Nefes

Nefes — 9 Şubat 2013 Sohbeti

NEFES • 6/26

9 Şubat 2013


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

9 Şubat 2013 Tarihli Sohbet

Arabî’nin hilkat yani yaradılma teorisi ile ilgili olarak dikkatimizi çeken ilk şey üçlülük kavramının rolüdür. Bu Onun zati tecelli teorisinden farklılığını ortaya koymaktadır. Hareket noktası mutat olduğu vechiyle gene Hakk’tır. Varlığın ontolojik temeli artık bilmekte olduğumuz gibi Vahid olan Hakk’tır. Ama Vahid -yani tek demek vahid- kevni veçhesiyle göz önünde tutulacak olursa farklı üç veçhe takdim eder.

1- Mutlaklığı yönüyle değil fakat kendini izhar etmesi bakımından zat. 2- İrade. 3- Emr. Yani hak bir amir olarak kendini izhar eder.

Bu üç veçhe bütün hilkat sürecini temsil eder.

Cenâb-ı Hakk bir şeye ol derken demek ki ne olmuş oluyor? hem irade etmiş oluyor hem emretmiş oluyor hem de tecelliyat olarak da zat noktasında kendini izhar etmiş oluyor.

Bu süreci şu şekilde tasvir etmek mümkün, önce vahid olan Hakk’a zatı bilinç ya da ilim kıyam eder ve ilahi bilinçte a’yân-ı sabite zuhur eder. Bu mümkün olan kesretin doğuşunun işaretidir ve böylelikle de Zat hazreti, ilah olma hazretine nüzul eder. 2.safhada a’yân-ı sabitenin Âdem halinde bulunuyorken bu sefer varlık haline zuhur etmesini ilmine dayanan irade zuhur eder ve son safhada da bu iradeye dayanan “ol” emri verilir ve alem yaratılmış olur.

İbni Arabî söze hilkatin kökünde Hakk’ın ferdiyetinin bulunduğunu söyleyerekten başlar. Arabî Hakk’ta vahid olarak değil de fert olarak söz etmiş olması önemlidir.

Şimdi, “İlm’i tecelli etmiş Hakk olarak” Ferd vasfıyla Hakk zaruri olarak İlim, Âlim ve Ma’lûm diye üç nesne içerir. Bu üçlü yapı, hilkat sürecinin üçlü yapısı değildir. Başka bir deyişle, İbn Arabî üçlü yapı içinde üçlü yapı teşhis etmektedir. Ve âlem de bu İlâhî Hazret’den var oldu. Nasıl ki Hakk’ta: “Muhakkak ki biz bir şeye kavlimiz, onun yaratılmasını irade ettiğimizde ona “Ol!” dememizdir: o da olur” buyurur. Böylece gene Zât, İrade ve Kavl üçlüsü gerekir. Bu üçü olmasaydı o şey de var olamazdı. Füsus 130-140

Bu pasaj Fâil yâni Hakk cihetinden üçlülüğün yapısını tasvir etmektedir. Ama yalnızca Yaratıcı cihetinden üçlülük herhangi bir tesir icra etmemektedir. Yaratıcı fiilin gerçekleşmesi için bu irade ve emre muhatap olanda da (Kabil’de de), yâni yaratılacak olanda da mütekabil bir üçlülüğün bulunması gerekir. Hilkat ancak ve ancak aktif üçlüğün pasif üçlükle çakışması hâlinde kuvveden fiile çıkabilir.

O nesnedeki üçlülük:

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

1- Onun şey oluşu (şey’iyyeti) 2- Onun ol emrini işitmesi 3- Yaratıcı’nın onun yaratılması (hilkati) ile ilgili olan emrine boyun

eğmesidir yani imtisâli.

Bu bakımdan tekvîn (yâni varlığa bürünmek) yaratılmış olan şeye izâfe edilmelidir. Çünkü “Ol!” emrinin zuhûrunda eğer o şeyde bizâtihî varlık kazanmak kuvveti olmasaydı, o şey asla var olmazdı. Bu bakımdan, kendisini ademden (yokluk hâlinden) varlığa dönüştürmüş olan, bizzât o şeydir. Füsus 140-115-116-

O şeyin böyle hareket edebilmesinin sebebi ise, a’yân-ı sâbite’nin aslında gizli ve bâtıni varlık hâli olması dolayısıyla, o şeyin zaten Âlem-i Gayb’da potansiyel olarak mevcudiyetindendir. İzutsu

Sanırım bütün gizem a’yân-ı sabite. A’yân-ı sabite nedir? İntisap “Ol”

emrine uymak ya da uymamak mümkün müdür?

Evet, İslam dünyası hep olan varlığın üzerinden konuşmuştur. Zahiri manada yaratılışla alakalı ulemanın bir kısmı konuşurken yaratılandan yaratana doğu gitmiştir. Arabî, Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkadir Geylani, Hazreti Mevlâna, sufiler ise, büyük bir çoğunluğu yaratıcıdan yaratılana gelmiştir. Bunun arasında aslında dışarıdan bakıldığında çok fark yokmuş gibi görünürken, aslında hareket etme noktasında, düşünceyi oturtma noktasında temel farklılıklar var. Bir kimse yaratılan bir şeye baktığında yaratılan bir şeyin üzerinde tecelli eden hem iradeyi hem ilmi hem de “Ol” emrini görebilir. Allah’ın kudretini -bunu arttırabiliriz daha-kuvvetini görebilir. Allah’ın o noktadaki cebrini, kahrını görebilir. Bunu felsefi açıdan bakanlar genelde yol olarak yaratılandan değil, yaratandan itibaren onu aşağı doğru indirirler. İkisi de doğru noktada doğru yerde aynı sonuca götürür. Yaratılandan biz yaradılana bakaraktan yaratanın tecelliyatını görerekten yürürsek gideceğimiz yer Hakk’tır. Yaratandan yaradılmış olana doğru gelirsek zaten Hakk’tan gelen bir şeyi görürüz, onun sonucu yine Hakk’a döndürülüştür. Fazla bir fark yokmuş gibi sonuçta amma velakin işin çetrefilli ve zor kısmı yaradılanı görmeden yaradanın kendi zat-ı uluhiyetinin içerisinde mekanizmanın nasıl çalıştığının üzerine fikir beyan etmektir. Eğer burada o kimse önce yaratılanı görürse bu fikrini daha basit bir şekilde oluşturabilir. Pozitif ilim dünyası yaratılmış olan bir şeyden yaratana doğru gider. Biraz daha maddeperestliktir bu. Oysa sufi kaynaklı ilim dünyası yaratandan aşağı doğru yaratılana doğru gelir ve bu düşünce noktasında bu meseleye bakanlar sufilerin bir şekilde daha önce belirleyip koydukları ölçüleri maddesel noktada teyit etmiş olurlar. Mesela Hazreti Mevlâna “Bütün varlığı bir hayal üzerine yürür gör” dediğinde bütün maddeyi, bütün varlığı hayalin üzerine oturtturur. O varlığı o noktada görmez, oradaki hayali görür. Eğer varlığı görmüş olsaydı önce, o hayali

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

göremeyecekti ama önce hayali görerekten hayalin üzerine varlığı oturtturur. Bu Arabî’den de içeri bir şeydir. Bakın bu Arabî’den de içeri bir şeydir.

Biz bu meseleleri kendi aramızda 5-10 arkadaşla konuşurken birisi kaşını kaldırsa dikkatimiz dağılırdı. Dikkat dağıldığında dinleyeninde, anlatanında bir anda adamın şirke veya küfre gittiğini görürsünüz. Bir anda. Bunlar tevhidi meselelerdir, tabiri caizse mahremdir biraz. Fakat bu mahremiyet konuşulmaya konuşulmaya bu ilim ortadan kalkıyor. Bunun böyle açıkça ayan beyan konuşulmasını istiyorum ki bu ilim ortadan kalkmasın. Bunların hepsi de tevhid ilminin içindedir. Tevhid ilmi de ilmin özüdür, ilmin hakikatidir. İnsanlar ibadet ilmini öğrenirler. Her yerden ibadet ilmini öğrenebilirsiniz ama tevhid ilmini her yerden öğrenemezsiniz. Namazı, abdesti, orucu, haramları, helalları, nasıl yapılması gerektiği bütün haller ibadetle alakalıdır. Siz o ibadet ilmini gözünüzün gördüğü bir hocadan gider, oturursunuz dizinin dibine o hoca size ibadet ilmini veya muamele ilmini size öğretir. Tevhid ilmi ise bu noktada özeldir.

Hareket noktası mutat olduğu vechiyle yine Hakk’tır -bu meselenin-.

Varlığın ontolojik temeli artık bilmekte olduğumuz gibi Vahid olan Hakk’tır.

Vahid: her şeyi kendi zatında toplayan. Her şeyi kendinde toplayan. O zaman varlığın ontolojik temeli bu noktada dini açıdan bakıldığında temek olarak Allah’tır, Hakk’tır ve Hakk bütün sıfatları kendi üzerine toplamıştır. Allah bütün sıfatların cemidir, toplandığı halidir. Bir kimse Allah dediğinde bütün sıfatları ile beraber Cenâb-ı Hakk’ı ne yapmış olur? Zikretmiş olur. Hakk esması da Vahid esması da bu noktada nedir? Cem edilmiş, toplanmış Allah esmasının içindedir. Arabî burada Varlığın ontolojik temeli Vahid olan Hakk’tır derken bu varlığı yaratanın temelinde Allah var, Hakk var.

Ama Vahid kevni veçhesiyle göz önünde tutulacak olursa farklı üç veçhe

Demek ki o varlığa biz yaratılış noktasında, tecelliyat noktasında baktığımızda, göz önüne onu getirdiğimizde üç farklı yön çıkmış olacak. Birincisi ne? 1- Mutlaklığı yönüyle değil fakat kendini izhar etmesi bakımından Zat. Yani Allah Zat noktasında yaratılmış olan şeye ne yapmış oldu? Kendisini yaratılmışın üzerine izhar etti, gösterdi. İzhar etmek: kendini göstermek, kendini meydana çıkarmak. Kendini meydana çıkarmak. Hiçbir şey yok idi, Allah’ın varlığından hiç kimsenin de haberi yoktu kendinden başka. Allah kendi varlığını göstermek istedi. Allah kendi varlığını göstermek isteyince o zaman kendisini gösterme tecelliyatı oluştu. Bu daha Zat’ın içinde. Zat’tan dışarı çıkmadı daha. 2.si ne? İrade. Cenâb-ı Hakk o Zat noktasında iradesi yaratılacak olan şeyin üzerinde tecelli etti. 3.sü ne? Emr. Son noktada Cenâb-ı Hakk bunu “Ol” diyerekten, “Kün” diyerekten zahir etti. Bu “Kün” deyinceye kadar burada geçen zaman yok ama bizim için zaman. Zaman yok burada. Allah’ın zatının içerisinde zaman kavramı anlamsız. Allah zat noktasında zaman

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

kavramından münezzeh. Niçin? Başlangıcı yok, sonu yok. Başlangıcı ve sonu olmayanın kendi zat içerisinde münezzehtir ondan. Başlangıcı yok, zaman kavramının bir anlamı da yok, sonu da yok o yüzden zaman kavramının da bir anlamı yok kendi Zatının içerisinde ama “Kün” dediğinde o olanın başlangıcı var artık. Olanın başlangıcı olunca zaman sıfatı anlam kazandı. İlim sıfatının bir anlamı yok Zatın içinde, emir sıfatının bir anlamı yok Zatının içinde. Alimliğinin, kudretinin, kuvvetinin, cebbarlığının, Basir’liğinin, Semi’liğinin bir anlamı yok Zatın içerisinde. Bu manada Zat kendi içerisinde anlamlı ama dışta hiçbir şey olmadığından anlamsız. O zaman anlamsızın anlamlanması gerek. Anlaşılmayanın anlaşılması gerek. Bilinmeyenin bilinmesi gerek. Bilinmeyenin bilinmesi gerekebilmesi için ona bir bilen gerek. Bilinmeyen kendi içerisinde kendi dairesinde aynı zamanda bilen. Dışarıdan anlamsızmış gibi görünen kendi içerisinde anlamlı. Kendi içindeki anlamlılığının anlamsızlığı var yalnız. Kendi içinde bilinen başka bilen olmadığından dolayı bilinmeyeni de içinde saklıyor. Bilinen de bilinmeyen de kendi içerisinde anlamsız bir şekilde duruyor ve bütün sıfatlar ve zıtları kendi içerisinde anlamsız bir şekilde Zatın içinde. Zat her şeyden münezzeh. Her şeyden de münezzeh. Bu Zatın anlamlanması, bilinmesi için bir şeyin zuhur etmesi lazım ki, o zuhur eden, o zahir olan, o tecelli eden şey Onu anlasın ve bilsin.

Peki ondaki anlama ve bilinme kimin? Ondaki anlama da ondaki bilinmenin de sıfat olarak, köken olarak, temek olarak yine Hakk’a ait. O temel noktasında Hakk’a ait olan bilinmeyle Hakk’ı bilecek, o Hakk’a ait olan anlamlamayla Hakk’ı anlamlandıracak. O kendi içerisinde yine o yaradılan da Allah’ın bütün sıfatları tecelli edecek ki o yaradılan şey Allah’ın sıfatlarını anlamlandırsın ve bilsin. Âdem’e bütün isimlerini öğretti mi? Öğretti. Âdem’e bütün isimlerini ve sıfatlarını öğreterekten Âdem kendisini yaratanı bildi. Kendisini yaratanı anladı. Eğer Âdem bütün sıfatlarıyla sıfatlanmamış olsaydı kendisi yaratanı bilmekte nakıs ve eksik olacaktı. Yaratılanı bilmek eksik ve nakıs olursa yaratanda bu noktada eksik ve nakıs bilinecekti ki Zatın tecelliyatı yine anlamsızlaşacaktı yine eksik kalacaktı. Tersinden bakarsak, bilinmeyen bir şeyin üzerinde bu üç merhale irade ve emirle bir şey olunca o şey bilinmeyenin bilinir olması oldu ve o bilinir olunurken o bilinir olunan nokta sıfatları noktasında kemale ermiş oldu. Onu kemale erdiren de kimdi? Hakk’tı. Hakk Âdem’i kemale erdirerekten aynı zamanda bilinmeyenin bilinilir haline gelmesini sağladı ve bilinmeyen bilinmiş oldu. Aslında bilinmeyen sıfatı da kendi içerisinde gizli, bilinen sıfatı da kendi içerisinde gizliydi. O zıtlıkları tecelli ettirerekten bilinmeyen bilindi, anlaşılmayan anlaşıldı. Anlamlı olmayan anlamlaştı. Yine (soru soran) kardeşimizin bir yerden bana söylediği sözü burada söylemek istiyorum, bir veçhesiyle Allah aleme tabiri caizse mecbur oldu.

Mecbur olmasının sebebi ne? Bilinmekliğinden dolayı ve işte o bir şey yaratılırken daha hilkat noktasına, yaratılma noktasına gelmezden önce Zat noktasında üç merhale geçiyor. Üç merhale. Arabî’nin görüşüne göre. 1.merhalesi Zatın bu noktada kendisini izhar etmek, kendisini gösterme noktası. 2.si ne? O göstermeyi, o izhar etmeyi irade etmesi. 3.sü ne? Bunu “ol” emriyle “kün” emriyle emretmesi. Allah zamandan, mekândan münezzeh. Zat. Hiçbir şey yok. Allah Zat

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

noktasında görünmek istedi. İzhar, eski dilde. Görünmek, izharın karşılığı değil. İzhar olma: gizli bir şeyinin kalmaması. Görünmek, görene göredir. İzhar olma ise görülenin kendisini tam anlamıyla dışa vurmasıdır. İçinde sakladığı bir şey yok. Zat, izhar olmak istedi. Türkçe karşılığı görünmek diyoruz ama görünmek onun tam noktası değil. Ondan sonra ne oldu? İrade. Bu izharını kendince ne yaptı? İrade etti. İzhar etmeyi irade etti yani buna karar verdi, bunu kendince istedi.

Allah bilinmezdi, bilinmekliği sevdi, bilinmekliği istedi hadis-i kudsi. Aslında Arabî burada hadis-i kudsiyi şerh ediyor. Arabî gökten farklı bir ilim almıyor, Arabî mevcut olan Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadis-i kudsisini şerh ediyor. Safhalarını anlatıyor bize. Tabi bu soruyu soran kardeş İzutsu’dan okuyor bunu. Arabi’den, direkt Arabî’nin Fusûs’undan veya Fütuhat’ından okusaydı, Arabî hilkatle alakalı şeylerde “Allah bilinmezdi, bilinmekliği istedi” diye hadis-i kudsiyi beyan eder. Arabî’nin küçük bir risalesi vardır, o küçük risalesinde hadis-i kudsiler ve hadis-i şerifler vardır. Onu Mahmut Kanık Hoca çevirmişti. Kendisi onu “Arzuların Tercümanı” diye, o Arzuların Tercümanı’nda Arabî’nin gelende Fusûs’ta ve Fütuhat’ta tasavvufi manada ve sır manasında kullanmış olduğu hadis-i şerifleri ve kullanmış olduğu hadis-i kudsileri o Arzuların Tercümanı’nda bulabilirsiniz. Fusûs’ta veya Fütuhat’ta Allah zat noktasında bilinmezdi kendi içinde, bilinmekliği isteyince, O izhar olmayı isteyince bunu irade etti. İrade ettikten sonra “Kün” “ol” dedi. Bu şimdi geçen haftaki anlattığımız dersin Arabî noktasındaki yorumu. Aslında geçen haftaki benim anlattığım yorum ile bunun arasında çok fazla farklı bir yorum bulamayacaksınız. Ben Arabî’nin bu noktadaki yorumlarına katılmayan veya Arabî’nin bu noktadaki yorumlarını reddeden bir noktada değilim. Çünkü Arabî’de bu yorumu yaparken “Ben bilinmez bir hazineydim bilinmekliği istedim” hadis-i kudsisinin tecelliyatını anlatır ve işte bu noktada “Kün” lafzı söyleninceye kadar “Kün”ün arkasında iki tane sıfat tecelli eder: 1- İzhar olma sıfatı. 2- İrade sıfatı. İzhar olma sıfatı ile irade olma sıfatından sonra “Kün” “ol” emri gelir. Bu noktada Arabi’yle beraber bütün sufiler ve bu noktada ulemanın büyük bir kısmı bunda birleşir. Bazı yerlerde belki de iradeyle izhar olmanın yer değiştirdiğini görebilirsiniz, bu çok anlamlı bir şey değil. Bunu kafanızı karıştırmayın yani başka bir eserde bu izharla iradenin yer değiştirdiğini görebilirsiniz. Hatta Arabî bazen Fusûs’unda ve Fütuhat’ında da ince bir perdede bunları belki de yan yana dahi oluşturabilir. Yarın öbür gün bir yerde oturup Fusûs okursanız veya bir tarafta Fütuhat okursanız, Arabî’nin hilkatle alakalı herhangi bir şeysini okursanız bir başkası bunların yerlerini değiştirebilir, bu o kadar çok önemli değil. Bu çünkü izharı da iradesi de Zatın içinde daha. Zatın dışında değil. Burası o yüzden ilhama dayalı bir nokta. Burası Arabî’ye böyle ilham edilmiş olabilir ve Arabî’ye bu ilham yanlış değildir de. O yüzden Arabî noktasında izhar mı önce irade mi önce bu sufilerin arasında da çok önemli bir nokta değildir.

Bu üç veçhe bütün hilkat sürecini temsil eder.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Evet. Bu üç olgu yaradılışın bütün hepsinde de tecelli etmiştir ve yaradılan her şey bu üçlü tecelliyattan geçer. Hala daha yaradılanların üzerinde bu üçlü nokta devam eder. Siz bunu söyle bir şey de diyebilirsiniz: ilme’l yakin, ayne’l yakin, hakke’l yakin. Sakın bunu bazı Avrupalı Hristiyanlar gibi üçlü teslis inancına dayatmayın. Bazı Avrupalı arabiciler bunu üçlü teslis inancına götürüler. Derler ki: bu üçlü testis inancı. İzhar, İrade, Kün-ol emri. Baba, oğul, kutsal ruh. Bunu bir batılı kaynaktan böyle okuyabilirsiniz. Batılılar yaradılış noktasında şöyle düşünebilirler, düşünürler de: Bir baba vardı, oğul İsa, kutsal ruh Cebrail. Sıralamayı da tanrı -onların diliyle-, kutsal ruh ve oğul olarak sıralarlar. Kimisi başka bir fraksiyondan baba, oğul ve kutsal ruh olarak fraksiyonu tamamlar. Bununda altını çizdim, yarın öbür gün bir yerden eserden okursanız bununla alakalı da bilginiz olsun.

Bu süreci şu şekilde tasvir etmek mümkün, önce vahid olan Hakk’ta zatı

bilinç ya da ilim kıyam eder

Kıyam etmek: Ayağa kalkmak. Zat vardı, Zat’ın içerisinde ilim sıfatı ayağa kalktı ve ilahi bilinçte a’yân-ı sabite zuhur eder. Bu bilincin içerisinde henüz daha varlığa bürünmemiş olan a’yân-ı sabite denilen varlık elbisesi giymemiş olan varlıklar. İşte burası her şeyin zemini. Bana kardeşimiz (soru sahibi) dedi ki: öyle bir mevzu buldum, altına pembe bir sünger kafana bir tane madenci bareti koy. Kafan vurabilir, dedi bana. Bende, inşallah, dedim. Şimdi burada herkesin a’yân-ı sabite üzerinde düşünceleri vardır. Ayan ne demektir? Görünen. Sabit? Sabitte görünen. A’yân-ı sabite: sabitte görünen. Sufiler bunu Zatın kendi içerisinde, kendi a’yân-ı sabitesinde varlığı temaşa etmek olarak görür.

Şimdi Çanakkale üniversitesinde Yunus’u konuşurken ve bir gün sana (soru sahibi) telefonda Çanakkale’ye giderken söylediğim Mesnevi’den beyit “Henüz Âdem toprak değil iken -Hazreti Mevlana’nın sözü- biz gül bahçesinde gül koklar idik”. Yunus der ki “Âdem henüz yaratılmamış iken biz gül bahçesinde gül derler idik”. Hazreti Mevlâna der ki “henüz daha alem yaratılmamış iken biz can dostla sohbet ederdik.” A’yân-ı sabite. Burayı anladınız değil mi? Şimdi a’yân-ı sabiteyi anlayacağız. Dostlar, a’yân-ı sabiteyi anlatabilecek olan bir kimse çok zordur. Anlattığım şey benim anladığımdır, doğru değildir. Anladınız mı? Bunu doğru olarak görmeyin. Niçin? Sizin doğru olarak gördüğünüz şey, benim doğru olarak anlattığım şey bizim kendimizce doğru kabul ettiğimizdir.

Zat var ve arkasından ne geliyor? İlim kıyam eder. İlim sıfatı. Ve ardından diyor ki: Cenâb-ı Hakk bunları ilahi bilinçle a’yân-ı sabitenin doğuşuna işarettir. A’yân-ı sabite. Allah her neyi yaratacaksa bütün sıfatları Zatının içinde ama yaratacak olduğu şeyleri ilmiyle tespit etti. İlmiyle bütün her şeyini çekti çevirdi, sardı sarmaladı ve yaratacak olduğu şeyleri sizin hayal dediğiniz, hayal ettiğiniz, hayalinizde varlık elbisesi giydirdiğiniz, hayalinize kün elbisesi giydirdiğiniz şeyleri hayal etti ve sizin anlayacağınız noktada söylüyorum ve hayalinde bütün varlığa elbise giydirdi. Hayalinde bütün varlığı yarattı, hayalinde ebedi olarak varlığın hangi

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

noktaya geleceğini yarattı. Kalıyor burası. Burada durmak yok, burada her an tecelli üzerine tecelli, tecelli üzerine tecelli, sonsuz tecelli var burada. A’yân-ı sabitedeki sonsuz tecelliyata akıl erdirmek, fikir erdirmek, düşünce erdirmek mümkün değil ve sufinin seyr-i sülükteki sonsuz hayret makamı a’yân-ı sabiteye bağlıdır. A’yân-ı sabiteden aldığı ilham ile sufi varlığın bütün derecelerini geçer, görür ve a’yân-ı sabite bu manada anlatılmaz sadece ve sadece yaşanır ve sadece yaşayana hakikattir ve a’yân-ı sabiteyi anlatacak ve anlayacak olan o yüzden sadece ehli ve malumudur, ama algılama noktasında biraz daha algılamamız gelişlesin diye “Âdem’i kendi suretimde yarattım” hadis-i kutsisine sığınaraktan dedim ki, sizin hayalinizi örnek verdim. Hayal edersiniz, çok güzel bir bayan, elbise giydirirsiniz ona erkekler. Hayal edersiniz, çok yakışıklı bir erkek. Elbise giydirir bayanlar ona. Hayal edersiniz geleceğe yönelik ve geleceğe yönelik her hayalinize elbise giydirirsiniz. Aslında o sizin hayalinizdedir yani bir önceki sohbete dönün: Düşünce. Geldiniz mi düşünceye? Bu kubbenin en üstünü yuvarlak noktasını düşünce olarak göstermiştim size. A’yân-ı sabite. Hayal. Bu Allah adına, Allah noktasında biz buna hayal diyemeyiz ama meselenin anlaşılması anlatılması açısından ben buna hayal diyorum ama bu: a’yân-ı sabite. O zaman bu a’yân-ı sabitede Hakk ebedi olarak ne varlığa bürünecekse buradan a’yân-ı sabitesinde mevcut ve a’yân-ı sabiteden emir alemine gelir.

Emir alemi nedir? “Kün” demiştir. A’yân-ı sabitede İlim, Kudret, Kuvvet, Cebbar, Kahhar, Basir, Rahman, Rahim, bütün sıfatlarının ceminin a’yân-ı sabiteye tecelliyatıdır. Bunu Zattan dışarı koyamazsınız. O zaman Zat burada farklı bir noktada durdu. Arabicilerle Arabî’nin ayrıldığı yerdir burası. Arabiciler a’yân-ı sabiteden emire, kün notasını da bu Zat’ın içine alırlar. Arabî bunu net olarak kendi Fusûs’unda ve Fütuhat’ında belirtmemiştir. Sonradan gelen vahdet-i vücudçular a’yân-ı sabiteden zuhur eden Kün sözünü, varlığı, Zat’ın içinde görürler. Hatta varlığın bütün vücudunu Zatın vücudu olarak da görenler vardır. Panteistler. Bu noktada varlığı ve varlığın hareketini ve sükununu, varlığın varoluşunu da Zatın içine alırlar. Bütün var bu manada Zatın içindedir. Arabî bunu tam Zatın içerisine aldığını söylemez ama bunu Zatın dışında da göstermez, Zatın içinde de göstermez. Burada Arabî herkesten ayrılır. Herkesten ayrılırken varlığı komple hayal olarak görür ve bu varlık aleminde yaşayan insanların büyük bir çoğunluğunu uykuda görür, uykuda görürken de hadis-i şerifi patlatır “İnsanlar uykudadır öldüklerinde uyanırlar.” Arabî’yle arabicilerin yol ayrımıdır burası. Bunu Arabî’nin ekolünde giden ilk sufilerden tutun da Arabî’den öncekinler de mesela Hazreti Mevlâna Arabî’den öncedir, bu varlığı, bu alemi hayal üzerinde yürür gör der. Hayal dediği a’yân-ı sabitedir ve varlığı a’yân-ı sabitenin tecelliyatı olarak ve onun, varlığı a’yân-ı sabitenin üzerinde yürür olarak görür.

2.safhada a’yân-ı sabitenin Âdem halinde bulunuyorken bu sefer varlık

haline zuhur etmesini ilmine dayanan irade zuhur eder.

Âdem dediği, Âdem aleyhisselam olarak algılayabilirsiniz de ama Âdem

dediği şey, yaratılmış şeydir.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

İbni Arabî söze hilkatin kökünde Hakk’ın ferdiyetinin bulunduğunu söyleyerekten başlar. Arabî Hakk’tan vahid olarak değil de fert olarak söz etmiş olması önemlidir.

Evet İbni Arabî orda vahidden değil ferdiyet, eneden, Allah’ın bu noktada

kendi zatından bahseder.

Şimdi, “İlm’i tecelli etmiş Hakk olarak” Ferd vasfıyla Hakk zaruri olarak

İlim, Âlim ve Ma’lûm diye üç nesne içerir.

İlim, alim, malum. Bunun üçü farklı manalar içerir. İlim: bir şeyin bütün bilgisidir. Alim ise o bilgiyi bilendir. Malum ise bu şeylerin oluşma noktasıdır. O zaman Cenâb-ı Hakk zaruri olarak bu üç sıfatı bütün varlığın üzerinde tecelli ettirir. Her varlık kendi içerisinde ilmi vardır ve her varlık kendi ilmine alimdir ve her varlık bu alimliğinden ve bu ilminden dolayı da malumdur yani görünendir, bilinendir. Malum: bilinen demektir. O zaman bir zerre, bir zerre, zerre kendi içerisinde ilmi vardır. Ağacın ilmi tohumda saklıdır. Tohum hem ilim vasfına bürünüktür hem alim vasfına bürünüktür hem de malum vasfına bürünüktür ama henüz daha tohumda ilim tecelli etmemiş, henüz daha tohumda alim sıfatı tecelli etmemiş, henüz daha tohumda malum sıfatı tecelli etmemiş. Bunu tohumdan çıkarttık hani sohbetin başında ne dedim, kimi bazı alimler yaratılandan yaratana gider, kimi alim yaratandan yaratılana gelir. Ben size örneklemek, anlamanız için yaratılandan yaratana götürdüm sizi. Ne yaptım? Tohuma bakın dedim. Tohumun içerisinde ilim var mı? Var. Tohum içerisinde alim sıfatı var mı? Var. Tohumun içerisinde malum sıfatı da var mı? Var. Tohum yeşermeye başladığında o ilme sahip, başladı yeşermeye, oluşmaya ve alimliğiyle ne yaptı, onu irade etti. Ve alimliğiyle irade ederekten malum oldu, görünen oldu kocaman bir ağaç çıktı önümüze. Meyvesini verdi biz bir tohumdan meyveye doğru yol aldık. Yaratılandan yaratanı gördük dedik ki: bir tohumun mümkün değil bu ilmi içinde saklaması, gizlemesi, kendi kendine yazması. Ve kendi kendine yazmış olduğu o ilim sayfası. Bilgisayar programı yazıyor mu herkes şimdi? Yazıyor. Bilgisayar programına göre o yazılan programın başı da var sonu da var ne hale geleceği ve bilgisayar programını harekete geçiren bir güç var. Bilgisayar programını harekete geçiren güç alim sıfatında ve o bir şey sonuna vardığında malum oldu, görünen oldu. Hiçbir şey yok iken Allah var idi ve Allah bir şey yarattı. Bu yarattığı şeyin içerisinde ilim var, alimlik var, malumluk var. İlimle bu varlığın sonu belli. İlimle ilk yaratılmış olan varlık ilim noktasında, bütün bilgisayar programları o varlığın içerisinde ilim olarak verildi ve bu aynı zamanda alim sıfatıyla tecelli etti. Alim sıfatıyla bu varlık bütün bilgiye hâkim ve malum sıfatıyla o varlık ne oldu? Bilindi. Ama bu sıfatların hepsi de Zatın içerisinde var idi. Bu sıfatlar Zatın içerisinde bilinmeyendi. Bu sıfatlar Zatın içerisinde anlamsızdı. Allah bir şey yarataraktan ve bir şeyin üzerine ilmi, alimliği ve malumluğu da yükleyerekten geçen hafta çok ince bir perde yakalamışın dediğim nokta tecelli etmeye başladı ve

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

yaradılan şey kendi içerisindeki ilmi, alimliği ve malumluğuyla, siz şimdi alim sıfatı dediğinizde, alim dediğinizde, ilim dediğinizde bu bütün sıfatları da içine alır. Malum dediğinizde de bütün sıfatları içine alır. Malum, bilinen görünen demektir. O zaman Allah bilinmekliği ve görünmekliği, anlaşılmayı ve anlatılmayı malum sıfatının içerisine koydu, alim sıfatının içerisine koydu, ilim sıfatının içerisine koydu. Hepsinin tecelli alanları ayrı ayrıymış gibi görünürken hepsi de bir şeye hizmet etti. Neydi? Varlığa hizmet etti. İşte Arabî diyor ki burada:

Bu üçlü yapı, yaradılış sürecinin üçlü yapısı değildir. Başka bir deyişle, İbn Arabî üçlü yapı içinde üçlü yapı teşhis etmektedir. Ve âlem de bu İlâhî Hazret’ten var oldu. Nasıl ki Hakk’ta: “Muhakkak ki biz bir şeye kavlimiz, onun yaratılmasını irade ettiğimizde ona Ol! dememizdir: o da olur” buyurur. Böylece yine Zât, İrade ve Kavl üçlüsü gerekir. Bu üçü olmasaydı o şey de var olamazdı.

Bu pasaj Fâil yâni Hakk cihetinden üçlülüğün yapısını tasvir etmektedir. Evet. Bu noktada bir sıkıntı yok. Bu mesele de anlaşıldı öyle değil mi? O zaman varlığın her zerresinde, küçücük, küçücük, küçücük, küçücük, zerresinde dahi bunun tecelli ettiğini görürsünüz.

Ama yalnızca Yaratıcı cihetinden üçlülük herhangi bir tesir

Öyle bu işler. Arabî adamı alır götürür, götürür, götürür, götürür oraya kadar “ama” der “senin geldiğin yer orası doğru değil” der. Sen okuduğun her şeyi atarsın kenara, burada ne işim var benim dersin. Seni oraya kadar götürür ama. Arabî bir yere kadar götürür insanı. Siz bütün gece okursunuz. Okuduğunuz şeylerin alt zeminini oluşturmak için kitaplığı indirirsiniz, hakkındaki ayetleri, hadisleri bulursunuz, hakkında tefsircilerin, bu konuda göz nuru dökenlerin dediklerine bakarsınız, tam bir noktaya gelirsiniz, Arabî “ama” der orda öyle bir pasaj size sunar, siz o sunduğu pasajı algılayamazsınız. Bırakırsınız okumayı. Ben bu kardeşinde (soru sahibi) öyle olduğuna inanıyorum. Her okuyan öyle olur Arabî’yi. Bunca yol geldik öyle değil mi? Arabî şimdi bizi başka bir yere götürecek. Sıkı durun. Başka bir yere götürecek derken, bunlar (anlattıklarımız) lazım olmayacak zannetmeyin. Sohbetin başından itibaren olacak olanlar lazım olacak.

Devam ediyor: yalnızca Yaratıcı cihetinden üçlülük herhangi bir tesir icra etmemektedir. Yaratıcı fiilin gerçekleşmesi için bu irade ve emre muhatap olanda da (Kabil’de de), yâni yaratılacak olanda da mütekabil bir üçlülüğün bulunması gerekir. Benim az önce kestirmeden anlattığım şeyi söylüyor; ilim, alimlik ve malumluğu Zatın içinde demiştim ya, bu yarattığı şeyde de tecelli edecek ve Zat’taki ilim sıfatıyla yaratılandaki ilim sıfatı, Zat’taki alim sıfatıyla yaratılandaki alim sıfatı, Zat’taki malum sıfatıyla yaratılandaki malum sıfatında muhakkak üzerinde tecelli etmesi gerekir. O zaman şu çıktı önümüze şimdi: Allah vardı hiçbir şey yoktu, bilinmekliği istedi. Bilinmekliği isteyince alemi var etti, alemi var edince bunu

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

anlayacak olan Âdem’i yarattı. Âdem’i yaratınca Âdem’e bütün esmalarını ve sıfatlarını ne yaptı? Öğretti. Öğretince Onu anlayacak olanda Onun sıfatlarıyla sıfatlandı. O zaman “Âdem henüz daha yaratılmamış iken ben peygamber idim.” Kim? Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. “Hiçbir şey yok iken ben var idim.” Kim? Muhammed-i Mustafa. Ne tarafa bakarsanız bakın, ne yöne yönelirseniz yönelin, hangi zerreye bakarsanız bakın sizin önünüzde mihmandar olacak bir nur vardır. Muhammed-i Mustafa. “Ben peygamberlerin evveliyim” kim? Muhammed-i Mustafa. Âdem kim o zaman? Mana olarak, Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Arabî ilk varlığın Muhammed-i Mustafa olduğunu söyler. Varlık noktasında yani zahir, insan sureti noktasında Âdem zahiri babamızdır. Mana noktasında zahiri babamız Muhammed-i Mustafa’dır. Onda bütün ilimler ne olmuştur? Tecelli etmiştir. Onda bütün ilimler tecelli ettiği için Âdem aleyhisselam bütün ilimleri öğrenmiştir.

Eğer ilk varlığın başlangıcında bütün ilimleri bilmemiş olsaydı akl-ı evvel, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir ismi akl-ı evveldir. Allah der ki: Ben önce aklı yarattım. Akl-ı evvel kim? Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Mana olarak. Bunu algılamak biraz güç. Seyr-i sülük lazım. Bir mürşidin dizinin dibinde oturup her şeyiyle ona tam manasıyla teslim olmak lazım. Bu, akıl üstü bir şeydir. Bu, akılla alakalı değildir. O akıl üstü hali ancak seçilmişler yaşar. Kiminizi kiminizden üstün yarattım. O akıl üstü peygamberler ve velilerin yolundan gidenler nadirattandır. O yüzden Hazreti Peygamber, benim varislerim var, dedi, herkes benim varisim, demedi. Ayırdı. O yüzden Cenâb-ı Hakk, benim velilerim var, dedi, kim onlara savaş açarsa bana savaş açmış olur, dedi. Niçin? Çünkü onlar Allah’ın yer yüzünde sıfatlarının, tecelliyatının cem olduğu insanlar. O yüzden ona savaş açan Ona savaş açmış gibi oldu. O yüzden dedi ki “Kim velilerime savaş açarsa yırtıcı aslanın avından intikamını aldığı gibi ondan intikamımı alırım” dedi. Niçin? Allah ilmini, alimliğini, malumluğunu ne yapıyor? Onunla tecelli ettiriyor. Bir şekilde Allah’ın sıfatlarının tecelli ettiği noktanın merkezi diyebiliriz. Devam ediyoruz,

Yaratılış ancak ve ancak aktif üçlülüğün pasif üçlülükle çakışması hâlinde

kuvveden fiile çıkabilir.

Yani pasif dediği: ilim, alim, malum Zat’ın içindeydi, aktif dediği: ilim, alim, malum Zat’ın dışında tecelli etti, birbirinin çatışmasıyla büyük bir kuvvet meydana geldi. Yaratılış böylece devam etti.

O nesnedeki üçlülük: (yaratılandaki üçlülük) 1- Onun şey oluşu (şey’iyyeti), yani bunun adı yok. İmam-ı Azam hazretleri bu meselenin içerisinde çıkarken der ki “Allah bir şey yarattı” ismini koymaz. Biz buna tasavvufta şey’iyyet diyoruz. Arabî buna şey’iyyet demiş. İmam-ı Azam hazretlerinin “Bir Şey” dediği tarifi bütün batılı felsefeciler İmam-ı Azam’dan sonra “Bir Şey” şey’iyyet sözünü kendine ölçü etmişler. İmam-ı Azam’a kadar herkes, cevher demiş, maden demiş, kuvvet demiş, elektrik demiş, enerji demiş, ruh demiş,

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

herkes bir şey söylemiş ilk yaratılan şey’e. İlk yaratılan şey Allah tarafından anlamlı, yaratılan şey açısından da anlamlı. İsmi yok. Bir şey.

2- Onun ol emrini işitmesi o şey, bir şey o. Ama Allah’ın “ol” emrini de

3- Yaratıcı’nın onun yaratılması (hilkati) ile ilgili olan emrine boyun eğmesidir. Yani bu, o yaratılan şey, Allah’ın yaratma “Kün “emrine ne yapmış oldu? Emrine uydu yani bu yaratılan şey Allah’ın emrine ne? Mecbur. Bu yaratılan şey Allah’ın emrine mecbur. Alternatifi yok “Kün” dedi, yaratılıyor ve bu ilk yaratılan şey ve yaratılanlar Allah’ın yaratma gücünün altında mecbur. Arabî’ye göre. Devam ediyoruz,

Bu bakımdan varlığa bürünmek yaratılmış olan şeye izâfe edilmelidir.

Yaratılmış olan şey, varlığa bürünmek. O zaman bu yaratılmış olan şeye ait. Hani Cenâb-ı Hakk tohumu yarattı, tohumun ondan sonraki işlemleri kendisine ait. Ona o ilim verildi nerde ne yapacağını o biliyor. O alimlik ona verildi. O alimlikle ilim sayfasından yaratılacak olan, olacak olan oluşmaları alıyor ve maluma, zuhura tecelli etmiş oluyor. Bu bakımdan varlığa bürünmek yaratılmış olan şeye izâfe edilmelidir. Çünkü “Ol!” emrinin zuhûrunda eğer o şeyde bizâtihî varlık kazanmak kuvveti olmasaydı, o şey asla var olmazdı. Evet. Bu bakımdan, kendisini ademden (yokluk hâlinden) varlığa dönüştürmüş olan, bizzât o şeydir. Yani Allah’ın “Kün” emri yokluktan bu şeye çıktı. Bu şeye çıkınca var olan şey, bu varlık deresinde varlığa bürünmesinin hareket ve sükunu kendine ait. Asıl bomba en sonda.

O şeyin böyle hareket edebilmesinin sebebi ise, a’yân-ı sâbite’nin aslında gizli ve bâtıni varlık hâli olması dolayısıyla, o şeyin zaten Âlem-i Gayb’da potansiyel olarak mevcudiyetindendir demiş İzutsu, doğru söylemiş. Yani bu var olan şey o az önce anlattığımız a’yân-ı sabitede zaten aslında var idi ve a’yân-ı sabitede var olan şey ne yaptı, Zuhur etti, tecelli etti yani batıni olarak a’yân-ı sabitede var olan şey zahiri olarak da ne olmuş oldu, tecelli etmiş oldu.

Sanırım bütün gizem a’yân-ı sabite. Evet. Varlığın bütün gizemi ve varlığın bu noktadaki haritası, varlığın bu noktada altı üstü a’yân-ı sabitede mevcut. Biz bunu levh-i mahfuz olarak görelim. Sizin anlayacağınız dil. A’yân-ı sabiteden levh-i mahfuza yazılmış olsun, levh-i mahfuzdan da vakti saati gelince aşağı doğru tecelli etmiş olsun. Anladınız? Bunu varlığa dönüştürdüm şimdi a’yân-ı sabiteyi, anlayacağınız hale getirdim, araya bir tane Cebrail koydum. Ne koyduğum, Cebrail? Levh-i mahfuz. Cebrail değil, ama Cebrail diyelim. Cebrail aleyhisselam ne yaptı? Levh-i mahfuzdan Kur’an’ı aldı Hazreti Muhammed-i Mustafa’ya getirdi öyle değil mi? Levh-i mahfuza onu kim yazdı? Allah yazdı. Allah levh-i mahfuza da ne yarattı? Kalem. Kalem dedi ki “Beni yarattın ben ne yapayım?” deyince, “Yaz” dedi. “Ne yazayım?” deyince, “Bundan sonra ebediyen olacak olanları” dedi. A’yân-ı levh-i mahfuza yazılmaya başladı. Mirac’a çıktı sabiteden olacak olanlar

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Bize miracla alakalı hadislerden birsinde diyor ki “Ben kalemin cızırtısını işittim. Hala daha kalem yazıp silmekte idi. Kalem ne oluyormuş? yazdığını siliyormuş daha”. Dikkat edin. “O zaman a’yân-ı sabite diyemeyiz ki, sabitlik yok” kalem levh-i mahfuzda yazığını siliyormuş “a’yân-ı sabitede değil” Değil. A’yân-ı sabitenin ne olduğunu bilmiyoruz. A’yân-ı sabitenin varlığını biliyoruz. A’yân-ı sabitede varlığın hayal noktasında tecelli ettiğini biliyoruz ama daha levh-i mahfuza inmedi. Levh-i mahfuza indiğinde ne oluyor? Yazılmaya başlıyor. Demek ki yazılar levh-i mahfuzda bazen de siliniyor. Neden bunu parantez içerisine koyduğumu ileriki derslerde göreceksiniz. Birisi diyecek ki: yazıldıysa O yazdı. O zaman O yazdıysa beni nasıl cehenneme attı diyecek. Anladın? “O zaman bu dualarla değişmesi?” eyvallah. Gelirler ya derler ki “Kader duayla değişir mi?” “Değişir” der Hazreti Peygamber. Kaderinde, yılanın ısırmasıyla zehirlenecek olan sahabenin, açı doyurmasıyla, kimsesize kimse olmasıyla, dua ve zikriyle, o tecelli etmez. Buna sufiler şöyle derler: o yine tecelli eder ama rüyada tecelli eder. Anladın? A’yân-ı sabitenin ve levh-i mahfuzdan geçen şey rüyada tecelli eder. Rüyada yangın geçirir, adamın dükkânı yanar kül olur, ahu efgan eder. Rüya hakikat miydi? O zaman hakikatte yandı öyle değil mi? Allah onun rüyasında dükkanını yaktı. Yazdığını bozmadı o zaman. Tamam?

A’yân-ı sabite nedir? Biz lafımızın başında a’yân-ı sabiteyi anlattık mı?

Ol” emrine uymak ya da uymamak mümkün müdür? İşte işin bom dediği yer burası. “Ol” emrine uymamak mümkün müydü? Değildi. Kün deyince mecbur oldu mu o? Mecbur oldu.

“Efendim Allahu Teala ilk önce Âdem’i yani Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi yarattı sonra alemleri yarattı ve Allahu Teâlâ Âdem’in sıfatında yani Peygamber Efendimizin sıfatında kendini tanıtmak mı istedi?” Evet, öyle anlayalım. “Dua, levh-i mahfuzun bir üstündeki a’yân-ı sabiteye?” Tecelli eder “Ol’a tecelli eder mi?” Ona tecelli ettiğinden a’yân-ı sabiteye tecelli eder. “‘Ol’ un üstündedir dua?” “Ol” un üstündedir dua. Dua tabancadan çıkmış olan mermiyi tekrar tabancaya geri döndürür. “Biz duayı levh-i mahfuzda bırakmıştık” Yok. Dua Zattır, dua Zatadır. O yüzden İyyake na’budu ve iyyake neste’in deriz “Duanız olmasa ne işe yararsınız” Eyvallah. Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz. Zatullah vardır orda. İbadet Zatullahın direkt kendisinedir, dua Zatullahın direkt kendisinedir. O yüzden sufiler derler ki, biz Zat ile meşgulüz. Biz Zat ile meşgulüz. O yüzden cennet için ibadet etmeyiz, o yüzden cehennemden korkumuza ibadet etmeyiz, bizim ibadetimiz Zatadır. Bizim sevdamız o yüzden menfaate dayalı değildir. Zatadır, Zat içindir. O yüzden buranın kapısı açıktır ardına kadar, bizim değildir Onundur. Buraya gelen de bizim değildir Onundur. Sufilik o yüzden sadece ve sadece Onunla alışveriş etmektir. Bizim yolumuz o yüzden Onun yoludur. Ben o yüzden derim Mustafa Özbağ’ın yolu yok diye. Yol Onundur, yolcuda Onundur.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Yolda Onunsa yolcuda Onunsa bizler Onunuzdur. O yüzden İyyake na’budu ve iyyake neste’in noktasında dururuz. O yüzden sufi anlayışımızda mevcut sufi kardeşler gibi değildir, tarikat anlayışımızda mevcut tarikat kardeşleri gibi değildir. Biz o yüzden bizim yolumuz olmadığından gelin bana demeyiz. Gelin Ona. Onun yoluna gelin. Hazreti Mevlâna der ki “Ey oğul, peygamberlerin ve velilerin yolunu seç” peygamberlerin ve velilerin yolunu seç. Bizim işimiz O’dur.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları