Sohbetlerden Derlenen Sorular
Kategorilere göre düzenlenmiş tam arşiv
Tasavvuf(5877) — Sayfa 51/60
Biz insanız ya, hani insanla alakalı eskiden "nefs-i natıka" yani konuşan bir varlık olarak nitelendirmişler?
Hemdem Farisice bir kelime, Farisiceden bize geçmiş. Birlikte zaman geçirilen dost, arkadaş, haldeş, dildeş. Bu normalde hemdem denilince arkadaşı, dostu, dildalaşı haldeşi, bütün hepsini içine alıyor. Bizim dilimizde genelde dost diyoruz ya, bu mesela arkadaştan daha derin, dost. Bu normalde bizim dilimize dost olarak geçmiş ama Farisicede baktığımızda daha geniş muhtevalı bir nokta. Dost dediğimizde de aynı. işte normalde konuşmak kelime de iki kişinin anlaşılabilmesi. Biz insanız ya, hani insanla alakalı eskiden "nefs-i natıka" yani konuşan bir varlık olarak nitelendirmişler. Ben ona katılmıyorum, yani bizi hayvandan ayıran sadece konuşmak değil yani. insanı tanımlamaya kalktığımızda, bunu fiziksel olarak değil manevi olarak tanımlamaya kalktığımızda, konuşma yetisi insanı anlatabilecek kelime değil. Yani konuşmayla insanı tanımlamaya kalkmak insanı tanımamak. insanı tanıyan bir kimse sadece konuşmakla insanı tanımlayamaz. insan, hâşâ, Allah hariç, Allah’tan sonra en mükemmel varlık. Allah’ın yarattığı en mükemmel varlık. Hani insanı Cenab-ı Hak "Ahseni takvim üzerine yarattım" diyor ya, ahseni takvim en mükemmel, her şeyiyle mükemmel yaratılmış bir varlık ve biz onu sadece konuşmakla nitelendirirsek Cenab-ı Hakkın fiziken âdemi yarattıktan sonra, "Ruhumdan üfledim", bu ayeti kelimesini koyacak bir yer yok. Böyle olunca insan, Cenab-ı Hakk’ın "Ruhumdan üfledim" dediği bir varlık, başka bir varlık yok ruhumdan üfledim dediği. Melekler yok, diğer canlı varlıklar var, bizde bütün her şey canlı da ama insan değil melek de değil. Örneğin cinni taifesi var, şeytan taifesi var veyahut da semanın değişik katmanlarında yaşayan varlıklar var.
Farklı bir cenaha gidecek, Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin cildi Arap değil, esmer değil mi?
Benimle konuş, yani benimle konuş ki, ben bu manevi tecelliyatlardan bir an olsun sıyrılayım, bunlardan çıkayım ki benim peygamberlik vazifesi gibi ulvi bir vazifem var. O vazifeyi yerine getirmem lazım diyerekten, o humeyra biliyorsunuz, böyle pembeye çalan renk, hani tabiri caizse Türkçedeki karşılığı "elma yanaklı" gibi veyahut da pembemsi bir cilde sahip Hazreti Ayşe annemiz. Yani şimdi farklı bir cenaha gidecek, Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin cildi Arap değil, esmer değil. Yani biz böyle hani Arap denilince bize böyle hani Arap bir ırkın adı, rengin adı değil. Hani biz Arap denilince bizde kapkara bir şeymiş gibi oluşuyor kafamızda. Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri böyle esmer de değil, daha açık tenli. Hazreti Ayşe annemizin teni daha da açık. Yani normalde manevi hal olarak Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin eşlerinin yüzünü göremezsiniz. Mesela Hazreti Fatıma annemizin bir erkek manevi hal olarak yüzünü göremez. Bir bayan görebilir bunu ama bir erkek onların mübarek yüzlerini göremez manevi hâl olarak. Rüyalarında da göremez. Yüzleri peçelidir. Ehl-i beyt komple yüzlerinin hepsi de peçelidir. Hazreti Ayşe annemiz, diğer annelerimiz, Hz. Fatıma annemiz ve arkasından gelen diğer annelerimiz Ehlibeyt olarak yüzlerinin hepsi de peçelidir. Hani bir manevi hâl olarak görünür ama peçesiz değildir hiçbirisi de.
Mürşidi kamilin canı neden bir dikenden incinsin?
Mürşidi kamiller her dem Cenab-ı Hakk’ın cemal perdesinde cemalleşir. Her dem cemal perdesinde cemalleşince onun başına gelen dert, gam, kasavet, her neyse, insanların ona karşı olan zulmü, insanların ona karşı olan davranışları bütün bunların hepsini de içine kattığımızda, bunların hepsi de ne olur? O normalde onları bu noktada etkilemez onlar çünkü onun canı gül bahçesinde dediği o Cenab-ı Hakkın cemalinde fena olmuş, cemalinde fena olmuş, cemalinde fena olduğu için onun bu tip gam, kasavet, dert, yediği, içtiği falan her ne var ise hepsini topladığımızda, onlar ne oluyor? Onlar ona diken olarak olmaz diyor.
Mürşidi kamilin ne yapması gerekir?
Ah u efgan etmez, feryat figan etmez, şikayet etmez. Yapılması gerekeni yapar ama şikayet etmez. Bazen bunu böyle yapılması gerekenleri yapılmazmış gibi düşünenler var. O sünneti seniyyeye uygun değil. O doğru değil, o bidat.
Sufilik ve sünnet arasında nasıl bir ilişki vardır?
Sufilik adına, tarikat adına, tasavvuf adına, sünneti seniyyenin dışına çıkmak, sünneti Resulullah’ı takip etmemek bidattır, küfürdür.
Sufilerin bozulması sonucunda ne olur?
Sufiler bozulunca âlimler bozuldu. Âlimler bozulunca amirler bozuldu. Amirler bozulunca halk bozuldu. İlk bozulan kim? Sufiler. Sufiyim diye dolaşanlar.
Sufi olmak ne anlama gelir?
Ben yeni derviş olduğumda dervişlik neydi biliyor musunuz? Çalışmayan, tembel, dilencilikle geçinen bir prototip. Devamlı isteyen, devamlı dilenen…
Sufi nedir?
Sufi budur! Sufi budur çünkü onun canı gül bahçesindedir, gül bahçesinde. O da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, yedi yemek diye yer. Evlendi diye evlenir. Evlendi, sünnet der, evlenir. Yemek yedi, sünnet der, yemek yer. Sünnet olduğu için yer yemeği, yemeğe ihtiyacı olduğu için değil, sünnet olduğu için yer. Sünnet için ayak basar, sünnet için yürür. Çünkü onun canı gül bahçesindedir.
Lokman’ın ayağına batan dikeni ne anlama gelir?
Lokman’ın ayağına batan dikeni çıkarın. Bu mihnet ve meşakkat lokması yüzünden. Yani bu mihnet ve meşakkat lokması. Ey dervişler, fazla yemeyin. Fazla yiyince Lokman’dan gelecek olan feyzi ilahinin önünü kesiyorsunuz. Size tecelli etmiyor, size tecelli etmiyor! Oysa, hani açlığın tadını almış olsanız, açlığın tadını alsanız, açlığın hikmetlerini bilmiş olsanız hiç doymazdınız. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ömrünce hiç doymadı, hiç doymadı! ibrahim aleyhisselam, eğer ki misafiri gelirse doyardı, misafirle yemek yensin diye. Yemeğin adablarındandır. Ev sahibiysen veyahut da oranın hatırı sayılır büyüğüysen yemezsen dahi sofradan kalkamazsın. Yesen dahi sen sofranın küçüğüysen yine sofradan kalkmazsın. Sofranın büyüğü sofradan kalkmadan yemeğe başlanmaz. Sofranın adabıdır, evin veya sofranın büyüğü yemeğe başlamadan yemeğe başlanmaz. Sofranın adabıdır, sofrada ne varsa herkes bir lokma iki lokma yer. Sofra adabı, çocuklara, gençlere bunu öğretin. Evde baba varsa baba, baba yoksa anne, anne yoksa abla veya abi, o esnada sofranın büyüğü kim ise o yemeğe başlamadan yemek başlanmaz. O sofradan kalkmadan da hiç kimse ben doydum deyip kalkmaz. Bu, evin büyüğüne, sofranın büyüğüne karşı edep ve adap dışı bir harekettir. Oturursun sen de ne zaman evin büyüğü sofradan kalktı, sen de o zaman kalkarsın. Ne zaman üstat sofradan kalktı, sen de o zaman sofradan kalkarsın. Ne zaman zakir kalktı, ne zaman çavuş kalktı, ne zaman o sofranın büyüğü, öyle ya, bir eski derviş de olabilir, ne zaman o kalktı, o zaman kalkarsın. Vazifeler hariç, bardak gelecek evin en küçüğüdür veya evin kızıdır, bardağı alır gelir. Anne bardak alıp gelmez. Anne su katmaya gitmez orda evin kızı var iken. Orda evin küçük oğlu varken anne baba sofradan bir eksik bir şey varken kalkmaz. Anne baba çocuklarının hizmetçisi değildir. Çocuklar anne babaya hizmet ederler. Çocuklar anne babaya yardımcı olurlar ama ne yazık ki öyle değil.
Açlık ne anlama gelir?
Açlık insanda düşünmeyi, tefekkür etme gücünü çoğaltır. Çünkü tok karın, insanın beynine ve normalde kanını aşırı derecede yoracak olduğundan, onun tok karınlı bir kimsenin keskin düşünce kabiliyeti kalmaz ve onun anlayışı, sezişi, bir şeyi hissetmesi kalmaz. O, normalde sürekli böyle ıvır zıvır yiyen bir kimse, atıştıran bir kimse o tokluktan dolayı, hadisi şerif ne diyordu? Şişmanlık, şişmanlık neyi getiriyordu? Uykuyu. Uyku neyi getiriyordu? Tembelliği. işte o tokluktan dolayı onda bir tembellik oluşur. O, kalbi körelir, kalbi onun katılaşır, kalbi kararır. Tok karna sahip olan bir kimsenin kalbi kararır. O, devamlı tokluk hissi yaşamayacak, o devamlı açlık hissi yaşayacak ama yemeyecek. O yüzden normalde bir de o tok karınla ona desen ki şurdan şuraya gideceksin, birisi aç karnına, daha zayıf olan, daha dakik, daha hızlı gider. Öbürkü kilolu olan daha hızlı olmaz. Onda bir de tembellik oluşur, o oturduğu yerden kalkmak istemez. Allah bizi affetsin. O yüzden aç kalmak ise o insanda kalp yumuşaklığına sebebiyet verir. Aç kalınca o kimse Allah’ı zikretmekten tat alır, lezzet alır. Allah’ı zikretmek onun normalde ruhuna, kalbine hoş gelmeye başlar. Bu, ancak aç olana olur.
Müritlerin feyzi ilahiden uzak kalma nedeni nedir?
Yani o yüzden onlara ilham gelmiyor, o yüzden onlar feyzi ilahiden uzak oluyor. Yani miğdesine girip çıkandan haberi olmayanın; geydiğinden, yediğinden, içtiğinden, ne yaptığından, ne ettiğinden haberi olmayanın, ne konuştuğundan haberi olmayan gaflete düşen kimse, o yüzden o kimse fark edemiyor bir şeyi.
Koku nedir?
Koku, bir şeyin işaretidir. Hani mesela işte bir kimsenin soğuk algınlığı olur, nefesi farklı kokar; işte midesinde rahatsızlık vardır, nefesi farklı kokar; örneğin işte pankreası rahatsızdır, vücudu ayrı kokar; kalbinde rahatsızlık vardır, ayrı kokar; bağırsaklarında rahatsızlık vardır, ayrı kokar.
Şeker hastası, şekeri yükselince ağzı, nefesi kokar; bildiğiniz nefesi kokar o kimsenin, şekeri çok yüksektir; nefesi kokar onun, hele açken daha fazl mıdır?
Şeker hastası, şekeri yükselince ağzı, nefesi kokar; bildiğiniz nefesi kokar o kimsenin, şekeri çok yüksektir; nefesi kokar onun, hele açken daha fazla kokar.
Mürşid-i Kâmil’in kokusu nedir?
Her mürşidin kendine has, kendine özel kokuları vardır.
Fena mertebesine ulaşıp kendi meratibini bitirdiğini düşünen bir kişi ne olur?
Fena mertebesine ulaşıp da kendinizi olduk zannetmeyin. O fena mertebesinde çürür gidersiniz. Asıl maksuda ulaşamazsınız. Cemalullah tecelliyatına ulaştığınızda yolun sonu zannedersiniz. Yolun sonuna geldim, ben meratipleri bitirdim zannedersiniz. Bu yanılgıdan ibarettir, bu yanılg, ibarettir. Bir derviş kendisini cemalullahta fena etmeye uğraşır. Bu sufi için bir hedeftir, bir mümin için hedeftir ama oraya gelen bir sufinin önüne yeni bir kapı açılır. O kapı zati tecellilerdir, zati tecelliler kapısı açılmadıkça, o kimse gerçek manada meratiflerini bitirmiş bir mürşidi kamil değildir.
Zati tecelliler kapısı açılmadıkça ne olur?
Zati tecelliler kapısı açılmadıkça, o kimse gerçek manada meratiflerini bitirmiş bir mürşidi kamil değildir. Çünkü meratiplerini bitirmiş bir mürşidi kamil, pir seviyesinde olur. Pir seviyesinde olmadığı müddetçe, o meratiplerini bitirmemiştir. Şeyhlik yapabilir, mürşitlik yapabilir ama tam manasıyla kemale ermemiştir. Çünkü onda zati tecelliler yoktur.
Sevgilinin sesi ne anlama gelir?
Sevgilinin sesi, Allah kulunun boğazından çıksa da esasen ve mutlaka padişahtan gelmektedir. Artık o seni yeniden Allah’ın zati tecellisine götüren ses veyahut da seni o yolda götüren, yürüten ses. ister senin şeyhinden gelsin ister senin zakirinden gelsin ister ottan gelsin ister çöpten gelsin ister kuştan gelsin, ister Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem den gelsin ister geçmiş peygamberlerden gelsin, ister pir efendilerden gelsin, o ses kimden gelirse gelsin artık padişahtan gelmektedir. Sen o sesi, o sesi başkasından zannetme.
Rabıta ne demektir?
Sen rabıtanın bozuyorsun. Sen rabıtanın bozuyorsun. Sen rabıtana başka şeyler almışsın. Hem dergahtayım diyorsun ama dergahta başka şeyleri rabıtana almışsın. Şeyhliği rabıtana almışsın, yok zakirlik rabıtana almışsın, yok çavuşluk rabıtana almışsın, yok şunu rabıtana almışsın.
Dervişin kendini toplamasının nedeni nedir?
Konuştuysa sana senin kendini toplaman için konuşmuş. O yüzden hadisi şerifte ‘salihlerden söz edilen yere rahmet iner, lütfu ilahi ve affı rabbani yağar’ buyrulmuş hadisi şerifte. O yüzden sen o mürşidi kamillerin sözlerine gönül kulağıyla kulak ver gönlünü onlara daya, onlara yasla. Muhakkak ki kurtuluşa erenlerden olursun.
Tasavvufun temel kavramı nedir?
Gerçek sufi, gerçek sufi bu manada imanı kemale ermiş bir kimsedir ve islam dışı sistemler, islam dışı insanlar, onları sevmezler, asla.
Ehli tarikatın dünya ile işi olur mu?
Bir ehli tarikatın ticaretle işi olmaz, bir ehli tarikatın dünyayla işi olmaz. Bir ehli tarikat kalkıp da market çalıştırmaz. Bir ehli tarikat kalkıp da radyo çalıştırmaz, televizyon çalıştırmaz.
Sufi yolu ne tür bir yoludur?
Sufi yolu azamet ve meşakkat yoludur. Sufi yolu rahat bir yol değildir çünkü sufiler kendilerince o ayeti kerimeyi ölçü alırlar, ‘geçmiş ümmetlerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete mi gireceğinizi düşünüyorsunuz’ der. Öyle sufilik rahat bir yol değildir, sufilik mücadele ister, mücahede ister, sufilik nefisle savaşmak ister, sufilik şatahattan, şatafattan, gösterişten uzaklaşmak ister.
Sufilik hangi sistemlerin alternatifidir?
Sufi hem deccalist sisteme hem kapitalist sisteme, sufilik islam, Kur’an ve Sünnetin dışında her ne varsa hepsine hem fikri planda hem yaşantıda karşı duran kimsedir.
Sufi nasıl bir kimse olmalıdır?
Sufi her şeyini Kur’an ve sünnete göre dizayn eder. Sufi her şeyini Kur’an ve sünnetin içerisindeki takva anlayışına göre dizayn eder. Öyle olunca seni deccalist sevmez, kapitalist sevmez, siyasiler sevmez, bürokrasiler sevmez, heva hevesine düşkün olanlar sevmez, şeytanla arkadaşlık edenler sevmez, nefsine düşkün olanlar sevmez, marka budalaları sevmez, şatahatçiler şatafatçılar sevmez seni.
Allah’ın gölgesine gelmek ne anlama gelir?
Sen Allah’ın gölgesine gel. Hüüüüp, çekti, bir baktın ordasın, etrafındakiler tanıdık. Aaa, Abdülkadir Geylâni hazretleri, evet ya, ben zikrullahta görmüştüm onu. Aaa, Ahmed er-Rufai hazretleri, evet ya, elinde şişlerle kaç sefer geldiydi, gördüydüm. Kim? Filanca. Kim? Fişmanca. Ooo, orda. Allah’ın gölgesinde gölgelenenlerle berabersin. inşallah. O nur, ayetle sabit, önünde ve ardında, sağında ve solunda ama o nuru bu dünyada yaşarken göreceksin. Görmesen dahi şuna iman et, Allah’ı zikrettiğin müddetçe, farzları yerine getirdiğin müddetçe, haramlardan uzak durduğun müddetçe, sen o nurun içinde yaşıyorsun. Görmekten uzaksın, o ayrı mesele. Allah bizi affetsin.
Sufi anlayışında hikmetin rolü nedir?
Hikmete kulakları tıkalı. Bilgiye kulakları tıkalı. Değişime kulaklar tıkalı. Hikmete çünkü kulaklar tıkalı. Şimdi hikmete kulak tıkalı olması bir, haramlardan olur, iki sapkınlıktan olur genel olarak. Haramlardan olur, o devamlı haram dinlediğinden, haramla işgal ettiğinden, onun kalbi taşlaşmıştır, gözü körleşmiştir, kulağı sağırlaşmıştır, Kur’an’ın tabiriyle. O çünkü duymaz, hikmeti duymaz, Kur’an’ı duymaz. Görmez, Cenab-ı Hakkın sıfatsal tecelliyatlarını görmekten mahrumdur. Kalbi onun ilham almaz, kalbi doğruyu kabul etmez. O yüzden ne yapıyor? O, bu hikmete yabancı, hikmeti reddediyor. Hikmeti anlamak, duymak istemiyor çünkü veya doğruyu anlamak, duymak istemiyor.
Sufi kitaplarında hikmetin nasıl ifade edildiği?
Sufi kitaplarında şu ibareye çok rastlarsınız: ‘Allah’a giden nefes adedince yol vardır.’ Ne güzel, değil mi? Bütün sufi kitaplarında bu bir ölçü olarak vardır. Allah’a giden nefes adedince, nefes. Bir nefes aldın verdin ya, onu da koyuyor. Nefes adedince yol vardır. iyi, çok güzel ama Allah’a gideceksen benim tarikatımda, benim dediğim gibi, benim istediğim şekilde gideceksin. Ya hani, Allah’a giden nefes adedince yol vardı, ne oldu şimdi bu? Bu rafa kalktı. Ya? Onların dediği gibi, onun istediği gibi. O ortodoksluk dairede, sen Allah’a gidebilirsin. Ya biz ortodoks değiliz. Biz Müslümanız. Biz güzel bir şey var ise alırız onu. Öyle değil, bu öyle değil. Öyle olamazsın. E nasıl olacak? Onun istediği gibi olacak ve bizim bu manada kulaklarımız tıkandı. Biz doğruyu göremez olduk. Hatta o kadar biz ilerdeyiz ki şu anda, çocuklarımız bizim istediğimiz gibi olacak, bizim istediğimiz mesleği seçecekler, bizim istediğimiz yoldan gidecekler. Bu o kadar, bizim her tarafımıza işledi ki bizim inisiyatifimizin dışında bir şey olursa biz onu tu kaka ilan ediyoruz. Biz ülke olarak da o hale geldik. Yani bir kimsenin bir fikri, bir düşüncesi varsa, bu herhangi bir fikrin hoşuna gitmiyorsa onu linç ediyoruz biz. Bir de ona bir isim takıyoruz her zaman. O vatan haini oluyor, o ne bileyim, devlet düşmanı oluyor, o din düşmanı oluyor, o terörist oluyor, o fetöcü oluyor, o komünist oluyor, o dev solcu oluyor, o ülke yıkıyor.
Tasavvuf Vakfı Merkezinde dersler ve sohbetlerin durumu nedir?
Sadece bizde değil, bütün tasavvuf vakfının temsilciliklerinin hepsinde de dersler iptal. Bugün bir Salı günü ders yapmak için izmit’ten müsaade istediler, onlara da müsaade ettik, bu noktada bir sıkıntı yok, geri kalan hiçbir yerde genel olarak biz bayram haftalarında ve bayramlarda ders yapmıyoruz.
Mürşitlerin manevi rehberlik rolü nedir?
Normalde o mürşitler, her biri birer manevi rehberdir. Rehber deyince müritlerin bu noktadaki manevi gelişimlerini, manevi durumlarını, normalde tasavvufi olarak, onların ne yapmaları gerektiğini öğretir. Nerde nasıl davranacaklar, nerde nasıl yapacaklar, o manevi bir mihmandarlık yaparlar. Aynı zamanda
o mürşidin bu manada sohbeti, zikri, nefesi karşıdaki kimsenin ruhuna hitap eder. Nefisine de hitap eder, nefsi onu kaldırmaz, nefsi onun gitmek istemez, nefsi bir mürşide tabi olmak istemez ama ruhu ondan tat alır, lezzet alır. Ruh gitmek ister, onunla beraber olmak ister. Nefis onunla beraber olmak istemez, nefis buradan insanı kaçırmaya çalışır, geri döndürmeye çalışır ama ruh baskın çıkarsa o mürşidin önünde ona diz çöktürür. O yüzden aynı zamanda da mürşid onun için yaşayan bir örnektir, yaşayan örnek. O bakar yani bir tasavvuf yolu, bir mürşid, bir sufilik yolu neler yaşanır, neler yaşandığında nasıl davranılır, yolda neler olur, onları da o mürşidin başında görür onu.
Mürşitlerin dervişlere örnek olma durumu nedir?
O yüzden mürşitlerin mesela eski dervişliklerinden anlatmaya ruhsat vardır, onlara eski şeyhlerden anlatmaya ruhsat vardır. Mesela bir dervişin kendi yaşadığı halleri anlatması caiz değildir, başkasına, ‘Ben şöyle rüya gördüm, benim başıma şöyle geldi, biz bunu böyle yaptık, ben bunu böyle yaptım,’ bu derviş için caiz değildir. Derviş için caiz olan üstadlarına anlatmaktır, pirlerine anlatmaktır. Ama bir mürşit kendi başına gelenleri anlatabilir mi? Anlatabilir. Örnek olması için anlatır veyahut da mürşidin neler yaptığı, neyi nasıl yaptığı dervişlere anlatılır mı? Evet, bu da örnekleme açısındandır çünkü bir mürşid dervişlerin önünde örnek hükmündedir. Bazen insanlar şöyle düşünürler, yani işte bu mürşidin başına hiçbir şey gelmeyecek, bu yanlış bir şeydir. Gelmiyorsa o mürşid değildir zaten, bir mürşidin başına bir şey gelmiyorsa, o mürşid değildir. Başına bir şey gelmeyecek olsaydı, peygamberlerin başına bir şey gelmezdi. Bakın, başına bir şey gelmeyecek olsaydı, peygamberlerin başına gelmezdi. Koskoca Hazreti Muhammedi Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem in dahi namusuna iftira attı bu insanlar. iftira atılmasaydı, Hazreti Peygamber’e de iftira atmayacaklardı. O iftirayı da göreceksin, namusuna iftira atmayı da göreceksin. Şeyh efendi öyle derdi, demirden leblebidir derdi ve bir de hani bir şey yapamıyorsun ya, dermişlik var, yani böyle bir şey yapamıyorsun, onu normalde atlatıyorsun bir şekilde. işte bu aynı zamanda mürşid nedir? Örnektir. Sen ona bakarak, o örnekleri görerekten manevi olarak dirilirsin. Mürşitler duadır, mürşitler şifadır. Bak duadır, şifadır. Nasıl? Mürşitler müritlerine manevi olarak, manevi olarak sıkıntılarına çözüm bulurlar, manev, olarak dertlerine derman bulurlar. Allah’ın izniyle, o mürit manevi bir sıkıntı yaşamaz, yani zikrullah yaptı.
Mürşitlerin müritler üzerindeki etkisi nedir?
Mürşitler müritlerine manevi olarak, manevi olarak sıkıntılarına çözüm bulurlar, manevi olarak dertlerine derman bulurlar. Allah’ın izniyle, o mürit manevi bir sıkıntı yaşamaz, yani zikrullah yaptı.”
Mürşitlerin müritler üzerinde manevi koruma sağladığı söylendi mi?
Şimdi öyle zikrullah yapanlar az ama çok zikrullah yaptı, o zikrullahtan dolayı ona manevi herhangi bir sıkıntı olmaz. Mesela işte şimdi bazı dergahlar, tarikatlar var otuz bin Lafzayı Celal veriyor, adamın tiki varmış gibi değişik hallere giriyor. Sebep? Onun üzerinde manevi bir koruma olmadığından dolayı veya ders çekerken bir kimse örneğin biraz dersleri arttırsa kendi kafasından cinni tayfası ona musallat oluyor. Ondan sonra şunu diyorlar ya: ‘Bu dergaha gitti öyle oldu.’ Değil, o doğru bir dergaha gitseydi öyle olmazdı. Ben 36-37 yıldır dergah içindeyim, hiç öyle olan olmadı. Hatta öyle olanlar geldi, burda düzeldi. Öyle ya, işte ben filanca yere gidiyordum, böyle böyle oldu. Eee? Ben şimdi size geleyim. Beni arıyorlar. Değil kardeşim. Git, kime dervişsen oraya git söyle, derdini anlat, onlar derdine derman olsunlar, çözüm bulsunlar. Nasıl yani? Yani sana kaç bin tevhid verdiler günlük? Şu kadar. Ya bu kadar tevhidi sahabe çekmedi! Sen bu kadar ders verdiysen o kimseye, e tabii o kimsenin üzerinde manevi bir örtü de olmayınca, e gitti kafa. Şimdi itikafa giriyor, bizim arkadaşlar, günde yetmiş bin tevhid çekiyor. Var mı itikafa girip de kafayı kıran. Yok. Adam giriyor itikafa, günlük yetmiş bin çekiyor. Üç gün yetmişbin, yetmişbin çekiyor. Dördüncü gün o üç gün içinde Hazreti Peygamber Efendimizi görürse onbin salavat-ı şerife çekiyor bir günde. Ertesi gün yüzbin Lafzayı Celal çekiyor. Yüz bin çekiyor. Yüzbin ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah… Yüzbin ya Allah çekiyorsun. Şimdi işin bir de bir kısmı daha var; sen ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah tutturmuşsun gidiyorsun, o pir efendilerin birisi senin ya Allah çekmene ne sevinmiş ne sevinmiş, gelmiş ondan sonra herhangi bir pir efendi, işte o günkü senin itikafının çok özür dilerim bunları böyle söylemekten ama senin o geceki itifakının nazar edeni diyelim ki kim? işte diyelim ki Yusuf aleyhisselam. O pir efendinin de çok hoşuna gitmiş ya, gözünün önünde geliyor işte Yusuf aleyhisselama diyor ki, müsaade edersen benim için, ‘Ya Allah’ın arkasına hu esması eklesin diyor. Tabi tabi, ne olacak canım, orda oturuyor zaten. Bir de ona hu esması ekte bakalım. ‘Ya Allah hu, ya Allah hu, ya Allah hu…
Sufice biz buna baktığımızda bir insanın kalbi dükkansa dili tüccar mıdır?
Bir bahçe düşünün, o bahçede gül olmamış olsun, ordan gül kokusunun gelmesi mümkün değil. Bahçede ne ekiliyse onun kokusu gelir. Sufice biz buna baktığımızda bir insanın kalbi dükkansa dili tüccardır. O kimse kalbini tenvir eder, kalbini temizlerse, onun kalbinden tenviriyat yani temizlik akar. Bir kimsenin kalbinde imanı varsa, dilinde de iman vardır. Bir kimsenin kalbinde muhabbetullah oluştuysa, onun dilinde de muhabbetullah oluşmuştur.
İlahi aşkın simgesi olan gül kokusunun ne anlama geldiği?
O zaman o kimsede ilahi aşk gönlüne oturduysa, evet, ondan gül kokusu alacağız veya o kimse gerçekten ilahi aşka düştüyse, evet, onda ilahi aşkın şarabını alacağız. Hani ona biz, Mansur şarabı diyoruz ya işte o kimsenin kalbi öyle bir noktaya gelince, yani her şeyiyle Allah’a yöneldi, her şeyiyle Allah’a yöneldikten sonra onun kalbinde Cenabı Hakk’ın ama celali, ama celali ama zati sıfatlarının tecelliyatları bu tecelliyatların tezahürleri olmaya başladığında, biz o kimseden ama celali ama cemali ama zati sıfatlarının tecelliyatını o kimsede göreceğiz. O kimsede aşkın, aşkın vücuda düşmüş halini göreceğiz. O kimsede biz aşkın dile gelmiş halini göreceğiz.
Koku, manevi kılavuzlukta ne kadar önemli bir rol oynadığı?
Koku sana kılavuz ve rehberdir. Seni tâ ebedi cennete ve kevser ırmağına götürür. Bu aklı külden gelen bu sözler aynı zamanda bir koku da muhteva eder, bir koku da vardır. Sen o ilahi kokuyu aldığında, o koku seni cennette kevser ırmağının başına kadar götürür.
Ruhun kendi makamına gitmesi neden bir zulüm olarak değerlendiriliyor?
Bir de işin bu tarafı var. Nasıl asıl zulüm bu? O aslında beşinci kata çıkacak kimse ama amellerinden dolayı üçte duruyor, ikide duruyor, dörtte duruyor fakat o gece olunca ruh beşinci makama gidiyor. Ruh için büyük bir zulüm, tekrar dünya üzerine indiğinde üçüncü makama iniyor, ikinci mak, iniyor. O beden de bir makam çünkü. Orda o kabz hali yaşaması veya bir şeyden tat almaması veyahut da işte böyle kendi kendini boşlukta zannediyor, bir şeyden tat almıyor, böyle huysuzlanıyor…O aslında bedenin problemi. Neden? Ruh huysuz. Kendi katında değil çünkü kendi makamında değil. O normalde o bedende beşinci makama gelmiş olsa sakinleşecek, sükunete erecek rahatlayacak ama rahatlayamıyor. Sebep? Ya, tabiri caizse, çok özür dilerim ama yani nur bahçesinden nar bahçesine geldi. Nur bahçesinden geldi, necasetin içerisine oturdu, mecburiyetten oturdu, bu da ayrı bir zulümdür, Allah muhafaza eylesin. O yüzden Cenabı Hak der ki, “Ey nefis! Rabbine mutmain olarak dön. Geri kalan çünkü ruha geri kalan Cenab-ı Hakkın üflemiş olduğu ruha zulümdür. Bir insan, kendi nefsini kendisi, kendi nefsine zulmediyor. Kendisi kendisine zulmediyor. Oysa o dördüncü makama gelmesi lazım en azından ama gelmediğinden olayı zulmediyor. insanoğlu zalim kendine zulmeden ilk önce. insanoğlu zalim kendine zulmediyor ama bunu anlatsan da haykırsan da bağırsan da insanlarda çok fazla bir şey değişmiyor. insan gene yapacağını yapıyor, Allah muhafaza eylesin.
Ruhlar gece ne yaparlar?
Normalde o deryaya, o denize üstadın dediğine göre ne yapıyor? Derin denizde batıyorlar, yok oluyorlar, orta yerde görünmüyorlar. Ne zaman ki o kimse uyandı, tekrar Cenab-ı Hak ruhları ne yapıyor? Bedenlerine tekrar onları gönderiyor. Tekrar, o kimse daha uyanırken daha kendine gelirken daha ruh anında geliyor. Peki enteresan bir şey bakın ayeti kerime: ‘Melekler ve ruh, elli bin dünya senesinin karşılığı olan bir günde çıkarlar. Melekler ve ruh, Allah’ın bahsetmiş olduğu, tayin etmiş olduğu o makama veyahut da ruhların bekletildiği yere, dünya senesiyle elli bin, dünya senesine göre elli bin yıllık yol katediyor. Elli bin yıllık. Biz yetmiş sene yaşıyoruz, öyle hızlı Cenabı Hak onları öyle hızlı. Bakın buna normalde matematiksel olarak yaklaşmak biraz zor. Kolay mı hocam? Elli bin yılı normalde matematiksel olarak nasıl hesaplarız? Mikrofon verin hocama. Hocam en sonunda matematiği bıraktım ya, ne bu diyecek ya, sohbete geliyorum matematik dışı şeyler oluyor burda, diyecek. Buyur hocam. Elli bin yılı normalde ne yapmamız lazım? Elli bin yılı günlere mi çarpacağız?
Seyit Nesimi kimdir?
Seyit Nesimi. Büyük arifi billahlardan birisi. Bu büyük arifi billahları zahir ulema, Adem’den beri hiç çekememişler. Şimdi zahir uleması, bu tip arifi billahlara karşı hep cephe almışlar. Zamanın müftüsü de Nesimi’ye böyle cephe almış. Bir tane böyle kendi elemanını göndermiş, onu tuzağa çekmiş.
Sufilerin kendi nefislerine paye çıkarmadığına dair ne söylendi?
Sufiler kendi nefislerine paye çıkarmazlar. Dışardan bunu görmeyen, anlamayan, bunlar kaderiyeci olmuş veya bunlar işte cebriyeci olmuş der deyip çıkarlar. Değil. Biz kendimizce bütün ef’al ve sıfatımızı Cenab-ı Hakka yükleriz, Allah’tır çünkü bütün sıfatsal tecelliyat. Biz kendi üzerimizde, kendimizde görmeyiz onu. Sufi, üzerindeki lütfu, ikramı, ihsanı, üzerindeki rahmeti, hidayeti, bereketi, üzerindeki olumlu olan bütün herhangi bir şeyi kendinden bilirse helak olur. Sufiler, bunları kendinden bilmezler.
İrfan damlasının büyüyüp gelişmesi konusunda ne söylendi?
Senin kalbinin içerisine küçücük bir hücre kadar yerleştirildi. irfan tohumu, hidayet tohumu, arif-i billahlık tohumu. Küçücük bir şey, o sende büyük, kocaman ağaç oluyor. Senin faziletine göre, nereye kadar o ağaç saracak, nereye kadar gidecek, kaç kıtaya gidecek, kaç bölgeye gidecek? Cenab-ı Hak, hepinize göstersin inşallah. Sarıyor böyle. işte Hazreti Pir diyor ki, o küçücük irfan katresi, damlası var ya, onu diyor, beni deryana ulaştır. Yani o katreyi bana verdin, o katre ile beraber, çünkü her zerre küllüne ulaşmak ister. Bir yağmur tanesini düşünün, dağın tepesine yağmur tanesi damlar, o yağmur tanesi orda durmaz, o geldiği yere gitmek ister. Ne yapar yağmur taneleri? Birbirleriyle buluşur, bir küçücük bir dere oluşur. Dereden ırmak oluşur. Irmak nereye doğru gider? Deryaya doğru koşar. Sizler o küçücük yağmur taneleri gibisiniz. Bir dere oluştu, o dere ırmağa gidiyor. Irmak kim? Muhammedi Mustafa sallallahü ve sellem . O ırmak nereye koşuyor? Allah’ın deryasına koşuyor. Vuslat deryasına, irfan deryasına, hidayet deryasına, hikmet deryasına, arif-i billahlık deryasına koşuyor. O bilinme deryasına koşuyor. O yüzden, bilinme deryasına koşuyor. Hikmetin sahibi o, hikmet deryasına koşuyor.
Canımdaki bir katre ilimden ibaret olup, heva hevasından kurtarılması konusunda ne söylendi?
Canımdaki bir katre, ilimden ibarettir. Onu ten hevasından, ten toprağından kurtar. Bu topraklar onu örtmeden, bu rüzgarlar onu kurutmadan önce sen halas et. Kalbimize bahşettiğin ilmi ledünü, sırrıma, ruhuma bahşeylediğin ilmü ledünü heva ve hevesime kurban etme. Kurban etmemize müsaade etme. ilahi ezelde bahşettiğin, hidayetini, ferasetini, zati, nuri tecellilerini hepimizin üzerine artır, yarabbi.
Rüzgarlar ve topraklar ilim ve ilhamı örtüp kurutabildiği için ne söylendi?
Gerçi, rüzgarlar onu kurutsa, mahvetse bile, sen onlardan tekrar kur-tarmaya ve almaya kadirsin. Biz nefsimize uyduk, biz heva hevesimize uyduk, biz yanlışlıklara düştük, biz kendimizi bile bile altını lağıma atar gibi kendimizi biz altın olduğumuzu gözümüz köreldi kendimizi lağıma attık. Allah haram etti, biz gittik harama bulandık. Allah namaz kılın dedi biz gittik namazsızlığa daldık. Allah oruç tutun dedi biz gittik oruçsuzluğa daldık. Allah beni zikredin dedi, biz kalktık, onu unuttuk, heva hevese düştük, yanlışlığa düştük. Nefsimize uyduk! Ya Rabbi, sen bu nefsimize uymuşluğumuza bakma. Biz bunu normalde rüzgara verip bunu kurutsak da toprağa verip bunu çürütsek de sen yeniden bunu bahşetmeye, yeniden bunu bize lütfetmeye, yeniden ikram etmeye kadirsin.
Sufilik yolunda ne tür bir zahmet çekmek gerekir?
Sufilik zahmet çekmektir, sufilik, sufilik zahmete koşmaktır. Geçmiş ümmetlerin başına gelenler sizin başınıza gelmedikçe cennetlik mi olacağınızı düşünüyorsunuz? Kimse arkadaşa öteye git demeyecek. Hiç kimse onun ayağına basmayacak. Kim ki o onun ayağına basacak. Kim ki o ona laf söyleyecek…Değil. Öyle değil.
Dervişlerin kendini yükseklerde görmeleri ne sonucu doğar?
Sen ne yükseklerde görüyorsun kendini? Sen bir gece üstadını rüyanda görmüyorsan, o geceyi geceden sayma. Sen bir gün üstadını görmüyorsan, o günü günden sayma. Ne sûfiliği! Uçma! Uçma! Kendi kendini bir şey zannetme. Sen Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerini görmediysen, uçma kardeşim, uçma. Uçmaya diye kalkarsan, zaten burun üstü yıkılır gidersin. Kedi köpeğe de yem olursun, kedi köpeğe yem olursun. Uçma. Yol o değil. Burası değil, orasının yeri.
Dervişlerin kendini tevazusuzca görmeleri ne sonucu doğar?
Kimseye tepeden konuşma, kimseye tepeden bakma, kimseye tepeden davranma. O Allah için Allah’ı zikretmeye gelmiş, boynunu bük, ya bu ne bilir daha dün geldi deme, senden fazla bilir bir anda. Koca peygamber; ona dediler ya Musa, senden daha âlim bir kimse var mı dünya üzerinde? O da yoktur dedi. O yoktur deyince Allah ona vahyi kesti. Vahyi kesti Musa’ya. Vahyi kesti; bir gün, iki gün, üç gün… Şimdi bu halle hâllenmeyen bilmez.
Sufilerde vazife ne demektir?
Kardeş, sufilikte vazife demek hizmet edeceksin demek. Hizmet edeceksin, bağırıp çağırmayacaksın, kızmayacaksın kimseye. Tepeden bakmayacaksın kimseye. Sen kalk burdan demeyeceksin. Demeyeceksin! Hürmet edeceksin, çocuğa dahi hürmet edeceksin.
Methiye almak ne gibi sonuçlara yol açar?
Ey sufi kardeş! Sen insanların methine gönül bağlama. Bu methiyelere aldanmam diye kendi kendine mağrurlanma. Kulağını methiyelere verirsen bir an için birçok faziletler görüp kendi kendini bir an için kendinde birçok fazilet görüp kendi kendini şeyhlerden, alimlerden, iyi sufilerden görebilirsin. Bugün senin etrafında dost gibi görünenler, senden umduklarını bulamayınca hemen düşmanın olup seni kötülemeye başlarlar. O zaman da onların kötülemesinden üzüntü duyarsın. işte üzüntü duyduğun anda methedilmekten hoşlandığın ondan zevk aldığın görülür ki henüz daha kemale ermemişsin. Siyasetçilerin, yüksek bürokratların, şeyhlerin, alimlerin etrafında methiyeciler vardır. Bir şey muhakkak umarlar ve umduklarını bulamazlarsa seni kötülemeye başlarlar. Bu kötülemekten etkilenirsen kemale ermemişsindir. Demek ki senin etrafında methiyeciler olacak. Methedenler olacak. Senden bir menfaat gözetecekler. Senden bir menfaat gözettikleri için senin etrafında methiyeciler çoğalacak ve senden o bekledikleri menfaati, bekledikleri ilgi alakayı, bekledikleri herhangi bir beklentiyi bulamazlarsa bu sefer seni kötülemeye başlayacaklar. Seni kınamaya başlayacaklar. Senden istediğini bulamadı. Önce seni alkışlarken sonradan seni kötülemeye başlayacak ve sen o kötülemekten, o kınanmaktan etkilendi isen o zaman sen methiyeden lezzet alıyordun. Kendini methiyeden doyuruyordun. Kendini methiyeden doyurduğun için şimdi kınanmaktan acı çekiyorsun. Eğer methiyeden kendini doyurmamış olsaydın kınanmaktan acı çekmezdin. Sen methiye lokmasına fazla alışmışsın. Methiye lokmasını çok yiyince kınanmak hoşuna gitmedi senin. Kınanmaktan acı çekmeye başladın ve kınayıcıların kınamasından negatif olarak etkilendin. Neden? Methedilmekten çok hoşlandığın için! Oysa sen methedilme lokmasını yemeseydin, methedilme lokmasını insanlar senin önüne koyduklarında sen bakmaksızın abur cubur yer gibi yemeseydin kınanmaktan etkilenmeyecektin ama methedilmekten çok hoşlandığın için şimdi kınanmak sana acı veriyor. Dün, sen büyük mürşitsin, büyük velisin, sen zamanın kutbusun deyip alkışlayan kimse senden şeyhlik alamayınca halifelik alamayınca istediğini bulamayınca sırtını dönüp gitti, döndü ve seni kınamaya başladı. Seni kötülemeye başladı. Sen o kınanmaktan, o kötülenmekten negatif olarak etkilendin. Demek ki sen kamil bir kimse değilsin. Kamil bir kimse olsaydın normalde o kınanmaktan sen etkilenmeyecektin. Seni ister mürşid görsünler ister görmesinler. Kim seni ne görürse görsün. Sen hak yolda devam et. Sen hak bildiğin yolda yürü. Seni bütün dünya alem seni mürşid görse ama sen o mürşitlikten uzak isen mürşitlikten uzak isen sen yine mürşit değilsin. Bütün dünya alemi seni mürşit görmese ama sen mürşit isen onların görmemesinden yine etkilenmezsin. O zaman düşen, sufiye düşen hak yolda yürümek. Bugün sever yarın söver. Bugün seni kabul eder yarın seni reddeder.
Dervişlerin zikrullah yaparken ne hissettikleri?
Zikrullah yapıyor, o esnada zikrullah yapıyor. Başladı laaaaa dedi etrafında birilerini görüyorsan sen lâ demedin dosdoğru. Sen daha lâ derken Ahmet’i, Mehmet’i, hacceyi, Ayşe’yi görmeyeceksin. Yok dedin çünkü. Gördün, olmadı o zaman. Hadi birincide dedin olmadı, ikincide.
Tembellik neden dervişlerin ve alimlerin de eleştirilmesinde yer alır?
Bakıyor adam benim gözümün içine içine. Ya hiçbir peygamber yok ki çalışmamış olsun. Hiçbir peygamber yok ki kendi kazandığını yememiş olsun. Senin şeyhin, peygamberin izinde giden bir kimse mi? Evet. Çalışması lazım kardeşim. Kendi geçimini kendisinin sağlaması lazım. Kendi iaşesini kendisinin sağlaması lazım ki biz örnek alalım onu. Diyelim ki vay ya şeyh efendi çalışıyor, şu işi yapıyor, evet, örnek alalım ya, biz de çalışalım. Ne iş yapıyor? Şeyhlik yapıyor. Ne iş yapıyor ama alim o, alimlik yapıyor. Ne iş yapıyor? CD satıyor, sohbet cd’si satıyor. Ne iş yapıyor? işte dergi çıkarıyorlar, dervişlere satıyorlar dergiyi. E ne iş yapıyor? Sohbet cd’lerini dervişlere satıyorlar, bir de hakkımız helal değil çoğaltırsanız diyorlar. Hadislere para verdi sanki! Edepsiz! Kur’an-ı Kerim’e para verdi sanki! Kur’anı o güne kadar getirenelere para verdi sanki. Hadis-i şerifi nakledenlere para verdi sanki. Buhari Müslim, Tırmızi, ibni Mace, imamı Hambel, Ebu Davut, bu hadis alimlerine para verdi sanki de o hadisleri nakletti. Onun karşılığından para aldı veya ne yapıyor, aaa mesneviyi şerh etti veya mesneviyi işte yeniden yazdı. Ne yaptın? Hazreti Mevlana’ya para mı verdin para istiyorsun onun için? istismar ediyor. Tembellik diz boyu.
Akl-ı Küllün ve canın özür dileyeni sensin. Bu beyit ne anlama gelmektedir?
Akl-ı Küllün ve canın özür dileyeni sensin. Canların canı mercanın pırıltısı sensin. Tel yakan yer burası. ‘Aklı külün ve canın özür dileyeni sensin. Canların canı mercanın pırıltısı sensin.’ Aklı külün, aklı kül dediği neresi? Ayan-ı sabiteden önce. Daha da derinleşti. Az önce ayan-ı sabiteyi anlattıydık yani ordan dediydik, bir çıt daha ileri gitti hazreti Pir. Dedi ki aklı külün, canın özür dileyeni sensin. Birinci taayyün, lataayyün, taayyünsüzlük. Allah bilinmezdi, öyle değil mi? Birinci taayyün neydi? Geçen haftalardan hatırlayın. Cenab-ı Hak tanınmaklığı istedi. Birinci taayyün. Burası aynı zamanda ne? Aklı kündü. Aynı zamanda burasının adı neydi, iyi hatırlayın, Hakikati Muhammedîye. Allah’ın Allah olarak tecelli ettiği ve bütün sıfatlarıyla tecelli ettiği birinci tecelliyat yani birinci taayyün. Bunun bir ismi neydi? Aklı kündü. Bir ismi neydi? Burası Hakikati Muhammedîyeydi. Bir ismi de Hakikati Muhammedîyeydi ve işte Arabi, birinci taayyün der ya, Arabi ne diyordu buraya? Birinci taayyündü veya vahdet veya işte az önceki dediğimiz gibi hakikati Muhammedîye hâli. işte normalde bu mertebede, bu mertebede hakkın bütün sıfatları, bütün sıfatları, bilinen bilinmeyen, zuhur etmiş hal bu hal. O zaman öyle deyince burda yine Allah affetsin, bu benim kendi algım, Hazreti Pir’in Arabi’den daha ileri ve derin konuştuğunu ama bunu konuşurken Arabi gibi keskin değil. Daha anlaşılır hikayelerle, olaylarla bunu anlaşılır bir halde anlattığına inanırım. Yani Muhyittin ibni Arabi Hazretleri’nin tabiri caizse bilmece bulmaca gibi konuştuklarını, daha anlaşılır bir halde anlatmıştır gibi gelir bana Hazreti Pir’in mesnevisi veya Divanı Kebir’i işte aklı küllün ve canın özür dileyeni sensin. Yani kula teşekkür, kime teşekkür? Allah’a teşekkür. O zaman bir kimse teşekkür etti. Kime teşekkür etti? Allah’a teşekkür etti. O zaman bir kimse nimete nankörlük yaptı. Kime etti? Allah’a yaptı yine. Bakın teşekkür etti. Allah’a teşekkür oldu. Tersi olursa nankörlük etti. Allah’a nankörlük etti o zaman, tersinden bakacak olursak. O zaman madem ki kula teşekkür Allah’a teşekkür, o zaman kuldan özür dilemek de kimden özür dilemek? Allah’tan. Yine onun sıfatının tecelliyatı. Bakın yine onun sıfatının tecelliyatı. Bu sıfatlar cem olarak nerdeydi? Aklı küldeydi.
Aklı külün ve canın özür dileyeni sensin. Bu beyit ne anlama gelmektedir?
Aklı külün ve canın özür dileyeni sensin. Canların canı mercanın pırıltısı sensin. Tel yakan yer burası. ‘Aklı külün ve canın özür dileyeni sensin. Canların canı mercanın pırıltısı sensin.’ Aklı külün, aklı kül dediği neresi? Ayan-ı sabiteden önce. Daha da derinleşti. Az önce ayan-ı sabiteyi anlattıydık yani ordan dediydik, bir çıt daha ileri gitti hazreti Pir. Dedi ki aklı külün, canın özür dileyeni sensin. Birinci taayyün, lataayyün, taayyünsüzlük. Allah bilinmezdi, öyle değil mi? Birinci taayyün neydi? Geçen haftalardan hatırlayın. Cenab-ı Hak tanınmaklığı istedi. Birinci taayyün. Burası aynı zamanda ne? Aklı kündü. Aynı zamanda burasının adı neydi, iyi hatırlayın, Hakikati Muhammedîye. Allah’ın Allah olarak tecelli ettiği ve bütün sıfatlarıyla tecelli ettiği birinci tecelliyat yani birinci taayyün. Bunun bir ismi neydi? Aklı kündü. Bir ismi neydi? Burası Hakikati Muhammedîyeydi. Bir ismi de Hakikati Muhammedîyeydi ve işte Arabi, birinci taayyün der ya, Arabi ne diyordu buraya? Birinci taayyündü veya vahdet veya işte az önceki dediğimiz gibi hakikati Muhammedîye hâli. işte normalde bu mertebede, bu mertebede hakkın bütün sıfatları, bütün sıfatları, bilinen bilinmeyen, zuhur etmiş hal bu hal. O zaman öyle deyince burda yine Allah affetsin, bu benim kendi algım, Hazreti Pir’in Arabi’den daha ileri ve derin konuştuğunu ama bunu konuşurken Arab, gibi keskin değil. Daha anlaşılır hikayelerle, olaylarla bunu anlaşılır bir halde anlattığına inanırım. Yani Muhyittin ibni Arabi Hazretleri’nin tabiri caizse bilmece bulmaca gibi konuştuklarını, daha anlaşılır bir halde anlatmıştır gibi gelir bana Hazreti Pir’in mesnevisi veya Divanı Kebir’i işte aklı küllün ve canın özür dileyeni sensin. Yani kula teşekkür, kime teşekkür? Allah’a teşekkür. O zaman bir kimse teşekkür etti. Kime teşekkür etti? Allah’a teşekkür etti. O zaman bir kimse nimete nankörlük yaptı. Kime etti? Allah’a yaptı yine. Bakın teşekkür etti. Allah’a teşekkür oldu. Tersi olursa nankörlük etti. Allah’a nankörlük etti o zaman, tersinden bakacak olursak. O zaman madem ki kula teşekkür Allah’a teşekkür, o zaman kuldan özür dilemek de kimden özür dilemek? Allah’tan. Yine onun sıfatının tecelliyatı. Bakın yine onun sıfatının tecelliyatı. Bu sıfatlar cem olarak nerdeydi? Aklı küldeydi.
Hallacı Mansur’un vahdet duruşu nedir?
Hallacı Mansur’un vahdet duruşu, vahdet duruşu, Hallacı Mansur’un birlik duruşu, Hallacı Mansur’un Ene’l Hak demesini anlayabilecek çok az insandır. Çünkü Hallacı Mansur Hakkın varlığından başka her şeyi reddeder, tenzih eder ve hallacı Mansur Allah’ı akılla bilmenin mümkün olmadığını söyler. Bütün teşbihleri, bütün teşbihleri hepsini de tenzih eder. Hepsini de ve hiçbir şekilde, hiçbir şekilde Allah’ı siz mevcut aklınızla, fikrinizle, bilginizle tanıyamazsınız. Tanımaya kalkarsanız küfre düşersiniz, şirke düşersiniz.
Hallacı Mansur’un Ene’l Hak demesinin anlamı nedir?
Hallacı Mansur’un Ene’l Hak demesinin arkasındaki vahdetten bahset. Birlikten bahset. Yok, hayır, kimsenin bunu kaldıracak gücü de yok, anlayacak gücü de yok. O, hiçbir şeye benzemez çünkü. Sen onu aklınla bir şeye benzetmeye çalışırsın. O zaman şirke düşersin. O zaman küfre düşersin. Hallacı Mansur’un durmuş olduğu vahdet perdesi Allah’ı hiçbir şekilde, hiçbir şekilde normal aklımızla bilemezsiniz, tanıyamazsınız.
Hazreti Pir, Mansur şarabını içmekteyiz derken ne anlatıyor?
Hazreti Pir, Mansur şarabını içmekteyiz derken, derken, o vahdet perdesini söylüyor gerçek manada. O böyle toplantılarda ‘hocam, Hallacı Mansur Ene’l Hak demekle ne kastetti’ otur oturduğun yere, bilgisiz cahil! Abdest almasını bilmiyorsun, Hallacı Mansur’un ne kastettiğini soruyorsun. Nerden bileceksin, nerden anlayacaksın! Anlayamazsın! Anlayabilmen için yedinci makama gelmen lazım. Anlayabilmen için o hâl ile, Cemalullahla cem olman lazım. Anlayamazsın. O vahdeğin zirvesindedir. O vahdetin zirvesinde. Onun bırak ayak izine dahi basamazsın. Bırak anlamayı, ayak izine bile basamazsın.
Hallacı Mansur’un vahdet perdesi nedir?
Hallacı Mansur’un durmuş olduğu vahdet perdesi Allah’ı hiçbir şekilde, hiçbir şekilde normal aklımızla bilemezsiniz, tanıyamazsınız. Hazreti Pir, Mansur şarabını içmekteyiz derken, derken, o vahdet perdesini söylüyor gerçek manada. O böyle toplantılarda ‘hocam, Hallacı Mansur Ene’l Hak demekle ne kastetti’ otur oturduğun yere, bilgisiz cahil! Abdest almasını bilmiyorsun, Hallacı Mansur’un ne kastettiğini soruyorsun. Nerden bileceksin, nerden anlayacaksın! Anlayamazsın! Anlayabilmen için yedinci makama gelmen lazım. Anlayabilmen için o hâl ile, Cemalullahla cem olman lazım. Anlayamazsın. O vahdetin zirvesindedir. O vahdetin zirvesinde. Onun bırak ayak izine dahi basamazsın. Bırak anlamayı, ayak izine bile basamazsın.
Allah’ın cemalinde fani olmanın son mertebesi nedir?
Bir fena daha yaşar. Ardından Cenab-ı Hakk’ın cemaline gelir sıra, Hazreti Allah’ın, tabiri caizse böyle nitelendiriyorum, Rabbinin cemalinde fani olur. Rabbinin cemalinde fani olunca artık kendisi yoktur. Bu da onun tabiri caizse son durağıdır. Ondan sonra bekaya geçer ya da kimisi burda fenada kalır. Fenada kalınca da o kimse velidir, mürşidi kamildir, pir değildir. Pir olması için bekaya geçmesi gerekir.
Gözlerin Allah’ın cemalini ihata edemediği konusunda ne söylendi?
Neden? Evet, gözler onu görür ama ten gözü görmez. O fenayı yaşayan kimse der ki bu ayeti kerimenin mealinde sıkıntı var. Ayeti kerimenin mealinde sıkıntı var. Neden? Allah’ın cemal sıfatında fena olmak var.
Allah’ın cemal sıfatında fena olmak ne anlama gelir?
Allah’ın cemal sıfatında fena olmak var. Allah’ın cemal sıfatında fani olan bir kimse bu ayeti kerimenin böyle mealini kabullenmesi mümkün değildir. O zaman evet, gözler onu ihata edemez. Ne? Bu vücut gözü. Vücut gözüyle siz gözünüzün alabildiği ilminizce, sıfatların tecelliyatını görürsünüz. Sıfatların tecelliyatını. Kalp gözüyle ise siz farklı bir farklı bir görüş alırsınız ama yine de bakın, o cemalde fani olsanız dahi o dahi teşbihtir. Bunu yaşasanız dahi o teşbihtir. Orda kalırsanız, orda kalırsanız bir şeye benzetme noktasında durursunuz, yine küfür olur. O hiçbir şeye benzemez. Zaten o cemalde faniliği, fenalığı yaşayınca, yaşayınca bir müddet çok böyle, hocam dedi ya, eksi kaçtı hocam? Kaç? On üzeri -43. O böyle öyle bir zaman birimidir ki yani dediğim gibi, o kadar çok böyle zaman birimini hesaplamanız mümkün değil. O böyle flu da değildir. O cemalinde fena olmak, flu değildir. Bakın, tekrar söylüyorum. Orda fluluk yoktur. Bir anda mesela işte bir anda şeyhinin cemalinden fena, bir anda Hazreti Resulullah’ta, bir anda Cenab-ı Hakk’ın cemal sıfatında fena yok olur. Hiçbir şey görmezsiniz. Bakın, hiçbir şey göremezsiniz. Fena olduğunuzu bilirsiniz, hiçbir şey göremezsiniz. Böyle bir, yani bunların hepsi de müteşabih, böyle bir ayna gibi bir şey hissedin, karşıda anında oluşumlar oluyor, görüyorsunuz onu. Kendinizi de görüyorsunuz orda. Yok oluşunuzu da görüyorsunuz. Yani fena oluşunuzu da görüyorsunuz. Öyle ancak idrak ediyorsunuz zaten. Kalbi olarak öyle idrak ediyorsunuz. Bu kalbi idrak bu, bu normalde aklın idraki değil zaten. O zaman bunun delili Cenab-ı peygamber sallallahu ve sellem hazretleri diyor ki Rabbimi gördüm. Burdaki hangi sıfatsal boyutta gördü, bunu nasıl bunu bir teşbih etti mi benzetti mi? Benzetmedi. Burda bir benzetiş yok. Ben Rabbimi rüyamda genç bir delikanlı olarak gördüm, burda bir teşbih var. Bu teşbihle yaptı, bir şey daha söyledi. Firdevs cennetinde dedi genç bir delikanlı olarak gördüm. Burayı da atlamayın, burası da önemli. Neden burası önemli? Ben Rabbimi firdevs cennetinde genç bir delikanlı suretinde gördüm dedi. Burası neden önemli? Burası seyri sülûkta önemli. O yüzden bu hadisi şerifi buraya aldım. Neden seyrü sülûkta bu önemli? Beşinci esmanın sonuna doğru yani emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, beşinci esmanın sonuna doğru seyri sülûkta o sufi kendisini rüyasında cennette görür. Halde demiyorum, rüyasında cennette görür. Rüyasında cennette gördüğünde Cenab-ı Hak ona hitap eder. Allah’ın hitabına mazhar olur. Bu beşinci esmadır. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye. Radiyenin sonuna doğru o kimse kendisini cennette görür ama görürken de orda da rumuzlar vardır. Hakikat mi değil mi noktasında kendisini cennette görür ve Cen, Hakk orda ona hitap eder. Burayı da çalsınlar, önemli değil. ilim olarak kalsın. Hitap ettiğinde ses bir cihetten gelmez, bütün vücut kulak olur. Bütün vücut kulak olur. Sesi bir cihetten duyarsan doğru değil, aldanma. Bir cihetten duyarsan. Bütün vücut önden, arkadan, yerden, yukardan, zaten öyle bir rüyada böyle dünyevi bir obje de göremezsin orda. Senin manevi durumun da ordan çıkar. Cennette nerde hitaba mazhar oldun, kaçıncı kat cennette mazhar oldun, mazhar olduğun yerde obje olarak nitelendirelim bugünkü dilde veya ağaç, bahçe, ne saray, ne ordakiler o esnada, onlar da önemlidir. Bakın, onlar da önemlidir. O hitaba mazhar olduğunda Allahu alem Cenab-ı ı Hakkın izniyle onun yolu vardır. O hitaba mazhar olduğunda zaten esmayı alır. Esma onda oturmuştur. O beşinci makamın sonuna gelmiştir artık. Ordan altıya geçecektir. Bu onun seyri sülûkta yol yürüyeceğinin işaretidir. Seyri sülûkta onun artık cemale doğru gideceğinin işaretidir, doğrusunu Allah bilir.
Allah’ın cemal sıfatında fena olmakla ilgili bir örnek verilebilir mi?
Allah’ın cemal sıfatında fena olmak, flu değildir. Bakın, tekrar söylüyorum. Orda fluluk yoktur. Bir anda mesela işte bir anda şeyhinin cemalinden fena, bir anda Hazreti Resulullah’ta, bir anda Cenab-ı Hakk’ın cemal sıfatında fena yok olur. Hiçbir şey görmezsiniz. Bakın, hiçbir şey göremezsiniz. Fena olduğunuzu bilirsiniz, hiçbir şey göremezsiniz. Böyle bir, yani bunların hepsi de müteşabih, böyle bir ayna gibi bir şey hissedin, karşıda anında oluşumlar oluyor, görüyorsunuz onu. Kendinizi de görüyorsunuz orda. Yok oluşunuzu da görüyorsunuz. Yani fena oluşunuzu da görüyorsunuz. Öyle ancak idrak ediyorsunuz zaten. Kalbi olarak öyle idrak ediyorsunuz. Bu kalbi idrak bu, bu normalde aklın idraki değil zaten. O zaman bunun delili Cenab-ı peygamber sallallahu ve sellem hazretleri diyor ki Rabbimi gördüm. Burdaki hangi sıfatsal boyutta gördü, bunu nasıl bunu bir teşbih etti mi benzetti mi? Benzetmedi. Burda bir benzetiş yok. Ben Rabbimi rüyamda genç bir delikanlı olarak gördüm, burda bir teşbih var. Bu teşbihle yaptı, bir şey daha söyledi. Firdevs cennetinde dedi genç bir delikanlı olarak gördüm. Burayı da atlamayın, burası da önemli. Neden burası önemli? Ben Rabbimi firdevs cennetinde genç bir delikanlı suretinde gördüm dedi. Burası neden önemli? Burası seyri sülûkta önemli. O yüzden bu hadisi şerifi buraya aldım. Neden seyrü sülûkta bu önemli? Beşinci esmanın sonuna doğru yani emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, beşinci esmanın sonuna doğru seyri sülûkta o sufi kendisini rüyasında cennette görür. Halde demiyorum, rüyasında cennette görür. Rüyasında cennette gördüğünde Cenab-ı Hak ona hitap eder. Allah’ın hitabına mazhar olur. Bu beşinci esmadır. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye. Radiyenin sonuna doğru o kimse kendisini cennette görür ama görürken de orda da rumuzlar vardır. Hakikat mi değil mi noktasında kendisini cennette görür ve Cenab-ı Hak orda ona hitap eder. Burayı da çalsınlar, önemli değil. ilim olarak kalsın. Hitap ettiğinde ses bir cihetten gelmez, bütün vücut kulak olur. Bütün vücut kulak olur. Sesi bir cihetten duyarsan doğru değil, aldanma. Bir cihetten duyarsan. Bütün vücut önden, arkadan, yerden, yukardan, zaten öyle bir rüyada böyle dünyevi bir obje de göremezsin orda. Senin manevi durumun da ordan çıkar. Cennette nerde hitaba mazhar oldun, kaçıncı kat cennette mazhar oldun, mazhar olduğun yerde obje olarak nitelendirelim bugünkü dilde veya ağaç, bahçe, ne saray, ne ordakiler o esnada, onlar da önemlidir. Bakın, onlar da önemlidir. O hitaba mazhar olduğunda Allahu alem Cenab-ı ı Hakkın izniyle onun yolu vardır. O hitaba mazhar olduğunda zaten esmayı alır. Esma onda oturmuştur. O beşinci makamın sonuna gelmiştir artık. Ordan altıya geçecektir. Bu onun seyri sülûkta yol yürüyeceğinin işaretidir. Seyri sülûkta onun artık cemale doğru gideceğinin işaretidir, doğrusunu Allah bilir.
Fena makamına geçtiğinde ne olur?
Bir kimse fena makamına geçtiğinde, fenaya geçtiğinde, fena makamına oturduğunda, evet, ben biz ve sen kalmaz. Şimdi Yusuf olsaydı iyiydi, Çanakkaleli. Yusuf hani Perşembe gecesi hayretten sordu ya, aslında bu gecenin sohbetiymiş bak, perşembenin sohbeti değilmiş. Şimdi hani Yusuf hayreti sordu ya, hayreti sordu değil mi? Hayreti sorduydu, ben de ona üç hayret anlattıydım. Dedim ki, sonradan ilave ettim, iki hayret daha vardır dedim.
Fena olma noktasında sufinin benliği, bizliği, senliği ne olur?
Fena olma noktasında sufinin benliği, bizliği, senliği kalmaz. Orda kalmaz ve orda, cemalde yok olur, hiç olur. Orda artık onun aklı da fikri de kendisi de yok hükmünde olur. Ben de sen de biz de artık orda yoktur ama bu saniyenin binde biri olur ama kaçta kaçı olacaksa artık orda o sufi için o sufi için benlik, bizlik kalkar.
Fena olma noktasında bir kimse ne olur?
Fena olma noktasında bir kimse, cemalde yok olur, hiç olur. Kendisi orda kalmaz. Onun özel bir kapısı vardır. Özel bir kapısı vardır. Zannedersin ki altından, elmastan mücerretten, böyle altından elmastan daha yüksek böyle bir madenlerden yapılmış manevi bir kapı gibidir. Öyle yol geçen hanı gibi değildir orası. O bir veli için bir mürşid-i kamil için ulaşılması gereken yerdir.
Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin sohbetlerinden neler anlatılmaktadır?
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû LÂ İLÂHE İLLALLÂH LÂ İLÂHE İLLALLÂH LÂ İLÂHE İLLALLÂH Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak cümlemize ve cümle Ümmeti Muhammede Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışmayı nasib eylesin. Cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammedi hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip Hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümle Ümmeti Muhammedi ve bizleri kuvvetli eylesin. Ferasetli eylesin. Kafirlere karşı galip eylesin. Mürtetlere karşı galip eylesin. Münafıklara karşı galip eylesin. Rabbim nerede bir zalimin zulmü altında inleyen Müslümanlar var ise nerde zalimlere karşı cihat eden Müslümanlar var ise Rabbim o Müslümanlara yardım eylesin. Onlara katından ikram eylesin. Onlara zafer bahşeylesin. Rabbim israili batırsın, batılıları batırsın. Müslümanlara zulmedenleri batırsın. Müslümanların kanlarını, şereflerini, haysiyetlerini yerle bir edenleri Cenab-ı Hak yerin dibine batırsın. Ecmain. Evet, kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. En son: ‘Halkın onun için döktüğü gözyaşları incidir, halk onu gözyaşı sanır.’ Onu okumuşuz. Bugün de inşallah: “Ben canlar canından şikayetçi değilim, hikâye etmekteyim.’ Allah izin verirse burdan devam edeceğiz.
Sufilerin aşıklık yolunda nasıl bir tutum sergiledikleri nedir?
Başına ne geldiyse gelmiş o aşıklar hiçbir şeyden şikayet etmemişler. Başına gelen bela, müsibet, dert, sıkıntı, gam, kasavet her neyse bunlardan şikayet etmemişler. Aslında şikayet etseler de onların o şikayetleri başlarına gelen hadiseden bıkkınlığından dolayı değil, Allah’a yalvarma, yakarma, ona münacat etme, ona yakın olmaya sebep olduğu için ve Cenab-ı Hak da dua edilmesini, kendisinden istenilmesini sevdiği için yapmışlar. Onların şikayetleri avamın şikayeti gibi böyle bir isyan niteliğinde veyahut da serzeniş niteliğinde değil, onların şikayetleri dostla daha fazla dost olmak, daha yakın olmakla alakalı. O yüzden onların şikayetlerini avamın şikayeti gibi görürsek meselenin içinden çıkamayız.
Sufilerin istikamet kavramını nasıl anladıkları nedir?
Sufiler istikametle alakalı çok konuşurlar, buna çok ehemmiyet gösterirler. Yani kerametten fazla istikamet ehemmiyetlidir derler. Allah rahmet eylesin, üstadım Nevşehirli Abdullah Gürbüz efendi hazretleri, istikamete çok önem verirdi. Yani o öyle çok istikamete önem verirdi ki istikamet onun için sufilik yolunun en önemli unsurlarından birisiydi. Tabii bütün sufiler bu istikameti önemsemişler çünkü bir kimsenin istikameti düzgün değilse varacağı yol da düşkün değiller. Menzili de düzgün olmaz ve doğru menzile ulaşmaz. Doğru adrese ulaşmak için doğru yolu takip etmek gerekir. Doğru adrese yanlış yoldan ulaşmak mümkün değildir. islam merkezi bellidir, ulaşılması gereken yer de bellidir. O merkeze gidilecek olan yol da bellidir. Başka bir yoldan gidemezsiniz siz. Cennete gidilecek yol bellidir. Başka bir yol arama. Başka yollar seni sapkınlığa götürür veyahut da Allah’a dostluk yolu bellidir. Başka bir Allah’a dostluk yolu arama. Başka bir Allah’a dostluk yolunun bulunduğunu söyleyen kimse sapkındır, yoldan çıkmıştır. Yani yol Kur’an sünnettir sonuçta ve o Kur’an sünnet dairesinde bir istikametin olması gerekir senin. O yüzden tarih boyunca istikameti bozuk olanlar dağılmışlar. istikameti bozuk olanlar yolun sonunu görememişler. istikameti bozuk olanlar kendileri dağıldıkları gibi peşlerinden gidenleri de dağıtmışlar. Kendileri helak olduğu gibi etrafından, peşinden gelenleri de helak etmişler.
İslam dininde istikametin ne anlama geldiği?
İstikamet Allah’a itaat etmek, Resulüne itaat etmek, Kur’an ve sünnet dairesinde hem fiiliyat olarak hem akli olarak hem de kalbi olarak Kur’an sünnet dairesinde yürümektir, yaşamaktır. Bakın hem aklî olarak. Bu ne demek? Bu işin akaidi demek. Hem de fiili olarak. Bu ne demek? Bu da bu işin ameli demek hem de kalbi olarak bu da bu işin nesidir? Takvasıdır. Sufiliğidir. istikamet üzerine olmaktır. Yani bunlara dikkat etmektir. Bu böyle istikamet noktasına girince senin sabah yataktan kalkman, uyuman, işin, aşın, eşin, çocukların, günlük hayatın, bütün hayatının, bütün alanını Kur’an ve sünnet dairesinde yaşamandır. Yani bir yerde Kur’an ve sünnete uyup öbür tarafta Kur’an ve sünnetten taviz veremezsin. istikamet ehli hayatının bütün alanını, gününün bütün saatlerini, Kur’an ve sünnete göre ayarlar ancak istikamet öyle düzelir.
İstikamet ne demektir?
Kur’an ve sünnete göre ayarlar ancak istikamet öyle düzelir.
İstikametin en önemli yönleri nelerdir?
En önemli istikamet ne? Dilde istikamet lazım. En önemli istikamet ne? Fiiliyatta istikamet lazım. En önemli istikamet ne? Kalbi olarak da sen istikamet ehli olman gerekir.
Dilde istikamet ne?
O kimse Allah’ın varlığını birliğini ikrar edecek. Hani iman etmek neydi? ikrar etmekti. Dil ile ikrar edecek, dil ile söyleyecek, ben Müslümanım diyecek. Ben eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resulü dedim, dil ile ikrar ettim, ben Müslüman olduğumu söyledim. Bakın, Müslüman olduğumu söyledim. Bu dil ile ikrar önemli, bakın dil ile ikrar önemli. Sebep? Diyorsun ki ben Müslümanlardanım. Ben islam hukukuna tabiyim. Ben Müslümanım. Benim önüm, ardım, sağım, solum, altım, üstüm, Kur’an ve sünnete tabi diyorsun. Dil ile ikrar ettin ama bitti mi? Bitmedi. Ondan sonra ne olacak? O kimse böyle bunu söyledi. Ona bunu söyledikten sonra o kimsenin dilinden bir zemin alacağız. Ne dedi hadisi şerifte Allah resulü sallallahu aleyhi vesselam hazretleri ne dedi? Müslüman odur ki dilinden diğer insanlar emindirler. O zaman senin dilinden emin olacak. Evde eşin emin olacak, çocukların emin olacak, arkadaşların emin olacak senin dilinden, senin dilinden etrafındaki insanlar emin olacak.
Sufi birinin dördüncü makamda vefat etmesi ne anlama gelir?
Dördüncü makam, sen bir sufi olarak en az dördüncü makamda vefat edeceksin. Kalbin mutmain olacak. Allah bir, Allah var, iman ettin ve kalbin Allah Allah Allah Allah diyecek. Sen yakazada kalacaksın. Ders çekiyorsun ya, hani yarı uykulu çekiyorsun ya, aman şu dersi bitireyim ya ne yapayım şimdi, bu dersi de çekmem lazım, yani hiç olmazsa bin tevhid çekeyim ya! iyi hadi bir çek ya! Ha böyle bir çek ya. ‘Lailaheillallah Lailaheillallah Lailaheillallah’ kaldı! Ulan film olsa uyumuyorsun, maç olsa uyumuyorsun, oyun eğlence olsa uyumuyorsun, düğündembek olsa uyumuyorsun. Lan zikrullahta mı uyuyorsun! ‘Ben şimdi başladım efendim, uyuyamıyorum.’ Tevhid çek, lailahe illallah çek, şeytan uyutacak zaten seni. Hiçbirisi de geri dönmüyor, ben lailahe illallah demeye başladım, hiç uyku tutmadı beni demiyor. Vallahi efendim, Allah razı olsun. La ilâhe illallaha başladım, uyudum. Uyuyacaksın tabi! Şeytan lailahe illallah dememen için hemen mışıl mışıl uyutmak için zaman ayırır zaten! Tabi, bir bakmışsın horlamış lailahe illallah derken! Bir de o hani zikrullah yaparken uyudu ya, ne kadar güzel, tabii! Hele bir de küçücük böyle bir yeşillik gördü, Allah, değme keyfine! Zikrullah yaparken yeşilliklerin içinde dolaştı, hemen yazması lazım bir de onun! Saat üç, selamun aleyküm Efendim! Şimdi az önce yakaza halindeyken yeşilliklerin içerisinde dolaştım, anlamı nedir? Tabi bakıyor saat üç, ben okuyorum onu cevap yazmıyorum ya, bir soru işareti gönderiyor.
Sırdan sonra ruhta istikamet ne anlama gelir?
Sırdan sonra ruhta istikamet var. Orda da kalmadı iş. O zaman sırda istikamet lazım. Kalpte istikamet oturunca sırda istikamet. Ooo, iş büyüdü! hani hazreti peygambere diyor ya Cenab-ı Hak, emrolunduğun istikamet üzerine ol. Hud suresi. Sonra da hadisi şerifte Allah resulü diyor ya, bu ayeti kerime okunduktan sonra, bu geldikten sonra beni diyor bu Hud suresi bu ayet ihtiyarlattı, kocattı beni diyor. Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Şimdi bu artık kalbi istikametin üstünde, emrolunduğun gibi. Yani burda işin içerisine sır perdesi oldu. Sır perdesindeki emrolunduğun üzerinde. Burda artık senin ihtiyarın kalmadı. Hazreti Pir’in bahsettiği yer burası olması Allahu alem.
Sırda istikamet ne anlama gelir?
Sırda istikamet! O kimsenin öyle bir noktaya geldiğinde iki perdeden de birden haberi olması gerekir. O zaman sırda istikameti yakalamıştır. Ruhta istikamete geçer. Eğer bu sırda istikamette kalanlar ne oldu? Ondan sonra bir tarafa geçtiğinde bir taraf kör oldu, bir tarafa geçtiğinde bir taraf kör oldu. Asıl makam sahibi olursa o zaman bir tarafa geçtiğinde bir tarafı kör olmaması lazım. Makam sahibi olduğunda her iki tarafa da aynı müşahede altında oldu. O zaman o kimse ne oldu? O zaman ruhta istikamete geçti. Burası seyrü sülûkun son aşamaları, sufiliğin yolunda son aşamalar. Bunları kitaptan okuyacağınız bir kitap yok. Bazıları böyle bunları kitaptan bulabilir miyim diye arıyorlar, aramasınlar bunları. Bu sırda istikamet olan kimse, kalbî istikametten bir çıt yukarı, çıktı. Bir çıt yukarı çıktı artık mesela birliği, vahdeti müşahede ediyor. Her şeyi bir görüyor. Eyvallah ama çokluğu görmüyor. Çokluk perdesine geçtiğinde birlik perdesine kör. Birlik perdesini gördü, bu zaman dedi ki birlik perdesi bu, onun da kendi içerisinde onun rumuzları vardır. Onun da kendi içerisinde delilleri vardır, kendi içinde. Bunu senin şeyhin ya da pirin ya da sahabelerden bir kimse ya da geçmiş peygamberlerden bir kimse öğreticin olur. Eğer normalde sen kurmay olacaksan, daha da açığını söyleyeyim, eğer sen mürşidi kamillik yolunda yürüyorsan, mürşidi kamillik yolunda yürüyorsan ve mürşidi kamilliğinin seviyesi ne olacak, ordaki peygamberin öğretisinden bilirsin. isa aleyhisselam mı Musa aleyhisselam mı ibrahim aleyhisselam mı kim sana bu sırda istikameti öğretiyor? O senin mürşidi kamillik tacını giyip giymeyeceğini belirler, o peygamber ise. Ha, sahabelerden bir kimse de olabilir. Örneğin sahabelerden kimse mesela Ciharı Yâr-i Güzin ise evet, bir mürşitlik tacı giyeceksin sen. Açık açık konuşuyorum bunları.
Ruhun istikameti ne anlama gelir?
Ruhun istikametini o kimse ruh olarak oraya ulaştığında yani orda da ayrı bir tecelliyat yaşanır. Allahu alem hazreti Pir efendimiz şimdi konuşacağım hali belki de işaret etti. Ordaki hal şudur. O kimse kâh Cemal perdesine geçer kâh Celal perdesine geçer ne Celal perdesi onun için durak noktasıdır ne de cemal perdesi onun için durak noktasıdır. O yüzden bu hususi bir nokta, hususi bir dairedir ve emrolunduğun gibi ol, orda o kimsenin artık kendi idraki ve kendi iradesi yoktur. Onun orda ayanı sabitesi devreye girer. Ayanı sabitesinde celaldense celalden cemaldense cemalden, ne celale sözü geçer ne cemale sözü geçer. O kâh celal perdesinde durur kâh Cemal perdesinde durur. Celal perdesinde durduğunda cemaliyetin hüznünü yaşar, cemal perdesinde durduğunda celaliyetin kahrını yaşar. O kimse bir türlü bu noktada tam bir istikamet sahibi bu manada değildir. Artık o celalle cemal arasında bir o tarafa döner celal, bir bu tarafa döner cemal. O celalle cemal arasında habire gider gelir ama buradaki bunun durumu bunun hali ayanı sabiteyle alakalıdır.
Sufi için feryat etmek ne anlama gelir?
Sufi için ağlamak, feryat etmek, feryadına feryat eklemek işidir sufiler için. Sufinin işidir. Hele gönlü yaralıysa hele gönlü hüzünlüyse, kederliyse onun feryadı daha da hoş olur, daha da içsel, daha da derin olur. O feryat sevgiliye name gibi gelir, hoşuna gider onun o feryad, o figan.
Sufi sarhoşluğu ne demektir?
Onun sarhoşluğu kemale erenlerin sarhoşluğudur. Onda akıl yok olup gitmez. Kemale erenlerin sarhoşluğu, akılları kalbe bağlıdır. O yüzden o sarhoşlukta akıl gitmez derken kalbi akıl çalışmaya devam eder. Diğerlerinin sarhoşluğunda akıl gider.
Meczupların din anlatma gibi dertleri var mı?
Meczupların din anlatma gibi dertleri yoktur. Meczupların irşat etme gibi dertleri yoktur. Meczupların bu konuda bir dertleri de yoktur. O çünkü akıl gittiğinden sorumlu da değildir.
Avamın sarhoşluğu ne demektir?
Avamın sarhoşluğu, o avam sarhoşluğu nedir? O kimse birisi çok güzel, nağmeli Kur’anı Kerim okur. O Kur’anı Kerim okunurken gözünden yaş iner. Böyle sayha atar. Böyle kendinden geçiyormuş gibi olur ama biter. Öbür ayeti kerimeye geçince onun sarhoşluğu kalmaz. Bu da avamın sarhoşluğudur.
Sufi sarhoşluğunun sahtesi var mı?
Yani avam sarhoşluğunun da sahtesi vardır, meczup sarhoşluğunun da sahtesi vardır ancak mürşidi kamillerin, irşad sahibi olanların sarhoşluğu dışarı vurmadığından dolayı bilinmez. Onlar o sarhoşluklarını kendi iç alemlerinde yaşarlar.
Sufi sarhoşluğunun sahtesi neden bilinmez?
Onlar o sarhoşluklarını kendi iç alemlerinde yaşarlar. Her ne kadar öyle olsa da onlar çatlaklarından su kaçırır ama o esnada su kaçırmasından kendileri sorumlu olmaz. Çünkü o esnada o hayretin tecelliyatıyla konuşmuş, o hayretin tecelliyatıyla kendinden bir şeyler sudûr etmiştir.
Hazreti Pir beyitin sonunda neden sarhoşlardan değil dediği söylenir?
Hazreti Pir beyitin sonunda ben o sarhoşlardan değilim diyor. Biraz da kendince de tevazu yapıyor.
Sufi cemal perdesinden kapkara olmak ne anlama gelir?
Kapkara olmak, sufi cemal perdesinden küfür perdesine gitmez. Sufi cemal perdesinden celal perdesine geçer. Celal perdesi serttir şedittir. O yüzden cemali biz gün ışığına benzetirsek celali de gece karanlığına benzetiriz ve sen gece karanlığından düşmüş olursun.
Aşığa zor gelen şey ne anlama gelir?
Bunlar görünüşte her ne kadar aşığa zor gelse de aşığa hoş görünmese de aşığı ayrılık derdinden kurtarır. Öyle olunca da o hoş olmayan gibi görünen şey senin canına hoş gelir.
Allah’a aşıklık yoluna girdiğinde ne gibi durumlar yaşanır?
Oysa bunun fıtratı böyle değildir. Sen Allah’a aşıklık yoluna girdiysen her taraftan gam, kasavet, dert, seni sarıp sarmalayacaktır ve dışardan bakanlar senin o gamını, kasavedeğini, senin derdini, çileni görünce onlara hoş gelmeyecektir ve onlar diyeceklerdir ki yani bu kadar derde gama kasavete gerek yok.
Sufilerin Kur’an okuma şekli nedir?
Sufiler için atılmış bir iftira vardır. Hani sufiler çok kitap okumazlar derler. Oysa sufi kitabın özünü satırdan değil sadırdan okur. Sadırdan okur ne demek? Kalpten okur ve o sufi onca kitabı okumamasına rağmen ondan bir şey sorarsanız o kalbine gelen ilhamla onu cevaplandırır veyahut da sufi öyle bir hayret perdesinde durur. O hayret perdesinde vakıf olmadığı, zahiri aklının bilmediği olaylar manzumesini görünce kalbine onların hakikati ve doğrusu gelir. Beriki Hud suresini okur, Hud suresinde hud kavminin nasıl helak edildiğini okur. Öbürkü Hud suresini okurken helak nasıl olmuş kalbi perdesine tecelli eder. Sanki Hud suresindeki hud kavminin helakını canlı bir şekilde yaşar. Öbürkü okur Musa’nın denizi nasıl geçtiğini ve tefsirlerde ve hadislerde nasıl olduğunu onu okumaya çalışır ama öbürkü o hadiseye tefekkür ettiğinde Cenab-ı Hak onun gözünün önüne getirir ve Musa aleyhisselamın firavunun zulmünden nasıl kurtulduğunu canlı bir şekilde yaşayaraktan görür. Öbürkü Yusuf aleyhisselamın güzelliğini kitaplardan okur ama öbürkü sufi gerçek manada Yusuf aleyhisselamın güzelliğini kendi gözleriyle görür. Sufi olmayan, Yusuf’un başına gelen azizin hanımıyla alakalı iftirayı kitaplardan okur ama sufi onu kalp perdesinde, kalp aynasında sanki o anda yaşanıyormuş gibi görür.
Ruhun varlığı ve etkisi nedir?
Nasıl beden sıcağı, soğuğu, kuruyu, nemliyi iyiyi, kötüyü canıyla yani ruhuyla biliyorsa burdaki can çok böyle kullanıldığı yere göre manası değişir diye daha önceleri sohbet etmiştim. Yani burda ruh manasında Allahu alem. işte nasıl bir kimse iyiyi kötüyü, güzeli çirkini, sıcağı soğuğu, ne bileyim, sıkıntıyı, genişliği ruh ile biliyorsa çünkü o beden upuzun orda duruyor. Eğer ruh olmasa bunların herhangi birisini idrak edebilecek mi anlayacak mı? Hayır. Ruh ondan, senden çekilince soğuk olmuş sıcak olmuş, ondan sonra yanmış yanmamış, cesedin bir şeyden haberi yok, hiçbir şeyden haberi yok. Hiçbir şeyden haberi yok. Cesedin bir şeyden haberi olması için can lazım, yani ruh lazım.
Marifetullah nedir ve nasıl elde edilir?
O yüzden yani genelde o marifetullah noktasını velilere yüklerler bu işi. Derler ki marifetullah sadece velilere aittir, mürşidi kamillerde aittir, ben ona çok katılanlardan değilim. Bir veliye, bir mürşidi kamile tam manasıyla intisap eden bir sufi, Allah’ı tanıma ve bilme noktasına bir adım atmıştır. Marifetullah deryasına bir adım atmıştır. Artık o, denize karşıdan bakmıyordur. tabiri caizse hani bir kimse hiç yüzme bilmiyorsa önce ayaklarını sokar ya ama kafa kırıksa en yüksek yer neresi, oradan cumburlop atlar kendini. Kafa kırık değilse aklıyla, önce bir ayağını sokar, ıslatır. Soğuk mu sıcak mı derin mi? Bir boy verir. ‘Boy ver lan boy ver’, boy verir ordan o, yüzmeyi bilen bir kimse der ki boy ver boy ver. Tabi o yüzmeyi biliyor, gider o boy verir, böyle dalar, bir elini görürsün dışardan. Elini sallar böyle. O biraz da böyle işin keyfini yapıyor. Öbür türlü işte gelir boy verir, göğsüne kadar geldi. Geldi boy verdi, ağzına kadar geldi. Gitti biraz daha yüzdü boy verdi elini gördün. O usta. Öbürkü yüzmesini bilmiyor ya öbürkü bundan cesaret alır.
Velilerin marifetullah konusunda rolü nedir?
O yüzden yani genelde o marifetullah noktasını velilere yüklerler bu işi. Derler ki marifetullah sadece velilere aittir, mürşidi kamillerde aittir, ben ona çok katılanlardan değilim. Bir veliye, bir mürşlet kamile tam manasıyla intisap eden bir sufi, Allah’ı tanıma ve bilme noktasına bir adım atmıştır. Marifetullah deryasına bir adım atmıştır. Artık o, denize karşıdan bakmıyordur. tabiri caizse hani bir kimse hiç yüzme bilmiyorsa önce ayaklarını sokar ya ama kafa kırıksa en yüksek yer neresi, oradan cumburlop atlar kendini. Kafa kırık değilse aklıyla, önce bir ayağını sokar, ıslatır. Soğuk mu sıcak mı derin mi? Bir boy verir. ‘Boy ver lan boy ver’, boy verir ordan o, yüzmeyi bilen bir kimse der ki boy ver boy ver. Tabi o yüzmeyi biliyor, gider o boy verir, böyle dalar, bir elini görürsün dışardan. Elini sallar böyle. O biraz da böyle işin keyfini yapıyor. Öbür türlü işte gelir boy verir, göğsüne kadar geldi. Geldi boy verdi, ağzına kadar geldi. Gitti biraz daha yüzdü boy verdi elini gördün. O usta. Öbürkü yüzmesini bilmiyor ya öbürkü bundan cesaret alır.
Hazreti Pir’in bu metindeki görüşleri nedir?
Hazreti Pir, bu akıl, bu can senin aşkına gark olmuş değil mi ki dediği, burda Cenab-ı Hakkı konuşturuyor. Cen, bu söze karşılık cevap veriyor, ‘git git, bana bu efsunu okuma, ben senin ne düşündüğünü bilmez miyim? Ey iki gören! Sen sevgiliyi nasıl gördün? Buna imkan var mı?’ Bir takım sufiler vardır, görüntüsü sufidir, derviştir, görüntüsü mürşittir, şeyhtir. Bunlar kendilerini sanki Allah’a vuslat olmuş, sanki Allah’a aşık olmuş gibi gösterirler ve akıl almaz sözler söylerler, değişik kelimeler, cümleler, kurarlar. Hazreti Pir Allahu alem bunlara tabiri caizse laf söylerken hani kendisinin üzerinden konuşuyor. Kur’anı Kerim’de de bazı ayetler vardır mesela, Cenab-ı Hak karşıdaki müşriklere, kafirlere laf söylerken onların eksikliğinden değil, inananların üzerinden yürür. Mesela hani Antakyalı marangoz vardı ya meşhur, neydi adı? Habib, Habibi Neccar, hani diyordu ya: ‘sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz’ diyen. O başka bir yerde de ne diyordu? ‘Ben niçin Rabbime zikretmeyeyim, Rabbime ibadet etmeyeyim.’ Yani bu Allah’a ibadet etmeyene sen Allah’a ibadet etmiyorsun demiyor, ben niçin Rabbime ibadet etmeyeyim diyor Habibi Neccar veyahut da Habibi Neccar, ‘sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz’ diyor, Şunların peşinden gitmeyin demiyor. Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyor. Hazreti Pir de burda Kuran’ın, tabiri caizse Allah’ın stratejisini güdüyor.
Sufilerin ve dervişlerin bu metindeki yorumu nedir?
Bir takım sufiler vardır, görüntüsü sufidir, derviştir, görüntüsü mürşittir, şeyhtir. Bunlar kendilerini sanki Allah’a vuslat olmuş, sanki Allah’a aşık olmuş gibi gösterirler ve akıl almaz sözler söylerler, değişik kelimeler, cümleler, kurarlar. Hazreti Pir Allahu alem bunlara tabiri caizse laf söylerken hani kendisinin üzerinden konuşuyor. Kur’anı Kerim’de de bazı ayetler vardır mesela, Cenab-ı Hak karşıdaki müşriklere, kafirlere laf söylerken onların eksikliğinden değil, inananların üzerinden yürür. Mesela hani Antakyalı marangoz vardı ya meşhur, neydi adı? Habib, Habibi Neccar, hani diyordu ya: ‘sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz’ diyen. O başka bir yerde de ne diyordu? ‘Ben niçin Rabbime zikretmeyeyim, Rabbime ibadet etmeyeyim.’ Yani bu Allah’a ibadet etmeyene sen Allah’a ibadet etmiyorsun demiyor, ben niçin Rabbime ibadet etmeyeyim diyor Habibi Neccar veyahut da Habibi Neccar, ‘sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz’ diyor, Şunların peşinden gitmeyin demiyor. Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyor. Hazreti Pir de burda Kuran’ın, tabiri caizse Allah’ın stratejisini güdüyor.
Sufi ve dervişlerin bu metindeki yorumu nedir?
Bir takım sufiler vardır, görüntüsü sufidir, derviştir, görüntüsü mürşittir, şeyhtir. Bunlar kendilerini sanki Allah’a vuslat olmuş, sanki Allah’a aşık olmuş gibi gösterirler ve akıl almaz sözler söylerler, değişik kelimeler, cümleler, kurarlar. Hazreti Pir Allahu alem bunlara tabiri caizse laf söylerken hani kendisinin üzerinden konuşuyor. Kur’anı Kerim’de de bazı ayetler vardır mesela, Cenab-ı Hak karşıdaki müşriklere, kafirlere laf söylerken onların eksikliğinden değil, inananların üzerinden yürür. Mesela hani Antakyalı marangoz vardı ya meşhur, neydi adı? Habib, Habibi Neccar, hani diyordu ya: ‘sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz’ diyen. O başka bir yerde de ne diyordu? ‘Ben niçin Rabbime zikretmeyeyim, Rabbime ibadet etmeyeyim.’ Yani bu Allah’a ibad’ten etmeyene sen Allah’a ibadet etmiyorsun demiyor, ben niçin Rabbime ibadet etmeyeyim diyor Habibi Neccar veyahut da Habibi Neccar, ‘sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz’ diyor, Şunların peşinden gitmeyin demiyor. Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyor. Hazreti Pir de burda Kuran’ın, tabiri caizse Allah’ın stratejisini güdüyor.
Bir kısım ehli tasavvuf böyle sanki yüksekten konuşuyormuş edasını verip kendilerine, olmayanı konuşuyorlar mı?
Bir kısım ehli tasavvuf böyle sanki yüksekten konuşuyormuş edasını verip kendilerine, olmayanı konuşuyorlar. Ey ağır canlı 1755. Beyit: "Ey ağır canlı! Sen onu hor gördün çünkü çok ucuz aldın. Ucuz alan ucuz verir. Çocuk bir inciyi bir somuna değişir." Sen bu hakikat bilgisini, sen bu Kur’an, sünnet, sufiliğini küçük gördün, hor gördün. Sen bunu önemsemedin. Sen sufiliği, aşıklığı önemsemedim. Sen dini de önemsemedin.
Muhyittin ibni Arabi hazretleri nasıl bir manevi halde ifade edilir?
Öyle şeyler anlatmıştır füsusunda, fütuhatında, bunu normal bir akıl kabul etmez, normal bir kalp kabul etmez ama o meseleyi anlayan bir kimse de o manevi hali idrak eder. Ayrı bir tecelliyattır bu. Öbür pir efendilere baktığınızda böyle bir şeyi görmeniz zordur ama mesela hazreti Mevlana’dan, şimdi bugün mesnevi okuyoruz, haz, Mevlana da aşk üzerine ordinaryüs profesör gibidir. Aşıklık ve aşk üzerine hazreti Pir’in üzerinde bu aşkın ve aşıklığın hallerini örnekleyerekten anlatabileni çok zordur. Yani siz komple sufi dünyasına bakmış olsanız, hazreti Mevlana’nın aşkı ve aşıklığı anlattığı gibi hiçbir kimsede bulamazsınız bunu çünkü Hazreti Pir aşkın ve aşıklığın doruğundadır, bakın doruğundadır, e daim, şu anda da doruğundadır. işte Hazreti Pir diyor ki ben öyle bir aşka gark oldum. Gark olmak eski bir terimdir. Gark olmak, boğulmak onun içerisinde yok olmak onun içine girmek. Hani gark oldu. Yani işte denize gark oldu, denize doydu veyahut da yemeğe gark oldu, yemeğe doydu. Ben diyor öyle bir aşka gark olmuşum ki evvel gelenlerin aşkları da benim aşkıma batmış, yok olmuş. Yani kendisinden önce ne kadar aşık olanlar varsa hepsinin aşkı Hazreti Pir’in aşkının önünde ceket iliklemiş. Diyor ki benden sonrakilerin de aşkı bende gark oldu, yok oldu. Kendisinden sonra gelecek olan aşıklar da maneviyatta ruhlar aleminde, ayan-ı sabitede, Arabice ayan-ı sabitede, hepsi de hazreti Mevlana Celalettini Rumi Hazretleri’nin aşkının önünde ceket bağladılar aşıklıkta. O öylesine bir aşık. Şimdi bir kimsenin aşkını anlatabilmek için o olmak gerek. Eğer o değilsen, onun aşkını anlatmaya gücün yok, haddin de yok. Birisinin aşkını ancak tarif edebilirsin, gördüklerin kadar tarif edebilirsin. Onun yazdığı bir şey varsa yazdıkları kadar tarif edebilirsin ama onun aşkını anlayamazsın. Onun aşkını çözümleyemezsin. Hallacı Mansur Enel Hak derken onun duygusunu, onun manevi halini sen tanımlayamazsın. O olman gerekir.
Sufiler arasında nasıl bir davranış özeni vardır?
O yüzden artık bundan sonra arkamızdan gelen kardeşler, gençler bu ilişkileri daha da kardeş dergah olarak derinleştirip ve bir ve beraber olup örnek olarak çünkü böyle insanlar dergahlara laf söylüyorlar, tekkelere laf söylüyorlar, o ona gitmiyor, o ona hakaret ediyor, o ona laf söylüyor, bu hoş bir şey değil sufiler arasında ama inşallah bizim kardeşliğimiz baki, muhabbetimiz baki inşallah ebedi olarak devam eder.
Can vermeye koştuk ifadesinin anlamı nedir?
Biz değeri bulduk, onun karşılığındaki diyetini de bulduk. Hiçbir manevi değer diyetsiz değildir. Hiçbir manevi değer diyetsiz değildir. Bu dünyadaki hiçbir lütuf, hiçbir ikram, hiçbir ihsan diyetsiz değildir. Bunların hepsini de mananın içerisinde değerlendirirsek değersiz, ucuz bir mana, değersiz ucuz bir değer mümkün değildir, bakın mümkün değildir. Hele iş sufilik ise mana ise onun bir diyeti vardır. O diyet ödenmedikçe, o diyet yaşanmadıkça, siz o halle hallenemezsiniz. O yüzden can vermeye koştuk der ya Hazreti Pir, kan diyetini de bulduk, o yüzden can vermeye koştuk. Can vermeye koşmak ne demek? Hani hadisi şerifte buyurulan ölmeden önce ölünüz, can vermeye koşmak, kendin koşuyorsun ona. Can vermeye koşuyorsun. iki can verme var; bir şehitlik için koşuyorsun, iki nefisle mücadele için koşuyorsun. iki ölüm var. Bir; sen kendin mecburi istikamette ölüme koşuyorsun doğduğundan itibaren. Bunda senin cüzzi iraden yok. ikinci ölüm var; biz ona iradi ölüm diyelim. Kendi iradenle ölümü seçiyorsun, kendi iradenle. Bu intihar etmek değil, biliyorsunuz. intihar eden bir kimse imansız olarak gider. Küfre düşmüş olur aklı yerinde ise ama sufilerde iki ölüm vardır. Bir; mecburi istikamet olan tabi ölüm. ikincisi bir sufinin nefis mücadelesine girip iradî ölümü tercih etmesidir. O yüzden bir kimse bir mürşidi kamilden ders aldığında iradi ölümü seçmiş kabul edilir. O normalde bu son dönem çıktı. işte dört tane ölüm vardır diye. Dört ölüm sıralarlar ya, böyle değişik böyle şeyler var, hani böyle zaman zaman soru olarak da soruyorlar, dört ölüm diye, işte beyaz ölüm, ondan sonra yeşil ölüm, kırmızı ölüm, ondan sonra, siyah ölüm gibi.
Sufi dervişlerin seyri sülûk nedir?
O derviş seyri sülûka girdi. O sıfatsal tecelliyatlara mazhar olmaya başladığında, artık o daha dasını ister. Çünkü her sıfatsal tecelliyata mazhar olması onun hayretini, onun şevkini, onun aşkını daha da arttıracaktır. Bu arttırdıkça yok mu daha diyecektir çünkü o şevk onda fazlasını isteyecektir. Bir kimsede şevk yoksa aşk yolunda yürüyemez. Şevk yoksa o kimsede seyri sülûk da da yürüyemez. Çünkü bir bakmışın doygunluğa ulaşmış, doymuş. Mesela bir kimse dünyevi olarak doygunluğa ulaşsa normaldir. Yani der ki evim var, arabam var, işte işim düzgün, katım var, yatım var. Ha tamam ama dünya hırsına kapılan bir kimse, doygunluğa ulaşmaz. Dünya sevgisi varsa o doygunluğa ulaşmaz. O bir tane daha olsun, bir tane daha olsun, bir tane daha olsun, bir tane daha olsun daha büyük yer olsun, daha büyük yer olsun… Bu normaldir. Dünya sevgisi böyle bir şeydir. Aynı şey Allah sevgisi için de geçerlidir. O kimse Allah’ı seviyorsa o bir adım daha gideyim, bir adım daha gideyim, biraz daha yaklaşayım, biraz daha yaklaşayım, doygunluk nedir bilmez. Nerede duracağı da belli değil onun çünkü o her adımda Allah’a yakînliğin şevkini, aşkını, ızdırabını, gamını, sevincini, hayretini, bütün duygular karma karışık gibi görünse de onları yaşadıkça daha ileriye gider. O sevme isteği, o sevme şevki onu hayret perdelerinde dolaştırır.
Sufi tasavvufu nasıl açıklar?
Denizin altı mı daha hoştur yoksa üstü mü? Onun oku mu daha zi- yade gönül çekici ve güzeldir, o oka karşı siper tutmak mı? Denizin altı mı hoştur yoksa üstü mü. Yani mana alemine daldı, mana alemine dalınca deniz çünkü maneviyatı işaret eder, genelde rüyada da bir kimse denizi görse, denize dalsa manevi aleme daldığı yorumlanır. Deniz, uçsuz bucaksız deniz, her zaman için maneviyatı simgeler tasavvufta, sufilikte. Bir kimse denize dalsa maneviyata daldı demektir. Denizin içerisinde yüzse, o yol alıyor demektir içine dalarsa. Deniz maneviyatta direkt deniz tasavvufta maneviyatı simgeler. Maneviyattır yani direkt. işte ‘denizin altı mı hoştur yoksa üstü mü? Onun oku mu daha ziyade gönül çekici ve güzeldir o karşı siper tutmak mı’, denizin altımı üstü mü? Yani bir kimse eğer ki Cenab-ı Hakkın ihsanına, lütfuna, rahmetine, iyiliğine, yakınlığına, rızasına, nuraniyetine, sevgi ve keremine ve bu sıfatlarının, daha nice sıfatlarının tecelliyatına mahzar olursa ve bu sıfatları temaşa eder hâle gelirse ve bu sıfatların genel olarak cemal sıfatının altında olduğuna inanır sufiler, sıraladığım şeyler. Bunlar normalde bunları temaşa etmeye başlayınca bir de Celal ismi şerifinin tecelliyatları vardır. Celal ismi şerifinin altındaki ismi şer, öyle diyelim. izzettir, kibriyadır, kahırdır, cebirdir, gazaptır, kudret gibi heybet ve azamet gibi sıfatları da o kimse de tecelli eder. O tecelliye mazhar olursa o kimse bu sıfatlara aşina oldukça artık o suyun altı mıdır üstü müdür kalmaz onda. Bu hayretten hayrete geçiş onda başlayınca artık altı mı hayırlıdır üstü mü hayırlıdır yani celaliyet mi onun için uygundur cemaliyet mi o artık ondan geçer. Hatta daha ileri onun üzerindeki celali sıfatlar da cemali sıfatlar da kendi iradesinin değildir artık. Bakın, tekrar söylüyorum, o sufi fena haline gelince, fena haline gelince ve hayretten hayrete geçerken artık kendi üzerindeki cemali veya cemali sıfatlarının tecelliyatında kendi ihtiyarı olmaz. Onun kendi aklı kalmaz orda. O yüzden celaliyet tecelli ettiğinde onun üzerinden celaliyet akar, cemaliyet onda tecelli edince üzerinden cemaliyet akar. Fena haline gelmiş olan bir sufi de her iki sıfat da tecelli eder. Bazen derler ki ya işte o sırf cemal sıfatıydı. Sırf cemal sıfatıysa, o yolu yarım kalmış onun. Bir mürşidi kamilde hem celaliyet vardır hem de cemaliyet vardır. Celaliyet lazım olduğunda celaliyet sıfatları çalışır, cemaliyet lazım olduğunda cemaliyet sıfatı çalışır.
Fena haline geçmek ne anlama gelir?
Bir kimsenin nefsini Kur’an ve sünnete tabi tutarak, her şeyini sünneti seniyyeye uygun hale getirince, o kimsenin kendi nefsinin kendine ait bir sıfatı kalmaz. Kendine ait bir sıfatı kalmayınca fena hâline geldi. Hani Allah’ta fena olmak, fenafillaha erişmek. Fenafillaha gelince varlığını, varlığını ne yaptı? Yok etti. Artık onun kendi nefsiyle alakalı bir hal, hareket, söz, tavır yok. Olmadığı anda fena makamında oldu.
Ruhun bedene tecelli etmesi neye bağlıdır?
Ruhun bu noktada kendi kafasına göre hareket etmesi, kendine göre hareket etmesi mümkün değil. Ruh Rabbinin emrinde. Ruh Rabbinin emrinde olunca Cenab-ı Hak onu bedene üfleyince o bedende o kafeste hapis kaldı ve onun tabiri caizse gıdası verilse de verilmese de Allah’ın emri gelinceye kadar yani ecel gelinceye kadar bedenle ilişkisi bitmeyecek.
Ruhun bedenle ilişkisi ne zaman sona erer?
Ruhun bedenle ilişkisi Allah’ın emri gelinceye kadar yani ecel gelinceye kadar bitmeyecek.
Ruhun bedenle ilişkisinde ne gibi bir durum vardır?
Beden olarak biz yesek de yemesek de içsek de içmesek de ruhu etkileyen bir durum değil. O yüzden hazreti Pir diyor rızkını vereyim vermeyeyim o diyor bundan şikayet etmiyordu, benim enisimdi, yani benim arkadaşımdı, benim dostumdu. Vücudun arkadaşı, vücudun dostu, vücudun kendince kendi içinde vücutla beraber hemhal olmuş.