Kim imanını eylemlerinden, inancını uğraşlarından ayırabilir? Kim saatlerini önüne serip: bu tanrı için, bu kendim için, bu ruhum için, şu da benim için, diyebilir? Ahlakını bir merasim üniforması gibi taşıyan insan çıplak dolaşsa yeğdir. Günlük yaşamınız tapınağınız ve dininizdir ve eğer tanrıyı bilmek isterseniz bilmece çözmeye girişmeyin. Onun yerine çevrenize bakın. Onu çocuklarınızla oynarken görecek Onun çiçeklerle gülümsediğini sonrada Onun ağaçlara da el salladığını göreceksiniz. “ Halil Cibran-1883 Filozof- Şair

Kader ile ilgili çözüm önerileri 1- Kuo Hsiang. Allah ile şeytan arasındaki fark unutulup hayat ile ölüm de bir kenara bırakılınca insan aklı evrensel transmutasyon ile tamamen bir olur. Artık o hiçbir engelle karşılaşmaksızın istediği yere gider.

2- Tao. Avam bütün alemi bizzat bütün alemin içine saklamak yerine yalnızca küçük şeyleri büyük şeylerin içinde saklamaya çalışmaktadır. Avamın zihninde hürriyete yer yoktur çünkü ontolojik açıdan olayların meydana gelişi mutlak ve zorunlu olarak Tao’nun kesin faaliyetiyle tespit edilmiş olup bundan kimse kaçamaz. Bunu ancak kutsal insan, insan-ı kâmil başarabilir.

3- Arabî. İnsan kalındığı sürece buna güç yetmez ama eğer insan fena mertebesine erişir de Hakk’ın zatında yok olup ve kendisinde benliğinden ve nefsinden iz kalmayacak kadar Hakk’la bir olursa mümkün olur. Tabidir ki böyle bir şey ancak en kâmil istidata sahip kimselere nasib olur.

Malumdur ki kendi mutlak vücudu aracılığıyla Allah’ın alemi, eşyayı ve insanları yönettiği ve her şeyi dilediği şeyi yapmaya mecbur ettiği fikri Yahudilikte ve İslam’da doğaldır. Herhangi bir müşkülata yol açmaz ama bunun tersi, yani aleminde Allah’ı mecbur tutmak olduğu fikri sağduyulu idrakin ötesinde kalır bu fikir ancak ve ancak Arabî felsefesini bilen, onun zahiren küfürmüş gibi gözüken bu ifadesiyle gerçekten de ne anlatmak istediğini görebilir, anlar. Arabî Anahtar Kavramlar.

Alemin Allah’ı mecbur tutması nedir?

Din, yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. Kim imanını eylemlerinden,

inancını uğraşlarından ayırabilir?

Bu imanın en kemal noktasıdır. “Ey iman edenler iman ediniz” ayet-i kerimesinin tecelli ettiği yerdir. Bütün dini inanış sahipleri dini inanışlarını, bir kısmı

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

tapınaklarına hapsetmişlerdir. Bir kısmı kutsal addettikleri bölgelere, yerlere hapsetmişlerdir. Bir kısmı sadece aklına hapsetmiştir, bir kısmı sadece kalbine hapsetmiştir. İslam imanı tarif ederken, kalp ile tasdik dil ile ikrar der. Dil ile ikrarı biz hep şöyle anlarız: Bir kimsenin diliyle iman ettiğini beyan etmesi olarak algılarız. Şimdi bunu yazan içinden gülüyordur bana. Bunu bana sordu, ben bu sorunun geleceğini tahmin ettim. Bende dedim ki “Kalp ile tasdik dil ile ikrardır” dedim. “Dil ile ikrar etmek gerekiyor mu?” dedi, “Gerekiyor” dedim yürüdüm ben. Dil ile ikrar etmek gerekiyor ama bir kimse konuşamıyor. Dil ile ikrar derken burada dil, kalbin içindeki imanı zahire taşıyan bir olgudur. Elimi kaldırdım çattım kaşlarımı, o dedi ki: öfkelisin, sinirlisin. Öbürküne de elimi geriye doğru çektim, o da dedi ki: Vuracaksın bana. Konuştum mu? Hayır. Aslında konuştum.

Her şeyin dili vardır. Dil ile ikrar kalpteki duygunun, kalpteki algılayışın ve anlayışın dışa yansımasıdır. Bu ayağınız olur, bu gözünüzle olur, bu elinizle olur, bu kulağınızla olur, bu ayağınızla olur, bu cinsel uzvunuzla olur, bu vücudunuzla olur. Bugünkü dilde ona ne diyorlar: vücut dili. Vücut dili. İman, kalp ile tasdik dil ile ikrar ama buradaki dil ile ikrarı biz bütün ümmet-i Muhammed olarak büyük bir çoğunluğumuz dil ile sadece aktarmak olarak söylüyoruz. Yani bir kimse “Müslümanım” dediğinde evet, biz onun Müslüman olduğunu bileceğiz ama iman la ilahe illallah Muhammeden Resulullah demek oradan içeri, iman kapısından içeri giriş anahtarı. Giriş anahtarı. Burada şimdi Şafi, Maliki, Hambeli uleması fiiliyatları, amelleri imanın içerisine koymuş. Namaz kılmak imandan bir parça, oruç tutmak imandan bir parça, hacca gitmek imandan bir parça, zekât vermek imandan bir parça. İmandan bir parça ne? (Elimdeki) Tabağı görüyorsunuz değil mi? Tabağın içerisinde bölümler var, biri namaz kılmak, biri oruç tutmak, biri hacca gitmek, biri zekât vermek, biri kelime-i tevhid getirmek. Bu parçalar toplandığında iman bütünleşti, parçadan birisi eksik imanı eksik kaldı. Fiiliyattaki eksiklik imanı eksiltti. Ameli bir eksiklik imanı eksiltti. Hanefiler ise şöyle düşünüyorlar, bu tabak bütün, bu çünkü Arabî düşüncesine daha uygun benim söylediğim şimdi. Bu bütünün içerisinde namaz kılınırsa bir bölüm siyahtan beyaza döndü. Oruç tutulursa bir bölüm siyahtan beyaza döndü, zekât verilirse bir bölüm siyahtan beyaza döndü. Hacca gitti bir bölüm siyahtan beyaza döndü ve önemli olan bu bütünün beyazlaşması. Bütün. Biz şimdi imanı bütün olarak algıladık. Şimdi Şafi, Maliki, Hambeli uleması imanı bir bütün olarak aldı. Namaz, oruç, ibadetler. Eğer bunun bir tanesi yoksa bu imanı eksiltti. İmanı böyle algılıyor onlar. Biz ise imanı bütün olarak algılıyoruz ama bir kimse namaz kıldı, bütünün bir kısmı aydınlandı. Bizim ibadetlerle, amellere bakış açımız bu. Ben bu bakış açısına sahibim. Bu bütüne orucu da koyduk, o alan da nurlandı. Geri kalan karanlıkta daha. Ben bunu tarif ederken, bir elma bütün, ibadet ettikçe, o kimse imanını yaşadıkça elma olgunlaşıyor, eriyor. Şafi, Maliki, Hambeli’de elma ibadet ettikçe parçalar tamamlanıyor. Bu benim için çok cezbedici değil.

İman bir bütün, insanların amellerinde eksiklikler olabilir ama iman eksikliği ve fazlalığı kaldırmaz. Bir kimse ya iman etmiştir ya etmemiştir. Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu dedi mi bir kimse iman

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

etmiştir. Namazın farzına inanıyorsa, o kimse namazı kılamadıysa, terk ettiyse biz ona kafir diyemeyiz. Şafi’ye göre biz ona kafir diyebiliriz. Hadis-i şerif “Namazı kasten terk edenin dini yoktur.” “Namaz dinde son kaledir. Orası yıkıldı mı o kimsenin dini yıkılır.” Şafi, Maliki, Hambeli’nin dayandığı hadis-i şerifler bu. Bizim dayandığımız hadis-i şerifler ise “kim la ilahe illallah Muhammeden Resulullah dediyse onu küfür ile itham etmeyiniz. Kim onu küfür ile itham ederse o küfür üzerine ölür”. Tehlikeli bir şey. O zaman biz la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyenin imanını kabul ettik.

Şimdi Din, yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. O zaman din insanın hayatını çepeçevre çevreler. Çepeçevre çevrelemesi demek onun günlük hayatının her noktasında ve dairesinde din olması gerekir. Bu İslam’ın felsefesidir, düşüncesidir. İslam, o kimsenin hayatını ana rahmine düşmezden önce çevrelemeye başlar. Kiminle? Annesi babasıyla ve o çocuk, o birey ana rahmine düştükten itibaren din ile yoğrulmaya başlar annesinin babasının kanalıyla. Ve o çocuk, o birey doğduktan sonda bu din ile uğraşması, ilgisi devam eder ve din onun için bütün hayatını çevreler. Bu İslam’ın felsefesidir. Bir kimsenin imanı bakışında dahi tecelli eder. Bir kimsenin imanı konuşmasında, yürümesinde, tutmasında, çay içmesinde, şuraya gelmesinde-gitmesinde, sokakta yürümesinde, çöp dökmesinde, çöpe bakmasında, çöpe tekme vurmasında, günlük hayatının bütün fiiliyatını çepeçevre çevreler. Fakat İslam dünyasında algı böyle değildir tam olarak. Biz yaşadığımız gibi iman ederiz. Bizim en büyük eksikliğimiz budur. Biz inandığımız gibi yaşamayız. İnandığımız gibi yaşayamayız çünkü. Nefsimiz ve şeytan, içerideki ve dışarıdaki nefs ve şeytan bizi inandığımız gibi yaşamaktan alı kor, yeniliriz ona ve aslında bu imanın tam kemal ve tam merkez noktasıdır şu söz. İnsanları hop oturtturup hop kaldırttıracak bir şeydir ve imanını gösteren ayna gibidir bu.

Din, yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. Buna başka bir taraftan bakaraktan insanın yaptığı her şeyi yeni bir din olarak algılayabilir misin? Evet. Şimdi bunun yüzleşeceği yer nedir? Senin ilahi manada iman etmiş olduğun din ve kuralları ile senin yapmış olduklarını karşılaştırdığında aslında senin iman edip etmediğin bu karşılaştırma esnasında çıkar. Senin dinin yalan söyleme demiş, sen yalan söylüyorsan kendi dinini olgunlaştırıyorsun, kendi dinini kuruyorsun sen. Sen kendi kendine şöyle diyorsun: şu x kimse gelirse buna yalan söyleyeyim, y kimseye yalan söylemez. Sen kendince yeni bir din oluşturuyorsun. Yani sen kendi kendinin rabbi oldun. Bu açıdan bakabiliriz buna ve o kimsenin hayatı, düşünceleri, tavır ve davranışları kendi dini oldu. İşin daha enteresan noktası: Herkes kendi dinini yaşıyor. Daha ilerisi: Herkes kendi tanrısına veya kendi rabbine iman ediyor. Daha ilerisi: Herkes aslında, aslında demeyeyim büyük bir kısmı kendisini rab ilan etmiş vaziyette. Yeryüzünde bir sürü rabler dolaşmakta. Hazreti Allah Kur’an’ı için diyor ki “İşte size hidayet için gönderilmiş bu kitap. Buna uyun. Kim kitaba ve gönderdiğim peygamberlere iman eder onlara uyarsa onların hidayetlerini arttırırız.” İslam olarak düşündüğümüzde bizim iman ettiğimiz Allah ve bizim iman ettiğimiz peygamber, bir kitap var orta yerde ve bir peygamber var ve onun getirdikleri var. O burada duruyor ve biz diyoruz ki, onun önünde eğiliyoruz, sana iman ettik ama biz burada iman

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

edilen kaideleri ve kuralları yapmıyoruz. İman dil ile ikrar oldu mu? Olmadı. Ne için? Biz ona inandık dedik ama onu yerine getirmedik ve şu söz bizim imanımızın hangi kemal noktasında bulunduğunu gösteriyor. Oturun tefekkür edin, günlük hayatınızda, günlük işleyişinizde sizden nasıl davranılması gerekti de siz nasıl davrandınız. Eğer bu direğe iman ettiysek, bu direği Kur’an ve sünnet olarak gördüysek onun bizden istedikleri var. Biz onun bizden istediklerini yerine getirdik mi getirmedik mi? Getirtirken nereye kadar getirdik, getirmeyişimizdeki sebep neydi? Getirmeyişimizdeki sebep ne? Sebep neyse o bizim ilahımız oldu. Şu üç cümle insanın alnına, kalbine, ruhuna yazacağı cümleler: Din, yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. Ya kendince bir din oluşturdun yaptığın her şeye kendince diyorsun ki, benim dinime uygundu, sen ilah oldun ya da bir ilah kabul ettiysen o ilahın senden istedikleri varsa onları yerine getirmediysen o zaman iman edip dil ile ikrar etmeyenlerden oldun.

Hani Kur’an’da örnekler vardır, Cenâb-ı Hakk Yahudilere cumartesi balık tutmayın demiş. Akla baktığınızda hiç olacak bir şey mi? Cumartesi balık tutulsa ne olacak pazar tutulmasa ne olacak değil mi? İmanın imtihanı. Yahudiler cuma günü ağları atmışlar, sermişler, hesapta cumartesi günü tutmuyorlar. Cumartesi günü ağları toplarlarmış. Yani cumartesi günü ağ atmadılar yani, ağları cumadan atarlarmış. İmanla alakalı Kur’an-ı Kerim’in içerisinde değişik böyle unsurlar var. İnsanlar kafalarına baktıklarına kafasına uymuyor, aklına uymuyor. Bizim 3-5 tane de sivri zekâlı profesör ve din adamı çıkıyor, İslam dini akıl dinidir, diyor. İslam dini akıl dinidir deyince akla uymayanları atacağız biz. Yani İbrahim’i ateş yakmadı. Ateş yakmaz mı ya, akla uymaz, hurafe diyeceğiz atacağız biz onu, aklımıza uymadı çünkü. 12 tane gezegenden bahsediyor Kur’an-ı Kerim, 9 unu bulmuşlar, atacağız, 12 tane gezegen mi olur diyeceğiz veyahut ta birileri çıkıp da İslam’ın hukukuyla alakalı ileri geri konuşuyor, akla mantığa uygun değil bu zamanda diyor, atacağız. Şimdi meseleyi toparlayalım: Din, insanların yaptıkları iş ve düşüncelerin tamamını kapsar. Din sadece camide değil, din sadece havrada değil, din sadece kilisede değil, din sadece tapınaklarda, mescitlerde, din sadece tekkede değil, tekkenin bahçesinde değil. Din her yerde ve her şeyde. Ya senin dinin, kendi oluşturduğun bir din ya da Allah’ın dini. İkisinden biri.

Kim saatlerini önüne serip: bu tanrı için, bu kendim için, bu ruhum için, şu

da benim için, diyebilir?

Kim diyebilir bunu? Hiç kimse diyemez. Diyen olabilir mi? Olur. Kimler demiş? Museviler demiş. Kimler demiş? İseviler demiş. Kim demiş? Budistler demiş. İslam, Muhammedîler bu kavramdan dışarıda. Muhammedîler için hayat komple Allah için. Onun için Ayet-i kerimede ne diyor: Ey Muhammed de ki, benim namazımda, orucumda, hayatımda, ölümüm de Allah içindir. Benim ibadetlerim ve hayatım Allah içindir. Ayet-i kerime. Muhammedîler için hayat Allah içindir. O zaman hayatın kendi içerisinde, kendi dairesinde Allah için olmayanlar var ise onun o yaptığı şey münafıklık oluyor. Şirk. Senin hayatının her anı Allah için olmalı.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Evlenmen, boşanman, yemen, içmen, nefes alman, yürümen, ibadetin, konuşman, tavır ve davranışların, dünyanın üzerindeki adımların, her şeyin Allah için olmalı. Nefsin için değil, kendin için değil, Allah için olmalı. Soğuktan korunman Allah için olmalı, sıcaktan kaçınman Allah için olmalı, yemek yemen Allah için olmalı, oruç tutman Allah için olmalı, iftarın Allah için olmalı, çay içmen Allah için olmalı. Çayı söylerken, beni uyarsın, Allah’ın hukukunu ve hükmünü anlatırken insanlara daha iyi aktarabilmek için çay istedim, nefsim çay istediğinden değil. Çayın içinde kafein var uyarıcı. Çay iki tane içerseniz sizi uyarır, üçüncüyü içerseniz sizi uyutur. Dördüncü, beşinci sizi iyice gevşetir, dinlendirir, uyku verir. İki bardak çay sizi uyandırır, gözünüzü açar. Yolculuklarda araba kullananlar, yolda üç bardak çay içmeyin en fazla iki bardak için. Aslında bir bardak araba kullananlar için daha ehvendir. İkinci bardağı falan içmeyecek, bir bardak içecek, örnek. Şimdi mümin için hayatın başlangıcından sonuna kadar her şey Allah için olmalı. Bu imanın kemal noktası o yüzden biz günlük saatlerimizi önümüze koyduğumuzda eğer ki Allah için olmayan bir yer var ise ona tövbe etmeliyiz. Allah için olmayan saatler olur o yüzden beş vakit namaz vardır. Ne der Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Mümin iki namaz arasındaki küçük günahlarını namazda affettirir” niçin? O iki namaz arasında o saatlerin içerisinde ola ki nefsimize kaydırdığımız, ola ki benliğimize kaydırdığımız, ola ki Allah için olmaktan uzaklaştığımız anlar, düşünceler, eylemler, fiiliyatlar olabilir namaz bunu örter, tedavi eder. Namaz bunu hayra çevirir, rengini değiştirir onun. O karanlıkken namazla aydınlığa döner. O karanlıkken zikir ile nura döner, o karanlıkken tövbe ile temizlenir. O zaman Muhammedîler için, gerçek Muhammedîler için günün 24 saati Allah için olmalı. Buna şimdi diyeceksiniz, uyumanın Allah için olanı olur mu? Evet. Ertesi gün ibadetlerinizi ve ertesi gün hayatınızı daha kaliteli götürmeniz için uyumanız gerekli. Allah için uyuyacaksınız. Allah için uyuyan ne yapar? Yatmazdan önce abdestini alır öylesi yatar ve böylece onun yatışı Allah için olmuş olur ve ibadet hükmünde olur. Allah için olur ve ibadet hükmünde olur. Bakın Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin günlük hayatına, günlük hayatında abdestsiz yere basmamıştır. Abdestinin bozulduğu yerde abdest almıştır. Hayatını komple Allah için yaşamıştır. Hiçbir zaman doymamıştır, hiçbir zaman ertesi gününe bir akçe ayırmamıştır, hiçbir zaman ertesi gününe bir hurma ayırmamıştır, hiçbir zaman ertesi gününe bir buğday tanesi ayırmamıştır. Bunu kendi nefsine harcamamıştır, kendisi aç yatmıştır açları doyurmuştur. Bu bütün hayatı Allah için yaşamaktır.

Ahlakını bir merasim üniforması gibi taşıyan insan çıplak dolaşsa yeğdir.

Yani ahlakı o kimsenin üzerinde duruyor,

içine sinmemiş, kalbine oturmamış, onun düşünesine yerleşmemiş. Düşüncesine yerleşmeyince hiç kimsenin görmediği yerde hırsızlık yapabilir. Etrafında tanıdık bir kimse yoksa yalan söyleyebilir. Yolda bir kadın ona hiç kimsenin olmadığı yerde gel derse gidebilir. Birisi cazip bir teklifle baş başa kaldığında bir haram teklif ederse çok cazip bir şekilde, tanıdık bir kimse yoksa onu kabul edebilir. Onun ahlakı üniforma gibidir.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Yeni bazı sufi kardeşler vardır, tekkeye geldiklerinde kendilerini çok mazbut, çok makul, çok malum, çok ehil noktaya tutarlar. Bu, terbiyenin başlangıcında normaldir ama bir müddet sonra o makul ve malum adam eve gittiğinde eşine hakaret ediyorsa, eve gittiğinde çocuklarına hakaret ediyorsa, dışarı çıktığında yanı başındaki arkadaşa, yoldaki komşuya, etrafına hakaret ediyorsa onun ahlakı üniforma gibidir. Aslında o ahlaksızdır. Aynı zamanda da münafıktır. Acı bir şey ama öyledir.

Günlük yaşamınız tapınağınız ve dininizdir.

Evet bu manada günlük yaşamımız bizim tapınağımızdır, bizim dinimizdir gerçek budur. Biz neye tapınıyorsak günlük yaşantımızda ona göre yaşarız. Neye tapınıyorsak. Bizim dinimiz ne ise günlük hayatımızda onu yaşarız biz. Ve benim bu kendimce Allah affetsin ağır gördüğüm ama doğru bildiğim fakat insanlara aktaramadığımdır. Yani bunda insanlar gücenir kırılırlar diye değil, ağır gelip insanlar iyice yoldan çıkarlar diye dilime dökmediğim şeydir. Bir kimse aslında günlük hayatını kurgularken eğer ki o günlük hayatı Allah’ın dinin emir ve yasaklarına uygun ise o kimse iman ettiği dinin tecelliyatını kendi üzerinde yaşadı. Eğer yok öyle yapmadıysa, o zaman aslında o kimse kendisini ilahlaştırdı ve kendisini tanrılaştırdı ve kendi heva ve hevesinden oluşan kendi dinini yaşamakta o. Bazen sorarım ben: Hangi dine mensupsun? Müslümanım. Var mı yalan söylemek? Yok. E ne oldu? Sende var? Gıybet haram mı? Haram. E sende var? Dedikodu haram mı? Haram. E sende var? Hangi dinde var bu? Bana bir kimse çıksın gıybet İsevilikte helal desin, Musevilikte helal desin, İbrahimilikte helal desin. Bir kimse çıksın dünya üzerinde herhangi bir felsefecide olabilir bu, birisi desin ki gıybet güzel bir şeydir. Şeytana sorsanız şeytan gıybetten Allah’a sığınırım diyecek.

“Ben bunların Müslümanlıkta en güzel olduğunu düşünüyorum. Çünkü gıybetin hataların, kusurların tövbeyle temizlenmesi onun gerçek manada kulluk noktasına gelmesi olmuyor mu? Yani eğer tövbe mekanizmasının işler duruma gelmesi için hata mekanizmasının, günah mekanizmasının çalışması gerekmiyor mu? Gerçek kulluk tövbe etmek değil mi?” Gerçek kulluk tövbe etmek. Tövbe etmek sadece günahkarlıktan dolayı değil ki. “Siz hatasız olsaydınız Allah sizi yok ederdi…” Avam hatalarından dolayı tövbe eder. Has ise, tövbe edenleri sevdiği için tövbe eder. Anlaşıldı? Ayet-i kerime “Allah tevbe edenleri sever” Sufiler günahkâr olup olmadıklarına bakmazlar, avam günahları için tövbe eder, sufi ise tövbe edenleri O sevdiği için tövbe eder. Anladın? Evet tövbe kapısı vardır orda, avam günahları için tövbe dilenir, Yarabbi beni affeyle der. Bu, günahı için tövbe ettiğinden, korkudur. Sufi korkusundan tövbe etmez. Sufi bir çıt daha üstüne çıkar, Allah için tövbe eder. Hakikat ehli bir çıt daha üstüne çıkar, onun üzerine tevbe hali giydirilir. Onun üzerine tövbe hali giydirildiği için tövbe eder. Anladın? Biz onu bir çıt aşağıdan alalım, Allah tövbe edenleri sevdiği için tövbe eder. Bu işin en doğru noktası. Öbür tarafta bir başkası başka bir cenahtan ona bakıp cebriyeye düşebilir. Onun üzerine

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

tövbe elbisesi giydirilmiş o yüzden tövbe ediyor, bana giydirilmemiş o yüzden tövbe etmiyorum diyebilir. Bu halden çıkmak için -bu, Mustafa Özbağca- Allah tövbe edenleri sevdiği için hakikat ehli tövbe eder. Yine cüz’i irade- var. Anlaşıldı?

“İki hafta önceki sohbetinizde Amiş Efendi ve diğerlerini cebriye olarak isimlendirdiniz ve insanın amellerinde özgür olduğunu söylediniz” Evet, “Bunun yanında kafirin küfrünü, zalimin zulmü de cebriye olarak nitelendirdiniz” Cebri değil, dedim “Fakat şimdi bir arkadaşım bana bir şey göndermiş, diyor ki Tekvir suresi 29.ayet: Rabb-ül’alemin olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Ben birkaç tanesine baktım hepsine aynı şey var. Bu cüz’i iradeyi yerle bir etmiyor mu bu ayet” Yok “Ama diyor ki, Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Şimdi kısaca bunu açıklar mısınız?” Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz, Allah istemedikçe siz isteyemezsiniz. Bunda dileme, isteme noktasında onu cebriyeciler şöyle algılıyorlar: Ben su içmek istedim. Bu ayet-i kerimeye bakarsak benden su içmeyi isteyen Allah. Allah benim su içmemi istediği için bende su içme isteği oluştu. Eğer Allah bende su içme isteğini dilemeseydi ben dileyemeyecektim ve su da içmeyecektim ve su içmeyi istemeyen bir kimseye siz, su için, dediğinizde o şunu diyecektir size: Allah benden ne zaman dilerse ben o zaman su içeceğim. Şimdi diyor ki cebriye, bendeki su içme isteğini Allah istedi. Allah diledi, dedi ki: Mustafa Özbağ diledim, sen su iç. Bende Onun dileğini yerine getirdim, suyu içtim. Şimdi Allah dilemedikçe siz diyemezsiniz. Allah dilemeyi, istemeyi bizde yarattı. Eğer dilemeyi ve istemeyi bizde yaratmamış olsaydı biz hiçbir şeyi dileyip isteyemeyecektik. Allah dilemeyi, bakın ne dileyeceğini değil, orda cebriyenin ayağının kaydığı, avamın ayağının kaydığı -bunları böyle düşünenler avam insanlar- Allah dilemeyi yarattı bizde. Allah istemeyi yarattı. Allah düşünmeyi yarattı. Eğer Allah dilemeyi yaratmasaydı kul dileyemeyecekti. Dileme duygusunu tanımadığından dolayı dileyemeyecekti. Dileme duygusu olmadığından, yok olduğundan dolayı dileyemeyecekti. Allah isteme duygusu yarattı. Eğer Allah isteme duygusunu yaratmasaydı biz bir şeyi isteyemeyecektik. O yüzden Allah istenilmeyi sevdiğinden dolayı isteme duygusunu yarattı. Kendisinden istenilmek Allah’ın hoşuna gider. Ayet-i kerime. İstenilmek hoşuna gittiği için bize isteme duygusunu yarattı ve dedi ki, size verdiğim isteyin. Ben dilemeseydim yani bu dilemeyi vermeseydim siz dileyemeyecektiniz hiçbir şey. O yüzden Allah dilemeseydi siz dileyemeyecektiniz. Allah kendi sıfatını sizin üzerine koydu. Dileme sıfatını sizin üzerinize koydu. İsteme sıfatı Allah’ın kendisinde vardı, kendi sıfatını kulunun üzerine koydu. Düşünce sıfatı Allah’ın kendisinde var, düşünce sıfatını kulunun üzerine koydu. Allah verdi bu duyguları bize. Bunların hepsinin sahibi Allah ve Allah dilemeyi dilemeseydi biz dileyemezdik. Allah dilemeyi dilediği için biz dileyebiliyoruz. Ama cebriye şöyle düşünüyor, çok kısa, çok sığ, çok bayağı, çok basit. Ve bunu böyle düşünenlerde çok bayağı ve basit. Fikir açmazındalar, fikir derinlikleri yok. Onlar şöyle düşünüyorlar: makine kul. Allah benim üzerimde bir şeyi diledi, ben de o nu diledim. Yani Allah benim üzerimde içki içmemi diledi bende içki içtim. Rakı balık harika. Git Tirilye’ye otur rakı balığı devir, Allah böyle diledi. 3-5 tane de hatun gelsin, sarışın, esmer, kırmızı, beyaz, siyah.

isteme duygusuyla benden

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Allah böyle diledi, o dilediği için ben böyle yaptım. Ey Rabbim, bir de dedin ki zina haram, e sen diledin bunu benim üstümde? Sen dilediğin için böyle yaptım ben? Hadi nerde adaletin senin? Burası işin biraz muziplik tarafı ama işin felsefesine bakın, işin felsefe noktasına bakın. Tekrar söylüyorum: dileme duygusunu yaratan Allah, ne dileyeceğimizi bizim hür bırakmış. Cebriye diyor ki, buna benzer ayet-i kerimelere bakaraktan, senin ne dileceğine de O karar veriyor, diyor. Kulu otomatikman makineleştiriyor. Ben buna karşıyım, ben böyle düşünmüyorum. Cebriye böyle düşünüyor ve bu ayet-i kerimelere bakarken, Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz derken, Allah’ın dileme duygusunu yaratmasını görmüyor. “Efendim Sülemi’nin Risalesinde diyor ki: Allah kabul buyurmadığı duayı ettirtilmez, diyor. Burada Allah’ın iradesi mi oluyor?” o farklı. Bize dua etmek düşüyor “Kabul etmediği duayı ettittirmez diyor” Bu farklı. Bu anlattığımız yer değil. Orayı da şerh düşeriz bu mesele değil. Süleminin Risalesine de şerh düşeriz. Bunu böyle şatahat yapmak için söylemiyorum da bir tek ayet ve hadislere bu manada onun dediğine hayır bu böyle olmaz, demem Allah affetsin geri kalanına deriz. Ayete bakarız, hadise bakarız. Ayet ve hadise uyanı alır kabul ederiz. Bu Sülemi de olabilir önemli değil. İmam-ı Azam hazretlerinin yolu: Bir meseleye biz baktığımızda ayete bakarız, bulamazsak hadis-i şerife bakarız, diyor. Bir rivayette, bulamazsak ashaba bakarız diye söylüyor, ondan sonra Ahmet şunu demiş Mehmet şunu demiş demeyiz, diyor, biz deriz, diyor, bulamazsak buralarda. Bu yukarı Mezopotamya din algılayışıdır, ayete bakılır hadise bakılır, ben kendim ashaba bakarım imamların içtihadına da bakarım, varsa bir şey, bir şey derim. Kendime derim en azından, size demek zorunda değilim ama kendime derim. “İman hususunda soracağım. Hazreti Musa kavmine diyor ki: Allah size bir sığır kesmenizi emretti. Onlar da diyor ki: bizimle şakamı yapıyorsun ya Musa? 1. emirde reddediyorlar, 2.emirde, bize bir açıklama getir, diyorlar. Allah sarı, belirli özelliklerde bir sığır kesmenizi emrediyor. Bu da bizi tatmin etmez biraz daha açıkla, deyince 3.açıklamadan sonra, şimdi sana inandık ya Musa, diyorlar ve Kur’an-ı Kerim orda uyarıyor ‘Az daha inanmayacaklardı’. Bu 3.derece iman açısından farklı mıdır?” Evet, ilme’l yakin, ayne’l yakin, hakke’l yakin. Avam 3.emre bakar yani en düşük seviyede. Has ehli işte öyle sevap arar. Havas ehli ise anında iman eder. Bu o. Cenâb-ı Hakk “Bir sığır kesin” dediğinde ilk gözünün gördüğü sığırı keser. Yok, sığır sarımı olacak, beyaz mı olacak, yeşil mi olacak, bembeyaz mı olacak ona bakmaz. İmanın temel noktasıdır. “Namaz kılın” tak namazı kılar. Öbürkü sorar: namaz ne zaman farz oldu? Ben iman ettim ama namaz kılmasam olur mu? Bana derler, hocam ben iman ettim ben Müslümanım işte şu ibadeti yapamıyorum olur mu? Bu ibadeti yaparken böyle yapsam olur mu? kendine çıkış yolu arıyor. Aynısı. “Efendim cebriye küfür müdür?” Ben la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen bir kimseyi küfürle itham etmem. İnsanlar içtihat hatası yapabilirler. “Düşünce olmadan zikri olmaz demiştiniz geçen sohbette. İnsanın Allah’ı devamlı zikretmesiyle kalbinde oluşan zikir çocuğu, veledi zikir, düşünceyle mi oluşur?” O, zikrullah ile neş-ü neva bulur. Düşünce onun temelidir.

Tekvir suresi bütünüyle kıyameti anlatır bize. “Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar saçılıp döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, kıyılmaz mallar

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

bırakıldığı zaman, vahşi hayvanlar toplandığı zaman, denizler ateşlendiği zaman.” Denizler ateşlendiği zaman. Bunlar kıyamet alametleri, kıyametin oluş esnası. Bu mesele büyüyecek hakkınız helal edin. Bu Tekvir suresini herkesin anladığı yerden anlamıyorum hakkınızı helal edin. O kıyamet kopacak, o kıyametin kopmamasıyla alakalı değil. Güneşin dürüldüğü an senin ruhunun dürüldüğü andır. Tekvir suresindeki güneşten kasıt senin ruhundur. Bu bugünkü dilde mikro plandadır, makro planda değil. Güneşin dürülmesi seni sen yapan ruhunun derdest edilip kendi makamına ve mekanına götürülüşüdür ve sende kıyamet kopuyordur artık. Kıyamet sende tecelli etmeye başlar ve ardından yıldızların saçılıp dökülür senin ve ruhunun etrafında aklın, düşüncen, fikrin, mantığın saçılıp dökülmeye başlar senin. Sen şimdi otur vücudunu tefekkür et. Sen otur insan olarak kendini tefekkür et ve tefekkür ettiğinde nasıl bu samanyolunu ve dünyayı aydınlatan bir güneş var ise sen kendini bir samanyolu gibi gör ve kendini bir samanyolu gibi gördüğünde dünyayı da içine aldığını gör ve o samanyolunu aydınlatan, o gezegenleri ve yıldızları tek merkezde bir hesap üzerine yürütmeye sebep olan güneşin çekimidir. Güneş mıknatıs gibidir bir veçhesiyle. Hem artıyı hem eksiyi belirler. Biz güneş ısı ve ışık yayar zannederiz, tecelliyatı bize öyledir. Güneş ışıkta yaymaz ısı da yaymaz. Güneş bizi aydınlatır zannederiz. Güneş aslında biz aydınlatmaz da. Güneş af edersiniz bir halta yaramaz. Bunu bir halta yarar hale getiren kudret ve kuvveti elinde tutan Allah’tır. Ama insanlar güneşe taparlar, güneşte keramet görürler veya insanlar kendi ruhlarında keramet görürler. Bireysel bakanlar, kendilerini ilahlaştıranlar, kendilerini tanrılaştıranlar kendi ruhlarının önünde ibadet ederler ve burada güneş insanın kendi ruhudur buna inanmak zorunda değilsiniz. Buna inanmayın atın çöpe. Baştan da söylüyorum. Bu benim kendi inancım. Bu benim kendi imanım. Güneş senin ruhundur ve onu derdest eder bir gün Alemlerin Rabbi, söndürüverir onu. Ruhun söndüğünde ruhunun etrafında peykler gibi dolaşan düşünceyi, fikri, dilemeyi, istemeyi, her türlü ruhunun etrafında ruhunun tecelliyatlarına sebep olan duygu, düşünce, fikriyat, zihniyet, hepsi de yıldızlar gibi savrulduğunu görürsün. Onlarda derdest olmaktadır. Ve dağlar yürütüldüğü zaman ve sendeki dağlar yürütülmeye başlar artık. Hatta dağların toz duman haline gelir. Bakarsın ki kalbin toz duman olmuş, bakarsın ki ciğerin toz duman olmuş, bakarsın ki yüreğin, miden, ayakların, toz duman olmuş. Vahşi hayvanlar toplandığı zaman. Senin üzerinde ne kadar bakteri varsa ne kadar seni yiyip bitiren duygu ve düşünceler varsa ne kadar seni sapmazlara, olmazlara götüren her neyin varsa hepsi de derdest edilip toplanır. Denizler ateşlendiği zaman. Artık sen %70’i su olansın. Bir denizsin sen, bir deryaydın daha önce. O sendeki deniz o vücut denizin ateşlendi, yanıyor. Vücut denizin yanıyor ve senin korumaya çalıştığın ve muhafaza etmeye çalıştığın, o okşadığın her gün tenin, o okşadığın her gün vücudun alev alev yanar.

Sen bırak dünyanın kıyametini, sen kendi kıyametini yaşa. Yürü. Ruhlar çiftleştirildiği zaman. Sende ne kadar ne tecelli ettiyse, yaratıldıysa hepsinin küçücük, küçücük, küçücük, küçücük, ruhlar var. Onları birleştiriverir, alır onu götürüverir. Diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğu zaman. Senin diri diri gömdüğün mahremin vardır. Sen duygularını gömdün diri diri, sen düşüncelerini

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

gömdün diri diri, sen sevdanı gömdün diri diri, sen bakir sevdanı kirlettin, sen aşıklığını kirlettin, sen o kız çocuğu gibi temiz, kız çocuğu gibi berrak, kız çocuğu gibi naif olan o aşıklık duygunu diri diri gömdün sen. Sen öylesine zalimsin, sen öylesine hainsin, sen öylesine bir insansın ki fitne çukurusun. Allah’ın sana bahşettiği o tertemiz duygularını gömdün, onun hesabı sorulur senden. Hangi günah yüzünden öldürüldüklerini. Hangi günah yüzünden aşıklığını sen bertaraf ettin? Hangi günah tatlı geldi de sen o aşıklık bakiresini, aşıklık bekaretini yıktın gittin. Hangi nefis tat verdi ki sana sen aşıklığını berbat ettin, duygu dünyanı berbat ettin. Duygu dişidir, erkek değildir. Duygu dişi olduğu için ürer. Duygu dişi olduğu için büyür. Duygu dişildir çünkü. Defterler açıldığı zaman, haydi şimdi geçtin sen öbür tarafa. Sen artık öbür taraftasın, sen bu tarafta değilsin. Senin defterlerin açılır, senin defterlerin önüne konur senin. Sen bunu her gece yaşamazsan imanını sorgula. Sen bunu her gün yaşamazsan imanını sorgula. Sen bunu her an yaşamazsan Mustafa Özbağ, imanını sorgula. Sen bunu her an yaşamazsan kendi kendini sorgula. Sen bunu her an yaşamak zorundasın ve kıyamet her an kopar, her an. Ve kıyamet devamlıdır, kıyamet an ve an an ve an her an kopar. Gözler tembel, burunlar tembel, kulaklar tembel, akıl tembel, düşünce tembel, kıyametin her an koptuğunun farkında değil. Gök sıyrılıp açıldığı zaman. Herkesin bir göğü vardır, o göğü sıyırır atıverir. Göğü sıyırıp atıverdiği zaman sen hakikatle karşı karşıyasındır ve göğünü sıyırıp attıklarında seni karşına ilk gelecek olan cehennemdir. Cehennemi görmediysen henüz imanın kemale ermedi senin. O cehennemi gözünle gör, o cehennemi gözünle görerekten imanını kemale erdir. Cehennem kızıştırıldığı zaman. O cehennemin kızıştırıldığını, o cehennemin azabını, o cehennemin ıstırabını görürüsün. Cennet yaklaştırıldığı zaman. Ve sana cennette yaklaştırılır. Sen cehennemi de görürsün cennetin sana doğru yaklaştırıldığını da görürsün ve amel defterin açılmıştır senin ve amel defterinden kendi defterini okursun. Ama cehenneme gideceğini bilirsin ama cennete doğru gideceğini bilirsin ve her kişi ne hazırlamış olduğunu anlar. Nerde burada cebriye? Her kişi, herkes ne hazırladığını görür. Defterin elindedir senin o gün ne hazırladığını görürsün. Defterin elindedir senin o an ne hazırladığını görürsün ve o an ne hazırladıysan sen o tarafa doğru yönelirsin. O şey sana yaklaşır ya sen cennete bir şey hazırlamışsındır cennet sana yaklaştırılır ya da sen cehenneme bir şey hazırlamışsındır cehennem sana yaklaştırılır. Her kişi ne hazırlamış olduğunu gördüğü zaman. İçinizden dosdoğru olmak isteyenler için. Bakın Hazreti Allah burada bir kıyamet senaryosu anlatıyor ve kıyamet senaryosunun arkasından diyor ki, kıymetli dostlar, bu kıyamet senaryosu vaat edilen kıyamet senaryosu değil, bu kıyamet senaryosu dünyadaki kıyamet. Senin her an ve her gün yaşamak zorunda olduğun, görmek zorunda olduğun kıyamet. Seni gaflet uykusundan uyandıracak, seni iyiliklerle yoğuracak kıyamet senaryosu bu. Sen bunu öbür kıyamet gününe bekleme. Bu, burada yaşanacak bu. Bu, burada yaşanıyor bu. Bu, bu anda tecelli ediyor. Geceler boyu bunu yaşayamazsanız bunu yazamazsınız da zaten. Tekvir suresini bilir bizim sufi kardeşler birisinin dilinden. Okursanız takip ederseniz Tekvir suresini bilmeniz gerekir. Devam eder: İçinizden dosdoğru olmak isteyenler için. Kim isteyecek bunu?

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

yaklaştırıldığında o

Bu dehşet haneyi gördünüz, bu tabloyu izlediniz, bu tablo gözünüzün önünde oldu. Bu tablo gözünüzün önünde yaşandı ve diyorsunuz ki ben dosdoğru olmak istiyorum. İstek sizde, dilek sizde. Neden? Bunu yaşamışsınız siz. Kıyameti gören var mı? Cehennemi gören var mı? Cenneti gören var mı? Bu senin gözünün önünde ayan beyan çığlıkları duyduğunda, cehennemdeki vahşeti gördüğünde ve insanların hangi suçlardan dolayı cehennem azabı çektiğini an ve an gözünün önün de yaşarsan sorarım size kim dosdoğru olmak istemez? O kimsede müthiş bir dosdoğru olma duygusu ve isteği olur ve Allah ayet-i kerimeyi indirir: Fakat o Alemlerin Rabbi dilemeden siz dileyemezsiniz. Eğer O dilemeseydi ve dileyip de sizin gözünüzün önüne bunu sermeseydi siz dosdoğru olmayı dilemeyecektiniz. Hakkınızı helal edin, ben o hakikat penceresinin duvarının dibinde bir toz olayım. Bu hakikate erenler içindir, bu avam için değildir. Bu cehennemi burunun ucunda koklayanlar içindir. Bu cenneti gözünün içerisinde seyredenler içindir. Bu her an alıp verenler içindir. Bu her an o dehşetle o cennetin arasında girip gelenler içindir. Bu hakikat perdesi gözünün önünden kaldıranlar içindir. Bu Allah’ın kulların üzerinde veli kullarının yaşadığı bir haldir ve bu hale erişenler içindir ve o erişenler bu hali izledikten sonra onlar dosdoğru olmayı dilerler. Hep dosdoğru olmak noktasında dururlar ve derler ki, bizi doğru yolda durdur ve derler ki, sen doğru yolda bizi istihdam eyle ve derler ki, sen bizi mukim eyle bu noktada. Eğer bu cehennem azabını görmemiş olsaydık ve bu cehennem azabında yaşananları bilmemiş olsaydık ve o cehennemin kokusu bizim içimizi dışımıza çıkartmamış olsaydı ve o cennetin güzelliğini ve o cemalinin güzelliğini görmemiş olsaydık, evet biz doğruluk noktasında yine sapanlardan olabilirdik. Biz yine doğruluğu ve hakikati görmezden olanlardan olabilirdik ama biz bunları ayan beyan görünce, bunları hakikat penceresinden izleyince içimizden dosdoğru olmak geldi ve dedi ki, biz dosdoğru olmak zorundayız ve biz doğru yolda olmak zorundayız ve Allah da dedi ki: Evet Allah bunu senin gözünün önüne serip de bu hakikati sana aşina etmeseydi sen bunu dileyemeyecektin. Sen bu dosdoğru olmakta mukim duramayacaktın. Sen bu mukim duruşunun sebebi Allah’ın senin önüne serdiği bu dehşet hane, bu lütufkârane, bu hamiyet pervane, bu muhteşem hakikat penceresinin tecelliyatıdır. O yüzden sen dosdoğru olmayı diledin. Bu dileme, bu dilemedir. Alın cebriyeciler koyun koltuğunuzun altına açın açın okuyun. Bu tefsiri de sakın tefsir kitaplarından aramayın.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı