Mevdudi siyasal İslam’ın ilkelerinin çeşitli anayasal formüllerde cisim-leştirebileceğini düşünür. (buna Batı demokrasisinin benzeri parlamentolu ve seçimli şeyler de dahildir) önemli olan kurumun ne gücü ne de biçimi-dir, tersine insanların gönülleri ve eylemleri üzerinde egemen olması ge-reken İslami ilkelerin uygulamaya konulmasının ardından kurumun ken-disini nasıl silikleştirebileceğidir
“Siyasetin anahtarı toplumsal ahlaktadır”
[Kavram Suriyeli Müslüman Kardeşlerde görülüyor] (Ahlakûna el ic-
Ne halk ne parlamento ne de hükümdar yasanın kaynağı olabilirler. devletin kendinde bir pozitifliği yoktur. Yürütmenin, yasamanın ve yargı-nın manevra alanı her halükarda çok dar olduğuna göre
Siyasal kurumları kesin kes belirlemek ne işe yarar? Hakimiyet sadece Allah’a aittir ve zaten yasa bellidir önemli olan yöneticilerden başlayarak insanların ilahi yasa karşısında silikleşmeleridir.
Şimdi biz İslam’a kendi değerlerinden mi bakacağız, yoksa İslam’ın, İs-lam’a Batı demokrasisi gözlüğünden mi bakacağız? Biz eğer nasıl bir yöne-tim biçimi, nasıl bir topluluk diyorsak ve o yönetim biçiminin hangi kuram ve kuralları olmalı, diyorsak o zaman biz dönüp kendi köklerimize bakma-mız lazım. Yani dinin kendi köküne bakmamız lazım. Batı demokrasisi bu-nun parlementoyla, işte örneğin işte başka yerlerde senatoyla öyleydi, böy-leydi derken aslında Batı demokrasisi kendi kendini yönetmez. Batı demokrasisinin de bize kendi kendine yönetim biçimi olarak nitelendirmiş-lerdir ama belli grupların belli sınıfların yönetim biçimi vardır. O yüzden belli grupların, belli bir sınıfların yönetim biçimi olan olarak şu anda uygu-lanmakta. Şimdi biz bu paragraflara benim hani siyasal kurumları kesin kes belirlemek ne işe yarar veyahut da işte parlemento gibi mi olacak ne halk ne parlemento ne de hükümdar yasanın kaynağı olabilirler. Devletin kendine bir pozitifliği yoktur. Yürütmenin, yasamanın ve yargının manevralarını her halükarda çok dar olduğuna göre… yani böyle bir tabir var ya. Bunları as-lında benim katıldığım tabirler değil. Yani veyahut da (Batı demokrasisinin benzeri parlamentolu ve seçimli şeyler de dahildir.) Mevdudi’nin görüşü ya, ben bunları katılmıyorum. Yani İslam’ın nasıl bir yönetim biçimi öngördüğü Kur’an ve sünnetle sabit ve bu Kur’an ve sünnetle sabit olduğu için insanla-rın kendilerince tek doğru olarak o tarafa doğru yönelmeleri gerekir. Eğer biz Batıya bakaraktan ve Batının kurum ve kuruluşlarını kendimize dev-şirme çalışırsak bu Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin izlediği yol değildir. Çünkü Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerini Mekke müşrikleri gel devletimizi yönet, dediler. O bunu kabul etmedi. Yani bakın, burada çok açık ve net bir işaret, açık ve net bir hareket var. Hazreti Peygam-ber sallallahü ve sellem hazretleri Mekke müşrik devletini yönetmek için uğ-raşmadı ve yönetmek için de herhangi bir çaba sarf etmedi veyahut da müş-riklere şirin görünmeye, müşriklere tatlı görünmeye veya müşriklerlerle anlaşma yoluna giderekten Mekke müşrik devletinin üzerinde Mekke’de müş-rik devleti ile anlaşaraktan devletin, bir organın bir kurumu olmadı. Şimdi ama Medine-i Münevvere’ye gittiğinde yavaş yavaş devlet kuruldu. Medine-i Münevverede hem Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin hem de Ebu-bekir, Ömer, Osman, Ali radıyallahu anh hazretlerinin izlemiş olduğu yol bütün ümmeti Muhammed’e bir ölçü, bütün ümmeti Muhammed’e bir ha-kikat olarak ortada. O zaman İslam yönetimi dediğimizde bu yönetimde en önemli olgu şûradır ve en önemli görevleri ve oldukça ehemmiyetli vazife şûra meclisinin üzerinde toplanır ve şûra meclisi üyeleri sıradan kimseler
364 | Çağdaş Siyasal İslam
değildir. Bunu açık ve net altını çizerekten söylüyorum. Neden sıradan kim-seler değildir? Bunlar kendi görevlerine uygun şartlar aranır bunlarda. Ve işte kendi görevi mesela şûra üyelerinde sağlıkla alakalı bir kimse. O zaman sağlıkla alakalı bir okul bitirmesi, bir eğitim yapması, bununla alakalı bir ilim ehli olması gerekir. Mesela bu ara şimdi koranovirüs var ya, işte koro-navirüsten dolayı bir sağlık şurası veya da sağlık kurulu var. İşte bu sağlık kurulu kendince tavsiye kararlar alıyor ve devlet tavsiye kararlarını uygula-maya çalışıyor. Bunun gibi bir şeydir şûra meclisi. Yani bu şûra meclisi bir en üst şûra meclisi olduğu gibi sağlık sektöründe bir şûra meclisi, eğitim sek-töründe bir şûra meclisi, askeri meselelerde gerekli olan bir şûra meclisi gibi alt şûra meclisleri kurabilir mi? El cevap: Kurabilir örneğin. Ama bunların hepsi de kendi görevlerinde, kendi dallarında uzmanlaşmış, kendi dallarında meselenin hakikatine ermiş veya ermeye çalışan kimseler olması gerekir. Ve o yüzden bu böyle basite alınacak bir şey değildir. Ve şûra üyelerinde araya-cak olduğumuz şartlar günümüz demokrasisinin seçilme sistemlerindeki var olan aksaklıklara baktığımızda o zaman hani bize demokratik sistem olarak da dayatılmaya çalışılan veya demokratik sistem olarak yutturmaya çalışan sistem böyle bir şey değil. Çünkü orada veyahut da şuanda mevcut ülkemiz-deki sisteme baktığımızda yani meclise giden bir insanlar kara cahil bir kimse de olabiliyor. Veyahut da belediye meclisinde seçilmiş insanlar kara cahil bir insan olabiliyor. Veyahut da meclis’e gönderilen milletvekilleri veyahut da belediye meclislerindeki kimseler aynı partiden oldukları için partileri ne di-yorsa el kaldırıp evet diyebiliyorlar. Böyle olunca orada hak ve hakikate uy-mayan, hatta toplum menfaatine uymayan, ülke menfaatine uymayan karar-lar da çok rahat çıkabiliyor ve buna da şahit miyiz? Evet. Hem Batı demokrasilerinde hem de Türkiye’deki yönetimden bunları görebiliyor mu-yuz? Evet. En küçük belediyelerde dahi örneğin bunu görebilmemiz müm-kün mü? Evet. Ama o zaman İslam böyle bir yönetim biçimine, böyle bir -çok özür dilerim ama- çürümüşlüğe müsaade etmesi mümkün değil. Şu-anda Batı demokrasisi dediğimiz bütün örneklemelerin hepsi de içleri çürü-müş vaziyette. Ve buna Türkiye’ de dahil, Türkiye’de de demokrasi dediği-miz şeyin içi çürümüş vaziyette. Yani vatandaşın veya milletin faydasını olmayan şeyler bizim partiden bizim parti önergesi, yönergesi deyip herkes el kaldırabiliyor mu? Evet. İşte şûra böyle bir şeye müsaade etmesi mümkün değil. Şûrada çünkü insanlar o şûranın bir de dini bir sorumluluk boyutu var. Dini bir sorumluluk boyutu olduğundan dolayı herkes kendince, şûrada bulunan kimseler kılı kırk yarmak ve hakikatin ortaya çıkarmak için müca-dele etmek zorundalar ki bu da bir ibadet çünkü bu da bir cihat. O yüzden şûra üyeleri İslam’ın özü olan Kur’an ve sünnetin dışına çıkmadan bu mese-leleri, yani yasamayı ve yönetmeyi uygulamak zorundalar. Ve mesela o şûra
meclisi, meclisini biz hani belki de benzetmek gibi benzetmek istemiyorum ama bir yasama meclisi olarak görebilir miyiz? Evet. Ve o zaman şûra İslam devlet modelinde vazgeçilmesi mümkün olmayan bakın, vazgeçilmesi müm-kün olmayan bir meclistir. Şimdi o meclise gelecek olanların da belli bir özel-likleri, belli bir kıymeti harbiyelileri olması gerekir. Ve Şûra -bu bence- şûra uygulamasını gerçekleştiren her türlü yöntem ve her türlü araç da İslam’a uy-gundur, diyebileceğim bir şeydir benim. Çünkü burada bu yöntem ve araç-lar Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri veya Kur’an, kes-kin ve kesin sınırlarla belirlenmemiş bunu. Biraz böyle -tabiri caizse- içtihada kapı bırakmış, yani bu şûra oluşması ve şûraların oluşması yöntemsel ola-rak, biçimsel olarak farklı ülkelerde, farklı topluluklar da farklı bir şekilde tecelli edebilir mi? El-cevap: Evet. Hatta şûranın yöntemsel ve biçimsel ola-rak şekillenmesi zamana göre de değişebilir mi? El-cevap: Evet. Ve bu müm-kün mü? Evet çünkü İslam böyle sadece belli bir topluluğun, belli bir coğ-rafyanın dini değil. Öyle olunca Türkiye’deki toplumun veyahut Avrupa’daki toplumun ve Afrika’daki toplumun ve Asya’daki ve Uzak Doğu’da veyahut da -ne bileyim işte-kutuplardaki topluluğun ihtiyaçları, oradaki hayat stan-dartları, insanların oradaki bakış açıları farklı olabilir. Ve onlarda da bu şûra yöntemi veya bu şûra meclisi farklı farklı tecelli edebilir mi? Evet çünkü İs-lam hem coğrafi olarak evrensel hem de fikirsel olarak da evrensel bir din. Öyle olunca yani insanların adetleri, gelenekleri, görenekleri, bir bakış açı-ları veyahut insanların oradaki ekonomik durumları, hayat standartyarı bü-tün bu şûra meclisinin yöntem ve biçiminin üzerinde bir değişiklik olması söz konusu mu? Evet ama burada şûradan aranılacak en önemli vazife: Şura kararlarının Kur’an ve sünnete uygun olması aranır. Şûra kanunları veya şû-ranın getirmiş olduğu içtihatlar Kur’an ve sünnete uygun olduğu müddetçe bir sıkıntı yok. O yüzden ben İslam’ın yönetim biçimini herhangi bir yere benzetmeye veya herhangi bir yerdeki yönetim biçimini İslam’ı benzetmeye çalışmayı çok uygun görmüyorum. Allah bizi onlardan eylesin. O yüzden mesela bir o şûra üyeleri eğer bir çoğunluk olarak bir şeye karar verdikle-rinde de diğerleri de ona uymak zorunda kalır ki böylece tevhid yani bir-leşme bence sağlanmış olur. Devam ediyoruz.
“Bağlayanlar ve çözenler”den yani aslında siyasal kadrodan söz eder-ken Mevdudi şunları yazar: Samimiyetleri, kapasiteleri ve sadakatleri hal-kın gözünde her türlü kuşkunun üzerinde olmalıdır.
Turabi daha da ileri gider. Herhangi bir siyasal işleve adaylıkta ağır basan siyasal liyakat ölçütü ahlaki bütünlüğün olduğu kadar öteki düşün-celerin uygunluğuna odaklanır, der.
366 | Çağdaş Siyasal İslam
Şimdi şura üyelerinde aranan şartlar: Mevcut Batı veyahut da Doğu yö-netim biçimindekilerin hiçbirisine benzemez. Yani Mevdudi sadece samimi-yet ve kapasite ve sadakat arar; öbürkü de işte hani der ki; liyakat da ve ah-lakı ölçütler de önemlidir. Eyvallah ve ama burada İslam bu seçilecek olan kimselerin şûraya katılacak olan insanların nasıl olmalı ve hangi tarihte ol-maları ile alakalı başıboş bırakmaz hiçbir şeyi. Yani ben işte: Müslüman ol-ması, erkek olması, onları ben çok böyle önüne koymak istemiyorum. Ama en önemlisi şu, şûra üyelerinin hiçbirisinin, devlette vazife alacak olan bu meclisteki hiçbirisinin zalim olmaması gerekir; yani zalimlikten yana tavır koymaması ve zalimlerden olmaması gerekir ki Bakara ayet 124’te Cenâb-ı Hakk: Zalimlere ahtim erişmez. buyurmuştur. Öyle olunca o zaman mec-lis üyeleri ve halife asla ve asla zalim olmamalı, zalim olmamak ne demek? O zaman Kur’an ve sünnet dairesi içinde davranmalı, insanların hakkına hukukuna riayet etmeli, toplumun hakkına hukukuna riayet etmeli ve Kur’an ve sünnetin dışında zerrece bir davranış biçiminde olmamalı. Böyle olunca o zaman şûra üyelerinin önce dini bilgilerinin iyi olması gerekiyor. O zaman şûra üyelerinin ayrıyeten kendi dallarında da uzmanlık yapması, bu mese-lede liyakat ehli olması gerekiyor. E şimdi biz Batı demokrasilerine şu anda baktığımızda veyahut da bütün dünya üzerindeki yönetim biçimlerine bak-tığımızda belli bir aile, -önceden feodal yapılarda aileler giriyordu işin içeri-sine- işte çok büyük bir sülaleye sahip olan bir kimse, bir milletvekili seçili-yordu onun içinden. Veyahut da bölgecilik vardı, hala daha ben ülkede bölgecilik var olduğuna inanıyoruk. İşte Doğu bölgesinden bir tane bakan, Güneydoğu bölgesinden bir tane bakan Karadeniz bölgesi’nden bir tane ba-kan, İç Anadolu’dan, Akdeniz’den, Ege’den Marmara’dan birer tane bakan. Hatta işte bakan olmazlarsa parti genel başkan yardımcısı veya meclis baş-kan yardımcısı gibi belli makamların böyle insanları paylaştırılması söz ko-nusu. O kimselerin o meselede etkin midir, yetkin midir, o meselede bilinçli midir, belli bir eğitim almışlar mıdır, buna hiç bakılmaksızın insanların ait oldukları aile ve ait oldukları sermaye grubu ve ait oldukları dini gruplara göre milletvekili ve bakanlık dağıtılmakta. Böyle olunca orada hakikatin or-taya çıkması, hakikatin orada oluşması mümkün görünmüyor. Neden? O kimse o aileye sahip, o aileye sahip o kimse aslında hiç böyle ehil olmadığı bir işin içerisine girebiliyor mu? Evet ve hatta milletvekili seçilirken o mil-letvekilleri neye göre seçiliyor? Genel başkanının kendince otoritesine göre seçiliyor veyahut da o kimse ne kadar, -benim bildiğim gördüğüm duydu-ğum o- ne kadar para getiriyor, ne kadar partiye yardım ediyor, o kimse ne kadar oy getirecek, o kimse ne kadar genel merkezin veya genel başkanının etrafında duruyor? Bu özellikler aranıyor. O kimse hangi konuda ilim ehli, hangi konuda liyakat sahibi, hangi konuda uzmanlaşmış, ona çok
bakıldığını şahit olmuyorum. Öyle olunca İslam o şûra üyelerinde aranıla-cak olan en önemli özelliklerden birisi, -bence- o insanların zalim olmaması. Ve yine benim nazarımda bu çok önemli. Kehf suresi ayet 28: Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, heva ve hevesini uymuş, işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme. Bunu Hazreti Peygamber’e söylüyor sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine Cenab-ı Hakk. O zaman bize ölçü. Kalbinde Allah’ı zikretmekten uzak durmuş, yani Allah’ı unutmuş, yani Allah’a, Allah’la bağı, alakası kalmamış. Neden? o gaflete düşmüş, heva ve hevesini uymuş bir kimse. Heva ve hevesini uyan insan işte dünyaya tapınanabilir, heva ve he-vesine uyan bir kimse makama tapınabilir, heva ve hevesini uyan bir kimse bir kadına tapınabilir. Heva ve hevesine uyan bir kimse devletin, ammenin haklarını gözetmeyip kendisine belli çıkarlar elde edebilir mi? Evet, o zaman halife de ve aynı zaman -hani devlet başkanı veyahut da bugün başkan de-diğimiz kimsede- o zaman bu önemli bir ölçü olması lazım. Bir zalim olma-yacak, zalim olmamak ne demek? Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışmış ola-cak. Kur’an ve sünnetin dışında hareket etmeyecek. Kur’an ve sünnetin dışındaki her hareket, her eylem her fiil, her söz bir zalimliktir. O zaman ikinci benim için çok önemli özelliklerinden birisi, o kimse gaflete düşme-miş olacak. E şimdi biz dünya üzerindeki siyasi manzaraya baktığımızda dünya üzerindeki parlamentolardaki veya senatolardaki veya bakanlara veya başkanlara veya başbakanlara baktığımızda ne yazık ki çok güzel örnekler görmüyoruz. Biz ama baktığımızda Hazreti Muhammed Mustafa’da sallal-lahu aleyhi ve sellemde güzel örnekler görüyor muyuz? Evet. Hazreti Ebu Be-kir, Ömer, Osman, Ali’de biz güzel örnekler görüyor muyuz? Evet. Veyahut da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin atamış olduğu valilerde güzel örnekler görüyor muyuz? Evet. Ve onlara baktığımızda heva ve hevesini uyanların çok az olduğunu görüyor muyuz? Evet. Veyahut da işte biz dört halife dönemine, ve Hazreti Muhammed Mustafa’nın dönemine bak-tığımızda yani heva ve hevesini uymuş olan insanların, işinde haddi aşmış insanların çok olduğunu görüyor muyuz? Hayır. Mesela örnektir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, Hazreti Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin üzerinde şuraya zulm edildi; şöyle bir zalimlik oldu; diye hiç kimse söyleyemez. Sebep? Çünkü Ashap yıldızlar gibidir, han-gisine sanırsanız onu bulursunuz, onu bulursanız Allah’ı bulursunuz. Eğer sizin yolunuz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden geçmiyorsa siz Allah’ı bulamazsınız. O zaman biz devlet yönetimine, devlet sistemine de bakarken biz onu aramalıyız. E şimdi kıymetli kardeşler, kıy-metli dostlar; yani bakın dünya üzerindeki belediye seçimlerine, dünya üze-rindeki belediye meclis üyelerine bakın, dünya üzerindeki parlamentolara bakın, dünya üzerindeki bakanlara, bakanlıklara bakın. Kimileri çok zengin
368 | Çağdaş Siyasal İslam
şirketler grubunun elemanı adam; kimileri çok işte eski geleneksel bir aile-lerin adamı, kimsesi; kimileri belli bir dini eğitimi veya dini öğretimin veya dini felsefenin insanı, adamı. Şimdi birileri belli ailelerin adamı olursa belli ailelerin ailelerin menfaatlerini gözetirse o kimse halkın vefatının gözetebi-lir mi? Veyahut da bir kimse herhangi bir parti başkanının menfaatini göze-tirse toplumun, vatandaşın menfaatini gözetebilir mi? Hayır. Veyahut da bir kimse kendi menfaatine bakıyorsa kendi menfaatini gözetiyorsa toplum men-faatini o kimse gözetebilir mi? Hayır. Ve ne yazık ki bunların bugünkü de-mokrasi dediğimiz yönetim biçimlerinde cezai müeyyidesi yok. Yani bunun bir cezayı karşılığı yok. Kanun maddesini kendilerine göre uydurup, kendi-leri çalıp kendileri oynuyorlar. Bakın, bunu günlerdir söylüyoruz, günlerdir bunu anlatıyoruz, öyle değil mi? Bursa’da olan çok basit bir şey söylüyorum ben. Yani İzmit’in dağının tepesinde gazetecinin birisi 25 dönüm yer alacak ve gideceksiniz siz turizm imarını açacaksınız, imar açacaksınız, özel. Ba-kın, bir kimsenin özel tarlasını siz özel imar açacaksınız ve bunda toplum menfaati var mı? Yok. O bölgenin menfaati var mı? Yok. Mademki böyle bir şey yapacaksınız, o bölgeyi komple imara açsanız ya! Yok hayır, bir kişinin tarlasını imara açacaksınız Ve bunun ne yazık ki kanun maddesi de olabilir, vicdanı var mı bu meselenin? Yok. Etikliği var mı? Yok. Liyakatle alakalı mı? Yok. Ama heva ve hevese uyarsa bir kimse Allah’ı anmaktan uzak durursa işinde haddi aşıyor mu? Evet ve işinde haddi aşan kimseyi hizaya getirecek bir sistem var mı? Yok İşte Batı demokrasisinin açık bir örneği veyahut da bizim ülke demokrasisinin açık bir örneği. Ve bu şahsın direkt menfaatine yönelik bu fiilliyatı meclisi üyeleri el kaldırdı mı? Evet. Ve meclis üyeleri eğer hak ve hakikati düşünmüş olsalardı meclis üyeleri Kur’an ve sünnet daire-sinde olmuş olsalardı meclis üyelerini içerisinden şehir planlaması, şehir imar anlayan kimseler olmuş olsalardı anladıkları gibi işlerinde liyakatlı olmuş ol-salardı böyle bir şeyler kaldırmazlardı. El kaldırdılar mı? Evet, hepsi de so-rumlu mu? Evet ama bu sorumluluğun karşılığında bu dünyada bir cezai müeyyidesi var mı? Yok ve bir kimse ben yaptım oldu, diyor mu? Evet. Ba-kın, o zaman öyle bir şey çıkıyor ki orta yerde -işte hani geçen hafta söyle-diydim: sizinle çatışırız, sizin İslam’ınızla da çatışırız meselesi bu. Ben İs-lam’la çatışmıyorum; ben yolsuzluk yapan, kişi menfaatlerinin üzerine kurulu bir sistemi İslam olarak kabul etmiyorum. O sisteme çalışan insanları da İs-lam’a çalışmış bir kimse olarak kabul etmiyorum. Ben hiç kimsenin iman metresini bilemem. Beni ilgilendirmez ama bu İslam değil, bunu anlatmaya çalışıyorum. Yani siz bir kalkacaksınız; bir kimsenin tarlasına özel bir imar çıkacaksınız; bunun İslam’la, bunun Müslümanlıkla, bunun İslami sistemle hiç ilgi, alakası yok. Bu çarpık bir zihniyet. Bu ne yazık ki şahısların kendi dairelerinde kendilerini zengin etmeye çalışan çarpık bir ziyniyet. İşte İslami
bir şûra, İslami bir şûra meclisi böyle bir şeye müsaade etmez. İslami şûra meclisi Kur’an ve sünnet dairesinde vatandaşın hakkını ve hakkaniyetini arar. Vatandaşın daha rahat etmesi, vatandaşın daha eşit ölçülerde, daha iyi, daha müreffeh bir hayat yaşaması için mücadele eder. Kur’an ve sünnet da-iresinde bir kimsenin böyle bir özelliğe sahip olmasına müsaade etmez İs-lami bir şûra. Der ki; burada bir kimsenin zengin olması var, burada bir kim-senin kendi menfaatlerinin gözetilmesi var. O yüzden bunu kabullenmesi mümkün değildir. Bakın, yine başka bir ayeti kerimede, Şûra ayet 151-152 kısa kısa alıyorum bunları: Yoldan çıkmışların emrine boyun eğmeyin ki onlar yeryüzünde fesat yapan fakat islah etmez kimselerdir. Bakın şûra meclisinin en önemli özelliklerinden birisi de bu olmalı. Yoldan çıkmışların emrine boyun eğmemeli. Kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler Mevdudi bir şeyler söylemiş; Turabi bir şeyler söylemiş. Ben onların söylediklerini reddet-miyorum. Ben onların söylediklerini ilaveten bir şûra meclisinde en önemli olması gereken özellikleri anlatmaya çalışıyorum. Kur’an bu özellikleri başı-boş bırakmamış, bu özellikleri koymuş, demiş ki; siz bu özellikleri uyan kim-seleri şûra meclisine getirin, diye bize emretmiş. O zaman biz şûra mecli-sinde aradığımız özelliklerden birisi ne olacak? Yoldan çıkmışların emrine boyun eğen insanlar olmayacak. Yani halife veya emir veya sultan veyahut da başkan yoldan çıkmış olabilir. Yoldan çıktıysa şûra meclisi onun emrine uymayacak veya şûra meclisindeki kimseler yoldan çıkmış olan kimselerin heva ve heveslerine uymayacak, yoldan çıkmış kimselerin emrine boyun bü-yük meyecek. Sebep? Onlar Kur’an ve sünnet dairesinde durup, Kur’an ve sünnetin emirlerini uygulayıp vatandaşın menfaatine çalışacaklar, vatanda-şın menfaatine. Bireylerin, şahısların, belli bir şirket toplulukları menfaatine değil. Ama ne yazık ki şimdi baktığımızda biz ama dünya demokrasilerine bakalım ama ülkemizdeki uygulanan demokrasiye baktığımızda bireylerin şahısların menfaatleri söz konusu oluyor, toplumun toplumun menfaatleri ikinci derecede kalıyor. Ve bu üç şart, benim bu aç ayeti kerimede tespit et-tiğim bu üç şart şûra meclisi adaylarının ve üyelerinin vazgeçilmez şartları olmalı. Ve şûra üyeleri bu üç şartın, bu üç şartta bulunan özellikleri kendi üzerlerinde bulundurmaları gerekir. Ve bu meseleyi toparlamaya çalışayım. Bu meselenin özü şu: kararlar şûra meclisinde çoğunlukla alınmalı, bunlar çünkü icrayı bağlayan şeylerdir. Yani şûra meclisi bir yasama organı gibi dü-şünürsek bugünkü anlamda oradaki alınan kararlarda bunu icra edecek olan-ları bağlayan kararlardır. Ve o yüzden çoğunluk karar aldıktan sonra görüşü reddedilen azınlık da o çoğunluğa uymakla mükellef kalır. Bu aynı zamanda da tevhidin, yani birliğin gerektirdiği bir şeydir. Ve onlar böylece o topluluk, o meclis tevhidi yakalar m? Evet Allah biz onlardan eylesin. Yani Kur’an-ı Kerim delilsiz ittifaklardan itibar edilmeyeceğini bize açıkça orta yere
370 | Çağdaş Siyasal İslam
koyuyor. Neden? Çünkü böyle çoğunluk, böyle işte Kur’an ve sünnete uyma-yan bir ittifak; Kur’an ve sünnet dairesinde uygun iltifatlar, uygun davranış-lar değildir. Kur’an ve sünnet bu manada çoğunluğe itibar etmez, hak ve ha-kikate itibar eder. Hak ve hakikat noktasında bir şûra meclisi toplandıysa onun çoğunluğu önemlidir. Ama Hak ve hakikat noktasında bir şûra mec-lisi yok ise genel anlamda çoğunluğun bir anlamı yoktur. Sebep? Çünkü Saf-fat ayet 71: Andolsun ki onlardan önce geçenlerin çoğu sapıtmıştır. Bize Kur’an şunu söylüyor, diyor ki; yani insanlar bölüm bölüm yaşadılar, zaman zaman yaşadılar ve bu zaman içerisinde insanların büyük bir kısmı, bizden önceki insanların büyük bir kısmı sapıtmıştır. Şimdi de sapıtma ihtimalleri, -özür dilerim- şimdi de sapıtma ihtimalleri var mı? Evet. Ner zaman için ola-cak mı? Evet. Yusuf suresi ayet 103: Andolsun ki biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği çeşitli şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu pek nankör olur. Özür dilerim İsra suresi ayet 89. Ben bunu sıraya almışım çünkü öyle sırayı karıştırmayayım ki mana, anlam bozulmasın. Yusuf suresi ayet 103: Andolsun ki biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği çe-şitli şekillerde açıkladık yine de insanların çoğu pek nankör olur. İsra 89. Özür dilerim, tekrar düzeltiyorum İsra 89. Andolsun ki biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği çeşitli şekillerde açıkladık yine de insanla-rın çoğu pek nankör oldu. Bakın İsra ayet 89. Demek ki Cenabı Hak Kur’an’ında her şeyi çeşit çeşit açıklamış olmasına rağmen yine de insanların pek çoğu nankör oldu. Geçmiş dönemlerde de Allah; peygamberlerine dinini apaçık gösterdiği, dinini apaçık indirdiği, dinin emirleri de apaçık meydanda iken insanlar yine nankör oldular mı? Evet. Peygamberlere karşı geldiler mi? Evet. Peygamberlere karşı savaş açtılar mı? Evet. Hatta birçok Yahudi topluluğu peygamberlerini öldürdü, şehid etti mi? Evet ve peygamberlerine zulmeden-ler, peygamberlerine eziyet edenler oldular mı? El- cevap: evet. Demek ki Kur’an’da da insanlara pek açık her şey anlatıldığı halde Kur’an’a da karşı çı-kan, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine karşı çıkan, bugün dahi hatta Müslüman’ım deyip Kur’an ve sünnetin bazı hükümlerin redde-den kimseler var mı? Evet. Demek ki yine de insanların çoğu nankör oluyor. Bakın, çoğu diyor burada. Bakın; demek ki çoklar, çok olanlar Kur’an ve sün-nete ve hakikate tabi olmuyorlar. Çoğu heva ve hevesine kapılıyor, çoğu ne yazık ki Kur’an ve sünnetin dışına çıkıyor. Yine Yusuf suresi ayet 103: Sen ne kadar hırs göstersen de yine insanların çoğu inanmazlar. Hazreti Pey-gamber’e söylüyor sallallahu aleyhi ve selleme. Sen ne kadar çok hırslanırsan hırslan, ne kadar çok nasihat etmeye, anlatmaya çalışırsan çalış, ne kadar mücadele edersen et, insan yine insanların çoğu inanmayacak. Neden? Ne-fis taşıyorlar. Bu dünyada mal sahibi olmak istiyorlar, makam sahibi olmak istiyorlar, güç sahibi olmak istiyorlar ve sonuçta sünnetin kaidelerine uymak
istemiyorlar. Yine bakın, eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğunluğuna uyarsan, uyarsan yeryüzünde bulunanların bu ayeti kerime çok önemli. Se-sim bozuldu, özür dilerim, hakkınızı helal edin. Eğer sen yeryüzünde bu-lunanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. On-lar ancak zanna uyarlad yalnız yalan söyleyip dururlar. Enam ayet 116. O zaman Kur’an ve sünneti seniye insanların çoğunluğu nerede toplandığına bakmaz. Kimin çoğunluğuna bakar? Hikmet ehlinin, ilim ehlinin toplan-dığı yere bakar. Bir grup cahil bir yerde toplanabilir, bir grup cahil kendince gittiği yolu doğru görebilir. Bizim için doğru nokta Kur’an ve sünnettir, doğru daire Kur’an ve sünnettir. Yani Avrupalılar şimdi eşcinselliği müsaade etti, eşcinselliği alkışladı, diye Müslümanlar alkışlayacak, diye bir kaide yok. Ya sebep? Çünkü eşcinsellik bütün dinlerde lanetlenmiş bir fiilliyat. Veyahutta Avrupalılarda içki serbest; içki de haram değil; içkinin de içilmesi, sarhoş edici maddelerin kullanılması yasak değil; deyip de Müslümanlar da bunun yasak olmaktan olmaktan çıkaramazlar. Neden? İnsanların çoğu sapkın ola-bilir, insanların çoğu yolunu bozmuş olabilir, insanların çoğu Kur’an ve sün-nete uymamış hatta evrensel ölçülere uymamış olabilir. O zaman öyle bir şey olduğunda ne yapıyor? Onlar bizi sapkınlığa doğru götürüyorlar ve onlar zanna uyarlar ve yalnız yalan söyleyip dururlar. Ve bu kimseler de ne yapar-lar? Ha bire yalan söylerler. O yüzden şûra meclisi dışardaki çoğunluğa bak-maz. Şûra meclisi Kur’an ve sünnetin ve hatta bir meseledeki fiilliyatın doğ-ruluğuna bakar. Şura meclisi sadece meseleyi dini açıdan bakmaz, sağlık söz konusu olur, dış politika söz konusu olur, askeriye ile alakalı söz konusu ola-bilir, adalet sistemi ile alakalı söz konusu olabilir, işte eğitimle alakalı bir şey olabilir. Yani şûra meclisi sadece dini ve dini meseleleri bakacak, diye böyle bir kaide yok. Bu şûra meclisinin çok geniş bir yetki alanı, çok geniş bir ça-lışma alanı olmalı ve şura meclisi bu her türlü alanda kendince öneriler, ken-dince gelişmelere bakıp yeni şeyler içtihat etmeli. O yüzden İslam’daki şûra meclisi böyle dünyanın kalbi mesabesinde olmalı ve dünyanın kalbi mesa-besinde olarak her daim iyilik üretmeli, her daim güzellik üretmeli, her daim bütün hem İslam vatandaşlarının hem de dünya vatandaşlarının sağlık ve selameti için hem kendi vatandaşlarının hem de dünya insanlığının selameti için çalışmalı. Bu sadece burada dini içtihatlar yürütecek diye meseleye bu açıdan bakılmamalı. Şûra meclisi dini içtihatlar için ayriyetten bir şûra mec-lisi kurabilir, bir kurul oluşturabilir. O kurul habire yeni içtihatlar oluştura-bilir, habire o yeni içtihatlarla insanların dini yaşamalarını kolaylaştırabilir, yeni içtihatlarla dini güzel taraflarını ortaya çıkarabilir, yeni içtihatlarla in-sanlar Kur’an ve sünnet dairesinde ne olmalı, ne olmamalı bunu çıkarabilir. Veyahut da ekonomik bir şûra meclisi kurulup kendi vatandaşlarının ve dünya vatandaşlarının ekonomik olarak emperyalistlerin elinde oyuncak
372 | Çağdaş Siyasal İslam
olmaması için ekonomik olarak ne doğru, ne iyi bunu araştırıp bu noktada iyi kararlar çıkarabilirler. Veyahut da örneğin dünyada şuanda faiz sistemi var; bu faiz sisteminin karşısında o şûra meclisi, ekonomik meclisi kaldırıp faizsiz bir ekonomi nasıl olmalı; bununla alakalı yeni ictihadlar oluşturabi-lir. Veyahut da o şûra meclisi ayrıyetten bir ahlaki bir şûra meclisi kurup fu-huş yapanları fuhuştan nasıl geri döndürebiliriz, uyuşturucu ile hemhal olan-lar uyuşturucudan nasıl geri döndürebiliriz, bunun değişik çalışmalarını yapabilir, yaptırabilir. Şûra meclisi suç örgütlerine karşı nasıl mücadele edil-meli; bununla alakalı çok farklı içtihatlar, çok farklı sistemler geliştirilebilir. Veyahut da şûra meclisi suçu önlemek için neler yapılmalı, neler yapılma-malı, bununla alakalı değişik kurullar kurup bununla alakalı değişik çalış-malar yaptırabilir. Aklıma gelenleri söylüyorum. Veya şûra meclisi örneğin, bir kurum kurar, işte üniversiteler nasıl yönetilmeli, üniversiteliler nasıl yön-lendirilmeli, üniversitelerdeki bilim kurulları nasıl olmalı, bunlarla alakalı değişik şeyler oluşturabilir. Veyahut da şûra meclisi örneğin liseler nasıl ol-malı, ortaokullar nasıl olmalı, ilkokullar nasıl olmalı, ülkenin neye ihtiyacı var? ülkenin ihtiyacına göre bu eğitim kurumlarında, bilim kurumlarında bunlar tartıştırılıp bunlar bu noktada yeni düzenlemeler getirilip, büyük şûra meclisine getirilip bunlar işler hale getirilebilir mi? El- cevap: Getirilebilir. O yüzden şûra meclisi İslam devlet sisteminde çok önemli yer tuttuğuna ina-nıyorum. Devam ediyoruz paragrafı okumaya.
Kurumlar bireyi iyi bir Müslüman olmaya zorlamak için vardır. Ce-maat üyelerinin gerçekten erdemli olacağı gün işte o gün kurumlar gerçek-ten yararsız olacaktır.
Kurumlar bireyi iyi bir Müslüman olmaya zorlamak için vardır, diyor. Ben buna katılmıyorum. Parantez içinde Benim fikrim kamil insan değil, kamil toplum demiş. Eyvallah. Ben kurumların bireyi iyi bir Müslüman ol-maya zorlamak için vardır, hükmüne katılanlardan değilim. Ben bu tip ku-rumları, bu tip kuruluşların veya bu tip meclislerin İslam’ı daha iyi anlat-mak, İslami daha iyi yaşamak ve aynı zamanda da İslam dediğimizde sadece Kur’an ve sünnet insanların ibadetlerine karışan ibadetlerini dizayn eden bir din değil. Toplumun her kademesine her katmanı ve normal toplumu ilgi-lendiren, insanı ilgilendiren ekonomiden, eğitimden, sağlıktan, şehirleşme-den, işte ulaşımdan tutun; bütün her şeyi ilgilendiren konularda fikir üret-meli; çalışmalar yapmalıdır. O yüzden sadece ibadet etmek olarak biz meseleye bakarsak bizim ayağımız yere basmaz. İslam sadece ibadet edilen bir şey değil, sadece ibadet nazarıyla bakılacak bir dinde değil. Ama biz son 200 yıldan, 300 yıldan beri dini sadece ibadet çerçevesinde almamız bize ön-görülüyor. İşin en sıkıntılı noktası bu. Hala daha bugün ülkede, benim kendi
ülkemde din sadece ibadet merkeli anlaşılıyor; sadece ibadet merkezli anla-tılıyor. Bu böyle olmamalı ama bu böyle olmamalı, derken ne yazık ki bu-nun dışına da çıkılmıyor. Ben 33 yıllık Müslüman olarak kendimi nitelendi-recek olursam 33 yıldan beri benim şahit olduğum bir tek bir şey bu, bir tek şey bu. Biz dini sadece ibadet bağlamında alıyoruz. Yani namazı kıldın mı, orucu tuttun mu, eyvallah. Biz namazımızı kılalım, orucumuzu tutalım, ör-tündün mü, örtündüm, eyvallah. Yani biz sadece ibadet, biz dini ibadet bağ-lamında alırsak biz ne yazık ki bizim ayamız yere basmaz. Zaten Türkiye Müslümanlarının veya dünya Müslümanların en büyük handikaplarından birisi bu. Biz dini adalet gözüyle bakmaktan uzak duruyoruz, biz dini eği-tim gözüyle bakmaktan uzak duruyoruz, biz dini ahlakı düzlemden bakmak-tan uzak duruyoruz, biz dini ekonomik düzlemden bakmaktan uzak duru-yoruz. Ve enteresan bir şey biz İslam dininin ekonomi ile alakalı öngörüsü nedir; İslam dininin ahlakla alakalı öngörüsü nedir; İslam dininin dışişleri ile alakalı, yabancı devletler ile alakalı nasıl bir iletişim kurulmalı; nasıl bir iletişim içinde olmalı; bununla ölçüsü nedir? İslam dini aileye nasıl bakar; çocuğa nasıl bakar; anne, babaya nasıl bakar; İslam dini yabancı bir gayri-müslim kimseye nasıl bakar; İslam dini kendisiyle din savaşı yapan bir kim-seye nasıl bakar, kendisiyle din savaşı yapmayan ehli kitabı nasıl bakar, ken-disiyle din savaşı yapmayan bir müşriğe nasıl bakar veya kendisiyle din savaşı yapmayan dinsize nasıl bakar? Bunlarla alakalı biz neyi nasıl düşünceğimizi, neyi nasıl hareket edeceğimizi bilmiyoruz. Biz ne yazık ki kör dövüşünün içindeyiz ve bu kör dövüşü biz İslam zannediyoruz. Birisi kalkıyor bir ada-letsizlik yapıyor, eğer o adaletsizlik yapan kimse kendi partimizdense biz sus pus oluyoruz. Ya canım kardeşim; bu senin kendi partinden de olsa bu ada-letsizliğe karşı kalk, konuş veyahut da bu adaletsizlik senin aile bireylerinin içinden birisi yapıyorsa sen ona kalk, konuş. Bu cihadı ekber. Biz cihadı ek-beri bir kılıcı alıp bir gavurun kafasını kesmek olarak görüyoruz. Değil, ca-nım kardeşim. Önce birinci cihadı ekber nefisle mücadele. Nefisle mücadele ne? Önce kendinle mücadele et, ondan sonra ne? Etrafındaki kimselere Kur’an ve sünneti nasihat et, onları anlat. Senin hizbinden, senin cemaatinden, se-nin partinden, senin dergahından, senin tarikatından, senin şeyhinden se-nin belediye başkanından, seni müdüründen, senin başbakanından, senin başkanından, senin bakanından; Kur’an ve sünnetin dışında adaletsiz, ah-laksız, hukuksuz bir şey çıkıyorsa ona karşı kalk mücadele et. Din bunu em-rediyor sana, bakın, din bunu emrediyor sana. Eğer öyle olursa o zaman di-nin anlamı olacak, eğer öyle olmazsa dinin bir anlamı yok. Yani sen sabahtan akşama kadar namaz kılmış olsan ama burnunun ucundaki bir adaletsizliğe el kaldırdıysan senin namazın seni dahi kurturmuz ki veya sen sabahtan akşama kadar oruçlu olsan ama gözünün önündeki bir kötülüğe
374 | Çağdaş Siyasal İslam
sen müsaade ettiysen o kötülüğe sen hoşgörüyle baktıysan o kötülüğe sen ge-çit verdiysen o zaman tutmuş olduğun oruç seni kurtarmaz, canım karde-şim kurtarmaz. O zaman dini sadece ibadet bağlamında almak, dini cami-den de çıkarıp sadece vicdanı bir olgu olarak görmek doğru değil. O zaman biz böyle kurumlar bireyi iyi bir Müslüman olmaya zorlamalı mı? Bence zor-lamamalı, anlatmalı. Ve biz doğru, İslam’ı doğru İslam’ı her platformda an-latır; her platformda biz bunu örnekleriyle gösterirsek insanlar kendiliklerin-den İslam olurlar zaten ama sakalını sünnet olarak bırakmış olan kimse ticarette sünneti seneye uygulanmıyorsa sakalını sünnet olarak bırakan bir kimse mü’min kardeşinden faiz alıyorsa sakalını sünnet olarak bırakan bir kimse hem Müslümanlıktan bahsedip hem de insanları gazetesinin kana-lıyla tehdit edip, şantaj edip insanlardan para koparıyor sa o zaman biz hangi İslam’ı konuşacağız? Veyahut da bir kimse kendisinin İslami olduğunu söy-leyip özel şahıslara özel peşkeşler çekiyorsa biz hangi İslam’ı konuşacağız o zaman? Biz onu durdurmuyorsak biz onu nehyetmiyorsak biz ona nasihat edemiyorsak biz onun heva ve hevesinden doğan şeylerine karşı çıkamıyor-sak biz hangi İslam’ı konuşacağız? Ve bizim İslam olarak gördüğümüz in-sanlar Kur’an ve sünnetin haram olarak gördüğü şeyleri göz göre göre teşvik ediyorlarsa göz göre göre onlarla mücadele etmiyorlarsa ve hatta ve hatta bir kısmı göz göre göre kendileri bunları işliyorlarsa biz -tırnak içerisindeki tır-nak içerisinde- hangi İslam’ı anlatacağız ve konuşacağız? Benim sıkıntım bu. O yüzden dünya üzerinde o yüzden diyorum, bir İslam devleti yok. O yüz-den diyorum, dünya üzerinde biri İslami hukukun çalışıldığı İslami huku-kun tecelli ettiği bir yer yok, diye bu yüzden söylüyorum. Ya da ben bilmi-yorum, hakkınızı helal edin. Bu soru dizisinin içerisinde zaman zaman İran’dan, Afganistan’dan, Mısır’dan, Tunus’tan ve oradaki İslami topluluk-lardan, cemaatlerden değişik örnekler ve alıntılar var. Ben bu toplulukların, bu cemaatlerin, bu devletlerin İslam olduğuna inanmıyorum; açık söyleye-yim. Benim okuduğum Kur’an ve sünnet ölçülerinde, benim okuduğum Kur’an ve sünnet ölçütlerinin ışığındaki din bunlara müsaade etmiyor. Yani benim ölçütlerimde bir kimse hem İslam’ın diyecek hem İslami mücadele ve-riyorum, diyecek ondan sonra devlette siyasi olarak bir kademeye geldiğinde kendi cebini dolduracak. Böyle bir İslam yok, bakın, böyle bir İslam yok. Böyle bir İslami yönetici yok. Düne kadar adamın Şahin’i vardı, Şahin’i bile yoktu, ondan sonra adam iki dönem milletvekilliği yaptı, havada uçuyor adam. Böyle bir İslam yok, bunu İslam’a mal etmesin hiç kimse. Ve toplu-mun gençleri ateist oluyorsa bu mendeburlar yüzünden ateist oluyor. Bun-lara mendebur diyorum. Neden? Asıl dini istismar eden bu bunlar çünkü bunlar din istismarcısı. Eğer bir kimse dini inancından dolayı belli bir ma-kama geldi de o makamı istismar edip kendine belirli şeyleri peşkeş çektiyse
evet o din istismarcısı. Onun hesabı, o hesabını veremez. Ve toplum bunlara bakaraktan işte İslam bunlar mı işte Müslüman bunlar mı dediğinden do-layı ateist oluyor. Ve ben böyle konuştuğum için de diyorlar ki; bu adam ne konuşuyor? Ve benim hakkımda da yalan yanlış bir sürü iftiralar atıyorlar. Km yapıyor bunu? Kendisini İslam yapanlar yapıyor. Neden yapıyorlar bunu? Beni susturmak için yapıyorlar, susturamayacaksınız, bu can bu bedende ol-duğu müddetçe Kur’an ve sünnetin haykıracağım ve Kur’an ve sünnetin na-sıl olması gerektiğini insanlara söyleyeceğim! Düne kadar siz 50 liralık göm-lekle dolaşırken bugün 2 milyonluk gömlek giyiyorsanız bunu İslam’la bunun bağlantısı yok. Bunun İslam’la alakası yok. Düne kadar sen giydiğin panto-lon gömlek belli, o pantolon gömlekde sen çatladıysan şimdi kalkıp da sen ticaret erbabı değilsin, ticaret erbabı olmuş olsan ticarette para kazanmışsın-dır giyersin. Ya ticaret erbabı olmadığın halde sen lüks bir hayata kavuştuy-san lüks bir yaşantıya kavuştuysan bunu nereden aldın ki sen, bunu nereden edindin? Bunu bir yerlerden edindin. Nereden edindin? Ya vatandaşın hak-kını hukukunu yedin, ya çaldın, ya çırptın, ya da devletten bunu kendine ce-belleş ettin. Bunlar mendebur, bunların İslam’la alakası yok canım kardeş-lerim. O yüzden İslam’da kurumlar, kurumlar vatandaşın hak ve hakkaniyetini ayakta tutmak için vardır. Adalet vatandaşın hakkını ve hu-kukunu savunmak için vardır. İşte örneğin ekonomi. Ekonomi vatandaşın hak ve hukukunu vatandaşın faydasına olan şeylerle uğraşır. Ahlak; vatan-daşın ahlakını güzelleştirmek, ahlakını iyileştirmek için uğraşır. Vatandaşın ahlakı daha fazla genelevi açmakta mı geçer, vatandaşın ahlakı daha fazla eşcinsellerin çoğalmasından mı geçer? Vatandaşın ahlakı daha fazla uyuştu-rucu tüketiminden, daha fazla içki tüketiminden mi geçer? Kıymetli dostlar o yüzden İslami kurum ve kuruluşlar kendi bulundukları toplumun refah düzeyini daha yukarılara taşımak için varlardır. Paragrafa devam ediyoruz.
Yeniden İslamileştirmenin başarısı siyasal toplumun ortadan kaldırıl-masını beraberinde getirecektir. Eğer herkes erdemli olursa kurumlar ne işe yarar? İslamcı düşüncede sürekli değersiz bulunan kurumlara sadece pe-dagojik bir değer atfedildiği görülüyor. Bu değer de bir yandan günah ola-sılıklarını bertaraf eden öte yandan cemaatin saflığını yeniden sağlamayı günahı ceza ile ortadan kaldırmayı hedefleyen bir cezalandırma sistemi kuran sürekli bir baskıdır.
Bunu kabul etmem mümkün değil. Yani bunu neden kabul etmem müm-kün değil çünkü siyasal toplumun ortadan kaldırılmasını beraberinde geti-recektir. İslamileştirmenin başarısı siyasal toplumu ortadan kaldırmaz. As-lında İslamileştikçe insanlar uyanırlar, İslamileştikçe insanlar dirilirler, İslamileştikçe insanlar uyanacakların ve dirileceklerinden dolayı hep
376 | Çağdaş Siyasal İslam
dahadasını arayacaklardır. Dahadasını aradıkları müddetçe o toplumun ener-jisi, o toplumun ivmesi daha ileriye doğru yol aldıracaktır insanlara. Ben burda o kurumların daha fazla işe yarayacağını, daha fazla insanları ileriye doğru götüreceğini inanıyorum. Bakın; bu kurumlar, bu kuruluşların olma-dığı için bunu böyle parantez içerisinde söyleyeyim; şu anda İslam dünyası bu son 10 yıl -nasıl söyleyebilirim- 10’ya 25 yaş arasındaki veyahut da 15 ile 30 yaş arasındaki ben özellikle 10’la 25 arası diyorum, 10’la 25 arasındaki genç nesle ulaşamıyor. Türkiye’de ulaşamıyor, anlatamıyor bir şey. Kopuk, ailelerde kopuk, eğitim dünyasında kopuk, her yerde kopuk. Biz bu kopuk-luğun ileride nelere yol açacağını kafa yoran, ileride nelere yol açacağına ba-kan hiç kimse yok. Yani baktığımızda biz şimdi 15- 25 yaş arası hatta 10’la 25 yaş arası ben daha da aşağı indireyim onu. 10’la 25 arasındaki gençliğe baktığımızda çok farklı bir gençlik çıkıyor önümüzde, çok farklı bir gençlik çıkıyor. Bu gençlik bütün dünya insanlığının farkında olmadığı bir gençlik. Bu sadece Türkiye’ye Müslümanlara has değil. Hristiyan, Hristiyan dünya-sına da Budist dünyasına da Uzak Doğu’ya da Batıyı da Afrika’yı da doğuyu da kuzeyi de içine almış, enteresan bir yapı bu. Bu gençlik bir şeyin hakika-tini aramıyor, bu gençlik birşeyin hikmetini aramıyor, bu gençlik cep tele-fonu kullanır gibi sayfa attırır gibi attırıyor her şeyi, çok çabuk eskitiyor her şeyi. Ve bu gençlik buna bir şey anlatmanız, buna bir şeyi doğrulatmanız, buna bir şeyden örneklemeniz çok zor. Yani mesela örnekliyeyim ben şimdi Türkiye’den. Siz bu gençliğe şimdi siyasi -tırnak içerisinde- biz 28 Şubat’ta şöyle eziyetler çektik, dediğinizde dudak büküyor. Neden? Bilmiyor, geçiyor onu veya bu gençliğe siz 60 İhtilalinde şöyle oldu, dediğinizde dudak bükü-yor, geçiyor onu veyahut da 12 Eylül’de şunlar oldu, bunlar oldu, şöyle oldu, dedinizde dudak büküyor, geçiyor. 12 Eylül’ü kime anlatacaksınız? Bu genç-liğe anlatamazsınız. O yüzden siyasiler de bu gençlikle bağ kuramıyorlar. Dini cemaatler, tarikatlar de bağ kuramıyor. Bunlarla bağ kurma yoluna gi-ren kimseler de aşırı derecede eleştiriliyor. Yani şöyle söyleyeyim. Dünya üze-rinde en genç semazen topluluğu bizde var. Yani bizdeki -tırnak içerisinde-ki-Türkiye’deki kendilerini Mevlevi gören, veyahut da kendilerini Mevlana’da otorite gören kimseler o gençlikle olan bağımızı çürütmek için ellerinden ge-len bütün haince ve hunharca saldırılarına devam ediyorlar. Ya bir gençlik yakalanmış, yani gençlikle bağ kurulmuş, cep telefonunu bırakmış, internet-teki oyunu bırakmış, sokağa bırakmış, internet kafeleri bırakmış, gelmiş orda sema edeceğim diye uğraşıyor, birisi bir şey yakalamış. Bu kim olursa olsun; Diyanetin, İlahiyatın Milli Eğitimin, devletin, ailelerin bağ kuramadığı, bağ kurmakta zorlandığı -tırnak içerisinde- Batılıların -ne diyorlar z mi diyor-lar, ne diyorlar- z kuşağı Batılıların z kuşağı olarak tanımladığı o kuşakla bağ kurmuş bir topluluk ve o toplulukla bağ kurduğu için bütün şeytan ve
şeytanlaşmış güçler onun üzerine yükleniyor. Ve ilk önce bize söyledikleri şuydu: Çocuktan semazen mi olur? Söyledikleri şuydu: Siz kadınları sema ettiriyorsunuz, döndürüyorsunuz. Sanki fuhuş yaptırıyoruz biz. Hain insan-lar bunlar, bunlar nemrut insanlar. Bunlar iyiyi, doğruyu, güzeli göremeye-cek kadar körleşmiş insanlar. Ve düşünebiliyor musunuz? Bu gençlikle hiç kimse bağ kuramıyor. Oturup cumhurbaşkanlıkları, Milli Eğitim Bakanlık-ları, Diyanet, İlahiyat, İmam Hatipler, toplumun bütün kurum ve kuruluş-ları bu gençlikle nasıl bağ kurulmalı; bu gençlikle nasıl bağı düzenleyebili-riz; diye kafayı yoracaklarına kendilerince, kendi dairesinde hasbelkader, büyük olmasa dahi böyle bir bağ kuran bir topluluğu linç ediyorlar. Büyük-şehir Belediyesi ile gazetesi ile gazetecisi ile ondan sonra devleti ile devletin valisi ile bütün her şeyiyle veyahut da -tırnak içerisinde- kendisini Mevlevi görenler linç ediyorlar. Ne geçiyor elinize? Bu kuşakla kim bağ kuruyorsa buyursun, kursun canım kardeşim. Neden linç ediyorsunuz bağ kuranları? Bakın, o yüzden yeniden İslamileştirmenin başarısı; siyasal toplumun orta-dan kalkmasına sebebiyet vermez. Sebep? Şeytan ortadan kalkmayacak. Se-bep? Heva ve hevesine uyanlar ortadan kalkmayacak. Sebep? Gaflete düşen-ler ortadan kalkmayacak. Sebep? Fuhuşa düşenler ortadan kalkmayacak. Sebep? Devletin gücünü, kuvvetini, devletteki hiyerarşisini kendi menfaatle-rine peşkeş çekecek olan alçak gönüllüler hiç eksilmeyecek; eksilmedi çünkü. Öyle olunca hiçbir zaman bu kurumlar, bu kurullar değerini yitirmeyecek. Yani düşünebiliyor musunuz? Böyle bir kurul olmuş olsa bu Z gençliği de-nilen bu gençliği yakalamanın yollarını aramaz mı? Arayamıyor. Ve çocuk-lar evlerde eşcinselliği hoş bakmaya başlıyorlar, bu Z gençlik kendince kendi dogmatik doğrularına bakıyor. Onlar YouTube izliyorlar, onlar açıp hadis okumuyorlar, onlar youtuber izliyorlar, youtuberları izlerken onların ayet-lerle fazla bir işleri yok. Yani anne, baba ne kadar İslami olursa olsun; bu Z gençliği dediğimiz o gençlik o kadar İslami değil. Anne, baba ne kadar mil-liyetçi olursa olsun; o Z gençlik o kadar milliyetçi değil. Anne, baba ne ka-dar iyi ve güzel solcu olursa olsun; o z gençlik o kadar solcu değil. Anne, baba ne kadar iyi komünist olursa olsun; o Z gençlik o kadar iyi bir komünist de-ğil. Anne, baba ne kadar iyi bir Atatürkçü olursa olsun; o Z gençlik o kadar iyi bir Atatürkçü değil. Anne, baba ne kadar iyi bir ülkücü olursa olsun; o z gençlik o kadar iyi bir ülkücü değil. O zaman bu z gençlik ne? Evet. Buna çaba, buna kafa yormalı insanlar. Yani düşündüğünüzde dünya üzerinde 10’la 25 yaş arası bütün hepsinden fazla. Ve bundan 10 yıl sonra 25 yaşındaki kimse 35 yaşında olacak, devlet kademelerinde bir yerde vazife yapacak bu. 45 yaşına geldiğinde bu gençlik siyasetçi olacak, bürokrat olacak, bakan ola-cak ve dünyayı ne bekliyor? Eğer bunlar her şeyi sanal dünya gibi algılayıp işte sadece cep telefonunda bir şeyi böyle işte geçer gibi geçecekse her şeyde
378 | Çağdaş Siyasal İslam
vay dünyanın haline! Buna çözüm nasıl bulunacak? Mesela ben kendi ülkem adına söyleyeyim. Diyanet teşkilatı oturup bu z gençlikle nasıl irtibat kura-cağı ile alakalı bir çaba sarf ediyor mu, bir kafa yoruyor mu? Veya İlahiyat Fakültelerindeki din psikoloji öğretim üyeleri veya hadisler ve hatta tefsirci-ler veyahut da fıkıhçılar bu z gençlik dediğimiz gençlikle nasıl irtibat kura-caklar, ne yapacaklar, onlara nasıl bir değerler manzumesi verebiliriz, nasıl bir değerler eğitimi verebiliriz, bu gençlik nereye gidiyor diye düşünebiliyor-lar mı? Hayır. O zaman düşünemiyorlarsa ve bunu düşünecek olan kimseler lazım ise her daim, İslam her daim onu düşünmek zorunda, her daim bunu anlatmak zorunda. Veyahut da insanları sanal kafadan çıkarıp işin hakika-tine doğru götürmek zorunda ve işin hakikatini götürecekse onu sanal dün-yadan çıkarması lazım. Sanal dünyadan çıkaramıyorsanız siz hatta sanal dünyayı daha da insanlarda arttırıyorlarsa sanal yapılanmayı, sanal düşün-meyi, sanal yaşamayı, sanal yemeyi, sanal içmeyi, sanal sevmeyi, sanal bir hayat kurguluyorsanız insanların önünde siz, ve bunu komple el birliği ile Müslüman’ı, gayrimüslimi teslim olmuş vaziyette bu sanal dünyaya koşuyor-sanız dünyayı çok iyi şeyler beklemiyor o zaman. O zaman sizin milliyetçi-liğinizin bir anlamı kalmayacak, o zaman sizin ülke sınırlarımızın bir an-lamı kalmayacak. O zaman sizin dünya, dünya üzerinde bir devletinizin anlamı kalmayacak. O zaman sizin ekonomik sisteminizin bir anlamı kal-mayacak. O zaman kapitalist misiniz, komünist misiniz, sosyalist misiniz, yok İslam, siyasi, siyasal İslamcı mısınız? Veyahut da işte hani öyle dediler ya, cihatçı İslam bunlar. Ne? Eline silah almış adam, kendi Müslüman kar-deşini öldürüyor, Müslüman kardeşini öldüren kimseyi biz İslami cihad ör-gütü olarak görüyoruz biz. Diyoruz ki; bunlar İslam adına cihad ediyor, yani Orta Doğu’da bir örgüt kurdular katliam örgütü, bir tane Yahudi öldürmedi, öldürmesinler. Bakın, bir tane Yahudi öldürmedi, bir tane Amerikan askeri öldürmedi, bir tane İngiliz askeri, öldürmedi. Kimi öldürdü? “La ilahe illal-lah Muhammeden rasulullah” diyenleri öldürdü. Biz onu İslami cihad ola-rak görüyoruz. Neden? Sanalız çünkü, sanal olduğumuzdan. Hiç kimse Kur’an’ın hükmüne bakmıyor ki hani bir fasık size haber getirdiğinde siz ona kanmayın, kimse bakmıyor ki. İnternette bir haber varsa doğrudur, yürü, git. Kimse onu araştırmıyor. Zaten Türkiye’de yalan haberin cezası yok. Twit-ter var. Öyle değil mi? Adam bir telefon numarasından kaç tane hesap kura-biliyor Salim? Sen de bilmiyorsun. Kaç tane? E posta hesabıyla sınırsız açar, bitti. Ve sınırsız adam açıyor. Bir sürü fake hesap mı diyorlar? Fake hesaplar var, herkes istediğini söylüyor mu orada? Söylüyor, küfür ediyor, küfür edi-yor ya, hakaret ediyor. Bunu yapan kim biliyor musunuz? Müslümanlar. Ya hakaret edenleri ben mahkemeye veriyorum ya ve mahkemede karşılaşıyo-ruz, mahkemede karşılaşıyoruz. Ya işte ben özür dileyecektim de özür
dilerim de şimdi dilemem gerekiyorsa dileyeyim de. Ya neden hakaret ettin kardeşim? Beni tanıyor musun? Tanımıyorsun. Biliyor musun? Bilmiyorsun. Konuşmuş olduğum bir sohbetten dolayı doğruyu biliyorsan yaz altına Kur’an ve sünnet olarak doğrusunu, bilmiyor ki sanal herkes. Bakın, sanal. İşte bu kuşağı neyle yakalacağız? Allah bizi affetsin. O yüzden bence bu kurumlar, hani İslami bir dairedeki bir şûra ve şuranın altında bulunan diğer meclis-ler, şûralar hiçbir zaman değerlerini yitirmeyecekler. Ve günahı ceza ile or-tadan kaldırmayı hedeflemez İslam. Böyle bir İslam’ın İslam fıtratına, insan fıtratına aykırı bir şeydir çünkü. İslam önce nasihat eder, nasihat eder, nasi-hat eder, nasihat eder. Biz İslam’ı geliş sürecine baktığımızda böyle olmadı-ğını görürüz.
Gerçekten İslami bir toplumun gelişi devletin çöküşünü beraberinde
Hayır İslami bir toplumun gelişi devletin çöküşünü değil; devletin parla-masını, devletin gerçek işlevine dönmesini getirecek. Yani devlet tebaasının aklını koruyacak, tebaasının dinini koruyacak, devlet Hristiyan’ın Hristiyan-lığını koruyacak, devlet Yahudi’nin Yahudiliğini koruyacak, devlet Müslü-man’ın Müslümanlığını koruyacak. Devletin vazifesi bu çünkü. Devlet asli vazifesine dönecek, devlet bütün tebaasının aklını koruyacak ve tebaasının aklını zayi edecek olan her şey ile savaşacak. Tebaasıyla savaşmıyor; tebaa-sının aklını zayi edecek, namusunu zayi edecek, şan ve şerefini zayi edecek her şeyle savaşacak. Ve devlet tebaasının canını koruyacak, tebaasının ca-nını içeriden ve dışarıdan canına kast edecek olanların hepsi ile mücadele edecek. Devlet aslında İslamileştiğinde, toplum İslamileştiğinde devlet ger-çek işlevini yerine getirmeye çalışacak. Çünkü o zaman egemenlik yalnız Al-lah’a ait olacaktır ve toplumsal ilişkiler bireysel erdemlerin ifadesi olacak ve kurumlar tarafından gözetilmeye ihtiyaç duymayacaktır. Az önce söy-ledim, hepiniz iman etseniz Allah öyle bir topluluk yaratır, onlar isyan eder, tövbe eder, Allah onların günahlarını affeder. O zaman her daim Kur’an ve sünnetin dışında, her daim heva ve hevesine uymuş olan topluluklar ve şa-hıslar olacak mı? Evet.
Amaç devlet değil dine bağlılıktır. Dine bağlılık ise bireysel ibadet ve toplumsal ibadettir. [Gene bence bu ulusçuluğu, milliyetçiliği yok etmez mi?]
Amaç dine bağlılık da değildir. Amaç İslam’da insan olmaktır; Allah’ı ta-nımak, Allah’ı bilmektir. Bu insanın kemale ermesidir. Buradaki sadece İs-lamı dine bir bağlılık olarak nitelendirirsek tam olarak geniş çerçevede al-mamış oluruz.
Mensupları Müslüman ise kendi İslami görevlerini ve dinsel yükümlü-lüklerini yerine getiriyorlarsa veya İslami yasalara itaatsizlik etmiyorlarsa
380 | Çağdaş Siyasal İslam
İslami biçimde bir hükümet var, demektir. Bu doğru değil. (Bağlılığın Te-melleri ve militanın sorumlulukları Cemiyet-i İslami Afganistan)
Bu böyle söylerken bu tam değil yani eksik kalmış bu. O yüzden men-supları Müslüman ise Müslüman olmayanları ne yapacağız? Medine’de Müs-lüman olmayan Hristiyanlar vardı. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onlara ne yaptı? Meseleye bu açıdan, sadece bu açıdan ba-kamayız. Veya dinsel yükümlülüklerini yerine getiriyorlarsa getirmeyenler olursa ne yapacağız? O zaman İslami hükümet yok mu diyeceğiz?
Peki itaatsizlik veya İslami yükümlülükleri tam yerine getirmiyorsak?
İslamcılara göre İslami toplumun gerçek motoru insan, yani mümindir. Bu kişinin gerçek bir mümin homo islamicus olması için siyasal eylem yo-luyla eski toplumdan kopmuş olması gerekir. Fakat İslami devletin kurul-masıyla, adalet, devletin fiilinden çok dayatmalara gerek kalmadan ken-diliğinden şeriatı uyan nihayet erdeme ulaşmış insanların davranışlarının bileşkesinden doğacaktır. Toplumsal ilişkiler bireyler arası yatay ilişkilere indirgenecek, devlet ancak ihlaller söz konusu olursa müdahale edecektir.
Bu son kısım evet. Şimdi baştan başlayalım itaatsizlik veya İslami yü-kümlülükleri tam yerine getirmiyorsak ne olacak? İslami bir devlet kuruldu, birileri itaatsizlik yapıyor veya yükümlülüklerini yerine getirmiyor. Kıymetli dostlar Bakara ayet 256: Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ay-rılmıştır. Artık kim sahte ilahları reddeder de Allah’a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah herşeyi işitir ve bilir. Buraları benim kendi şahsi görüşüm olarak da görebilirsiniz, benim kendi -tırnak içerisinde-Mustafa Özbağ’ın kendisi ile alakalı kendi görüşü. Ben insanların zorla din değiştirmelerine taraftar değilim. Biz hiç kimseyi zorla din değiştittirmeye çalışıyorsa ona zulm ediyordur. Allah zulmedenleri sevmez. O yüzden bir kimse bir kimsenin dinini değiştirmeye çalışması, zorla çalışması, bu nok-tada çatışması İslami olarak görmüyorum kendimce. Savaş insanları zorla bir dine sevk etmek zorla bir dine sokmak içinse ben bunu da zulüm olarak görüyorum. Bunu dünyanın bugünkü düzlemde geldiği nokta olarak görü-yorum. Birileri şimdi bunu eleştirebilirler, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir kısım savaşlarına farklı bakmış olabilirler, ben Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ilk dönemdeki savaşlarını bu minval üzerine görmüyorum. Hani belki de Kur’an ve sünneti temellendirmek Kur’an ve sünneti sabitlemek için mücadelenin içerisinde bir bölüm savaş da olmuş olabilir ama bunun bugün geldiği düzlemde din ve vicdan hürriyetinin sağlanması gerektiğine inanıyorum. Hani -tırnak içeri-sinde- bizim anayasamızda da var ya işte dinle vicdan hürriyeti. Bunun bir İslam devletinde veya bir İslam topluluğunda sağlanması gerektiğine
inanıyorum. Yani bir Hristiyan bir İslam devleti çatısının altında dinini ya-şayabilmeli; bir Yahudi, Musevi İslam devletinin çatısının altında dinini ya-şayabilmeli. Bunun Osmanlı’da güzel örnekleri var. Bakın, Osmanlı’da gü-zel örnekler var. Aynı şekilde de Medine-i Münevvere’de de bunun örnekleri var mı? El- cevap var. O zaman İslam güçlü olanların hukukunun tecelli et-tiği bir alan olmamalı. İslam ve İslam devleti hak ve hakikatin konuşulduğu hak ve hakikatin tecelli ettiği bir sistem ve topraklar olmalı. Öyle olunca Müslüman olmayanlar din ve vicdan hürriyetinden kısıtlanması, din ve vic-dan hürriyetlerini icra edememeleri olarak düşünmüyorum. Hatta İslam dev-letinin çatısının altında veya Müslüman bir tebaanın, halkın içerisinde bir Hristiyan en iyi bir şekilde en hür, özgür, emin bir şekilde yaşayabilmeli; bir Musevi onu en iyi bir şekilde yaşayabilmeli; diye düşünüyorum. Hatta İs-lam’ın kendi içerisindeki bir sufi, kendi içerisindeki bir fıkıhçı veya bir ha-disçi veya bid tefsirci ekol olarak bunların dahi -tırnak içerisinde- İslam dev-letinin ve İslam topluluğun içerisinde hür ve özgür bir şekilde yaşamaları gerektiğine inanıyorum. O yüzden hiç kimsenin bireysel, evrensel İslam hu-kuku dairesinde hak ve hukukunun çiğnenmeden bir hayatın yaşanması ge-rektiğine inanıyorum. Buna bir küçük bir örnek verebilirim. Hazreti Pey-gamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medine-i Münevvere’de gelip Necranlı Hristiyanlar gelip onunla din tartışması yapmışlardı hatta dediler ki; -bu beni çok etkiler derinden-hatta dediler ki; biz ibadet etmek istiyoruz, bize ibadet edecek bir yer göster. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sel-lem hazretleri onlara Mescid-i Nebevi’de ibadet edebileceklerini söylemiş-lerdi ve Mescidi Nebevi’nin kapısını açmıştı onlara. Bir Müslüman ibadetha-nesi bütün dinlerin, -yoksa eğer orada ibadethaneleri- bütün dini mensupların orada ibadet edebileceği bir ibadethane olması gerektiğine ina-nıyorum. Yani diyelim ki Bursa’da bir Hristiyan kimsenin ibadet edeceği bir kilisesi yok ise Diyanet onlara bir cami gösterip siz de pazar günleri burada ayinlerinizi yapabilirsiniz, diyebilmeli. Bu size çok uç bir örnekmişgibi gele-bilir ama ben hayal ettiğim İslam toplumu ve devleti böyle. Bütün inananla-rın özgür bir şekilde ibadet ettikleri, özgür bir şekilde inançlarını yaşadık-ları,sdin ve vicdan hürriyetinin özgür bir şekilde konuşulduğu ve yaşandığı bir toplum olarak hayal ediyorum. O yüzden toplumu ilgilendiren haramlar istisna. Toplumu ilgilendiren haramlar ne? Bir meyhanenin açılması, bir ge-nelevinin açılması, açıktan fuhuşun devam etmesi gibi. Ama toplumu ilgi-lendirmiyorsa biz bireylerin kendi hukukları, kendi daireleri içerisinde olan bir şeye zaten İslam hükmetmiyor; ona nasihat ediyor; ona ceza vermiyor. Hani birisi gelir Hazreti Ömer radıyallahu anha, ya emirel müminin filanca evinde içki içiyor, deyince ne yapayım, ben insanların evini mi gözetleyeyim, der. Böyle olunca demek ki İslam insanların kendi evlerinin içerisinde
382 | Çağdaş Siyasal İslam
yapmış olduğu haramlara ceza vermiyor, cezalandırmıyor onu. Sebep? O kimsenin çünkü özel dairesi, özel hukuku. Ve hatta hiçbir dönemde görül-memiştir bu, bir kimse namazı kasten terk etti diye öldürmemiştir hiç. Be-nim arzu ettiğim İslam devletinde, benim hayal ettim İslam devletinde in-sanlar namaz kılmaları için kırbaçlanmadığı tiftiklenmediği bir İslam devlet modeli. Bu böyle veyahutta işte oruç tutmadı diye halkın içerisinde tazir edil-meyen, oruç tutmadı diye halkın içerisinde ötelenmeyen, oruç tutmadı diye dövülmeyen bir İslam devlet ve toplum modeli. Yani empati yapabilen has-tadır, rahatsızdır, şekerlidir, kalp hastası vardır. Kadınsa muayyen zamanı vardır, çelimsizdir, kuvvetsizdir, seferidir yani empati yaparaktan dini olgu-lara bakan bir İslam devleti. Ama öyle bir İslam devleti ve topluluk ki bir Hı-ristiyan’ın hak ve hukukunun bir Müslüman’ın hak ve hukukundan aşağı ol-madığı, bir Musevin’in hak ve hukukunun bir Müslüman’dan aşağı olmadığı bir İslam toplumu ve devleti. Böyle olunca o zaman dinde zorlama yoktu-run, ayeti kerimesinin tecelli edeceğine inanıyorum. Yani kıymetli dostlar, yani kimi siz kılıç zoruyla din değiştittirebilirsiniz ki? Siz hele bu zamanda bakın; z kuşağı diye az önce isimlendirdiğimiz, adlandırdığımız bir kuşağa siz zorla İslam anlatabilir misiniz, onlara zorla Hristiyanlık anlatabilir misi-niz, onlara zorla bir Musevilik anlatabilir misiniz? Anlatamazsınız, yaptıra-mazsınız da. Kime zorla namaz kıldırabilirsiniz? Arkanızı döndüğünüzde kılmaz. Veya şekil olarak namaza durmuş gibi görünse ama hiçbir şey oku-masa rükû, secde yapsa aldatsa kocasını, babasını ne diyeceksiniz ona. Dinde zorlama yoktur, ayeti kerimesini bence yeniden tefsir etmekte fayda var. Dinde zorlama yoktur, ayetini düşündükçe, tefekkür ettikçe Kur’an’ın ilahi bir ki-tap olduğunu gerçekten Kur’an’ın kıyamete kadar hitap edeceğine imanım artıyor. Bakın, imanım artıyor. Ve böyle imanım artıyor sözü olmadı. Ke-male eriyor öyle söyleyeyim. Daha da olgunlaşıyor, bu olgunlaşmanın sınırı yok çünkü. Şuraya kadar olgunlaşır, diye bir şey yok. Ve siz bu 10’la 25 yaş arasındaki insanlara zorla bir şey yaptıracaksınız, bu mümkün değil. Bu 10’la 25 arasındaki insanları böyle tarafgir yapacaksınız, bu mümkün değil, bu mümkün değil. Bu 10’la 25 yaş, 28- 30 yaş arasındaki insanlar öyle söyleye-yim; hükümetler değişir sistem değiştirir. Yani çünkü hakikat değil, algı üze-rine yürüyorlar. Hakikat üzerine yürümüyorlar. Bir Cübbelinin sohbetini at-mıştı bir kardeş böyle, işte bilmem kim bilmem kaç sefer tıklandı mı öyle bir şey ama siz o kadar beni tıklamıyorsunuz, gibisinden o minvalda bir şeydi şimdi hatırladığım kadarıyla . Evet yani bu böyle bir şey. Yani geçen bir soru vardı. Eşcinsel neymiş? O Murat mı ne? Murat Övünç evet, onunla alakalı soru vardı. Hani cennetlik mi, cehennemlik mi? Hani yaptığı böyle iyilikler var diye. Örneğin bir Murat Övünç medyada konuşuluyoz o sanal dünyanın içerisinde bir değer o. Siz ne kadar değer görürsünüz, görmezsiniz bu ayrı
bir şey. Ama bir değer mi değer. Yani haber konusu adam. İşte adam mı di-yelim, adam dersek hakaret mi olur, hani ne dememiz gerekir, bu da ayrı bir tartışma konusu. Ama bu böyle bu kuşak farklı bir şey. Yani bu kuşak an-neyi dinlemiyor, anneyi demoda görüyor, bu kuşak babayı dinlemiyor, ba-bayı demode görüyor, bu kuşak örneğin işte öğretmeni dinlemiyor, öğret-meni demode görüyor. Yani çünkü bağ kuramıyor anneler babalar öğretmenler. Yani örneğin Türkiye’de Milli Eğitim bunlarla bağ kuramıyor. Türkiye’de -benim tespitim bunlar- Diyanet bu z kuşağı ile bağ kuramıyor. Diyanet, İlahiyat hiç kuramıyor zaten. Bağ kurmak için eşcinsel olmamız ge-rek yok, öyle bir şey düşünmeyin. Bağ kuramıyor. Baktığımız zaman ben ge-çen sene Sırbistan, Bosna, Bulgaristan, Karadağ böyle bir seyahat etmiştik. Orada sohbetler ettik, zikirler yaptık, nasihatlar ettik, yani öyle bir gezi de-ğildi. Ya oradaki İslam topluluklarına baktığımda da yani hemen hemen aynı şeyleri gördüm, farklı bir şey görmedim. Hani örneğin beni hep böyle derin-den yaralar. Ya Bosna daha yakın tarihte Savaş görmüş, katliam görmüş, ev-ler bombalanmış, camiler bombalanmış ve apartmanlarda, evlerde roket de-likleri duruyor; roket izleri duruyor. Ama veyahut da işte camiler yıkılmış, yeniden camiler yapacağız, diye uğraşıyorlar. İşte Banaluka, Banaluka’ya git-tik. Yani bir Osmanlı şehri iken şimdi Sırp şehri olmuş, hicret etmek zorunda kalmış Müslümanlar. Ve orada işte bilmem kaç tane camiden bilmem kaç tane cami kalmış. Ve orda böyle canhıraş çaba gösteren oradaki Müftü Efendi uçta vazife yapıyor. Yani baktığınızda onun yanında saf tutasınız geliyor, orada kalıp orada mücadelede edesiniz geliyor ama oradaki Müslümanlar bundan bir uzak. Enteresan bir şey. Bu kuşak farklı. Öyle olunca hani siz o kuşağa zorla bir şey yaptıramazsınız ki. O zaman yani yeniden içtihada ih-tiyaç var. Yeniden bakılmalı meselelere. Allah, ben öyle anlıyorum. Yani o, o yüzden hani İslam cezai müeyyidesi varsa devlet orada işe girişir. Hırsız-lık gibi veyahut da eşcinsellik gibi veyahut da fuhuş gibi veya işte açıktan fa-izcilik yapmak gibi veyahut da açıktan ihtikar etmek yani malı böyle bir ke-narda depolamak gibi veyahut da bürokrasinin veyahut da seçilmiş kimselerin kendine maddi menfaatler kendilerine yapması gibi. Yani orada devlet devreye girer. Yani sosyal hayatı, ahlaki hayatı böyle bir zora sokacak şeylerde devlet harekete geçmeli bence. Öyle olmalı yoksa zorla bir şey yap-tıramazsınız hiç kimseye.
Bu insanlar arası ilişkiler şeriatın ta kendisidir. Şeriat artık gelenek-sel kadıların pratiğinde olduğu gibi basit bir talimatlar toplamı değildir. Öncelikle Allah korkusu ile hareket eden, Allah’ın kulu olan bir bütünün farklılaşmış ifadesi haline gelmiştir.
384 | Çağdaş Siyasal İslam
İslam’da ilk günah kuramı olmadığı için insan Allah’ın hükümranlı-
ğını yeryüzünde gerçekleştirebilir.
Sorun ne devlet ne de demokrasi sorunudur. Düşünce ayrılıkları inkar edilmez ama ideal, uzlaşma ideali olarak kalır. Bunun için düşünsel tar-tışma kişiler, bireyler arasında kalmalı ve farklı partiler tarafından temsil edilmemelidir. (ESPOSITO Voices of Resurgent Islam Oxford 1983 )
Ben İslam’ın siyasi bir parti tarafından veya siyasi partiler tarafından tem-sil edilmesine karşı bir kimseyim. Tabi insanlar herhangi dine mensup olabi-lirler, Müslüman da olabilirler ama bu dini mensubiyetlerini parti ile özdeş-leştirmemeliler. Benim düşüncem bu. Bunu çünkü ileriye yönelik çok böyle acı tecelliyatları oluyor ve olacak da. Bunu -tırnak içerisinde- Mısır’da, Ce-zayir’de, Fas’ta, Tunus’ta ve Türkiye’de bunun acılarını gördük. Ben gördüm, ben gördüm yakın tarihte. Çünkü partilerin, siyasi partilerin hataları, kusur-ları, heva ve heveslerine uymaları, gaflete düşmeleri maddi menfaatlerim pe-şine düşmeleri İslam’la özdeşleşiyor. İslam’la özdeşleşince hani İslam’ı nasi-hat eden, anlatmaya çalışan, insanlara bunu anlatmak için vazifeyi üzerine alan kimseler çok zorlanıyorlar. Biz çok zorlanıyoruz açıkça. Çünkü bu hani kendince bütün İslami değerlere sahip ve İslam devleti kurmak için yola çık-mış olan -tırnak içerisinde- İslami siyasi partilerin mensupları; belirli yerlere, -bu iktidarın bir kuyruğundan tutmak gibi bir belediyenin bir tarafından tutmak gibi- bir yerlere geldiklerinde ne yazık ki gözlerini maddi menfaat-lere dikiyorlar, kalpleri o tarafa kayıyor. Kayınca da -yine tırnak içerisinde-faturayı Müslümanlar çekiyor, çilesini Müslümanlar çekiyor. Bu cemaatler de bunu yapıyor, siyasi parti teşkilatları da bunu yapıyor. Bu ne yazık ki çok acı sonuçları çıkıyor bunun. Bir topluluk kendince bir şey yapıyor, biz ona böyle ya işte hatta hata yaptılar, diyemiyoruz. Yani göz açık açık suç istiyorlar, açık açık maddi menfaatler peşinde koşuyorlar. Açık açık kendi etraflarına, kendi yandaşlarına devletin veya belediyelerin veya cemaatin değişik maddi olanaklarına peşkeş çekiyorlar. Böyle olunca da bizim İslam’ı anlatma, ya-şatma gayretimize ne yazık ki inkıtaya uğratıyorlar, inkıtaya uğruyor. Siz in-sanları bir şey anlatırken bu benim ilk sufilik yıllarım. Hala daha bu vardır. Bunu açık açık söylemekte fayda var. Biz dini anlatmaya çalışıyoruz, sufiliği anlatmaya çalışıyoruz, onlar bizden şunu bekliyorlar: Ne zaman para iste-yecek, veya bizden yatacak yer mi arayacak, bizden bir şey mi talep edecek? Ben bununla karşılaştığımda şaşırmıştım ilk önce. Dedim ki ya nasıl böyle bir şey bekliyorlar. Hani işte ne zaman, ne isteyeceksin, ne zaman ne talep edeceksin? Bunu bekliyorlar insanlar. Hatta ben diyorum ki; 33 yıldan beri bunu bekleyenler var. Zaman zaman mesela gelirler işte, bulunduğum yerde sorarlar, soruştururlar, para topluyor mu, toplamıyor mu? Toplanmıyorsa bu
değirmenin suyu nereden geliyor, nereden bu masraflar oluyor, nereden bun-lar karşılaşıyor? Haydi öbür taraftan gazeteci çıkar, der ki; işte Osmangazi Belediyesi buna bakıyor, besliyor, der. Ben buradan derim ki; git, Osmangazi Belediyesine sor, bir kuruş almışım mı kendi şahsım adına veyahut da benim kurucu mütevelli olduğum Tasavvuf Vakfı adına bir şey alınmış mı? İşte gi-dip sormazlar da sorsalar veyahut da soruyorlardır bir şey almadığımız çıkar meydana. Amma durmaz insanlar. Sebep? Çünkü kendileri gibi görürler. İs-teyen, dilenen, maddi menfaat sağlayan, istismar eden kimse olarak görmek isterler. Hatta sufileri zayıf, güçsüz, kimliksiz, kişiliksiz, dilenen, işte önüne gelenden ekmek, yemek isteyen, önüne gelenden yatacak yer isteyen, önüne gelenden “Ya arabayla beni şuraya götürür müsün?” diyen bir portre bekler-ler. Böyle şunu beklemezler. Özgüveni olan, Allah’a iman etmiş; Resullah’a iman etmiş; hiç kimseden hiçbir şey istemeyen, hiç kimseye minnet etme-yen bir kimse görmek istemezler. Onu hemen kibirli görürler. Sebep? Hep is-teyen müftü, isteyen imam, isteyen şeyh, isteyen derviş, isteyen cemaat ehli hoca, isteyen bir topluluk olarak görmüşler hep herkese. İşte bu ve aynı şe-kilde siyasi partiler de öyle olmuş. Tırnak içerisinde kendilerini siyasi bir İs-lam partisi olarak görmüşler ve istemişler onlar da ve herkes elbirliği ile 150, 200 yıldan beri dini istismar etmişler kendi maddi menfaatleri için. O kimse kendisine dergah yaptırmış, milletten toplamış parayı, dergah yapıyoruz, de-miş, işte üstüne ev yaptırmış, altı dergah yaptırmış. Öbürkü demiş ki; biz tekke yaptırıyoruz, pamuk eller cebe. Soruyorum, bu tekkenir tapusu kime ait? Şeyh efendiye ait. Öldü, kime kalacak? Oğluna, kızına, uşağına kalacak; çocuklarına kalacak. E siz oraya para yardım ettiniz, bu paraları kim vere-cek geriye? E kimse vermeyecek. Veyahut da ne yaptınız? İşte örneğin cemaat adına Kur’an kursu yaptık. Tapusu kimin üzerine? Filanca hacı abinin üze-rine. Öldü, öldü canım kardeşim. İşte filancaya kaldı. Veya bunu örnekliyo-rum bazen, bunu örnekliyorum. Mesela Kanal 7 kurulurken kim tarafından kuruldu? Milli Görüşçüler tarafından kuruldu, Erbakan Hoca tarafından ku-ruldu. Bunu böyle biliyor muyuz? Evet. O zaman içinde parası bu Milli Se-lamet Partisi veya Refah prartisi zamanında partililerden mi toplandı? Evet. Şimdi kimin adına çalışıyor? TGRT cemaat adına mı toplandı? Evet. Kim neydi? Enver Ören cemaati. İyi, Mücahid Ören sattı TGRT’nin büyük kıs-mının Fox’a. Parayı ne yaptı? Ben canlı şahidim. O zaman ben tekstil iplik-çilik yapıyorum. Yeni Gökçen’deyim, dükkan dükkan dolaşıyorlardı, sizin de bir payınız olsun, İslami bir televizyon kuruluyor. Bu İslami televizyonda dini yayınlar olacak; işte din adamları, din alimleri çıkacak; orada sohbetler edecekler; yardım edin. İnsanlar yardım ediyorlardı, açık konuşayım, herkes çek veriyordu, para veriyordu, topluyorlardı. Satıldı, kimin eline geçti şimdi? Amerika’nın Fox’un eline geçti. Paraları Müslümanlara dağıttılar mı? Hayır
386 | Çağdaş Siyasal İslam
Kanal 7 sahipleri değişti mi? Değişti. Şimdi Milli Görüşün kanalı mı? Değil. Paralarını Milli Görüşçülere dağıttılar mı? Hayır. Bakın, bu tip problemler var. Yani o yüzden partiler, cemaatler, tarikatlar, topluluklar İslam’ı temsilci etmezler ve hiçbir topluluk kendisini İslami temsilci gibi görmemeli. Kendi-sini İslami bir İslam’dan sorumlu bir topluluk olarak görmemeli, atfetme-meli. Öyle olursa sıkıntı fazla, öyle olursa sıkıntı çok. Allah muhafaza eylesin. Ben o yüzden İslami bir partinin, bir cemaatin, bir tarikatın, bir topluluğun, bir hizbin temsil edebileceği bir inanç sistemi olarak görmüyorum. Belki de bütün her şey ona hizmet edebilir ama hiçbir şey onu temsil edemez. Bakın, hiçbir şey. Peygamber’ine dahi bir hukuk koyma yetkisi oluşmamış bir din çünkü Peygamber’in üzerinden dahi hukuk koyarken o heva ve hevesinden konuşmadı, benim emrimi yerine getirdi, diyen bir dini temsil edecek olan ne bir devlet, ne bir siyasi bir parti, ne bir cemaat, ne bir tarikat, ne de bir birey, bir şahıs olabilir. Burada büyük bir yanılgı var. Allah muhafaza eyle-sin. Benim görüşüm bu, bunu kabul etmeyebilirler insanlar.
Garip olan siyasetin öneminden yola çıkan İslamcıların bu noktada ule-manın kabullendiği siyasetin özerk alanını yani şeriatın öngörmediği konu-larda devletin pozitif bir hukuk geliştirme olasılığını reddedebilmeleridir.
“Tevhidi bir toplumda tazir ve kanuna yer yoktur.” (Haşimi Misak-i
Evet o tevhidi bir topluluğa ulaşıncaya kadar ne yazık ki tazir de kanunda lazım ama ne zaman ki o topluluk tevhidi bir topluluk oldu, kabul ediyorum o zaman için tazire ve hukuka da ihtiyaç kalmaz. Ama yine orada durması gerekir mi Evet. Bu akşam bitirivereyim artık ben bunu ya inşallah. Bu böyle mademki bu noktaya kadar geldik, evet.
M. Arkın “Din dışı tarih siyasal mücadelede silahlı eyleme bağlılıkları bilinen Müslüman Kardeşler’de özellikle açıkça mevcuttur. Konu çok uzadı ama bir parantez açalım.
En uç tecrübe tabiki cihaddır. Bu İslamcılara göre komünistlere (Afga-nistan), siyonistlere (Filistin) karşı, radikal islamcılara göre de dinden çı-kanlara ve kafirlere karşı silahlı mücadeledir.
Fakat! Cihad konusundaki literatür hedeften çok (ki bu hedef İslami devlet kurmak) mistik boyutun (hayatı feda etmek) altını çizer. Cihadın di-ninin 5 temel direğinden biri olmaması radikal islamcıları rahatsız eder. Bunlardan Mısırlı Ferec cihadın 6. “na mevcud” şart sayar. (P Charnay Paris 1986)
Şimdi Mısır’daki veya Filistin’deki oluşumlar veyahut da Kuzey Afri-ka’daki oluşumlar ne yazık ki böyle dışarıdan bakılaraktan zor anlaşılabilir
şeylerdir. Şimdi Osmanlı’dan sonra Osmanlı’nın parçalanması emperyalistler tarafından işte birçok devlet çıkrılması ve bütün kurulan devletler İslam’dan İslami kaidelerden ve hukuktan uzak bir devlet yapılanması… Yani düşüne-biliyor musunuz? Mısır Müslüman ama Mısır’daki devlet Müslüman değil veyahut da Cezayir Müslüman, devlet yapılanması Müslüman değil veya Fas Müslüman ama devlet yapılanması Müslüman değil; Suriye Müslüman dev-let yapılanması Müslüman değil veyahut da Ürdün Müslüman; devlet yapı-lanması Müslüman değil veya Birleşik Arap Emirlikleri veyahut da İran ve Afganistan, Pakistan ve Türkiye. Hepsi de Müslüman ama devlet yapılanma-ları Müslüman değil. Oradaki Müslümanlar bir de baskı altındalar. Hani de-dim ya, şimdi z kuşağı bunu bilmez, diye. Yani düşünebiliyor musunuz? Bir kimse, kendi ülkesinde kendi dinini yaşamaya çalışırken zulme uğruyor. Yani üniversitelerde başörtüsü ile üniversiteye girmek isteyen öğrenci üniversiteye giremiyor. Mini etekli bir kız üniversiteye giriyor, başörtülü bir kızı üniver-site giremiyor. Ve onu radikalleştiriyor sistem radikalleştirip onu biçmek is-tiyor. Veyahut da işte ben bunu bizatihi yaşayan bir kimseyim. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesinde, Dokuz Eylül Üniversitesinde İlahiyat Fakültesinde de-kanın odasında oturuyorum dekanın odasında. Buna bizatihi şahidim. Ve dekanının odasına gelen bir kız çocuğu İlahiyat Fakültesinde perukla geldi. Başörtüsü yasağı var o zaman için. Siz şimdi bunu laiklik adına veyahut da devleti koruma adına veyahut da devletin dindarlaşmaması adına bunu ya-pıyorsanız oradaki Müslümanlar farklı içtihatlar arayacak kendilerince. Ve Müslümanlar zaten dinlerini de tam olarak öğrenemiyorlar; dinlerini de tam olarak öğrenemiyorlarsa orada değişik aksaklıklar ve noksanlıklar çıkması, farklı fetvalar çıkması muhal. Yani şöyle düşünün bir Filistinli toprakları iş-gale uğramış, evleri yıkılıyor, dünya buna seyirci, herkes seyirci. O Filistinli yapabileceği son noktaya kadar yapmaya çalışıyor. Ve o bir bombalı intihar eylemcisi olmasına biz dışarıdan bakıyoruz, bu günah işledi, bu küfür di-yoruz. Ama Filistin’de yaşadınız mı? Yaşamadığınız. Eşinize, gözünüz gibi baktığınız kızınıza tecavüz ederse ne yaparsınız? Bunlar -tırnak içerisinde-yani yöresel baskıların veyahut da belli devlet sınırlarında Müslümanlara yapılan baskıların, zulümlerin neticesinde çıkan şeyler. Bugün cihada ba-kış açımızı nasıl değiştiririz? Afganistan’daki bir Müslüman ne yapmalıydı? Rusya gelip işgal edince Afganistan’daki Müslümanlar ne yapmalıydı? On-ları konfeti ile mi karşılamalıydı? Irak’taki Müslüman ne yapmalı, Batılıları konfeti ile mi karşılamalıydı? Suriye’deki Müslümanlar ne yapmalıydı, Batı-lıları konfeti ile mi karşılamalıydılar? Sıkıntı burada. Yani ne yapacak şimdi Mısır’daki Müslüman Kardeşler komple örgüt olarak? Haksız, mesnetsiz, adaletsiz bir şekilde asılıyorlar. Mursi mahkeme salonunda öldü ders verir
388 | Çağdaş Siyasal İslam
gibisine. O yüzden bu cihatla alakalı mesele farklı konuda, farklı düzlemde yeniden tartışılması lazım.
Ama olumsaldır ve tümüyle Allah tarafından yönetilen selamete ulaşma
tarihine tabi kılınmıştır diye yazar.
İslamcılara göre günümüzün sözde Müslüman toplulukları vahiyden önce içinde bulundukları cahiliye dönemine geri dönmüşlerdir Peygambe-rin ve 4 halifenin dönemleri dışında hiçbir zaman İslami bir devlet ya da İslami bir toplum olmamıştır. Bundan dolayıdır ki tarih, bir anlam taşı-maktan ya da bir modernliğin çıkış süreci olmaktan uzaktır bir parantez-den bir kayıptan başka bir şey değildir ve yeni bir İslami toplumun gelişi ile birlikte geçersiz kılınacaktır. Yeni bir İslami toplum? Yazar devam ediyor Yaklaşık on dört yüzyıldan beri bu parantezin arasına sıkışmaları açıkça söylemek gerekirse İslami kültürü (edebiyat, felsefe ve tasavvuf) de bir ke-nara atmak gerekecektir çünkü son adil halife Hz. Ali’nin ölümünden beri olup bitenler bir gerilemeden ve geriye dönüş çağrılarının (örneğin İbni Teymiyye’nin eserleri) dışında cehalete gömülüşten başka bir şey değildir. Tarih bir paradigmalar ve anekdotlar deposundan başka bir şey değildir. Bu arada “düşüş” daha doğrusu dört halifeyi izleyen “yeniden düşüş”
anlaşılmaz kalmaktadır.
“Allah, kendi cemaatinin bu gerileyişine neden izin vermiş olsun?” Oli-
ver Roy (Siyasal İslam’ın İflası)
Bu yazıdaki her şey alıntıdır… Evet bunların büyük bir çoğunluğuna katılıyorum. O yüzden dört hali-feyi arası bugüne kadar olan aradaki hiçbir devlet kuruluşunu ve kurumu-nun İslam olarak görmüyordum. O yüzden görmüyorum. Evet Müslüman toplum dört halife devrinden çok geri çok çok geri. Ve ne yazık ki Müslüman toplum Kur’an, sünnet ve dört halife dönemi’ne bakaraktan kendisini yeni-lememiş; kendisini ileriye götürememiş; kendisini tazeleyememiş bir toplu-luk. Bu demek değildir ki Kur’an ve sünnette hata var. Hata Müslümanlarda ve hata Müslümanların kendi içlerinde kendi özlerine dönmeyip Kur’an ve sünneti yeniden analiz edip yeniden içtihad edememelerinden ve yeni içtihat-lara kapı aralayamamalarından. Bu konuda cesaretli değiller, cesaretli olan-ları da kendileri taşlıyorlar zaten. Burası da işin acı tarafı.
SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİYE
NEVŞEHİRLİ HACI ABDULLAH GÜRBÜZ EFENDİ
TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR.
SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİYE
BOSNA-HERSEK/KAÇUNİ
MESUDİYE TEKKESİ ÜSTADI
PROF.DR. KAZIM HACIMEYLİC EFENDİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR.
SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİYE
BOSNA-HERSEK/KAÇUNİ
MESUDİYE TEKKESİ ÜSTADI
PROF.DR. KAZIM HACIMEYLİC EFENDİ
TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR.
SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİYE
BOSNA-HERSEK/KAÇUNİ MESUDİYE TEKKESİ ÜSTADI
PROF.DR. KAZIM HACIMEYLİC EFENDİ
TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR.
SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİYE
SUDAN KABBAŞİ DERGAHI ÜSTADI HASAN EL – KABBAŞİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR.
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Tevhîd, Kalb, Sünnet, Şeyh, Dervîş, Dergâh, Tekke. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı