MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 3/29
1955-1959. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Rabbim gecemizi hayırlı eylesin. Gündüzümüzü hayırlı eylesin. Ayımızı, yılımızı, ömrümüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim nerde bir Müslümana zulmediliyorsa zulmedenlerden Cenab-ı Hak intikamını alsın, zulmedenleri dağıtsın, zulmedenlerin burunlarını sürtsün, devletlerini ve yandaşlarını başlarına geçirsin, yerle yeksan eylesin. 1955. beyitten devam ediyoruz inşallah. Geçen hafta: ‘Başka bir koku daha erişti. ‘Uyanık ol ey arkadaş, uyanık ol ki bundan da mahrum kalmayasın’, burayı okumuştuk, malum, bunu zamanın mürşitleriyle alakalı tefsir ettiydik, öyle diyelim, aynı konu üzerinde devam ediyor:
“Ateş meşrepli olan can, ondan ateş söndürme kabiliyetini kazandı.
Hoş olmayan can, onun lütfu ile hoş bir hale geldi.”
Yani o nefsi emmarede dolaşan nefsiyle mücadele etmekte başarılı olamayan o kimse gitti bir mürşidi kamile zamanın mürşidine zamanın mürşid-i kamiline intisap etti, ona intisap edince o kötü huylarını, kötü alışkanlıklarını attı, onun yerine iyi huylar edindi, iyi alışkanlıklar yaptı. Cehennemlik amellerden kurtuldu. Cehennemlik fiiliyatlardan, cehennemlik hal ve hareketlerden kurtuldu. Böylece ateş mezhepli olan çünkü o nefis, nefsi emmare insanı cehenneme götürür. Ateş mezheplidir. insan nefsine uyduğu zaman, nefsine uyan kimse ateş mezhepli olur. Ne yapar? Emmarede dolaşan kimse din diyanet tanımaz, helal haram tanımaz, ibadet tanımaz, o farzdır vaciptir de tanımaz. O ne yaptı? Nefsinin peşine düştü, nefsinin heva ve hevesine
düştü. Nefsinin heva ve hevesine düşüncede o nereye gittiği belirsiz. Yani belirsiz dediğim, şaşkın ördek gibi o ne yapacağını da bilmiyor, haram işlerle iştigal ediyor. Bir haramı bırakıyor, öbür harama başlıyor. Bir haramı bırakıyor, öbür harama başlıyor. Ona dur diyen de yok. Onu durduran bir ölçü yok, onu durduran bir ses yok, ona “bunu yapma” diyen yok, “burasını yanlış yapıyorsun” diyen yok. O da nefsinin atına binmiş, şeytan ne tarafa götürüyorsa o da onu o tarafa doğru gidiyor. Heva hevesine ne uyuyorsa öyle oluyor. Çünkü neden? O çünkü şeytani işlerle iştigal eden kimselerle arkadaş, onlarla dost oluyor. O çünkü rahmaniyetle dostluğu yok, şeytaniyetle dostluğu var. Bu sefer o bir müddet sonra hadis inkârcısı, önce mezhep inkârcısı oluyor, sonra hadis inkârcısı oluyor, sonra kalkıyor ayet inkârcısı oluyor. Bir bakıyorsunuz o kimse sapıtmış gitmiş. O sapkınlıkları da kendisine doğru diye telkin ediyor, etrafa da doğru diye telkin etmeye başlıyor.
Yani kendi sapkınlığının da farkına varmıyor, kendi küfrünün de farkına varmıyor. Hatta küfür içerisinde yüzerken kendisinin de Müslüman olduğunu zannediyor. işin bir de bu tarafı var. Bu böyle olunca da o kimse ateş meşrepli oluyor ve o gittiği yere ateş götürüyor. Konuştuğu yerde ateşi konuşuyor yani cehennemi konuşuyor. O cehenneme insanları davet ediyor. Bakın, insanları cehenneme davet ediyor. Bakıyorsunuz, dinliyorsunuz, bakıp dinlediğinde makul geliyor ona. O diyor ki, “Ya deve sidiğini içmek şifa mı olurmuş?” Aklına uyuyor, “ulan doğru söylüyor ya deve sidiğinden de şifa mı olurmuş” diyor, bütün hadisleri inkar ediyor. Yani buldu ya ordan bir tane, ne olduğunu ne bittiğini kendisi de bilmiyor hatta alıyor, bir tane Tastamam diye bir kimse, deve sidiğini alıyor getiriyor, televizyon programına diyor ki, “Bundan içilirse şifa bulunur.” diyor. Bir tane absürt bir örnek getiriyor. Oysa o deve sidiğinin özelliğini de bilmiyor. Ona desen ki, “Ya doktorlar önceden tahlil denilen bir şey bilmezden önce hastanın sidiğini içerlerdi, onunla hastalığını teşhis ederlerdi.” desen ona da inanmayacak o. O zaman deve sidiğinden şifa olmayacaksa, hastanın sidiğini ne yapmaya kokladı, ne yapmaya içti doktor, örnekliyorum bunu. Bunun gibi böyle işte aslında hiçbir hukuk çıkarılmayan islam olarak, din olarak, bir hüküm çıkarılmayan, o güne kadar da o hadisi şerif, bir hüküm çıkarılmamış onun üzerinden, bir hukuk konulmamış, onun üzerinden bir işlem yapılmamış ama o cımbızla çekiyor o hadisi şerifi, senin önüne koyuyor, insanların önüne koyuyor, insanların hepsi de hadis inkârcısı oluyor. Tabii tatlı da geliyor insanlara. Hani namaz yok diyor, hani Kur’an’dan namazı getir bana diyor, kılınış şeklini getir diyor. Yok Kur’an’da, salat var diyor. Salat ne? Dua etmektir diyor. Bitti. Ona çünkü başka bir şey söyleyen de yok. O zaten söyleyeni de dinlemek istemiyor. O cehennemde kendine
yerini hazırlamış, yanına da bir sürü yoldaş arıyor. Emrede hatta, emmareden daha aşağıda bunlar. Bunlar emmareden de daha aşağı!
Ne oldu? Ateş meşrepli oldu. Nerde bir haram var, haramla iştigal ediyor. Helallardan uzaklaşmış, ateş mezhepli olmuş. O zaman ne zaman ki zamanın mürşidine gitti, bir mürşidi kamile teslim oldu veyahut da o mürşidi kamilin terbiyesini almış, o mürşidi kamilin eğitimini almış bir kimseyle tanıştı. Aslında illa ki mürşitle de tanışmasına da gerek yok. Orada ders yaptıran bir kardeş var, onunla tanıştı, onunla konuştu, ateş meşrepli canı ne yaptı? Ateş söndürme kabiliyeti kazandı. Nefsin ateşini neyle söndüreceksin? Heva ve hevesinin ateşini neyle söndüreceksin? Şehveti neyle söndüreceksin? ilahlık taslamanı neyle söndüreceksin? Kibrin ilacı ne? Oturduğun yerden alim kesilmenin, kendini biliyor hükmüne çıkarmanın ilacı ne? Zamanın hastalıklarının, manevi hastalıkların ilacı ne? O ilacı bulman lazım. O ne zaman buldu onu? Bir üstada, bir mürşidi kamile gidince ama gerçek manada bir mürşidi kamile… Ortalıkta böyle şeyhim diye dolaşan, ne bileyim işte Kur’an ve sünnetten habersiz, maneviyattan habersiz, işin zahirinden bile habersiz olan kimseler değil, benim kastım burda mürşit dediğinizde, o kimse meselenin batınına vakıf olan bir şeyhin elinde yetişmiş, o şeyhten icazetli olan. Benim dediğim kimse o. O zaman, öyle bir şeyhe intisap edince, o şeyhin yanında, şeyhin arkadaş ve dostlarının yanında bir arada da bulunarak da ne yaptı? Mürşidinin feyzinden, bereketinden, onun üzerindeki, onun üzerindeki ilmi ilahinin tecelliyatından faydalandı. Yani bu normalde artık o kimse sohbetlere gitmeye başladı, zikrullah halakasına gitmeye başladı. Hem sohbetlerde sözlü eğitim aldığı gibi sözlü eğitim, sözlü irşad, sözlü tebliğ aldığı gibi aynı zamanda da eğer gittiği bir mürşid-i kamil ise hal eğitimi de aldı. Asıl işin ince noktası, bir sufinin gerçek manada bir mürşitten, üstaddan hal eğitimi almasıdır.
Yoksa tasavvufi bilgiyi oturur, kitaplardan okur. Bunda bir sıkıntı olmaz. Okur ama onun yaşanmış hali olacak. Kur’an, Hazreti Muhammedi Mustafa’ya indirildi ama Kur’an’ın yaşanmış hali, Muhammedi Mustafa’nın üzerinde tecelli etti. Salattan kastın ne olduğunu, Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.) fiiliyle, haliyle bize öğretti. Dini fiil ve hal olarak yaşayan, Hazreti Muhammedi Mustafaydı, sallallahu aleyhi ve sellem . O zaman normalde ne yaptı? O sohbetleri takip ederekten hem zahiri bilgi edindi hem de manevi hal ile hallendi. O zikir halakasında bulunmak, o sohbet halakasında bulunmak, o manevi ilmin haliyle hallenmekten hallendi. Oradan geçti ve böylece ne oldu? O kimse manevi bir terbiyeye de mazhar oldu ama Hazreti Pir’in uyarıları da var. Hazreti Pir diyor ki, “Allah velileri âlemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirilmiştir. Onlar halkı Allah’ın haremine davet ederler.
Hakka da, ‘Ya Rabbi bunları sen kurtar,’ diye dua ederler. Bu yüzden halka usanmadan öğüt verirler. Halk öğütlerini kabul etmedi mi ‘Ya Rabbi, sen bunlara acı, sen kapını kapama,’ derler.” Demek ki Hazreti Pir burda gerçek bir mürşidin nasıl olması gerektiğini söylüyor. Onlar ne yapıyorlarmış? Onlar halkı Allah’ın haremine, yani mahremine, yani evine davet ediyorlar. Bakın, Allah’a davet etmiyorlar, Allah’ın haremine, yani daha içeri, daha içsel bir noktaya davet ediyorlar ve onlara dua ediyorlar. “Ya Rabbi, sen bunları kurtar,” diye. Demek ki o mürşitler, davet ediyorlar, hakkı tebliğ ediyorlar, doğruyu tebliğ ediyorlar. Sohbet ediyorlar, sohbet edecekler, anlatacak o mürşid-i kamil. işin hem zahir tarafını anlatacak hem batın tarafını anlatacak hem hal olarak da anlattığını yaşayacak. Hal olarak da ne yapacak? Anlattığını yaşayacak. Allah cümlemizi onlardan eylesin.
“Ateşli can, onun yüzünden söndü. Ölü, onun aydınlığından kaftan
Bir mürşide bağlandı. Mürşide bağlanıp intisap edip onun terbiyesine girdi, onun yap dediklerini yapıp, Kur’an sünnet dairesinde yapma dediklerini yapmamaya başladı, böylece onun nefsinin ateşi pustu, nefis geriledi. Nefis bu manada kafasını kaldırmamaya başladı. Nefsi terbiye oldu, nefis terbiyesine girdi. Hani Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ya, ‘Küçük cihaddan büyük cihada döndük.’ , ‘Nedir ya Resulullah?’ , ‘Nefistir’ dedi. Peygamberlerin ağzından da, ‘ Biz nefsimizi temize çıkaranlardan değiliz’ dedi ya Peygamberin ağzından. O zaman nefsi temize çıkarmak yok. Ya? Nefis terbiyesi var. Nefis terbiyesi ne? Farzları yerine getirip haramlardan uzak durmak, şüphelilerden kaçınmak. Üstadının terbiyesine girdi, nerede ne yapacağını öğrendi. Nefsi ona dedi ki, ‘namazı bırak boşver, tevhit çek, bu daha önemli’ üstadı ona dedi ki ‘hayır’ hadisi kutsiyi, ona söyledi. Dedi ki, ‘önce farzları yerine getireceksin.’ Allah’ın en çok hoşuna giden şey kulunun farzları yerine getirmesi. Farzlarını yerine getirmeden bir kimsenin sufilik yolunda yol yürümesi mümkün değildir. O yol sapıklıktır. O yol sapıklıktır. Sufilik, Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışmaktır, farzları yerine getirmektir, haramlardan uzak durmaktır, nafilelerle Allah’a yaklaşmaktır, Allah’ı sevmektir. Sufilikte kula düşen vazife, farzları yerine getirip, farzları yerine getirip, haramlardan uzak durup, haramlardan uzak durup nafilelerle Allah’a yaklaşmak ve Allah’ı sevme yoludur. Allah’ı sevme yoludur. Eğer o kimse Allah’ı sevmeyi kendisine hedef olarak koymazsa o yol yürüyemez, yolda kalır. Sen Allah’ı seviyorum deyip de dünyaya tapınırsan, Allah’ı seviyorum deyip de paraya pula tapınırsan, Allah’ı seviyorum deyip de makama tapınırsan, Allah’ı seviyorum deyip de heva ve hevesini ilah edinirsen o doğru bir Allah sevgisi değil.
‘De ki ey Habibim, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun.’ De ki ey Habibim, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah’ı sevmenin yolu, Kur’an ve sünnete uymaktan geçer. Geri kalan o kimse, kendi kendisini aldatıyor. Bir bakıyorsun, haramın içerisinde Allah’ı çok sevdiğini iddia ediyor. Değil kardeşim! Allah’ı çok seviyorsan haramlardan uzak dur. Allah’ı çok seviyorsan farzları yerine getireceksin. Farzları yerine getirmeden Allah sevgin doğru sevgi değil. O heva heves, sen heva hevesini ilah edinmişsin. Allah sevgisini perdeliyorsun kendine. Allah’ı seviyorum deyip her türlü melaneti işliyorsun. Allah sevgisini perdeliyorsun. Allah muhafaza eylesin.
‘Ateşli can onun yüzünden söndü.’ Yani o cehenneme layık olan nefsi emmareden kurtuldu. Cehenneme layık olan nefsi emmareden kurtuldu ve gelgit yaşatan nefsi levvameden de kurtuldu. Gelgit yaşayan nefsi levvameden de kurtuldu. Gelgit yaşamak ne demek? Bir namazı kılıp bir terk etmek. Gelgit yaşamak, hem namaz kıldı hem günah işledi. Hem namazını kıldı akşam olunca, ben bir kadeh içerim dedi. Sarhoş olmadığından dolayı bu caizdir dedi, kendi kendine hükmetti veyahut da günah işledi, döndü. Günah işledi, döndü. O mürşide bağlanınca bu gelgitlerden kurtuldu. Bir müddet daha böyle giderken artık onda utanma duygusu ağır bastı. Utanma duygusu ağır basınca artık o gelgitler yaşamamaya başladı. Biraz daha utanma duygusu, biraz daha Allah sevgisi ağır basınca artık o haramlardan uzak durdu. Günahı kebairden uzak durdu. Biraz daha Allah sevgisi ağır basınca şatafattan, şatahattan, gösterişten, lüksten uzak durmaya başladı. Mütevazılık onda söz konusu oldu. Kibirlenmeyi attı, insanlara tepeden bakmayı attı, “o kimmiş” demeyi yükten attı. Artık o, her gördüğüne tevazuyla yaklaşmaya başladı. Önceden koca tanımazdı, kadın tanımazdı, anne tanımazdı, baba tanımazdı. Şimdi öyle değil; anne baba hakkını gözetir oldu, eş hakkını gözetir oldu. Erkekse erkekliğini bildi, kadınsa kadınlığını bildi, çocuksa çocukluğunu bildi. Anne babayı bildi, haramı bildi, helalı bildi. Artık haram helal çizgisinde daha isabetli, daha istikametli yaşamaya başladı. Çünkü o veli, o mürşidi kamil onu Kur’an ve sünnet çizgisinde yürütmeye başladı. Sohbetleri dinledi, zikrullaha katıldı, günlük virdini çekiyor, kendini disiplin ediyor. Artık o, bir müddet sonra rüyası veyahut da kalbi ilham almaya başladı. O, bir müddet sonra öyle bir oldu ki onun normalde içi de dışı da Kur’an ve sünnetle yoğrulmaya başladı, onun batını da açılmaya başladı.
Artık o kimse, o mürşidin terbiyesinde bir şey içecek, içecek dedi ki, “beni içme”, içmedi. Yiyecek dedi ki, “beni yeme”, yemedi. Elbise konuşmaya başladı, “bununla hava atmak için mi giyindin?”, attı elbiseyi elinden. “Demek ki ben bunun için giyiniyormuşum” dedi, öbür elbise dedi ki “beni giy, daha tevazuluyum”, onu giydi. Eşyaya, bakın eşyanın dili gelmesi,
eşyaya vakıf olma, artık dördüncü makamın halleri. O üstadının terbiyesiyle manevi hali de hal terbiyesi de açıldı. illaki rüya görmesi şart değil; onun kalbi çalışmaya başladı. Onun kalbi çalışmaya başlayınca tam gıybet edecek, içinden ses dedi ki etme. Tam boş konuşacak, içinden bir ses dedi ki, “boş konuşma”. Tam geydirecek ortalığa, içinden bir ses dedi ki, “dur, bu sana yakışmaz”. Ne dedi geçmiş peygamberler? “Utanmıyorsan her şeyi yap” dedi. Dur, o zaman, Hazreti Pir’in deyimiyle o veliler zamanın israfilleridir dedi ya, “israfil ne yapıyor? Mezardakilere üflüyor, mezardakiler diriliyor. Ölüler dirildi, israfil üfledi. Zamanın velisine gitti, intisap etti. intisap edince ölüydü, manen dirildi. Ölüler can buldu onda; gelişti, semirdi, kuvvetlendi manevi olarak. Çünkü o mürşidi kamile intisap eden, madden de manen de dirildi, güzelleşti. Bakın, dirildi ve güzelleşti. Dervişlerin algılandığı yerdir burası. Üç ve dörde geçerken dervişin siması değişir, kadın da erkek de. Siması albenili olur.
Siması değişince erkek der ki benden daha yakışıklısı yok herhalde. Değil! O senin gittiğin yolun, senin üzerindeki tecelliyatı, manevi tecelliyatı. Sana ayrı bir güzellik geldi. Kadınlar da aynıdır, o biraz böyle üstada bağlandılar, biraz böyle Allah yolunda çalışmaya başladı, onun da siması değişti. Ona da etraftakiler dediler ne kadar mutlusun, ay sen ne kadar hoş geliyorsun gözümüze, bekar mısın? işte benim bir teyzemin oğlu var da. Yani evli, kırk yaşında kadın, bekar mısın diyor ona. Neden? O da diyor ki ya bana neden böyle söylüyorlar. Diyorum bu zikrullahın güzelliği, yolun güzelliği. Aynı şey dervişlerin üzerinde tecelli eder. Ne yazık ki dervişler bunun farkında değil. ilk gördüklerine kapılıp giderler, erkekler de kızlar da. Değil, bu yolla alakalı, bu mürşid ile alakalı. Senin o güzelliğin, yolun güzelliği. Sen sakin ol ve ne diyor Hazreti Pir? Ölü, onun aydınlığından kaftan giyindi. Bakın, ölüydün sen, sen dirildin fakat ne oldu? Sen artık bir kaftan giymek, sufilikte ayrı bir makamdır. Haydari giydirirler, ayrı bir özel elbise giydirirler. Kimisinin kafasına tac takarlar, tacın yıldızı farklıdır. Bunlar manevi hallerle alakalıdır. O kimse belli bir hale gelince ona kaftan giydirilir. Manevi elbise giydirilir ona. Değişik renkleri vardır, onun kalbi meratibine göre kıyafetleri de değişir. Burda Hazreti Pir kaftan demiş buna, eyvallah, yani bir kelimeyle bütün manevi halleri anlatmış. Çünkü dördüncü makamdaki elbise ayrı, beşteki ayrı, altıdaki ayrı, yedideki ayrı. Velilik kaftanı ayrı, mürşitlik kaftanı ayrı, bunların hepsi de ayrı ayrıdır ve hepsini de bir kelimede Hazreti Pir kaftan olarak toplamış onu. O normalde işte, dervişlik haydarisi giyilir, dervişlik elbisesi giydirilir, bir toplantı olur, götürürler onu. Toplantıda bir hırka giydirirler, bir cübbe giydirdiler. Kafasına bir taç koyarlar, tacın durumuna göre onun manevi hali ayrıdır veya kafasına
farklı bir dervişlik fesi giydirirler. Fes diyeyim ben ona, fes değil, dervişlik bir tacı gibi bir şey giydirirler. Onun ayrıdır, o dervişlik taçlarının da ayrı ayrı manaları vardır. Ayrı ayrı manaları vardır. Ayrı ayrı Pir efendiler giydirebilir değişik zamanlarda, onun ayrı manaları vardır.
Bakın, bunların hepsi de hal eğitiminin içindedir. Bunları böyle teferruatlı anlatabilecek kimse de bulamazsınız. Bu hâl eğitimiyle alakalıdır. Mesela, o kimseye Kur’an-ı Kerim okuturlar. Kur’an-ı Kerim’den değişik ayetleri okuturlar. ‘Kalk’, kalkar o kimse. Şu ayeti oku derler. O ayeti okuyamaz; yarıya kadar gelir, bitiremez. Oysa ayet onun hıfzında değildir, hatta Kur’an-ı Kerim okumasını da bilmiyordur. Kur’an-ı Kerim okumasını bilmiyordur; yüzünden koysan Kur’an-ı Kerim’i okuyamaz ama ona rüyasında Kur’an-ı Kerim okuturlar, değişik ayetleri okuturlar. O ayetlerin ayrı manaları vardır. O ayetlerin ayrı manaları vardır. Okuması ayrıdır, okuyamaması ayrıdır. Hangi ayeti okuttu, hangi sureyi okuttu, hangi sureyi nereye kadar getirdi, nereye kadar getiremedi, bunların hepsi de manevi hallerdir. O üstada bağlanınca, ona tabi olunca, o yolun adabına erkânına riayet edince olur bunlar. Bunlar parayla, pulla, makamla, mevki ile olacak işler değildir. Bunlar bir manevi eğitimdir. Gitmiş olduğun üstadın bunlardan haberi olması gerekir. Eğer haberi olmazsa, o zaman o işin içinden çıkamaz. Mesela, geçen gün bir kardeş ağaç rüyası anlattı. Hemen aklıma geleni söyleyeyim: Dedi ki, göğsümden bir ağaç çıktı. Göğsünden çıkan ağacın dallarının üzerinde dolaşıyordum, dedi. Şimdi hâl eğitimi olmayan bir kimse bu rüyayı nasıl tevil ederdi? Diyecekti ki o kimse, ya bu adam Şeyh Edebali mi ki veyahut da o kimsenin mürşidi olmasaydı, hani duydu ya, tarihi vaka, ne oldu? işte Osman Bey’in göğsünden bir çınar ağacı çıktı. Göğsünden bir çınar ağacı çıkınca, Şeyh Edebali onu tevil ederken ne dedi? Senin dedi, sen dedi, büyük bir devletin kurucusu olacaksın. Doğru mu? Evet. O kardeş bana rüyasını anlattı. Dedim ki, gittiğin yol çok doğru bir yol. Bu doğru yolda yürüyorsun ve dedim dallarının üzerinde dolaşman, dallarının üzerinde dolaşman, oraya hizmet etmen, ordan faydalanman ve etrafına da faydan dokunman dedim
Şimdi, eğer ki o kimsede manevi eğitim olmamış olsaydı, o üstadından bu cevabı almayacaktı. Hatta üstad diyecekti ki ya bu adam hani böyle kamil bir kimse olmasa bu adam şeyhliğe koşuyor, bunun nasıl ben önünü keseyim diyecekti, kendince öyle tevil edecekti. Değil ama! Bakın manevi hâl eğitimi dediğimiz şey bu. O kimse hafızdır, Kur’an-ı Kerim okuyamaz rüyasında. O gelecek üstadına, diyecek ki ben hafızım, ama Kur’an-ı Kerim’i rüyamda okuyamadım. Ben ona diyeceğim ki bak ben ona diyeceğim ki hangi yeri okuyamadın? Filanca yeri veya okuyamadın, başladın okuyamadın, senin hafızlığın yüzeysel diyeceğim, batıni değil. Örnek! Bu mürşidi
kâmillerin üzerinde olması gereken hal eğitimi. Ama o mürşide intisap edersen, dosdoğru durursan, yolun adabına erkânına riayet edersen, sen bunlardan faydalanacaksın. Eğer öyle olmazsa, bunlardan faydalanmayacaksın. Yine biz Hazreti Pir’in öğretisine müracaat edelim. Diyor ki: “Fakat okur da dediğini tutmazsan, farz et ki peygamberleri, velileri görmüşsün, inanmadıktan, onlara uymadıktan sonra ne fayda?” Yani sen Kur’an’ı okur da Kur’an’ı okur da Kur’an’a tabi olmazsan, Kur’an’ın emrini yerine getirmezsen, sen peygamberi görmüşsün; peygambere iman etmemişsen, sen veliyi de görmüşsün ama onun veliliğine de inanmamışsın ve uymamışsın ona, o zaman bir faydası yok. Allah bizi muhafaza eylesin.
“Bu tazelik, Tûba ağacının tazeliği; bu hareket, Tûba ağacının hare-
ketidir. Halkın hareketlerine benzemez.”
Bu mürşidin tavrı, bu mürşidin hareketleri, bu mürşidin yaptıkları veya yaptırdıkları şeyler Tûba ağacının tazeliği yani din taze olarak, dini sana taze olarak anlatan o; dini fırından çıkmış, yeni çıtır çıtır ekmek gibi sana tebliğ eden o. Taze çünkü. Tûba ağacı ne? Cennetteki ağaç, cennetteki ağaç Tûba ağacı ve Râd, ayet 28: “Onlar ki inanmışlardır ve kalpler Allah’ı zikretmekle huzura kavuşmuştur. Dikkat edin! Gerçekten kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzura kavuşur. 29 ayet, hemen arkasından geliyor: “ inanmış olup salih ameller işleyenler için hoş bir hayat ve güzel bir gelecek vardır. Yani, burda önce Allah’ı zikretmekle huzura kavuştun; yani bir mürşide intisap ettin, bir veliye intisap ettin. O sana zikri öğretti, o sana zikri talim ettirdi. Senin kalbin zikrullah ile mutmain oldu, oturdu, yerleşti. Artık kalbinde Allah’ın zikri var ve ardından müjde geldi sana. Hoş bir hayat; artık sen, o kalbin mutmain olunca sen hoş bir hayat yaşamaya başladın. Hayat senin için hoş oldu çünkü Allah’a teslim oldun. Habibine, Resulüne teslim oldun, üstadına teslim oldun. O teslimiyetle kalbin mutmain oldu. Zikrullah ile kalbin mutmain oldu; mutmain olunca mutmain olan kalp ehli, kalp sahibi hayatı hoş yaşamaya başladı, hayatı mutlu yaşamaya başladı. Çünkü o Allah’tan razı, Allah da ondan razı. iki raziyet cem oldu, bir yerde oldu, razılık fışkırdı, o zaman o hoş bir hayat yaşıyor. Gelecek için de ne diyor? Gelecekte de o güzel bir gelecek var. Hoş bir hayat, güzel bir gelecek; hoş bir hayat yoksa güzel bir gelecek yok. Hoş bir hayat neyle? Zikrullah ile mutmain olma. O mürşide gitti, mürşide intisab etti, o artık mürşide intisab edince, Kur’an ve sünneti seniyyeye uygun bir hayat tarzı, zikrullahla yoğrulmuş bir hayat tarzı onda oturdu. Artık şatahat, şatafat, gösteriş, heva ve hevese uyma, nefse dalma, şeytaniyete dalma yok. O Kur’an ve sünnet dairesinde Allah’ın gölgesinde gölgeleniyor. Hoş bir hayat var ve gelecekte de ne yapıyor? Onu güzel bir gelecek bekliyor. Bu güzel bir geleceği de cennet ve
cennette Tûba ağacı olarak görüyor. işte diyor, o mürşit seni böyle taze din yaşatma noktasında, Tûba ağacının tazeliğindedir ve o hareketi onların o Kur’an ve sünnet dairesindeki işlevleri, amelleri halkın amellerine benzemez.
Halkın yaptığı, avamın yaptığı amellere benzemez. Onun sana tarif ettiği, onun sana anlattığı din, halkın dini gibi değildir. Halk çünkü geleneksel olarak, kültürel olarak, din yaşar, halkın yaşadığı din kültüreldir, gelenekseldir. Oysa bir mürşidi kamilin anlattığı din çıplak Kur’an ve sünnettir. Çıplak Kur’an ve sünnet anlattığından dolayı halkın inanmış olduğu dinden ayrıdır. Kur’an bunu böyle emretti, sünneti seniyye bunu böyle yaşadı. Kur’an ve sünnete göre bu işin böyle olması lazım, böyle yaşanması lazım deyince; senin anandan öğrendiğin, babandan öğrendiğin din bilgisi ile veyahut da okullarda öğretilen din bilgisi ile, veyahut da daha ileriye gidelim, imam hatipte öğretilen hatta ilahiyatta öğretilen din bilgisi ile o mürşidin çıplak Kur’an ve sünnet öğretisi çatıştı. Çatıştı! Neden çatıştı? Çünkü öbürküler papağan gibi, taze değiller. Onlar taklit ediyorlar, taklitçiler. O bir peygamberin hayatını anlatırken yaşıyormuşçasına gözünün önünde yaşamıyor. Ayeti kerimeyi okurken, anlatırken yaşıyormuşçasına gözünün önünde yaşamıyor, onu yaşıyormuşçasına onu anlatamıyor. Çünkü ayeti kerimeleri yüzeysel okuyor, hadisi şerifleri yüzeysel okuyor. Yani hadis, ayet ve hadis hal noktasında gözünün önünde değil. Oysa hadisi kutside Allah’ı görüyormuşçasına yaşamandır dedi Hazreti Peygamber ihsanı anlatırken. O ihsan ehli değil. ihsan ehli olmayınca Allah’ı görüyormuşçasına yaşamaktan uzak. Allah’ı görüyormuşçasına yaşamaktan uzak olan bir kimseden din dinleyince, o papağanlık yaptı, o hakikati göremedi. O hakikati göremediğinden dolayı o enflasyon miktarı kadar faizi caiz gördü. O hakikati göremedi çünkü. O hakikati göremeyince Müslüman Müslümandan da enflasyon miktarı kadar faiz alabilir dedi. O hakikati göremedi, devletin faizini caiz gördü. O hakikati göremedi, emperyalistlerin eline aldığı âlim hükmündeki paçavraları kendince din büyüğü zannetti. Hakikati göremedi.
Hakikati göremeyince ingiliz Kraliyet ailesine bağlı tarikatı hakikat noktasında bir tarikat gördü. Bilemedi çünkü hakikati de göremedi. Herkesi topladılar, ingiliz Kraliyet ailesine bağladılar. Çünkü hakikati görmediler, çünkü hakikati de dinlemediler. Çünkü dinleseler onlara ters gelecekti. Olur mu canım! Londra’da vakfımız var şimdi, büyük bir ayrıcalık bu! Nerdesin? işte Londra’daki vakfa bağlı üstada bağlı. Ya geri zekâlı adam! Londra’daki vakıftan sana bir fayda olur mu? O dese ki tek din islam’dır, Londra’da seni yaşatırlar mı? Sen diyeceksin ki din Kur’an ve sünnettir, Londra’daki vakfına senin Saroz destek verir mi? Kim yetiştirdi? Saroz’un vakfı yetiştirdi. Sen Kur’an ve sünnet deseydin, Saroz vakfı seni yetiştirir miydi? Sana para
mı verirdi, sana burs mu verirdi? Kim verdi sana bursu? Saroz’un yan vakfı verdi, yancısı verdi. Sen o yancıya tabisin, yancıya tabisin. Sana bir mürşidi kamil lazım. Senin şeyhim dediğin kimseye de mürşidi kamil lazım. Neden? O kimsenin seyri suluku yok. Seyri sülukunun olmadığını da kendisi bilmiyor. Kim onu şeyh tayin etti? Üç kişi toplandı, tayin etti. Yok böyle bir şey! Ama o ne yaptı? O normalde bir mürşidi kamilin yalın din anlatması, sufilik anlatması ona keskin geldi. ‘Hocanız çok iyi ama çok keskin konuşuyor.’ ‘Yanlış mı?’ ‘Doğru ama bu zamanda böyle konuşulmaması lazım.’ ‘Hangi zaman konuşulacak?’ Hazreti Peygamber zaman mı bekledi sallallahu aleyhi ve sellem ? Hazreti Peygamber müşriklerin içerisinde peygamberlikle vazifelendi, zamanı mı var dedi? Ben böyle söylüyorum, zamanı mı var dedi diyorum ben, bakıyor şimdi. Bakma bana böyle. Ben gayibden bir şey söylemiyorum sana. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem , dini tebliğ etmede zaman mı bekledi? Ne zamana bekleyeceksiniz? Nereye kadar bekleyeceksiniz? Allah bunun hesabını sormayacak mı size? Ne zamana kadar bağırmayacaksınız ‘Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir.’ Ne zamana kadar? ingiliz soytarısı bunlar çünkü. ingiliz soytarıları. Daha da çoğaldılar bunlar azalacaklarına. Çoğaldılar, azalmıyorlar. Mantar biter gibi bitiyorlar. işte bir mürşidin tazeliğini, Hazreti Pir burda Tûba ağacına benzetmiş ve onun hareketi de diyor Tûba ağacının hareketidir. Halkın hareketlerine benzemez. Halkın kendi içerisindeki yoz, tabansız, tabansız, temelsiz din anlayışına ve algısına karşıdır diyor. Şimdi açıyorlar bana telefon, ‘hocam, selamın aleyküm’, ‘aleyküm selam.’ Yani bu sene telefonları, bilinmeyen numaraları, bende kayıtlı değilse açmıyor. Soru şu: ‘Migros’tan kurban almamız caiz mi?’, ‘Geçen sene ne yaptınız? diyorum ben, ‘Migros’tan aldık’ diyor. ‘Kaçta geldi kurban etiniz? diyorum ben, hocam, bilsen diyor, ne güzel diyor, saat onda kurban etimiz geldi diyor telefonda. Bu sene değil, geçmiş senelerden örnek veriyorum. Caiz değil, kurbanın kurban değil, yeniden kurban keseceksin diyorum ben şimdi. Bu kalıyor telefonda şimdi. Diyorum ya, kurbanımı ben kesiyorum. Kurbanın bayram namazından sonra kesilmesi lazım. Bayram namazı kılınan yerlerde, bayram namazından sonra kurbanın kesilmesi lazım. Bayram namazından önce kurban kesilmez. Bayram namazından sonra diyorum. Ben kendi kurbanımı kendim boğazlıyorum, ya sekiz buçukta mümkün değil hazırlanması diyorum ya! Dokuzda nasıl kurbanın, onda nasıl kurbanın geldi diyorum sana. Diyorum buzlu muydu? Dondurulmuş muydu? Evet diyor. Ya diyorum bu kurban ne zaman kesildi, ne zaman temizlendi, ne zaman donduruldu, ne zaman paketlendi, ne zaman kargo getirdi diyorum ya. Telefondaki duruyor, e sen şimdi diyor, hocam bizi masrafa sokuyorsun. Açma kardeşim telefon bana!
Ben sana doğruyu söylüyorum, ben sana doğruyu anlatıyorum. Bu sefer diyor nerede keseceğiz diyor? Git belediyeye müracaat et diyorum. Köpekler için müracaat ediyorsunuz, kediler için müracaat ediyorsunuz, kurban kesmek için de müracaat edin. Devasa stadyumlar yapıyorlar, mahallelere küçük küçük kurban kesme yerleri yapsınlar, ayırsınlar müracaat edin. Yok! O yalın din, yalın din onu mutlu etmiyor. O ne yapacak, kaldıracak, nefsine tatlı gelecek. Veyahut da vakıflarda var ya, ne güzel vekaletle kurban kesmek. Diyanet başta, ardından vakıflar.
‘Alo merhaba’, ‘merhaba’, ‘benim bir kurbanım vardı’, ‘yurt içi mi yurt dışı mı olsun?’, ‘yurt içi olsun’ veya ‘yurt dışı olsun’ , ucuz ya, ‘yurt dışı olsun. ‘Kaç para, beş bin küsur mu, ne kadar? Beş bin küsur mu, beş bin küsur, ‘tamam’, ‘adınız ne’, ‘Mustafa Özbağ’, ‘tamam’, ‘Allah kabul etsin’, Allah Allah! Kurbanı gördün mü?’ Hayır, kurbanın öldüyse ne olacak? Bilmiyorsun! Ya boynuzunu kopardıysa? Şimdi diyorum ki karşıdakine kurbanın öldü diyen oldu mu diyorum ben. Bir vakıf, kaç numaralı kurban, benim? Belli değil. Bir vakfa vekaleten kurban verdiniz, iyi, ben gideyim bir tane budundan alayım. Kaç numaralı benim hayvanım? Şimdi ibadet niye ki? Halkın kendince kendi kendini tatmin etmesi. ‘Kurban kestik’ , ‘Allah kabul etsin’, Ne yaptınız?’, ‘Falanca vakıfa verdik.’ Ne büyük iş yaptın ya! Belli mi hangi hayvan olduğu? Yok. Ya boynuzu koptuysa kökünden? Boynuzu kökünden kopan hayvan kurban olmaz. Gördün mü kurbanlığını? Boynuzu kopuk mu değil mi? Kulağı kesik mi değil mi? Kör mü değil mi? Yürüyebilecek hastalığa sahip mi değil mi? Gördün mü? Görmedin. Kardeşim, sen ibadet ediyorsun, Kurban Hanefilere göre zekat verenlere vacip. Vacip, vacip bir ibadet ya. Evet, sen tanıyorsundur. Yusuf hocayı tanıyorsun. Yusuf hocaya vekalet veririm. Yusuf hocam, benim için bir hayvan al. Hayvanı almaya, kesmeye, ondan sonra etini de tasarruf etmeye seni vekil tayin ettim. Yusuf hocayı tanıyorum, inanıyorum kabul. Büyükbaşa girdik. iyi, hangi büyükbaşa? Deve mi, inek mi, dana mı? Düve mi? Kaç yaşında? Diş kapak attı mı atmadı mı? inekse hamile mi değil mi? Düveyse hamile mi değil mi? Nerden biliyorsun? Veyahut da hissedarlardan birisi ‘ya tertemiz et gelecek bana, ben et niyetine, ya bana ne kurban ya, ordan ayakkabı da dağıtsan kurban olur’ dedi, birisi de öyle hissedarlardan girdi. Yedi hissenin altısı da yedisi de fasit oldu, gitti. Bunu anlatıyorsun, bakın bir tek kurban meselesinden adam duruyor telefonda. Ya diyor, sizin diyor din anlayışınız bana uygun gelmedi. E gelmez, ben ibadeti anlatıyorum çünkü. Yok! O arkadaş ne güzel, devlet de diyor ki ey Müslümanlar, siz ne bu ibadetlerle uğraşıyorsunuz, kurbandır, şudur budur! Alın size dokuz günlük tatil. Gidin anayı, babayı da bırakın, her şeyi bırakın, gidin beş boynuzlu otellerde keyif
edin. Bu da sizin hakkınız. Bir de onu çıkardılar, ‘Müslüman’ın hakkı değil mi ya, denize girecek, havuza girecek tatil yapacak! He yaaa! Müslüman dağları devirdi çünkü. Cihat ederken böyle kan ter içinde kaldı. Ne ev yüzü gördü ne bark yüzü gördü. Gidip onun da beş boynuzlu otelde çıplakların içerisinde dolaşması lazım ya, tatil yapacak ya! Bir de ne dedi birisi bana, biz dedi kimsenin görmediği koya gidiyoruz dedi. Ben kaldım böyle. Yani dedim hiç kimse gelmiyor mu? O koy sana mı ait dedim. Değil dedi. Peki biri gelince ne yapıyorsun dedim. Hemen çıkıyoruz denizden dedi. Hanımında haşama mı var dedim. Kaldı. Ha, bikiniyle giriyor, öyle mi dedim ben. Evet, o geldi aniden, adam gördü onu dedim. Bu durdu şimdi. Yani abi ne diyorsun? Bu zakirliğim döneminde olan muhabbet? Abi dedi ya, yani dedi utandırıyorsun beni dedi. Şimdi kitabın ortasından konuştun, dedi. Oğlum, yanında nasıl konuşayım? Ben yancı değilim ki, dedim. Oğlum dedim, hanımını bikiniyle dolaştırır desem dedim, Bursa’da dolaştırır mısın? Abi, olur mu öyle şey? Oğlum, orda da görmediler mi? Ordaki gören adam değil mi? Ha bir, ha bin! Kitabın ortası acı geliyor insana! O yüzden mirşitlerin hareketi halkın hareketi gibi değildir. O Tûba ağacı gibi tazeciktir.
“Eğer bu ebedi nefha yere göre nazil olsa, yer ehliyle gök ehlinin öd-
leri su kesilirdi.”
Yani bu nefha dediği, bu hal, bu feiz, bu emanet, yere göğe nazil olsa, ya ehliyle gölgenin ödleri su kesilirdi. Yani hatta nefhayı eskiler israfil’in suru olarak şey yaparlar, nitelendirirler. Yani bu üfleme, bu haykırma, bu haykırma, bu diriliş muştusu, müjdesi yere göğe nazil olsa, hepsinin de ödleri kopardı, su kesilirdi. Yani bunu kaldıramazlardı, bu emaneti yüklenemezlerdi ki yüklenemediler.
‘Esasen bu nihayeti olmayan nefhanın korkusundan gökler, yeryüzü ve dağlar o emaneti yüklenmekten çekindiler. ‘Feebeyne en yahmilneha’, ayetini oku da gör.’
Ahzap ayet 72: ‘Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz ki insan çok zalim ve çok cahildir.’ Onlar çekindiler yani dağlar bütün hani var ya ayeti kerime, biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Onlar yüklenmekten hem kaçındılar, hem de korktular. Onu insan yüklendi. Yani şimdi desek ki dağa, Cenab-ı Hak dağlara dedi ki, size böyle bir emanet vereceğim. Dağa böyle bir emanet vereceğim dediği zaman, dağın dili olması gerekir, cevap verecek çünkü, dağın aklı olması gerekir. Şimdi geriye doğru götüreyim sizi. Vahiyle alakalı geniş bir sohbet vardı. Sizin vahiyle bugüne kadar bildiklerinizin, öğrendiklerinizin tersi olan bir sohbetti. Onu hatırlayın, geriye dönüp hep onu dinleyin. Çünkü ondan sonra gelen sohbetleri
daha iyi anlayabilmek için o vahiy sohbetini iyi dinlemek gerekiyor. Cenab-ı Hak, ne yapıyordu? Dağlara vahyediyordu, yere vahyediyordu, göklere vahyediyordu, arıya vahyediyordu. Bakın, arıya vahyediyordu. Demek ki Allah vahyediyor, dağa, taşa, göğe, yere…Allah dağlara vahyetti, dedi ki: Size bir emanet yükleyeceğim. Dağlar o vahiy ile ırgalandılar, sallandılar, dediler ki: Biz bunu kaldırabilecek noktada değiliz. Allah göklere vahyetti, size bir emanet yükleyeceğim, dedi. Onlar da bu emanetten uzak durdular, korktular, korktular. Ayeti kerimede diyor ki: Onlar korktular, çekindiler. Bu emaneti yerine getiremeyiz diye. Korkuları, emaneti yerine getiremeyiz diye korkuları, çekinceleri bu. Biz senin vermiş olduğun, bize verecek olduğun bu emaneti yerine getiremeyiz diye.
“Korkusundan dağın yüreği kan olmasaydı ‘Eşfakne minha’ denir miydi?
Ve onlar korktular, bu emaneti üzerlerine alamadılar. Bu emaneti evet, biz yerine getiririz diyemediler. Bu emaneti kim yerine getiririz dedi? Âdem aleyhisselam. Cenab-ı Hak Âdem’e dedi ki: Bu emaneti yerine getirir misin? Bunu yerine getirirsen ben senden razı olacağım, dedi. Âdem aleyhisselam, sen razı olacaksan ben bu emanete hazırım, dedi. iki namaz vakti geçmedi, Âdem hata etti. Âdem de cennette namaz kılardı. Allah’a hamt için, şükür için. Namaz, cennetten çıkma bir ibadettir. Âdem cennette namaz kılardı. Allah’a hamdini yerine getirmek için. Ey Müslümanlar, namazlarınızı dosdoğru kılın. O yüzden imam-ı Şafi, Tırmızi’nin naklettiği hadisi şerifi kendisine ölçü aldı. Namazı kasten terk eden küfür ehlidir, dedi. Hadisi şerifte imam-ı Şafi, bu hadisi kendine ölçü alıp namazı kasten terk edeni küfür ehli gördü. imam-ı Azam küfür ehli görmedi. Günahı kebair işlemiş olur dedi ameldeki noksanlıkla alakalı. Gerçekten Ümmeti Muhammed’e bu manada o başka hadisleri kendisine ölçü alaraktan söyledi. Hazreti Adem babamız zahirde çünkü babamız manada Hazreti Muhammedi Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem hazreti. Hz. Adem, bu emaneti üzerine aldı. Örnekleyeyim ben bunu böyle, öğlen namazı vaktinde bunu aldı, ikinci namaz vaktinde hata yaptı. Yaklaşma denilen alana yaklaştı, alan, yok ağaç mıydı yok buğday mıydı, yaklaşma denilen yere yaklaştı. Emanet neydi? Emanet, ben her şeyi bağlarım ya, ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakka’l yakîn, hepinize malum, Kur’anî tabirdir. Emanetin ilme’l yakîni, ilme’l yakîn emanet. Bu nedir? Kur’an ve sünnetin belirlediği, şeriatın emrettiği dini işlerdir. Emanettir bunlar, Müslümanların, müminlerin üzerine. Şeriatın belirlediği kaideler emanettir, bütün kaideler ve bunların gözetilmesi ve gözetilirken bütün emanetlerin haklarının yerine getirilmesi ve Cenab-ı Hakk’ın mükellef ettiği bütün dini vecibelerin yerine getirilmesi emanettir. Ve bu emanetler, günün Müslümanlarına emanet edilmiştir. Müslümanlar, müminler bu
emanetleri kendilerinden sonra gelecek olan silsilelere doğru bir şekilde aktarmakla mükelleftirler. Sen onu aktarmakla mükellefsin.
Vel Asr’da ne dedi? “Hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna” dedi. iman edeceksin, salih amel işleyeceksin, hakkı ve sabrı tavsiye edeceksin. Sen birinci derecede ehline, eşine, çocuklarına bu emaneti tebliğ edeceksin. Birinci derecede sen şeyhsen, mürşidsen, birinci derecede bu müritlere bunları emanet edeceksin. Emaneti yerine getireceksin. Babaysan babalığını yapacaksın, çocuklarına emaneti yerine getireceksin. Emaneti onlara öğretmez, yerine getirmezsen dosdoğru babalık yapma. Sen liman babası bile değilsin. Çocuklarına Kur’an ve sünneti öğreteceksin. Kur’an ve sünneti onlara tebliğ edeceksin, onlara emanet edeceksin Kur’an ve sünneti ve bu emanetlerin en başında da insana verilen emanetin en başında akıl vardır. Aklını korumakla mükellefsin. Hem kendi aklını koruyacaksın, hem de eş ve çocuklarının aklını koruyacaksın. Mürşid isen dervişlerinin de aklını koruyacaksın. Daha yeni ders alan bir kimseye otuz üç bin “Ya Allah” çektirip onun buna gücü var mı, yok mu, manevi olarak bunu kaldırır mı, kaldıramaz mı bilmeden o adamı derse boğmayacaksın, onun aklını oynatmayacaksın. Tuhaf hareketler yapmayı, tuhaf hareketler, sesler çıkarmayı dervişlik olarak öğretmeyeceksin. Bu birinci derecede dervişlere, birinci derecede dervişlere ilme’l yakîn noktada şeriatın emrettiklerini emredip onlara şeriatın emanetlerini öğreteceksin. Bu ilme’l yakîn emanet.
ikincisi ne? Emanetin ikincisi ayne’l yakîn emanet. Bu da nedir? Bu, dervişleri ilgilendiren bir emanettir. Burası sufi yolunda yürüyenleri ilgilendiren emanettir. Sen mürşidsen, o koltuğa oturduysan, sen dervişlerine muhabbeti anlatacaksın, aşkı anlatacaksın, ilahi cezbeyi anlatacaksın. Onlara o birinci emanet mertebesini anlatacaksın. Onlar ikinci emanet mertebesi olarak ayne’l yakîn hâlini yaşayacak, o ilme’l yakîn emaneti yaşayacak ki doğru bir mürşide intisap ettiyse ve üstadını dinliyorsa üstadına tabii ise şeriatı garranın emrettiği o emaneti müritlerine yaşatacak ki o ayne’l yakîn derecede aşk hallerini, muhabbet hallerini, ilahi cezbe hallerini ilâhi varidat hallerini o kimseler meyve olarak yaşayacaklar ama onlar sorumlu. Neden? Onlarda da bu emanet. Onlar da bu emaneti kendilerinden sonra gelenlere nakletmek, öğretmekle mükellef. Emanet çünkü, kendisinin değil. O nasıl ki birinci derecede ahdine vefa gösterme, ahitlerinde sağlam durmayı, verdikleri sözü yerine getirmeyi manevi olarak mürşit öğretti. Artık mürid ve aynı zamanda da mürşid, ayne’l yakîn noktasında o manevi haller ile hallenmenin yolu açıldı. O haller ile hallendi. Bu ne? Bu da ayne’l yakîn emanet. işin bir üst noktası daha var. Bu üst noktası ne? Hakka’l yakîn, hakka’l yakîn Emanet. Bir mürşid, müritlerine, hakka’l yakîn emaneti de öğretmekle
mükelleftir. Çünkü mürşidin üzerindeki hakka’l yakîn hali onun kendi hali değildir, onun kendisinin malı da değildir. Onun için o anlatılmaması gereken bir şey değildir. O hakka’l yakîn ilmidir. Onu da ehline anlatmakla, öğretmekle mükelleftir, emanettir çünkü burası vasıtasız, iyi dinleyin, burası vasıtasız, perdesiz, feyzi ilahi denilen hal ile hallenmektir. Yani ilm-i ledünden almaktır, vasıtasız ve bu hal, bu hal, bu fakirin sözüdür. Öyle kabul edin, vehbidir, yani bu çalışmanın neticesinde olacak bir şey değildir. Bu, direkt Allah’ın lütfu, ikramı, ihsanı, Cenabı Hakk’ın meccanen verdiği bir feyzi ilahidir, bu vasıtasızdır. Bu hale gelen bir mürşit, bunun da ahvalini, bunun da tecelliyatını müritlerine anlatmakla yükümlüdür çünkü bu da emanetin hasıdır, emaneti hassadır. Eğer mürşidin bunlardan haberi yok ise, onun üstatlık taslaması da kendi nefsinde küfürdür. Allah muhafaza eylesin ve bu feyzi ilahi dediğimiz vasıtasız ilm-i ledün’ün tecelliyatının da iki hali vardır.
Bunun da iki hali vardır. Bu birinci hali o mürşidin kalbine ilm-i ledünün akmasıdır, bu birinci halidir. Bunun ikinci hali vardır. Bunun ikinci hali de varlıkla alakalıdır. Varlığı tanıma, varlığı bilme, varlığa vakıf olmadır. Bunu sistemleştiren, bunu sistemleştiren, bunu sistematik olarak da anlatan Muhyiddin ibni Arabi’dir. Bu fakir de varlığın dereceleri olarak bunun sohbetini yapmış kimsedir. Bu, o ilm-i ilahinin, o feyz-i ilahinin, benim tabirime göre, nur-u Muhammedî’nin varlığın üzerindeki tecelliyatıdır. Bunlar da emanettir. Asıl mürşidin mürşitliği, bu emanetlerden belli olur. Müridin müridliği de müridin müridliği de birinci emanet, anlattığım ilmel yakîn emanetlere sahip olması, bunları üzerinde tecelli ettirmesidir. Verdiği sözünde durmak, bir üstadın elinden tutmuşsun, otur oturduğun yere. Hangi ilminle onu kıyaslayacaksın? Şüphen varsa bırak git, hakkındır ama öbür türlü peygamberi görüp de iman etmeyenlerden veyahut da üstadın dediği gibi Pirin dediği gibi veli görmüşsün onu, ders almamışsın tabi olmamışsın. Ders almışsın, dinlememişsin. Dervişler birinci emaneti yerine getirmek ve onu gelecek kuşaklara anlatmakla mükelleftir. O zaman farzlara riayet edecek, haramlardan uzak duracak, nafilelerle Allah’a yaklaşacak. Üstada vermiş olduğu sözleri bozmayacak. Sahabe öyle yaptı. Hazreti Peygamber’e biat ettiler, hatta biat ettikten sonra bir daha biat ettiler sözlerini bozmadılar, sözlerini bozmadılar. Dervişin hası sözünü bozmayandır, dervişin hası. Ben bazen derim ya neler yaşadık gördük biz. Cenab-ı Hak lütfetti, dimdik durduk. Birinci emanete herkes tabi olacak. Allah bizi onlardan eylesin.
1960. beyitten devam edeceğiz. Geçen perşembe günü, Cafer’e ne yapıyoruz dedim, önümüzdeki cumartesi derse devam edeceğiz mi dedim. Cafer
dedi ki herkes alıştı artık. Ondan sonra mecbur değil nasıl olsa hiç kimse, dedi. Gelebilen gelir, dedi. Biz derse devam edelim, dedi. Helal ya Cafer dedim, tamam dedim. içimden dedim ki gönlümdekini söyledi, hani derse devam edeceğiz. Arefe günü dedim bir de içimden, tam dua edilecek kurban arefesi, dua edilip zikredilecek bir gün inşallah. Allah izin verirse önümüzdeki cumartesi burdayız. Yani gece dükkan açan olur, işi gücü olan olur, bu konuda hiç kimse mecbur değil çünkü kapalı çarşı açık oluyor. ismail, açıyorlar mı yine gece? Allah’ım iyi etsin inşallah. Murat açtınız mı gece? Son gece açmıyorsunuz. Allah iyi etsin inşallah. O yüzden işi olanlar işlerine bakabilirler. Bayanlar temizlik yapacaklarsa son güne bırakıyor ya kimisi, hatta son saate bırakır. Her ben bayramdan önce kadınlara seslenirim. Kadınlar arefe gününe iş bırakmayın. Ev mi temizleyeceksiniz? Temizliyorlar ya, bir de evlerini temizlikte öyle hassas olanlar var.
Diş fırçasıyla şeyleri temizliyorlarmış, ne o? Yok, derzler iyi, mutfak tezgahı, mesela, bir de kalorifer petekleri! Böyle ben böyle dedim, yani, adam anlatıyor bunu, diyor bir dua var mı hanıma okuyayım?” dedi. “Ne yapıyor?” dedim ben, ondan sonra, dedi, “kaybettim ben hanımı.” “Ne oldu?” dedim ya. Dedi ki eline diş fırçası almış, kalorifer peteklerini temizliyor dedi. Ben de kaldım böyle. Kalorifer peteğini, ondan sonra, bir de dağıtıyormuş bir kısmını, böyle diş fırçasıyla temizliyormuş. Dedim başka? Vallaha dedi bütün gün elinde dedi toz bezi siliyor. Rahatsız o zaman dedim. Ne yapayım dedi. Vallahi, sen onu burdan geri çeksen, senin başına cebelleş olur o dedim. Sen yine kendin dedim hamd et. O dedim evi temizliyor, ben öylesini biliyorum dedim, adam daha içeri girerken derhal üzerinde ne varsa çıkar, dosdoğru banyoya diyormuş, dedim. “Nasıl?” dedi. Basbayağı dedim. Asla diyormuş dışardaki kıyafetinle içeri giremezsin. ismail de yandan yandan bakıyor, bana öyle birisi diyecek ha, diyor. Yavrum düşmemişin sen, sana Allah lütfetmiş. Bu arada başın sağ olsun, Ben seyahatteydim biliyorsun malum, Allahım iyi etsin inşallah.
E dedi? Dedim sen haline hamd et. Dedi ki o ne yapıyor? Ne yapacak oğlum dedim. Geçim dünyası. Soyunuyormuş orada dedim ben, hatta bir gün iç çamaşırını çıkarmamış, ona bile kızmış dedim. Havluya sarın, iç çamaşırını çıkar gir demiş, dedim. Ya diyormuş iç çamaşırım nerden toz aldı, her yerin tozlu senin diyormuş, gir içeri. Dedim böylesi de var. Hatta bir başka bir farklı bir çizgi, evde et pişirmiyor mesela kadın. Kokuyormuş! Erzurumlu, öyle ne yan yan bakıyorsun Dursun? Ooo dedi, ne? Et pişirmiyor muymuş? Böyle kabardı. Oğlum ne kabarıyorsun? Sende böyle bir problem yoktur. Eee, nasıl hamd ediyor bak. Böylesi de var. O yüzden koku yapan hiçbir şey pişmeyen evler var. Kızartma, adam diyor ki yemiyoruz yıllardan
beri diyor. E dedim ne oluyor? Yani böyle bir pikniğe mikniğe gidiyoruz, orda kızartıyoruz, yiyoruz diyor. Ondan sonra geliyoruz komple yıkıyoruz diyor. Neyse, kadınlara ait bu. Temizliklerinizi yapın, bitirin, arefe gününe bırakmayın. Hele bayram sabahına hiç bırakmayın. Allah rızası için. El-Fatiha maassalavat. Amin. Geceniz hayırlı olsun inşallah. Allah razı olsun inşallah.
Dursun hemen kabardın ya, Dursun dayanamadı, et de pişittirmiyor deyince, Dursun ya bu kadarı da fazla dercesine bir kabardı Dursun. Allah iyi etsin inşallah. Hele bunu Sıtkı’ya söyleyecekler, he Sıtkı? Evin içinde mangal yakıyorsun! Senin hanımın sabırlı insan oğlum be! Ne diyeyim şimdi, kadıncağızı tanıyorum ben şimdi kızcağızı, bulmuşlar böyle sabırlı insanları. Öyle kendilerince efelik yapıyoruz zannediyorlar. Halbuki arkadaki sabırlı. Benim anne dedem de öyle efe. Annaneme dedim annane hiç dedim sen hayır dedin mi dedeme. Yok oğlummm, nerden hayır diyecen dedi, bir sefer dedim aman herif, napıyorlarsa yapsınlar dedim dedi, hemen dedi yastığın altından bıçağı aldı, enseme dayadı, ulan garı demiş, sen beni dinlemiycen, kesip atayım bari seni demiş. Kadıncağız tabi hiç hayır dememiş ölünceye kadar. Öldükten sonra bile hayır demiyordu annanem ona. Ondan sonra o da efeyim diye dolaşıyor. Asıl efe, arkadaki kadın. Allah bizi o efe kadınlardan eksik eylemesin. Aminn. Ne büyük amin dediniz yaaa! Selamünaleyküme…
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları