Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes ·

Nefes — 13 Eylül 2014 Sohbeti

Nefes — 13 Eylül 2014 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES • 17/26

Nefes — 13 Eylül 2014 Sohbeti Hakkında

13 Eylül 2014


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

13 Eylül 2014 Tarihli Sohbet

ALİ ŞERİATİ’nin dediği gibi “SİZİ RAHATSIZ ETMEYE GELDİM” iki korkunç

kanser Allah ve İslam adına halkın içine atıldı.

Bu iki kanserden BİRİNCİSİ MURCİE MÜRCİE; ne kadar cinayet işlemiş ve ne kadar kötülük yapmış ve ne kadar ihanet etmiş olursa olsun iyi kötü herkesin Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemesi gerektiği görüşünü savunan insanlara denir. “Onun hakkından ancak ALLAH gelir” gibi. Bu havale etme hastalığı, bu MÜRCİE kanseri; İslam’ı ve Kur’an ı Hz. Muhammed’den, Ali’den değil de satılmış düşünceden öğretildi halka.

İKİNCİ KANSER CEBRİYE; cebriye “Hiçbir şey” diyordu. “Verilene karşı sus. Ben de sen de seçecek güçte değiliz.” Bu halkı uyutma taktiklerini ve sömürüyü legalleştiriyorlardı.

“Sen yönetimi dilediğine verirsin, dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın” (Ali İmran/26) Sen ne diyorsun? Ne yapmak istiyorsun? Susup sabretmekten başka elinden ne gelir? Kaza ve kaderi elinde bulunduran o yüce varlığa boyun eğmekten başka ne yapabilirsin? Hiçbir şey!

Bir kısım İslam aydını ya da İslam büyüğü bir köşeye çekildiler, yalnız kalıp Allah’ı bir sevgili gibi düşündüler. Durmadan oruç tutup nafile namazı kıldılar bunlar Emevi zorbalarına karşı direnmeleri gerekirken mescit köşelerine çekildiler.

Ali’yi mihrapta öldürdüler peki ALİ’nin ateşi ne oldu? Ebu Zerr uzak bir köşede Rebeze’de öldü. Ebu Zerr’in çığlığı ne oldu? HUCR direnişi ne oldu? Peygamber Efendimiz cihaddan dönerken “Küçük cihaddan büyük cihada döndük” derken neyi kast etmiştir?

MÜRCİE ve CEBRİYE hakkında görüşleriniz?

Bu yazı birçok alıntı içerir…

Kıymetli dostlar, bu mürcie ve cebriye ne yazık ki İslam sufiliğinin içinden türetilmiştir. Mürcie düşüncesi yani, ne kadar suç işlersen işle ne kadar hata yaparsan yap neyi ne kadar zulmedersen et, bu zulümlerine bu hatalarına bu kusurlarına devam ederken sen af olursun. Oysa bu düşünce sistemi, cebriye de yine sufiliğin içersinden veya sufiliğin içerisinde yürütüldü. Sufiliğin içinden çıkmasa da sufiliğin içinden yürütüldü. Cebriyecilerde, herkese Cenab-ı Hakk bir kader yazdı, her topluluğa da bir kader yazdı ve herkese ve her topluluğa bu kaderi yazaraktan herkes bu kaderine ve bu duruma razı olacak dediler. Bu İslam toplumunun içerisinde zaman zaman yer buldu. Bu zaman zaman yer bulurken genelde Müslümanlar Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin “Siz çok

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

olacaksınız ama denizin üzerindeki köpük misali gibi bir ağırlığınız olmayacak, bir kıymetiniz olmayacak, bu noktada bir hükmünüz olmayacak.” hükmü galip geldiği zamanlarda oldu. Zaman zaman bu halden İslam toplumu kendini kurtardı bir Gazali ile. Örnek zaman zaman İslam toplumu bir devletin bu noktada devlet başkanı ile beraber bundan sıçrama yaptı. Zaman zaman böyle yanar söner gibi flu bir şekilde bazen ama bu genelde İslam toplumunun kendi içersinde yenilgiyi kabul etmesinden kaynaklandı, mücadeleden, gayret etmekten, savaşmaktan, hakkı söylemekten, hakkı haykırmaktan yorulduğu, bitap düştüğü, korktuğu, çekindiği, utandığı, güçsüz gördüğü zamanlarda oldu. Evet bu noktada bir kimse örneğin hadis-i şerifleri söylemediler, bir kimse içki içmeye devam ettiği halde onun günahı af olmaz demediler, bir kimse faizciliğe devam ederse o günahı af olmaz demediler, bir kimse anne babaya isyanı devam ediyorsa onun günahı af olmaz demediler, bir kimse zalimliğe devam ediyorsa zulüm etmeye devam ediyorsa onun günahı af olmaz demediler. Biz sevdireceğiz korkutmayacağız, biz yumuşak davranacağız doğruyu anlatacağız derken Kur’an ve sünnetin olmazsa olmaz ölçülerini öteledik. Öteleyenler, halkın kendisini sevmesi için uğraşanlardı, öteleyenler halktan geçinen, fukaralardan, zenginlerden öşür toplayanlardı. Bunlar haramı haram olarak haykıramadılar, haramı haram olarak haykırsalardı idarecilerin kendi dairelerindeki göz göre göre haramlarını da haykırmaları gerekirdi. Bundan korktular, bundan çekindiler. Bundan korktukları ve çekindikleri için cebriyeye kaydılar, mürcielik ve cebriyelik kol kola yürüdü. Cebriye de şuydu; Gözünün önünde birisi birisine katliam yaparken, onu kaderi buymuş deyip katliama uğrayanın hakkını savunmamaktı, katliamcıyla dost olmaktı. Muaviye Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerine savaş açtığında muaviyenin zenginliğine ve şatafatına aldanıp muaviyenin yanında saf tutmak gibi bir şeydi bu. Çünkü Hazreti Ali radiyallahu anh hazretleri fukara, etrafındaki insanlarda fukara ama Şam’daki devlet aslında bölünmüş parçalanmış değildi daha, muaviye merkez valisiydi de ama orda o merkez valisi iken bir devlet kurmuştu kendi dairesinde ve Şam’daki devlet hem askeri tesisat açısından hem de teçhizat açısından hem aynı zamanda ekonomi para açısından güçlüydü. İlk yol ayrılığı o zamandı, gözle görünür yol ayrılığıydı bu. Bu yol ayrılığının temeli Hazreti Osman efendimizin zamanında atılmıştı. Hazreti Osman efendimiz mülayim, mülayim olduğu kadar rahmetli, rahmetli olduğu kadar yumuşak kalpli, rıfk sahibi bir insandı. Çok yumuşak kalpli ve çok rıfk halinde bir kimse olduğundan Hazreti Peygamber ve sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri masum, mahcup kalan kızlarını Onunla evlendirdi çünkü Hazreti Osman Efendimiz edebin protipiydi. Bir insan üzerinde edep elbisesi olacaksa o Hazret Osman olurdu, Hazreti Peygamberden sonra sallallahu aleyhi ve sellemden. Bazı insanlar vardır, o insanlar o edeple onun edebi istismar edilir. Hazreti Osman Efendimizin bu edebi bu yumuşaklığı bu rıfkı istismar edildi, kim tarafından? Muaviye tarafından ve etrafı tarafından. Hazreti Osman Efendimizin şehit olmasının altında muaviyenin parmağı vardır, dolaylı. Bunu böyle söylemez kimse. Bu tarihi gerçektir benim kalbimden. Muaviye müdahale etmedi, müdahale de ettirmedi. Göz göre göre Hazreti Osman Efendimizin şehit olmasını seyretti. Biz ona içtihat diyelim bu noktada, öyle içtihat

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

etti. Öyle içten ederekten kendince bir hüküm kurdu ve bu yol o muaviye Hazreti Osman Efendimizden sonra Hazreti Ali Efendimizin seçileceğini tahmin etmiyordu hiç. Diyordu ki kendince -orada altı bin tanede askeri vardı Medine-i Münevvere’de. Bir muhasara altında tutan Hazreti Osman Efendimizi askerler vardı bir de muaviye asker gönderdi, onlarda Medine’nin dışında duruyorlar. Onlara dedi ki, benden haber gelmedikçe hiç hareket etmeyin. Benden haber bekleyin. Yani devlet başkanı muhasara altında, devlet başkanına bağlı askerler var dışarıda, onlar muaviyeye bağlılar yani valiye. Devlet başkanına bağlı değiller valiye bağlılar. Düşünün nasıl valiyse. Ve Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerini istişare heyeti seçince muaviyenin bütün planları altüst oldu. Hazreti Ali efendimiz -bunun çünkü mürcienin ve cebriyenin çıkış noktasının bilinmesi lazım, tarihi çıkış noktası- ve Hazreti Ali radiyallahu anh hazretleri çıkınca işte meşhur savaş. Savaşta hariciyeciler var. Hariciyecilerin içerisinden çıkma cebriyeciler ve mürcieciler. Ve ardından İslam topluluğunun içersinde ne yaparsan yap, bunları yapmaya devam ederken de Allah seni isterse affeder ne olduysa başımıza ne geldiyse takdir edilen oldu, emredilen oldu, cebriye bu, senin yapacak bir şeyin yok, sen namaz kılıyorsan da senin üzerinde namaz yazıldığı için kılıyorsun, cebriyede bu. Bu her iki düşünce de İslam dünyasının içerisinde ehl-i sünnet tarafından reddedilen düşüncedir. Ehl-i sünnet, benim buradaki ehl-i sünnetten kastım gerçek hakiki Kur’an ve sünnete dayalı olan ehlisünneti diyorum, gerçek ehl-i sünnet mürcieyi de cebriyeyi de kaderiyeyi de hariciliği de reddeder.

Bunun ilacı nedir? Bunun ilacı şudur; Bismillahirrahmanirrahim Vel asr İnnel insane le fi husr İllellezıne amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr. Bütün insanlar hüsrandadır ancak iman eden, iyi amel işleyen, Hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna. Bizi her türlü İslam dışı düşünceden kurtarır. O zaman hakkı ve sabrı tavsiye etmek var ise hak bu manada Kur’an ve sünnettir, biz Kur’an ve sünnetin hükümlerine uyarız. Birisi kalkıp, ya bunun böyle olması lazım, dediğinde biz ona uymayız, şöyle olması lazım, dediğinde biz ona uyumayız. O zaman bir kimse çok affedersiniz ne kadar halt işlersen işle cennete git, yok öyle bir cennet. Bu haltı işlemeye devam ederken cumburlop cennete gideceksin, yok öyle bir cennet. Biz zalimlere mücadele etmekle mükellefiz, biz haksızlıkla mücadele etmekle mükellefiz, biz hak ve hakikatin yanında olmakla ve mükellefiz, biz zorbayla mücadele etmekle mükellefiz, biz haksızlığa dinsizliğe, imansızlığa, biz her türlü yanlışlıkla, eksiklikle mücadele etmekle mükellefiz. Biz Müslümansak biz müminsek yeryüzünde nerede haksızlık var ise biz ona karşı durmakla mükellefiz, yeryüzünde. Biz yeryüzünde nerede bir mazlum varsa o mazlumun ahına koşmakla mükellefiz. Benim inandığım din bu. Nerede aç varsa onu doyurmakla mükellefiz, nerede çıplak varsa onu giydirmekle mükellefiz, nerede yetim varsa onun başını okşamakla mükellefiz, nerde bir dul varsa ona yardım etmekle mükellefiz, kim bizden yardım istiyorsa onun yardımına koşmakla mükellefiz. Bizden istemesi şart değil onun yardıma ihtiyacını görüyor isek ona yardım etmekle mükellefiz. Biz bununla emrolunmuş bir ümmetiz, bununla emrolunmuşuz biz. Biz o Allah’a ve o Allah’ın gönderdiği peygamber Muhammed-i Mustafa’ya ve o Peygamberin ağzından

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

dökülen Kur’an’a ve o Peygamberin hali olan sünnetine iman ettiysek, biz bunlarla mücadele etmekle mükellefiz. Kötülük neredeyse o kötülükle mücadele etmekle emrolunmuşuz, haksızlık neredeyse o haksızlıkla mücadele etmekle emrolunmuşuz. Biz bunun dışına çıkmakla, bunun dışında bir İslam anlayışında durmakla bu mümkün değil bu iman değil, bu İslam değil, benim sufilik anlayışımda bu değil. Ben sufiliği tekkelerin içerisine kapanıp orada sadece zikirle iştigal etmek olarak görenlerden değilim. Beni tanıyanlar tanıyor, benim sufilik anlayışım o değil. Benim sufilik anlayışım; kimsenin etlisine sütlüsüne karışma, otur oturduğun yere, benim sufilik anlayışım o değil, değil. Benim sufilik anlayışım şu değil; ne kadar kötülük yaptıysan yap. Tövbe et kardeş, herkesin hakkına hukukuna riayet et, kimin hakkını yediysen o hakları öde, kime zorbalık yaptıysan git onunla helallaş, kime hainlik yaptın git onunla helallaş, kime beklemediği anda yandan hançeri vurdun, git helallaş ve bir daha geri dönmemek için dön. Allah senin o zaman geçmiş günahlarını affeder ama sen hainliğe devam edersen, zorbalığa devam edersen, zalimliğe devam edersen sen Allah’ın sevmediğisin, yerin cehennemdir Allah öyle diyor. Allah zalimlerini cehennemle korkutuyor, Allah fakirin fukaranın hakkını yiyenleri cehennemle korkutuyor ama Müslümanlara da bir hak veriyor diyor ki; Siz Allah’ın eli olun bunlara adaletle hükmedin cezalarını verin diyor. Allah’ın eli olmak Allah’ın adaletini sağlamaktır, adaletini sağlamaktır, Allah’ın dili olmak hakkı hukuku konuşmak, savunmaktır, bu Allah’ın dilidir. O zaman biz mürcie noktasına duramayız, biz cebriye noktasında da duramayız, ben kendimce kaderiye noktasında da duramam. Bana emredilmiş, bana dinim emretmiş, emretmiş iman edeceksin, iyi amel işleyeceksin. İyi amel işlemek sadece namaz kılmak, oruç tutmak değil, o ibadet. İyi amel işlemek; iyilik yapmak, iyiliği savunmak, insanların arasında düzeni sağlamak, hakkı hukuku sağlamak, İyi amel işlemek. O zaman din bana iyi amelle amellenmemizi emretmiş. Yetmedi, hakkı tavsiye edeceğiz. Hakkı tavsiye etmek sadece namazı tavsiye etmek değil, hakkı tavsiye etmek sadece ibaretleri tavsiye etmek değil, İslam dünyasının en büyük handikaplarından birisi hakkı tavsiye etmek olarak sadece ibadetleri tavsiye etmek olarak görüyor.

Kıymetli Müslümanlar, kıymetli müminler, kıymetli kardeşlerim, Allah’ın hukuku ile hukuklanmadığınız müddetçe ve Allah’ın hukuku yeryüzünde hâkim olmadığı müddetçe insanlığın kurtuluşu mümkün değil, dininizin tamam olması, yaşantı olarak mümkün değil ama bizden istenen şu şu anda, yıllardan beri, 200 yıldan beri 250 yıldan beri Müslümanlara giydirilen elbise şu; ey Müslümanlar siz iman edin, ibadet edin, iman edin ibadet edin, bu kadar. Geri kalanına karışmayın. İman ettin harikasın, ibadet ettin alkışladım, burada yangın var, ona karışma sen, ya burada zulüm var, ona karışma kardeşim sen. Adam gelsin istediği gibi bombalasın, yaksın, yıksın, zapt etsin, alsın yürüsün gitsin, sen ne karışıyorsun? Sen ibadete devam et. Camiler dolup taşıyor mu? Dolup taşıyor. Tekkeler dolup taşıyor mu? Dolup taşıyor. Dostlar avmler dolup taşıyor mu? Dolup taşıyor, ne kadar güzel. 5… oteller dolu taşıyor mu? Dolup taşıyor. Ya burada bir yanlışlık yok mu? Burada bir eksiklik yok mu? Burada çarpık giden bir şey var. Camiler doluysa, tekkeler doluysa, bu avmler neden dolu? Bu camiler doluysa, tekkeler doluysa bu 5 şeyli oteller neden

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

dolu? Bu camiler dolu, bu tekkeler doluysa ya bu sefahat ne? Bu lüks ne? Bu gösteriş ne? Nasıl dolu bu? Camiler dolu, tekkeler dolu eyvallah, parklar dolu, bahçeler dolu, avmler dolu, meyhaneler dolu, fuhuş haneler dolu, barlar dolu, pavyonlar dolu, eğlence haneler dolu, zalim haneler dolu, zulüm haneler dolu, dolu. Yanlış giden bir şey var. Dolu her taraf, dolu her taraf dolu. Bize şunu dediler; camiler açık mı açık, tamam bakın yapın ibadetinizi. Kardeş, bankalar dolu, herkes borçlu. Şimdi burada yoktur zannediyorum ben, öyledir herhalde, az da olsa vardır, ben bangır bangır hep bağırıyorum ya kredi kartı borcu yapmayın, kredi kartı yapmayın, bankalardan almayın diye ama gene de kredi kartı borcu olan vardır. Var mı içinizde kredi kartı borcu olan? Utanır elini kaldırmaz belki ama bak var kredi kartı borcu olanlar. Evet, dolu. Bir yerde bir şeyler yanlış gidiyor. Bir yerde bir şeyler yanlış gidiyor. Bu eksiklik dini anlatanlardandır birinci derecede benimdir ama İslam dünyasında bir şeyler yanlış gidiyor, İslam dünyasında bir şeyler yerli yerinde değil, İslam dünyasında 200 yıldan beri 250 yıldan beri taşlar yerine oturmuyor. Taşlar yerine oturmayınca biz inandığımız gibi yaşayamıyoruz, biz inandığımız gibi anlatamıyoruz, biz inandığımız gibi kendimizi istikamette götüremiyoruz, sıkıntımız var. O yüzden kıymetli dostlar, bir yere yanlışlıklar eksiklikler varsa biz onları havale edecek bir yerimiz yok onlarla mücadele etmekle emrolunmuşuz, mücadele etmemiz gerekir. Nerede bir kötülük, nerede bir zulüm, nerde bir zalim, nerede bir haksızlık var ise ona susamayız, susarsak dilsiz şeytan oluruz. Onunla mücadele etmekle emrolunmuş bir peygamberin ümmetiyiz. O zaman nerede Kur’an ve sünnetin hem felsefesine hem yaşantısına aykırı bir şey varsa onunla mücadele etmekle emrolunmuşuz, onunla mücadele etmekle emrolunmuşsunuz. Dini camiye ve sadece tekkeye ve sadece eve bağlı kalmak İslam değil. İslam, evde, sokakta, devlette, belediyede; İslam, alışverişte, dükkânda; İslam, beynimizde, aklımızda, kalbimizde, ruhumuzda; İslam, yemeğimizde, içmemizde, giyinmemizde, kıyafetimizde, konuşmamızda; İslam, nefes alıp verişimizde hâkim olmalı. Çalgı görünce kalgı; ölü görünce ağla, hüzün. Değil. Biz inandığımız gibi yaşamalıyız ve inandığımız gibi haykırmalıyız. Hakkı tebliğ etmek bu. Yoksa İslam dünyası daha çok çarpık düşüncelerin ve çok çarpık fikirlerin, çok çarpık oluşumların etkisinde kalacaktır. Elin İsrail’i, mossad’ı, cia’si, İngiliz’i, bilmem nesi, bir yerde bir örgüt kuracak adına da işid koyacak, o da la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyenleri dahi öldürecek, biz onu İslam bileceğiz. Veyahut da kaytan bıyıklar gelecekler, önümüze bir tane banka kuracaklar, vay muhterem efendim hoş geldin diyecekler, biz götüreceğiz paraları güldür güldür güldür oraya yatıracağız, biz onu İslam zannedeceğiz. Birisi çıkacak zalimliğini, zulmünü izhar edecek her tarafta, biz onun arkasından düşeceğiz o İslam zannedeceğiz. Milletin hurra paralarını toplayacaklar, nereye gittiği, ne olduğu belli değil, biz onu İslam zannedeceğiz. Kur’an elimizde “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz.” derken, biz bizden ücret alanların peşinden gideceğiz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Kur’an da “Benim ücretimi Allah verir.” derken, biz bir sohbet edip şeyenlillah diyenlerin eline para koymaya devam edeceğiz veya birisi bizden ücret almazsa, Kur’an ve sünnet dairesine durup fütursuzca davranırsa diyeceğiz ki bunun dili sivri zaten, başına gelecek olduğu vardı, geldi. Biz çünkü bize dondurulmuş

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

sebze, meyve, yemek gibi dondurulmuş din lazım, din. Bize konserve balık gibi din lazım. Bizi konserve yemeye alıştırdılar ya bizi, bize konserve din lazım, hazır pişirilmiş al yavrum din bu, yut bakayım, yuttu, tamam sen dindarsın yürü git. Ne farkımız kaldı ki bizim? Gitti, papanın önünde durdu papa, al yavrum, dedi, ağzına bir şeker koydu onun, kurtuldum dedi o, cennetlik oldum dedi gitti.

Şimdi de hocalar var, cemaatler var, şeyhler var, partiler var. Geliyor müridler, al yavrum dondurulmuş din, o kimse kurtuldum kurtuldum diye gidiyor. Dondurulmuş gıda yiye yiye dondurulmuş din yiyoruz. Din dondurulmuş bizde, din hareketli değil bizde, din bizde canlı değil, din bizde yaşamıyor. Biz mutfağa gidip pırasa ile havucu karıştırıp içine birazda bulgur koyup ayrı bir yemek yapabilecek muktedirlikte değiliz biz. Biz ayet-i kerimeyi alıp, düşünüp Sünnet-i Resulullah’ı alıp, düşünüp ya bunun böyle olmaması lazım diyebilecek kapasitede değiliz. Böyle diyenleri de küfürle itham ediyoruz zaten. Biz böyle diyenleri de zaten, böyle diyenlerden birisi Somuncu Baba’ymış Bursa’da. Somuncu Baba bunu böyle söylerken sütunun arkasında bekleyen de Molla Fenari’ymiş. Molla Fenari Somuncu Baba’nın bir hata yapsa da ben bunu alaşağı etsem diye uğraşıyormuş orada. Çünkü Somuncu Baba’nın ilmi ezberi değil, donmuş dondurulmuş, hazırlanmış gıda değil, Onunki canlı, Onunki heyecanlı, Onun ilmi vehbi, kalbi, Onun ilmi imani, siretten geliyor suretten değil. Ezber ilim yapanlar, ezberin dışına çıkamayanlar, çevir sayfayı yapanlar sütunun arkasında bekliyor, nerde hata yapacak diye. Somuncu Baba da beşinci manayı veriyor Fatiha’yı. Beşinci manayı verince diyor ki “Ey insanlar siz bunu anlamasınız, siz bunu bilmezsiniz. Bunu ancak Somuncu Baba’nın hata yapmasını bekleyen sütünün arkasındakiler bilir.” Canlı, heyecanlı, hareketli, dondurulmuş din yemeyenler toplum tarafından kötülenilirler, eleştirilirler. Çünkü onlar onların dininden değildir. Asılırlar Hallacı Mansur gibi, kovulurlar şehirlerinden, sürgüne gönderilir, hançerlenirler, aldatılırlar, kandırılırlar, tu-kaka edilirler. Çünkü onlar halkın dininden değildir. Halkın dininden değildir onlar. Onlar “Ben Allah’tan korkmuyorum” derken o ezberlenmiş olan din sahipleri hemen derler “Nasıl bu Allah’tan korkmuyor? Bak edepsiz, bak hain bu. Allahtan korkulması lazım” derler. Hâlbuki o Allah’tan korkmuyorum derken, ibadetim, imanım Allah’tan korktuğun için değil, Allah’ı sevdiğim içindir. Vardır ya meşhur, Hazreti İsa giderken bir gurup insanla karşılaşır “Niçin ibadet ediyorsunuz?” “Cehenneme girmekten korkuyoruz.” “Benim aradığım sizler değilsiniz.” Bizim halimiz bu, biz cehennem korkusu ile ibadet edenlerden değiliz, cehennem korkusu ile iman edenlerden değiliz ama dondurulmuş gıda gibi dondurulmuş dine sahip olanlar bize yaftayı takarlar “Bu Allah’tan korkmaz onun peşinden mi gideceksiniz?” derler. Derler. Onlar dondurulmuş din yerler çünkü. Bütün toplum dondurulmuş din yer. Toplumun uyutulması, toplumun normalde bu şekilde sömürülmeye devam etmesi için dondurulmuş din yenmesi lazım. Biz burada kadın erkek, kadınlar orda ve erkekler burada, kadınlar üst katta nasıl oturuyorsa oturuyorlar, öbürkü oradan der, bu günah değil mi? Dondurulmuş din yerler. Buna da ben müsaade ettim diye beni de küfür ehli derler. Dondurulmuş din yerler; 5 yıldızlı otellerde tatil yapmayı, bilmem nerelerde, Hilton’da ümre ve hac yapmayı kendilerine yedirirler ama

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

insanların din öğrenmelerini istemezler. Onlar paraya, onlar dine, onlar iktidara, onlar devlete, onlar her şeye hükmetmek isterler ve bu hükümlerinden birisinin eksik olmasını istemezler. Dondurulmuş dini de bunlar üretirler. Bunlar uluslararası vampir gibidir. Bunlar uluslararası güç teşkilatıdır bunlar Hıristiyanlara da dondurulmuş din yedirirler bunlar Musevilere de dondurulmuş din yedirirler, bunlar ehli tarikat, ehli cemaat dediğimiz insanlara da dondurmuş din yedirirler. Bunlar dondurmuş din yedirirler herkese. Kim bu dondurulmuş dine karşı çıkarsa onu da savcılıktan savcılığa, mahkemeden mahkemeye süründürdüler. Onu zaten bir algı oluştururlar, birsi el atar o topluluğa, bu adamın peşinden mi gidiyorsunuz? Bu adam cahilin teki. Bunun sizi nereye götüreceği belli değil, bunun sizin başınıza ne getireceği de belli değil. Bunları duydunuz mu hep Mustafa Özbağ yüzünden? Duydunuz. Öyle değil mi, memurlarınız karşı çıktı, aileleriniz karşı çıktı, mahalle cami hocalarınız karşı çıktı. Müftü, zamanın geçmiş müftüsü, adam beni bir şey zannetmiş Bursa Ulu Camii hutbesinden bağırıyor bana. Rahatsız olmuş benden. Ben kendimi o dondurulmuş din yemekten kendimi uzaklaştırmaya çalışanlardan bir insanım. Cahil diyorlar, doğru söylüyorlar diyorum ben, ben ilahiyat fakültesi mezunu değilim şükür ki , şükür ki değilim, dondurulmuş din yemedim, yememek için gayret gösteriyorum, size de bildiğim kadarıyla dondurulmuş bir din anlatmak istemiyorum bundan uzak durmaya çalışıyorum. Nerde dondurulmuş bir din var ise bilin ki sizi ifsat edecek, bozacak. İbadetler dondurulmuş. İbadetlerde dondurulmuş. Saat kaç 11’i 20 geçiyor, siz bir tane açık cami bulamazsınız, nöbetçi eczane vardır, nöbetçi meyhane vardır, nöbetçi hastalar için aciller vardır, nöbetçi polis vardır, nöbetçi mahkeme vardır, nöbetçi bir cami yoktur. Nöbetçi bir hoca yoktur, nöbetçi bir müftü yoktur, nöbetçi bir din adamı yoktur. Bu memlekette her şeyin nöbetçisi vardır dinin nöbetçisi yoktur. Nöbetçi çorbacıya kadar vardır. Belediye der ki, sabaha kadar bu çorba hane açık, basar oraya koyar levhasını o adam sabaha kadar çorba hanesi açıktır. Dostlar 53 yaşındayım, 53 yaşından beri sabaha kadar açık bir cami görmedim. Sabaha kadar açık kumarhane gezdim, sabaha kadar açık pavyon gezdim, sabaha kadar açık meyhane gezdim, sabaha kadar açık bar gezdim, sabaha kadar açık fuhuş hane gezdim, gezdim sabaha kadar açık. Çorbacısı var sabaha kadar açık, lokantası var bu memlekette sabaha kadar açık, bir tek camisi ve tekkesi yok. Camisi ve tekkesi yok bu memleketin sabaha kadar açık. Hiç istediniz mi? Hiç aklınıza geldi mi? Gelmedi değil mi? Evet. Yapamazsınız, dondurulmuş hap gibi yutacaksınız onu, uyuşacaksınız. Onun dışında bir şey istemeyeceksiniz ama biz Müslümanlar olarak da böyleyiz, birisi Kur’an ve sünnete uygun olduğu zaman bakıyoruz biz, işimize geliyorsa alıyoruz, işimize gelmiyorsa “Bunu sen nasıl yaparsın?” Ya kardeş haramı? Değil. Dinin hükmünün içinde mi? Evet. Nasıl itiraz ediyorsun sen? Diyemeyiz ki biz ona. Diyemeyiz biz onu. Dondurulmuş yuttuk çünkü, dondurulmuş. O yüzden biz mürcieye de kayarız, cebriyeye de kayarız, kaderiyeye de kayarız, işide de kayarız, vahabiye de kayarız, biz bir şeye kayarız, gideriz biz bir yere, bizim sahibimiz yok. Bizim sahibimiz yok. Bizim bu noktada “Durun ya” birisi dediğinde, diyorlar ki aha bu suçlu taşlanacaksa bu taşlanacak, diyorlar. Herkeste taşlıyor, açın facebook’u Mustafa Özbağ ile alakalı olanca yazıları görün, hakaretleri görün. Birisi

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

geçen gün, bunca hakarete nasıl dayanıyorsun? Dedi. Kim hakaret ediyor? dedim ben, onca yazı var dedi, hiçbirisi de benim yüzüme gelip konuşamaz onları dedim, konuşan da cahilliğinden konuşur dedim. Biz dondurulmuş gıdalarla beslenen bir ümmet olduk. Bizim hakkımızda dondurulmuş sırada daha vardır neler olacağı, evet onlar planlı programlı çalışırlar, şeytan ve deccaliyet planlı programlı çalışır, zalimler planı programlı çalışır, kâfirler planı programlı çalışır, onlar dondurulmuş fikirleri, düşünceleri, yaşam tarzları hazırdır, bizlere neler vereceği, sırasıyla hangi şırıngaları yiyeceğimiz, hangi hapları yutacağımız, hangi felsefelere inanacağımız hazırdır. Biz tam işidden kurtuluyoruz derken mişid çıkar, mişidden kurtuluyoruz derken çişit çıkar, çişitten kurtuluyoruz derken mehdi çıkar, mehdiden kurtuluyoruz derken nebi çıkar, nebiden kurtuluyoruz derken bir cemaat daha çıkar, ondan kurtuluyoruz derken bir de bir şeyh çıkar bizim karşımıza. Hazırdır sırada, gelir onlar. Tabi. Sıralanmış. Ümmet bakarsın öyle hep. Ben kendi kendime soruyorum 28 yıllık İslam dairesindeki hayatıma, ya diyorum Mustafa Özbağ, bitmeyecek ya diyorum bunların çıkması, hazır ya geliyor ardı ardına tespih gibi. Bir ara Ankara’da Anadolu İslam federe devleti vardı tahtadan keleş şeyleri, yıkmaya yıkılmaya geldik TC’yi yıkmaya geldik, Ankara’da kapalı spor salonlarında program yapıyorlardı 28 Şubat zamanında, öyle değil mi? Nerdeler? Dondurulmuş gıda. Bir ara aczimendiler vardı öyle değil mi? Bakın ben Türkiye içinden şimdi size örnekleyeceğim; ellerinde asalar, kocaman kafasında külahlar, cübbelerle dolaşıyorlardı, otobüste binip, şuraya gideceğiz, buraya gideceğiz, mücahit bunlar. Nerdeler? Dondurulmuş gıdaları yemeğe devam. Bunlar renk değiştiriyorlar bunlar böyle desen değiştiriyor biz o renk ve desen değişik olunca bu yeniymiş gibi geliyor bize. Kardeş bunların atkısı çözgüsü aynı. Bunların atkısı şeytan çözgüsü deccal. Atkısı şeytan çözgüsü deccal olunca kumaş işlemeye devam ediyor. Onu renklendiriyorlar bize, hiç değişmiyor bunun atkısı çözgüsü. Bunu tanıyan atkısını çözgüsünü bilen iyi bir tekstilci olunca bakıyor, atkısı çözgüsü aynı bunun, diyor, ipliği de aynı evsafı da aynı diyor, rengini değiştirmiş hain oğlu hain diyor, tanıyor onu. Biz tanıyamıyoruz. Bir farklı boya vuruyorlar üzerine, bir elbise giydiriyorlar, yeniden elbise. Moda dedikleri bu. Evet hani kadınlarda boyna elbise değiştiriyorlar ya, atkısı çözgüsü aynı üç aşağı beş yukarı değişmiyor bir şey. Üzerine kumaşın üzerinde boyada oynuyorlar, kumaşın üzerinde bir iki uyanık değişik yapıyor, modelde bir iki değişiklik yapıyor, bir bakıyorsun bütün hatunlar kırmızı örtü örtüyor, bir bakıyorsun bütün hatunlar yeşil bir manto, böyle cavlak bir yeşil diz üstü, aa bir bakıyorsun bu sene mor moda olmuş, bu sene mor. Kumaş aynı. Aynı. dindarlığımızda aynı bizim. Bizim dindarlığımızda aynı. Keşke bizim dindarlığımızın çözgüsü Kur’an atkısı sünnet olsa. Harika olacak o zaman. O elbise hiç yırtılmayacak sağlam olacak ama biz öyle değiliz, Müslümanlar olarak da öyle değiliz. Biz Müslümanlar bir şey nefsimize uyarsa bu kaide bize uygun, nefsimize uymazsa bu kaide olmaz. Nefsimize uygun olacak. Nefsimize uygun bir Allah, nefsimize uygun bir Resulullah, nefisimize uygun bir Kur’an, nefsimize uygun bir İslam olması lazım. Bunun için hazır gıdalara devam, hazır dine de devam, yutmaya da devam. Hazır sufiliğe de devam, onu da yutmaya devam, değişen bir şey yok. Hani az önce birisi sormuş ya “Veliyi nasıl tanırız?”

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Yazmış ya birisi, işte o da hazır dondurulmuş bir velilik bilgisi bekliyor. Ben velilik bilgisi dondurulmuş atacağım ağzına yutacak, veliyi tanıyacak arkadaş.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Kalb, Sünnet, Şeyh, Şükür. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı