NEFES • 8/26
20 Nisan 2013
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
20 Nisan 2013 Tarihli Sohbet
Arabî’ye göre bütün peygamberler insan-ı kâmil fikrinin timsalidirler
ama Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bütün peygamberler arasında müstesna bir yer işgal eder. Bu Onun bir peygamber olmasından çok, önce kevni bir varlık olmasıdır. Küntü nebiyyen ve Âdeme beyne’l-mâi ve’t-tîn “Âdem daha henüz balçıkla su arasındayken bile ben peygamberdim.” Hadis-i şerif. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki “Âdem su ile balçık arasındayken ben peygamber idim.” Başka bir hadis-i şerifte de -buna ilave edelim- “Daha hiçbir şey yok iken ben peygamber idim.” Başka bir hadis-i şerifte “Âdem insanın evvelidir, ben ise yaratılmışların evveliyim” der. Ontolojik açıdan ezelden beri var olan kevni bir varlık olarak Muhammed a’yân-ı sabiteye tekabül eder. Söz konusu düzeyde mutlak olarak Hakk ile Hakkın zahiri tecellisi olan alem arasındaki var olduğu da olmadığı da söylenemeyen berzah düzeyidir. İzutsu. Hazreti Peygamber yani.
Hakikati Muhammedîye a’yân-ı sabitenin kendilerinden ibaret değildir. Bu daha çok a’yân-ı sabiteyi cem eden o a’yân-ı sabitenin varlığının kendisine bağlı olduğu aktif prensiptir. Hakk’ın cihetinden bakıldığında hakikati Muhammedîye bizzat Hakk’ın yaratıcı gücü ya da mükevvenatın, yaratılmışların tümü kendini izhar eden gücü olarak Hak Teala’dır. Afifi
Buna ontolojik olarak gerçeklerin gerçeği denilmektedir. Gerçeklerin gerçeği eninde sonunda Hakk’tan başka bir şey değildir ama o başlangıçtaki mutlaklığına bürünmüş olan Hakk’da değildir. O Hakk’ın kendini izhar etmeye başlamasının ilk suretidir. Bundan dolayı Hazreti Muhammed’e kevni ölçekte platonisin aklı evveli kabul etmektedir.
insan-ı kâmil olarak Hazreti Muhammed Hakk’ın tecellilerinin ilkidir. İlmi kelam açısından Allah’ın ilk yarattığıdır. Platonus’un alem görüşünde mutlak tekten neşed eden ilk sudur olan nusuun iki veçhesi vardır: 1-Sudur ettiği mahal ile ilgili olarak pasif veçhesi. 2- Kendisinden sudur edenle ilgili olarak aktif veçhesi. Arabî felsefesinde bu pasiflik kuvaa, ubudiyete yani ibadete ve aktiflikte Rablığa, rububiyete dönüşür. Şu hâlde Ruhu’l Muhammedî kendi zuhurunun ve tecellisinin kaynağı olan halik ile ilişkisinde pasif bir kul olarak görülmesine karşılık alemle olan ilişkisi açısından hilkatin temeli olarak fail durumundadır.
Arabî’nin Fusûs’ta ki açıklaması şöyle: Ne zaman ki Resul asaleten kul olarak yaratılmıştır. Asla efendilik davası ile başkaldırmamıştır. Allah Ondan yaratacağını yaratıncaya kadar pasif olması sebebiyle secde etmeye ve bu durumu vakıf olmaya da devam etmiştir. Allah da ona fail olma rütbesini ve latif bir ara alem olan nefisler aleminde müyesser olmayı lütfetti. Fusûs
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Soru: Hazreti Muhammed’in ara olma tabiatı, berzahiyesi görülmektedir.
O Hakk’a karşı kul ve pasif ama aleme karşı efendi ve aktiftir. Açıklar mısınız?
Enfal 17 “Ya Muhammed sen atmadın. Attığında ve lakin Allah attı” Bu
ayette hem pasiflik hem de aktiflik var. Bu nedir?
Baştaki “Âdem daha henüz balçıkla su arasında
iken bile ben peygamberdim” sözünden biz oraya küçük bir şerh düştük ya: İlk yaratılan. Hiçbir şey yok iken Allah var idi. A’yân-ı sabite ne idi -bu benim kendi anlayışım- Allah’ın kendi zat-ı uluhiyetinin içerisinde yaratacak olduklarının tümü. Bu, a’yân-ı sabite. A’yân-ı sabite ne demek biliyor musunuz? Ayan: Görünen demek. A’yân-ı sabite dediğimizde: Sabit görünenler. Bunda a’yân-ı sabiteye sizdeki delil: Gördüğünüz rüyalar. Rüya görüyor musunuz? Evet. Ve gördüğünüzde rüyada yaşıyor musunuz? Evet ama uyandığınızda diyorsunuz ki, rüyaymış. Ama birisi dese ki: Kim gördü? Diyeceksiniz ki: Ben gördüm. Yaşadınız mı? Evet. Ama zahiren bir tecelliyat var mı? Hayır. A’yân-ı sabitenin kuldaki bir iz düşümü, kuldaki tecelliyatı rüya veya kuldaki tecelliyatı, düşünce. Düşünüyorsunuz, düşündüğünüz zaman fiiliyata geçti mi? Hayır. Bu noktada harekete geçti mi? Hayır ama bir şeyi düşündünüz. Cenâb-ı Hakk düşünmeye de önem veriyor. Mesela bir kimse kötülük yapmayı düşünse yapmasa Allah ona sevap veriyor. Biz ona şöyle inanıyoruz, ya kötülükten vazgeçtiği için ona sevap verdi. Şeriat dairesinde doğru mu? Evet. Orda Cenâb-ı Hakk düşünceye kıymet veriyor. Bu da benim kendi algım. “O insanlar düşündü mü ki?” Düşününce insan mekanizması çalışmaya başlıyor. A’yân-ı sabite bu noktada -ama rüya olarak algılayın ama düşünce olarak algılayın- işte a’yân-ı sabitede Cenâb-ı Hakk bütün her şeyi yarattı. Şu a’yân-ı sabite aynı zamanda Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kendi manevi varlığı. Bunu Arabî böyle söyleyememiş. Arabî, varlık aleminde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini Hakk’ın tecelliyatı olarak görmüş, öyle diyor. Daha ileri: Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri a’yân-ı sabitenin kendisi. Cenâb-ı Hakk yaratacak olduğu her şeyi Muhammed-i Mustafa’nın maneviyatının üzerinden yarattı. A’yân-ı sabite Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinden tecelli ediyor. Bunu Arabî o esnada kendince a’yân-ı sabiteden berzah, berzahtan varlık yani zahiri alem. Bu berzahı ve varlığı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve maneviyatı olarak görüyor ve o berzahtan tecelliyata varlığın tecelliyatını da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Hakk’ın bu noktadaki varlığa tecelliyatı olarak görüyor. Bu işin karışık tarafı. Bu böyle değil, deme noktasında değilim.
Hazreti Allah varlık alemine tecelli ettirecek olduğu her şeyi kendi zat-ı uluhiyetinde, a’yân-ı sabitesinde yarattı. Bu a’yân-ı sabite Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin maddi manevi varlığı, a’yân-ı sabitedeki. Bu berzah alemi de çünkü varlık alemi. Alem-i berzah dediğimiz şey, ruhların yaratıldığı yer. Ruhlar yaratıldıysa varlığa dönüşmüş demektir. O zaman varlığa dönüşen yerden öncedir a’yân-ı sabite. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
a’yân-ı sabitenin bir ismini Muhammed-i sabite diyebiliriz. Biz a’yân-ı sabitenin bir ismini Muhammed-i Mustafa koyabiliriz. Zaten eğer ki bu a’yân-ı sabiteyi biz Muhammed-i Mustafa olarak koyarsak meselenin içerisinden rahat bir şekilde iman zafiyeti çekmeden yürürüz.
Şimdi burada “Âdem daha henüz balçıkla su arasında iken bile ben peygamberdim” bu, Âdem aleyhisselamın yaratılış esnasına yani dünya yaratılmış, toprak yaratılmış. Dünya ve toprak yaratıldıktan sonra Âdem’in yaratılışına geçilmiş. Bu sonraki devre. Henüz daha dünya yok iken Muhammed-i Mustafa var idi. Henüz daha alemler kurulmamış iken Muhammed-i Mustafa var idi. Henüz daha berzah oluşmamış iken Muhammed-i Mustafa var idi. Hatırlayın ilk sohbetlerin birisinde demiştim ki, ilk yaratılan, ilk var olan, ilk varlığa dönüştürülen 00000… bölü 1 zaman miktarında yaratılan şey Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyetiydi. Bu neydi? Varlığa dönüştüğü haliydi. O “şey” ne? O “şey” bir madde değil. O zerrecik bir madde değil. O, maddenin temelinin, temelinin, temelinin, temelinin, temeli. Hazreti Mevlâna diyor ki “Bu varlığı sen bir hayal üzerine yürür gör.” O zaman onun temeli ne? Biz bu manada hayal diyebiliriz ama onun temelini Hazreti Allah diyor. Hadis-i kudside Hazreti peygamber diyor ki “Hiçbir şey yok iken Allah kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı” Kendi ruhundan ve kendi nurundan. Ruhundan ve nurundan dediğinde, o hiçbir şeye benzemez. İmam-ı Azam ona “şey” der. İmam-ı Azam’dan sonra gelen ulemanın hepsi de felsefeciler de bu “şey” kelimesinde bağlı kalmışlardır. İlk yaratılan şeyi isimlendirmek mümkün değil, vasıflandırmak mümkün. Vasfı ne? Allah’ın ruhu ve nuru ve hiçbir şey yok iken, hiçbir şey yaratılmamış iken Hazreti Allah Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, kendi ruhundan ve nurundan Onu yarattı. O yarattığı ilk şey ne yapmıştı? Zikretmişti. Zikretti. O yüzden ayet-i kerimede dedi ki: Ankebut “Allah’ı zikretmek en büyük iştir” O ilk yarattığı şey Allah’ı zikretti. Cenâb-ı Hakk yine hadis-i kudside diyor ki “Beni tesbih etti, beni tenzih etti, beni takdis etti, övdü.” Bakın tenzih yani bütün olumsuzluklardan arındırma. Tesbih, onu ne yapma? onu zikretme. Takdis: Yüceltme. O zaman kul Allah’ı zikrederse tesbih ederse, Allah’ı ne yapacak tenzih edecek. Ne yapacak? Takdis edecek, yüceltecek. Allahu Ekber demek Allah’ı takdis etmektir. La ilahe illallah demek Allah’ı zikretmektir. Sübhannahi ve bi hamdihi demek Allah’ı ne yapmaktır? Tenzih etmek ve hamd etmektir. Sübhanallah demek Allah’ı ne yapmaktır? Tenzih etmektir. O yüzden sübhanallah her kim derse cennette ne oldu, bir ağaç dikti. Sübhanallah: Tenzih, Allahu Ekber: Takdis etmek, la ilahe illallah: Zikretmek. “Zikrin en efdali la ilahe illallahtır.”
İlk yaratılan şey ne yaptı? Allah’ı tesbih, tenzih ve takdis etti ve işte üç boyut: Tesbih, tenzih ve takdis etme. Bunu neden sıraladım? Bu üç hal varlığın boyutlarıdır. O şey Allah’ı zikredince Cenâb-ı Hakk o zikrinden dolayı hızla yaratmaya başladı. O yaratılanları gördükçe tenzih etti. Yaratılanları gördükçe tenzih etti ve yaratılanları görünce tenzih edince namütenahi o varlıkları ve yaratıkları görünce takdis etti yani büyüklüğünün önünde eğildi. Secde sonra geldi. Şimdi bu tesbih, tenzih ve takdisi bugüne kadar herkesin bildiği nokta şu: Bu “Kün” denince başlandı, Arabî’de bunu böyle biliyor veyahut ta böyle söylüyor. Arabicilerde bunu böyle söylüyor.
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Yanıldıkları nokta bu: Kün’den değil, a’yân-ı sabitede başladı. Kün’de değil. Bütün arabicilerin yanıldığı yer burası. Neden? Yazılıdan bakıyorlar, halden değil. Halden baksalardı bakın Hazreti Mevlâna ne diyor, halden bakan ne diyor, halden bakan “Henüz daha Âdem yok iken biz sevgilinin gül bahçesinde güller dererdik.” Sevgilinin gül bahçesi neresi? A’yân-ı sabite. Henüz diyor Âdem yaratılmamış iken biz sevgilinin bahçesinde gül toplardık, gül koklardık. Sevgilinin gül bahçesi neresi? A’yân-ı sabite. Şimdi meseleyi toparlıyoruz, şimdi meseleyi kestirmeden toparlıyoruz: O zaman henüz zikir a’yân-ı sabitede başladı. Tenzih a’yân-ı sabitede başladı. Takdis a’yân-ı sabitede başladı. A’yân-ı sabitede bitti her şey ve a’yân-ı sabite bu manada Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti. Hakk’ın hak olarak tecelli ettiği yer kendi zatının içinde. Zaten Arabî bu meseleyi kendi zatının içinde mi? yoksa bütün bu varlığı da içine mi alıyor diye tereddüt eden kimse. Oysa a’yân-ı sabiteyi direkt Cenâb-ı Hakk’ın zatının içerisine alsaydı ve deseydi ki: Zatının içerisinde Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyetinde ve nuraniyetinde bütün her şeyi var etti. Hakk, Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyetinin üzerinde bir tamam tecelli etti, demiş olsaydı mesele bitecekti. Özür dilerim hepinizden de kendimi methetmek ya da Ona küstahlık etmek değil ama bu mesele ümmetin arasında kargacık burgacık olmadan daha anlaşılır bir hale gelecekti. Ve a’yân-ı sabitede Cenâb-ı Hakk Muhammed-i Mustafa’nın kutlu doğumunu kutladığımız Çanakkale eski kilisedeki Kutlu doğum konuşmamın başında şunu demiştim, hatırladığım kadarıyla söyleyeyim: Biz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zahiren bu dünyaya gelişini kutluyoruz. A’yân-ı sabitede doğduğunun zamanını bilmiyoruz. Biz bu dünyaya doğumunun kutlu doğumunu kutluyoruz, a’yân-ı sabitedekini değil ve a’yân-ı sabitede ne zaman doğduğunu bilmiyoruz. Ne zaman a’yân-ı sabitenin içerisinde -ben onu isimlendirirken rahat anlaşılsın diye isimlendireyim- varlığa dönüştüğünü bilmiyoruz. Benim, bu fakirin bu noktadaki algısı bu. Öyle olunca Hakk’a karşı kul ve pasif, aleme karşı efendi ve aktif. Hakk’a karşı kul ve pasif: Ne yaptı a’yân-ı sabitede? Onu zikretti, Onu tesbih etti, Onu tenzih etti, Onu takdis etti. Kulluk. Ama Cenâb-ı Hakk Onun bir veçhesinden, bir yüzünden bütün varlığı yarattı. Ne? Aktif. Sufi bir veçhesiyle pasif. Hazreti Mevlâna’dan “Biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz. Bir sivri ucumuz Şeriat-ı Muhammedîye’ye batmış, öbür ucunla alemleri seyran ederiz.” Aktif. Bir tarafı pasif, direğe bağlı: Kulluk. Bir tarafı ne? Aktif, alemleri seyran eden. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kul peygamber. Pasif. Öbür taraftan aktif, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” Aktif, az önceki ayet-i kerime “Sen atmadın ben attım” Aktif. Başka bir ayet-i kerime “Sen öldürmedin ben öldürdüm” Aktif. Bir tarafta aktif. Çünkü nerden bu işaret?
Bir avuç toz, bir avuç toprak düşmanın üzerine atılır, düşmanın üzerine her biri şarapnel parçası, gülle gibi ortalık alabora olur düşman bir anda dağılır. Bir avuç toprak. Bir avuç toprağı atan Muhammed-i Mustafa aktif. Onun bir avuç toprağını binlerce şarapnel parçası haline getiren Allah var. Onun kalbinde o esnada çünkü düşmanın dağılması var. Onun kalbinde düşmanın dağılmasının Cenâb-ı Hakk tabiri caizse aktif hale getiriyor karşıyı alabora ediyor. Muhammed-i Mustafa’nın gönlüne
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
ne düşerse, nasıl düşerse Cenâb-ı Hakk onu öyle yaratıyor. O zaman başka bir yere geleceğim dip not olarak: Muhammed-i Mustafa o gün için bir tarafı pasif bir tarafı aktifse bugün diyebilir miyiz dostlar Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri için şimdi komple pasif diye? Gelin O hiç aktifliğini kaybetmeyen Muhammed-i Mustafa’ya düzgün ümmet olalım. O zaman bir tarafı aktifse aktifliği bitmedi o zaman aktifliğine devam ediyor. O zaman biz şimdi meselenin tamamına bakacak olursak, bu hadisenin tamamına bakacak olursak berzah alemi var mı? Var ama Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti berzah alemi değil. Ya? Onun bir üstündeki olan a’yân-ı sabite. A’yân-ı sabiteden berzaha yani emir alemine iner. A’yân-ı sabitede ne? Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti. Onun ruhaniyetinden ve nuraniyetinden yaratıldı bütün her şey. O zaman varlığın hangi derecesine giderseniz gidin, varlığın hangi noktasına bakarsanız bakın yine sohbetleri toparlayaraktan şimdi söylüyorum, varlığın her zerresinde Muhammed-i Mustafa’nın nuraniyetini ve ruhaniyetini görmeniz mümkün. Onun ruhaniyeti ve nuraniyeti neydi? Hazreti Allah’ın ruhaniyeti ve nuraniyetiydi. O yüzden o zaman Cenâb-ı Hakk varlık alemini tecelli ettirirken Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyetinin ve nuraniyetinin üzerinden tecelli ettirdi ve Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın varlığı a’yân-ı sabitenin komplesini ihata etmiştir. Böylede diyebilir miyiz? El-cevap: Böylede deriz. O yüzden bu sorunun başlangıcında olan Hazreti Muhammed’in ara olma tabiatı berzahiyesi görülmektedir. O Hakk’a karşı kul ve pasif ama aleme karşı efendi ve aktiftir. Eyvallah. Ama biz burada bunu berzah alemine değil onun üstündeki a’yân-ı sabiteye bağlıyoruz. Bu kardeşinizin de bu noktadaki fikri bu.
“Şimdi Allah celle celaluhu Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi kendi ruhaniyetinden, nuraniyetinden yarattı. Hiçbir şey yok idi ben var idim diyor Allah celle celaluhu, her şeyi de yoktan var etti. Allah Onu kendinden bir parçadan yarattıysa o zaman var olandan yarattı?” Parça değil. Bir şeye benzetme dedim. O, madde değil ilk yaratılan. “Peki ilk yaratılan o nuraniyet Allah’ı zikrettiğinde bilerek mi zikretti yoksa Allah onu zikretsin diye mi yarattı? Bilmeden mi zikretti tesadüfen?” Tesadüfen değil. Bilerek zikretti. “Yaratılış amacından?” Bilerek zikretti. “Allah celle celaluhu zikretmesini istediği için zikretti diyebilir miyiz?” Hadis-i kudsi şu “Allah bir şeyi yarattı. Yaratılan şey Allah’ı tespih etti tenzih etti. Bu Allah’ın hoşuna gitti. Oraya takılanacak bir şey yok orda. Allah’a bir şeyi yaratmış hiçbir şey yok iken, o yarattığı şey Onu tesbih ve tenzih etmiş. Siz yine karıştırdınız.
Eğer biz o ilk yarattığı şeyi a’yân-ı sabitede olduğunu görürsek, a’yân-ı sabitede yaratılan şey, ilk yaratılan şey Allah’ı zikretti, tesbih etti. Daha ileri: Bütün varlığın, hayatın sırrı bu a’yân-ı sabitede. Bütün sır a’yân-ı sabitede. Sır varlık aleminde yok. Bütün herkes sırrı burada aşağıda (varlık aleminde) arıyor. Sır a’yân-ı sabitede. Berzah alemi ruhların zahire döndüğü yer ama onlar a’yân-ı sabitede var idi. “Efendim biraz önce örneklediğiniz gibi biz bir rüya gördüğümüz zaman a’yân-ı sabite oluyor. Allahu Teâlâ celle celaluhu Peygamber efendimizi yarattıktan sonra Onun hayalini sevdiğinden sonra mı berzah alemini yarattı? onun gördüklerini yani bir nevi rüyasını mı yaşıyoruz?” Biz Allah’ın rüyasını yaşıyor olabiliriz. “Allah
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
kendinden yarattığı için Peygamber efendimizi orda gördüğünü zikir halinde gördüğünden sonramı biz …?” eyvallah öyle denilebilir. “Biz ne zaman göreceğiz?” O da varlık. “Varlıkta mı?” Evet. “Hocam yaratmadan önce zikredeceğini biliyor muydu yarattıktan sonra?” Onun bilmediği bir şey yok. “Peki, neden böyle bir şeye ihtiyaç duydu? Zaten her şeyi biliyor görüyor. Düşündüğümüzü bile biliyor, kimin günah işleyip kimin işlemeyeceğini de biliyor. Neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyor?” Ne iş yapıyorsun “Postanede çalışıyorum” PTT’de çalışıyorsun. Senin PTT’de çalıştığını hiç kimse bilmemiş olsa böyle bir özelliğin olduğunu da hiç kimse bilmemiş olsa bir anlamı olur mu? “Olmaz” Birisi harikulade yemek yapıyor olsa ama hiç kimse onun yemeğini yememiş olsa, hiç kimse onun yemeğini görmemiş olsa onun harikulade yemek yaptığını nerden bileceğiz? Kim bilecek? “Peki böyle bir şeye ihtiyacı var mı Allah’ın?” Senin yok mu? “İnsanların bilmesine ihtiyacım yok postanede çalıştığımı” Evlenirken söyleyecek misin? “Evet” Neden ihtiyaç duyacaksın o zaman? “Sordukları için” Birisi olunca soracak değil mi? “Mevlâna hazretlerinin gül koklar idik, sözü mecazimi Efendim?” Hayır. “Varlık sonradan yaratıldı dedik?” Mecaz değil hakikat. “A’yân-ı sabitede varlık var mıydı?” A’yân-ı sabitede kendisinin “Biz gül bahçesinde gül koklar idik” dediği hakikat. Ne mecaz olsun ki? “A’yân-ı sabite sonsuz, peki varlık sonsuz mu?” Nerde okuyorsun “lise” Bu muhteşem bir soru a’yân-ı sabite sonsuz, varlık diyor sonsuz mu? Muhteşemsin. Hangi lisede okuyorsun “Nuri Erbak’ta okuyorum” Maşallah. Harika. Evet işin en enteresan noktası.
A’yân-ı sabite sonsuz, varlık sonsuz mu? Burada ikiye düşmüş herkes. Bir kısmı varlığın sonsuz olduğunu söylemişler. Bir kısmı da varlığın sonlu olduğunu söylemişler. Bir tez: Bunlar küfür değil böyle düşünmek. Fikir jimnastiği olarak algılayın: Cenâb-ı Hakk bütün varlık alemini yok edip kıyametini koparıp bütün her şeyi a’yân-ı sabitesine çeker mi? Çeker. Her şeyi a’yân-ı sabitede toplar mı? Toplar. Varlık olarak gördüğümüz her şey dürülür mü? Dürülür. Bu manada varlık olarak yaratılan her şey yok olur mu? Olur. Fikir jimnastiği. İki: Bütün bu varlığı devam ettirebilir mi? Ettirebilir. Kıyamet dediğimiz şey dünyanın üzerinde kopar, insanlar hercümerç olur, bir hesap kitap kurulur ondan sonra isterse yeniden dünya yaratır mı? Yaratır. Fikir. Devam ediyoruz: Bütün insanların kıyametini kendi nefislerinde koparttıraraktan dünya devam eder, varlık devam eder, o insanlar yine kendilerince kıyametleri kopup hesaba kitaba çekilip azabı çekip, gidecek oldukları yere gidip varlık devam edebilir mi? Edebilir. Varlık nasıl dedin ya, sonu var mı yok mu? Al sana bir sürü alternatif. Fikir. “Gayb denilen şey de bu değil mi aslında?” Değil. Gayb ayrı. “A’yân-ı sabiteden sonramı geliyor secde?” Secde a’yân-ı sabiteden sonra veya a’yân-ı sabitenin içi önemli değil ama önce zikir. Sonra secde. “A’yân-ı sabitede akıl var mıydı Efendim?” Akıl var, diyor ki “Ben akl’ı evvelim” Hazreti Peygamber Efendimiz diyor. A’yân-ı sabite akılsız değil. Akl’ı evvel Hazreti Peygamber efendimiz. Akl’ı evvel. El-Akl. “A’yân-ı sabitede zaman var mıydı peki?” Yok. “Efendim o zaman zikrullahta cüzi irade var mıydı? Başlangıçta?” Bakın burası çok önemli: O Allah’ı zikretti Allah’ın da bu hoşuna gitti. Birileri kıs kıs gülüyor bıyığının altından, bildiğini söylemiyorsun diye. Bildiğimi söyleyeceğim sonra. “Kalemi nereye
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
koyabiliriz?” Daha a’yân-ı sabiteden sonra kalem. Varlığın içinde. “A’yân-ı sabitede mi o zaman daha varlık olmadan ruhlar daha dünya alemine gelmeden bedene dönüşmeden a’yân-ı sabitede miydik biz?” Evet. Ruhlar değil. “A’yân-ı sabitedeki bütün her şey varlık alemine geliyor veya gelecek diyebilir miyiz?” Evet “O zaman a’yân-ı sabite sınırsızsa varlık alemi de sınırsız olmuyor mu?” A’yân-ı sabitenin sınırsızlığı ayrı varlığın sınırlılığı ayrı. “Vahdet-i vücudla vahdet-i şuhud meselesi bu anlamda düşünülebilir mi?” Düşünülebilir. Benim burada anlattığım ne vahdet-i vücud nede vahdet-i şuhud. Yani vahdet-i vücuda da bağlı kalırsam böyle konuşamam, vahdet-i şuhuda da bağlı kalırsam böyle konuşamam. Vahdet-i vücuda bağlı kalırsam ben a’yân-ı sabiteyi ve varlığı vücudun içine almam lazım “Tek diye yani, değil mi?” Evet. Hepsi de tek ama vahdet-i vücud düşüncesi şudur: a’yân-ı sabiteyi ve yaratılmışların hepsini de içine alır. Vahdet-i şuhud düşüncesi şudur: a’yân-ı sabiteyi ayrı alır, bütün yaratılmışları ayrı alır. “Efendim Allah celle celaluhu a’yân-ı sabitede yaratılmış her şeyi gördü.” Gördü “ve yarattığı ilk şey kendisini zikretti, tespih etti. Bu kendi iradesiyle mi oldu? Bu ilk şey kendi iradesiyle mi Allah’ı zikretti?” Evet. “İrade vardı?” Vardı. “Efendim levh-i mahfuz dediğimiz şey a’yân-ı sabite mi?” A’yân-ı sabiteden sonra. “Peki Hazreti Âdem’in de vücut bulmamışken önceki de a’yân-ı sabitede miydi?” Var “Peki Hazreti Mevlâna gül toplar idik dediği zaman Hazreti Âdem aleyhisselam da o çizgide değil miydi?” O da gül kokluyordu. “A’yân-ı sabite zaten var mıydı yoksa yaratılmış mıydı?” A’yân-ı sabite Cenâb-ı Hakk’ın kendince kendi varlığının içerisinde vardı zaten. “Allah’ın yarattığı ilk şey olan zikredeni Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin maneviyatı olarak nitelendirirsek yanlışa mı düşmüş oluruz?” Yok. “Efendim a’yân-ı sabiteyi bir nevi Allah’ın düşüncesi olarak düşünebilir miyiz?” Düşünebiliriz “Düşüncesinde yarattı?” Diyebiliriz. “Zikreden varlık zikrettiğinde Allah’ın hoşnut olacağını biliyor muydu? Ya da secde ederken?” Biliyordu. “Akıl a’yân-ı sabiteden çıkan bir şey değil mi?” Evet. “O zaman her aklı olanın oraya gitmesi lazım dimi?” Evet. “Nasıl?” Kendine sor.
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları