Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim bütün Ümmet-i Muhammed’e nerde bir zulüm var ise nerde işkence var ise Ümmet-i Muhammed’in hangisi olursa olsun hakkına, hukukuna, namusuna, şerefine, haysiyetine, tecavüz var ise o zalimlerden Cenab-ı Hak intikamı aldırsın. O zalimleri yerle yeksan eylesin. Onları perperişan eylesin. Onların sistemlerini bozsun. Onların düzenlerini, tuzaklarını bozsun. Onların düzenlerini, tuzaklarını kendi başlarına makûs eylesin. Allah israil’i ve destekçilerini helak eylesin. Allah Müslümanlara zulmeden Çin ve destekçilerini helâk eylesin. Nerde Müslümanlara zulmedenler var ise o zulmedenleri de destekçilerini de helak eylesin. Onların güçlerini yerle yeksan eylesin. Onların burunlarını sürtsün. ibret-i âlem için dünyada da ahirette de zelil eylesin. Rabbim Müslümanları aziz eylesin. Ümmet-i Muhammedi aziz eylesin. Bizleri de aziz eylediği kullarının arasına katsın. Amin. Ecmain. 1965. beyitten devam ediyoruz inşallah. Geçen: ‘Hurma olarak gördüğünü diken bil çünkü sen çok nankör, çok görgüsüzsün.’ Burayı okumuştuk, burdan devam ediyoruz:
“Lokmanın canı Allah’ın bir gül bahçesinde iken neden can ayağı bir
dikenden incinsin?”
Burdaki Lokman malum, Lokman Hekim ama Lokman kimdi? Zamanın mürşidleri, mürşidi kamilleri, Allah’ın velileri. O yüzden bir mürşidi
kamilin canı diyor, Allah’ın gül bahçesindeyken neden onun can ayağı bir dikenden incinsin? Onun normalde ayağına bir diken batsa veya onun başına bir musibet, bela, herhangi bir şey gelmiş olsa ondan onun canı yanmaz, o incinmez. Çünkü neden? Mürşidi kamiller her dem Cenab-ı Hakk’ın cemal perdesinde cemalleşir. Her dem cemal perdesinde cemalleşince onun başına gelen dert, gam, kasavet, her neyse, insanların ona karşı olan zulmü, insanların ona karşı olan davranışları bütün bunların hepsini de içine kattığımızda, bunların hepsi de ne olur? O normalde onları bu noktada etkilemez onlar çünkü onun canı gül bahçesinde dediği o Cenab-ı Hakkın cemalinde fena olmuş, cemalinde fena olmuş, cemalinde fena olduğu için onun bu tip gam, kasavet, dert, yediği, içtiği falan her ne var ise hepsini topladığımızda, onlar ne oluyor? Onlar ona diken olarak olmaz diyor. Yemek ne, içmek ne, dünya ve ahiret ne, her ne yana dönerse dönsün, Allah’ın vechi o taraftadır, o ordadır sırrına vakıf olan, sırrına vakıf olan o kimse, o zaman kahırdır, derttir, çiledir ne yapar? Onun için, o onu çok etkilemez. Onu diken gibi bile görmez.
Her şey onun takdirinde, her şey onun tecelliyatında. O, sadece teslim olur o noktada. Bu, teslim olmak demek; yapılması gerekenlerin yapılmaması demek değil. Ahu efgan etmez, feryat figan etmez, şikayet etmez. Yapılması gerekeni yapar ama şikayet etmez. Bazen bunu böyle yapılması gerekenleri yapılmazmış gibi düşünenler var. O sünneti seniyyeye uygun değil. O doğru değil, o bidat. Yani ehli sufiyim diyen veyahut da ben mürşidi kamilim diyen kimse yapılması gerekenleri yapmamayı da “biz ona bağlıyız, biz hakka bağlıyız, o ne derse onu yaparız” bu doğru yol değil. Çünkü bir mürşidi kamil, nerde ne yapılacağını, nerde ne yapılması gerektiğini, bu konuda Cenab-ı Hakk’ın ilham ettiği, kalbine ilham ettiği kimsedir. Bu, şu demek değildir. Zulme karşı boyun eğmek veya bir kimsenin normalde ama ailesinde ama işinde, ama eşinde ama dergahında ama tekkesinde ama günlük hayatında yapması gerekenleri yapmamak demek değildir bu. Bunu böyle söyleyenler, bunu böyle anlatanlar, sünneti seniyyenin dışına çıkıyorlar. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, peygamber. Bu manada yaratılmışların ilki ve Cenab-ı Hakk’ın bütün sıfatları, tecelliyatları kendi üzerinden, zati tecelliyatları kendi üzerinden tecelli eden bir peygamber iken, o yine yapması gereken her şeyi yaptı. Günlük hayatında da ne yapması gerekiyorsa yaptı. Sufilik adına, tarikat adına, tasavvuf adına, sünneti seniyyenin dışına çıkmak, sünneti Resulullah’ı takip etmemek bidattır, küfürdür. O yüzden bir takım kendisini ehli sufi gösteren, ehli tarikat gösteren, ehli tasavvuf gösteren kimseler; yapmaları gerekenleri yapmamakla, bu ibadet olabilir, bu mücadele olabilir, bu haramlardan kaçmak
olabilir, bu helal dairede yaşama mücadelesi olabilir, bu günlük iaşesini temin etmek için çalışmak olabilir, hepsi dahil buna. Ben böyle sorardım böyle görüştüklerimize, şeyhin ne iş yapıyor? Siz de sorun. Şeyhin ne iş yapıyor, nerden geçiniyor. E bir işi yok, nerden geçiniyor? Bütün peygamberler ellerinin emeklerini yemiştir. Hazreti Muhammedi Mustafa’nın geçimi cihattır, ganimettir. Bakın altını çizin bunun; Hazreti Muhammedi Mustafa’nın geçimi ganimettendir, cihattır yani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir iş yapmadı diye düşünmeyin. Ganimetten pay alırdı, geçimi ganimettendi. Bakın, geçimi ganimettendi.
O yüzden bütün peygamberler ellerinin emeklerini yemişlerdir, hiç kimseden ücret istememişlerdir, tebliğlerine karşılık olarak ücret istememiştir. islam dini, dilenci dini değildir. Geçinemeyen insanlar dilenmeye cevaz vermişlerdir Hanefiler, Hanefiler darül harpte geçinemeyen kimseye, geçinemeyen kimseye, akşama yiyecek ekmeği olmayan bir kimsenin akşam yemeğini sadece akşam yemeğini dilenmesini caiz görmüşlerdir. Siz din adına dilenemezsiniz, isteyemezsiniz. Bunun yanında sufilik ise asla dilenmez sufiler, asla istemezler, asla! Sufiliği ayağa düşürmek, sufiliği yere düşürmektir. Sufiler dilenmezler, sufiler bir şey istemez. Eski arkadaşlar hatırlayacaklar, yolun başında söylediğim düstur “sizden din adına, diyanet adına, tekke adına, dergah adına herhangi bir şey istersem dilim kopsun.” dedim. Hâlâ aynı noktadayım: Bir şey istersen dilim kopsun. istenilmez, dilenilmez. O zaman o kimse eğer ki zaten Cenab-ı Hakk’ın Cemal sıfatı onun üzerinde tecelli ettiyse, onun bir şey istemesine gerek yok. O zaten Allah’ı zikrediyorsa ve zikretmekle meşgul ise onun ne ihtiyacı var ise neye ihtiyacı var ise bakın, bu ekmek yemek değil sadece, onun neye ihtiyacı varsa hem şahsi planda hem de dergah planında, neye ihtiyacı varsa Cenab-ı Hak onu onun önüne getirir. Eğer ki o kimse zikir ehli ise çünkü hadis-i şerif ve hadis-i kutsi ile sabittir: “Kulum beni zikrettiği için kendi ihtiyaçlarını istemeye zaman kalmazsa, onun tüm ihtiyaçlarını ben görürüm.” der Cenab-ı Hak hadis-i kutside. O zaman Allah’a alışverişi var ise o kimsenin ve devamlı Cenab-ı Hakkı zikir perdesinde duruyorsa, onun ihtiyaçlarını Rabbim onun önüne getirir. Rabbim onun önüne getirir. Onun bir şey istemesine, onun birşey istemesine ihtiyaç yoktur. .
Kaldı ki Allah’a dost olan bir kimsenin kullardan bir şey istemesi mümkün değildir. Onun için gizli şirk olur o. Kullardan kendi nefsi için bir şey istemesi Allah’a dost olan bir kimsenin şirki olur. istiyorsa, o zaman o kimse Allah’a dost değildir. Hem diyeceksin ki bu şeyh mürşidi kamildir hem de o milletten zekat toplayacak öyle mi? Her yere zekat memuru tayin edecek zekat toplayın diyecek, istetecek! Dergi sattıracak, kitap sattıracak yok bilmem
ne sattıracak, yok cami yaptırıyorum diyecek, yok tekke yaptırıyorum diyecek, yok medrese yaptırıyorum, yok işte şunu yaptırıyorum, toplayın paraları Allah toplayın. Bu değil! Eğer Lokman ise Lokman’ın canı Allah’ın gül bahçesinde ise onun bir şeye ihtiyacı yok. O yüzden her yer tekke, her yerde dergah. Onun bir şeye ihtiyacı yok. Kimin ihtiyacı var? Kendisini bu manada fukara görenin ihtiyacı var. Nerden fukara? O ilmi bilmiyor, o Allah’a dost olmamış. O yüzden o isteyecek, o dilenci çünkü. O kendi nefsinin dilencisi. O dilenmeye devam edecek. O isteyecek, o istemeye alışmış. Cami inşaatı bitmeyecek, tekke inşaatı bitmeyecek, medrese inşaatı bitmeyecek. Yok işte üç beş tane hafız takkesi, üç beş tane cübbe koy oraya resme, hafızlar okuması lazım, yetişmesi lazım, gönderin paraları, yok şunu okutacağız, yok bunu okutacağız. Toplayın Allah paraları, toplayın…Ümmeti Muhammed’in iki yakası bir araya gelmiyor, bunlardan dolayı gelmiyor. Bir cuman var, cumaya gitmeye, artık cumaya da gitmeyeceğiz. Yalvarıyorum hocalara, bir gün istemeyin diyorum ya, bir cuma istemeyin diyorum. Bir Cuma! Bu, Hristiyanlıktan gelme bize, bidat. Hristiyanlıktan gelme! Minberden para dileniyor hoca. Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.) minberden para dilenmedi, cami inşaatı için de para dilenmedi. Kendisi kerpiç kardı, kendisi kerpiç ustalığı yaptı, çamur taşıdı, toprak taşıdı, mescidi öyle yaptı. Mescidi süslü değildi. Mescidin tavanı bile yoktu, yağmur yağdığında içerisi çamur oluyordu. Hatta itikafa girdiğinde, itikafta Kadir Gecesi ile alakalı başını dışarı çıkardığında yüzü, gözü, anlı çamur içindeydi. Çamur içindeydi, çamur!
Şimdi medreseleriniz süslü, tekkeleriniz süslü, camileriniz süslü, evleriniz zaten süslü. Süsün içinde Ümmeti Muhammed ama orda bir yudum siyonist israil’e söyleyecek bir lafı bile yok. Ortalık fuhuş almış götürmüş, içki almış götürmüş, şatahat almış götürmüş, şatafat almış götürmüş, moda denilen pis Yahudi’nin oyununa bütün Müslümanlar düşmüşler. Bir kadının çantası elli bin dolar, yirmi bin dolar. Utanmıyor bu Müslüman’ım diyenler onları takıp takıştırıp halkın önüne çıkıyorlar! Bürokratları, siyasetçileri, devlet adamları…Zerrece utanmaları yok, zerrece arlanmaları yok. Lüks ve şatahat ve şatafat içinde yaşıyorlar. Şeyhleri de öyle, alimleri de öyle, medrese hocaları da öyle. Nerden kazandın da bu arabaya bindin? Ticaret mi yaptın? Ne yaptın, ne aldın, ne sattın? Arsız! Allah’ı aldın sattın, Allah’ın kitabını aldın sattın, yolunu aldın sattın. Nasıl hesap vereceksin? Hafızlığını aldın sattın. Hazır ne var? Hazır hatim var, hazır hatim var! Allah Allah, nasıl hazır hatim var ya? Evet, hazır hatim satıyor, kafasında bir tane takke, dolaşıyor mezarlığın içinde. Geliyor o kadıncağıza, atmış örtüyü kafasına. Oraya gelmek için atmış, kollar meydanda, bacaklar meydanda,
göğüsler meydanda, kafada bir tane örtü, mezarlıkta! O da orda, hazır hafız orda, şey satıyor, ne o, hatim satıyor. ‘Hoca efendi, hazır hatim var mı?’ ‘Var.’ Var ya! ‘Ha bağışlayıver, babam burda.’ Ha bağışladı, tamam, ver parayı. Bu Ümmet-i Muhammedin hali ama bu nerden geliyor? Sufilerden geliyor. Sufiler bozulunca âlimler bozuldu. Âlimler bozulunca amirler bozuldu. Amirler bozulunca halk bozuldu. ilk bozulan kim? Sufiler. Sufiyim diye dolaşanlar. Ben yeni derviş olduğumda dervişlik neydi biliyor musunuz? Çalışmayan, tembel, dilencilikle geçinen bir prototip. Devamlı isteyen, devamlı dilenen…Ben Bayındır’da sufi olarak başlayınca, herkes böyle bakıyordu. Hani bunun arkasında bir şey var muhakkak diye.
Herhangi bir köye gidiyorum, böyle bir öz güven patlaması var ya bende. “Selamünaleyküm”, “aleykümselam”. Kapatın şu televizyonu. Kahveciye diyorum ki: “Kaç tane çay satardın burada?” “Yüz tane.” “Al, yüz tane çay parası. Ben burada üç dakika konuşacağım.” Ya üç sefer gittim oraya, üçüncüsünde dayanamadı birisi. “Bilader, sen ne istiyorsun ya?” dedi birisi bir şey söyle, sen yani bir şey isteyeceksin buraya dedi ne almaya geldin sen? incir mi alacaksın, yağ mı alacaksın, zeytin mi alacaksın? Dedim indiriniz de sizin olsun, yağınız da sizin olsun, zeytininiz de sizin olsun. Sizden bir şey istersem dilim kopsun. Dünyanın en namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz adamıyım, onun bunun çocuğuyum dedim. Sizden dedim bir tane zeytin istersem. Allah için konuşuyorum size dedim, inanamadılar, hâlâ da inanmıyorlar, kimse inanmıyor. Sebep? Çünkü o hiç birisi de Allah’ın gül bahçesinin kokusunu almamış. Gül bahçesinin kokusunu alsaydı, dünya kokusundan nefret ederdi. iki koku bir arada olmaz, iki sevgi bir arada olmaz. Hem dünyayı hem ahireti sevemez insan. Yok! Bu mümkün değildir. Ancak efendilere aittir o. Efelerin yüreği çataldır. Çatal dediğinde, çatal böyle ya, biliyor musunuz siz çatalı? Çatal bu, ama onun kökü ne? Tek. Ancak efeler o dengeyi kurar, dünya-ahiret dengesini, başkası kuramaz. O yüzden türküsü de Ege türküsü, güzel ya, “çatal olur efelerin yüreği.” O çatal ama ikisi dünya ve ahiret ikisinin de nedir? O zafer işareti olarak algılamayın ha, hiç sevmem PKK, YPG, ıvır zıvır neyse, normalde bu çatal dediğimiz şey bu. Sakın ha, bu da ha, PKK’ya böyle şey mi yapıyor filan öyle aklınıza gelmesin. Allah onların da cümlesini lanet eylesin. Ondan da bir korkum, çekincem yok. Cenab-ı Hak onları da yerle yeksan eylesin. Onlar deccalın askerleri. Cenab-ı Hak deccalın askerlerini batırsın. Nerde varsa deccal askeri, deccala hizmet eden, deccalın piyonu olmuş, deccalın emrine girmiş, adı Müslüman da olsa, adı sufi de olsa, şeyh de olsa, âlim de olsa, siyasetçi de olsa, ne olursa olsun, Cenab-ı Hak hepsini yerle yeksan eylesin, hepsini de batırsın. Amin.
Hiç bu konuda yavaşım da yok. Bazen böyle sohbet dinleyenler bana mail atıyorlar: “Hocam korkmuyor musun?” diye bana. Ben de yazıyorum, daha tanışmadım korkuyla diyorum. Rabbim tanıştırmasın. Korkudan uzaklaşın, hiçbir şeyden korkmayın. Allah, Allah’tan dahi, Allah’ı sevin, Allah’ı sevin! işsiz, aşsız, eşsiz, çocuksuz, malsız, mülksüz, hiç, hiç, hiç! Korku yaşamayın. Ya yeter ki dosdoğru yaşayın, yeter ki dosdoğru yaşayın, doğru yaşayın. Yeter ki Allah’ı zikredin, yeter ki Allah’ın yolunda durun. Yemin ediyorum, vallahi de billahi de tilllahi de ne lazımsa önünüze gelecek, önünüze gelecek! Bu fakirin önüne geldi her şey. Önünüze gelecek. Kılınızı dahi kımıldatmanıza gerek kalmayacak, yeter ki Allah’ı zikredin. Hani benim meşhur bir Melami hikayem var ya, hani leylekle ne o baykuş konuşuyorlarmış ya. Derviş de harabeye oturmuş, huzur ediyor, ikisinin konuşmasını dinliyormuş. Leylek diyormuş ki baykuşa: “Hey baykuş”, diyormuş ya, “ne tembelsin”, sabah gittim,” diyormuş. “Aynı yerde tütüyorsun, geldim, aynı yerdesin. Hiç mi çalışmazsın, hiç mi gayret etmezsin?” demiş ya. Baykuş bir bakış fırlatmış. Demiş: “Sen Allah’ı zikrediyorsun, dilinde lak lak lak lak, gidiyorsun,” demiş. “Yılan, çıyan yiyorsun, yine” demiş, solucan yiyorsun. Demiş “Sen ne yapıyorsun?” “Biz,” demiş, “öyle bir Allah’a zikrederiz ki, Cenab-ı Hak fazlasıyla” demiş, “önümüze getirir, seyret bak” demiş. Ne şatahat! Derviş de bunları dinliyor, oturmuş oraya viraneye. Dervişler otel aramaz, dervişler yatacak kalkacak yer aramaz, dervişler yemek aramaz, derviş rahat aramaz. Derviş nerde uyuyacağım, nerde yatacağım, nerde kalkacağım, neyle gideceğim, neyle geleceğim, kim getirecek, kim götürecek, o mu olacak, bu mu getirecek…Dervişin böyle bir problemi yoktur. Derviş Allah’ı zikreder. Yapması gerekeni yapar. Hiç kimseden hiçbir şey istemez.
Baykuş demiş: “Seyret.” Derin bir nefes almış. “Huuuuu” demiş, tabiri caizse arkasının üstüne yıkılmış gitmiş böyle, kendinden geçmiş. Böyle bir titremiş ama o titreme şimdi yalancıdan titreyen dervişler gibi değil. Hıııı yapıyorlar ya, kendilerini güldürüyorlar! Böyle bir titremiş. Üç tane serçe kuşu gelmiş, cik cik cik cik önüne. Bu böyle bir bakış fırlatmış gene üçyüzatmış derece. Bir tanesini pençesinde altına almış, ikisinin de kanalıyla uzaklatırmış. Leyleğe demiş ki: “Biz Allah’ı öyle zikrederiz ki,” demiş, “ Bir esma çekeriz, Allah,” demiş. “Bizim rızkımızı fazlasıyla gönderir, ihtiyacımız olanı alırız da, gerisini azad ederiz” demiş!
Sufi budur! Sufi budur çünkü onun canı gül bahçesindedir, gül bahçesinde. O da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, yedi yemek diye yer. Evlendi diye evlenir. Evlendi, sünnet der, evlenir. Yemek yedi, sünnet der, yemek yer. Sünnet olduğu için yer yemeği, yemeğe ihtiyacı olduğu
için değil, sünnet olduğu için yer. Sünnet için ayak basar, sünnet için yürür. Çünkü onun canı gül bahçesindedir.
“Dostun bahçesinde gül dererken diken ne ki! Dosta dost olmuşken iki lokma ne ki! Dostun sofrasında, dost lokmasını yerken dünya lokması ne ki! Bülbüller dost bahçesinde kendinden geçmiş şakımaktalar. Şarap ne, şerbet ne, su ne? Ne ki? Dost bahçesinde her dem gençleşirken ihtiyarlık ne, kocamışlık ne, gençlik ne ki? Dostun kokusuyla kokulanıp, onun kokusuna bulanmışken karanfilin kokusu, leylakın kokusu, nergisin kokusu ne ki? Eğer sen o dostun canında can olduysan, onun bahçesinde gül kokluyorsan, gül de demeyeyim, onun bahçesinde onu kokluyorsan hiçbir koku, istediğiniz bütün kokuları getirin, ne ki! Önemli olan onun sofrasına oturmak. Rabbim cümlemizi onlardan eylesin.
“Bu diken yiyen vücut devredir. Mustafa’dan doğan da bu deveye bin-
Bu vücut deve gibidir; gider diken yer hep. Hatta dikenler de bizim orada deve dikeni derler. Böyle sulak yerlerde çıkar böyle, kesik deriz biz, böyle tarlaların ortasında bir arık açılır, keskin. Önceden çok su vardı, tarım yapılamazdı. O arıkların kenarında böyle dikenli otlar çıkar. Biz ona deve dikeni deriz, develer o dikeni çok sever. Onları böyle traktörlerin kasasına doldururlar. Benim çocukluğumda çok az yük devesi vardı, sonradan hep güreş develeri var. Hâlâ da güreş develeri var bizim orda, tüylüler. Traktör kasalarında o dikenleri toplarlar böyle ya da develeri salarlar ovaya, develer gider o dikenleri yerler, çok hoşuna gider develerin. Ona bizim orda deve dikeni diyorlar onlara zaten. Onun normalde böyle filizleri vardır. Filizlerini biz çocukken, böyle onlar da lezzetli olur, eğer çok afedersiniz, necaset geçmiyorsa develerden, böyle tarla kenarlarından onun filizlerini koparır, yerdik biz. Egeliler yer onu, çıtır çıtır böyle normalde güzel olur, lezzetli olur. Onun dışını sorarsın böyle, ismail var mı Demirtaş’ta onlardan, dikenli tellerden? Yok mu? Kenger derler Bayındır’da onun adına bir de böyle, deve dikeni.
Şimdi Hazreti Pir burda, vücudu deveye benzetiyor, deve. Diyor ki bu diken yiyen vücut devedir. O zaman diken ne oldu? işte bu cesedi deveye benzetince deveye yiyecek olarak diken, yani senin bu vücuda yedirmiş olduğun her şey, hani bir önceki beyitte diyordu ya “Senin hurma dediğin hurma olarak yediğin dikendir,” diye. O zaman bu vücut, yemesi içmesi ne oldu? Diken oldu. Deve, nerde diken var, biz kültür olarak aşinayız ya ona, nerde diken var, onu arar bulur, kokusundan anlar onu. Sal devenin cilbirini ama bazı develer vardır, huysuzdur. Onu böyle salarsan adama da saray.
Bir bakmışsın adamı altına alıvermiş. Huysuzu çok kötüdür. Allah muhafaza eylesin, adamı öldürür. Hani derler ya deve kincidir, deve kini diye. Deve kincidir.
Böyle git şeye; bir gün biz öyle gittik, Oktay, Nuri, ondan sonra oturuyoruz. Bir tane deve var, biraz normal değil, ayarı bozuk. Geldi şeye, tam bizim önümüze, dikti kafayı oraya. Arkadaki diyor ki şeyde, güreşte sövüyor, vay anasını avradını bilmem ne yaptığımın malına bak diyor, beni hâlâ da unutmamış diyor. Ulan arkamızda ne arıyorsun! Deve dikti ona gözünü. Döndü, ordan birisi dedi ki: “Vallahi gözünü sana dikti,” dedi, unutmamış dedi. Dövmüş onu daha önce, sopayla dövmüş onu. Sopayla dövünce, deve unutmuyor onu. Deve kini diye ordan derler, onun bir boşluğunu bulsa, alır altına.
işte vücut da deve gibi. O deve dikeni aradığı gibi, vücut da heva heves arar. Vücut rahat arar. Vücut yesin içsin, en güzel şeyler yesin, en tatlı, en harika şeyler yesin. Hazreti Ali Efendimiz, yemek çok güzelse içine su dökermiş.
Bizde mümkün mü? Biz harika yemekler yiyeceğiz, gideceğiz böyle o harika yemekler yediğimizde selfiler çekeceğiz, fotoğraflar çekeceğiz, onları ınstagramda paylaşacağız, “Bugün de böyle,” diyeceğiz. Tabii! Dostlarla beraber izleyeceğiz, “Yiyoruz, içiyoruz,” diyeceğiz. Bunları yapacağız biz. Ya önceden millet et alırdı, on sekiz tane üstüne bir şeyler örterdi, sarardı, et olduğu anlaşılmasın, fakiri var, fukarası var diye. Veya bir şey alırdı, göstermezdi kimseye, kimseye göstermezdi millet pazarda bir şey aldığını.
Şimdi öyle mi? Şimdi öyle değil. Gideceksin işte, en ünlü markanın önünde selfie yapacaksın. “Vakkodayız,” ne, bilmem neredeyiz, bir fotoğraf daha. Bilmem ne alıyoruz, bir fotoğraf daha. Bilmem ne giyiyoruz, bir fotoğraf daha. Tabii, marka olmazsa olmaz, bir fotoğraf daha, görülmesi lazım, kocaman yazması lazım, Nike. Tabi!
Görgüsüzler bir şeyin görünmesini ister. Eğitimsiz insanlar bir şeyin görülmesini ister. Kültürsüz insanlar bir şeyin görünmesini ister. Sonradan görme, dangadak olma, onlar bir şeyin görünmesini isterler. O markasını gösterecek, ayakkabısını gösterecek, gömleğini gösterecek. Kadınlar çantalarını gösterecek, Vakko. Benim bildiğim o var, şimdi onun üstüne bir sürü marka çıkmıştır da, bizim gençliğimizin markasıydı işte o. Daha üstün markalar vardır.
Nerede bizim oğlan ya? En üstün marka ne yavrum? Sen biliyorsun markaları. Bir çok var. Dur bir dakika. Hermes var! Ne kadar orda bir takım elbise? Ha, hermes bayan markası mı? Bayan çantaları. Kaç para bir bayan
çantası? Kaç para? Bir bayan çantası? Daire parası be! Beş yüz bir bayan çantası! Daha yüksekleri de var! Sende ne kadar? Söyle söyle. Elliye kadar var! iyiymiş, aşağıda kalmış be. Sen şimdi en aşağısına söylüyorsundur bana. Benim moda ikonum! Yalnız moda ikonumu dinleyemiyorum ben. Allah iyi etsin inşallah.
Şimdi insanlar bunu gösterecekler, illaki. Neden? Görgüsüzlük had safhada. Evini konuşacak, evinin güzelliğini konuşacak, evinin eşyalarını konuşacak, nereden aldığını konuşacak…Ya başka muhabbeti yok! Evini gezdirecek. Allah Allah! Burası yaz köşesi, burası kış köşesi. Ya sen benim samimi arkadaşım, dostum olursun da söyleyecek bir laf yok. Dakka bir gol bir, daha bugün tanışmıştık seninle. Geçenlerde bir yere gittim de, adam evini gezdiriyor bana. Allah’ım diyorum ya Rabbim ya Resulullah, daha neler göreceğim, atmış üç yaşında diyorum. Bunlar neden? Bu işte vücut, vücut deve, diken arıyor. O zaman nefse uyan bir kimse ne yapıyor? O vücut heva hevese, o vücut nefse dönük yaşıyor ama ne yazık ki şimdi bir de kaderin cilvesi var.
Cenab-ı Hakk’ın ilahi tecelliyatı var. O vücudun üzerine Hazreti Muhammedi Mustafa’nın dostları, velileri, varisleri de o vücutta yaşıyor. Hazreti Peygamberin yaşadığı gibi, onun dostları, varisleri de ne yapıyor? O vücudun üzerinde yaşıyor. Ve aslına bakarsanız, bütün müminlerin bütün vücutlarına o Muhammed-i Mustafa’nın nurundan olma ruhları da onlara üfleniyor. Hatta çok uzun bir hadis var, şeyle alakalı, yaratılmayla alakalı. işte ilk yaratılan Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti. Diyor ki: “O Allah’ı zikretti, Allah’ı zikredince sırtından bir ter çıktı. O ilk çıkan, sağ taraftaki terden Cenab-ı Hak peygamberlerin ruhlarını yarattı. Sonra diyor, bir ter daha çıktı, ondan da diyor Cenab-ı Hak velilerin, mürşid-i kamillerin ruhlarını yarattı. Sonra diyor bir ter daha çıktı, ondan müminlerin ruhları yaratıldı. Sonra ondan bir ter daha çıktı, sonra işte arş-ı ala, levh-i mahfuz, ondan sonra işte devam ediyor, cennet… O Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sağ tarafından, sırtından çıkan, bazı rivayetler var, göğsünden çıktığına dair, peygamberlerin ve velilerle alakalı. Değişik yerlerde okuyabilirsiniz. Yıllar, yıllar önce böyle bir şey bir yerde okuduydum.
Şimdi tabii yine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sol tarafından da işte kâfirlerin ruhları gibi sıralanıyor onlar da. Geçmiş gün, şimdi tam olarak hıfzımda değil ama şu normalde kesin, net bu hadis-i şerif. Yani Cenab-ı Hak hadis-i kutside diyor ki: “Seni kendi nurumdan, nurumdan; diğer şeyleri de senin nurundan yarattım,” diye böyle bir hadis-i şerif var. Yani bütün her şeyde o seni kendi nurundan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım diye hadis-i şerif var. Onu bir yerlerde okuyabilirsiniz.
Şimdi böyle olunca işte o mürşidi kamillerin, o velilerin de ruhları o cesetlerde, müminlerin de ruhları o cesetlerde, kâfirlerin de ruhları o cesetlerde, münafık, fâsık, mürted, bütün bunların hepsinin de ruhları nerde? O cesetlerin üzerinde yaşıyorlar, o cesetlerde duruyorlar. Ne zaman? Uyuyuncaya kadar? Uyuduklarında oradan ayrılıyorlar. Bu normalde fiziki. Bir de ne var? Bir de Allah’la olan zikrullahları var. Sen zikrullah esnasında öyle bir eğer seyr-i sülûkun var ise ruhunun senden çıktığını görürsün, tecelliyat olarak. Ruh senden ayrılır vücut zikrullaha devam eder. Vücut zikrullaha devam ederken ruh senden ayrılır, seyr-i sülûkta olanlar yaşar bunu. O ruh ondan ayrılır, aynı uykudaki gibi ve Cenab-ı Hak onu seyrillah dediği, seyrillah budur, ruhu o kimsenin seyir haline geçer. Seyir haline geçer, Cenab-ı Hak onun manevi perdesini açar. Manevi perdesini açınca o ruhi olarak seyrillah yapar. Seyrillah yapar yani Allah’ta seyir, öyle diyelim ona ama normalde, normal şartlarda ruh bütün insanlardan uyuduğunda alınır, kendi katına götürülür.
“Ey deve, sırtında öyle bir gül dengi var ki kokusundan sende yüzlerce
gül bahçesi meydana gelmiştir.”
Ey deve dediği, Hazreti Pir kendi nezdinde mürşidi kamillerin vücutlarını söylüyor. Diyor ki, o ey deve dediği, senin vücudunda bir mürşidi kamilin vücudunda, sen orda duruyorsun, vücut olarak bunu nimet bil çünkü yüzlerce gül bahçesi senin üzerinde tecelli etmiştir. Vücudun bundan anladığı bir şey olur mu? Olur çünkü bir mürşidi kamilin vücudu da bu manada artık o tecelliyatlara ram olmuştur. Çünkü o tecelliyatlar bazen hafif geçer, bazen ağır geçer, bazen zor geçer, bazen kolay geçer. Vücut o tecelliyatlara mahzar olur. Her ne kadar manevi olsa da vücut, ama ızdırabı ama kederi ama üzüntüyü ama sevinci ama hüznünden etkilenir. Hazreti Pir diyor ki senin üzerinde böyle bir zat-ı şerif var, vücuda diyor, o yüzden sende nice gül bahçesinin kokuları vardır. Senin üzerinde bir sürü sıfatsal tecelliyatlar olmuştur. Her ne kadar bunlar manevi olsa da vücut bundan etkilenir.
Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine vahiy geleceği zaman terliyordu, böyle bir kendince sanki ızdırap çeker gibi böyle bir değişik haller alıyordu. Aynı şey; aynı şey dediğim, bunun aynısı olmaz, velilerin, mürşidi kamillerin üzerinde de bu tip tecelliyatlar onların üzerinde etkili olur. Terlerler, yorulurlar, böyle bir uyku halleri olur, böyle bir kılını kımıldatacak hali kalmaz, elini kaldıracak hali kalmaz, tecelliyatın durumuna göre onların vücutları bunlardan etkilenir. Böyle hani zaman zaman böyle zatlar var mı yok mu diye insanlar ‘böyle ya bunlar önceden yaşamışlar şimdi yok öyle bir şey’ diyerek, hadisi şerifleri inkar eder.
Hadisi şerif, imamı Hanbel naklediyor: “Bu ümmette abdallar, yürekleri Halilü’r Rahman ibrahim’in yüreği gibi olan otuz adamdır.” Değişik rivayetler var. Ben bu hemen aklıma geleni yazdım. imamı Hanbel’den. Ha demek ki Halilü’r Rahman’ın yüreği gibi yüreği varsa o kimsenin o zaman o kimse, o vücut onu taşıyor. O vücut onu taşıyınca, o manevi hallerin tecelliyatının etkisini de vücut taşıyor. Etkisini de taşıyor ve o denge veya insanların nazarında dengesizliği de yaşıyor. Yani herkes o mürşidi kamillerin hayatını dengeli zanneder veyahut da bir başkası yakından tanırsa dengesiz olarak görür. Uzaktan gören de dengeli veya dengesiz görür. Aslında onlar da bu manada bir denge unsuru yoktur çünkü tecelliyatın ne zaman nerde vuracağı belli değil, nereye sevk edeceği nereye atacağı da belli değil. Öyle olunca ondan normal şartlarda bir denge beklenmez. Ama insanlar onlardan denge beklerler. Hani dengeli olacak, o alo dediğinde cevap verecek, ne bileyim, gel dediğinde gelecek, git dediğinde gidecek. insanlar öyle düşünürler. Yani şeyh değil mi ya, uyumuyordur, saat dörtte ara. Ne oldu? Pencereme bir kuş kondu, manası nedir. Tabi! Veyahut da gelecek, görüşecek illaki. Sen müsait misin değil misin, o esnada ne işle uğraşıyorsun onun için önemli değil. O şey değil, o önemli derviş, o gelmesi lazım, görüşmesi lazım, görmesi lazım, sana sarılması lazım. En çok seven o! Böyle enteresan. O yüzden normalde onun şahsi maneviyatından dolayı, o vücudun üzerinde birçok tecelli olur. Birçok tecelli olur. Hazreti Pir diyor ki, işte diyor o kokusundan senin üzerinde binlerce koku vardır, tecelliyat vardır. Rabbim cümlemiz onlardan eylesin.
“Halbuki sen hâlâ mugeylan dikenine ve kumsala meylediyorsun. Bu
arta kalası dikenden gülü nasıl toplayacaksın”
Bu mugeylan dikeni ne diye baktım, bu mugeylan dikeni develerin yediği, sevdiği bizim bölgenin deve dikeni kısacası. Tabi Hazreti Pir ona mugeylan dikenini demiş, ben biraz böyle inceden baktım, bu mugeylan dikeni nedir diye, aaa baktım bizim deve dikeni çıktı. Dedim tamam, deve dikeni olarak kalbime geldiydi, deve dikeni. Diyor ki sen hala vücuda diyor bunu ‘sen hâlâ daha mugeylan dikenine ve kumsala meylediyorsun. Bu arta kalası dikenden gülü nasıl toplayacaksın?’ Yani sen hâlâ da heva heves atına binmişsin. Heva heves atında nefsinin sevk ettiği yöne gidiyorsun. Nefsin seni nereye çekiyorsa sen oraya gidiyorsun. Nefsin senden ne istiyorsa sen onu yerine getiriyorsun. Hatta senin ona gücün yetmezse güç getirmeye çalışıyorsun, etrafından güç devşiriyorsun. Nasıl? Yani senin onu alacak paran yok, gidiyorsun kredi çekiyorsun. Senin öyle yaşayacak hâlin yok, gidiyorsun borç alıyorsun, borçla yapacağım diye uğraşıyorsun. Aslında bu
insanların elinden kredi kartlarını alacaksın. Harcıyor boyna! Bunun karşılığı var mı yok mu dinlemiyor, plastik ya, harcıyor. Emperyalizmin kölesi olmuş. Ondan sonra ne kadar yatırılacak? Öyle değil mi kredi kartları, aylık şu kadar, ne kadar harcamış adam? Yirmi milyar yatırılmış. Mecbur yatırılması ne kadar olan? iki milyar. iki milyarı yatırıyor, on sekiz milyar faiz. O bir dahaki aya bir daha faiz yatırıyor. Doğru mu? Böyle değil mi hesap? Ondan sonra kahrolsun emperyalizm! Ondan sonra Allahuekber namazda arkadaş. Faiz noldu? Yemeseydin, içmeseydin, harcamasaydın, almasaydın.
Alma ya! Almak zorunda mısın? Değil. Nefsin seni çekiyor çünkü götürüyor. Herkesin on, on beş tane gömleği var, bir tane daha alıyor. Ucuzladı ama tabi ucuz. Noldu? indirime girmiş. indirime giren her şeyi alman lazım senin. Tabi! Aaa upucuz! indirime girmiş. Kaç para? Üç bin lira. indirime girmiş. Ayakkabı iki bin beş yüz lira. Kaç paradan indirmiş? iki sekiz yüzden indirmiş. Ama ne indirim yapmış ya! Alman lazım muhakkak onu. Tişört kaç para? Beş yüz lira, altı yüz lira, yedi yüz lira, indirime girmiş dört yüz doksan dokuz nokta dokuz lira! Hemen alman lazım. Tabi! Bir marka tişört herhalde dört, beş bin liradır. Sana soracağız yine yavrum, Bilmiyorum, gerçekten fiyatları bilmiyorum. Böyle söylüyorsun ya, çözüyorum. Dursun, gözümden kaybolma. Sen yamala abicim benim şeyleri, benim bir şey alacağım yok, bu durumdan alacak durum yok. Dursun’a sordum, böyle tamir ettiren var mı, dedim. “Bir tek sen varsın” dedi. Yırtıktı da bir tane böyle pantolon gibi bir şeyim var, giyiyordum onu. Kahverengi, rahat böyle, bol. Böyle ucundan sürttürdüydüm onu telde, öyle bir yırtıldı. Kendim onu diktim, yamaladım. Siz yapmazsınız. Sünnet, erkekler yapmazlar bunu, olur mu olur, adamlıkları bozulur. Oysa Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kendi söküğünü, yırtığını kendisi diker, tamir ederdi. Ben de böyle diktim, bir güzel, kötü de olsa diktim. Nasıl? Güzel dikmiş miyim Dursun? istersen değil de! Bizim Berber Ahmet sakalımı bakıyor. Ahmet’e diyorum ki, “Ahmet oğlum, kendim kesiyorum” diyorum ben. “Bir şey diyemiyorum baba” diyor. ismail de sıkıştırıyor onu. Bak diyor sakallarına. Ha ismail? ismail, kendim topluyorum. Bir sabah baskın yapacaksınız, haberim olsun. Ne yapayım ismail, bir de onun mu rüyasına yatayım, hangi sabah gelecekler diye? Allah iyi etsin inşallah.
Bir güzel diktim ben onu. Bir söküldü, bir daha diktim, baktım kenardan bir daha gitti. Bugün, Dursun’a verdim, dedim “Dursun, burayı tamir et, ben giyiyorum bunu” dedim. Tamir etmiş, getirmiş. Allah razı olsun inşallah. Çünkü bu tip esnafların da ayakta durması lazım. Şimdi insanlar yamalı pantolon bilmiyorlar. Allah için, ben de çocukluğumda bilmiyordum.
Ben çocukluğumda yamalı pantolon hiç giymedim. Babam bize hiç yamalı pantolon giydirmedi. Allah affetsin, ben beş yaşında takım elbise giydim. Beş yaşından sonra hep takım elbise giydim. Benim hiç lastik ayakkabım olmadı. Bunu böyle acındırmak için söylemiyorum, hali vakti yerindeydi babamın. Bir de babam çocuklarına çok düşkündü. Belli, filanca terzi “Gidin ordan pantolonluk diktirin” derdi. Gidip diktiriyorduk. Babam seviyordu bizi. Mesela bana diyordu, filanca kızı eve getir, ne istiyorsan iste diyordu. Öyle yetiştirdi beni. Ben kızı eve getirdim, ilkokuldayız, ders yaptık, başka bir şey yapmadık, ya bir şey olacak da değil zaten ama kız eve geldi. O tabii ilkokulda, ilkokuldan da önce. Bizde böyle biraz demek ki erken oluşmuş bazı şeyler. Sordu babam bana, nasıl lan Karabela, dedi. Ben de ona, kitap gibi aç aç oku, demişim. Ölünceye kadar unutmadı rahmetli. ‘Karabela, kitap gibi haaa! Gülüyordu bir de. Hoşuna gidiyordu adamın, seviniyordu adam. Tabi o geldikten sonra abim benim kanatlarımın altında. Hep benden geçirdi. izliyorsa şimdi yani kızı eve getiren benim, o da ayakkabı giydi benle beraber. Gittik kunduracı Hüseyin Bey’e ama öyle model seçmek yok öyle, ne veriyorsa onu giyiyoruz. Gidiyoruz, koltuğunuzun altında ayakkabı ile geliyoruz. Babam bakıyor, “Bu olmamış lan” diyor. “Götürün, değiştirin, başka versin” diyor. Biz götürüyoruz, başka veriyor. Tıraş da aynı. Babam ölünceye kadar bizim tıraş modeli yok. Şimdi bakıyorum, gençlerin hepsi de modelli maşallah, model model üstüne bak hepsi de. Model yok, gidiyoruz berber Nevzat abiye, Allah rahmet eylesin, “Selamünaleyküm”, “aleykümselam”, “Nevzat amca, babam gönderdi, bizi tıraş edecekmişsiniz.”
Bayındır’ın en popüler berberi. Belediye başkanı, kaymakam, müdürler filan, böyle savcısı, hakimi, onda tıraş oluyor. Popüler, bugünün adıyla erkek kuaförü. Popüler, bir kravatı eksik adamın, pırıl pırıl, Allah rahmet eylesin. Eğer müşteri yoksa kendi yapıyor, müşteri varsa kayınçoları var, bizi o yapıyor. Anlıyor adam kayınçosunun yatığını. Gidiyoruz, dön sağına, dön. Dön soluna, dön. Dön arkanı, dön. Enseye bakıyor, “Olmamış, gidin o Nevzata söyleyin…” Makasın ucundan giriyor, el takılan yuvarlağından çıkıyor. Saç, sakal ne varsa, döşeniyor bir güzelce, edebiyat çok geniş! Biz nereye aktaracağız! Gidiyoruz, “selamünaleyküm”, “aleykümselam”, “Nevzat amca babam olmamış dedi”, “Nesi olmamış?”, “Bilmiyoruz Nevzat amca.” Oturuyoruz, iki çıt çıt, bir tık tık yapıyor, hiç unutmuyorum, üç sefer ağustos sıcağında gittik geldik biz oraya. Üçüncüsünde kendi geldi, sövdü, sövdü, sövdü, onun kafasını da götürdü. Babam bize titiz. O yüzden Allah rahmet eylesin, evlatlar üzerinde titiz olmayı ondan öğrendik. Ailenin üzerinde titiz olmayı ondan öğrendik. Babamın çocuklarına, babamın eşine, bir Allah’ın
kulu konuşamaz. Gözünün üstünde kaşı var diyemez hiç kimse. Kendi annesi, babası, annemin annesi babası, abileri dahil buna. Yani annemin abileri de ‘öyle biz abisiyiz’, böyle bir şey mümkün değil. Bunu neden söylüyorum? Ailemi övmek için değil, ölçü!
Ailenize sahip çıkın. Çocuklarınıza sahip çıkın. Hiç kimseye ezdirmeyin eşlerinizi ve çocuklarınızı. Bunu erkeklere söylüyorum. Kadınlar, kocalarınızın arkasından eleştirmeyin. Annelerinize, babalarınıza kocalarınızın gıybetini etmeyin. Kocalarınızı anne ve babalarınızın önünde küçük düşürmeyin. Bu da kadınlara. Bu, aileyi parçalayan aileyi inciten şeyler. Gençler, anne ve babalarınıza saygıda, hürmette, sevgide eksik davranmayın. Babalarınıza karşı babalarınıza karşı kalkıp da serkeş olmayın. Erkeklere söylüyorum işinizde sıkıntı varsa babanızın duasını alın. işiniz doğru gitmiyorsa yolunuz doğru gitmiyorsa muhallebi yerken dişiniz kılıyorsa babanızın duasını alın babanıza helallaşın. Bir sıkıntı yaşıyorsanız annelerinizle helellaşın. Annelerinizin duasını alın. Mümin iseniz, bakın tekrar söylüyorum, iki yakanız bir araya gelmez. Bu tecrübeyle sabit.
‘Benim annem ters’, benimki kadar ters değildir. ‘Benim babam ters’, benimki kadar ters ve tırıl değildir. Ben babama hayır dediğimi hatırlamıyorum, babama hayır dediğimi hatırlamıyorum ben. Ben şeyhime hayır dediğimi hatırlamıyorum. Ben şeyhime olmaz dediğimi hatırlamıyorum. Hatırlamıyorum bakın. Sufinin safı, aptalı şeyhine çarpar. Allah muhafaza eylesin. Şeyhe hayır denmez, haklısın haksızsın. Bazen bana derler ki işte Cafer, Hüseyin, Adnan, işte daha önce öyle dedi bazıları, hani üçünü ayırmıyor yanından. Bürgün birine dedim, sen dedim denemediğimi mi zannediyorsun seni dedim. Bu böyle durdu, bana kaç sefer hayır dediğini söyleyeyim mi sana dedim. Şurda hayır dedin, burda hayır dedin, şurda hayır dedin, şurda hayır dedin dedim. Kaldı bu. Daha ben onlardan hayır kelimesi duymadım dedim. Ne yapalım dediğimde anlatırlar. Örneğin Hacı Erkan’ın hayır dediğini hatırlamıyorum, hani yöneticileri söylüyorum şimdi. Hiç hiç! Mesela Cevdet, hayır dediğini hatırlamıyorum. Hatta Cevdet’e diyorum, şu arabayı alacağım diyorum, duruyor. Ne yapalım diyorum, anlatıyor. Yani o araba sana gelmez, uzun yola gelmez, şöyle olur, böyle olur, dinliyorum ben onu. Hatta bir gün abim dedi ya neden böyle yapıyorsun dedi. Ona öyle söylüyorum dedim bu arabayı alacağım diyorum ben, şimdi bu arabaya tamam diyecek o bak diyorum ben şimdi, Cevdet hakkını helal et. Diyorum Cevdet şunu alalım bak, şimdi öbürkünü dedim ya alacağım diye, onu almasın diye bunu alalım diyor. Bak bir tane opel neydi o? insignia. Cevdet’in saçları dikiliyor, insignayı alacağım diye. Ucuz arabalar bak.
Şimdi insanlar, normalde, işte kendince hayatının hiçbir alanında heva hevese kaptırmayacak, kendisini, nefsine kaptırmayacak. Ne yapacak? O heva ve hevesinden kurtulacak. O çünkü hâlâ da “mugeylan dikenine ve kumsala meylediyorsun.” Hâlâ da heva hevese meylediyorsun. Hâlâ da ben iyi dervişim diye caka satıyorsun. Hâlâ da ben şeyh olmam lazım diyorsun. Hâlâ da şeyhlik istiyorsun. Hâlâ daha kapı kapı dolaşıyorsun, kim bana şeyhlik verecek diye. Böyle söylüyorum, kim söyledi onu diyor benim şeyhlik aradığımı. Dergahtan değil, o kendini biliyor. Bu neden oluyor? Heva hevesten oluyor. Bu nefisten oluyor. O vücut, nefis, onda tecelli etmiş, nefse uymuş bir vücut, heva hevese koşturuyor, gösterişe koşturuyor, şatahata, şatafata koşturuyor. Nefsin emrettiği yere koşturuyor. Nefis neyi emrediyorsa o tarafa koşturuyor. Nefis ne istiyorsa o tarafa koşturuyor. Kendi nefsine uygun eş, nefsine uygun şeyh, nefsine uygun dünya, nefsine uygun bir din istiyor. Nefsine uyacak, onun nefsine uyacak. Yani şeyh de onun nefsine uyacak. Yani şeyh onun nefsine uymazsa, şeyh de şeyh değil. Yani ne olacak ki, peygamberi peygamber olarak gördü mü Ebu Cehil? Görmedi. Utbesi, Şeybesi peygamber olarak gördü mü? Görmedi. Ayı yardı eliyle, Cenab-ı Hak mucize verdi ona, Peygambere sallallahü aleyhi ve sellem e. Amcası! Bakın, amcası, amcası. Dedi ki: “Bu kuyudan beni çıkarırsa Muhammed çıkarır” dedi. “Gidin, ona haber verin.” ipler attılar, urgan attılar. Bir türlü amcası Ebu Cehil’i bir türlü kuyudan çıkaramadılar. Ordan haber verdi, dedi ki: “Gidin, benim yeğenime söyleyin.” O, beni gelir burdan çıkarır.” Geldi dedi ki: “Yeğenim, beni buradan çıkar.” Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, onun Müslüman olmasını istiyor. Cömert, Kureyş’in en cömertlerinden birisi. Yeğenim oldu diye binlerce deve, binlerce koyun kesti, dağıttı Mekke’de. Öyle cömert. Hazreti peygamberin de amcası. O da istiyor ki o islam olsun. Kuvvetlensin islam, din kuvvetlensin, dindarlar kuvvetlensin diye istiyor. Dedi ki: “Ey amca, seni burdan çıkarırsam benim hak peygamber olacağına inanacak mısın?” “Evet,” dedi. “inanacağım.”
Kafirler yalancıdır. Sözünde durmaz, vefasızdırlar müşrikler. Vefasızdırlar, sözünde durmazlar. Hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Allahu Ekber” dedi, iki rekat namaz kıldı. Daha o zaman namaz farz değil ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gece namazı farz. O kılıyor namaz, gündüz de namaz kılıyor. Hazreti Peygamber efendimiz. S sıkıldığında, daraldığında, problem olduğunda ama şükür olarak ama hamd olarak namaz kılıyor Hazreti Peygamber efendimiz. Yani teheccüd namazı ona farz, teheccüdü kılıyor gece ama gündüz de namaz kılıyor. Beytullah’ta da namaz kılıyor Hazreti Peygamber. Yani namaz
Medine-i Münevvere’de farz oldu, orda namaz kılmaya başlamadı Hazreti Peygamber efendimiz. Çünkü o namazı kılıyor. O esnada iki rekat namaz kıldı, hemen kuyunun yanında. Allah’a yalvardı. Dedi ki: “Ya Rabbi yardım et, bunun burdan çıkmasına vesile olsun.” Elini uzattı, elini uzattı, urgan, halat değil, merdiven değil. Elini uzattı, dedi: “Tut elimi”, elini tuttu Ebu Cehil, bismillah, tak, Ebu Cehil dışarda, kuyudan dışarda. Dedi ki ey yeğenim, dedi şu ayı da ikiye böl, gerçekten inanacağım senin peygamber olduğuna dedi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Allahu Ekber, tekrar namaza durdu, iki rekat namaz kıldı Allah’a yalvardı: Ya Rabbi dedi, onun islam olmasını istiyorum. Ay ikiye bölündü. Dedi ki: “Vallahi de billahi de işte senin tam bir büyücü olduğuna inandım.” dedi. Hidayet eden Allah, hidayet edici o.
işte heva hevesine uydun, nefsine uydun. Heva, hevesinin peşinde koşuyorsun. Nefsinin istediği yerlerde koşuyorsun. Sonra bir de kendi kendime düşünüyorsun. Yani üstadımızda para yok, o yüzden böyle söylüyor Değil. Ben sana hakikati anlatıyorum. Marka budalası olma. Ben sana hakikati anlatıyorum. Gösterişe düşme. Bu dünya geçici. Ben sana hakikati anlatıyorum. Gidip de elli bin liraya çanta, alacağına, elli bin liraya çanta alacağına git fakir fukaraya dağıt. Yemin ediyorum cenneti satın alırsın. Sen gidip bilmem kaç bin liraya ayakkabı alacağına, git fukaranın cebine bir beş yüz lira koy, bin lira koy. Bilmem nerde tatil yapacağına fukarayı gözet. Bir yetimi gözet. Bir dulu gözet. Bir fukaranın karnını doyur. Karnını doyur! Ne dedi Musa’ya: “ Bir fukaranın karnını doyurursan, beni doyurmuş olacaksın.” dedi. Bir hastayı ziyaret edersen beni göreceksin yanında dedi: “Bir çıplaklığı giydirirsen beni giydirmiş olacaksın.” dedi. Şimdiki çıplaklardan bahsetmedi ha. Yokluktan dolayı önceden insanlar giyecek bir şey bulamazdı, yokluktan…Giyecek elbise bulamazdı önceden insanlar. Şimdi ne yazık ki öyle değil ama insanlar hamdetmiyorlar, şükretmiyorlar. Ne yazık ki insanlar hâlâ da israf peşinde koşuyorlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden sen bu kafayla, sen bu diken bahçesinde dolaşırken, sen habire de diken yerken hurma niyetine, sen nerden gül kokusu alacaksın! Sen nerden gül bahçelerine gireceksin! Mümkün değil. Allah muhafaza eylesin. O yüzden sen kendini bir şey zannetmekten vazgeç de, tevazu sahibi ol. Sen şöhrete düşmekten, şan, şatafata düşmekten vazgeç. Sen gösterişten vazgeç. Sen annene babana asi olmaktan vazgeç. Sen eşini kırmaktan vazgeç. Sen çocuklarını kırmaktan, ezmekten vazgeç. Arkadaşlarını, kardeşlerini kırmaktan vazgeç. Büyüklerine karşı saygılı ol. Küçüklerine karşı merhametli ol. insanlarla iyi geçin. Anne babanla iyi geçin. Eşlerine, eşler arasında iki eş iyi geçinin. Karı koca
iyi geçinin. Çocuklar, gençler, anne babalarınızla, arkadaşlarınızla iyi geçinin. Serkeşlik yapmayın. Geçiyor bu dünya.
Günler de geçiyor. Bir bakıyorsunuz ki yaşlar gelmiş geçmiş. Ben bazen arkadaşların çocukları evleniyor, bakıyorum. Allah’ım diyorum ya, bu diyorum derviş olduğunda on dokuz yaşındaydı, yirmi yaşındaydı. Şimdi diyorum, çocuğunu evlendiriyor, torunları var. Bayramda Adnan’a dedim bizim, dedim Adnan senin evlendiğin günü biliyorum dedim ya. Bütün böyle çocuklar, torunlar, gelinler, damatlar sıralanınca dedim, evlendiğin günü biliyorum dedim ya. Yani bakıyorum ben öyle, ya diyorum geçmiş günler. Şimdi Hacı Mehmet’in oğlan gülüyor burda. Nikahını kıydım ben onun. Evlendirdi adam çocuklarını. Torun oldu mu? Bak, iki tane torun sahibi olmuş bir de. Benim nezdimde hep dünkü çocuk o daha. Yani bende de büyümüyor dervişler. Bakıyorum Hacı Erkan’a, geçen gün böyle inceledim, ne o, saçı sakalı ağarmış, dedim Hacı Erkan, benim yüzümden ağardı. Değil mi Naki, senin de bembeyaz oldu, değil mi ya? Değil mi, kapkaraydı? Benim yüzümden yavrum, yapacak bir şey yok. Arkanda Atik mi var orada? Atik, kalk yavrum bakayım, bak, saç sakal ağarmış bak Atiğin. Atiğe Allah’ın emrini ben gittim koydum ya. Baktığım zaman, ya geçmiş her şey. Otur Atik, Allah razı olsun, hakkını helal et. Bakıyorsun geçmiş, gidiyor her şey. Yani dün gitti, gitti bakın. Gençliği geri getirebilmek mümkün mü? Şimdi bu saydığım kimselerin gençlikleri dergahta geçti. Bu görünmüyor göze. Hüseyin kaç yaşındaydın? 21 yaşında. Avrupa üçüncüsü güreşçi. Türkiye kaçıncısıydın? Birkaç tane birincilik var. Şimdi amcanın oğlunun da karnı kabaracak. “Ben onu devirdiydim” diyecek. Ha Ali? Nerde Karadağ? Sen devirmiştin değil mi onu? Ha, söyle söyle.
Hüseyin en son kim yendi? Nasıl, nasıl? En son sen yendin. Yenilmişin lan en son? Bana göz ediyor, yenilmedim diyor. Yendim diyor adam şimdi. O nefse ne zor geliyor yenilmek! Nefse çok zor geliyor. Ya boşver ama adam Avrupa üçüncüsüydün değil mi Hüseyin? Ulan yenildiğin adam Avrupa üçüncüsü lan! Yani öyle tırı vırı bir insana yenilmedin sonuçta. Sen kaç yaşındaydın? Askerden geldin, kaç yaşındaydın? Ya, o sene filanca olduydu. Ya askerden geldiydin. Ben sana askerliğini sormuyorum. Nafız’ı geçti bu. Nafız kaç yaşındasın? Yok mu Nafız oralarda? Vallahi Nafız’ı gördüm halbuki orda ya. Orda gördüm. Nafız yok mu orda gerçekten? Yusuf, yok mu yanında Nafız? Bundan sonrasını konuşmayayım. Hayallemişim ben. Nafız’ı orda gördüysem tamam, hayallemişim tamam, bitmiş. Demek Adam burda, bana göre burda. Vay bu adam ne oldu ki böyle ya? Adam burda ya! Vay kurbane vay! Sorsaydım ona kaç yaşındasın diye diyecekti ki bilmirem.
Allah iyi etsin inşallah. Şimdi gençlikleri burda geçmiş onların. Heva heves çekti mi insanı, duramaz burda. O nefisle mücadele lazım. Nefisle mücadele ederekten o heva hevese kaptırmayacak kendini. Hatası olur, kusuru olur, yanlışı olur, eksiği olur ama o kimse heva hevesine düştü mü çeker gider Rabbim muhafaza eylesin. O yüzden, o zaman çeker giderse, heva hevesine uyarsa, nefsine uyarsa, o gül bahçesinde gül kokusu alamaz, o bahçenin kokusundan mahrum kalır. Rabbim bizi onlardan eylemesin inşallah. Amin. Saat 11.00 olmuş. Muhabbet güzeldi ama buraya kadardı. Hakkınızı helal edin. Allah razı olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin.
https://www.youtube.com/live/RjSnQXQXabw?si=uE8rpDdqINKzO0iP
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Nefs, Sülûk, Sünnet, Şeyh, Muhabbet, Şükür. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı