Nefes

Nefes — 16 Mart 2013 Sohbeti

NEFES • 7/26

16 Mart 2013


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

16 Mart 2013 Tarihli Sohbet

İbni Arabî’nin alem hakkındaki görüşü iki temele dayanmaktadır. Bunlardan biri Hakk Teâlâ bir diğeri de insan-ı kamildir. İnsan-ı kâmil kavramını tartışırken Arabî’nin insanı iki ayrı düzeyde ele aldığını görürüz. Bunlardan ilki kozmik, kevni düzeydedir. Avami termolojide bu düzeyde söz konusu olanın insanlık, beşeriyet olduğunu söyleyebiliriz. Bu kevni düzeydeki insan Hakk sureti üzerine yaratılmış olması sebebiyle alemdeki bütün varlıkların en kamilidir. İnsan burada insan-ı kâmildir. Bu anlamda insan-ı kâmile alemin kâmil bir icmali yani hülasası bütün varlık aleminin gerçek ruhu, alemde tecelli etmiş olan ne varsa hepsini de kendinde cem eden bir varlık nazarıyla bakılır. Bu düzeyde insan alem-i sagîrdir. ÂLEM-i sagîr, küçük alem demek.

İkinci düzeyde insan bir ferdi gösterir, insanın cem edici varlık olarak doğuşu ile ilgili Fusûs’ta meşhur bir pasaj vardır. 8-48-108 Hakk Sübhanuhu ve Teâlâ sayılmaları mümkün olmayan ilahi isimlerinin zuhura gelmemiş olan aynlarını görmeyi diledi ya da başka bir ifade ile varlıkla vasıflandırılmasından ötürü vaki olan emri hasretmek yeteneği olan cem edici varlıkta kevni cemide kendi aynını görmeyi ve bu görüşle de kendi sırrının kendine zahir olmasını yani açıklanmış olmasını diledi.

Arabî burada ilahi isimlerin bir yandan 1- Alemin yaratılışına, diğer yandan da 2- Bütün aleme yayılmış olan bütün özellikleri kendinde cem eden bir varlık olarak insanın yaratılışına yol açan batınen zorunlu kıldıkları Hakk tecellisinin esrarengiz sürecini tasvir eder. Bu pasajı dileyen Fusûs’tan okuyabilir.

Arabî işe alemin, özellikle insanın yaratılışındaki ilahi arzunun Hakk olarak Hakk’tan zuhur etmemiş olduğunu beyan ederekten başlar. Yaratıcı arzu ilahi isimlerin yani ilahi sıfatların asli batınilik gayretinden zuhur etmiştir. Mutlak bir ihtiyaçsızlık haliyle mevsuf olan Hakk olarak Hakk kendiliğinden ve kendi için herhangi bir yaratma filine gerek duymaz. Alemin varlığına yaratılmış aleme ihtiyaç duyan hep Esma-ül Hüsna’dır.

İbni Arabî’nin ifade etmek istediği Hakk’ın alemin aynasında kendini seyretmek arzusunun mesiyetinin olduğu ve kendine has sıfatlarının tecelli suretlerinde kendini müşade etmek istemiş olduğudur.

Soru: 1- Cenâb-ı Hakk’ın insanın zübdesini teşkil ettiği insan ile hülasa edilen

alem aracılığı ile kendisini seyretmesi nasıl mümkün olmaktadır?

2- Yine Arabî’den: bir şeyin kendi nefsini kendi nefsi ile görmesi kendi

nefsini ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez? Sizce?

Allah’ın kendini içinde seyredebilsin diye ilk yarattığı şey alemdi. Bu özel aleme Arabî insan-ı kebir, makro kozmos der Fusûs sa. 11-48. Buna karşılık

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Allah’ın kendini içinde seyretmek üzere yaratmış olduğu ikinci şey yani ihsan ise her bir nesneyi gerçekten de olduğu gibi yansıtan kusursuz bir aynadır. Keşani’ye göre insan, alem-i sagîr, alem ise insan-ı kebirdir yani büyüktür. İnsan dışındaki her bir varlık Hakk Teâlâ’nın ancak bir veçhesini yansıtır. Bunar bir araya cem edilip de bütün alemi teşkil ettikleri zaman ancak Hakk’ın bilincine tekabül eden bir büyük bütün teşkil eder. Bu anlamda hiç şüphesiz alem birdir ama bizatihi bilinci olmadığından tam ve gerçek vahdet teşkil etmez. Buna karşılık insan Hakk’ın bütün varlık alemine yayılmış olan tecellilerinin suretlerinin tümünü sadece tevhid etmekle kalmaz bunun üstünde bu bütünün bilincine de sahiptir. Bu manada insan Hakk’ın suretidir. Prof. İzutsu

Soru 3: Bu özelliklerinden dolayı insan Hakk’ın yer yüzündeki halifesi

İbni Arabî’nin alem hakkındaki görüşü iki temele dayanmaktadır. Bunlardan biri Hakk Teâlâ bir diğeri de insan-ı kâmildir. İnsan-ı kâmil kavramını tartışırken Arabî’nin insanı iki ayrı düzeyde ele aldığını görürüz. Bunlardan ilki kozmik, kevni düzeydedir. Avami termolojide bu düzeyde söz konusu olanın insanlık, beşeriyet olduğunu söyleyebiliriz.

Bir hadis-i kudsi “Allah alemi Âdem suretinde yarattı. Âdem’i de kendi suretinde yarattı ve insana, Âdem aleyhisselama bütün sıfatlarını öğretti ve bütün meleklere dedi ki “Sorun ona.” Hadis-i kudsi enteresan. Yol olarak enteresan. Allah alemi Âdem suretinde, Âdem’i de kendi suretinde yarattı. Allah alemi yarattı, alemden Âdem’i, Âdem’i kendi suretinde yarattı. İlk yaratılan neydi? Alemdi. Cenâb-ı Hakk kendi suretinde yarattığı şeyi, kendi suretinde yarattığı şeyi birinci yarattığından sonra yarattı. Buradan insan-ı kâmili arayacağız. Eğer insan-ı kâmili sadece mevcut yılların içerisinde gelen insan-ı kâmiller olarak algıladığımızda Arabî’nin görüşüne göre çünkü her an zamanın kutbu vardır, hadisle de sabittir bu, o zamanın kutbu insan-ı kâmilliğin en yüksek noktasındadır. Bu insan-ı kâmilin altında bir sağında bir solunda yine insan-ı kâmiller vardır. Bunlardan sonra iki tane daha, sağda ve soldaki insan-ı kâmillerin altlarında birer tane daha. Toplam beş etti bunlar. Bunların altlarında birer tane daha. Etti yedi. Bunların altında otuz üç tane daha, etti kırk. Bu kırkın hepsi de insan-ı kâmildir. Bunların hadis-i şerifte 30 tanesi İbrahim gönüllü der. Bir tanesi Muhammedîdir en baştaki. Muhammedî gönüllüdür. Ardından diğer 30 tanesi İbrahim gönüllüdür. Başka bir hadis-i kudsi okursunuz, bunların 30 tanesi Musa gönüllüdür, başka bir hadis-i şerif okusunuz, bunların 30 tanesi İsa gönüllüdür örneğin. Ama bunların hepsi de peygamber gönüllüdür. Bunların hepsinin de öğreticileri birbirleridir ama yukarıdaki beş tanesinin öğreticisi peygamberlerdir. Bunun içerisinde 7 tane vardır, bu 7 tanenin 7side insan-ı kâmili yetiştirenlerdir ama bütün bunların hepsi de alem ve ademin içindedir.

Allah bir şeyi yaratmayı murad etti. Ağacı yaratmayı murat ettiyse tohumunu yarattı. Tohumu ekti, tohumdan meyve çıktı. Tohumdan meyve çıktı.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Alemi yarattı, alemden ne yarattı? Âdem yarattı. Ademden ne yarattı? Muhammed-i Mustafa yarattı zahiri olarak. Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti neydi? Ondan alem yaratılmıştı. Yaratmayı konuştuk mu? Konuştuğumuzda bu değil miydi tablo? O zaman alem komple neydi? Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyetiydi. Bunun içindeki insan-ı kâmil ne o zaman? Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyetinin tecelliyatları. O ne? Allah’ın nuru. O zaman biz bu alemin içerisinde bir bütün olarak göreceğiz hepsini de. Neden? İlerideki soruyu iyi kavramamız için bu silsileyi yapmak zorundayız. Şimdi insan-ı kâmili tartışırken, insan-ı kâmile bakarken peygamberle baktığımız gibi bakacağız. Bir veçhesi ne? Beşeriyet. Hazreti Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki “Bende sizin gibi insanım. Yerim, içerim, uyurum, evlenirim.” Neymiş? Beşer. Bir veçhesi var, Allah ile görüşen, konuşan vasıtasız. Burası ne? Beşeriyetin üstünde. Beşeriyetin karşında ne var? Ulviyet, maneviyat. O zaman bir de ulvi tarafı var. O zaman biz insan-ı kâmile bakarken bir tarafı ne? Beşeriyet. Şöyle düşünün, bütün insanları bir görün ve bu insanların bir tarafı beşerî. Şöyle bakın, bir çıt yukarı çıkın. Bütün alemi bir veche ile beşer görün. Beşeriyet. Bütün alem. Bir vechesiyle ne? Ulviyet. Bunu böyle görmezsek eğer ayağımız yere basmaz. Çünkü Hazreti Peygamber diyor ki, bende sizin gibi yerim, içerim, uyurum. Beşer. Hazreti Peygamberi zahir olarak bir Peygamber olarak görmeyin, bütün alem olarak görün. Bütün bir alem olarak görürseniz bu alemin bir veçhesi ne? Beşer. Bir veçhesi ne? Ulviyet. Devam ediyoruz şimdi, Arabî’nin insanı iki ayrı düzeyde ele aldığını görürüz. Evet. İki ayrı düzeyde ele aldık. Bunlardan birisi kevni yani beşeriyet, öbürkü de ne? Ulviyet.

Bu kevni düzeydeki insan Hakk’ın sureti üzerine yaratılmış olması

sebebiyle alemdeki bütün varlıkların en kamilidir.

Bütün bu noktada alemi aldığımızda bu alemin içerisinde beşer noktasında baktığımızda beşeriyetin içerisinde en kâmil olanı kim? İnsan. Bunu darvinistler gibi insan yürüyen hayvandır noktasında bakmayın. Darvinistler gibi insan düşünen hayvan noktasında bakmayın. İnsan bu alemin içerisinde yaradılış noktasında her şeyiyle kâmil noktadır “Ahsen-i takvim üzerine yarattık” der. Çünkü insanın bir tarafı vardır alemdir, neydi alemin bir tarafı? Beşerdi. O zaman insanında bir tarafı alemdir. Madem ki alemin bir tarafı insandır insan suretinde yaratıldı, o zaman alemin bir tarafı ne? Beşer. Bu alem ise yaratılmakta kusursuzdur. Alemin neresine giderseniz gidin yaradılışta kusursuz bir sanat eseri görürsünüz. Teknoloji ve bilim ilerledikçe yaradılıştaki kusursuzluğu, yaradılıştaki en ince ayrıntıları ve hesapları insanlar gördükçe şunu diyor batılı fizikçiler ve bilim adamları: Bu alem kusursuz yaratılmış. Allah inancı olanlar diyorlar ki, Allah bunu kusursuz yaratmış. Allah inancı olmayanlar dahi şunu itiraf ediyorlar, bu alemin bir aklı var, bu aklı bu alemi kusursuz yaratmış. Tabiat kendi kendine yarattı diyorlar ya liselerde okuyorsunuz ya. Tabiat oturdu kendi kendine bacak bacak üstüne attı dedi ki, ben yaprağımı böyle yapayım, kusursuz olsun. Yani tabiatın içerisindeki o olgu, o akıl bir başkası

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

tarafından kurgulanmadı, tabiat kendi kendisini kurguladı diyor illaki yaratıcıyı kabul etmeyecek ya. Onlar fosilleştiler, bitti. Şimdi bütün dünya bütün ilim adamları bir yaratıcının var olduğuna inanıyor. Cern’deki bilginler dahi bir yaratıcının var olduğunu tespit ettiler. Bir yaratıcı var. Cern’in en büyük faydası yaratıcının var olduğunu kabul etmeleri. Kabul ettiler, bir yaratıcı var artık. O yaratıcıdan bir parça arıyorlar şimdi düşünebiliyor musunuz ve diyorlar ki, biz tanrının parçasını bulduk. Tanrının parçasının var olduğunu söyleyen fizik felsefecisi ama o öyle söylemedi “kahrolası tanrı parçasını arıyorum” dedi. O felsefeci öyle söyledi bunu. O en sonunda oraya dayandı. Hani ne dedik, Allah kendi ruhundan ve nurundan ne yarattı? Bir şey yarattı. Onu arıyorlar. Bu fakir daha beş yıl önce dedi ki: Onu bulacaklar, o hayal, dedim. Maddi olarak hiçbir ağırlığı yok onun. Göremeyecekler onu. Görmeye mikroskopları yetmeyecek ama varlığını kabul edecekler. Görmeye mikroskopları yetmeyecek varlığını kabul edecekler. Evet toparlıyorum, şimdi o zaman bu alemin bir tarafı ne olmuş oldu, beşer oldu. insanın da bir tarafı ne? Beşer. O zaman alemle Âdem’i ayırmayın. Alemle Âdem’i ayırmamış. Ademle kendini de ayırmamış. Alemi Âdem’in suretinde yarattım, Âdem’i de kendi suretimde yarattım. Âdem’i kendi suretinde yarattıysa Âdem’in üzerinde iki tecelliyat var. 1- Beşer tecelliyatı var. Cenâb-ı Hakk’ın üzerinde beşer düşünebilir miyiz? Nasıl düşünürüz, kün ismiyle alemi yaratmayla ne yaptı az önce Arabî’nin dediği, Hakk onu kendi suretinde tecelli ettirdi. Devam edeceğiz şimdi, toparlayacaksınız.

Varlıkların en kamilidir. İnsan burada insan-ı kâmildir. Varlığın en

mükemmeli insan-ı kâmil.

Bu anlamda insan-ı kâmile alemin kâmil bir icmali yani hülasası özü bütün varlık aleminin gerçek ruhu, alemde tecelli etmiş olan ne varsa hepsini de kendinde cem eden bir varlık nazarıyla bakılır. Bu düzeyde insan alem-i sagîrdir. Yani küçük alemdir.

İkinci düzeyde insan bir ferdi gösterir,

Yani insan öbür türlü bir ferttir ama biz bütün aleme bir boyut içerisinde bakarsak ne oluyor? Alem-i kebir oluyor. İnsana öbür türlü baktığımızda insan bu alemin cemi, bu alemin tohumu gibi olduğunda ne diyoruz? Alem-i sagîr yani küçük alem. Bunu Arabî böyle tespit etmiş, Arabî’den sonra gelenlerde böyle demişler. Ters çevirdim. Nasıl ters çevirdim: İnsan-ı kâmil alem-i kebirdir. Bugüne kadar arabiciler Arabî’yi algılayamadılar. Algılayamayışlarının sebepleri kalbi olarak, hal ayaklarının olmayışıydı. Kalbi ayakları olmuş olsalardı asıl alem-i kebirin insan-ı kâmil olduğunu göreceklerdi. Alem-i kebir olarak gördükleri alemin aslında alem-i sagîr, küçük alem olduğunu göreceklerdi. Çünkü Arabî değil, arabiciler bir şeyi göremediler. Göremedikleri şey Arabî’nin bütün Fusûsunda, Fütuhatında, bütün eserlerinde herkesin gözüne böyle ok misali değil kocaman bir şey sokar gibi soktuğu şeydi. Neydi? Hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım. Bu mümin kul kimdi Arabî’ye göre? İnsan-ı kâmildi. Hiçbir yere sığmayan Allah mümin kulunun kalbine sığmıştı ve Allah nereye tecelli etmişti? Mümin kulunun kalbine. O

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

zaman asıl alem-i kebir insan-ı kâmilin gönlü, kalbi ve kendisiydi. O yüzden Arabî derdi ki, kıyametin kopuş zamanı, hadis-i kudsi, onu da hadis-i kudsiye bağlayayım “Yeryüzünde bir tek Allah diyen kalmadığında kıyamet kopar” yeryüzünde tam manasıyla Allah diyen bu manada sadece zikr noktası değil bu, tam manasıyla Allah diyen zamanın kutbudur yani insan-ı kâmildir. O zaman ne zaman ki bir alem düşünün bir kalbe bağlı. O kalp olmazsa alem çöküyor. Bu kalp olmazsa alem çöküyorsa çöken alem mi buna bağlıdır, o mu buna bağlıdır? Hangisi büyüktür o zaman? İnsan-ı kâmil büyüktür. O zaman alem: sagîr, küçük alemdir. İnsan, büyük alemdir. Çünkü insana Allah cevap verir. Allah’ın cevap verdiği, icabet ettiği başka bir varlık yoktur. Allah meleklerine icabet etmez. Neye? Mümin kuluna icabet eder. “Dua ederlerse dualarına icabet ederim” ayet-i kerime. Aleme icabet ederim demiyor, aleme tecelli eder. Aleme tecelli etmek icabet etmenin altıdır. Aleme tecelli eder. Alem bu manada mahkumdur ama ademe icabet eder. Ademe icabet ettiğinde âdem mahkûm değildir. Ademin bir veçhesi vardır beşerdir bu beşeriyle nedir tecelliyata mazhardır, beşeriyle mecburdur ama ademin bir tarafı vardır ulvidir, ulviyeti ise nedir? Mecbur değildir. Ulviyeti ile ne olur? İcabet edilir. “Dua ederseniz duanıza icabet ederim, beni zikrederseniz bende sizi zikrederim. Beni bir topluluğun içerisinde anarsanız sizi daha yüce bir toplulukta anarım.” İcabete bakın. “Kim tövbe ederse tövbesini kabul ederim”. İcabete bakın. “Kim salih amel işlerse Allah onların salih amellerini kabul eder”. İcabete bakın. Burada mahkûmiyet ve mecburiyet yok. Beşerde mecburiyet var. Güneş belli bir sayıda ve dakikada ve zamanda dönmek zorunda, mecburiyet var. Senin kalbinde ve damarlarında mecburiyet var beşeriyet çünkü orası. Senin hücrelerinde beşeriyet var mecburiyet var oda. Mecbur mahkûm. Senin saçının teli mahkûm ne kadar uzaması gerekiyorsa o kadar uzayacak. Senin kaşının kılıyla saçının kılı aynı ama kaşının kılına dur demiş, mecbur, saçının kılını bırakmış büyüyor. Senin kirpiklerine dur demiş, aynı kıl. Kirpiklerin duruyor ama saçına yürü demiş, saçın yürüyor, sakalın yürüyor, bıyığın yürüyor, aynı yüzde çıkan kaşın ve kirpiklerin duruyor. Mecbur. O zaman beşeriyet mecbur. Ağaç mecbur, gök mecbur, güneş mecbur, yıldızlar mecbur, bütün gezegenler mecbur, mahkûm. Senin kalbinin atışı mecbur, damarlarındaki kanın yürüyüşü mecbur, senin damarlarında alyuvarlar ve akyuvarlar olacak, mecbur. Senin genetiğin olacak, mecbur. Buran ne senin? Beşer. Ve bu beşerin içerisinde en mükemmel yaratık sensin yine. O zaman da bu alemde mecbur, alemde beşer ve bu alemde en güzel ve en tatlı, en mükemmel şekilde yaratıldı. Güneş ne bir santim geriye ne bir santim geriye. Ay, yıldızlar ne bir santim ileri ne bir santim geri. En güzel şekilde yaratıldı, ahsen-i takvim üzerinde yaratıldı. Hiç kimsenin hesabında, kitabında katıksız, noksansız bir uyma var. Burayı anladık.

İnsan-ı kâmilin nesi bu? Beşerî. Bir de ulvi tarafı var. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Cebrail’le görüşmesi, ulvi. Bir tarafta içerim” diyen Peygamber öbür tarafına dönüyor Cebrail “Beşerim. Yerim, aleyhisselamla görüşüyor. Bir tarafında evlenen, cima eden, yıkanan, abdest alan bir Peygamber var öbür tarafında diyor ki hanımına, “Kapıda dur hiç kimseyi içeri katma çünkü Cebrail aleyhisselamla görüşmem var.” Meymune annemiz kapıda

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

duruyor Hazreti Hasan ile Hüseyin’e söz geçiremiyor, dalıyorlar içeri. Daldıklarında Hasan ile Hüseyin geliyor kucağına oturuyor. Kucağına oturunca Cebrail aleyhisselam diyor ki “Kıyamadın değil mi ya Resulullah?” Hasan ile Hüseyin -bu benim inancım- Cebrail aleyhisselamı orda görüyor. Bu benim inancım. Birisi der ki, kardeşim kayıtlarda böyle bir şey yok. Kayıtlarda görüp görmediğine dair bir şerh yok biz buna inanmıyoruz. Hakkınız. Ben böyle inanıyorum. Hazreti Hasan ile Hüseyin efendimizin Cebrail aleyhisselamı gördüğüne inanıyorum. Evet burası ne taraf? Ulviyet tarafı. İnsan-ı kâmil bir vechesiyle ne? Beşer. Senin gibi yiyecek, içecek, yatacak, uyuyacak, kalkacak. Bir tarafı ne? Ulvi. Hazreti Mevlâna Mesnevi’sinde der ki “Ey ahmak” aynen böyle diyor “Ey ahmak. Sen sakın o velileri gördüğünde kendin gibi zannetme. Senin gibi yiyip içtikleri senin gibi uyuduklarına bakıp da sen onu kendinden zannetme” Hay Allah. Ya? Demek ki insan-ı kâmiller bir tarafı beşermiş yermiş içermiş, bir tarafı neymiş? Ulviymiş. Bütün insanların bir tarafı beşerdir. Toparlıyoruz şimdi. Bütün insanlar fert fert birer tarafı nedir? Beşerdir. Bütün insanların içerisinde birer tarafı mürşid-i kâmildir yani insan-ı kâmildir. Bütün insanların üzerinde insan-ı kâmillik vardır. Bütün insanların üzerinde. Bütün insanların bir tarafı beşerdir, yerler, içerler, uyurlar, bir tarafları nedir? Ulvidir, insan-ı kâmildir ama o tarafı kimisinin çok gelişmiştir kimisinin az gelişmiştir. Anladınız? Şimdi, alem-i sagîrdir demiş, alem-i kebirdir. İkinci düzeyde insan bir ferdi gösterir, evet şahıstır, bu farklı bir şeydir.

İnsanın cem edici varlık olarak doğuşu ile ilgili Füsus’ta meşhur bir pasaj vardır demiş, pasajı vermiş. Hakk Sübhanuhu ve Teâlâ sayılmaları mümkün olmayan ilahi isimlerinin zuhura gelmemiş olan aynlarını görmeyi diledi.

Ayn neydi? Hayaldi öyle değil mi? Ayn’ı ne olarak algılamıştık? Allah’ın kendi zatında tecelli ettirdiği ama zuhura indirmediği yani emir alemine indirmediği (a’yân-ı sabite). Diyor ki zuhura gelmemiş olan aynlarını görmeyi diledi zuhura gelmemiş yani yaratmamış olduğu, tecelli ettirmediği kendi Zatında tecelli ettirdiği ama Zatının haricine çıkartmadıklarını görmeyi diledi. Ya da başka bir ifade ile varlıkla vasıflandırılmasından ötürü vaki olan yani emri hasretmek yeteneği olan cem edici varlıkta kevni cemide kendi aynını görmeyi ve bu görüşle de kendi sırrının kendine zahir olmasını açıklamış olmasını diledi. Yani Cenâb-ı Hakk kendi a’yân-ı sabitesinde yaratmış olduğu şeyleri, sır olan şeyleri nerde görmek istedi? Bir yerde görmek istedi. Bu gördüğü yer Arabî’ye göre ne? İnsan-ı kâmil. Devam ediyor şimdi,

Arabî burada ilahi isimlerinin bir yandan 1- Alemin yaratılışına, diğer yandan da bütün aleme yayılmış olan bütün özellikleri kendisinde cem eden bir varlık olarak insanın yaratılışına yol açan batınen zorunlu kıldıkları Hakk tecellisinin esrarengiz sürecini tasvir eder. Bu pasajı dileyen Füsus’tan okuyabilir. Eyvallah. Şimdi o zaman bunu algılamamız daha kolay oldu öyle değil mi şimdi? Cenâb-ı Hakk kendi ayn’ında bir şey yarattı, o ayn’ını ne yaptı? Görmek istedi. Ayn’ında bunları görmek için 1- Alemi yarattı, alemden Âdem’i yarattı ve ademden insan-ı kâmili anlıyoruz ve insan-ı kâmilde ne yaptı Cenâb-ı Hakk, kendi, ayn’ında

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

yani a’yân-ı sabitesinde yarattığı şeyleri zuhura dökmüş oldu. Hem alemi yarataraktan, küçük alemi yarataraktan hem de büyük alem dediğimiz insan-ı kâmili yarataraktan. Devam ediyoruz.

Arabî işe alemin, özellikle insanın yaratılışındaki ilahi arzunun Hakk olarak Hakk’tan zuhur etmemiş olduğunu beyan ederek başlar. Hakk olarak Hakk’tan zuhur etmemiş.

Yaratıcı arzu ilahi isimlerin yani ilahi sıfatların asli batınilik gayretinden zuhur etmiştir. Mutlak bir ihtiyaçsızlık haliyle mevsuf olan Hakk olarak Hakk kendiliğinden ve kendi için herhangi bir yaratma filine gerek duymaz. Alemin varlığına yaratılmış alemi ihtiyaç duyan hep Esma-ül Hüsna’dır.

Direkt ben Arabî’ye konuşmuş olmayayım yine, arabiciler bu meseleyi algılamış değiller. Bu pasajı biz böyle algılarsak, Allah’tan tecelli eden bir Hakk esması var, Hakk’tan tecelli eden batıni ve zahiri esmalar var ve bütün alem Esma-ül Hüsna’ya muhtaç, Allah’ın sıfatlarına. Eyvallah bunda bir sıkıntı yok. Alem, bu manada Esma-ül Hüsna’ya muhtaç. Ne demiştik öbür tarafta? Mecbur, beşer olarak. Ve bütün alem bu noktada Esma-ül Hüsna’nın üzerinde yürür. Ey arabiciler burada alemle Allah’ı ayırdınız şimdi. Kendiniz ayırdınız. Bizim de söylediğimiz buydu zaten. Arabî işe alemin, özellikle insanın yaratılışındaki ilahi arzunun Hakk olarak Hakk’tan zuhur etmemiş olduğunu beyan ederek başlar. Yani bu alem Hakk’tan, Allah’tan Hakk olarak zuhur etmedi. Alem ayrı. Böyle bir şeyi kabullenemiyorsunuz şimdi değil mi? “Alem kendi kendini mi yarattı?” Evet. Bunun arkasında bu var. Devam ediyoruz, Yaratıcı arzu yani yaratma arzusu ilahi isimlerin yani ilahi sıfatların asli batınilik gayretinden zuhur etmiştir. Yani yaratıcı arzu, bir yaratma arzusu var, ilahi isimlerin, sıfatların asli, batıni gayretinden zuhur etmiş yani Allah’tan değil. Oysa biz ne dedik, fiiliyat komple kimindi? Allah’ın. Yaratma komple kimindi? Allah’ın. Arabî geçen derste yaratmayı direkt Allah’a vermemiş miydi? Bu derste? Ayrıldı değil mi? Alem Hakk’tan zuhur etmedi. Nerden zuhur etti? İlahi isimlerin kendi batıniliğinden. Diyor ki, Yaratıcı arzu ilahi isimlerin yani ilahi sıfatların asli batınilik gayretinden zuhur etmiştir. Yani bütün bu alem Cenâb-ı Hakk’ın ilahi sıfatlarından tecelli etti. Öyle algılayın. İlahi isimler nerden tecelli etti? Allah’tan. Bunu ayırmış. Bunda bir sıkıntı var mı? Yok. Öyle algılamış. Bunu arabiciler öyle algılamış ya da Arabî böyle algılamış. Kelime oyunu kurmayacağım. Asıl önemli olan yer burası:

ihtiyaçsızlık haliyle mevsuf olan Hakk olarak Hakk kendiliğinden ve kendi için herhangi bir yaratma filine gerek duymaz. Alemin varlığına yaratılmış aleme ihtiyaç duyan hep Esma-ül Hüsna’dır.

Eyvallah. Öyle olsun. Bunu bir zevk olarak böyle algılamış olsun. Bir zevk olarak. Bir hal olarak böyle algılasın. Zevk ve hal olarak. Ama Cenâb-ı Hakk ihtiyaçsızdır, Cenâb-ı Hakk varlık alemini ihtiyacı olduğu için yaratmamıştır “Ben nasılım” diye tanımak için de yaratmamıştır. Cenâb-ı Hakk der ki “Ben bilinmeyi sevdim” “Ben tanınmayı sevdim” Bunu bir kısım sufi ihtiyaç olarak görmeyip Allah’ın

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

kendi zatının tanınmış olmak istediğini söyler, böyle algılar büyük bir çoğunluk. Bende öyle algılayanlardandım, bu bir ihtiyaç değildir bu bir zevktir.

İbni Arabî’nin ifade etmek istediği Hakk’ın alemin aynasında kendini seyretmek arzusunun mesiyetinin olduğu ve kendine has sıfatlarının tecelli suretlerinde kendini müşahede etmek istemiş olduğudur.

Katılmıyorum. Tanınmaklık farklı bir şeydir müşahede etmek farklı bir şeydir. Müşahede etmek, tanımaktır, bilmediğini öğrenmektir, tanınmaklık ise farklı bir şeydir.

Soru: 1- Cenâb-ı Hakk’ın insanın zübdesini yani nüvesini teşkil ettiği insan ile

hülasa edilen alem aracılığı ile kendisini seyretmesi nasıl mümkün olmaktadır?

Yine Arabî’den: bir şeyin kendi nefsini kendi nefsi ile görmesi kendi nefsini

ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez? Sizce?

Ben Allah’ın kendisini yaratmış olduğu varlıklarda tanıdığına katılmıyorum. Alemden murad, Allah’ın tanınmasıdır. Allah’ın kendisini tanıması değildir. Allah’ın kendisini tanımak istemesi Allah’ın zayıflığıdır. Allah kendini bilmiyor mu ki kendini görecek? Allah kendisini müşahede etmekten uzak mı bir varlığa bakarak kendisini müşahede edecek? Bunu bir kısım arabiciler aslanın sudaki aksini görüp kendi kendine onunla heybetlenmesi olarak anlatır. Allah hiçbir şeye benzemez, insanın aklına, beynine de benzemez. İnsan aklının, beyninin “Allah şudur” dediği her şey Allah değildir. İnsanın gönlü ancak Allah’ın sıfatlarını müşahede eder. Bu müşahede insan içindir. Allah ademe bakaraktan kendisini müşahede etmez. Allah ademe bakaraktan kendisini müşahede edecekse benden farkı yoktur o zaman. İnsan için ayna Allah’tır, Allah için ayna Allah’tır. Allah için ayna insan değildir. Cenâb-ı Hakk insan-ı kâmile mecbur değildir, insan-ı kâmile ne yapar? İcabet eder. Allah insana mecbur değildir. İnsan Allah’a mecburdur ama bir kısım Arabî ekolcüleri, bir kısım arabiciler bu manada Cenâb-ı Hakk’ın insanın üzerinde yani insan-ı kâmilin üzerinde kendisini müşahede ettiğini söyler ve insanı bir kısım arabiciler Allah’ın nefsi olarak görür haşa ve insanı Allah’ın nefsi olarak göstererekten insanı putlaştırır ve Allah kendi nefsinde kendisini seyretmiş olur. Kendi nefsinde kendisini seyreden kimdir? Beşer noktasında Allah’a mecbur olan, insan. Burada arabicilerle yolum ayrılır. Arabî’den değil arabicilerden yolum ayrılır. “Sizce” diye kardeş sormuş burada, bence bu. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Allah tanınmaklığı sevmiştir, bir şeyi yaratmıştır yarattığı şey Onu zikretmiştir, tesbih etmiştir, tenzih etmiştir, bu Allah’ın hoşuna gitmiştir. Daha doğrusu Allah bunu sevmiştir. El-Hub Allah’ın ismidir, el-Vedud Allah’ın ismidir ve Allah bir şey yarattığında o yarattığı şeyin üzerinde bütün Esma-ül Hüsna’sını tecelli ettirmiştir. Allah insan-ı kâmilin üzerinde de bütün Esma-ül Hüsna’sını tecelli ettirmiştir, Allah Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinde de bütün Esma-ül Hüsna’sını tecelli ettirmiştir. Cenâb-ı Hakk yaratmış olduğu alemin üzerinde de bütün Esma-ül Hüsna’sını tecelli ettirmiştir ama hiç birisi de Zatı değildir.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Zatından ayrımıdır? Hayır. Ama Zatının aynı mıdır? Hayır. Burası nedir? Burası bir muammadır, sırdır. Allah’ın bir sıfatı Zatından ayrımıdır? Değildir. Zatının aynı mıdır? Hayır. Zatı her türlü tahayyülden uzaktır. Sıfatları Zatının varlığına delil midir? El-cevap: Evet. O zaman Hakk yani Allah yaratmış olduğu insanın üzerinde kendisini mi müşahede ediyor? Hayır. Sıfatlarının insanın üzerinde tecelliyatı var mıdır? El-cevap: Vardır. Kendi sıfatını bilen bir şey, kendi sıfatının tecelliyatını görüp müşahede etmez. Oraya tecelli etmiştir o. Tecellide bilgi hakimdir, tecellide hakimiyet vardır, tecellide idrak vardır, tecelliye de akıl komple hakimdir. Bilgisizlik söz konusu değildir. O zaman müşahede etmek, insan içindir.

İnsan-ı kâmil müşahede eder. Neye? Sıfatlarının tecelliyatına ve insan-ı kâmil sonradan olgunlaşandır. “Ey habibim sen bilmiyordun öğretmedik mi? Sen fukaraydın, zengin etmedik mi?” Mürşid Allah’tır. Bütün mürşid-i kâmiller Allah’ın tedrisatından geçer. Allah mürşid-i kâmillerin tedrisatından geçmez. Bütün ilme peygamberler Allah’ın tedrisatından geçer. Allah onların üzerindeki bakaraktan, bende ne ilim varmış, demez. Allah kendi ilminin farkındadır. Kendi ilminin sınırsızlığını ve sonsuzluğunu Allah bilir. Mürşid-i kâmilin üzerinde deneme yanılma, mürşid-i kâmilin üzerine onu müşahede etme noktasında değildir. Mürşid-i kâmil ilmin sınırsızlığını müşahede ederekten Allah’a olan yakınlığı artar ve Ona olan secdesi artar, Ona olan bağlılığı artar. Bu farklı bir şeydir ve hayretten hayrete geçmek budur ve Hazreti Peygamberin tövbesi bu yüzdendir. Günde yüz kez tövbe eder der ki “Sana hakkıyla kulluk edemedim Ya Mabud.” Tövbesine biz arkasından gelen ümmetleri deriz ki, O öylesine müşahede ehliydi ki müşahedesi arttıkça bir önceki müşahedesine tövbe etti. Onun müşahedesini artıran Allah’tır ama o müşahede, şevk, koşma kulun kendisine aittir bir vechesiyle, bir vechesiyle Rabbin yaratmasıdır. O yüzden Cenâb-ı Hakk’ın alem aracılığı ile kendisini seyretmesi diye bir şeyi kabul etmem benim mümkün değil. Seyrillah insan-ı kâmil için, insanlar içindir. Seyrillah Allah için değildir. Ayrıldığımız arabicilerle yerin birisi burasıdır.

Allah’ın kendini içinde seyredebilsin diye ilk yarattığı şey alemdi. Bu ezel aleme Arabî alemi kebir makro kozmos der. Buna karşılık Allah’ın kendini içinde seyretmek üzere yaratmış olduğu ikinci şey yani ihsan ise her bir nesneyi gerçekten de olduğu gibi yansıtan kusursuz bir aynadır. Keşani’ye göre insan, âlem-i sagîr, alem ise insanı kebirdir. İnsan dışındaki her bir varlık Hakk Teâlâ’nın ancak bir veçhesini yansıtır. Bunlar bir araya cem edilip de bütün alemi teşkil ettikleri zaman ancak Hakk’ın bilincine tekabül eden bir büyük bütün teşkil eder. Hayır. Hakk’ın bilincine tekabül eden bir büyük değildir. Hakk’ın bilincine tam manasıyla tekabül edecek karşılığı yoktur. Siz bütün alemin parçalarını toplasanız alemi bir bütün haline getirseniz o alem bir bütün olarak Hakk’ın bilincini yansıtmaz. Hakk’ın bilincinden tecelliyattır o. Hakk’ın bilinci tam olarak değildir, Hakk’ın bilinci sınırsızdır, alemin sınırı vardır. Hakk’ın bilgisi sınırsızdır, alemin bilgisi sınırlıdır. Zahiri olarak tecelli eden bütün alem neydi? Beşerdi. Bunun sınırı vardır. Hızla büyüyor bu. Hızla büyüyor ama şu anda bir sınırı var mı? Var. Bu alemi bir bütün olarak kare, kare, kare, kare, kare, kare, hücre, hücre, hücre topladınız, bu

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Hakk’ın bilinci oldu dediğiniz an sınıfta kaldınız. Hakk’ın bilincine sınır koydunuz çünkü. Sınırsızdır sıfatları. Sıfatlarının sınırı yoktur. Sınırsıza sınır koymak küfürdür. Örtmektir yani. Bilgisizliktir, cahilliktir, bilememezliktir. Siz bütün alemi cem ettiğinizde kendinizde Hakk’ın bilinci sizde mi cem oldu şimdi? Bu noktada bir kısım arabiciler kendini insan-ı kâmil görüp o sınırsızı sınırlıya tecelli ettirip, ben Hakk’ın bilinciyim, demiştir. Buna da delil olarak Hallac-ı Mansur’un Enel’l Hakk’ını getirmişlerdir. Arabicilerin büyük bir kısmı şöyle der, bu aslında madde perestlerin düşüncesidir, bu aslında modern panteistlerin düşüncesidir: Alemi Zat olarak görürler. İçindeki tecelliyatı sıfatlar olarak görürler. Arabiciler böyle görür ve derler ki bu alem (vahdet-i vücudçular dediğimiz kimse) vücud birdir, Allah’ın zatı da buradadır, sıfatları da buradadır, Zatı vücuddan ayrı değildir, bilinçte komple bunun içindedir. Bu büyüyor (alem) bu büyüyünce de Allah’ın bilincimi büyüyor? Bu büyüyünce Allah’ın kudreti, kuvvetimi artıyor? Bu büyüyünce Allah’ın yaratması mı artıyor hala daha? İşte ayrıldığım yer buraları. Bunlara cevap veremiyorlar. “Arabî’den üstün müsün küstahlık yapıyorsun” demek değil, Cevap ver. Alemin büyüdüğünü bütün astrofizikçiler kabul ediyorlar mı? Ve bunu tespit edip bunu yayınladılar mı? Ve bütün astrofizik dünyası alemin büyüdüğünde hem fikir mi? Bundan 500 yıl önce alemin büyüdüğünü bilmiyorlardı. Kimler? Arabiciler. Bundan 100 yıl önce arabiciler alemin büyüdüğünü bilmiyordu, Hazreti Mevlâna biliyordu, sufiler biliyordu ve gerçek sufiler hiç öyle düşünmediler. Hazreti Mevlâna’nın deyimiyle ayran içip içki içmiş numarası güdenler, ayran içip sarhoş görüntüsünde bulunanlar böyle inandılar.

Hakk’ın bilinci alemin üzerine tecelli etmiştir ama Hakk’ın bilinci, tam manasıyla tecelli etmesi, bilincin o alemi sarıp sarmalaması, emri altına alması farklı bir şeydir, bütün alemin Allah’ın bilinci olması o noktada mahkûm olması farklı bir şeydir. Ancak Hakk’ın bilincine tekabül eden bir büyük bütün teşkil eder diyor. Tekabül etti mi, olmadı.

Bu anlamda hiç şüphesiz alem birdir ama bizatihi bilinci olmadığından

tam ve gerçek vahdet teşkil etmez.

Alemin bilinci de vardır. Alemin bilinci olmadı diyemeyiz. Alemin bilinci vardır. Yaratmada ne demiştik? Yaratmada alemin bilinci var mıydı? Vardı. Ana rahmine düşen meninin bilinci var mı kendi içerisinde? Var. Yumurtanın kendi aklı var mıydı? Vardı. Alem yaratılırken yine Arabî’den konuşmuştuk Arabî’den tespit ettik. Arabicilerin tenakuzları bunlar. Bir tarafta başka türlü bir tarafta başka türlü. Maneviyatları yok, algılayamıyorlar. Yaratma dersini iyi hatırlayın. İlk yaratılan şey hatta Arabî’ye göre kendi aklınca yok muydu? Vardı. Şimdi diyor ki burada Bu anlamda hiç şüphesiz alem birdir ama bizatihi bilinci olmadığından tam ve gerçek vahdet teşkil etmez. Alemin bilinci vardır, o ağacın bilinci vardır. O ağaçtan düşen meyvenin bilinci vardır ama bilinci Allah’ın bilincinin altında mecburdur. Bilinçsiz değildir. Toprağa ekilen buğday tohumunun kendi içerisinde nesi vardır? Aklı vardır. O kendi içerisinde akıl mekanizmasıyla büyür. Biz onu akılsız görebilir miyiz? Hayır.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Bunu yine nerden öğrenmiştik biz? Arabî ’den öğrenmiştik. Şimdi burada diyor ki, alemin bilinci yoktur.

insan Hakk’ın bütün varlık alemine yayılmış olan tecellilerinin suretlerinin tümünü sadece tevhid etmekle kalmaz bunun üstünde bu bütünün bilincine de sahiptir. Bu manada insan Hakk’ın suretidir.

Eyvallah. İnsan-ı kâmil Hakk’ın manevi olarak suretidir. İnsan zahiri olarak Allah’ın nesidir? Suretidir. Varlık noktasında. Eyvallah. Bunda bir sorun yok. Neden? Hadis-i kudsi baştaydı. Ne dedi: Âdem’i kendi suretimde yarattım. Hiçbir âdem Allah değildir yalnız, bunu unutmayın. Tabi İzutsu demiş bunu.

Soru 3: Bu özelliklerinden dolayı insan Hakk’ın yer yüzündeki halifesi

El-cevap: Evet. Cenâb-ı Hakk insanı halife olarak yaratmıştır. Hangi insan? İnsan-ı kâmil olan insan. İnsanı sureten baktığımızda bütün insanlar sureten insan-ı kâmil midir? Evet. Buna dikkat edin. O yüzden insan kutsaldır Muhammedîlikte. İnsan alınmaz, satılmaz, insana zulmedilmez. İnsan Allah’ın kendi suretinde yarattığı varlıktır. O yüzden insan kutsaldır, insan değerlidir. İnsan küfre bırakılmaz, insan zulme bırakılmaz, insan katledilmez, insanın saçı, sakalı, tüyü, gözü, kaşı alınıp satılmaz, mukaddestir. Siz insanı öldüremezsiniz, mukaddestir o yüzden bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibi günahı kebaire girer. Eyvallah.

Bütün varlık insana hizmet için yaratılmıştır. Eyvallah. Su sana hizmet içindir, taş sana hizmet içindir, güneş sana hizmet içindir, ay, Merih, Merkür, Jüpiter sana hizmet için yaratılmıştır. Melekler, arş-ı âlâ, levh-i mahfuz, kürsü sana hizmet için yaratılmıştır. Sen insan-ı kâmilsindir, sen eşrefi mahlukatsındır, sen ahsen-i takvim üzerine yaratılmışsındır. Ey insan! kendine gel! Sen varlığın en yüce boyutunda yaratılmış bir varlıksın. Kendini köpekten aşağı gütme, kendini eşekleştirme, kendini tilkileştirme, kendini hayvanlaştırma. Ya? Sen kendini insan-ı kâmil seviyesine manen de çıkarmak zorundasın. Beşerini senin insan-ı kâmil olarak yarattı. Yani? Seni tam, bir bütün olarak yarattı, seni eksiksiz noksansız yarattı. Kemale erdirdi seni. Senin atanı da kemale erdirdi. Bütün meleklere dedi ki: Ne soracaksanız Âdem’e sorun. Sen öyle bir insan ol, bütün melekler ne soracaksa gelip sana sorsunlar “Bunun hakikati neydi?” diye. Ama insan kendini zavallı noktaya götürüp gidip şeytana sorar, “Bu nedir?” diye. İnsan kendi hakikatine bakmaz kendini aşağılara indirir cinni taifesine sorar, bu nedir diye ama insan insan olursa bütün alem gelir ona sorar.

O çünkü Hakk’ın yer yüzündeki halifesi ve bütün varlıkların aynası hükmündedir. Varlıkların aynası hükmündedir. Köpek insana bakaraktan köpek olduğunu anlar. Kedi insana bakaraktan kedi olduğunu anlar. Ağaç insana bakaraktan ağaç olduğunu anlar. Melek, insana bakaraktan eksik ve noksanlığını görür, melek olduğunu anlar. Cebrail aleyhisselam Muhammed-i Mustafa’ya bakaraktan kendi hududunu anladı, gördü. Muhammed-i Mustafa ona bakaraktan

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

kendi hududunu tayin etmedi dikkat edin. Cebrail aleyhisselam o esnada anladı ki oraya kadarmış yeri. Ondan sonra gidebilecek olanlar varmış. Dedi ki: Ya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ben buraya kadar getirdim herkesi ama senin buradan yolun devam edecek daha. ben buradan ileri gidersem dayanamam yanarım benim varlığım, yaradılışım buraya kadar, dedi. Varlık noktasında. Hazreti Peygamber oradan daha ileri gitti. Ne kadar gittiğini bilen var mı? Yok. Kim kimde seyrediyormuş şimdi kendini? Cebrail aleyhisselam kendini seyretti Muhammed-i Mustafa’da. Muhammed-i Mustafa kendini seyretmedi Cebrail’de. İnsan kendini seyretmez meleğe baktığında. Melek kendini seyreder insana baktığında, taaccüp eder böyle insanlar var mı der. Çünkü melek mecburdur. Akıl yürütemez. Anlaşıldı? Evet o yüzden demek ki Cenâb-ı Hakk insan-ı kâmile bakaraktan kendisini müşahede etmiyor, insan-ı kâmil Allah’a bakaraktan kendisini müşahede ediyor ve Allah’ı müşahede ediyor.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları