Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1951-1954. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 2/29

1951-1954. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin, Allah gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan batılı batıl bilip batıla karşı her iki cihanda, dünyanın her tarafında mücadele edenlerden eylesin. Rabbim dünya üzerinde nerde bir Müslümana zulmediliyorlarsa, o Müslüman’ın hakkının hukukunun Cenab- ı Hak intikamını alsın. Zulmedenleri kahru perişan eylesin. Zulmedenlere yardımcı olanları da kahru perişan eylesin. Zalimleri yerle yeksan eylesin. Makamlarını yerin altına geçirsin. Zalim devletleri yerin altına geçirsin. Zalim devletleri Cenab-ı Hak kahru perişan eylesin. Evet

“ ‘Zamanınızdaki günlerde Rabbinizin güzel kokuları vardır, kendinize

gelin. O güzel kokuları almaya çalışın’ hadisinin tefsiri. ”

“Peygamber, “Hakkın güzel ve temiz kokuları, bugünlerde esecek. O vakitlere kulak verin, aklınız o vakitlerde olsun ki bu çeşit güzel kokuları alasınız, bu fırsatı kaçırmayınız” dedi.

Koku, tarih boyunca hep farklı algılanmış, farklı atfedilmiş. inşallah Cenab-ı Hak, bu kokuyla alakalı geniş bir sohbet zamanı oluştursun. inşallah önümüzdeki haftalarda kokuyu işleyelim bir. Koku, bir şeyin işaretidir. Hani mesela işte bir kimsenin soğuk algınlığı olur, nefesi farklı kokar; işte midesinde rahatsızlık vardır, nefesi farklı kokar; örneğin işte pankreası rahatsızdır, vücudu ayrı kokar; kalbinde rahatsızlık vardır, ayrı kokar; bağırsaklarında rahatsızlık vardır, ayrı kokar. Şimdi Gürkan hastalarla fazla

uğraştığından farklı farklı kokuları algılar, hastanın hastalığına, hastalığın çeşidine göre vücut koku yayar. Bu işin zahir tarafıdır. Mesela şeker hastası, şekeri yükselince ağzı, nefesi kokar; bildiğiniz nefesi kokar o kimsenin, şekeri çok yüksektir; nefesi kokar onun, hele açken daha fazla kokar. Bu işin zahiri tarafı, mesela yalancı ayrı kokar, gıybet eden ayrı kokar. Bildiğiniz koku, zina eden ayrı kokar, faizle iştigal eden ayrı kokar; kokusu değişir vücudunun. Tövbe etmeyen ayrı kokar. Ben şimdi yavaş yavaş başka yere geleceğim şimdi. Mesela zikreden ayrı kokar. Tevhid çekenin kokusu ayrıdır, mesela Allah esması çekenin kokusu ayrıdır; hu esması çekenin kokusu ayrıdır, hay esması çekenin kokusu ayrıdır. Bunlar, bu kokular insanın üzerinde değişik değişiktir; Beytullah’ın kokusu ayrıdır, tevhit çeken Beytullah’ın ayrı kokusunu alır, Allah esmasını çeken Beytullah’ın ayrı kokusunu alır, hu esması çeken Beytullah’ın ayrı kokusunu alır. Hay esması, Hak esması, Kayyum esması, Kahhar esması, bunların hepsinin de Beytullah’ın farklı farklı kokuları vardı

ve o kimse Beytullah’ta olmasa dahi, Beytullah’ın kokusunu alır otur-

duğu yerden. Medine-i Münevvere’nin kokusu ayrıdır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kokusu da ayrıdır. Hazreti Ebubekir’in ayrı, Hazreti Ömer, Osman, Ali radiyallahu anh hazretlerinin ayrı kokusu vardır. Hazreti Hasan Efendimiz ayrı kokar, Hüseyin Efendimiz ayrı kokar. Ehli beyt, gerçek ehli beyt icazeti böyle bin dolara yazılmayan bir ehli beytin kokusu ayrıdır. Mürşidi kâmillerin de kokulara ayrıdır. Her mürşidin kendine has, kendine özel kokuları vardır. Şimdi koku öylesine enteresan bir şeydir ki yalnız her burun o kokuyu almaz. Bir de işin bu tarafı var. Bir zahiren burnun tıkalıdır işte genzinde problem vardır, beyninde problem vardır, burun deliklerinde problem vardır, burun sinirlerinde problem vardır. Tıpçı değilim, tıpçılara da hakaret etmiş olmayayım şimdi, Abdullah da ordan şimdi bakacak bir girmediğin bir dalmadığın dal bizim dalımız kaldıydı diyecek, tıpçı değilim ama normalde mesela bir kimsenin burun hassasiyeti, ordaki damarlarda zedelenme varsa kokuyu almaz örneğin. Hani korona denilen bir salgın vardı, işte neydi tat ve koku gidiyordu önce. Öyle değil mi? Koku gelmiyordu geriye. Neden? işte tahrip oluyor, tahrip olunca altı ay, yedi ay, sekiz ay kokunun gelmediği, hatta o günden beri koku alamayan insanlar da var, yani kalıcı, adam kokuya karşı bir duyarlılığı kalmadı örneğin. Böyle düşündüğümüzde demek ki bir sürü şeyin mesela bin bir türlü çiçek var, bin bir türlü çiçeğin kendine ait kokuları var. Bin bir türlü hayvan var, sayısını bilemezsin, çiçeklerin sayısını bilemezsin, hepsinin ayrı ayrı kokuları var ve baskın olan bir koku var ise o bütün kokuları bastırır. Basın kokular vardır, o kokular diğer kokuları bastırır ama

o koku yok hükmünde değildir. Vardır ama bir koku orda basmıştır orayı baskın olduğundan sadece onu bir kimse koklar. “Burası gül kokuyor,” der veya “Burası karanfil kokuyor,” der. Halbuki orda gül de vardır. Hassas burun olursa gül kokusunu da alır. Hassas bir burun yok ise o zaman o karanfilin içerisindeki gül kokusunu alamaz, hissedemez ama yok hükmünde değil. Ben kokuyla alakalı özel ders yapacaktım, herhalde yaptık şimdi. Kısacası, özet oldu.

Şimdi bir de işin manevi kokusu var. Buna da az bir şey değindik, hani makamlara göre, kalbi meratiplere göre de o kimsenin kokusu değişiktir. işte Peygamber: ‘Hakkın güzel ve temiz kokuları bugünlerde esecek, o vakitlere kulak verin. Aklınız o vakitlerde olsun ki bu çeşit güzel kokuları alasınız, bu fırsatı kaçırmayınız’, dedi. Mesela meşhur ya, hadisi şerifte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ‘Ben Rahman’ın kokusunu Yemen’den alıyorum’ dedi. Yani bu hadis-i şerifi genelde hani bir de böyle hani ‘Hakkın kokusu Yemen tarafından gelmektedir’ diye bunun değişik versiyonları var ama hani bir tanesi yeterli bu konuyla alakalı. Ondan sonra masanın üzerinde de hediye gelmiş bir Aclûnî vardı, teşekkür ediyoruz o Aclûnî’nin de dört ciltlik eserini getirene de. O esnada ben böyle gayri ihtiyari ona bakarken de bu kokuyla alakalı o hadis-i şerifi de orada buldum Aclûnî’nin, normalde bununla alakalı tabi böyle bir hani delil olsun diye yazdım. Yoksa Yemen’le alakalı kokunun geldiğine dair veya ‘Rahman Yemen’dedir’, bununla alakalı çok hadisi şerif var ama normalde genel olarak da bunu hani Veysel Karani hazretlerine atfederler ya Yemen’le alakalı. O yüzden normalde Hazreti Peygamber de Tırmizi’ de geçiyor hadis-i şerif, ‘Ümmetimden bir adamın yani Üveysin şefaatiyle, Temmim Kabilesinden daha fazla kişi cennete girecektir’ ya da ‘Ümmetimden şefaatiyle daha çok kimsenin cennete gireceği bir Üveys vardır’ diye bunun da değişik rivayetleri var. Hatta Müslim’de, ‘Kim ona erişirse ona uğrayınız, kendisi için istiğfa ettirsin’ rivayeti de var. Hani ona uğradığında kendin için istiğfar ettir. Yani sen kendin için tövbe ettir, yani siz birbirlerinize temiz ağızlarla dua ediniz, birbirlerinize temiz ağızlarla istiğfar ediniz. Yani bir başkası için tövbe etmek, bir başkası için dua etmek, temiz ağızla tövbe etmek, temiz ağızla dua etmek oluyor yani. Çünkü hiçbir kimse kendi nefsine temiz değil ya da ben temiz değilim hani ‘nefsinizi temize çıkaranlardan olmayalım’, ayet-i kerime.

O zaman ümmet birbirine dua edecek, herkes birbirine dua edecek. Erkek, eşine, hanımına dua edecek; hanım, kocasına dua edecek; anne baba, çocuklarına dua edecek; çocuk, anne babaya dua edecek; kardeşler birbirlerine dua edecekler. Bu, muhteşem bir temizlik harekatı aslında ama ne

yazık ki insanların içine fitne giriyor. Kadın kocasına lanet okuyor, koca karısına lanet okuyor. Anne baba çocuğuna lanet okuyor, çocuk anne babaya lanet okuyor. Böylece toplum ayrışıyor, aile kavramı kalmıyor, ailelerin içerisinde ortak noktada buluşmak kalmıyor. Bakın, en büyük oyun, en büyük oyun, dünya üzerinde aile kavramını yıkmak, aileleri dağıtmak. Bu, Hristiyanların üzerinde oynandı, bitti. Şimdi Müslümanların üzerinde oynanıyor. Müslümanlar bu konuda uyanık olacaklar. Aile kavramını dağıtmayacaklar. Erkekler, iş sizde. Bir ev dağılıyorsa sorumlusu erkektir. Eşini, ailesini, çocuğunu koruyacak. Kadınlar, kocalarınızı zorlamayın. Kocalarınızın yapamayacağı, güç getiremeyeceği işler istemeyin. Eşlerinizi utandırmayın. Makul bir geçim sağlayın ve geçinin. Bu konuda Müslümanlar daha hassas davranacaklar. Eşler birbirlerine daha hassas davranacak, daha hassas davranaraktan evliliklerini bozmayacaklar. Hassas davranacaklar bu tırnak içerisinde ‘deccaliyetin büyük oyunu’nu bozacak Müslümanlar. Yoksa biz de Hristiyanlaşacağız, yoksa biz de Yahudileşeceğiz, yoksa biz de dinsizleşeceğiz. Ne olduğumuz belli olmayacak. Allah muhafaza versin. Kapattık, tırnak içerisinde, bunu söylemiştik. Evet, yani normalde o zaman Hakkın kokusu Yemen’den geliyor, o Rahman’ın kokusu Yemen’den geliyor. Demek ki koku önemli, manevi koku almak. Zahiri koku almak da önemli. Mesela işte bir dahiliyeci kokuyu alabilmeli, dahiliye doktoru kokuyu alabilmeli. Onun normalde nefes kokusundan, onun vücut kokusundan, ondaki rahatsızlığı tespit edebilmeli. Bu ayrı bir çalışma sistemi, bu ayrı bir şey. Yani normalde pankreas hastası bir kimseyi defalarca koklaması lazım veyahut da mide rahatsızlığı yaşayan bir insanı defalarca koklaması lazım. O kokudan onun rahatsızlığını hissetmesi lazım, anlaması lazım.

Bunu tırnak içerisinde bir daha söyleyeyim, mesela ‘Ölümün de kokusu vardır.’ Bunu burnun hissederse, bir hastanın yanına gittiğinde o ölüm kokusunu aldıysan, daha önce hissediyorsan o hastadan o ölüm kokusunu hissedersin, alırsın. Kendi iç aleminde dersin ki bu koku değişik bir koku, bu öleceğine kendince işaret edersin. Bu da ayrı bir kokudur. Mesela ölüm kokusu ayrı bir şeydir, evdekiler hissetmez onu. Odaya girdiğinde ölümün kokusunu hissedersin. Bu böyle anlık mesele değildir. Bir kimse de öyle pat diye ölmez bir kimse, ölümün başlangıcı vardır onda, isterse trafik kazasında ölsün, o ölümün başlangıcı vardır. Onda ölüm başlamıştır. Onda ölüm başladıysa mesela o kimse Kur’an sünnet dairesindeyse ayrı onda tecelli eder, Kur’an sünnet dairesinde değilse onda ayrı tecelli eder. Namaz kılanda ayrı tecelli eder, namaz kılmayanda ayrı tecelli eder. Allah’ı çok zikredende ayrı tecelli eder. Ondaki tecelliyat farklıdır. Bunlar seyr-i sülûkun işaretleridir. Seyr-i sülûku olmayan bir kimsenin bunları bilmesi mümkün değildir, bu

kadar teferruatlı bilmesi de mümkün değildir. Öyle seyr-i sülûk iki bin dolar verip bir icazet almakla da olmuyor. işte normalde, eğer o kimsenin kalbi çalışıyorsa, kalbi çalışıyorsa, onun aklı kokudan hükmeder, burnu çalışıyorsa, burnu çalışıyorsa o kokudan hükmeder. Hani Hazreti Pir, daha önce Mesnevi’nin bir beyiti vardı ya, “Burnun niçin koku almaz bilir misin?” der. Burnun niçin koku almaz? Burnun neden koku almaz, burnun koku almaz çünkü heva ve hevesine uymuş bir nefis taşıyorsun. Burnun koku almaz çünkü manevi olarak körleştin çünkü burun da göz gibidir.

Burnun da kendine ait bir aklı vardır. Bakın, burnun da kendine ait bir aklı vardır. Koklarsın, çay koktu veya kokmadı, çay kokmadıysa, çay kokmadıysa çay kokusu yoksa bunda ya senin burnunda bir rahatsızlık var ya da çayı demlemekte rahatsızlık var ya da çayda rahatsızlık vardır. Çayın çay gibi kokması lazım. Eğer burnun daha önce çay kokusunu aldıysa, o koku hangi çayı içtiysen, o koku sende oturur. Aklın onu hıfseder, çayın kokusunu hıfseder ve sen o çayın kokusunu ararsın. Eğer o çayda koku yoksa, ben içimden şöyle derim: “Çay çiğ kalmış, çay düzgün demlenseydi çiğ kalmazdı. Çiğ kalmayınca da çay, çay kokardı.” Hangi çay ama? Benim aldığım çay kokusuna kokardı. Benim aldığım çayın kokusu yoksa onda halbuki kendine ait bir çayın kokusu var mı? Var. Ama benim hıfsettiğim çay kokusu yoksa, dedim ki bu çay kokmuyor. Halbuki o çayın da kokusu var ama benim hıfsettiğim koku yok onda. O yüzden ben derim ki bu çay kokmuyor. Çay kokmuyor. Böyle olunca ne oldu? Benim burnum hassas değil, ezbere konuştu, ezberlediğini söylüyor. Bakın, ezbere konuştu benim burnum, e neden ezbere konuştu? Ben bir çay kokusu almışım, devamlı o çaydan, hep çaylardan o çay kokusunu bekliyorum. Burnum benim ezbere konuştu, hassas değil. Hassas olsaydı bu çayın kokusunu da alacaktı. Hassas olsaydı, kokusuz diye atfedilen suyun da kokusunu alacaktı. Su kokusuzdur, doğru mu? Değil. Suyun da kendine ait bir kokusu vardır. Her suyun kokusu ayrıdır. Her sözün kokusu kendine ait ayrıdır. Aynı çeşmeden doldursanız dahi her bardağın kokusu değişir. Ardı ardına bardakları doldurursanız dahi kokusu değişir. Ardı ardına doldurdun, bekletin bardakları orda, on dakika içerisinde onun da kokusunun değiştiğini göreceksiniz.

Bu konuda en hassas burunlu Allah rahmet eylesin, anne dedemdi. Dört tane testi var, bir tane de küp var. Hepsi de aynı çeşmeden dolduruluyor ama testi ve küpler çeşmenin suyunu kendisine benzetiyor. ‘Güçüğün bir büyüğünden su gatın bana.’ Küçüğün bi büyüğünden, testiden! Küçüğün bir büyüğü var, büyük var, büyüğün küçüğü var. Tarif bu. ‘Güçükten bi su gatın bana.’ Küçükten bir su getiriyorlar, alıyor tası, bildiğiniz sefer tası. (Ağzında çalkalayıp, tadına bakıyor), ‘tamam’. Bir tek annem yapar, ‘güçüğün

bir büyüğünden su gatın’ dedi, her seferinde de annaneme der: ‘Amaaaaaan, nerden bilecek güçüğü, bi büyüğü, büyüğü, bi güçüğü, korkutmuş sizi, böyle yürütüp gidiyo işini ana. Boşver ben gatıvereyim su’ , ‘gızımmm onun dediği yerden gat’, annanem yalvarıyor ona, ‘tamam, tamam’ diyor, gidiyo büyükten katıyo. Dedem gene alıyor bir yudum, ağzında dolaştırıyor: ‘de get eşşek kerata de, bu büyüğün suyundan olmuş’, hassas! Koku alıyor, dili de tada alışmış, koku alıyor. Ben bunu izlediğimde on üç, on dört yaşındaydım. Bize tuhaf geliyordu, tuhaf değilmiş. Şimdi maneviyatta da koku vardır. Mürşidi kamilin kokusu ayrıdır, altıncı esmanın kokusu ayrıdır, beşin, dördün, üçün, ikinin kokusu ayrıdır. Günah-ı kebairin içerisinde dolaşanın kokusu ayrıdır, faiz yiyen adamın kokusu ayrıdır, vücudu da ayrıdır, bakışları da ayrıdır, siması da ayrıdır. Evet, her şey ayrılır. O yüzden Hazreti Pir der ki: “Burnun neden koku almıyor?” Burnun koku almıyor. Neden almıyor? Günah-ı kebaire daldı, yanlışlıklara daldı, o yüzden koku almıyor ama o rahmanın

kokusu her daim eser mi? Evet. Yemen tarafından Rahman’ın kokusu her daim var mıdır? Vardır. Seher vaktinin kokusu her daim kokusu var mıdır? Vardır. Zikrullah halakasının her daim kokusu var mıdır? Vardır. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine aşık olan bir kimse peygamber kokar, var mıdır? Vardır. Bir esmaya aşina olan, bir esma ile hemhal olanın o esmanın onda kokusu vardır, tecelliyatı vardır. Yusuf aleyhisselam kokusunu yayar mı? Evet. Kim duyardı kokusunu? Yakup duyardı. Bakın, Yakup kokusunu duyardı. Ne dedi Yusuf’un kardeşleri? Gittiler, Yusuf’u kuyuya attılar, gömleğini aldılar, bir tane hayvanın kanına boyadılar. Yakup’un gözü görmüyor çünkü özür dilerim, sonradan kör oldu, öncesinde gözü görüyor. Getirdiler, kokladı. Kokladı bakın gömleği.

Koklayınca ne oldu? inanmadı kendi çocuklarının söylediğini, bu şeytanın bir oyunudur dedi. “Şeytan apaçık sizin düşmanınızdır,” dedi. Ama Yakup hiçbir zaman Yusuf’u unutmadı. Kilometrelerce uzakta olmasına rağmen, Yusuf’un hep kokusunu aldı. O kokuyla dirayetini kaybetmedi. O kokuyla ümidini kaybetmedi. Gözleri kör oldu, gözleri kör oldu ama hâlâ da Yusuf’un sağlığından emindi. Ve diğer oğulları diyordu ki: “Sen kafayı yedin,” tabiri caizse, “sen akli dengeni kaybettin” ve ne yaptı Yusuf? Enteresan bir şey. Gömleğini verdi kardeşlerine, dedi ki: “Bunu götürün babanıza.” Bunu babanıza götürün dedi. Enteresan bir şeydir ve onlar Mısır’dan kardeşleri yola çıktığında Yakup, “Yusuf’un kokusunu alıyorum,” diye inliyordu ve diğer kardeşler, yanında kalan kardeşler diyordu ki: “Bu iyice dengeyi kaybetti” ama ne zaman ki kardeşler Yusuf’un gömleğini getirdiler, Yusuf’un gömleğini getirince, Yusuf’un gömleğini kokladı, yüzüne gözüne

sürdü ve gözlerindeki perde kalktı Yakup’ta. Gözü görür hale geldi. Bakın, koku deyip geçmeyin. Hani hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: “Üveys’den tövbe isteyin, Üveysin şefaatini ondan isteyin” demesi muhteşem bir şeydir. Aynı şekilde ne oldu mesela? Veysel Karani geldi kapıdan, döndü. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Veysel’in kokusunu kapıda buldu. Dedi ki: “Kim geldi” O zaman dediler ki: “Veysel Karani geldi.” Aynı şekilde ismail aleyhisselam, ibrahim’in kokusunu aldı. ibrahim aleyhisselam geldi oğlunun yanına. Birinci eşine, “Nerde ismail” dedi. Onu buyur etmedi. Ona insanca davranmadı, ona doğru davranmadı, ona tepeden baktı, onu beğenmedi. Ona kibirlilik yaptı, içeri dahi davet etmedi. Burnu koku almıyordu çünkü. Gözü kör, burnu koku almıyor. O kimsenin hem peygamber hem de kocasının babası olduğunu fark etmedi. Öyle yapınca ibrahim aleyhisselam yürüdü gitti. Dedi ki: “Söyle ismail’e, kapının eşiğini değiştirsin”, yürüdü gitti. ismail aleyhisselam eve geldiğinde, ibrahim aleyhisselamın kokusunu aldı. Onun kokusuna aşina çünkü. Dedi ki: “Kim geldi eve?” Hatta ben sufice söyleyeyim bunu. Dedi ki: “Bana benzeyen kim geldi eve.” Dedi ki: “Evet, sana benzeyen yaşlı birisi geldi. Seni sordu, ben de yok evde dedim”, “Ne dedi?” dedi, “Sana ne dedi” dedi. Dedi ki: “Dedi kapının eşiğini değiştirsin. Gelen benim babamdı. Senin davranışların onun hoşuna gitmemiş. Yolumuz buraya kadarmış. Ben seni üç talak boşadım” dedi.

Sonra ismail aleyhisselam bir daha evlendi. Peygamberlerin soyu, ismail’den gelen peygamberlerin soyu, ikinci aldığı hanımdandır. Sonra geldi yine, ikinci hanımı aldığında da ibrahim aleyhisselam geldi. Hanımı baktı, ismail’e benziyor. Dedi nerde ismail. Dedi ava gitti, birazdan gelir. Hemen bir hasır serdi, bir yaygı yazdı, ağacın gölgesine otutturdu. Hemen ona ikram etti. Soğuk su, soğuk ayran, yemek falan bir şeyler verdi. “Dinlen burda,” dedi, “ismail gelir birazdan.” ibrahim aleyhisselam onları yedi içti, abdest tazeledi, namazını kıldı, ismail’e

dua etti, zürriyyetiyle alakalı. Orda dua etti, zürriyyetiyle alakalı orda ismail aleyhisselama dua etti. Dedi ki ismail’e söyle, kapının eşiğini iyi tutsun. Koku! ismail’in hanımı, ibrahim’in peygamberlik kokusunu almıştı. ismail’in hanımı, aynı zamanda ismail aleyhisselamın babasının da kokusunu almıştı. Önemli olan, o kokuyu üzerinde bulundurabilmektir. O kokuyu koklayabilmektir. Yakup aleyhisselam da Yusuf’un kokusundan bilirdi Yusuf’un yaşadığını ve yüzlerce mesafelik, binlerce, binlerce gün yürümesi lazımdı Mısır’a, bin kilometre değil, binlerce kilometre öteden o kokuyu alırdı. O zaman sufiler, Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışaraktan ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünneti seniyyesini

yerine getirerekten onun ayak izlerini takip ederlerse, üzerlerinde kendilerine has bir Kur’an ve sünnet kokusu, mümin kokusu olur. Bakın, herkesin bu manada müminlik ölçüsünce bir kokusu olur. Sünnet-i seniyye ölçüsünce peygamberi bir koku taşır üzerinde. Ne kadar sünneti seniyyeye tabi olursa, o kadar çok peygamberî bir kokusu olur.

Mesela, üstada muhabbet eden, üstadı seven bir kimse, üstadın kokusuyla kokulanır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine muhabbet eder, peygamberî bir koku oluşur. Bir anda o muhabbet coşar, coştuğu anda, o peygamberî kokuyu alır. Zikrullah esnasında, bir anda zikrullahta esmaya kendisini verir, o esmanın kokusunu alır. Manevi kokudur bu. Oturduğu yerden Mekke’nin kokusunu alır, Beytullah’ın kokusunu alır, Medine-i Münevvere’nin kokusunu alır. Sevdiğinin kokusunu alır oturduğu yerden. Gerçek âşık mâşuğunun kokusunu alır, mâşuğunun kokusunu alır, seven kimse sevdiğinin kokusunu alır ve o kokuyu tanır. Binlerce kilometreden uzakta olsa yine tanır. Bir çoban, bir çoban, koyununun kokusunu tanır, sürüsünün kokusunu tanır. Birçok sürünün içerisinden kendi kuzusunu, kendi koyununu bulur. Bir kuzu, binlerce koyunun arasından kendi annesini bulur, kokuyla bulur, kokuyla bulur. Bin tane koyunu sal çayıra, ardından bin tane değil iki bin tane kuzuyu sal annelerine, iki bin kuzu, hiçbir tanesi, hiçbir tanesi annesini şaşırmadan bulur, gider annesini emer. O kokuyu bulur çünkü. Diyeceksiniz ki ya bir derviş kokuyu bulmuyor, koyun buluyor. Koyun bulur, bir hayvan dersiniz, hayvan, aslanın kokusunu alır kilometrelerce uzaktan. Bir hayvan, sırtlanın kokusunu alır kilometrelerce uzaktan. Bir ceylan, kendisini avlayacak olan avcının kokusunu alır kilometrelerce öteden. Bir aslan, avına yaklaşacağı zaman rüzgarı arkasına almaz, rüzgarı önüne verir. Bir aslan dahi, avına kokusunu yaklaştırmak istemez, onu hesap eder, hesap eder. Koku bu kadar önemlidir.

“Güzel koku geldi, sizin haberiniz yokken esip esip gitti. Dilediğine can

bağışlayıp geçti.”

Aslında güzel koku geldi, o güzel koku, manevi koku hiç eksilmedi. Ama sen evvelce olan üstaddan bir şey almadın, o üstattan, o mürşidlik kokusunu almadın. Sen onun kara kaşına, kara gözüne baktın. Sakalının uzunluğuna baktın, ‘Ne mübarek zattı’ dedin, ‘çok mübarekti’ dedin. Ama ondan manevi olarak bir şeyi kendine devşirmedin, manen yol almadın. Manen yol almayınca da o da esti esti esti, vakti zamanı bitince yürüdü gitti ve sen o rahmani rüzgarı, o rabbani rüzgarı, o hakkın rüzgarını kaçırdın, ondan faydalanamadın. Rüzgar esti ama sen o rüzgardan fayda sağlamadın. Yağmur yağdı ama sen şemsiyeni açtın, kendi önüne bir sutre çektin ıslanmasın sen korktun. O deryayı gördün, ayağını dahi daldırmadın, ürktün ve o vaktinde,

kendi zamanında esti esti gitti. O vazifesini yerine getirdi. O peygamber zuhur etti. Peygamber zuhur edince sen Ebu Cehillik yaptın, ona iman etmedin. Gördün ama kabul etmedin. O veli de kendi zamanında geldi. Herkes onu gördü, tanıdı. Herkes sohbetine gitti.

Kimisi düşman oldu, kimisi dost oldu. Kimi gerçekten derviş oldu, kimisi hele hele öylesine derviş oldu ve o kendi zamanını bitirdi ve ondan sana da o göçüp gidince bir terenenni uydurdu herkes ‘Bu son mürşidi kâmildi, biz rabıtamızı da ona yaparız, biz şeyh efendinin bıraktığı yerdeyiz…’ Sen şeyh efendinin, kendi şeyhinin bıraktığı yerde de değilsin. Neden? Senin burnun koku almıyor. Senin burnun tıkalı. Senin maneviyatın yok. Senin maneviyatın olmuş olsaydı, o zaman sen yeniden kimse o veli, ona intisap ederdin. Sen Yahudiler gibisin, sen Benî israil’e benzedi huyun senin. Neden? Benî israil Yahudisi de kendilerinden sonra gelen peygamberleri kabul etmemişlerdi, isa’yı kabul etmediler, Hazreti Muhammedi Mustafa’yı kabul etmediler. Çünkü burunları manevi koku almıyordu. Manevi koku almadıkları için isa’nın peygamberliğini kabul etmediler. Sen, aynı Benî israil’in huyuyla huylandın. Sen de isa’nın peygamberliğini nasıl onlar kabul etmediyse, sen de yeni bir mürşidin mürşitliğini kabul etmiyorsun. Nasıl iseviler, Yahudilerle beraber Hazreti Muhammedi Mustafa’nın peygamberliğini kabul etmiyorsa, sen de El-Velî ismi şerifinin tecelli edeceğinin olduğu o ayeti kerimeyi inkar ediyorsun. on mürşid-i kâmildi, son veliydi, yok biz Mehdi’yi bekliyoruz..

Yok biz şunu bekliyoruz, bunu bekliyoruz’ diyerekten sen elinin altında duran dervişlerin de yolunu kesiyorsun. Mahşerde perişan olacaksın. Aynı Benî israil Yahudisi gibi helak olacaksın. Sebep? Çünkü sen Allah’ın ayetini inkar ettin bu sözlerinle. Çünkü sen Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin hadislerini inkar ettin. Oysa nasıl Hazreti Muhammedi Mustafa’ya kadar birçok peygamber geldiyse, Hazreti Muhammed Mustafa’dan sonra o veliler hiç eksik olmadı, hiç eksik değil. Sen bu zamanda veli yok dediğin anda hadisi şerifi sen ne yaptın? inkar ettin. Sen bu zamanda veli yok dediğin anda ayet-i kerimeyi de inkâr ettin. “El-Veli” ismi şerifi. Neydi: “O veliler ki onlara dünyada da ahirette de korku yoktur; onlara müjdeler vardır.” Hani, o zaman bu ayet-i kerime kime tecelli etti? işte peygamberlerden sonra muhakkak ki veliler, dinin yaşanması ve yaşatılması için varlar ama senin gözünde o göz yok, görmüyor; senin burnun koku almıyor. E şimdi kaçırdın bir öncekini. Sen Çorumlu Mustafa Efendi’yi kaçırdın, duyduğun halde. Sen Abdullah Gürbüz Efendi’yi kaçırdın, duyduğun halde. E şimdi sen yenisini de kaçırıyorsun. Oysa o Yemen’den gelen hakkın kokusu

bitmez, dinmez. “Başka bir koku daha erişti. Uyanık ol ey arkadaş, uyanık ol ki bundan da mahrum kalmayasın.”

Birinciyi kaçırdın, ikinciyi kaçırdın, üçüncüyü kaçırma. Sen o kokuyu duymaya çalış, sen onu bulmaya çalış çünkü birinci veli, kendisinden sonra gelecek olan veliyi de meşhur eder. Yani veli, veliyi meşhur eder. Veli, kendisinden sonra gelecek olan veliyi de ne yapar? Çıkar ilan eder. Veliyi meşhur eden de bir önceki velidir. Veli, kendi kendisine “ben veliyim” demez. Eğer o veli ise usta çırağıyla övünür; usta çırağıyla övünür. Der ki: “Ben yetiştirdim, filanca üstadımızdır, şeyhimizdir.” Veli, veliyi ilan eder; veli, veliyi meşhur eder ve o veli, velilik kime nasipse onu söyler. Heva hevesinden söylemez, heva hevesinden söylemez. Velilik öyle dört beş kişinin toplanıp da ilan edeceği bir şey de değildir. Mürşidlik öyle birkaç kişinin toplanıp “hangimiz mürşid olsun, kimi mürşid ilan edelim, filancayı ilan edelim, çıktık filanca şeyhimizdir, onu ilan ettik, onu uygun gördük” böyle mürşitlik olmaz. Kul Allah’ı sever, Allah da kulunu sever. Allah kulunu severse, Cebrail’ine nida eder: “Ey Cebrail, filancayı sevdim, sen de sev, gök halkına nida et, onlar da sevsinler.” Cebrail gök halkına nida eder: “Ey gök halkı, Allah filanca kulunu sevdi, ben de sevdim, sizler de sevin.” Melekler, burda hadisi kutsi değişiyor ismi, Melekler, mümin kulların kalbine ilham eder. Der ki: “Allah filancayı sevdi, siz

de sevin.” Birisinin ilan etmesine ihtiyacı yoktur, birilerinin toplanıp da “biz toplandık, istişare ettik. Eee? Şeyh olarak filancayı görmek istedik.” Böyle şeyhlik olmaz, mürşidlik olmaz. Şeyhlik olur da mürşidlik olmaz. Devletin atadığı mürşidi kamil mürşidi kamil değildir. Kraliçe’nin atadığı mürşidi kamil, mürşidi kamil değildir. Masonların atadığı şeyhler mürşidi kamil değildir. Kapalı kapılar ardında dolarların havada uçuştuğu bir mürşidi kamil olmaz. Çantayla para götürüp filanca şeyh olarak ilan edilecek, bunu sus payı al, böyle mürşidi kamillik olmaz. Onlar eksilmezler, o yüzden o koku her daim var. ibn-i Hanbel naklediyor hadisi şerifi: ‘Bu ümmette abdallar otuz tanedir. Kalpleri Halilurrahman Hazreti ibrahim aleyhisselamın kalbi üzeredir. Bunlardan biri ölünce Allah onun yerine bir başkasını koyar.’ Bu hadisi şerifi burada almamın sebebi şu: Yani böyle bir terenenni oluşturuyorlar ya, ‘işte biz şeyhimizde kaldık. Öldü, rabıtamızı da ona yapacağız’ Olmaz! Tasavvufun, sufiliğin kaidesi bu değil. Ölen şeyhe rabıta yapılmaz. Kabir hâlin var ise herhangi bir kabre gidip rabıta edip kabirdekiyle görüşebilirsin, bu haktır ama müridlik noktasında siz, bir ölen şeyhe rabıta edemezsiniz. ‘Bizim şeyhimiz son mürşidi kamildi, ondan sonra başka bir mürşidi kamil gelmeyecek.’ Ya sen yalancısın haşa ya da hadisi şerifler yalancı.

Hadisi şerifler yalancı olmadığına göre, sen yalancının dik alasısın. Sen yalancının en büyüğüsün. “Bizim şeyhimizden sonra mürşidi kamil gelmeyecek” diyen bir kimse hadis inkâr ediyor. Hadis inkâr ediyor, bu büyük bir yalan, bu büyük bir yalan ve bunu insanlar haykıramıyorlar, söyleyemiyorlar, korkuyorlar. Ey sufilik yolunda gidecek olanlar, bu sözümün altını çizin. Size birisi diyorsa ki: “Bizim şeyhimiz son mürşid idi, ondan sonra bir mürşid gelmeyecek” diyen kimse, Hazreti Muhammedi Mustafa’yı yalanlıyor. Hazreti Muhammed Mustafa’yı yalan diyor. Ayet-i kerimeyi yalanlıyor. El-Veli ismi şerifi kimin üzerinde tecelli edecek o zaman? Ne yazık ki ümmet ayet bilmiyor hadis bilmiyor. Koca koca insanlar bilmiyor ya da örtüyorlar, ilmi gizliyorlar. Hazreti Ali Efendimizin rivayeti, Kütüb-i Sitte’den, açın Kütüb-i Sitte’yi ebdallar yazın, ebdal diye yazın, orada bulursunuz bu hadisleri. Bu hadisler eserlerde yok değil. Tirmizi’de bulursunuz, Kütüb-i Sitte’de de bulursunuz, ibni Hanbel’den bulursunuz. Hazreti Ali Efendimizin rivayeti: ‘Ebdallar Şam’dadır, onlar kırk erkektir. Bunlardan biri öldü mü Allah yerine birini koyar. Yağmur onlar sebebiyle sular, düşmanlara karşı onlar sebebiyle yardım edilir. Şam ehlinden azap onlar sebebiyle bertaraf edilir.’ Ebdallar Şam’dadır, onlar kırk erkektir. Birisi öldüğünde yerine bir başkası getirilir. ‘Bizim şeyhimiz son mürşidi kamildi. Biz Mehdi bekliyoruz.’ Yalancısın, yalan söylüyorsun, yalancının tekisin. Ümmet-i Muhammedi aldatıyorsunuz. Bu hadisi şerifi nereye koyacaksınız? Bunları açık açık söylüyorum. Sakın benden sonra da “biz onda kaldık”, inanın hakkım helal değil. Arkamdan sakın ha böyle batıl bir işe girişmeyin. Birini işaret ettiysek, işaret ettiğimize bağlanın; bağlanmayın ama muhakkak bir üstada bağlanın muhakkak. Sebep? Yerine bir başkası atandı çünkü. Yerine birisi atandı. ilim ilimdir. Hiç kimse heva hevesine uymayacak. Allah muhafaza eylesin.

Hilyetü’l Evliya’da Ebû Nûaym’dan ibni Ömer’den rivayeti şöyle, Ebu Nûaym bunu nakletmiş, her nesilde, enteresan bakın hadis-i şerifler: ‘Her nesilde ümmetimin hayırlıları beşyüz kişidir, ebdallar da kırk kişidir. Ne beşyüzler için ne de kırklar için eksilme vardır. Bunlardan bir kimse ölünce, Allah yerine elliden birini alır, kırklara koyar. Yanındakiler: “Ey Allah’ın Resulü, bize onların amellerini söyle,” dediler. Buyurdu ki: ‘Onlar, kendilerine

zulmedenleri affederler, kendilerine kötülük yapanlara iyilik yaparlar, Allah’ın kendilerine verdiği şeylerden başkalarına pek cömert davranırlar.’ Kardeş, sen sakın bizim şeyhimiz son mürşidi kamildi, ondan sonra bir mürşid gelmeyecek dersen, bu hadisleri inkâr etmiş olursun. O yüzden bu sohbetin altını çizerekten dinleyin hep. Bize üstadımızın vasiyeti deyin. Birini işaret ederse, gider ona intisap ederiz; işaret etmezse istiare yapar, istiaremizde gördüğümüze gider intisap ederiz. Doğrusu bu. Şeyhimin

bana vasiyeti de buydu: Mustafa Efendi, bütün dervişana tebliğ et oğlum, ben öldükten sonra herkes istiare yapsın, rüyasında kimi görüyorsa gitsin ona intisap etsin. Bana vasiyeti buydu. Ben de onun vasiyetini yerine getirdim, her yere CD gönderdim bunu söyleyerekten. O yüzden sakın ha, bu zamanda veli yok deme. Evet, Hazreti Pir diyor ki: ‘O koku gitti, uyanık ol, yerine yeni bir koku geldi. Bundan mahrum kalma, sen o kokudan mahrum kalma. Yapma. Sen birinci üstattan istifade edememişsin, sen o hiç olmazsa kendi zamanında yaşayandan istifade et. Çünkü velilerin silsilesi, mürşidi kamillerin silsilesi, silsile, bir silsileye dayanır, o silsile devam eder, o silsile devam eder. O silsile, devam ettiği müddetçe sen de o silsileyi takip et. Ordan kokulan. Burnun koku alsın. Burnun koku almazsa, o zaman ne yazık ki sen ne yaparsın? O meselede yolda kalırsın ve bu böyle çok benim dikkatimi celbeder. Peygamberi her gören islam olmadı. Peygamberi gördüler; müşrikler, müşrikliklerine devam etti.

En ilgi çekici olanı da Ebu Cehil’dir. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem in amcası, onun üzerinde mucizeleri görmesine rağmen onun peygamberliğini kabul etmedi. Mürşidi kamiller de aynıdır. Yani o kimse, onu görür; onu gördüğü halde ona biat etmez. Ben bazen böyle konuşurdum, ya neyini eksik gördün? Şeyh efendinin neyini eksik gördün? Öyle ya! Ses yok. içimden derdim ki adamın nasibi yok. Nasıl peygamberi gördü, iman etmedi, bu da tabiri caizse koca Abdullah Efendi’yi görüyor, imanı iman etmiyor, kabul etmiyor. E Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’yi kabul etmemişler! O da görevi açıklandığında onun, şeyh Efendi öyle diyordu. ‘Abdullah Efendi, oğlum, işte, filanca filanca, fişmanca fişmanca, parmakla sayıyormuş böyle. Bunlar kaldı oğlum birtek dergahta diyormuş, geri kalan hepsi de kabullenmedi, çektiler gittiler” dergahtan diyormuş. Yani onu açıklayan Hacı Ali Haydar Efendi. Hacı Ali Haydar Efendi’nin açıkladığı şeyhe intisap etmiyorlar. Şimdi şeyh efendi de bu fakirin şeyhliğini ilan ettirdi, sustum ben. Dedim ki içimden, bunları ilk defa duygumu açıklıyorum, içimden dedim ki zaten adam düşmansa düşman dedim, senin neyini açıklarsa açıklasınlar dedim, kabul etmeyecek ki zaten dedim, öyle oldu. Öyle oldu. Yani rüyasında gören oldu, görmeyen oldu. Ben yürüdüm gittim Allah affetsin, geride kalanla uğraşacak zamanım yok, yani görür. Ben bazen öyle diyorum yıl 86, yıl kaç 2024. Kaç, otuz sekiz yıl mı olmuş? 38 yıldır sohbet ediyorum ben. 38 yıldır sohbet ediyorum. 38 yıldır sohbet ettiklerinin hepsi derviş olsaydı, herhalde Türkiye’nin yanı sıra derviş olurdu. 38 yıldır görenler derviş olsaydı, ooo, yıkılırdı ortalık. Demek ki öyle olmuyor, görmekle de olmuyor. Nasıl Peygamberi gördüler, sallallahu aleyhi ve sellem i gördükleri halde iman etmediler, nasıl Abdullah Efendi’yi gördükleri halde

iman etmediler, kabul etmediler onun şeyhliğini, değişmiyor. Eğer burnun açılır da, hakikat kokusu alırsan o zaman o kokunun ilmi ilahiden geldiğini görürsün. O kokunun ötelerden geldiğini, ilmi ilahiden geldiğini anlarsın ama yok, o kokuyu almadıysan, burnun hakikate açılmadıysa, sen o kokuyu anlamazsın. Çok özür dilerim, böyle benzetmek istemezdim ama o koyunun kuzusu senden iyi. O hiç olmazsa emecek olduğu memenin kokusunu alıyor. O nasıl zahiren emecek olduğu memenin kokusunu alıyor, bin tane koyunun içerisinden emecek olduğu memeyi buluyor ama sen gözünün önündeki bir mürşidi kâmilin kokusunu alamıyorsun. Acı olan bu ve o kokuyu alamadığın için onu da kaçırıyorsun. Sonra diyorsun vay be, Mustafa Efendi ne büyük zattı!.

Ben kendi dinlediğimi size aktarıyorum: ‘Mustafacım, gittim Çorumlu Hacı Mustafa efendi hazretlerine, ne vakar, ne vakar müthiş bir kimse! Devamlı murakabe hâlinde, devamlı zikir hâlinde.’ Ben böyle gencim ya heyecan duyuyorum şimdi. ‘Abi, ders aldın mı?’ , ‘Nasip değilmiş Mustafacım’ Ardından başka bir şeyh efendiyi anlatıyor bana, “Gittim” diyor, “Bilmem nerede, ziyaret ettim. Elinde tesbih, devamlı zikir hâlinde, lailaheillallah lailaheillallah lailaheillallah. ’ bana anlatırken de böyle devamlı kafasını sallıyor. ‘Allah Allah

Allah Allah. ’ Bir anlatıyor onu böyle, herhalde diyorum ben bundan ders aldı. Dedim ‘abi ders aldın mı, ‘yok Mustafacım nasip değilmiş ama o da şöyle zattı böyle zattı.’ Bana dört tane kendi zamanında yaşayan şeyhi anlattı, mükemmel! Dördünden de ders almamış ama! ‘Abdullah efendi ne zaman gelecek’, dedi, eyvah dedim, sıra şeyh efendiye geldi. ‘Abi, geldiğinde haber vereyim sana’, dedim, ‘muhakkak, elini öpmek isterim, duasını almak isterim ’, tabi abi dedim, ‘hiç sıkıntı yok, ben çağıracağım seni.’ Allah rahmet eylesin, şeyh efendi Bursa’ya gelecek. Geldi, ertesi gün gittim. Abi, dedim, geldi. ‘Bu akşam, filanca yerdeyiz, bekliyorum seni.’ ‘Mustafacığım, ben kimseyi tanımıyorum ama yani beni karşıla ’ Tamam abi, sıkıntı yok’, ben dedim seni karşılarım. Neyse, geldi, eyvallah, ağırladım, oturtdum onu. Çarşıda esnaf çünkü Kapalıçarşı’da. Gayet güzel!

Zikrullah başlarken, baktım yavaşça gidiyor bu. Ooooo dedim, problem çözüldü, dedim. Hani bir hadisi şerif var ya, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, halakayı zikrullahta iken mescide üç kişi girdi. Birisi halakayı yardı, halakanın içine oturdu. Birisi edep etti, halakanın dışına oturdu. Birisi de döndü gitti. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri zikrullahtan beri olunca yani zikrullahtan kesilince, “Ey ashabım, bu üç kişiden size haber vereyim mi?” Ver ya Resulallah. “Bu,” dedi halakayı yarıp içine oturanı Allah zatında barındırdı.” Ben Türkçesini söylüyorum. “Dışına,

edep edip de dışına oturana Allah dedi rahmet etti. Onu affetti. Dönüp gidene melekler lanet etti.” Eyvah dedim içimden bu, bu hadisi şerife çarpıldı şimdi dedim, döndü gitti zikrullahtan. Halbuki otursa, bir sefer orada ‘La ilahe illallah’ dese, zikrullahtan halakayı terk etmiş olmayacak yani. Dedim bu burdan çarpıldı içimden. Bu burdan dedim gitti. Birkaç gün geçti. ‘ Mustafacığım, neydi bu Abdullah Efendi, dedi. Öyleydi dedim. Abi, sen oturacaktın, dedim bir zikrullahta görecektin, dedim. Bu böyle durdu. Dedim zikrullahta bir büyüdü, bir büyüdü dedim, bir büyüdü! Bursa’da ne kadar mümin varsa hepsini içine aldı dedim, ne kadar zikrullah ehli varsa hepsini içine aldı dedim. Büyüdü dedim, Marmara’daki zikrullah ehlini aldı, daha da büyüdü. Ben kendi kendime, daha da büyüyecek mi diye soruyordum. Daha da büyüdü. Komple dedim Türkiye’yi içine aldı. Daha da büyüdü dedim Irak, Suriye, Şam dedim Balkanlar içine aldı, kocaman oldu dedim. Daha da büyüdü, daha da büyüdü dedim, şiştikçe şişti büyüdükçe büyüdü, büyüdükçe büyüdü, bütün hepsini dedim cübbesinin içine aldı, havalandı dedim. Böyle baktı şimdi bana. Yükseldikçe yükseldi, yükseldikçe yükseldi, yükseldikçe dedim bir kısmı tabur tabur döküldü dedim. Valla dedim, o öyle yükselirken dedim kaldım ben dedim. Sen de zikrullahta olsaydın dedim sen de dedim o cübbesinin içine girecektin dedim. Nasip dedi. Vallaha nasip dedim billaha nasip dedim, sen nasip diyorsun ya dedim, kesin inanıyorum dedim. Herkes bir mürşidi kamile laik olamıyor abi dedim. Bu kaldı şimdi ben öyle deyince. Dedim, herkese nasip değil dedim, herkese nasip olsaydı dedim herkes derviş olacaktı zaten dedim. Mustafacım, bir daha geldiğinde beni dedi haberdar eder misin dedi. Ederim abi, ne demek dedim, ederim. Ben bir daha haberdar ettim, nasip olursa geliriz dedi. Bir daha haberdar ettim, nasip olursa geliriz dedi. Nasip olmadı, öylece öldü gitti.

Burnun hakikat kokusu alırsa tanırsın. Sufiler menkıbeyi çok severler, bir meseleyi menkıbeyle anlatmayı daha uygun bulurlar. Hani ayeti kerimede de geçmiş peygamberlerden bahset, onların hallerinden de bahset diyor ya, bunu kendilerine ölçü alırlar. Umreye gittik, döneceğiz ordan. Bizim orada hazreti Ebubekir efendimizin torunu bir derviş var, Cidde’deyiz, o dedi ki burda bir şeyh efendi var, onu ziyaret edelim mi dedi şeyh efendi hazretlerine, şeyh efendi edelim dedi. Gittik o zatın evine, Cidde’de. Girdik içeri selamünaleyküm, aleykümselam, işte tanıştırdılar, bir sarmıştı dolaştılar birbirlerine, hep beraber böyle sarmaştık, dolaştık, oturduk. Ben şimdi kendi kendime hani geldik ya buraya, bakacağız yani bu mürşidi kamil mi değil mi filan, işimiz o! Böyle adamın elinde o şeye gidenler, o bölgeye gidenler böyle şeyler var, limonata veya su dağıtmak için böyle paslanmaz çelikten bardakları içine sıralıyorlar böyle, ellerinde böyle bizdeki askıların

daha değişiği, elinde askı, gelene gidene şerbet, çay, bir şeyler getiriyor götürüyor. işte bayanlar geliyor, bayanlara orada hemen sohbet ediyor, kısa. Böyle onlarla bayramlaşıyor. Birisi hasta, hasta geldi bir tane, ona geldi bir şeyler okudu, bir elini böyle sırtına bir vurdu onun, böyle bir şey çektirdi burnuna, adamdan böyle sanki nehir gibi böyle tabiri caizse cerahat aktı burnundan. Böyle şifa olsun, ensesine vuruyor, işte sırtına vuruyor, kendisi hizmet ediyor. Böyle dervişleri de gelip gidiyor. Bana döndü inceden, ağa ne diyorsun dedi, Allah bizi affetsin, sus, değil mi! Sus işte!

Bizde de var ya konuşacağız, sordu ya, ağa ne diyorsun dedi bana. Efendim, sizin gibi mürşidi kamil değil dedim. Kafasını salladı. Ondan sonra o zat geldi, biraz daha şeyh efendiyle sohbet etti. Ona dedi ki şeyh efendiye dedi ki hacda burdasınız yine dedi, dua edeceğiz inşallah dedi, hacca inşallah gelirsiniz dedi. Şeyh efendi, böyle bir niyetimiz yok şu anda ama dedi nasip dedi şeyh efendi de. Çıktık dışarı, yine sordu bana, ağa ne diyorsun dedi, ben gene aynı şekilde söyledim, efendim hani, sizin makamınızda değil, o manada, sizin makamınızda değil efendim. Allah dostu oğlum dedi ama hani mürşidi kamil noktasında değil ama Allah dostu. Ben şeyh efendiye evet öyle diyecek noktada değilim, sustum ben. Şimdi burnun koku alıyorsa onun ne olduğunu biliyorsun. Sonra şeyh efendiyi Hollandalılar böyle canhıraş davet ediyorlar. Şeyh efendi telefonda dedi: “Oğlum, Hollandalılar çok davet ediyorlar,” dedi, ondan sonra, “Bir Hollanda’ya gideceğim” dedi. “inşallah efendim,” dedim. “Mübarek olsun.” Ondan sonra neyse, onlar oradan ne o davetiye gönderdiler bilmem ne yaptılar. Şeyh efendi Hollanda’ya gitti. Oradakiler demişler ki: “Burdan hacca daha kolay gideriz. Sana da burdan hac vizesi alırız.” Telefon açtı bana, dedi: “Hacca gidiyoruz burdan.” “Hayırdır efendim?” dedim ben. “Oğlum, buradakiler” dedi. “Hallediyorlar hacca, dedi hani daha kolay gideriz diyorlar,” dedi. Ben duramıyorum ya: “Efendim” dedim, “O Cidde’deki zatın kerameti çıkıyor.” “Sus Mustafa Efendi, evet” dedi. “Bir de sen çok dedi beğenmedin onu” dedi, “Yani sen onu çok beğenmedim” ondan sonra dedi “Evet efendim” dedim, neyse, gerçekten hacca gitti şeyh efendi ordan. Orada bir daha görüştüler sonra, orada bir daha görüştüler, ondan sonra, oradan bana selam gönderdi o şeyh efendi ondan sonra. Şimdi baktığım zaman enteresan. Bir tane daha,

Suriyeli bir şeyh efendi vardı, onunla da Medine’de hep böyle muhabbet ediyorduk. O da normalde, Allah affetsin, tabi şimdi biz bir hani mürşidi kamil tanımışız, hani öbür tanıdığımızı da biz o seviyede bir kimse olsun istiyoruz. Yani bizim için mürşidi kamil demek o. E onu tanımışız, Cenab-ı Hak bizi zirveyle tanıştırmış, biz nerden bilelim, bizim tanıştığımız normal değil. Allah’ım yarabbim ya Resulallah! Neyse, o şeyh efendiyle de

tanımıyoruz şimdi, görüşüyoruz, konuşuyoruz onunla böyle sohbet ediyoruz, onu da bana soruyor. Dedim efendim, hakkınızı helal edin hani diyorum sizinle eşdeğerde, yan yana göremiyorum efendim diyorum onu.

Şimdi bu işin manevi sırrı var. Mesela o kimse Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin zamanında, zamanın böyle kendince kırklarından ise Hazreti Peygamberle sallallahu ve sellem le yan yana görünür. Sağında görünmesi ayrıdır. Solunda görünmesi ayrıdır, arkasında görünmesi ayrıdır, arada hiç kimse yok ama halakada görünmek ayrıdır. Topluluğun içerisinde görünmek ayrıdır. Bunların hepsinin de manevi işaretleri var. Şimdi Allah affetsin, böyle olunca e şimdi bakıyorsun yanında değil, hani sağında şeyhin var, e solunda olsa veya şeyhinin yanında olsa veyahut da o halakada olsa diyeceksin ki bu da aynı mürşidi kamillerden. Benim de elimde delil o. E öyle olmayınca diyorsun ki ya yok, o aynı eşdeğerde değil diyorsun. Ben de diyorum ki sizin gibi değil efendim. Benim de elimde delil o. Bana dese ki neden öyle dedin, bana sorsa şeyh efendi, neden öyle dedin Mustafa efendi, benim diyeceğim basit. Efendim peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin yanında siz varsınız, o biraz daha ötede, ileride, birkaç kişinin ilerisinde veya şöyle böyle. Hani ona evladım mı diyor ne diyor Peygamber sallallahu ve sellem ona, neyle hitap ediyor. Bunlar dahi ince sırdır. O şeyhe ne olarak hitap etti? Kardeşim demesi ayrı, evladım demesi ayrı. Hepsi de ayrı ayrıdır maneviyatta. E böyle olunca, hani biz de diyoruz ki kendi kendimize sizin gibi değil efendim. Allah bizi affetsin. E aşığın gözü kör kulağı sağır. Aşık maşuğundan başkasını görmez. Gözümüz kör oluyor, başka bir kimseyi aynı seviyede de görmüyor, görmüyoruz ya da körlük bizden olsun, biz görmüyoruz olalım. Allah bizi affetsin. .

Velhasılıkelam, burun koku alırsa göz görür, e göz görürse burun koku alır. Senin burnun koku almıyorsa bugün öyle yazdım, senin burnun koku almıyorsa, baharın suçu ne, çiçeğin suçu ne. Senin burnun koku alıyorsa binlerce kokunun içerisinde bu leylak dersin, bu karanfil dersin, bu gül kokuyor dersin, binlerce kokunun içerisinde, binlerce çiçek var, arı gider bal alacağı çiçeğe konar, sinek gider necasete konar. Sözüm meclis dışarı, senin sinek huyun varsa gider necasete konarsın çiçek diye. Sende bal yapma istidadı var ise çiçeği bulur, bal yaparsın. Yoksa çiçek orda duruyor. O yüzden mürşidi kamiller eksik değil. Kırklar, seksenler, yüzyirmiler, ikiyüzkırklar, dörtyüzseksenler, beşyüzler, eksik değil. Senin burnun koku almıyorsa yapacak bir şey yok. Allah bizi affetsin. 1955’ten devam edeceğiz. ‘Ateş meşrepli olan can ondan ateş söndürme kabiliyetini kazandı. Hoş olmayan can, onun lütfu ile hoş bir hale geldi.’ inşallah, haklarınızı helal edin, biraz burda sohbetlere az bir şey geç başlıyoruz. Bunun için de sizlerden özür diliyorum,

helallik almak istiyorum ama ben bunu artık böyle yaşlılığa mı vurayım, ihtiyarlığa mı vurayım biraz böyle dışarda oturup nefes alma ihtiyacı, gerçekten böyle oturuyorum orda, bir kahve, çay içiyorum, böyle biraz daha kendimi toparlıyorum, öyle diyeyim. O yüzden buraya da böyle biraz geç kalıyorum. Geç kaldığımdan dolayı da sizlerden ayrıca özür diliyorum. Bir şey daha söylemek istiyorum, hem de internetten de herkes dinliyor, artık benden böyle çok fazla dakiklik beklemeyin. Böyle bir dakik olamama gibi bir halle hallendik. Böyle biraz da tabiri caizse sanki böyle eşarilik yapıyormuşuz gibi oluyor ama böyle işte anca derleniyor, toparlanıyor bazı şeyler. O yüzden bütün kardeşlerden ayrı ayrı, hepinizden de özür diliyorum. Gerçekten bu konuda böyle bilinçli kasıtlı bir durumum yok. işte, bir sürü üzerimizde etkenlerden oluşan böyle bir şey var, o yüzden Bursa dışına gittiğim sohbet yerlerinde de bazen böyle ufak tefek gecikmelerim oluyor, o yüzden kardeşler haklarını helal etsinler inşallah. Bizden yana da helal olsun. Hani böyle verilmiş sözlerden geri dönmüş gibi algılanmasın, yine inşallah kendimce gitmekle mükellef gördüğüm yerlere gitmeye yine gayret edeceğim. Allah izin verirse Pazartesi Kırşehir’deyim, Salı günü de Konya’dayım inşallah. inşallah vazifeleri yerine getireceğiz Allah’ın izniyle inşallah. El-fatiha maassalavat. Amin. Tabi dün gece burda Bosnalı kardeşler vardı, misafirlerimiz vardı, onları da burda ağırladık. O yüzden bütün hizmet eden, sema eden bütün kardeşlere de teşekkür ediyorum. Çok memnun kalmışlar. Misafirler. Memnuniyetleri burda zaten yüzlerinden belliydi o yüzden hizmet eden, koşuşturan kardeşlere ayriyeten teşekkür ederim. Allah hepinizden razı olsun inşallah.

1 HAZiRAN 2024 TASAVVUF VAKFI MERKEZ BURSA

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları