Nefes

Nefes — 2 Şubat 2013 Sohbeti

NEFES • 5/26

2 Şubat 2013


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

2 Şubat 2013 Tarihli Sohbet

Evet bu geceki konumuz yaratılış. İnsanlar var olduğundan beri yaradılışı hep konuşmuşlar. Fizik bu kadar gelişmemişken kimisi kutsal kitapların bu konuda çok sınırlı olarak söyledikleriyle kalmış, kimisi hayal etmişler, düşünmüşler, tefekkür etmişler ama doğru ama yanlış birçok varsayımlar üretmişler. Ürettikleri varsayımlar teknik olarak maddi planda ispatlanamadığından dolayı birer teori haline gelmiş. Pozitif bilim bu noktada teorilerle değil, ispatlanmış, deneylenmiş, düşünceden fikirden çıkıp da eyleme dönüşmüş, matematiğe bürünmüş şeyleri kabul eder, o bilgiyi doğru kabul eder. Tabi yaradılışla alakalı veya yaradılan bir şey yoktu. Bunlar birer fikir, tarih boyunca tartışmışlar. Yaradılışı kabul edenler bir yaratanı da kabul etmek zorundalar. Eğer yaradılış kabul edilmezse yaratanda yoktur. O yüzden felsefi olarak bu noktada ikiye ayrılır. Pozitif ilim dünyasında da ikiye ayrılmışlar. Bir kısmı yaratılışı kabul etmiş, bir kısmı ise yaradılışı kabul etmemiş. Bu kâinatı ezelden beri var görenler var. Oysa yaradılışı kabul ederseniz bir yaratan kabul edeceksiniz ve yaratanın da bu alemi, başlangıç noktasının var olduğunu gösterir alemin.

Hilkat yani yaratılış hiç şüphesiz İslam’ın dünya görüşünün dayandığı temel kavramlarından biridir. İbni Arabî’nin varlık bilgisinde en temel kavram tecelli kavramıdır ve bu varlık alemi de eninde sonunda Hakk’ın kendi tecellisinden başka bir şey değildir. Bu anlamda alemin varlık olarak zuhuru demek olan hilkatte doğal olarak Hakk’ın kendi tecellisi ile özdeştir. Arabî’ye göre hilkat yani yaratmada tıpkı zati tecelli kadar gerçektir.

Gelelim sorumuza: Allah bir şeye varlık vermeye karar verdiğinde ona yalnızca “Ol” der ve o şeyde varlığa bürünür. O süreçte o şeyin tekevvünü yani varlığa bürünmesi Allah’ın bir fiili değil, bizzat o şeyin fiilidir. Arabî’nin yaratılış teorisinde kısacası tekvinin Hakk’a değil yaratılan şeye atfedilmesi gerektiğini kuvvetle vurgulamaktadır. Bu görüşe göre mahlukatın Hakk’ın doğrudan doğruya müdahalesine yalnızca sınırlı bir yer tanıyacak kadar güçlü, kuvvetli olarak takdim edilmekte olduğu bir vâkıadır.

(Hilkatin son safhası olan)

tekvînin Hakk’a değil de eşyaya atfedilebilmesini Arabî şöyle açıklar: Allah “tekvîn” işinin Allah’a değil (yaratılan) şeyin kendisine atfedildiğini beyan etmiştir. Bir şeyin olmasını irade ettiğimizde kavlimiz ona yalnızca “Ol” dememizdir. Artık o olur (Nahl suresi ayet 40) bu görüşü Arabî’nin açıklar mısınız?

Bütün alem ebedi bir değişim içindedir ve alemdeki her şey an be an değişmektedir. Yani her şey her an bir an önceki taayyününden farklı bir taayyün ile yeniden taayyün etmektedir. Keşani

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Arabî Kur’an’daki Seba melikesi Belkıs kıssasından vücud aleminde sürüp gitmekte olan bu kesintisiz ifna yani yok olma ve ibga yeniden yaratılma yönünden çok güzel bir örnek bulmaktadır. Bu kıssa nevm suresi 38 ve 40 da zikredilir. Bu mucize nasıl olmaktadır? Arabî ona yeniden yaratılış diyor. Bize göre taht tek bir anda bir yerden diğer bir yere taşınması vaki değildir. Bu ancak aynı anda yok etmek, idam ile var etme, icaddır. Prof. İzutsu. Sizce nedir?

Evet, biz yaratılışı bu gece ilk başlangıcından alalım. İslam, Kur’an ayetleri ve hadis-i kudsilerle ve hadis-i şeriflerle bu meseleyi derleyip toparlayıp düz bir düzlem üzerinde yürümeyi düşünüyorum. Hiçbir şey yok idi. İslam’ın geleneksel yaradılış düşüncesi budur. Ben bir kısım batılılar gibi bu varlığın ezeli olduğunu düşünmüyorum, ona katılanlardan değilim. Varlığın başlangıcı var. Şu anda alem olarak nitelendirdiğimiz bu alemin başlangıcı var. Hiçbir şey yok iken Allah var idi. Tabi Arabî bu meseleye bakarken “Hiçbir şey yok iken Allah var idi. Hala daha öyle” der. Yani hiçbir şeyi yine yok görür. Arabî bu manada vahdet-i vücutçulardan ayrılır. Vahdet-i vücudçular bu alemi var görür, arasındaki fark budur. Arabî ise bu alemi yok görür. Alemi yok görmez; bu alemi hayal olarak görür, rüya olarak görür, öyle söyleyeyim. Biz şu anda rüya alemindeyiz Arabî’ye göre. Biz aslında rüya görürken hakikat alemine geçeriz Arabî’ye göre. Rüya gördüğümüzde, o hakikat alemidir. Yaşadığımız bu alem rüya alemidir Arabî’ye göre ve hayaldir. Hazreti Mevlâna da “Siz bu alemi bir hayal üzerine yürür görün” der. Hazreti Mevlana’yla Arabî’nin bu noktadaki varlığın konumu durumu noktasındaki felsefesi birbirine yakındır. Ama Hazreti Mevlana’nın bu noktada “Sen bu alemi hayal üzerine yürür gör” felsefesi, mantığı, tevili, tefsiri benim daha çok hoşuma gidiyor. Bu daha insanların anlayabileceği, algılayabileceği bir nokta olarak geliyor. Hiçbir şey yok idi. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Allah var idi. Yaradılışla alakalı ayet-i kerimede “Kün fe ye kün” vardır ya meşhur, Allah ol dedi oldu. Bakın buranın altını çizin: Ol dedi oldu. Oldu. Bakın Cenâb-ı Hakk bir şeye “Kün fe ye kün” dedi yani Allah bir şeye ol dedi, oldu. Oldu. tefekkür etmenizi Oldu’nun altını çizeceğim şimdi. Burasının üzerinde düşünüyorum. Ol dedi oldu. Ol dedi oluyor değil, ol dedi olacak değil, ol dedi olacak değil, gelecek zaman yok, geçmiş zaman da yok, şimdiki zaman. Kesin, kati. Ol dedi oldu. Ayet-i kerimeye baktığınızda “Ol dedi oldu” deyince bütün felsefeniz değişecek şimdi. Oldu. Bu kesin, kati ayet-i kerime. Oldu, bitti yani. Ben adım attım, bitti. Bardak doldu, bitti. Elma oldu, bitti elmanın oluşumu. Ağaç büyüdü, bitmiş ağacın büyümesi. Tekkeye bugün dinleyicilerle doldu, bitmiş, dolmuş. Cenâb-ı Hakk “Kün fe ye kün dedi, Allah ol dedi oldu. Bu alem oldu.

İki anlayış çıkacak: 1- Cenâb-ı Hakk bu alemi yarattığına işaret bir ayet-i kerime. Allah bir şeye ol dedi oldu yani olan ne burada? Yaratılan alem. Allah bu alemi kast etti, bu alemi yaratmayı kastetti ve Cenâb-ı Hakk buradaki kastında dedi ki, ben bu aleme ol dedim bu alem oldu. Alemi yaratmayı istedim yani, alemi yarattım. 2- -Benim anladıklarımı anlatıyorum ben şimdi- Allah bir alemi değil, içindekilerle beraber yarattı. Yaradılış işlemi bitti. Ya bitti diyeceğiz ya da bittiyi kabul etmeyeceğiz diyeceğiz ki Allah alemi yaratmayı murad edince bu muradını

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

gerçekleştirdiğini söyledi. Yani yaradılış hala daha devam ediyor. Eğer devam ediyor diyorsak bu yaradılış daha bitmedi. Eğer yok, oldu diyorsak, yaratılış bitti. Bunu başkalarından duyarsınız da ben kendi gittiğim yolu anlatıyorum. Sonuçta mevcud olan bu alem var mı? Var. Şimdi eğer bitti dersek biz, buna alt açılım gerek. Alt açılım. Ben şunu şöyle açıklıyorum: minareye çıktı müezzin ezanı okudu. Müezzin ezanı okudu mu? Okudu. Bizde bir dinleme cihazı olsa, bin km öteye gitsek, biz müezzinin okuduğunu örneğin 4 dakika sonra duyacağız değil mi, 300 bin km/saat ya ışık hızı değil mi, bin km gidersek 3 de 1 zaman yani 1 saniyenin 3 de 1 zamanından sonra bulacağız öyle değil mi? 3 bin km üzerine gidersek 1 saniye sonra duyacağız. 300 bin km sonra 1 saniye sonra. 300 bin km. Burada size ders vermek gibi değil, mesele anlaşılsın diye uğraşıyorum. 300 bin km sonra duydu ama müezzin bir saniye önce “Okudum” dedi. Müezzin bir saniye önce okudum dediği ezanı duyan kimse bir saniye sonra “Duydum” dedi. Şimdi bunu düşünün. Müezzin 1 saniye önce “Okudum” dedi ama biz 1 saniye sonra “Duydum” dedik. O okuduğu anda yanı başında olsaydık her okuduğunu duyacaktık aramızda hiç zaman farkı kalmayacaktı ve anında “duydum” diyecektik. O zaman “ol” dedi oldu, ne zaman oldu? Olduğunu ne zaman duyduk? Arada ne kadarlık bir saniye geçti de bu bana gelinceye kadar? O zaman “ol” dediğiyle bugünün arasındaki geçen zaman beni tembelleştirmiş. Ben ona aşina olamamışım. Bir zaman farkı var. Cenâb-ı Hakk yaradılış esnasında, burada “oldu” dedik ya, başlangıcı belli. Bu yaradılışın başlangıcı.

Yaradılışın başlangıcı ne? Zaman? Zaman ne? Allah’ın sıfatı. Daha önce o sıfat gizli bir hazine idi. Gizli bir hazineydi. Allah hadis-i kudside ne diyor “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim” o zaman, zaman gizli bir hazineydi ve Allah’ın zat-ı uluhiyetinde saklıydı, yaratmayla yaratılanın zamanı başladı. Burada zaman başlamadı, yaratılanın zamanı başladı. Siz anne karnına düştüğünüzde sizin için bu dünyadaki zaman başladı. Sizin ruhlarınız yaratıldığında ruhlarınızın yaratılış anında zamanınız başladı. Saman yolunun yaşı tahmini 2,5 milyon yıl ışık yılı. Saman yolu için zamanın başlangıcı 2,5 milyon yıl. Saman yolu için. Alemin başlangıcı tahmini 14-15 milyon yıl, ışık yılıyla. Tahmini. Bunlar artık belirli bilim adamları tarafından kesinleşmiş hesaplar. Dünya artık varlığın ezeli olmadığını biliyor, varlığın başlangıcı olduğunu biliyor. Varlığın başlangıcı ile bu varlığın zamanı da başladı. Bir şeyin başlangıcı var ise sonu da vardır. Başlangıç ile son arasındaki zaman biriminin ne kadar olduğunu kestirmek. Benim hesabıma göre, ben bilmiyorum. Biz yaratılmayı kabullendiğimiz için böyle anlatıyoruz. Eğer yaratılmayı kabullenmezsek, o zaman bu alem ezeli ama alemin ezeli olmadığı astrofizikçiler tarafından kayıt altına alındı. Amerikalı iki tane bilim adamı, çok iyi hatırlıyorum, 78lerde 80lerde ayrı bir radyo dalgası gibi bir dalgalanma buldular. Benim o zaman çok ilgimi çekmişti. Bu 78, 79, 80 lerde olan bir şey bu. O zamanlar biz siyasetle koşturduğumuzdan bizim siyasi tartışmalarımızdan birisiydi bu. Biz yaradılışı savunurken bizim solcu arkadaşlarımız yaradılışın olmadığını, bu alemin ezel olduğunu savunuyorlardı bize. Biz okulda bunları tartışırdık o zaman dikkat edin. Şimdi okullarda bunlar tartışılmıyor, şimdi okullarda bunlar konuşulmuyor, işin bir de bu tarafı var. Şimdi o iki tane bilim adamı

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

bir radyo frekansı buldular benim anladığım dilden söyleyeceğim, o frekans o güne kadar olan frekanslardan bambaşkaydı. Anlattıkları oydu o zamanlar için. Makaleler yayınlanmıştı ve Türkiye’de o makaleleri takip edenler vardı. Yaradılışı savunanlar, o mütedeyyin muhafazakâr insanlar darvinistlere karşı, Darvin teorisine, maymundan gelme, bu noktada alemin ezel olduğunu, bu alemin kendi kendine her şeyi var ettiğini ve bu alemin kendi kendine var ederken alemin kendisinin bir aklı olduğunu, Allah’ın olmadığını, tanrının olmadığını savunuyorlardı. Şimdi meseleyi dağıtmak istemiyorum, o iki tane bilim adamı bir radyo frekansı buldu. O frekans mevcut frekanslardan farklı, ilk yaradılıştaki noktayı buldular ve o frekans bütün alemin, yaratılmış olan bu alemin her dalga boyutunda var olduğunu tespit ettiler. Her dalga boyutunda. Yani her enerji boyutunda varlığın her boyutunda. Yani varlığın bir madde haline gelmesi var, varlığın bir de madde değil de enerji halinde olması var. O enerji halindeki maddenin varlık derecesi ile madde boyutuna gelmiş olan varlığın varlık derecesi aynı değildir. Cebrail aleyhisselamın varlık derecesi ile insanların varlık derecesi aynı değildir. Varlığı bu noktada derecelendirecek olursak eğer, varlık derecesinin en üstüne olan şey Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyetidir.

Bunu sufiler, ehli tasavvuf böyle inanırlar ve varlığın hangi noktasına giderseniz gidin, hangi derecesine giderseniz gidin varlık komple Muhammedîye kokar. Varlık aleminin neresine ayak basarsanız basın ayak bastığınız her yerde Muhammedîye kokusu alırsınız. Bu işin kalbi tarafı ama varlığın neresine giderseniz gidin Allah’ın nuru ile karşılaşırsınız. Allah’ın nuru. Hangi boyuta giderseniz gidin varlığın hangi derecesine giderseniz gidin varlığın üzerinde Allah’ın nurunun tecelliyatını görürsünüz. Meseleyi toparlıyorum: Cenâb-ı Hakk “Ol” dedi oldu. “Allah bilinmek istedi, alemi yaratmak istedi. Alemle bilinmek arasındaki boyuta zaman dedi” Bilinmekte zamanın içinde “bilinmekte zamanın içinde ve varlıkları yarattı. Bütün varlıkların en zirvesine bilinmeği koydu. Varlıkların içerisindeki bütün varlıklar kullar, insanlar, bütün yaratılanlar bilinme noktasına erdiği zaman bütün bu hakikate ermiş oluyor mu?” Evet. Bilme noktasına erdi. “Bilmek nedir?” Hakikatin özüdür. Bilmek hakikatin özüdür. Bildiğiniz, Odur. Tanırsan bilirsin. Tanıdığını bilirsin. “Bütün varlık bilinmeye mi gidiyor?” bütün varlık biliyor. “Biz mi bilmiyoruz?” Biz de biliyoruz. “Bilenin zaman diye bir kavramı kalmıyor” kalmıyor “Hiçbir varlığı da kalmıyor” Kalmıyor, “mekânı da kalmıyor” kalmıyor “orda oluyor. Zirve” Evet, zirve. “Yaratana göre yaratılış bitti yaratılana göre yaratılış devam mı ediyor?” fikir güzel. Bakın güzel fikir: “Yaratana göre yaratılış bitti yaratılana göre yaratılış devam mı ediyor?” “Yaratılış bitti, biz bittiğini yavaş yavaş sonra anlıyoruz.” “Amacımız neydi?” Yaradılışı anlamaktı amacımız. İnsanın temel vazifesi, yaradılışını bilmek. Bilmenin her şeyini bilmek. “Zaman o zaman maddi bir varlık değil mi? Hiçbir şey yok iken zaman var mıydı?” Hiçbir şey yok iken Allah’ın zatı uluhiyetinde zaman vardı. Allah ebed ve ezel. Ebed ve ezel deyince o zaman Allah için kendi içerisindeki zamanın o esnada bir anlamı yok, varlık için var. O zaman farklı bir noktaya geldik. Ben onu çözerken şöyle çözdüm kendimce: “kün” dedi ya, “ol” dediğinde zamanı da yarattı. Yaratılanın zamanı. Yaratan için zaman söz konusu

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

değil. Yaratılan için, “ol” dediği anda ilk yarattığı şeyi yaratırken ona “kün” derken, sıfır noktası zamanın, yaratılanın sıfır, hiçbir şey yok. Zaman yok tecelli edecek bir yer yok çünkü, yaratılan da yok tecelli edecek bir şey yok. O zaman o esnada hem zamanı -yaratılan için- hem de yaratılanın kendisini o esnada yaratması lazım. O zaman yaratılan her şey zaman düzleminin üzerinde gitmekte. Ayriyeten zaman kavramı çıkacak şimdi.

Zaman mı yaratılandan önce tecelli etti yoksa zaman yaratılandan sonra mı tecelli etti? Bu benim kendimce cevap: Cenâb-ı Hakk “kün” derken, yaratırken kendi zat-ı uluhiyetindeki zaman kavramını da tecelli ettirdi. Belki de saniyenin yüzlerce katrilyon zaman biriminin biri kadar aralarında bir fark varsa vardır. Belki de zaman bu noktada saniyenin yüzlerce katrilyon bölüsü kadar yani o artık böyle bir an deriz ya biz ona, anın katrilyonda biri kadar bir hesaplama biriminde Cenâb-ı Hakk kendi zatı uluhiyetindeki zaman sıfatını tecelli ettirdi. Evet şimdi meseleyi toparlayayım: Cenâb-ı Hakk “kün fe ye kün” dedi, “ol” dedi oldu. Hiçbir şey yoktu hiçbir şey yok iken Allah bilinmekliği istedi. Bunları yol haritası olarak gidiyorum, Allah bilinmekliği isteyince Cenâb-ı Hakk kendisini bilecek olan, kendisini bilecek olan bir şey yarattı ve o şeyi Cenâb-ı Hakk yarattı “kün fe ye kün” dedi onu yarattı, onu yaratınca o yarattığı şey Onu zikretti, Onu tesbih etti, Onu tenzih etti. Bu Allah’ın hoşuna gitti. Bu Allah’ın hoşuna gidince bu olgu, bu oluş, bu kün lafzı tecelliyatı devam etti.

Bu benim kendi kanaatimce, kendimce: Allah alemi de Âdem’in suretinde yarattı. Allah Âdem’i kendi suretinde, alemi de Âdem’in suretinde yarattı. Allah alemi Âdem’in suretinde yaratınca ben kendimce yaratılış felsefemi şöyle oluşturdum: anne karnına bir meni düştü öyle değil mi? O meni yumurtayla birleşti bir oldu, tek oldu, Cenâb-ı Hakk ilk şeyi yarattı, yaratmış olduğu şeye kendi ruhundan ve nurundan üfledi. İlk yaratılan şey Allah’ın ruhu ve nuru. İnsan, rahime düşünce yumurta ve meniden oluştu iki taneydi tecelliyat. İki tecelliyattan tek oldu. Ruhundan ve nurundan, tek oldu. Ben bunu kendimce anladığım şeyi kendimce anladığımı söylüyorum. Bu öylesine hızlı, öylesine hızlı bu ilk yaratılan, öylesine zaman birimlerinin en ince ayrıntısına ve en ince dilimine kadar öylesine hızlı, tahayyülünüzün üzerinde, bütün matematiksel hesapların üzerinde öylesine yüksek bir enerji bunda vardı ki bu binlerce katrilyon bölü bir zaman biriminde ikiye, yine binlerce katrilyon zaman biriminde yani böyle an bunda çok uzun zaman, gözünü açıp kapatmanız çok uzun zaman. İnsanoğlunun gözünü açıp kapatması çok uzun zaman. Çok uzun zaman. Şu anda insanoğlunun tespit edebilmiş olduğu en hızlı gidebilen şey, ışık hızı. Hesaplarlarken herkes ışık hızında hesaplıyorlar. Benim bu dediğim ışık hızını dahi katmerleyecek bir hızda. Işık saniyede üç yüz bin km hızla gidiyor öyle değil mi? Bu, saniyede üç milyon km hız gibi. Saniyede üç milyon km hız gibi bu. Bu öylesine muhteşem bir hız ve öylesine büyük bir enerji hızı bu ve bu ilk önce ikiye ondan sonra dörde ondan sonra sekize, on altıya ve hızla o büyük patlamanın, big bang dedi az önce bir kardeşimiz burada, ben o teoriye kapı aralayanlardanım. O büyük patlamaya ben kapı aralayanlardanım. Yalnız o ışığın hızı varlığın derecelerinden aşağıda. Allah, var. Bu varlığın derecesi bilinmiyor. Cenâb-ı Hakk burayı yasaklamış zaten kullarına. Zatın tefekkürü yasak. İlk varlık derecesi

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Bu varlık deresinde başka bir varlık derecesi yok. En yakın (Allah’a). Sonrasında Cebrail aleyhisselam, peygamberler, veliler, melekler, diğerleri. Varlığın dereceleri. Varlığın dereceleri derken, varlığın boyutları derken kast ettiğim şey bu. Veliler meleklerden üstündür. Evliya-ı ulema değil, veliler. Meleklerden sonra evliyalar gelir. Peygamberlerden sonra veliler gelir. Veliler meleklerden daha üstün yaratıklardır. Melekler kördür, veliler kör değildir. Veliler bilincin üst noktasındadırlar. Peygamberlerden sonradırlar. Peygamberlerin üzerinde Cebrail aleyhisselam, Cebrail aleyhisselamın üzerinde Muhammed-i Mustafa vardır sallallahu aleyhi ve sellem. Ama biz bunu melekler kategorisinden olarak yaparsak Cebrail’i en üstüne koyacağız ondan sonra Azrail, İsrafil, Mikail gelecek ondan sonra diğer melekler gelecek. Meleklerin varlık dereceleri. Ben meleklerin varlık derecelerini demiyorum şimdi, ben varlığın derecelerini anlatıyorum. Varlığın derecelerine göre Muhammed-i Mustafa en üstte onun altında Cebrail aleyhisselam onun altında peygamberler onun altında veliler ve melekler var. Bunlar varlık dereceleri ve bunlar varlık dereceleri böyleyken başa döndük, ilk yaratılışta Cenâb-ı Hakk böylece yüz katrilyon bölü bir zaman biriminde hızla big banga geçebiliriz buradan, hızla büyük patlama diyelim veyahut Allah’ın sıfatlarının hızla tecelliyatı diyelim, hızla tecelliyat başlayaraktan Cenâb-ı Hakk alemi yarattı.

Arabî’nin varlık bilgisinde en temel kavram tecelli kavramıdır ve bu varlık alemi de eninde sonunda Hakk’ın kendi tecellisinden başka bir şey değildir. Bu anlamda alemin varlık olarak zuhuru demek olan hilkatte doğal olarak Hakk’ın kendi tecellisi ile özdeştir. Eyvallah. Arabî’ye göre hilkat yani yaratma da tıpkı zati tecelli kadar gerçektir. Eyvallah

Gelelim sorumuza: Allah bir şeye varlık vermeye karar verdiğinde ona yalnızca “ol” der ve o şeyde varlığa bürünür. O süreçte o şeyin tekevvünü yani varlığa bürünmesi olgunlaşması, oluşması Allah’ın bir fiili değil, bizzat o şeyin fiilidir.

Allah’ın bir fiili değil, bizzat o şeyin fiilidir. Burası çok önemli. Allah bir şeye ol der, o olan şey Allah’ın fiili değil, olan şeyin fiilidir. İyi dinleyin: Allah bir şeye ol der o şey olur. Olan şey Allah’ın fiili değil, yaratılmış olan şeyin fiilidir. Allah bir şeye ol dedi, bir şeye ol dediğinde bu fiil Allah’ın mı, olanın mı? Arabi diyor ki, burada öylesine ince perde var orayı iyi düşünün. Sohbetlerde Allah’ı zikredin. Dimağınız açılsın, Allah’ı zikredin kalbiniz açılsın. İnce perdeyi, ince ayrıntıyı göremiyorsunuz. Dinle, ince ayrıntı var. Saklı, gizli bir ayrıntı var. Ne saklı, gizli ayrıntı? 1- Allah bir şeye ol dediğinde o olur. Olan şey, diyor, kendisinin fiilidir. Burada farklılık var. Allah her an bir şendedir yani bir iştedir, bir fiildedir. Allah her an bir şeydeyse bir fiildeyse, geçen dersimizde ne dedik? Kime aitti yaratma fiili? Allah’a ait. Şimdi o zaman bir şeyi yaratan Allah ise o fiili yaratan kimdi? Allah’tı. O fiilin üzerinde iki kuvve, iki tecelliyat var dedik. 1- Yaratma. Kime aitti? Allah’a aitti. Bakın sohbet

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

birbirini nasıl tamamlıyor. 2.si neydi? İstek. Kime aitti? Kula aitti. O zaman bu olan şeyin kendi fiilimi oldu bu? Kendi fiili. Bu fiili kim yarattı? Allah. O zaman kendisi yaratmadı demek ki yaratılanı. Evet Arabi’yle burada bir yol ayrımı çıktı yine.

Arabî diyor: bu süreçte o şeyin tekevvünü yani varlığa bürünmesi Allah’ın bir fiili değil, bizzat o şeyin fiilidir. Peki. Aslında burada ayrı bir ince ayrıntı daha var: o şey kendi fiili olsa ne olur?

Meni yumurtayla birleşti. Meni yumurtayla birleştirdikten sonra Arabî diyor ki, o ilk noktanın ikiye bölünmesi bu yaratılmış olan şeyin kendi fillidir, diyor. Dörde bölünmesi yine kendi fiilidir diyor. Hızla sekize, ona, on ikiye bölünmesi yine kendi fiilidir diyor. Örnekliyorum: Allah anne karnında yumurtayla meniyi birleştirdi ve bu hızla bölünme aşamasında. Bu hızla bölünürken Arabî diyor ki bu bölünme işlemleri o varlığın yani o “kün, ol” emrinin varlığa bürünme işlemleri varlığın kendi fiilleridir, Allah’ın değildir, diyor. Toparlayayım bu meseleyi bitireyim. Kendi fiilidir dediğini açıklıyorum: kendi fiilidir demiş ya, bu yaratılanın fiiliyle Allah’ın fiilini ayrı perdelerde görmüş Arabî. Ayrı perdelerde görmüş. Ayrı perdelerde, aynada görmüş. Tecelli diyor ya. Tecelli noktasında görmüş. Bunun içerisine Cenâb-ı Hakk o oluşumun hareket tarzını, felsefesini, kanunu, hukukunu içine koydu. Bu oluşumun aklı var. Bu, aklıyla kendisinin hangi noktada ne yapacağını biliyor. Bilinmekliği istemişti ya. Küçücük bir zerrenin içerisinde kendisinin yol haritasının bilgisi var. O bilgisiyle yürüyor. Hepsini bir bütünün içerisine aldığınızda, her zerrenin kendince aklı, kendince bilgisi var ve ona yüklenmiş. O hücre hangi noktada hangi safhaya geleceği içinde gizli, saklı. O tecelli ettikçe içindeki bilinmeklik, bilgi zuhur ediyor ve her zerrede bu bilgi var. Her zerre o bilgiyle hangi zaman biriminde ne hale geleceği kendi içinde var ve o ol dediği şey 1.adımda ne hale gelecek, 2.adımda ne hale gelecek, 3.adımda ne hale geleceği o zerrenin içerisinde var. Arabî, diyor ki: bu fiiliyat bu zerrenin kendisi içinde, diyor ama bu fiiliyatlar manzumesini -ben şimdi ilave ediyorum onu- komple Allah’ın fiiliyatlarının içinde. Bu bizim geçen haftaki ve bir önceki haftaki düşüncemizi destekleyen ve tamamlayan bir olgu. Biz ne demiştik? düşüncemiz var, kendi düşüncemizle bir hareket ediyoruz. Kainattaki gördüğünüz bütün zerrelerin kendi fıtratlarınca bilgisi var. Karaciğerinizdeki bir zerrenin kendi bilgisi var. O gelen besinlerden ne inşa edeceğini biliyor. Bilgi düzeyi ona göre tamamlanmış ve karaciğer dışarıdan başka bir bilgi düzeyi gerekmeksizin kendi içindeki bilgi işlevini çalıştırıyor ve diyor ki Arabî: Allah sadece ol der. Bir şeyin varlığa bürünmesini murad eder ve varlığa bürünecek olan şey fiiliyat noktasında kendi fiilidir, diyor. Aslında çok ince bir perdeye dokunmuş orda ve çok ince bir perdeden konuşmuş. Biz o ince perdeyi bir yere bağlıyoruz şimdi. Bölüp parçalanmasın, orda fiil noktasında sizin ayağınız kaymasın, küfre düşmeyin, sapıklığa düşmeyin diye Arabî’nin meydanda bıraktığını bağladık. Küstahlık olmasın. Ve böylece o yaratılan şeyin kendi fiili aslında Allah’ın sıfatlarının tecelliyatı oldu. Sıfat, onun üzerinde tecelli etti ama o yaratılan şey kendi birey dairesinde nerde ne yapacağını çok iyi bilen akla ve bilgiye sahip. Hamd ediyorum gerçekten böyle bir

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

sohbet ve soruyla karşılaştığım için. Geri kalanı hiç okumasam bile olacak şimdi. O kadar içim coştu.

Arabî’nin yaratılış teorisinde kısacası tekvilin Hakk’a değil yaratılan şeye atfedilmesi gerektiğini kuvvetle vurgulamaktadır. Yani bu noktada yaratılan şey bir aklı var, aklınca gidiyor yani ama o aklı Cenâb-ı Hakk’ın bilgisi dahilinde. O bilgiyi ona yüklemiş, o kuvveti ona yüklemiş, o kudreti ona yüklemiş. İnsana da yüklemiş.

Bu görüşe göre mahlukatın Hakk’ın doğrudan doğruya müdahalesine yalnızca sınırlı bir yer tanıyacak kadar güçlü kuvvetli olarak takdim edilmekte olduğu bir vâkıadır. Evet. (Hilkatin son safhası olan) tekvînin Hakk’a değil de eşyaya atfedilebilmesini Arabî şöyle açıklar: Allah “tekvîn” işinin Allah’a değil (yaratılan) şeyin kendisine atfedildiğini beyan etmiştir. Bir şeyin olmasını irade ettiğimizde kavlimiz ona yalnızca “ol” dememizdir. Artık o olur (Nahl suresi ayet 40) Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece ona “ol” dememizdir. Hemen o da oluverir. Cenâb-ı Hakk “ol” der ona, o “ol” demesiyle nasıl olması gerektiği bilgisi ve hikmeti ona akıtılır o da oluverir. Bu görüşü Arabî’nin açıklar mısınız? Herhalde açıkladık. Allah’a hamd ediyoruz biz açıklamadık O açıklattı.

Bütün alem ebedi bir değişim içindedir ve alemdeki her şey an be an değişmektedir yani her şey her an bir an önceki taayyününden farklı bir taayyün ile yeniden taayyün etmektedir. Eyvallah.

Yeni yaratılış? Arabî Kur’an’daki Seba melikesi Belkıs kıssasından vücud aleminde sürüp gitmekte olan bu kesintisiz ifna yani yok olma ve ibga yeniden yaratılma yönünden çok güzel bir örnek bulmaktadır. Bu kıssa Nevm suresi 38 ve 40 da zikredilir. Bu mucize nasıl oldu? Arabî ona yeniden yaratılış diyor.

Bir şeyin başka bir şeye bürünmesi ve bir şeyin başka bir şeyde tecelli etmesi ve onun ettirilmesi Allah’ın adetlerindendir. Allah bir şeyi iki kez yaratmaz. Cediddir her yaratışı, yenidir yani. Belkıs’ın kıssasındaki koltuğun getirilmesi Cenâb-ı Hakk için zor bir şey değildir ama malumdur ya Süleyman aleyhisselamla Belkıs’ın arasında bir hikâye vardır. Süleyman aleyhisselamın yanındaki yardımcılarından birisi Belkıs’ı koltuğuyla beraber huzura getirir. Belkıs buna şaşar. Arabî bu noktada onu yeni bir yaratılış olarak görür. Böyle görmekte bir beis var mıdır? Yoktur. Her an Allah bir şeyi yok edip var ediyorsa onu o esnada bu mekânda yok edip başka bir mekânda var edebilir anında. Bu mekânda yok edilen o saniyenin katrilyonda bilmem kaç bölümü kadar zaman biriminde Cenâb-ı Hakk onu başka bir alemde, başka bir boyutta var edebilir. Biz bunu yeni yaratılış olarak görelim. Bir çıt daha geçelim: Cenâb-ı Hakk, her yarattığı şey bir alem niteliğindedir. Her yarattığı şey bir alem niteliğindeyse bir alem niteliğindeki bir şey başka bir alemin içerisine anında girebilir. Bunu bütüncüllük açısından baktığımızda hem yeni yaratılışı hem de bir şeyin başka bir şeye benzeyerek yaratılması, Cebrail aleyhisselam Dıhye suretinde

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

gelir. Bunu da onunla birleştirin. Cebrail aleyhisselam Dıhye suretinde geliyordu. Peki, o zaman Cebrail aleyhisselam Dıhye suretinde gelip, görülüp, tecelli ediyorsa, bu varlığın boyutlarının içerisinde dolaşma. Demek ki bir melek varlığın kendi içerisinde insan suretine girebiliyor. Belkıs Cenâb-ı Hakk’ın takdiri ile kudreti ve kuvveti ve yaratmasıyla bir anda Süleyman aleyhisselamın önünde yeniden yaratılabilir mi? El-cevap: Evet. O kısacık zaman biriminden dolayı aynı şekilde değil de aynına benzer olarak birbirine bağlantılı yaratılan şey kendince yeniden yaratıldığını fark etmeyebilir mi? Evet. O zaman yeniden yaratılışı kabul edebilir miyiz? Düşünün.

“Bize göre taht tek bir anda bir yerden diğer bir yere taşınması vaki değildir. Bu ancak aynı anda yok etmek idam ile var etmek icaddır.” demiş İzutsu. Bu, az önceki meseleden o kadar girift bir mesele değil. Evet ayet-i kerimeyi okuyacağız şimdi: Süleyman “Ey ileri gelenler, onlar bana teslim olmadan önce hanginiz bana onun, kraliçenin tahtını getirebilir?” cinlerden bir ifrit “Sen yerinden kalmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben buna güç yetirecek güvenilir biriyim” dedi. Kitaptan bilgisi olan biri “Ben onu gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm” dedi. Süleyman tahtı yanında yerleşmiş halde görünce şöyle dedi “Bu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kimde nankörlük ederse bilsin ki Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir”. Süleyman, “Tahtını tanınmaz hâle getirin. Bakalım tanıyacak mı, yoksa tanımayacaklardan mı olacak?” dedi. Belkıs gelince, “Senin tahtın böyle mi?” denildi. O da “Sanki o! Fakat zaten daha öncede bize bilgi verilmişti de biz teslim göstermiştik” dedi. Demek ki Süleyman aleyhisselamın hemen taht getirilmiş. İzutsu diyor ki: Allah her an idam eden ve icad edendir, taht Belkıs’ın sarayında idam edildi, Süleyman’ın yanında tekrar icad edildi. Bu tabi Arabî’ye göre söylüyor bunu. Arabî’de diyor ki, Allah bir şeyi orda yok etti, orda var etti. Aslında Cenâb-ı Hakk varlık alemini sınırsız nur dalgalarıyla her an yeniler, öyle söyleyelim, algılayacağımız şekilde. Bir nur dalgası yoktur ama nuru devamlı tecelli halindedir. O tecelli halindeki o nurun içerisindeki eşya büyük bir hızla bir yerden bir yere geçebilir. Öylede denebilir. Açıklanabilir. Bunu yeniden yaratma veyahut ta varlık aleminin değişik boyutlarında dolaşma olarak tanımayabiliriz. Bu Arabî’nin bu noktadaki düşüncesini reddetmiyorum ama bunu varlık aleminde boyutlar arasında tecelli etme olarak görüyorum. Benim görüşüm.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları