Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, hakkı anlatan, hakka tabi olanlardan eylesin. Batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden batıla karşı her şeyini feda eden, onu durdurmak için her şeyini feda eden kullarından eylesin. Rabbim nerede bir Müslümana zulmediliyorlarsa o zulmün intikamını alırsın. O zulmeden insanları, zulmeden sistemleri, zulmeden devletlerin hepsini de kahru perişan eylesin, onları birbirlerine düşürsün. Cenab-ı Hak bu mübarek arefe gününde bayram dinlemeyen, arefe dinlemeyen, çocuk dinlemeyen, kadın dinlemeyen ve her gün çocukları katleden, çocuklara tecavüz eden, kadınlara, kız çocuklarına tecavüz eden bu pis siyonist israil’i helak eylesin. Doğu Türkistan’da, ordaki Müslüman Türklere her türlü işkenceyi yapan, her türlü soykırımı yapan Çini de helak eylesin. Amin. Ecmain. 1959’u okuduyduk: ‘Korkusundan dağın yüreği kan olmasaydı ‘Eşfakne minha’ denir miydi?’ Korktular, çekindiler çünkü emaneti almak istemediler. Onu anlattıydık, emanetle alakalı. 1960. beyit:
“Bu Allah kokusu, dün gece bize başka türlü zuhur etti fakat birkaç lokma geldi kapıyı kapadı. Lokma için bir Lokman rehin oldu. Şimdi Lokman’ın sırası, ey lokma, sen çekil.”
Zaman zaman insanlar mürşidi kamillerin sohbetlerine giderler. Bir velinin, bir mürşidi kamilin sohbetine giderler. O sohbete gittiğin zaman o mürşidi kamilden feyzi ilahi tecelli eder. Bu feyzi ilahinin tecelliyatını
durduracak olan müritlerin lokmaya düşkünlüğüdür. Burda Hazreti Pir, ‘Bu Allah kokusu dün gece bize bir başka türlü zuhur etti fakat birkaç lokma geldi kapıya dayandı, lokma için Lokman rehin oldu, şimdi Lokman’ın sırası ey lokma, sen çekil’ derken, bunu kendi üzerinden konuşuyor. Sanki lokmaya düşkünlüğü oymuş gibi bakın lokmaya düşkünlüğü oymuş gibi söylüyor ama bir mürşidi kamil, bir veli, lokmaya düşkünlüğü olmaz ama müritlerin lokmaya olan düşkünlüğünden dolayı, müritler o gelen feyzi ilahinin önünde perde olurlar. Yani o feyzi ilahinin kendi üzerinde tecelli etmesine, onların lokmaları engel olur. Hani bu normalde insanlar, hele bu popüler kültür dediğimiz bu kültürsüzlük işgaline uğradığından beri, yemek yemeyi çokça abarttılar, çok doymayı, çokça abarttılar. Yani bu noktada artık insanların ölçüsü kalmadı. Mesela Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, günde iki öğün yemek yerdi, üç öğün yemek yemezdi.
Üç öğün yemek bize batıdan geldi. Bu normalde bizim kültürümüz değildi. Mesela Osmanlı’da hiçbir zaman üç öğün yemek yoktu. Benim çocukluğumda üç öğün yemek yoktu. Yani normalde tarlada çalışanlar ancak üç öğün yemek yerdi. Tarlada çalışmayanlar üç öğün yemek yemezlerdi. Yani o kimse, tabiri caizse sünneti seniyyeye tabi olurdu benim çocukluğumda. Bu neydi? Bu kuşluk vakti dediğimiz saat dokuzda, onda bir yemek yenir, bir de ikindi ile akşam ezanı arasında yemek yenilir. Yemek iki öğündü. Normalde dergahlarda da aynı şekilde olurdu, eski dergahlarda. Eski dergahlarda, tekkelerde üç öğün yemek yoktu veya sabahtan akşama kadar da yemek yoktu. Normalde kuşluk vakti saat dokuzla on arasında bir sabah kahvaltısı gibi bir yemek yenilir bir de ikindi ile akşam namazı arasında, akşam namazından önce, kerahat girmezden önce bir yemek daha yenirdi ama normalde insanlar şimdi yemeye çok düşkün olunca, bu feyzi ilahinin tecelliyatı, o yemekler, tok karınlar, perde oldu. Mesela zikrullahta da perde oluyor. Herkes tıka basa yemeğini yiyor, geliyor, tıka basa yemek yiyip gelince aslında zikrullahtaki feyzi de alamıyor veya tıka basa yemek yiyor ramazanda, teraviye gidiyor, teraviye gidince ordaki o feyzi ilahiden de bir şey alamıyor. Bu noktada insanlar ne yazık ki Nebevi kültürü terk ettiler.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem in sünnetini terk edince artık insanlar önlerine ne gelirse yemeğe başladılar. Öyle olunca aslında mürşidin üzerinden gelecek olan o feyzi ilahi ne yazık ki dervişlerin üzerine tecelli etmedi. Dervişler, o feyzi ilahiden faydalanamadılar. Aslında yağmur yağıyor ama o kimse şemsiyeyi kendine tutuyor, yağmurdan faydalanmıyor veyahut da güneş her gün doğuyor, güneşin doğmasında bir problem yok amma velakin o güneşten faydalanmak için insanlar güneşe çıkmıyorlar. Güneşe çıkmayınca da güneşten faydalanma yok. Oysa hani bu perdeyi
kaldırmanın ilacı nerde? Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretlerinde, buyurdu ki: “Ademoğlu karnından daha kötü bir kabı doldurmamıştır. Adem oğluna belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Mutlaka bundan fazlası yemesi icap ederse, midesini üçe bölsün. Üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de nefesine ayırsın.” Enteresan bir şey, bakın, nefesine. Tirmizi’de geçiyor bu.
O zaman normalde demek ki yemek zorunda kalırsa. Yemek zorunda kalmazsa, o zaman ne yapacak o kimse? Birkaç lokmayla yetinecek. Üç beş lokmayla yetinecek. Bakın üç beş lokmayla yetinecek. Demek ki bir sufi tıka basa yemek yemeyecek. Tıka basa yemek yiyorsa, o zaman o sufilik adabına erkanına, daha doğrusu sufilerin yemek adabına uymadı. Tıka basa karnını doyurmak yok. Mecbur kaldın, nerde mecbur kalır? Misafirlikte mecbur kalır. Nerde mecbur kalır? Üstadının sofrasında, üstadı ye derse, orda mecbur kalır. Burda mecbur kaldığında midesinin üçte birini yemekle dolduracak, üçte birini suyla dolduracak, üçte birini de yani nefes alıp vermesini kolaylaştırması için boş bırakacak. Yine ayet-i kerimede Cenab-ı Hak Bakara, 168’de: “Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helal ve temiz şeylerden yiyin, şeytanın adımlarını izlemeyin çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” Cenab-ı Hak böyle buyurarak, yediklerimizin, içtiklerimizin helal, bakın helal olması yetmiyor. Yanında bir de ne olması gerekiyor? Temiz olması gerekiyor, temiz. O zaman bir sufi yediğine, içtiğine dikkat edecek. Az yiyecek, az yediği de helal ve temiz olacak. Bakın, helal ve temiz. Ne yazık ki bugün dünya üzerinde gıda terörü var. Dünya üzerinde yeme içmeyle, atıştırmayla bütün insanlığı zehirliyorlar. Bütün insanlık yemeden içmeden kaybediyor. Bütün insanlık!
Hazır gıdalardan, dondurulmuş gıdalardan, neyle beslendiği belli olmayan beyaz et, tavuk etinden, neyle beslendiği belli olmayan koyun veya sığır etinden, hatta daha da ilerisi koyun veya sığır olmamasına rağmen insanlar bilmediklerinden dolayı domuz etinden veya domuz etinin yan ürünlerinden, domuz etinden yapılmış döner köfte, domuz etinden yapılmış bir sürü yiyecek var, bunlardan zehirleniyor veyahut da işte ambalajlanmış atıştırmalıklardan, ambalajlanmış yemeklerden, içmeklerden, yoğurdu, sütü, peyniri dahil buna, tereyağı da dahil buna, ambalajlı olan bütün yiyeceklerde ne oluyor? insanoğlu zehirleniyor ve derviş, sufi, bunlara dikkat etmesi gerekiyor ki ona feyzi ilahi onun gönlüne gitsin. Ama senin yediğinde haram var ise senin yediğinde, bak, kazancında demiyorum, senin kazancın helal olabilir, sen helal kazancıyla gidip haram, kirli, pis, temiz olmayan, necaset olan, içinde kimyasal maddeler olan, kimyasal karışmış yiyeceği aldın yedin, bu sefer o senin maneviyatını bozuyor. Bakın, o sizin maneviyatınızı
bozuyor. Bu sefer feyzi ilahiden alınması gereken ilim, bilgi, hikmet ne yazık ki almıyor. Lokma onun önüne engel oldu. Sen kendince şöyle diyorsun: “Benim kazancım helal.” iyi, senin kazancın helal ama yediğin helal değil, yediğin temiz değil. Ne işin var senin elinde çatosla patosla bilmem neyle? Veya ne işin var senin kalkıp da ambalajlı yiyeceklerle? Sen geleneksel ne yiyeceksen yesene. Git, geleneksel tarhana çorban nerde kaldı senin? Geleneksel kelle paçan nerde kaldı? Gidip de hazır bülyon çorbalar, yok hazır çorbalar, bunlarla ne işin var senin? Derviş insansın, sen git orda salçayı karıştır ye. Hazır gıdalarla ne işin var senin? Hazır gıdalarla ne işin var? Böylece ne olmuş oldu? O kimsenin üzerine gelecek olan feyzi ilahi kesildi. Günden güne o kimse dinden soğumaya başladı. Günden güne namazdan soğudu, oruçtan soğudu, dervişlikten soğudu. Yediğine içtiğine dikkat etmediğinden dolayı, bakın, dervişliğinden soğudu. Kendince bir de şöyle dedi, Allah bizi affetsin, dedi ki: “Ya şeyh efendinin sohbeti de yani olmuyor işte.” Kendine bakmadı. Bakmadı!
Toplum tembelleşti, yedikleriyle alakalı. Şişman, yeme kardeşim! Kadınlar, erkekler, bilhassa kadınlar, evlendikten sonra veriyorlar hamur işini kendilerine, adamla evlendiler ya tamam bitti! Erkekler de aynı, yiyorlar boyna. Bir bakmışsın evlenmiş, olmuş yüz on kilo, benim gibi. Allah muhafaza eylesin. Hayır! Sufi çok yemez, çok uyumaz, sufi olur, olmaz her şeyi konuşmaz, diline sahip olur. Yok! Allah bizi affetsin. Yine Suuti’den, bir önceki de Suuti’dendi, bu da Suuti’dendi: “Sizin Allah’a en sevimli olanınız az yiyip içen ve bedence hafif olanınızdır.” O zaman biz az yiyip içenlerden olacağız, çok yiyenlerden değil. Önümüze ne gelirse yiyenlerden değil, rafta ne varsa yiyenlerden değil. Yok! Naturel yiyeceğiz, naturel besleneceğiz. Naturel besleneceğiz, az yiyeceğiz, kilomuza dikkat edeceğiz. Evet, şişman derviş olmaz, önüne geleni yiyen derviş olmaz. Az ye, az! Zikrullaha gelirken özellikle az ye. Perşembe zikrullahı veya mahalledeki zikrullahta gideceksiniz, az yiyin. E deneyin, zikrullahtan daha fazla lezzet alacaksınız. Bu batı kültürü bizi perişan etti. Biz sünnet-i seniyyeyi terk ettikçe bozulduk ve bozulma hızla devam ediyor. insanlar önceden bir şey yiyeceğinde insanlar görür, göz hakkı olur, alanı var, almayanı var, yiyeni var, yemeyeni var diye saklardı bir şeyi. Benim çocukluğumda, pazar heybeleri vardı. Millet, haybeye koyardı; gören olur, görmeyen olur diye. Kûfeler vardı, sepetler vardı; gören olur diye onların içine koyardı. insanlar açıktan bir yiyecek götürmezlerdi, böyle dışarlarda lokantalarda, ne bileyim, işte restoranlarda, dışarı masa at, herkesin göreceği yere otur, yemek ye, bu görgüsüzlüktü, bu hâlâ daha görgüsüzlük. Hâlâ da görgüsüzlük bu. Yoldan gelip geçenlerin önünde yemek yemek görgüsüzlük, nezaketsizlik. Sonradan görmelik bu! O kimse bir görgü
almamış, bir terbiye almamış. Bir kadın, bir erkek, eline dondurma alıp yalaya yalaya yolda yürümezdi. Bu görgüsüzlüktü, hâlâ daha bu görgüsüzlük.
Bir kadın, bir kız çocuğu, sokakta dondurma yalaya yalaya yürümez. Bir kimse, elinde simit, poğaça, börek neyse, yiye yiye yolda gitmez. Bunlar görgüsüzlük bunlar. Toplum içerisinde bir araçta gidiyorsunuz, bağıra bağıra telefonla konuşulmaz. Görgüsüzlük. Toplu ulaşım araçlarında bağıra bağıra telefonla konuşmak görgüsüzlük. Konuşulmaz, yolda giderken bağıra bağıra telefonda konuşulmaz. Görgüsüzlük. Özür dilerim, şu anda yolda yürüyorum, birazdan görüşelim veyahut da bağırmadan sessiz sessiz konuş. Bunlar görgüsüzlük. Yolda yemek yiye yiye yürümek görgüsüzlük. Bir şey içe içe yürümek görgüsüzlük. Elinde yiyecek sallaya sallaya gitmek görgüsüzlük. Dışarıdan pahalı bir yiyecek aldın, onu göstere göstere götürmek görgüsüzlük ama bunları terbiye edecek, bunları nasihat edecek hiç kimse kalmadı. Hiç kimse kalmadı. Sen bir restoranda yemek yiyeceksen hiç kimsenin görmediği yere git otur. Herkesin göreceği yere oturma. Görgüsüzlük bunlar. Bu, kendi kendisinin reklamını yapmak, görgüsüzlük. Herkesin içerisinde telefonla işin yok, telefonla oyna, görgüsüzlük! Bir arkadaşlarınla oturmuşsun, masaya telefonunu koy, masaya normalde arabanın markasını koy, masaya bir şeyler koy, görgüsüzlük, görgüsüzlük! Ama bu kültür, görgüsüzlüğü pompalıyor.
işte ne giyiyor? Nike giyiyor! Koskocaman burda göğsünde nike yazısı, onu gösterecek. Ya o nike da görgüsüz, sen de o görgüsüzlüğe pirim veriyorsun. Sen de görgüsüzsün! Bu varlıkla yoklukla alakalı değil, bu direk görgüsüzlük. Giydiğin markayı öne çıkarıyorsan görgüsüzlük. Marka düşkünlüğün varsa görgüsüzlük. Sen sonradan görme olmuşsun. Senin bir eğitimin yok, senin bir kültürün yok. Sen kültürsüz, köksüz bir insansın. Senin kültürün olmuş olsaydı, bir kökün olmuş olsaydı, marka budalası, marka aptalı olmazdın. Senin bir eğitimin olmuş olsaydı, eğitimin olmuş olsaydı, sen tırnak içerisinde değerler eğitimini almış olsaydın ailenden, sen böyle bir şeyi göstere göstere yaşamazdın ama onu verecek aile de yok. Aileler de görgüsüz. Görgüsüzlük bunların hepsi de.
Gösteriş, görgüsüzlüktendir. Nefse uymaktandır. Böyle ne yediğini bilmemek de görgüsüzlükten, kültürsüzlüktendir. Gece gündüz yemek yiyor, görgüsüzlükten, kültürsüzlükten. Akşam belli bir saatten sonra yeme, Sivaslılar gibi olma. Sivas’a gittim, gece saat birde yemek, sofra kuruyorlar. Dedim bu ne? Yatsılık diyorlar onlar, bildiğiniz yatsılık diyorlar. Yani sofra böyle basit bir sofra değil, Allah ne verdiyse. Hiç şeyleri yok bu konuda böyle yavaşları da yok. Diyorum bu ne? Bu yatsılık diyorlar. Biz bunu yemeden uyuyamayız. Naki, öyle mi? Sen de devam ediyor musun hâlâ da? Ediyor!
Yatsılık geçiyorsunuz yani, dayanamıyorsunuz, tabi! Yani kültür oturmuş. Ben bunu denemeye kalktım, yüz otuza çıktım. Yok, bu mümkün değil. Sürdürülebilir bir şey değil ama yiyorlar. Bu bir de envai çeşit. Yatsılık dediğin şey ne ararsan var sofrada. Yani sofra kallavi böyle içinde bir de ne, lavaş ekmek mi ne diyorsunuz siz? Yufka ekmek. Tabi yufka ekmek, böyle yiyorlar, bir de sen yemezsen üzülüyorlar, kırılıyorlar, inciniyorlar. Ya benim kültürüm değil diyorum ben. Ya kurban olayım Mustafa abi ya, diyor. Yani Ege’nin diyor kültüründe bunu yemiyor musunuz, diyor. Yemiyoruz diyorum ya, biz bunu böyle yemiyoruz. Kışın bir tek meyve, çerez; işte yazın meyve yeriz diyorum ben, bu kadar. Yok, böyle bildiğin yufka ekmek, kavurma, evirme çevirme, ne o, pastırma, ne ararsan var ya. Ha, otantik, naturel yiyecekler, ayrı mesele ama sufi az yemeye çalışacak, az yiyecek, az uyuyacak. Ya nerde az uyuyacak sufi, görmedik ya. Yok!
Ben artık Bursa’da dokuzdan önce dükkan açan, ne o, dükkan erbabı bilmiyorum. Bir Cevdet; diyorum Cevdet, kaçta geleyim, kaçta gelirsen gel diyor. Biz yedi buçukta dükkanı açıyoruz diyor. Kaçta açıyorsunuz Cevdet? Yedi buçukta. Yok, açmıyor millet yedi buçukta dükkan. Sekizde dükkan açmıyorlar. Kapalı çarşı onda açılıyor. Nerde, kapalı çarşı esnaf var mı? Kim var? Hepsi bugün orda zaten, değil mi? Sabah onda açılıyor kapalı çarşı. Yani sabahleyin siz erkenden bir yere gideceksiniz değil mi, yani kapalı çarşıdan bir şey alacaksınız, alamazsınız. Saat onda açıyorlar. Sizin dokuzda, sekiz buçukta kapalı çarşıya girmeniz mümkün değil. AVM’ler de öyle, onlar da onda açılıyor, değil mi? Var mı AVM’de çalışan? Var olsa dahi varım demeyecek mi yoksa? Evet, onlar da onda açılıyor. Onlar akşam onda kapatıyorlar herhalde, değil mi? Onda, on birde. Kaçta kapatıyorlar? Onda mı kapatıyorlar? Evet. O zaman ne olacak? Şişmanlık, uyku, tembellik, ardı ardına geldi. Ardı ardına gelince Allah muhafaza eylesin, yapacak bir şey kalmadı.
“Bu mihnet ve meşakkat lokması yüzünden Lokman’ın ayağına ba-
tan dikeni çıkarın.”
Lokman kim? Malum, Lokman aleyhisselam. Davut aleyhisselam zamanında yaşamış. Sufilerce peygamber ama bazı zevat için işte Allah’ın bir veli kulu olarak tanımlanmış. Ama sufiler Lokman aleyhisselamı peygamber olarak tanımlarlar. Derler ki peygamber Lokman aleyhisselam ama burda Hazreti Pir, Lokman’ı kastederken, Allahu alem, benim kendi şahsi düşüncem, burda bir mürşidi kamili söylüyor, kendisini söylüyor. Yani diyor ki Lokmanın ayağına batan dikeni çıkarın. Bu mihnet ve meşakkat lokması yüzünden. Yani bu mihnet ve meşakkat lokması. Ey dervişler, fazla yemeyin. Fazla yiyince Lokman’dan gelecek olan feyzi ilahinin önünü kesiyorsunuz. Size tecelli etmiyor, size tecelli etmiyor! Oysa, hani açlığın tadını almış
olsanız, açlığın tadını alsanız, açlığın hikmetlerini bilmiş olsanız hiç doymazdınız. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ömrünce hiç doymadı, hiç doymadı! ibrahim aleyhisselam, eğer ki misafiri gelirse doyardı, misafirle yemek yensin diye. Yemeğin adablarındandır. Ev sahibiysen veyahut da oranın hatırı sayılır büyüğüysen yemezsen dahi sofradan kalkamazsın. Yesen dahi sen sofranın küçüğüysen yine sofradan kalkmazsın. Sofranın büyüğü sofradan kalkmadıktan sonra, hiç kimse sofradan kalkmaz. Sofranın adabıdır. Sofranın adabıdır, evin veya sofranın büyüğü yemeğe başlamadan yemeğe başlanmaz. Sofranın adabıdır, sofrada ne varsa herkes bir lokma iki lokma yer. Sofrada herhangi bir kimse ben bunu yemeyeceğim, demez. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, yemek ayırt etmezdi. Bazı yemeklere kültürüm değil derdi ama onu yasaklamazdı, onu kerih görmezdi, o yemeği eksik görmezdi. Sofra adabı, çocuklara, gençlere bunu öğretin. Evde baba varsa baba, baba yoksa anne, anne yoksa abla veya abi, o esnada sofranın büyüğü kim ise o yemeğe başlamadan yemek başlanmaz. O sofradan kalkmadan da hiç kimse ben doydum deyip kalkmaz. Bu, evin büyüğüne, sofranın büyüğüne karşı edep ve adap dışı bir harekettir. Oturursun sen de ne zaman evin büyüğü sofradan kalktı, sen de o zaman kalkarsın. Ne zaman üstat sofradan kalktı, sen de o zaman sofradan kalkarsın. Ne zaman zakir kalktı, ne zaman çavuş kalktı, ne zaman o sofranın büyüğü, öyle ya, bir eski derviş de olabilir, ne zaman o kalktı, o zaman kalkarsın. Vazifeler hariç, bardak gelecek evin en küçüğüdür veya evin kızıdır, bardağı alır gelir. Anne bardak alıp gelmez. Anne su katmaya gitmez orda evin kızı var iken. Orda evin küçük oğlu varken anne baba sofradan bir eksik bir şey varken kalkmaz. Anne baba çocuklarının hizmetçisi değildir. Çocuklar anne babaya hizmet ederler. Çocuklar anne babaya yardımcı olurlar ama ne yazık ki öyle değil.
Şimdi bana anlatıyorlar kadınlar da, erkekler de, “Anne, bana bir bardak su kat.” Bayan kadın derviş şikayet ediyor. Dedim kabahatli sensin. ‘Yavrucum, sen kalkıp alır mısın suyunu? Hadi yavrum.’ Böyle söyleyeceksin, nasihat edeceksin. Sofra adabı da kalmadı. Evet, bu açlığın lezzetini almak, doymamanın lezzetini almak, bunu sufiler yaşar. Çünkü açlık insanda düşünmeyi, tefekkür etme gücünü çoğaltır. Çünkü tok karın, insanın beynine ve normalde kanını aşırı derecede yoracak olduğundan, onun tok karınlı bir kimsenin keskin düşünce kabiliyeti kalmaz ve onun anlayışı, sezişi, bir şeyi hissetmesi kalmaz. O, normalde sürekli böyle ıvır zıvır yiyen bir kimse, atıştıran bir kimse o tokluktan dolayı, hadisi şerif ne diyordu? Şişmanlık, şişmanlık neyi getiriyordu? Uykuyu. Uyku neyi getiriyordu? Tembelliği. işte o tokluktan dolayı onda bir tembellik oluşur. O, kalbi körelir, kalbi onun
katılaşır, kalbi kararır. Tok karna sahip olan bir kimsenin kalbi kararır. O, devamlı tokluk hissi yaşamayacak, o devamlı açlık hissi yaşayacak ama yemeyecek. O yüzden normalde bir de o tok karınla ona desen ki şurdan şuraya gideceksin, birisi aç karnına, daha zayıf olan, daha dakik, daha hızlı gider. Öbürkü kilolu olan daha hızlı olmaz. Onda bir de tembellik oluşur, o oturduğu yerden kalkmak istemez. Allah bizi affetsin. O yüzden aç kalmak ise o insanda kalp yumuşaklığına sebebiyet verir. Aç kalanda kalbi zikrullaha alışır. Aç kalınca o kimse Allah’ı zikretmekten tat alır, lezzet alır. Allah’ı zikretmek onun normalde ruhuna, kalbine hoş gelmeye başlar. Bu, ancak aç olana olur.
Bakın, sabahleyin normalde, hani sabah zikri yapabilenler için söylüyorum, yemek yedikten sonra o zikrullahın tadını bulamazsınız sabahleyin ama kalkın seher vakti, sabah namazı vaktinde, sabah namazı vaktinde bir böyle bir üzerinizde bir hafiflik, üzerinizde bir yumuşaklık, üzerinizde bir tatlılık oluşur. Yani böyle uykunuz gelmez, hımbıllık çökmez size. Aynı şeyi sabah namazında kahvaltı yapın, kahvaltıdan sonra uyumak istersiniz, anında uyku gelir insana. Ama normalde, eğer o kimse geç kahvaltı yaparsa, on, on buçuk gibi eğer işi müsaitse, durumu müsaitse. Şimdi saat on, on buçuk gibi dedim diye, eşi çalışan hanımefendiler, yani onda kahvaltı yapacak, eee? O onda da gidiyorsun zaten sen, adam işe gidiyor. Kaçta? Sekizde işe gidiyor, hanımefendiler de uyuyor zaten o esnada. Adamlar kahvaltı yapmadan gidiyor. Ondan sonra bakıyorum ben, adamın elinde iki tane poğaça poşetin içinde, sallana sallana gidiyor veyahut da filanca fırının böreği çok güzel. Ezberlemiş filanca fırının böreğini. Evinin böreği yok. Neden? Sabah sekizde kim kalkacak da o kahvaltıyı hazırlayacak? Sabah sekizde hanımefendinin kalkması için altıda kalkması lazım, altıda kalkacağına göre o zaman sabah namazına kalkacak. Sabah namazından sonra kahvaltı hazırlayacak beyine. Adam kaçta dükkana gidiyor? Sekizde. Dükkanı kaçta açıyor? Yedi buçukta, sekizde. Cevdet diyor ki yedi buçukta dükkan açıyorum diyor. Cevdet yedi buçukta poğaça yemez. Poğaça yiyenler düşünsün. Saat sekizde poğaça… Adam yedi buçuk, sekizde, hatta çarşı esnafı, onda geliyorsun ya, onda çarşı esnafı dükkana geliyor! Git Abdal simit fırınının önüne, sırf çarşı esnafı, kuyrukta. Abdal’ın simidi çok güzel. Hıhı, yedim ben de! Tabii, sen Abdal’ın poğaçası, nesi bir de, tahinlisi mi? Tahinlisi mi meşhur? Tahinlisi mi meşhur ismail, tahinlisi mi meşhur? Sabahları giriyor musunuz kuyruğa siz de? Sen kurtulmuşsun sen. Birisi desin ki ben kuyruğa girdim orda! Neyse, kimse demesin, üzülürüm. Bin yıl aç kalacağımı bilsem gidip de orda simit kuyruğuna girmem yani. Ne kadar meşhur olursa olsun. Nefret ettiğim şey. Var ya lokantalarda da tabildot.
Alıyorsun, kaşığını, çatalını, ekmeğini, sıraya gir, ondan ver, ondan ver, ondan, ver. Ondan sonra parayı öde, git.
@#####@ Biz bir gece anlatıyorum bunu ya? Denizli’den abime tezgah aldık, geliyoruz. Ben, bastım geliyorum tabii, o da ustalarla geliyor. Bana telefon açtı, nerdesin dedi, dedim Afyon’u geçtim. Yemek söylemeyecek misin bize dedi, söyleyeyim dedim. Hadi girin o zaman dedim. Girdik. Orda bir meşhur neydi lokantanın adı, i’le başlayan? ikbal. Şeyh efendiyle de oraya girerdik, orada yemek yerdik. Döndüm ben yoldan, o ikbal’in normal lokantası kapanmış, gece ya, oniki, bir. O böyle tablet usulü, oraya başka bir yer açmışlar. Biz girdik içeri. Aaa! Her şeye sıraya gireceksin. Ben döndüm ordakine, abicim bulaşık hane nerde, dedim. Noldu hacı abi, dedi. Dedim ekmeği al, kaşığını al, yemeği al, parayı öde… Yedikten sonra dedim bulaşık haneye geçeyim, bulaşığımı da yıkayayım, dedim ben. Hani biraz sesli konuşuyorum, hemen oranın, böyle belli, şefi herhalde, Hacı abi, sen şu masaya otur hemen, dedi. Rezerve yazmışlar bir tane masaya, en gösterişli masaya. Abim de yanımda, diyor yapma diyor ya, bunu yapma diyor bana. Dedim çek elini, dokunma bana. Kendi paramla, dedim kendime hizmet edeceğim bir de dedim. Dokunma dedim. Bana diyor ki gene diyor yapma, hani tarzını konuşturuyorsun gibisinden bir şey. Ya dedim hacı abi, sus ya, karışma sen bana! Gittik baş köşeye oturduk. Garson açtı servisi. Ben meyhane usulü bahşiş patlattım şimdi, garson başımda duruyor benim. Yemeklerimiz geldi, bir bahşiş daha ben. Garson iki tane komi topladı. Ben peçeteyi böyle şimdi alıyorum ondan sonra, koyuyorum, tak alıyor garson peçeteyi. Bütün herkes de bize bakıyor, hani kim bunlar. Abim gömüldü tabağa, kafamı kaldıramıyorum dedi. Kaldırma, sen alışkın değilsin böyle şeylere dedim. Sen alışkın değilsin, kafanı kaldırma, dedim. “Daha var mı ilerisi dedi? Var dedim. Olmasa bir cümbüş takımı getittireyim ben buraya. Çocuk duydu, emrin olur hocam, dedi. Bir de hocam demeye başladı bana. Yemeğin kölesi olmuş insanlar. Bakın, yemeğin kölesi olmuş. Yiyecek ya onu, sıraya giriyor! Yiyicek onu. Girme sıraya ya. Yemeğin kölesi olma!
Seyit Taş Antep’i gezdiriyor bana, meşhur nohut dürümcüsünün başına gittik, ben seyrediyorum. Adam şalvarı çekmiş, Antep şalvarını, oturmuş, o kömür çekilen kovalar var ya plastik kovalar, eskiler bilir onu. Bilenler elini kaldırsın. Bu kadarı yeter zaten. Öbürküler yeni nesil, görmemişler. Bildiğiniz o şeyden, ne o, böyle kamyon lastiğinden olan kovalardan. Adam böyle nohutu koymuş içine. Onun içinde nohut, tepsilerde maydanoz, ıvır zıvır, böyle soğan, ondan sonra, kimyonu, karabiberi, acı pul biberi, etrafına sıralamış böyle, yüzüne bile bakmıyor. Geliyor mesela bir kimse, ben de onun ritmik hareketlerini izliyorum, kültürel hareketlerini izliyorum. O
geliyor, “Bize dokuz tane,” diyor. “Ağam acı koyam mı” diyor ondan sonra, o diyor ki, “Her şeyi bol olsun,” böyle eli ritmik, ekmeği allıyor, bir vuruyor orta yere, hemen nohutu atıyor, kimyon, karabiber, toz biber, maydanoz, soğan…Hemen dürüyor böyle, yan tarafa veriyor. Yan tarafta duruyor, sekiz tane, dokuz tane, onbeş tane, onüç tane…Ben de seyrediyorum başında, kültür diyorum içimden, kasaplar çarşısında. Nerde hoca bizim? Hoca girdin mi, orda nohut yedin mi? Nasıl? Lezzetli değil mi? Hala daha duruyor mu orası? O en eski kasapların içinde vardı bir tane, küçük bir dükkan. En eskisi orası, benim gittiğim yer. Ritmik, adam böyle yapıyor, ben de seyrediyorum. Seyit, Taş’la beraber seyrediyoruz. Adam kafasını kaldırmadan, “Ağam, sıraya gir” dedi.
“Açlığımdan öleceğimi bilsem, yine sıraya girmem” dedim. Hani yemek için sıraya girmem.” Bu hemen bir ekmeği böyle böldü ortadan, ritmik adamın hareketleri, hemen her şeyi attı, tak verdi bana yarım. Bir tane de Seyit Taş’a verdi. “Seyido, ver parasını” dedim ona şimdi. “Almam” dedi. Ben de “yemem” dedim. Bu gene almayacak oldu. Seyit Taş kulağına eğildi, ben duyuyorum tabi, şu parayı al dedi “p” ile başlayan meşhur kelimesini, yoksa bu adam yemez dedi. Adam böyle kafasını kaldırdı, bir ona baktı bir bana baktı. Böyle o zaten bir sert bakışı var onun, baktığı zaman zaten ürkersin. Hacı böyle bakma kimseye diyorum ben, farkında değilim diyor. Değişiyorsun böyle bakınca diyorum ben. Adam tak parayı aldı. Ben şimdi ayakta yiyemiyorum ya böyle göstere göstere, hacı bir yer dedim göster, şurda oturalım çömelip yiyelim bunu dedim ben, çömdük bir yere, bir tezgahın arkasına böyle, orda kimse görmeden yemeye çalıştık onu orda. Şimdi o yemeğin kültürünü kaybettik. Boyna yiyoruz. Açlığın kültürünü kaybettik Allah muhafaza eylesin. O kimse aç kalırsa kibri de kalmaz aç kalırsa gururdan uzaklaşır, aç kalırsa Cenab-ı Hakkın ulûhiyetini, yüceliğini düşünür. O kimse aç kalırsa muhtaçların, fakirlerin, aç kalanların, açıkta kalanların, dulların, yetimlerin hâlini, böylece açlık çekenlerin durumlarını idrak eder. Bunu tefekkür eder. Aç kalmayan insan açın halini bilmez. Hani Hazreti Pir diyor ya, hani diyor ki bir minareden düşenin halini ancak minareden düşen anlar diyor. Hani Nasrettin hoca merkepten düşmüş hoca yerde yatıyor, demiş bana merkepten düşen birini bulun gelin. Neden? Onun halini ancak o anlar o yüzden normalde böyle açlığı tadanlar açlığın ne olduğunu bilirler ve o kimse böylece aç kalanların halini öğrendiğinde, onlara karşı kalbi yumuşak olur, onlara karşı daha sevecen olur, daha cömert olur ve normalde Allah muhafaza eylesin, onlara karşı hani bugünkü dil var ya empati yapmak, empati yapar ve mesela tokluk, aşırı derecede tokluk, insanın şehvetini
arttırır ama bu şehvet insanı harama götüren şehvetten. Açlık, insanda helal şehveti arttırır. Bakın açlık da insanda şehveti arttırır.
Açlık, helal şehveti arttırır. Aşırı derecede tokluk ise haram şehveti arttırır, kadında da erkekte de. Yani normalde çünkü o kimse az yerse kalbi onun harekete geçer, kalbi yumuşar. Kalbi harekete geçip yumuşayacağı için harama onun şehveti uyanmaz, harama şehveti kaymaz. Ancak helala şehveti onun fazlalaşır. Şimdi aç kalan erkeğin veya kadının şehveti artınca da bu sefer taraflar birbirlerine şüpheyle bakarlar veyahut da açlığa doğru yürüyen bir kimsenin, herkes zanneder ki şehveti bunun körelecek; değil. Harama karşı körelir. Bakın, harama karşı körelir, helala karşı körelmez. O yüzden, normalde, hani devamlı toklukla hemhal olan, devamlı habire gırtlak yiyen bir kimse nefsine hakim olamaz. Nefsine hakim olamayacağı için oraya buraya gözü kaşı oynar. Allah muhafaza eylesin. Şimdi ne yapıyordu? Bir de açlık o kimsede uykuyu da kesiyordu. Açlık uykuyu keser, o kimse çok uyumaz. Aç olduğundan çok uyumaz. Aç olarak yatın. Yalnız gece “ben aç yattım” deyip de dolabı temizlemeyin, kendinizi alıştırın. Aç olarak yatın, bakın uykunuzda hafif olacak, çok uykudan kurtulmuş olacaksınız. Çok uykudan. Öbür türlü ne yapıyor? Çok uyuyor. Çok uyuyunca kalbi de kararıyor. Çok uyuyunca o kimsenin böyle, tabiri caizse, meymenetsiz bir hali oluyor. Bazen kendi kendime düşünüyorum, nasıl uyuyabiliyorlar diyorum ya, deliksiz sekiz saat, on saat, deliksiz altı saat uyuyor. Nasıl uyuyabiliyor? Kendi kendime hayret ediyorum. Kendimi bildim bileli hiç öyle bir uykum olmadı. Bir tek ameliyat olduğumda, narkozu yediğimde çok hoşuma gittiydi. Vücudum dinlendi. Diyorum ara sıra gitmeli demeli ki ya bir narkoz çakın, bir iki saat uyuyayım ya bir kendimi böyle bir vücudumu rahatlatayım. Gerçekten atmış üç yaşındayım, ilk defa böyle birkaç saat uyuttular. Uyandığımda kuş gibi hafiflemiştim ya. Biraz da çok konuşmuşum herhalde o esnada.
Sonra konuştuklarıma baktım, boyna vaaz etmişim. Bir de hemşireye dedim, “Kusura bakma, ben vaaz ettim herhalde,” dedim. Kafasını sallayarak onayladı evet manasında. “Vaaz” dedim artık ona. Ne diyeyim başka? Dedim, “Çok konuştum herhalde, biraz vaaz ettim herhalde” dedim. Yine başını sallayarak onayladı. Dedim kusura bakmayın rahatsız olduysanız. Onlar da ameliyat hemşiresi böyle şey oluyorlar ya biraz, kuul takılıyorlar. Değil mi Abdullah, ameliyat hemşireleri öyle mi oluyor? Biraz böyle şey takılıyorlar, kendilerini öyle görüyorlar. Böyle hani normal, biz biliyoruz bu halleri tavrında söyledi bana, normal yani. Tamam. Böyle bir tavır yaşandı ama o rahatlığı, açık açık konuşuyorum, hiç, ömrüm boyunca yaşamadım hiç. Ara sıra Abdullah, bir çakmalı mı öyle bir şey? Az yemek insanda ibadetleri de
kolaylaştırır. Hani Ramazan’da bunu anlarsınız. Ramazan’da biraz yemeği kaçırınca teravi zor gelir ya insana. Mesela en iyi en rahat tedaviler umredeydi. Neden umredeydi? Şeyh efendiyle beraber gittiğimizde zaman yok ya, zamanla yarışıyoruz. Doyamıyoruz da zaten. Hemen birkaç lokma, hizmet var, koşuşturma var. Birkaç lokma yiyoruz, güldür güldür güldür, teravihe koşuyoruz. Bildiğiniz açız ama bir teravi kılıyoruz, bazen uykum geliyor, tabii benim de uyku geliyor. Ya uyur mu insan namazda? Ayakta uyuyorum ben bazen. Ben yanıma sağlam iki kişi alırsam ayakta uyuyabiliyorum ben, bunu umrede o zaman yani deneyip yaşadım bunu. Uyuyabiliyor muyum dedim, uyudum. Bir sayfa okuyor ya orada zaten, uyuyor insan. Ya tabi umrede uyumak deyince bizim Seyit Taş aklıma geliyor da şimdi sohbeti sulandırmayayım. Yani şimdi hemen arada zemzem dağıtıyoruz birbirimize biz, bizim Nafiz falan, birkaç kişi zemzemleri getiriyorlar, soğuk buz gibi. işte selam verilince hemen biz bir zemzem dağıtıyoruz. Tabii o esnada Sudeysi okuyor, Allahuekber diyor, namaza duruyoruz. Namaza duruyoruz ama biz, boyna arka taraf bizim karışık. Ön taraf, şeyh efendinin safı, dimdik, orda olan yandı, taviz yok ön safta. Şimdi herkes şeyhle beraber olmak istiyor. Buyurun kardeşim diyorum ben, o konuda çok şeyim, paylaşımcıyım, sıkıntı yok. Ondan sonra arka arkaya bakıyor, hani arkada bir yer bulsam da kaçsam. Neden? işte rahat yok.
Şeyh Efendi çok disiplinli. Allahuekber diyor, hemen namaza duruyor. Ben arkadan bazen, “Efendim, zemzem,” diyorum, içelim Mustafa Efendi zemzem” diyor. O zaman yanındakiler de içiyor. Tabi bir gün öyle, iki gün öyle, üçüncü gün Şeyh Efendi’nin yanında kimse yok! Hep başkaları var, dervişlerin dışında. Arka taraf derviş, yıkılıyor arka taraf. En güzeli oydu. Namazdayız biz, Suriyeli birisi teravih kılıyor. Böyle suya bakıyor, zemzeme bakıyor. Bizimki dedi ki bu dedi zemzeme bakıyor. Oğlum adam namazda dedim, boş ver. Garibim dedi ya, baksana dedi, yanmış içi bunun dedi. Tabi o her kelimeyi “p” ile bitiriyor. Oğlum verme adama dedim, bırak yandıysa selam verince içsin. Dayanamadım ya dedi. O pet şeyler var ya, oradaki su bardakları, doldurdu, verdi adama, adam içti, döndü bana, e içiyor dedi. Lan oğlum verdin adama dedim. Adam namazda, adama namazda zemzem içirdin. Allah’ım ya Rabbim, ya Resulallah! Ya hacı dedim, adamın namazı gitti. içti, ben ne yapayım diyor. Ya adamın burnunun dinine götürdün diyorum zemzemi. Adam içti diyor, adam içti diyor hâlâ daha. Neyse, şimdi o Ramazan’da o açlıkla lezzet alıyor insan ibadetten. işte açlığın faydalarından birisi, ibadetten lezzet almak, tat almak. Mesela zikrullaha geleceksiniz, az yiyeceksiniz. Allah bizi affetsin.
Evet, açlığın bir de fiziki şeyi var, fiziki olarak da vücut sağlığını kazanıyor aç olan. Açlık, vücutta sağlık kazanıyorsunuz, vücudî sağlık. Aklî sağlık, kalbî sağlık, açlıkla. Oruç tutun, az yiyin. Şimdi yeni yeni öğretiler çıktı ya, işte vücutta şu hastalıkları yok etmek için hani aç kalmanın şeyleri, şu zamanda şunu yiyeceksin, bu zamanda bunu yiyeceksin, aç kalacaksın…Ya oruç var işte, oruç tutsun! Nerde kaldı bizim pazartesi-perşembe orucumuz? Nerde kaldı bizim az yememiz? Az yesek, vücut sağlığına kavuşacak. Vücut sağlığa kavuşacak! Ondan sonra benim gibi şeker hastası, yok işte damar tıkandı, yok beyin tıkandı, yok kalp tıkandı…Tıkanacak, çok yemekle alakalı. Allah muhafaza eylesin. Bir de aç kalanlar, bir yoksulluk anında, aramaz bir şey. insanlık hali bu. insan az kazanabilir, iflas edebilir, zorluğa düşebilir, sıkıntıya düşebilir. O kimse açlığa alışkınsa bunu atlatır. Bakın, lüks hayat yaşayanlar, olduğundan fazla yaşayanlar, marka budalaları, bir yokluk yaşadıklarında psikolojileri bozulur. Çocuklarınızı markaya alıştırıyorsunuz, sonra onu o çocuk almazsa psikolojisi bozulur. Eşlerinizi markaya alıştırıyorsunuz veyahut da çok yemeğe alıştırıyorsunuz veyahut da dışardan yemeye alıştırıyorsunuz. Oldu, ticaret yapanlar için geçerli bu, oldu işler kesat gitti, ne oldu, bir pandemi patlattılar herkes oturdu mu oturduğu yere? Esnafların büyük bir çoğunluğu zarar etti mi? Etti ama hayatı mutedil olan, markaya gitmeyen, marka budalalığı yapmayan, kazancını belli bir noktada olsa dahi hayatını belli noktada tutanlar az sıyrıkla atlattılar ama öbür türlü, marka giyelim, marka yiyelim, filanca kafeden kalkmayalım, filanca yerde yemek yiyelim, arabaları değiştirelim her sene, oh! E ne oldu? Bir sıkıntı olunca pert oldu. Pert oldu!
Adama diyorum ki bak diyorum iflas ettin, bu hayatından ödün vermen lazım. Gelmiş benden akıl istiyor. Diyorum ki bu hayatından ödün vereceksin. Nerede oturuyorsun dedim, zengin mahallesini söyledi, Nilüfer tarafını. Dedim orda evin kira mı? Kira. Ordaki kiralar dedim pahalı, sen orda oturursan dedim hanımın ve çocukların etrafın etkisinde kalacak. Bir arkadaşın oğlu öyle demişti benim yanımda, esnaf onlar da, babasını bana şikayet ediyor. Diyor ki Mustafa amca babam beni anlamaz diyor. Ben diyor sabahleyin kalktığımda işe giderken diyor sitedeki diyor en külüstür araba bende diyor. Kango var onda, işleri onu gerektiriyor çünkü araba kango. Ben o kangoyla diyor siteden çıkıyorum diyor. Bunu babama anlatamıyorum ben diyor. Ben de diyorum ki oğlum babana bir şey anlatmana gerek yok, baban senin önüne bir iş koymuş bir de kango koymuş dedim önüne, çalış Mercedes al dedim, neden babandan sen Mercedes istiyorsun ki dedim. Bu durdu şimdi, babası bir rahatladı, benim yüzüme baktı, böyle, “ Hay Allah razı olsun senden ya,” dedi. Dedim, “Sen babandan neden başka araba istiyorsun?
Sen çalış, kazandığınla al. Dedim neden orda oturuyorsun bir de? Babasına dedim, “Sen nerede oturuyorsun?Dedi, “Sitelerde oturuyorum.” O var ya, teleferiğin öbür tarafı olan siteler, sitelerde oturuyorum dedi. Ben de dedim, “Oğlum, sen de taşın sitelere. Babana yakın dur” dedim. Babana hizmet et orda dedim. Bir şey lazım olduğunda ‘alo’ dediğinde gidersin babanın yanına dedim. Hizmet et dedim. Benim hanım dedi ona mı hizmet edecek? Oğlum, sen, senin hanım ona hizmet edecek demiyorum dedim. Sen hizmet edeceksin. Senin hanımın mecbur değil dedim. Senin ne işin var dedim Nilüfer’de? Baban sitelerde oturuyor, sen Nilüfer’de oturuyorsun. Dedim ne işin var senin orda? Neden makul bir hayat yaşamıyorsun? Neden makul bir hayat istemiyorsun? Neden orda sitede oturmak zorunda olduğunu hissediyorsun kendi kendine? Yok!
Değerler manzumemiz kayboldu. Böyle olunca da tabi o kimse para pul yetiştiremiyor, o kimse kazancı yetmiyor ona. E sen çok yiyeceğim, çok gezeceğim, çok giyeceğim, lüks kıyafetler alacağım, ben lüks dairelerde yaşayacağım, lüks yerlerde yaşayacağım diyorsan, sen israfın içerisinde boğulup gidersin. Sen para da biriktiremezsin. Sen bir sıkıntıya düştüğünde de o sıkıntının içinden çıkamazsın. E şimdi baban sağ, yok işte şimdi işin normal. Yarın öbür gün hasta olduğunu düşün, babanın öldüğünü düşün, iş yapamadığını düşün, senin bir tarafına bir rahatsızlık geldiğini düşün, makul yaşa. Makul yaşa, olduğundan fazla yaşama, olduğundan fazlasına gözünü dikme, mutedil ol. Biz orta bir ümmetiz, orta bir hayat yaşarız. Sufi hayatı orta bir hayattır. Zenginliğine fakirliğe bakmaz, kendince kendi hayatında orta bir hayat güder. Orta bir hayatta yürüyün. Orta bir hayatta! Her sene kreasyon düzmenize gerek yok. Eşyalarınıza dikkat edin, hor kullanmayın. Elektronik eşyalarınızı hor kullanmayın. Arabalarınızı hor kullanmayın. Ev eşyalarınızı; kadınlar, erkekler, hor kullanmayın. Kıyafetlerinizi hor kullanmayın, dikkatli kullanın. Derviş israf etmez, sufi her noktada mutedil olur, mutedil olun! Mutedil bir hayat yaşa. Mutedil bir hayat yaşa! Ben bazen diyordum, ticaret yapanlar, sermayelerinizin onda biri kadar bir arabaya binebilirsiniz yani senin on milyar sermayen var, en fazla bir milyarlık arabaya bin, o bile fazla. S senin yüz milyar sermayen var, iyi, sen on milyarlık arabaya bin, mutedil yaşa, orta yaşa, Çekin dönebilir, senedin dönebilir, sepetin dönebilir, iş yapamaya bilirsin; mutedil yaşa. Orta bir hayat sür, evin orta bir ev olsun, orta bir ev olsun!
Bilhassa zakirler; evleriniz orta ev olacak, şeyh efendinin bana nasihatiydi. Mustafa Efendi, oğlum; evin orta bir ev olsun. Bir derviş senin evine girdiğinde desin ki: ‘Benim evim bundan daha lüks.’” Desin ki: ‘Benim evim bu evden daha lüks.’ Şeyhimim bana vasiyeti, ben şeyhimin vasiyetini
söylüyorum, zakirlere söyledi, ben de zakirlere söylüyorum. Eviniz orta bir ev olun, mutedil olun. Yemekte mutedil, içmekte mutedil, katta yatta, eşyada mutedil, elbisede mutedil, mutedil…Bizim Dursun demiş, demiş ya: ‘Takım elbiseleri’ demiş, ‘on beş yıldan fazla, on yedi-on sekiz yıllık.’ Dedim, az söylemiş. Yirmi yıllık dedim, yirmi yıllık! Mutedil yaşayın. Elbiseniz temiz olsun yeterli, temiz olması yeterli. Şu giydiğim bu var ya, yirmi yıldan fazla bu. Bu Şeyh efendi hazretleriyle beraber umreye gittiğimiz zamanlardan aldığım kıyafetler, böyle bol olmasının sebebi o, kiloluydum biraz da bol olmasını seviyorum, yirmi yıldan fazla. Bunun bir Adem, burdaki kopçası bozuldu, bir Adem düzelttirdi, yaptırdı, geçenlerde bir de Dursun yaptı. Yirmi yıldan fazla, şu giydiğim üzerimdeki şu kıyafet, yirmi yıldan fazla. Mutedil yaşayın. Siz şimdi psikolojimi bozuk olarak görürsünüz. Benim bu elbisem şeyhimi gördü, benim. Ben bu elbiselerle yan yana, onunla umre yaptım, tavaf yaptım, yan yana namaz kıldım ben bunlarla, teraviler kıldım, dualar ettik, onunla yan yana. Zikrullahlar yaptık. Bu gördüğünüz elbise onu gördü. Benim içimdeki şu anki fanila, onun giydiği fanila. Ben buraya derse çıkarken onun giydiği fanilayı giyip de çıkıyorum. Kendi kendime diyorum ki: ‘Bu onun fanilasıydı. Bol, diyorum bu gömlek onu gördü. Hatırası olsun bir şeyin. Siz de eskimesin o, siz eskiyin ama o eskimesin. Onun giydiği pantolon ceket var bende, küçük palto gibi. Mustafa Efendi, rüyamda gördüm oğlum, dedi, sana vermişim ben bunu, dedi. Ayıp söylemesi, kumaşını Bursa’dan aldıydık onun, güzel bir kumaştı. Geldi verdi onu bana, Allah razı olsun Efendim, teşekkür ederim dedim. Aynı kumaştan aldık biz yine ona, verdik o zaman için ona, o tekrar diktirdi. Duruyor bende hâlâ. Ben onunla beraber umreye gittiğimde onunla beraber giydiydim onu. Bakıyorum böyle kendimce, hüzünleniyorum onu görünce.
Eskitmeyin, dostun eskisi makbuldür. Eskisi makbuldür! Kıyafet; benim için özel bir anlamı vardır. Benim için bu gömleğin özel bir anlamı var, içimdeki fanilanın özel bir anlamı var. Bunu böyle siz tuhaf görebilirsiniz, kıymetsizleştirebilirsiniz, değil! An kıymetlidir. Kiminle yaşadığın da kıymetlidir, nerde ne yaşadığın da kıymetlidir. Benim için kıymetlidir, ona kıymet vermeyen Allah muhafaza eylesin, vefasız olur, nankör olur. Allah vefasızları sevmez, Allah nankörleri sevmez, Allah israf edenleri sevmez, Allah verdiği nimetin kıymetini bilmemezliği sevmez, bilmeyenleri de sevmez. Allah muhafaza eylesin.
“Onun ayağında diken değil gölgesi bile yok fakat siz hırstan onu fark
Yani o mürşidi kamilin ayağında diken yok aslında, onun feyzi ilahisini kesecek herhangi bir şey yok, feyzi ilahi kesen o müritlerin vefasızlıkları, o
müritlerin helal haram demeden her şeyi yiyip içmeleri. Yani o yüzden onlara ilham gelmiyor, o yüzden onlar feyzi ilahiden uzak oluyor. Yani miğdesine girip çıkandan haberi olmayanın; geydiğinden, yediğinden, içtiğinden, ne yaptığından, ne ettiğinden haberi olmayanın, ne konuştuğundan haberi olmayan gaflete düşen kimse, o yüzden o kimse fark edemiyor bir şeyi. Neden fark edemiyor? O hırstan tamahtan fark edemiyor. Neden fark edemiyor? O yediğinin içtiğinin ne olduğunun farkında değil, o yüzden fark edemiyor. Oysa hazreti pir diyor ki başka bir beyitte: “ilim ve hikmet helal lokmadan doğar, aşk ve rikkat helal lokmadan meydana gelir. Bir lokmadan hasede uğrar tuzağa düşersen bir lokmadan bilgisizlik ve gaflet meydana gelirse sen o lokmayı haram bil.” Bu lokma sadece yemekle alakalı değil, sen normalde bütün hayatın senin helallarla örülsün, bütün hayatın senin vefayla örülsün; hamdle, şükürle örülsün. Öyle örülsün ki senin kalbine rikkat, yumuşaklık, letafet gelsin, zarafet gelsin, zariflik gelsin ama yok öyle değilse Allah muhafaza eylesin o zaman bilgisizlikten gaflet doğuyor ve devam ediyor hazreti Pir:
“Hurma olarak gördüğünü diken bil. Çünkü sen çok nankör, çok gör-
Hurma olarak gördüğünü diken bil, yani senin nefsine tatlı gelen yiyecekler, içecekler, senin heva ve hevesine uygun sözler, davranışlar, senin gösterişin, şatafatın, şatahatın, sana hurma gibi gelir. Senin heva ve hevesine düşmüşlüğün, sana hurma gibi gelir ama diyor hazreti Pir diyor ki “sen onu diken bil’. Neden? Eğer onu diken bilmezsen sen nankörlerden olursun, sen içinde bulunduğun nimeti, içinde bulunduğun lütfu ikramı sen hamdle, şükürle, zikirle yürü. Sen öyle bir nimetin içindesin ki sen onu hamd ederekten, şükrederekten nimetin kıymetini, kadrini bil. Yok, sen heva ve hevesini hurma görürsen, nefsaniyetini, şeytaniyetini hurma görürsen gafletini hurma görürsen, sen nankörlerden olursun. Sen istikametini bozarsan nankörlerden olursun. Sen şatafata, şatahata, gösterişe düşersen nankörlerden olursun, sen ne oldum deliliğine düşersen nankörlerden olursun. Oysa seni sen yapan o mürşidin sohbeti idi. Oysa seni sen yapan o üstadın halakasında durmandı. Oysa seni sen yapan, sana kıymet veren, seni değerli kılan, senin bulunduğun halakaydı çünkü Cenab-ı Hak Bakara süresinde buyurdu ki: ‘Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim’ dedi. ‘Bana hamd edin, bana şükredin siz nankörlerden olmayın’ dedi. E sen oturdun zikrullah halakasına, o da seni zikretti, kıymetlendin. Nereden kıymetlendin? Zikrullah halakasında kıymetlendin. Bir mürşidin elini tutaraktan kıymetlendin. Bir mürşidin sohbet halakasına oturaraktan kıymetlendin.
Cenab-ı Hak seni kıymetlendirdi. Hamd edesin, şükredesin, sen onun normalde sana vermiş olduğu değerin kıymetini bunu idrak edesin, bunu bilesin. O değer, o kıymet karşısında hamdini ve şükrünü arttırasın diye seni değerlendirdi ama sen bunun hamdini, şükrünü bilemedin, gaflete düştün, sen şeytaniyete düştün, heva hevesine düştün, yavaş yavaş kendini uzaklaştırdın, farkında değilsin. Sen hâlâ daha heva heves bahçesini hurma bahçesi zannediyorsun. Sen hâlâ daha şeytaniyet bahçesini hurma bahçesi zannediyorsun, sen hâlâ daha kendince kendi nefsini bir yerlerde görmeyi hurma bahçesi zannediyorsun. Değil cancağızım benim! Sen manevi dikenlikler içinde yaşıyorsun. Neden? Çünkü sen hamdetmedin çünkü sen şükretmedin çünkü sen zikretmedin. Sen kalktın halakaya sırtını döndün, sen kalktın o mürşidi kamile, o üstada sırtını döndün, onu kıymetsizleştirdin. Aslında kendi kıymetini gördün. Kendi kısmetsizliğini görmen gerekirken sen onu kıymetsizleştirmeye çalıştın. Oysa senin kıymetinin olmadığını görmen gerekiyordu. Sen o altın halakaya layık değilsin. Neden? Gaflete düştün, heva hevese düştün. O halakayı sen kendi nefsinden dolayı bıraktın. O yüzden nankörlerdensin. O yüzden vefasızlardansın. Oysa Cenab-ı Hak sana birçok nimet tattırmıştı. Ayet-i kerimede de öyle diyor: ‘Biz insana tarafımızdan bir nimet tattırırız, sonra da bunu elinden çekip alıverirsek bu takdirde o tamamen ümitsizliğe kapılır, olabildiğine nankör kesilir.’ Hud suresi, ayet dokuz. Cenab-ı Hak sana nimet verdi, Cenab-ı Hak seni lütuflandırdı, kendi katından ikram etti, bir mürşidi kamilin halakasına otutturdu. O mürşidi kamilin halakasında seni zikrettirdi, seni hamdettirdi, seni orada o altın halakada seni otutturdu. Oysa sen ne yaptın? O altın halakaya nankörlük ettin. O altın halakaya vefasızlık ettin. O altın halakaya sırtını döndün, gittin. O altın halakaya defans yaptın. O altın halakanın dediklerini de yerine getirmedin. Şunu şöyle yap dediler, es geçtin. Bunu böyle yap dediler, es geçtin. Sen çok biliyorsun ya her şeyi, sen allamesin ya, senden daha iyi bilen yok ya! Ne yaptın? Vefasızlardan oldun. Sonra da kendi kendine dedin ki nankörlük onu getirir çünkü ben bir şey yapmadım ki. Masumsun sen! Bilemedim, özür dilerim.
Her akşam anlattık sana. Sen neden kulağını dayayıp da dinlemedin? Dinlememek de nankörlük. Dinlediğin halde uymamak da nankörlük. Neden uymadın? Yok! Allah bizi affetsin. insan suresi, ayet üç: ‘Biz ona doğru yolu da eğri yolu da gösterdik. Artık isterse şükreder doğru yolda gider isterse nankörlük edip eğri yollara sapar.’ Sana üstadın eğriyi de doğruyu da göstermedi mi, anlatmadı mı? Anlattı. Tebliğ etmedi mi? Etti. Nasihat etmedi mi? Etti. Doğruyu, yanlışı anlatmadı mı? Anlattı. Bunu yapma, bunu perhiz, et demedi mi? Dedi. Nu lafı söyleme demedi mi? Dedi. Burdan gitme,
bu yol senin başına sıkıntı getirir dedi mi? Dedi. Bunu yaparsan yanlış yaparsın, halakadan koparsın dedi mi? Dedi. Bunu böyle icra edersen olmaz dedi mi? Dedi. Sırrı ifşa etme dedi, ne yapmaya ifşa ettin? Mahreme konuşma dedi ne yapmaya konuştun? Neden anlattın? Neden dervişlik sattın ortalığa? Sana esmanı mı soran oldu? Neden yaptın? Her mürşidi kamil müritlerine ayeti kerime mucibince eğriyi de doğruyu da anlatır, isteyen eğri yoldan gider, isteyen doğru yoldan gider. Allah insanların başında cebriyeci değil, zorla onu eğri yola, zorla onu doğru yola götürmez. Allah’ın velileri mürşitleri de cebriyeci değildir. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanırlar. Eğriyi ve doğruyu anlatırlar ve gösterirler. O kimse ama eğri yolu tercih eder ama doğru yolu tercih eder. Doğru yolu tercih ederse o altın silsileye sımsıkı yapışmıştır. Sözüyle, fikriyle, düşüncesiyle, eylemiyle fiiliyatıyla, içiyle dışıyla o silsileye yapışmıştır. Yok, o kimse eğri yolda gidiyorsa benim haftalardır söylediğim şey, o kimsenin manen bağı kesilmiştir. Allah muhafaza eylesin.
Rabbim bizi o hale düşenlerden eylemesin, düştüysek de Rabbim düştüğümüz yerden bizleri ve derviş kardeşlerimizi kaldırsın inşallah. Cenab-ı Hak günahlarımızı affeylesin, hatalarımızı, kusurlarımızı affeylesin, yanlışlıklarımızı affeylesin. Bilerek veya bilmeyerek işlediklerimizi affeylesin. Rabbim bu arefe gecemizi mübarek eylesin. Yarınki bayram sabahına mutlu bir şekilde uyananlardan eylesin. Cenab-ı Hak bayram namazını kılanlardan eylesin. Hazreti Resulullah sallallahü ve sellem hazretlerinin buyruğunu tutup bayram namazına muhakkak gidenlerden eylesin. Kurban kesecek olanların kurbanlarını Cenab-ı Hak şimdiden kabul eylesin. Kurban kesecek olan kardeşlerimizin kurbanlarının başında bulunup orda dualarını, tövbelerini, zikirlerini yapmayı nasip eylesin. Kurban bayramını ve kurban kesmeyi bir ibadet halinde görenlerden eylesin. Cenab-ı Hak bizleri cemaliyle müşerref kılıp bayramı bayram olanlardan eylesin. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin. Önümüzdeki cumartesi 1965. beyitten devam edeceğiz inşallah. Bu akşam burada bayanlara gece sohbeti yok. Yarın bayram diye. O yüzden böyle bir sohbeti iptal ettik. Biz de biraz böyle bayramla alakalı küçük bir istişare yapacağız görevli kardeşlerle beraber. Ondan sonra bizim de gecemiz bitecek. Hayırlı geceler. geçmiş olsun
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Aşk, Hayret. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı