Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1800-1814. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1800-1814. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 12/31

Mesnevî-i Şerîf 1800-1814. Beyitler Şerhi Hakkında

1800-1814. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammedi hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammedi Kur’an ve sünneti seniyyede bir ve beraber eylesin. Yaşasın ve yaşatsın. Rabbim israili, siyonistleri, yardımcılarını, destekçilerini, masonları, lionsları, lionesleri dağıtsın. Hepsini de batırsın. Onlara destek çıkan ne kadar kurum kuruluş varsa hepsini de dağıtsın, hepsini de birbirine düşürsün. Rabbim Müslümanları inşallah hükümran eylesin, kuvvetli eylesin. Müslümanlara Kur’an ve sünnet çatısı altında toplanmayı nasip ve müesser eylesin. Amin, ecmain. Evet, kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Bugün yayında yayınlarken hata yapmışım herhalde. 1800. beyitten devam ediyoruz. Tabi böyle genelde Mesnevi’yi böyle işte Türkçeleştirenlerde beyitler farklı farklı numaralandırmalar ama siz beyitten anlayın nerde olduğumuzu, öyle söyleyeyim inşallah.

“Ey şeker dudaklarına paha biçilmeyen güzel! Divanene ne bahane-

ler buluyorsun?”

Tabi bundan önceki geçen haftaki beyit de: ‘Her sabah doğudan parlayınca seni doğu pınarı yani güneş gibi coşmakta zuhur etmekte buldu’. Burdan devam ediyoruz, tabi burda Hazreti Pirin Cenab-ı Hakka karşı olan nefesleri bunlar. Allah’a karşı olan nefesleri yani Cenab-ı Hakla tabiri caizse onunla sohbet ediyor. ‘Ey şeker dudaklarına paha biçilmeyen güzel.’ Yani burdaki Allahualem kastı, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarıyla alakalı. Buna baktığımızda:

‘ Ey sıfatlarına ve tecelliyatlarına paha biçilmeyen sevgili. Senin kelimelerin tecelliyatların bitmez. Sen ki her an bir şe’n üzerinesin diye tanımlanabilir. Tabi Kef suresi ayet 109’da da: ‘Ey Muhammed! Deki ‘eğer Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa Rabbimin sözleri bitmeden denizler biter. Bir o kadar da denizi yardım olarak katsak da.’ Yani siz Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarına veyahut da Cenab-ı Hakk’ın bu manada sıfatlarına akıl erdirmek o sıfatlara bir son vermek veyahut da o sıfatlara karşı herhangi bir şey yürütmek mümkün değil ve her ne kadar Tırmızi’nin derlediği hadisi şeriflerde Cenab-ı Hakkın doksan dokuz ismi şerifi olsa da imam Şafi’ye göre bindir veyahut da sufilere göre Cenab-ı Hakk’ın sayısız sıfatları var ve her sıfatında farklı farklı tecelliyat noktasında sonsuz tecelliyatları var. Öyle olunca Hz. Pir diyor ki paha biçilmez senin tecelliyatlarına. Paha biçilmez yani bunun karşılığı yok ve divanene ne bahaneler buluyorsun. Divane dediği kendisi. Yani sen aşığına ne bahaneler buluyorsun, bahane bulma. Beni cemalinde fena eyle, beni o cemalinde daim eyle diye buna bahane bulma diyor. E tabii böyle olunca da yine Hazreti Pir’in divan edebiyatına karşı, bizim ki divan edebiyatı değil ama hani buna yine bir şiirle karşılık vermek gibi. Karşılık da değil, şerh etmek diyelim biz, Allah affetsin.

Burnum cemal kokusu almış Göz, cemalinin hayaliyle avunmuş Benim gibi fukara divane senin cemalini her daim umar, vuslatını bekler Bu divanene bir göz at, bir dinle. Bahane bulup kulak asmazlık etme. Sebepsiz, bahanesiz çekip gitme. Hatalarımı, kusurlarımı bahane etme Halim kötü, hayatım perişan, gönlüm harabat, aklım firarda Ama sebep sorup bahane aramak kimin haddine Kimsenin haddine değil O istediğine istediği gibi tecelli eder istediğini istediği gibi kendisine yakın eder istediğini istediği anda kendisine alır Kendisine alır, o kendi seçtiğini kendisine alır O kendi seçtiğini sufi yoluna koyar O kendi seçtiğini bir mürşidi kamile râm eder, o seçer. insanlar perde önünde kendi seçmiş gibi görünür, değil. O seçer Biz bahaneler üretenlerden olmayalım inşallah.

“Ey eski cihana taze can olan! Cansız ve gönülsüz bir hale gelmiş olan

tenden çıkan feryat ve figanı işit.”

Ey eski cihana taze can olan! Yani bütün her şeyi yaradan! Eski cihanı yeniden halk eden, yeniden var eden. Halîk, yoktan yaratan, var edendir ve varlıktan, varlığın geçeceği yolu da halleri de yaratandır. Yani bir şeyi, suyu yaratır. Suyun geçecek olduğu perdeleri, suyun geçecek olduğu merhaleleri de yaratır. Her şeyi yaratan odur. El- Muid, o da yarattıklarını yok edip sonra tekrar diriltecek olanlardır. El- Muid, yani Allah hâlk eder. Hâlk ettiğiyle El-Murid ismi şerifiyle yok eder, yine El-Murid ismi şerifiyle ne yapar? Yine var eder. Aynı zamanda da El-Muhyi ismi şerifi vardır. El- Muhyi de ihya eden, yarattıklarına can verendir. O yüzden öyle olunca Hazreti Pir diyor ki ‘Ey eski gibi görünen, bu cihana taze can olan, yani bütün varlığa can olan’, bütün varlığa! Varlık, Allah’ın nurunun içindedir. Yerin de göğün de nuru Allah’tır der. Ne tarafa dönerseniz dönün varlık Allah’ın nurunun içindedir. Bütün varlık! O zaman senin altını da üstünü de sağını da solunu da içini de dışını da kaplar Allah’ın nuru. Sen Allah’ın nurunun içinde yaşarsın. Bütün varlık Allah’ın nurunun içindedir. Varlık, Allah’ın nurunun dışında değildir. Varlık tamamiyetle Allah’ın nur ismi şerifinin içindedir. Bu nur ismi şerifi de Hazreti Muhammedi Mustafa( s.a.v)’in ruhaniyeti ve nuraniyetiyle tecelli eder yani onun üzerinden tecelli eder. O yüzden her ne tarafa bakarsanız bakın aynı zamanda da peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin ruhaniyetini ve nuraniyetini görürsünüz.

işte Hazreti Pir burda diyor ki eski varlığa yani bir an önce çünkü bir anda o vardı, eskidi, yok etti. Bir anda eskidi, yok etti. Hiçbir şeyin o aynısıyla yaratmaz, benzerini yaratır. Aynısı değildir. O her an her şeyi yeniler. Seni de beni de her şeyi bütün varlığı yeniler ama bizim gözümüzün tembelliğinden, kalbimizin tembelliğinden biz onu anlayamayız. O her an her şeyi yenilemektedir. O yüzden alemi, bütün varlığı, öyle bir kudret, öyle bir kuvvet vardır ki bütün varlığı bir an içinde hem yok eder hem de var eder. Bütün varlığı! Bu Allah için kolaydır. Biz baktığımızda bize zor gelir ama bu Allah için kolaydır. O yüzden bu köhne âlemi, komple varlık, köhne alemi hem yeniden vücuda getiren hem yeniden yok eden ve tekrar onu vücuda getiren, bu saniyelerle ölçülemeyecek kadar kısa mesafede yapılan bir şeydir. Öyle olunca her daim Cenab-ı Hak var ve yok eder. Hem var eder hem de yok eder. Eski cihana can olmuştur. Cenab-ı Hak eğer ki o bu bütün varlıktan kudretini, kuvvetini çekmiş olsa bütün varlığı tabiri caizse kuvvetini kudretini çektiği anda varlığın kıyameti olur, yok eder. Bir daha var etmezse bütün varlık bir anda, bir anda ha, yani sizin saniyelerle ölçemeyeceğiniz zaman miktarında yok olur. Ardından diyor ki hem böyle Cenab-ı Hakkı

taltif ediyor, övüyor, methediyor. Arkasından diyor ki cansız ve gönülsüz bir hale gelmiş olan tenden çıkan feryat figanı işit. Yani bende can kalmadı, gönül kalmadı. Can ve gönül benim değil. Cansız ve gönülsüz deyince canı ve gönlü kendisinin olarak görmedi. Bu tenden çıkan feryadı, ne diyor, feryadı figanı işit. O zaman o tenden çıkan feryad figan. O yüzden hani demiş ya Hazreti Pir hamdım, yandım, piştim diye. Ben de ona ilave ettim, feryat ya hamdım, yandım, piştim bu ayrılıktan. Cemalin için her an çırpılıp durmadayım. Ne bu canı alıyorsun ne de vuslatı veriyorsun. Feryadım, figanım gülün vuslatına erişmek içindir. Allah aşkına olsun Hazreti Pir’de söz:

“Allah aşkına olsun artık gülü anlatmayı bırak da gülden ayrılan bül-

bülün halini anlat.”

Burda Hazreti Pir Allahu alem gül olarak Cenab-ı Hakkı kastediyor. Çünkü Allah aşkına olsun artık gülü anlatmayı bırak da gülden ayrılan bülbülün halini anlat. Gül Allah olunca ondan ayrılan da bülbül. O onun hâlini anlat deyince kendisiyle alakalı. Allaha aşık olanlarla alakalı söylüyor. Diyor ki gülü anlatma. Asıl acıyı çeken asıl sancıyı çeken kim? Gülden ayrılan bülbül. Çünkü ayan-ı sabitede hepsi beraberdi. Ayan-ı sabitede beraberken hani diyordu ya Hazreti Pir henüz daha diyor üzüm, bağ yaratılmazdan önce biz sarhoştuk diyor. Yani üzüm bağı, henüz daha yaratılmazdan önce. Yine hani Hazreti peygamber sallallahu ve sellem hazretleri diyor ya hiçbir şey yok iken biz peygamber idik. işte gülden ayrıldı ya bütün her şey ve herkes, o yüzden diyor ki gülün, bülbülün halini anlat ve gülden kasıt varlığı ilgilendiren tarafı ayan-ı sabite. Yani ayan-ı sabiteden, gülden ayrılan aşıklar yani ayan-ı sabiteden ayrılan aşıklar. Hazreti Pir ayrılığın verdiği feryadı anlatmakta. Aşık bülbülün feryad ve figanı ayrıldığı gülün uluslarına erişmek içindir. Ey gül olan sevgili. Bülbülün her gece gözünün önünde ağlayıp feryadına feryad eklemesini gör. Ey gül! Can kulağını başka tarafa çevirme. Bülbülün nağmelerini bir dinle. Ey gül! Cemalinden perdeni kaldır, bak. Bülbül hu hu hu diyerek ortalığı velveleye vermiş. Feryad üzerine feryad eklemekte. Yine Hz. Pir’den:

“Bizim coşkunluğumuz, gamdan, neşeden değildir. Aklımız, irfanımız, hayal ve vehimden meydana gelmemiştir. Nadir bulunur bir halettendir. İnkâr etme ki Hakkın kudreti pek büyüktür.”

Bizim bu coşkun hallerimiz, bu bir kaideye uymayan sözlerimiz dünyaya ait geçici olan gamdan ve neşeden değildir. Bizim aklımız yine geçici olan vehim ve hayallerden de değildir. Bizim aklımız normal akıllardan değildir. Ötelere bağlı, ötelerden gelmekte. Biz aklımızı akl-ı küle bağlamışız. Vehim ve hayallerin bizim aklımıza yetişmesi mümkün değil. Bizim aşağıların aklı ile de işimiz yok. Onun aşkına dalmış cemalinde fani olmuş olan

biri için aklının elinde ne ihtiyarı olabilir. Allahualem Hazreti Pir böyle demek istedi. Şerhi bu Allahualem ama tabii burda hazreti Pir kalbi aklı söylüyor. Bizim diyor irfanını hayal ve vehimden gelme değil. insanların genel olarak bilgileri, hayal ve vehimden oluşur. Eğer kalbi akılları çalışmadıysa o kimsenin bilgisi hayalden ve vehimden öte geçemez. Sufi diliyle veya sufi anlayışıyla. insanlar genel olarak okuduklarının bilgisini alırlar. Ne kadar okuduysa neyi okuduysa onun bilgisi vardır, o marifetullah değildir. O Allah bilgisi değildir. Allah bilgisi çünkü normal akılların bilgisiyle, normal hayallerin vehimlerin üstünde bir şeydir. O yüzden genel olarak bugün dünya üzerindeki alimlerin, şeyhlerin, dünya üzerindeki kendince sufiyim, şeyhim diyenlerin bilgisi kitabidir. Bir kısmının da hayal ve vehimden oluşur. Yani bir makam ehli değildir. Kendi hayallerini, kendi verimlerini ilahi bilgi, ilahi hikmet olarak görür. O yüzden Hazreti Pir diyor ki benim aklım vehimlerde değildir. Benim aklım hayallerle de değildir. Bende kalbi akıl var. Ben marifetullaha ulaşmışım. Ben marifetullah ilmiyle konuşuyorum. Marifetullah kalbiyle konuşuyorum. O yüzden benim durumum nadir bulunanlardandır. Yani ben pir seviyesindeyim. Pir seviyesinde olan bir zat nadir bulunanlardandır. Hatta o pir seviyesinde zat bir de aşk yoluyla yürüyorsa o zaman o bulunmayan bir şeydir.

Aslında Okyanusun içerisinde, okyanusun içerisinde bir inci gibidir. Tek inci gibi. Yani o mürşidi kamillerin içerisinde aşk yoluyla giden enderdir çünkü. Ender olduğu için okyanusta bir inci gibidir. Herkes bir veli bulabilir. Bir veliye intisap edebilir ama aşk yolundan giden bir mürşidi kamil bulmak, ona intisab etmek, onun yolundan gitmek seçilmişlik gerektirir. Hz. Pir de diyor ki hayalden ve vehimden uzağız biz. Hayalden ve vehimden. O zaman bu nedir? Bu diyor bulunulacak bir şey değildir. Sen bir de diyor sakın bunu inkar etme. Böyle bir şeyi de inkar etme. Hakkın kudreti çok büyüktür. Yani Cenab-ı Hak bir kimseyi, bir mürşidi, bir veliyi kendi özel hususi dairesine çeker ve hususi dairesine çekince ona akla hayale gelmeyecek, tasavvur edilemeyecek olan hazinelerini açar. Bu Allah’ın tanınmaklığı ve bilinmekliğidir. Onu kendisine çeker, onu kendisine çekerekten kendi cemaline vuslat eder. Bu ancak Allah’ın lütfu ikramı iledir, çalışman ile değil. Çalışmak gerekir mi? Evet ama bu Allah’ın lütfu ikramıdır, ihsanıdır. Allah dilediğini kendisine cemalinde fena eder. Dilediğini kendi sıfatında fena eder. Dilediğini! Allah kendisi diler bunu ve Allah yaptıklarından sorumlu değildir. O yüzden dikkat et. Cenab-ı Hakk’ın kudreti, kuvveti sonsuzdur. Dilediğini, dilediğini, dilediği zaman kendisine yakîn eder, kendisine çeker. Dilediğine, dilediğine elbiseyi giydirir, pirlik elbisesini, hiç kimse de ona bir şey diyemez. Sen beğenmeyebilirsin, sen istemeyebilirsin veya kendince

bundan mı olur diyebilirsin. Kendince diyebilirsin. Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine de öyle dedi. Allah onu kendine seçti, Allah onu kendine seçince ona peygamberlik hilkati giydirdi. Aynı zamanda velilik hilkati giydirdi. Müşrikler diyorlardı ki bu mu peygamber olacak, bundan mı peygamber olacak. Madem ki Allah bir melek gönderseydi diyordu veyahut da bazı müşrikler diyorlardı ki işte zenginlikse ben ondan zenginim. Hikmetse hani kendilerince ben ondan daha fazla hikmet sahibiyim. Ben daha fazla ilim sahibiyim.

Aristokratlıksa Mekke’de aristokratlar vardı kendilerince. Felsefeyle uğraşanlar vardı. Diyorlardı ki peygamber bunlardan neden bundan olsun. Çoban, çobandan peygamber mi olur. Benden olur diyordu. Oysa Allah kendine seçtiyse, kendine seçtiyse onu, hiç kimsenin ona söyleyecek bir lafı yok ve bu Allah’ın herhangi bir sıfatta bir sufiyi, bir veliyi veya o yolda olan bir kimseyi fenâ etmesi, fenâ etmesi cezbenin hakikatidir. Cezbe titremek değildir. Cezbe sayha atmak değildir. Cezbe Cenab-ı Hakk’ın bir sıfatında fena olmaktır. Tekrar söylüyorum bunu, cezbe Allah’ın sıfatında fena olmaktır. Öyle iki titremeyle, iki sayha atmakla cezbe olmaz. Cezbenin hakikisi budur ve o cezbe, bakın o cezbe bütün insanların, buraya dikkat edin, Allah bir sufiyi, bir kulunu, bir velisini, bir mürşidini kendi sıfatında fena ederse bu sıfatında fena etmenin zirvesi cemal sıfatıdır. Zirvesi. Çünkü cemal sıfatında o kimse hiçliği yakalar. Cemalinde yok olur. Cemalinde yok olunca kendisinden bir eser kalmaz. Asıl cezbenin hakikatinin hakikatinin hakikati budur.

Bakın hakikatinin hakikatinin hakikati budur. Bunları açık açık konuşmamın sebebi şu; yarın öbür gün birisi sizin önünüze ben şeyh oldum diye gelmesin. Bu cezbeye gelen bir kimse, tekrar bunun altını çiziyorum, bu hal ile hallenen, bu makama erişen bir kimsenin böyle bir cezbesi yani cemalinde, cemalinde fena olması, bunun altını çizin, hadisi şerif bu. Bunun altını çizin. Bütün insanların ve cinnilerin yaptığı ibadetten evlâ bir hal yaşar. Bütün insanların, bütün cinni taifesinin yaptığı ibadetten evla bir ibadettir bu cezbe. Çünkü bu cezbe halidir ama bu cezbe Haktan halkadır. Halktan Hakka değildir. Bu cezbe direk Cenab-ı Hak’tan kulunadır. Tekrar söylüyorum, kulunadır. Bu kul artık emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiyeyi geçmiş safiyedir. Her safiyeye gelen de bu cezbeye ulaşamaz. Bunun da altını çizeyim. Öyle o kimse safiye makamına geldi, bu cezbeye ulaşamaz. Bu cezbe özel seçilmişlerin cezbesidir. Cemalullahta olan cezbe ve bu o kimsenin her an hayretten hayrete geçmesidir, her an cezbede durmasıdır. Onun her anı cezbedir, her anı. O artık o cezbe anında yaşar. Onun namazı cezbederiz.

Zikrullahı cezbedir, orucu cezbedir, ibadeti cezbedir, nefes alması cezbedir, yürümesi cezbedir, sohbeti cezbedir. O perdeden perdeye geçer. O, o cezbeden kendisini zaten kurtaramaz. Kurtarması da mümkün değildir. Yaşayan ölü gibi olur o. Yaşayan ölü gibidir. Kendini fark ettirmemeye çalışır. Herkes gibi durur ama o cezbe bitmez. Cemal, yani Allah’ın cemalindeki cezbesi, cemalindeki cezbesine ulaşan bir kimse artık, artık elini avucunu yumar kenara atar. Bitmiştir onun için. O yüzden o cezbeye ulaşan bir kimsenin o cezbe anı veyahut da cezbedeki seyri bütün insanların ve cinlilerin yaptığı ibadetten daha evla bir ibadet haline gelmiş olur. Bakın burda namazı küçültmek, orucu küçültmek, ibadetleri küçültmek değil. Onun namazı da orucu da onun hayatı da o cezbenin içerisinde yürür. O cezbede gider çünkü gözünü, gönlünü, ağzını, yüzünü, burnunu, ordan çekemez bir türlü. Sen bu hali Hazreti Pir diyor ki bak dikkat edin,

“Sen bu hâli insanların ahvaline kıyas etme. Cevir ve ihsan menzi-

Sen bu cezbe halini sen bu normalde nadir bulunan Allah’ın kudretiyle tecelli eden bu hali insanların ahvali ile kıyas etme yani insanların arasında dolaşan hukuk ile insanların arasında dolaşan dini bilgiyle annesinden, babasından aldığı veya cami hocasından, diyanetten, hıyanetten aldığı bilgiyle kıyaslama. Bu bilgi avam bilgisi değil. Bu bilgi hasül hasün üstünde bir bilgi. Bu bilgiye, bu marifetullaha ulaşmak herkesin harcı değil. Ancak Cenab-ı Hakk’ın seçtikleri bu halle hallenebilir. Eğer sen insanların bu haliyle düşünürsen kendince şöyle dersin, işte ya bu bunda cebir var! Bunda cebir var ya bu böyledir filan dersin. Bu öyle bir şey değil. Bu çünkü insanların menziliyle kıyaslanacak, insanların kendince, kendi avamlarıyla kıyaslanacak bir şey değil. Bu öyle bir şey değil. Devam ediyor:

“Cevir, ihsan, mihnet ve neşe gelip geçicidir. Gelip geçenlerse ölürler;

Hak onlara vâristir.”

Bütün bu ihsan mertebesi, bütün mihnet, neşe gam, keder hepsi de gelip geçicidir ama o hâl gelip geçici değildir. Çünkü o hal değildir artık, o makamdır. O yüzden Hazreti Pir bu manada bizlere dediği şey şu, bizim hâlimizi, bizim coşkunluğumuzu, bizim durgunluğumuzu bu sufilik yolu ile alakası olmayan insanlara kifayet etmez. O bizim coşkunluğumuzu anlamaz. O bizim durgunluğumuzu anlamaz. O bizim hâlimizi anlamaz. O bizim hayatımızı anlamaz. O bizim yolumuzu da bilmez. Bizim yolumuz Allah’a âşık olma yolu. Bizim yolumuz Allah’ı sevme yolu. Bizim yolumuz her şeyinden geçip Allah’a teslim olma yolu. Bu yol böyle gevşekliğe de gelmez. Bu yol böyle gülmeye de gelmez. Bu yolu anlatana da gülmeye gelmez. Bu yol öyle ince bir yol ki aslında belki de sizler belki de bizler bu yola layık

değiliz ama Allah lütfetmiş, ikram etmiş, ihsan etmiş. O yolun içine koymuş. O yolun içinde durmanın ehemmiyetinin de farkında değiliz. Yolda bizi tutanın da ehemmiyetinin farkında değiliz. Laylaylomla gelmişiz laylaylomla gidiyoruz. Biz küçük işlerle uğraşıyoruz. O ona bunu dedi, bu buna şunu dedi, o onu öyle yaptı, bu bunu böyle yaptı…Meselenin özünden uzağız. Ben inanıyorum Hazreti Piri de zamanında böyle maval dinler gibi dinlediler. O yüzden de Hazreti Pir kendini kapattı. Oturdu, Hüsamettin Çelebi’ye anlattı. Dervişlerin hepsine anlatmadı. Oturdu, Hüsamettin’e anlattı, Hüsamettin’e yazdırdı. Hüsamettin diyorum, onun tabiriyle söylüyorum, Hüsamettin Çelebi hazretlerine, çünkü hem dervişi hem halifesiydi. Kendisinden sonra da yedi sekiz yıl Hüsamettin Çelebi hazretleri posta oturdu. Düşünebiliyor musunuz, o kadar dervişi varken Hüsamettin Çelebi hazretlerine yazdırdı mesneviyi. Yazdırırken de kitap mitap yok. Neden? Avam çünkü. Sohbet ederken de o, herkes kendiyle haşır neşir oluyordu çünkü. Onu dinlemiyorlardı. Dinleselerdi zaten hakkında dedikodu yapmazlardı. Dinleselerdi hakkında dedikodu yapanları da dinlemezlerdi. Düşünün, hazreti Mevlana gibi koca Pir, oturuyor Hüsamettin Çelebi’ye yazdırıyor bütün mesneviyi. Bütün mesneviyi! Sebep? Çünkü insanlar gelip geçici şeylerle uğraşıyor. Çünkü insanlar heva hevesine zebun olmuş. Çünkü insanlar dünyaperest olmuş. Hakperest olacaklarına, dünyaperest olmuştular. Nefisleri ile mücadele edeceklerine heva ve heveslerine uymuştu. O yüzden koskoca Pir, Hüsamettin Çelebi’ye anlatmış. Hayalden ve vehimden kurtulamamışlar. insanlığın en büyük problemi bu. O yüzden diyor sufilik yoluyla alakası olmayan insanlara kıyas etme. Sen, varlığını, hakkın cemalinde fani kılan ve vehim ve hayalden kurtulan mürşidi kamilin hâlini hakkın cemalinden uzak, kendi varlığının da ne olduğunun farkında olmayan, kendi heva ve hevesinin, nefsinin icat ettiği enaniyete, kibre, gevşekliğe enaniyete, kibre, gevşekliğe düşmüş, maneviyattan haberi olmayan nakıs insanların görüşleriyle kıyas etme. Bu kıyas ve boş akılla bir mürşidi kamilin menzilini, makamını, halini, ahvalini, durduğu manevi perdeyi kendi dünyevi perden gibi düşünme diyor o hazreti pir, Allahualem.

ibrahim aleyhisselam ne demişti? Demişti ki ben kaybolup gidenleri sevmem. Neden demişti? Neden dedi? Yıldızları gördü. Yıldızları görünce benim Rabbim budur dedi ama yıldızlar kaybolunca dedi ki ben kaybolup gidenleri sevmem dedi. Bütün haller, bütün sufilik yolundaki menziller gelip geçicidir çünkü. Kalıcı olan Cemalullahta fena olmaktır. Bu hal ile hallenmeyen bir kimsenin hâlini bir başkasının anlaması da mümkün değildir. Çok zordur, anlamadığını ona anlatsan dahi ona ağır gelir. Ağır gelince de atar rolantiye. Edeple oturayım dinleyeyim de demez. Edeple oturayım

anlamadığım halde ben itaat edeyim demez. Edeple de dinlemez. Bir de kendini yakın görür üstada. O çok yakın ya. O yüzden yanındakiyle de görüşse bir şey olmaz. Pür dikkat dinleyeyim diye düşünmez. O çünkü üstada çok yakın, halini anlamaz. Allah bizi affetsin. işte Hazreti Pir diyor ki bu diyor heva hevesine gidenler veyahut da bu gelip geçici hallere takılanlarla bunu kıyas etme. Çünkü o Cemalullahta fena olan mürşidi kamiller gerçek manada hakkın varisleridir. Peygamberler hakkın varisleridir. Peygamberlerden sonra, peygamberlerden sonra o Cemalullah’ta fena olanlar, gerçek manada hakkın varisleridir, gerçek manada. O yüzden hani var ya Allah’ın velileriyle alakalı: ‘Korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir, onlar iman edip takvaya ermişlerdir. Onlara dünyada da ahrette de müjdeler vardır’ dediği şey, Allahualem o velinin dünyadaki müjdesidir. Cemalullah’ta fena olmak. O veli için o mürşid için daha büyük bir müjde, bunun üstünde bir müjde düşünülemez. Bunun versiyonları vardır. Nedir? O velinin, o mürşidin kendini görmüş olduğu rüyalar veyahut da o mürşidi, o veliyi görenlerin rüyaları. Eyvallah! Bunlar alt kademedeki ne o müjdelerdir. Asıl müjde Allah’ın cemali, Allah Cemal sıfatında fena olmadır. O yüzden hani başka bir hadisi şerifte de bu Allah’ın dostları nasıl tanınır dediğinde diyor ya, siz onların yüzlerine baktığınızda aklınıza Allah gelir. Bakın yüzlerine baktığınızda aklınıza Allah gelir çünkü o kimse cemalinde, cemalinde fena olmuştur. Fena olunca onun yüzüne bakınca eğer mümin ise o kimse aklına Allah gelir. Allah cümlemizi onlardan eylesin.

“Sabah oldu, ey sabahın penahı Allah! Ben özür serd edemiyorum.

Bize hizmet eden Hüsamettin’den sen özür dile.”

Bu artık böyle çağlar aşan söz. Sabah oldu yani sabaha kadar Hüsamettin Çelebi yazdı, Hazreti Mevlana söyledi. Hazreti Mevlana’nın söylediğini sabaha kadar da Hüsamettin Çelebi yazdı. Sabah oldu, gün ışıdı. Diyor ki sabah oldu, ey sabahın penahı, yani sabahın yaratıcısı olan Allah. Bize hizmet eden Hüsamettin’den özür dile. Hadi çıkın işin içinden! Hadi çıkın işin içinden! Yani diyor ki, kime diyor, sabahın sahibi olan Allah’a diyor. Sabahın sahibi olan Allah’a diyor ki sabahın sahibi sensin, eyvallah! Sabah oldu, sabah oldu ve sabah olunca da biz sabaha kadar burda durduk. Sabaha kadar yazdık. Bu Hüsamettin Çelebi uykusuz kaldı, yorgun kaldı. Bundan özür dile. Hani Musa aleyhisselamın kavminden birisi var ya diyor ya ben Munsa’nın Rabbine şöyle dedim Musa ne kızdı diyor. Bu da onun gibi bir şey. Diyor ki sabah oldu, sabahın sahibi sensin. Hüsamettin Çelebi ile beraber biz de sabahladık, yazdık. bundan diyor özür dile. Şimdi tabii Hüsamettin Çelebi, hazreti Mevlana Celalettin Rumi hazretlerinin en sadık bir dervişi, en sadık bir halifesi. Hüsamettin Çelebi ile arasında öyle ki baba oğul olsa

bu kadar olmaz. An geliyor sabahlara kadar sabahlayıp mesneviyi yazıyorlar. Çünkü bu böyle aşkınlık öyle bir şeydir ki başlayınca sonu gelmez. Bu aşkınlığın sahibi de Allah’tır. Şimdi Hazreti Pir diyor ki bu aşkınlığı veren sensin. Bu coşkunluğu veren de sensin. Bunları da yazdıran da sensin. O zaman Hüsamettin Çelebiyi yoran da sensin. Aslında burada ondan özür diledi derken Allahu alem onun hayrını arttır, onun sevabını arttır. Ona gerekli olan ne varsa onu ver diyor herhalde. (Buralarda soba mı var? Kapat bizim hararetimiz yerinde Gürkan, eyvallah.) Diyor ki onun sevabını sen ver. Ona normalde bu noktada lütfedecek, ikram edecek olan sensin.

E tabii hazreti Hüsamettin Çelebi böyle bir zakir, bir halife, bir nakip, bir nükebba. Dervişleri yetiştirmekte, bir halife. Dervişleri yetiştirmekle sorumludur. Aslında bir mürşid, ilk etapta dervişlerle uğraşmaz. Dervişlerle uğraşan zakirler, nakibler, nükebbalar, çavuşlardır. Onları eğitir, onları öğretir. Edep ve adabı bildirir. Her an için dervişlerin arasındadır o. Onlar dervişleri eğitirler. Bir zakir dervişleri eğitir. Bir nakip, bir nükebba, bir halife derviş eğitir, derviş yetiştirir ve o dervişleri yetiştiren onlardır. Hüsamettin Çelebi de halife. O zaman ordaki dergahın en üst makamında duran bir kimse. O hem dervişleri eğitiyor hem dergahı yönetiyor hem de gece olunca ne yapıyor? Mesnevi katipliği yapıyor. Gece olunca mesnevi katipliği yapıyor. Gecesi gündüzü yok. Hatta rivayet edilir. hazreti Mevlana Celalettini Rumi hazretleri, yine böyle coşkun bir anında Hüsameddin Çelebi’ye bakıyor, dergahta yok, evine gidiyor. Kar yağıyormuş. Evinin kapısının önüne kadar gidiyor. Edep ediyor, kapıya vuramıyor, seslenemiyor da. Kapıda boynunu büküyor, bekliyor. Ne zamana kadar? Sabah namazı vaktine kadar. Kar yağıyor, her tarafı kar oluyor, kımıldamıyor hiç. Bir adım dahi bir tarafa dönüp bakmıyor! Bir adım dahi atmıyor. Artık kaç saat orda durduysa kardan adam gibi olmuş. Sabah namazına kalkanlar görüyorlar ev halkından ve Hüsamettin Çelebi, utancından yerin dibine giriyor, bundan haberi olmadığı için. Demek ki halife de olsa mürşidin hallerinden haberleri olamıyor. Allah haber verirse haberleri olacak. işte Hazreti Pir, coşkunlukla, artık sabah olmuş ya, o coşkunlukla diyor ki bunların hepsinin sebebi Allah. Aslında burda biraz vahdeti vücut noktası da var. Bunların hepsinin de sahibi hepsi de vahdeti vücut düşüncesine göre onun sıfatsal tecelliyatı. Öyle olunca sen onun hani özür dilenecekse de sen dile. Onun sevabını, onun hayrını sen ver manasından diyor. Allah bizi iyi eylesin. Allah bize anlattırsın inşallah.

“Akl-ı Küllün ve canın özür dileyeni sensin. Canların canı mercanın

pırıltısı sensin.”

Tel yakan yer burası. ‘Aklı külün ve canın özür dileyeni sensin. Canların canı mercanın pırıltısı sensin.’ Aklı külün, aklı kül dediği neresi? Ayan-ı

sabiteden önce. Daha da derinleşti. Az önce ayan-ı sabiteyi anlattıydık yani ordan dediydik, bir çıt daha ileri gitti hazreti Pir. Dedi ki aklı külün, canın özür dileyeni sensin. Birinci taayyün, lataayyün, taayyünsüzlük. Allah bilinmezdi, öyle değil mi? Birinci taayyün neydi? Geçen haftalardan hatırlayın. Cenab-ı Hak tanınmaklığı istedi. Birinci taayyün. Burası aynı zamanda ne? Aklı kün. Aynı zamanda burasının adı neydi, iyi hatırlayın, Hakikati Muhammedîye. Allah’ın Allah olarak tecelli ettiği ve bütün sıfatlarıyla tecelli ettiği birinci tecelliyat yani birinci taayyün. Bunun bir ismi neydi? Aklı kündü. Bir ismi neydi? Burası Hakikati Muhammedîyeydi. Bir ismi de Hakikati Muhammedîyeydi ve işte Arabi, birinci taayyün der ya, Arabi ne diyordu buraya? Birinci taayyündü veya vahdet veya işte az önceki dediğimiz gibi hakikati Muhammedîye hâli. işte normalde bu mertebede, bu mertebede hakkın bütün sıfatları, bütün sıfatları, bilinen bilinmeyen, zuhur etmiş hal bu hal. O zaman öyle deyince burda yine Allah affetsin, bu benim kendi algım, Hazreti Pir’in Arabi’den daha ileri ve derin konuştuğunu ama bunu konuşurken Arabi gibi keskin değil. Daha anlaşılır hikayelerle, olaylarla bunu anlaşılır bir halde anlattığına inanırım. Yani Muhyittin ibni Arabi Hazretleri’nin tabiri caizse bilmece bulmaca gibi konuştuklarını, daha anlaşılır bir halde anlatmıştır gibi gelir bana Hazreti Pir’in mesnevisi veya Divanı Kebir’i işte aklı küllün ve canın özür dileyeni sensin. Yani kula teşekkür, kime teşekkür? Allah’a teşekkür. O zaman bir kimse teşekkür etti. Kime teşekkür etti? Allah’a teşekkür etti. O zaman bir kimse nimete nankörlük yaptı. Kime etti? Allah’a yaptı yine. Bakın teşekkür etti. Allah’a teşekkür oldu. Tersi olursa nankörlük etti. Allah’a nankörlük etti o zaman, tersinden bakacak olursak. O zaman madem ki kula teşekkür Allah’a teşekkür, o zaman kuldan özür dilemek de kimden özür dilemek? Allah’tan. Yine onun sıfatının tecelliyatı. Bakın yine onun sıfatının tecelliyatı. Bu sıfatlar cem olarak nerdeydi? Aklı küldeydi.

işte Hazreti Pir diyor ki bu hal diyor aklı külle alakalı. Yani ben Hüsamettin Çelebi’den özür dile derken, özür dile derken aklı küle atıfta bulundum. Orda özür dileyen de dilenen de sendin. Orda özür dileyen de dilenen de sendin. Sebep? Çünkü bütün sıfatlar orda cem olmuştu. O yüzden diyor ki canın özür dileyeni de sensin. Canların canı yani normalde bütün, ne kadar can varsa bütün canlıların, bütün canlarını veren sensin. Bütün canlılara can olarak üfleyen, yaratan, hâlk eden de sensin. O zaman canların canı da sensin. O zaman mercanın pırıltısı da sensin. Mercan Allahu alem ne? Az önce anlattığım cemaline gark olmuş olan mürşidi kamil. O zaman onun üzerinden çıkan hakikat ilmi, onun üzerinden çıkan marifetullah ilmi de senin. O kimsenin üzerinde de bir şey yok çünkü mercanın

pırıltısı da sensin. Mercan nerde bulunur? Denizde. O zaman mercan denizde bulunursa ve denizin kıymetli bir taşıdır. Kıymetli bir taşıdır. O zaman ondan akseden ilâhi ilim, ondan akseden marifetullah ilmi de sana aittir. Canların canı sana ait olduğu gibi mercanın pırıltısı da sana ait. Yani bütün her şeyi nerde cem etti. Allah ve sıfatlarında cem etti. Allah ve sıfatlarında cem etti. O yüzden aslında bir çıt daha ileri, Cenab-ı Pir bu sözüyle, haddimi aştıysam Allah beni affetsin, bu benim kendi şahsi tefekkürüm, Cenab-ı Pir aklı küle vakıf olduğunu beyan ediyor örtülü bir şekilde. Bu, normal bir tevil olmadı benim için ama yani bunu söyleyip söylememekte tereddüt etmiştim. Hazreti Pir, o güne kadar gelen pirlerin dillendirmediği, o güne kadar gelen pirlerin dillendirmediği bir şeyi dillendirdi. Aklı külün ve canın özür dileyeni sensin.

Canların canı mercanın pırıltısı da sensin derken aklı küle atıfta bulundu. Aklı kül ki henüz daha hiçbir şey yaratılmadan birinci taayyün hali, mertebesi. Hazreti Pir, öyle bir söz söyleyerekten, öyle bir söz söyleyerekten tabiri caizse çağlar üstü, tabiri caizse akıllar üstü, tabiri caizse bilgiler üstü, tabiri caizse hikmetler üstü, tabiri caizse hakikatin, hakikatin, hakikatini söylüyor bize. Diyor ki aklı külün ve canın özür dileği sensin. Canların canı da sensin, mercanın pırıltısı da sensin. Yani benden çıkan bu sözün de sahibi sensin. Mercanın pırıltısı kendisi çünkü cemalullahta gark olmuş. Cemalullahta garkolan bir pirin üzerindeki pırıltısı da ona aittir. Yani pirin üzerinde de bir şey bırakmadı, kendi üzerinde de bir şey bırakmadı, dikkat edin. Kendi üzerinde de bir şey bırakmadı. Dedi ki bütün her şey sensin dedi. Senin demedi, sensin dedi. Direk zata müteallik konuştu.

Bak senin dediğinde, senin dediğinde bu mal senin. Bu insan senin, bu senin dedi. Böyle değil. Sensin diyor. Sensin deyince varlık veleddalin amin oldu. Sensin diyor. Bu, hazmedilecek bir şey değil. Bu işin içinden çıkılacak bir şey değil. Bu böyle lafla olacak, edebiyatla olacak bir şey değil. Değil! Bu direk sufiler üstü, makamlar üstü bir hal. Bu direk tarikatlar üstü, direk bak tarikatlar üstü, makamlar üstü bir hal bu. Bu böyle kısa akıllıların, kısa akıllıların kalbi çalışmayanların, gözü görmeyenlerin, kulağı duymayanların anlayacağı bir mesele değil. Bu benim diyen şeyhlerin dahi anlayabileceği bir şey değil. Benim diyen mürşidi kamillerin dahi anlayabileceği bir şey değil. iddia ediyorum bunu Türkiye’de anlayabilecek, anlatabilecek bir şeyh yok. Hazreti Pir öyle bir yerden konuşmuş ki ancak naklederler, okurlar. Onu da okuyamazlar da okurlar diyelim. Bu çünkü Allah affetsin yani bu pirler üstü bir söz. Pirler üstü! Hiç kimseyi küçümsemek değil derdim ama söz çok yukardan. Diyor ya mercanın pırıltısı da sensin. Kendini de ortadan atmış. Hani bu diyor bu sözün sahibi de sensin. Bu sözün sahibi

de kendisini görmüyor, kendisi değil. Rabbim makamını âli eylesin. Hakikati Muhammedîye’ye vasıl olan zamanın kutbu’l azamıdır. Hz.Pir ordan konuşmuş. ‘Sabahın nuru parladı’ artık bunu söyledi ya:

“Sabahın nuru parladı. Biz de bu sabah çağında senin Mansur şara-

bını içmekteyiz.”

Keyif yüz, bin beş yüz. Sabahın nuru parladı. Burdaki sabahtan kasıt attık normal günün ışıması değil. Bunu böyle tefsir ederler herkes ve böyle tefsir etmişlerdir Allahualem. Okumadım, bakmadım kim ne demiş. Baktığım zaman negatif etkileniyorum çünkü. Evet, negatif etkileniyorum. Yani bunu tevil edenler öyle tevil etmişlerdir. Hani sabahın nuru parladı, sabah oldu, gün aydınlandı. Yok, bu sözün üstüne bu değil bu, bu sözün üstüne öyle anlamak mümkün değil. Aşağı çekmek çünkü bu. Sabahın nuru parladı. Yani artık o manevi tecelliyat, o cemalullahta fena olma zirveye ulaştı. Zirveye ulaşınca artık hiçbir şey kendi varlığında görünmez oldu. Artık bütün varlık veya varlığın üzerinde okunan hal Allah’ın nuru ile nurlandı. O nur ile gözler ve kalpler kamaştı. Artık o, hiçbir şey göremez oldu. Artık o, hiçbir şey düşünemez oldu. O cemal, cemal perdesinde kendisiyle alakalı hiçbir şey kalmadı kendisiyle alakalı. Artık o, işin cilvei rabbaniyesine girdi. Diyor ki biz Mansur şarabı içmekteyiz. Bir de kimin? Senin diyor Mansur şarabını içmekteyiz. Arkadaşlar, bu söz bütün sufilik edebiyatını yeniden yazdıracak bir söz. Biz Mansur şarabını içmekteyiz dediğinde, siz Mansur’u tanımaz çünkü islam toplumu. Mansur şarabı dediğinizde Hallacı Mansur’un durduğu nokta şudur. Bakın, Ümmeti Muhammed bunu anlamakta, sufiler bunu anlamakta güçlük çekerler.

Hallacı Mansur’un vahdet duruşu, vahdet duruşu, Hallacı Mansur’un birlik duruşu, Hallacı Mansur’un Ene’l Hak demesini anlayabilecek çok az insandır. Çünkü Hallacı Mansur Hakkın varlığından başka her şeyi reddeder, tenzih eder ve hallacı Mansur Allah’ı akılla bilmenin mümkün olmadığını söyler. Bütün teşbihleri, bütün teşbihleri hepsini de tenzih eder. Hepsini de ve hiçbir şekilde, hiçbir şekilde Allah’ı siz mevcut aklınızla, fikrinizle, bilginizle tanıyamazsınız. Tanımaya kalkarsanız küfre düşersiniz, şirke düşersiniz. Çünkü akıl, akıl sınırlandırır. Bunlar konuşulacak mesele değildir. Ama bunları konuşamayacak olanlar da ne yazık ki konuşamayız biz burda deyip de kendilerini irfan mektebinin sahibi gibi görüyorlar. Anlat, neden konuşamıyorsun? Birlikten bahset bana, vahdetten bahset bana. Hallacı Mansur’un Ene’l Hak demesinin arkasındaki vahdetten bahset. Birlikten bahset. Yok, hayır, kimsenin bunu kaldıracak gücü de yok, anlayacak gücü de yok. O, hiçbir şeye benzemez çünkü. Sen onu aklınla bir şeye benzetmeye çalışırsın. O zaman şirke düşersin. O zaman küfre düşersin. Hallacı

Mansur’un durmuş olduğu vahdet perdesi Allah’ı hiçbir şekilde, hiçbir şekilde normal aklımızla bilemezsiniz, tanıyamazsınız.

Hazreti Pir, Mansur şarabını içmekteyiz derken, derken, o vahdet perdesini söylüyor gerçek manada. O böyle toplantılarda ‘hocam, Hallacı Mansur Ene’l Hak demekle ne kastetti’ otur oturduğun yere, bilgisiz cahil! Abdest almasını bilmiyorsun, Hallacı Mansur’un ne kastettiğini soruyorsun. Nerden bileceksin, nerden anlayacaksın! Anlayamazsın! Anlayabilmen için yedinci makama gelmen lazım. Anlayabilmen için o hâl ile, Cemalullahla cem olman lazım. Anlayamazsın. O vahdetin zirvesindedir. O vahdetin zirvesinde. Onun bırak ayak izine dahi basamazsın. Bırak anlamayı, ayak izine bile basamazsın. Bırak, anlamayı bıraktık, ayak izine bas, basamazsın. Çünkü onun vahdet anlayışı onun Ene’l Hak demesi, onun Ene’l Hak demesi tamamiyetle Allah’tan başka bir varlık düşüncesinin olmayışıdır. O yüzden Ene’l Hak demek ona yakışır, bir başkasına değil. O yüzden bir başkası da kalkıp da taklit edip Ene’l Hak demesin. Konuşmasın bile, sussun. Haddini bilsin, terbiyesizlik yapmasın. Haddini bilsin, terbiyesizlik yapmasın.

Hazreti Pir, Hazreti Pir aklı küle vakıf olduğu gibi aynı zamanda Hallacı Mansur’un vahdet perdesine de vakıf. Tabiri caizse vahdet deryasında dolaşmakta ve sabah oldu, yani biz Hakkın, biz Hakkın cemalinde aydınlandık. Onun cemalinde fena olduk. Bizden bir eser kalmadı. Bizden bir eser kalmadı. Bizden bir şey noktayı zerre bile kalmadı ve Mansur şarabı içmekteyiz deyince, bizden bir eser kalmadı. Biz vahdet perdesinde, vahdet perdesinde birlik şarabı içmekteyiz ama vahdet deryasında.

“Senin feyzin bizi böyle mest ettikçe şarap ne oluyor ki bize neşe versin.”

Sen, biz Hakkın cemalinde fena olmuşuz. Biz onun cemalinde fena olduktan sonra şarap ne ki bize neşe versin. Sen dünyanın bütün şaraplarını üst üste koysan, bütün viskilerini üst üste koysan, bütün rakılarını, insanı sarhoş edecek ne varsa her şeyi üst üste koyup katlasan sen bu hâlin zerresini tatsan ebediyen kendine gelemezsin. Şarap ne oluyor ki:

“Şarap coşkunlukla bizim yoksulumuzdur. Felek, dönüşte aklımızın fakiridir. Şarap bizden sarhoş oldu, biz ondan değil. Beden bizden var oldu, biz ondan değil”

Yürü beee! Şarap neymiş ki! Şarap bir aşığı gördüğünde kendinden geçer, şaraplığından utanır. Bütün şarapları üst üste koysanız Allah aşığını görünce düğmesini iliklemeyi unutur da debelenir kafası kesilmiş kuş misali. Şarap neymiş! Felek dediği dünyanın döndüğü ne o, şey, yörüngesi. Diyor ki o dünya dönsün, bütün felekler dönsün. Onlar bizim aklımızın fakiridir diyor. Yani bizim kalbi aklımızın fakiridir onlar. Onlarda kalbi akıl

yoktur. Onlarda manevi aşk yoktur. Onlarda manevi ilim yoktur. Onlarda marifetullah yoktur. Onlar boş sazan gibi dolaşırlar. Allah’ın ilminde bir aşığın önünde, bir pirin önünde onların ne kıymeti var. Bütün varlığı kıymetsizlendirdi. Çok kıymet verdiğiniz bütün varlık, Hazreti Pir’in önünde çer çöp bile olmadı. Şarap bizden sarhoş oldu. Şarap gördü o aşkın aşkınlığını, kendinden geçti. Biz ondan değil, bizim o sarhoşluğumuz ondan değil ki. Sen iki kadeh içtin. Kendince sarhoş oldun. O sabahlar olmasın dedi, Mansur şarabını dipleri boyna, ondan sonra dedi ki sen nerde sarhoşsun. ‘Beden bizden var oldu biz ondan değil.’ Burda da öyle bir füze atmış, kime?Materyalistlere. Kime? Ruh sonradan yaratıldı diyenlere. Bir füze atmış. Öyle bir füze ki 750 yıldan beri füzeye cevap verebilen yok. Sebep? Hani diyorlar ya kimisi, hani Allah önce bedeni yaratıyor sonra ruhu üflüyor. Ahmak! E öyle, onlar da ilim ehliyiz deyip de bizim önümüze çıkıp konuşuyorlar işte. Konuşma, sus bari.

Allah önce ruhları yarattı. Ne yaptı? Birinci taayyün, yani Allah’ın Allah olarak anılması. Ondan sonra ne? Ayın-ı sabite. Ondan sonra ne? Ruhlar alemi. Ondan sonra şahâdet âlemi. Ondan sonra dünya. Eee? Daha beden yokken Cenab-ı Hak ne yaptı? Ruhları yarattı. Beden bizden var olmadı. Beden yani yoktu, ruhlar vardı. Az önce ne demiştim? Dedim ki hani ayan-ı sabite, ruhlar aleminin bir öncesi. Ondan önce ne? Ruhlar alemi. Ruhlar aleminde birbirlerini tanıyanlar, birbirlerini sevenler bu dünyada da birbirleriyle tanışırlar ve birbirlerini severler. Demek ki ruhlar alemi ve ruhlar önce yaratılmış, ayan-ı sabiteden sonraki tecelliyat. O zaman Hazreti Pir diyor ki beden, beden bizden sonra yaratıldı diyor ve kendisinin de bir sözü var ya, o yüzden o ruhlar alemi, bunlar seyri sülûkta tanıtılır. Bir sufinin seyri sülûkunda tanıtılır. O kimse seyri sülûk yapıyorsa ruhlar aleminde tanır. Ruhlar alemini bilir. Bazen diyorum ya böyle petek gibidir, arı peteği gibi. Herkesin sureti orda küçücük küçücük görünür. Herkesin sureti! Daha ileri, sen eğer zamanın kutbu, velisi olacaksan sana derviş olanların da ruhlarını görürsün peteğin içerisinde. Hepsi sana selam verir. Bilin diye söylüyorum. Hepsi de sana selam verir. Kadınlar bir tarafta erkekler bir tarafta, hepsi de sana selam verir. Selama dururlar.

Ruhlar alemi o zaman bedenden çok çok önce yaratıldı. Ne zaman yaratıldığını bilmiyoruz zamansal olarak, dünya zamanı açısından. O yüzden mesela hazreti peygamber de der ya sallallahu ve sellem hazretleri, Adem ruh ile ceset arasındayken ben peygamberdim der. Hatta başka bir hadisi şerifte, Adem çamur iken, hani çamur halindeyken ben peygamberdim der veya hiçbir şey yaratılmamış iken Allah önce benim ruhaniyetimi yarattı der başka bir hadisi şerifte.

“Biz arı gibiyiz, bedenler mum gibi. Allah bedenleri bal mumu gibi

göz göz, ev ev yapmıştır.”

Hani son kelam, Hazreti Pir’in bir sözü var, bunu böyle ben o sözü aklımda kaldığıyla aldım buraya. Onu da söyleyeyim. Bu geceyi bitireyim, aklımda kaldığı kadarını yazdım buraya: ‘cihanda bağ ve mey ve üzüm yaratılmazdan önce bizim canımız sarhoştu.’ Bu çok güzel, benim hoşuma gidiyor bu. Ben bunu aklımda böyle kalmış benim, belki de tam hani beyit nasıl bunu bilemeyebilirim, aklımda kaldığı gibi yazdım buraya. Bu çok hoş benim hani cihanda yani üzüm yani mey yani şarap yaratılmazdan önce bizim canımız sarhoştu. Hiç ayılmadı zaten. Sarhoş geldi, sarhoş gitti. sarhoş yaşıyor. Sevemedim kara gözlüm! Evet, bu bahis bitti burda. Hazreti Pir diyor ki bu bahis çok uzundur. Yani buraya almış bu kadarını, bir de diyor ki: ‘Bu bahis çok uzundur. Tacirin hikayesini anlat ki o iyi adamın ne hale geldiği, ne olduğu anlaşılsın.’ Bu da ne zaman? Önümüzdeki hafta inşallah. Haklarınızı helal edin. Bunları böyle şey yapalım, ne o, duyalım, bilelim. Ondan sonra o öyle miydi bu böyle miydi diye de burgalamayalım. Bazen de böyle hani Allah bizi affetsin, burda bu mu oldu, burda şu mu oldu, vakti geldiğinde inşallah sen de anlayacaksın. Sen de idrak edeceksin inşallah. Hepiniz inşallah. Gönlüm arzu eder ki hepiniz Allah’ın sıfatlarında fena olun. Şuraya bir bellilik koymak için vaktinizi aldım ben. Önümüzdeki hafta burdan devam edeceğiz Allah izin verirse. Yarın malum şeb-i aruz. Her zamanki yaptığımız yerdeyiz. Bütün kardeşlerimiz, bütün yer ve gök halkı davetli bu pazar. Bir dahaki pazara da Gelibolu Mevrlevihanesinde. inşallah iki pazar böyle yoğun bir şekilde şeb-i aruzlarımız var. Allah cümlemize idrak etmeyi, anlamayı ve yaşamayı nasip eylesin. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin. Sevemedim seni kara gözlüm seni doyunca ha! Eyvallah! Sevdik dediğimiz anda sevmediğimizi görülür, boş ver, sevemedik diyelim. En iyisi sevemedik demek. Ya Allah!

(iş çok, ritüel çok bende, o toplanacak, bu toplanacak, o dağıtılacak…

yaşlılık, ihtiyarlık da var, hızlı hareket edemiyoruz…Destur. Eyvallah)

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Fenâ, Mürşid, Zikir, İhsân, Sülûk, Kalb, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı