MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 1/29
1945-1950. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak, gününüzü, ayınızı, yılınızı ömrünüzü Allah hayırlı eylesin, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak bizleri ve cümle Ümmet-i Muhammedi Hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Dünya üzerinde nerde bir Müslümana zulmediliyorsa, o zulmeden zalimlerden Rabbim intikamını alsın. O zulmedenlerin burunlarını sürttürsün. O zulmedenlerin dünyalarını ve ahiretlerini helak eylesin. Onları bölsün ve parçalasın, onları dağıtsın. Amin. Ecmain. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Geçen hafta 1945. beyiti okuduk: ‘Çünkü bu testi küple adam akıllı birleşmiştir. O iyi bahtlı testi senin gibi zahiri zevklerle değil, hakiki neşe ile neşelenmiştir.’ Burayı okumuştuk. Bundan önceki: ‘Hani nurunu ister Adem’den al ister ondan, şarabı dilersen küpten al dilersen testiden.’ Burayı normalde okumuştuk. Şimdi “Mustafa” yani peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri için söylüyor:
“Mustafa, beni görene, benim yüzümü gören kişiyi görene ne mutlu,” dedi. Bir mumdan yanmış olan çırağı gören, yakînen o mumu görmüştür.”
Bundan önceki beyitlerde demişti ya yani bir mumdan yanmış yüz tane mumu yan yana dizsen, bir öbür mumdan, öbür mumdan, öbür mumdan yansa, hepsi de birbirinden yansa, bunu tarif etmişti, arasında bir fark yoktur. Biz bunu nereye bağlamıştık? Silsile-i Meşai’ye, onun şeyhi, onun şeyhi, onun şehri, onun şehri, geriye doğru gittiğimizde ta Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gider. Eğer doğru sağlam bir silsile ise, yani Irak’ta Suriye’de on bin dolara yazılan silsilelerden değil ise veya beş
bin dolara yazılan silsilelerden değil ise bunları da böyle açık açık ifade ediyorum ki öleceğim gideceğim, yaşım atmış üç, herkes bilsin neyin ne olduğunu. Yani gidip Irak’ta, Suriye’de bir şeyhlik icazeti üç bin dolar, beş bin dolar, bin dolar, iki bin dolar Irak’ta ve Suriye’de. Hatta daha ilerisi ne? Irak’ta, Suriye’de herhangi bir neo, Evlad-ı Resulullah icazeti de iki bin dolar, üç bin dolar. Yani bir bakmışın o kimse Hüseyinî olmuş çıkmış yani seyit olmuş çıkmış. Bir Seyit icazeti de benim dediğim gibi iki bin dolar, üç bin dolar. Bunu nereden biliyorsun? Bunu da Kazım Efendi söyledi. Dedi ki oralarda dedi iki bin dolara yazıyorlar dedi. Dedim nasıl? Basbayağı dedi, Suriye’de iki bin dolara şeyhlik icazeti yazıyorlar, böyle veren şeyhler de var dedi. Hani birileri için de o gitti ordan bir şeyhlik icazeti aldı, o adam iki bin dolara şeyhlik icazeti veriyor diye bir muhabbet vardı ya sosyal medyada, bunun gibi. Şimdi Allah affetsin, kendimi büyüklendirmek için söylemiyorum. Mesela işte Almanya’da şeyhlik yapıyor, adam arıyor beni.
işte üstadım, geleceğim sizi ziyaret edeceğim, bana şeyhlik icazeti verir misiniz?” diyor. Ben de diyorum ki rüyamda görürsem veririm örneğin veya birkaç tane birkaç kişi var, telefonla şeyhlik icazeti istiyor adam. Diyor ki yani bana da verir misiniz? Ben de diyorum rüyamda görürsem veririm, sıkıntı değil. Allah bizi affetsin. Burdaki hani ‘o bir mumdan yanan hangi mumdan yanarsa yansın, ilk mumdan yanmış gibidir’ diyor ya, burda o kimsenin silsilesinin sağlam olması lazım. Yani arada şeyhuna, şeyhuna, şeyhuna dediğinde, o silsile sağlam olacak. Eğer o silsile sağlamsa sıkıntı yok ama silsilede sıkıntı var ise atanmış bir şeyh veyahut da işte üç beş kişi toplanıyor, “Bundan sonra bizim şeyhimiz sen ol,” diyorlar, bu atanmış şeyh oluyor. Birileri tayin ediyor ordan veyahut da devlet tayin ediyor dolaylı olarak. Buranın şeyhi sen olacaksın diyor, devletin tayiniyle şeyh oluyor o veyahut da işte birilerinin zorlamasıyla şeyh oluyor, birilerinin seçmesiyle şeyh oluyor manevi değil, orda silsilede bir sıkıntı var veyahut da şeyhi onun şeyhliğini ilan etmemiş, ben onu da gördüm. Yani gitmiş işte şeyhin hanımına üç beş kuruş vermiş, ordan icazetleri almış, şeyhin mührünü de basmış, kendine icazet yapmış. Allah muhafaza eylesin. Bunlar için Şeyh Efendi diyordu ki hınzır başı gibi hâlk olacak. Yani bu böyle kolay bir şey değil çünkü Allah muhafaza eylesin.
Şimdi Mustafa, hani peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, “Beni görene, benim yüzümü gören kişiyi görene ne mutlu,” dedi. Bir mumdan yanmış olan çırağı gören, yakinen o mumu görmüştür. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Allahualem, Buhari’de, Müslim’de, Ebu Davud ve Tirmizi’de geçen bir hadis-i şerif var: “insanların en hayırlısı benim asrımdaki ashabımdır, sonra onlara yakın olan ‘Tabiin’lerdir, sonra
da onlara yakın olan ‘Teba-i Tabiin’lerdir.” Demek ki Hazreti Pir, “Benim yüzümü gören, benim yüzümü gören kişiyi gören, bunlara ne mutlu,” dedi. O zaman böyle olunca hani benim yüzümü gören, bu kim? Sahabe. Benim yüzümü göreni gören, bu ne? Bu da tabiin. Demek ki yüzümü gören, yüzümü göreni görene ne mutlu, dedi. Yine ibn-i Mace’de geçiyor bu hadis-i şerif: “Benim ashabımın, onların ardından gelen tabiinlerin, sonra da bunların ardından gelen teba-i tabiinlerin değerini takdir etmek bakımından benim hakkımı gözetiniz.” Normalde bunlar tabii zahiri olarak söylenilen hadis-i şerifler. O zaman benim yüzümü göreni gören kim? Tabiin. Onları gören kim? Teba-i Tabiin. Bu üç nesil oldu. Bu üç nesil demek ki kutlu bir nesil.
Şimdi bu üç nesil kutlu olduğu gibi benim kardeşlerim gelecek dediği ahir zamanın son nesli de var. Sahabe soruyor, “Ya Resulallah, biz senin kardeşlerin değil miyiz?” diyor ki, “Siz benim arkadaşlarımsınız. Benim kardeşlerim ahir zamanın son diliminde gelecek. Onlar beni görmeden iman edecekler. Onlar beni görmeden iman edecekler. Kur’an’ın rafa kaldırıldığı, sünnetlerimin terk edildiği zamanda onlar benim getirdiğim Kur’an ve sünneti-i seniyyeme sımsıkı yapışacak olanlar. işte onlar ahir zamanın son diliminde benim kardeşlerim” diye nitelendirdi. Şimdi biz tabii döneceğiz yine hadis-i şerife. Hazreti Pir’in beyit olarak sunduğu ama Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadisine döneceğiz. Bizi ilgilendiren taraf: “Beni görene”, şimdi bu işin bir de manevi tarafı var. Zahiren ashab-ı Resulullah. Kim? işte belli. Tabiin belli, teba-i tabiin belli ama burda hadis-i şerifte “beni gören, beni göreni gören” dediği zaman meselenin işi, işlevi daha da farklılaştı. O zaman bir de beni gören deyince rüyada görüldü. Rüyada görülünce o zaman beni gören oldu. Bir de göreni gören oldu. Bir de rüyada göreni görmek var. O zaman normalde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem , hadisi şerifinde dedi ki: “Beni rüyasında gören gerçekten görmüş demektir.” Dikkat edin, “Beni rüyasında gören gerçekten görmüş demektir. Çünkü şeytan benim suretime giremez.”
Yine devam edeceğiz. ibn-i Mace’de var, bu az önce okuduğum hadis-i şerif. Buhari, Müslim, Tirmizi, ibn-i Mace’de var: “Beni rüyada gören, uyanıkken görmüş gibidir.” Bir daha Müslim’den bir hadis-i şerif var: “Kim beni rüyasında görürse uyanıkken de görecektir.” Dikkat edin: “Kim beni rüyasında görürse uyanıkken de görecektir veya uyanıkken de görmüş gibi olacaktır.” Elbette şeytan benim şeklime giremez.” Bir hadis-i şerif daha: “Beni rüyada gören gerçekten beni görmüştür. Ben her surette görünürüm.” Bu da Deylemi’den. Şimdi o zaman böyle baktığımız zaman meseleye, demek ki rüyada gören gerçekten görmüş gibi olacak. Bir hadis-i şerif daha burdan nakledeceğim çünkü bu hadis-i şerif de enteresan. Sizlere, söylenilmeyen
hadis-i şerifler Ümmet-i Muhammed’e aktarılmayan, hiç vaazlarda, hiçbir nasihatlerde bunlar konuşulmayan hadis-i şerifler. Bunları ben cebimden çıkarmıyorum. Ben aktaranı, kim nakletmiş, onları da özellikle söylüyorum. Böyle bir hadis var diyorsam, onun altında kimin kitabından, hadis kitabından aldığımı da söylüyorum. Çünkü böyle, hani sütrenin gerisinden araştırıp inceleyip de eksiğini gediğini bulmaya çalışanlar aynı zamanda da ilim sahibi oluyorlar. Evet, araştırsınlar, baksınlar, araştırıp baksınlar. Bir hadis-i şerif daha: “Beni rüyada gören gerçekten beni görmüştür çünkü şeytan benim şeklime giremez.” Ebu Bekir Sıddık’ı da gören gerçekten onu görmüştür, şeytan onun da suretine giremez. Bu hadis-i şerifi, bu da Hatip’te, bu hadis-i şerifi neden aldım biliyor musunuz? Yani demek ki Hazreti Ebubekir Efendimiz, Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sıddık lakabıyla lakaplanan ve ilk halife. Bu silsileyi devam ettirdiğimizde, Hazreti Ebubekir ilk halife, o zaman Hazreti Ömer, şeytan zaten ondan kaçıyordu. Şeytanın kaçtığı kimseydi, korktuğu kimseydi. O zaman Osman, meleklerin haya ettiği kimseydi. Ali, ilmin kapısıydı. Bakın silsile devam ediyor. O yüzden Hazreti Pir diyor ki, buraları iyi anlayalım, Hazreti Pir diyor ki, “Sen hangisinden yanarsan yan.”
Yine hadis-i şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine erişirseniz, yetişirseniz, beni bulursunuz.” Ayırmadı ashabını. Ashab kim? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sağlığında görüp iman eden. Yani böyle işi sulandıran zırtapozlar var, ağzım bozuluyor onlara, ‘işte Ebu Cehil de gördü Hazreti Peygamberi, o da mı ashab?’ Canım kardeşim, iman iman! iman! Bir kimse Hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) ‘i gördü, iman etti, ashab oldu o. Nasıl Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali sahabe, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini zahiren gördüler ve iman ettiler, ashab oldular. Ashabı gören, iman etti, tabiin oldu. Tebai tabiini gören, onların o dini anlayışlarını ve dini inanışlarını gördü, onlar da teba-i tâbiin oldu. Şimdi kalkıp da koca profesörsün, meseleyi sulandırma, profesörlüğünden utan. Bir de ilahiyat profesörüsün! ilahiyat profesörlüğünden utan, meseleyi sulandırma. Madem ki sen ilahiyat profesörüsün, ilmin kadar konuş, ilmini konuş. Her ne kadar sizin ilminiz sâdırda değil satıhta da olsa, sizin ilminiz yüzeysel de olsa, sizin ilminiz ezber de olsa, ezberlediklerine sabit kal. Siz ezbercisiniz çünkü. Hatta ezberci de değilsiniz, okuduğunuzu da ezberleyemiyorsunuz. Okuduğunuzu da anlayamıyorsunuz. Bu kadar da kısasınız, bu kadar da kıtsınız büyük bir çoğunluğunuz! Yetiştirdiğiniz öğrencilerden belli. Kimisi hadis inkarcısı, kimisi mezheb inkârcısı, kimisi fıkıh inkârcısı. Büyük bir çoğunluğu da hadis inkârcısı. Çünkü siz okuduğunuza
inananlardan değilsiniz. Çok üzgünüm bu konuda, çok da kızgınım. Alay edercesine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ashabını alay edercesine küçümsemek, ashab müessesesini küçümsemek!
Onlar eş peşinde koşmadı, onlar iş peşinde koşmadı, onlar heva heves peşinde koşmadı, onlar lüks arabaların içerisinde din satmadılar, onlar din pazarlamadılar. Onlar dini istismar etmedi. Sizin gibi dinden para da kazanmadılar ey profesörler! Sizin gibi din satmadılar. Dinden ücret almadılar. Ayet-i kerimeye tabi oldular: “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz.” Bu ayete tabi oldular. Siz bu ayet-i kerimeyi de söyleyemezsiniz çünkü siz dinden ücret alıyorsunuz, siz dinden geçiniyorsunuz. Sizin karnınız cehennem ateşiyle dolu, çünkü dini istismar edip dinden para kazanıyorsunuz. O yüzden diliniz, cehennem dili. O yüzden karnınız cehennem karnı ama farkında değilsiniz. Kim dinden para kazanıyorsa midesini cehennem ateşiyle dolduruyordu. Kim dini istismar ediyorsa, dindarlığını istismar ediyorsa, dervişliğini, şeyhliğini, mürşitliğini, hafızlığını istismar ediyorsa, burdan para kazanıyorsa karnını cehennem ateşiyle dolduruyordur, net. O yüzden onlar hadislerle alay ederler. O yüzden onlar hadisleri inkar ederler. O yüzden onlar ashabla dalga geçerler. O yüzden onlar sünnet-i seniyyeyle alay ederler. O yüzden hadi peygamberin annesi öldü, sen de anneni öldür! Soyismi islamoğlu, hutbede söylüyor bunu: “Sünnete uyuyorsunuz, hadi Peygamberin annesi öldü, sen de anneni öldür.” Peygamber annesini mi öldürdü? Ahmak adam! Zalim adam! Hain adam! Peygamberin annesi eceliyle öldü. Herkesin annesi eceliyle ölecek. Herkes eceliyle ölür. Hadi sen de anneni öldür diyor. Hutbede de söylüyor bunu. Herkes de susuyor buna. Herkes de sessiz kalıyor! Ortalıkta bir tanesi bir kedi öldürüyor, zalim o da, bir kedi öldü diye Türkiye’yi ayağa kaldırıyorlar, adam Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetiyle dalga geçiyor, herkes susuyor bu ülkede. Dinle dalga geçiliyor, herkes susuyor bu ülkede. Siyasetçisi, ilim adamı, ilahiyatçısı, Diyanetçisi…Bir sokak köpeği için ayağa kaldırıyorlar ülkeyi ama bir hadis-i şerifi inkar eden için ülke ayağa kalkmıyor veya bir Kur’an kursunda bir ahlaksızlık oluyor, susuyor herkes veyahut da herhangi bir barda ahlaksızlık oluyor, susuyor herkes. Bardaki ahlaksızlığa da susuyor, Kur’an kursundaki ahlaksızlığa da susuyor bizim insanımız. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine hakaret edene de susuyor, susuyor!
Hepimiz suskunuz! Korkağız! imanımız kemale ermemiş. Korku dağları sarmış. Korkmaması gerekenler en başta korkuyor. Ben şeyhim, ben alimim, ben mürşidim, ben kamilim… O atarken mangalda kül bırakmayanlar da korkuyor. Oysa Allah Resulü dedi ki: “Korkaklığın şerrinden Allah’a
sığınırım.” Ey Müslümanlar, dininiz korkulacak bir din değil ki. Peygamberimizin sünneti seniyyesi korkulacak bir sünnet değil ki, savunulamayacak bir sünnet değil ki. Neden korkuyorsunuz, susuyorsunuz? Dünya bu kadar mı vurdu sizi? Lüks evleriniz, lüks arabalarınız, cebinizdeki paralar, rahatınız, bu kadar mı sizi Allah yolundan uzaklaştırdı? Bu kadar mı Allah’tan uzaklaştırdı, bu kadar mı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem den uzaklaştırdı? Biz ne hale geldik? O hale geldik. Allah bizi affetsin. işte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri beni rüyasında gören, gerçekte efendimizi görmüştür, hadis-i şerifte diyor ki: “Beni rüyasında gören, gerçekte görmüş gibidir” ve bu müjde sabittir. Bu bir müjdedir Ümmet-i Muhammed’e ve bu müjde sahih hadislerle sabittir: Buhari, Müslim, Tırmızi, ibn-i Mace, Ebu Davud, Kütüb-i Sitte’dir altı tanesi, hepsinde sabittir ve bunu normalde uyanıkken görülmesi gibi de doğrudur. Rüyada gören, uyanıkken de görmüş gibidir. Bir hadis-i şerifte diyor ki: “Rüyada gören, uyanıkken de görür.” Bu müjdedir. Rüyanda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem i gördün, o zaman uyanıkken de göreceksin. Kendine dikkat et, diline dikkat et, hal ve hareketlerine dikkat et.
Hazreti Peygamber görünmez bir peygamber değil. Görünmez diyen şeyhler, şeyh değil; görünmez diyen âlimler, âlim değil; görünmez diyen mürşidi kamiller, mürşidi kamil değil. Kendisi kör, herkesi kör zannediyor. Allah muhafaza eylesin. O zaman bu noktada Buhari’de Müslim’de, Tirmizi’de, Ebu Davud’da, ibn-i Mace’de geçen, beni rüyasında gören uyanıkken de görür, gerçekken de görürse diyor, dikkat edin, ben burda altını çiziyorum, o kimse uyanıkken de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini gördüyse, görüyorsa, hani biz zikrullah halakasında kardeşler görürler ya, bu bir keramettir. Bunu böyle kenara atamazsınız. Sizler, derviş kardeşler, işte peygamberi gördüğünü iddia ediyor; iddia etmiyor kardeşim, adam gördüğünü söylüyor. Hadis-i şerifte de var mı? Var. Sen buna inanmayabilirsin, dersin ki: “Ali Karadağ’ın ben zikrullah halakasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini gördüğüne inanmıyorum.” Bu senin hakkındır ama sen “Görünmez zikrullah halakasında” dersen bu senin hakkın değildir. Bu senin cehaletini gösterir. Bu senin bu konudaki hadis bilinmezliğini gösterir. Bu konuda senin araştırmacı olmadığını gösterir. Bu konuda sen bu hadis-i şerifleri bildiğin halde görünmez dersen, sen ilmi katlediyorsun. Sen ilmi örtüyorsun. Bu doğru değil. Bu, islam adına en büyük sen vahşeti yaşıyorsun, yaşatıyorsun. Allah muhafaza eylesin.
O yüzden imamı Gazali, ibni Arabi, Abdüsselam, Suyuti gibi ehl-i sünnet büyükleri, “Efendimizle salih insanların görüşmelerinin çok sayıda salah ve takva sahibinden nakledildiğini, bu halin keramet olarak oluşmasının
caiz olduğunu” ifade etmişlerdir. Bir kimse demek ki uyanıkken Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görebilir, onunla da konuşabilir. Onunla görüp konuşuyorsa, Gazali’ye göre, Arabi’ye göre, Suyuti’ye göre, o kimse keramet ehlidir. O kimseyi biz, keramet ehli olarak görürüz, o kimseyi keramet ehli olarak biliriz. Bir kimse, gördüğünü söyler, söylemez bu ayrı meseledir. Bir sufînin, bir dervişin kendisine böyle bir soru üstadı tarafından yöneltilmediği müddetçe, kendisinin kendi kendine gördüğünü söylemesi doğru değildir sufi terbiyesinde. Allah rahmet eylesin, üstadımız bize sorardı, ne gördün, biz o zaman anlatırdık, edep budur. Üstad derse ki ne gördün, o zaman o kimse gördüğünü anlatır veyahut da üstada anlatmıştır bir rüya, bir hal, üstad onu biliyordur veyahut da o gördüğünü anlat dediğinde, derviş onu anlatır. Ikcık mıkcık yapmaz. Ikcık mıkcık yapan o halini kaybeder. Nefsine uymuştur. Üstadın anlat dediği anlatılır, sorduğuna cevap verilir. O normalde sorduğuna cevap verilmiyorsa anlat dediğinde anlatmıyorsa o kimse nefsine uymuştur, heva hevesine uymuştur. Allah muhafaza eylesin. Kendiliğinden ben böyle gördüm diyorsa, üstadın dışında bunu anlatıyorsa o da heva hevesine uymuştur. O da anlatılmaz ancak üstaddan müsaade istenir veyahut da üstada anlatınca üstad ona bu rüyanı anlat arkadaşlara, bu halini anlat derse o da ne yapar? Anlatır. O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyasında gören, uyanıkken de görecektir. Uyanıkken de görebilir ve uyanıkken gördüğünde onunla da görüşebilir. Bu, onun üzerinde Allah’ın bir lütfu, bir ikramı, bir ihsanıdır. Bunu reddetmek, sırf sufilere karşı olmak için bu hadisleri reddetmek, ilmi örtmektir. Ya da körler sağırlar birbirlerini ağırlar. Kör, görünmez der. Kör, görünmez dediği şey, görünür veya Hazreti Pir’in beyan ettiği gibi, güneşe gözlerini kapatırsan, güneş yok olmaz der. Güneş, duruyor durduğu yerde ama sen gözlerini kapattın, o yüzden güneşi görmüyorsun. Güneşi görmeyince de sen güneş yoktur diyorsun. B, senin cehaletini gösterir. Bu senin bilmediğini gösterir.
O yüzden işte, normalde bir mumdan yanan diğer mumlar da ondan yandıysa, o ilk yanan mumu görmüş gibidir. O ilk mumdan yanmış gibidir. Allah, bizi onlardan eylesin. Şimdi tabi bir de burada bir şey daha belirtmek istiyorum. Allah bizi affetsin. Hani, ne mutlu dedi ya, beni göreni görene, benim yüzümü görene ne mutlu dedi. Malum, Veysel Karani’miz vardır ya. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini zahiren görmemiştir. Rivayet edilir, buna inanırsanız, inanmazsınız ama bu değişik eserlerde geçer. Veysel Karani Hazretleri gelince, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kapısına, kapıyı vurur Hazreti Fatıma annemiz çıkar. Hazreti Fatıma annemiz çıkınca peygamber sallallahu aleyhi
ve sellem hazretlerini sorar. O da der ki, ‘Mescitte’. ‘Annemden buraya kadar izin aldım’ der ya, rivayet edilir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kızı Fatıma’nın gözlerinden öper. ‘Bu gözlerle onu gördün sen’ diye. ‘Bu gözlerle onu gördün’ diye. Çünkü dostu gören gözü öper Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem . Dostu gören göz öpülmeye layıktır. Dostu gören göz, öpülmeye layıktır. O yüzden dostu gören göz, öpülür. Allah, bizi onlardan eylesin.
Şeytan burda da bir not düşmüşüm buraya, ister peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin sağlığında olsun ister vefat ettikten sonra olsun, onun şekline, şemaline giremez ve daha başka hadisler de var bu konuda, Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin alimlerinin de gerçek manada şekline şemaline şeytan giremeyeceğine dair. O zaman peygamber sallallahü ve sellem hazretlerini ister sağlığında görsün, ister öldükten sonra görsün bir kimse, gördüğü sahihtir, peygamberdir veyahut da değişik suretlerde gördü, uyanıkken veya rüyasında yine peygamberdir o sallallahu ve sellem veya eksik gördü, sadece gözlerini gördü yine Peygamber Efendimiz sallallahü ve sellem i gördü. Bu konuda herhangi bir şek şüphe yok. Burda bir tartışma açayım ben şimdi. Peki, peygamber sallallahu ve sellem hazretlerini sağlığında gören sahabe sayıldı. Rüyasında gören sahabe sayılır mı sayılmaz mı? Bu ilk yıllardan itibaren tabiin zamanında bu tartışılmaya başlanmış olan bir konu. Bir kısmı demişler ki, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyasında gören de sahabedir. Bir kısmı demiş ki hayır, biz onları sahabeden sayamayız. Bu bir kısım sahabedir diyenlerin içerisinde sufi temelli olanlar fazla. Sufilerin büyük bir çoğunluğu derler ki peygamber sallallahu ve sellem Hazretlerini rüyasında gören de sahabedendir, sufilerin büyük bir kısmı. Bir kısmı, sufilerin bir kısmı der ki biz bu kadar ileri gitmeyelim, itidalli davranalım. Biz onu normal, onları yaşayan sahabeler gibi hani görmeyelim derler. Deseniz ki, sen nerdesin? Kırkların içindeysen sen sahabe sayılabilirsin. Kırkların içindeysen! Kırkların içinde değilsen, sakin ol, sakin ol. Bu hak senin değil. Allah bizi affetsin.
Bu tarzda, o mumdan yakılan çırağdan başka bir çırağ, ondan da diğer bir mum yakılsa ve taaa yüzüncü muma kadar hep o ilk mumun nuru intikal etse, sonuncu mumu görmek hepsinin aslı olan ilk mumu görmektir. ister o nuru son çırağdan al istersen ilk çırağdan, hiç fark yok. O nuru dilersen son gelenlerin mumundan gör dilersen geçmişlerin mumundan. Tövbe 100, ayeti kerime: ‘iki iman eden muhacirler ve ensar ile iyilik yaparak onlara tabi olanlardan Allah razı oldu. Onlar da Allah’tan razı oldular. Allah onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar orada ebedi kalacaklardır. işte büyük kurtuluş budur.’ ilk ensar ve muhacir
ve onlara tabi olanlar, sahabe ve tabiinden bahsetti burda. Yine bu konuda demek ki silsile olarak Hazreti Peygamber, ashab ve ashabın peşinden giden tabiin. Cenab-ı Hak onları methetti, onları övdü.
O zaman burda aranılan şey, Hazreti Pir’in dediği: ‘O isterse yüz tane mum geçsin, hepsi birbirinden almışsa,’ dediği şey şu. Sufice söylüyorum bunu, bir mürşitlik yapacak olan kimse, şeyhlik yapacak olan kimse, bir mürşidi kamilin gözetiminden Silsile-i Meşai’ye tabi olarak seyri sulukunu tamamlamış hilafet ve icazete sahip olması gerekir. Bu zamanda bu çok önemli, bu zamanda çok önemli. Tekrar bunu söylemek istiyorum, bir şeyhlik postuna oturacak olan kimse, bir mürşidi kamilin gözetiminde seyri sulukunu tamamlamış hilafet, bazılarında hilafet deniyor çünkü bazılarında icazet denir, bir icazete, bir hilafete sahip olması genel bir teknik kuraldır. Bu teknik kural, bazılarının bir şeysine bağlı olmaması gerekir. Ben bunu böyle söylerken kendi üstadımı tartışılmaması gerektiği için kenara koyarım ama bu, posta oturacak olan kimse için önemli bir şeydir. Ya bir mürşidi kamil, bir üstad, sağlığında onun şeyhliğini, mürşitliğini ilan eder, icazetini verir vermez ama ilan eder, bu doğrudur, haktır, yeterlidir artı bir de icazeti var ise onun için teknik konu meselesi bitmiştir. Eğer bu yok ise eğer bu yok ise o zaman o kimseyi bizim ehliyetli görmemiz mümkün değildir. islam toplumunda her şeyde liyakat ve her şeyde ehliyet esastır. Sizin bir makama oturtulabilmeniz için sizde liyakatın ve ehliyetin olması gerekir. Liyakat ve ehliyet yok ise ve şartlar tamamlanmamış ise sizin o makama oturmanız caiz değildir. Kendinizi böyle lanse etmeniz de doğru değildir. O yüzden ya bir mürşidi kamil yani ehil olan mürşidi kamil olan bir şeyhin, ya bir önceki şeyh tarafından veya vefat ettikten sonra manevi işaretler ile tayin edilmesi gerekir. Bir üstad, bir mürşidi kamil, kendisinde o manevi işaretleri görünce, o şeyh, o zatın, o seyri sulukunu çıkartmış olduğu kimsenin şeyhliğini ilan etmesi gerekir. Yoksa Allah affetsin, o da zalimlerden olur. Bir mürşidi kamil zalimlerden olmaz. Zalimlerden olmamak için son nefesinde de olsa, kendisinden sonra gelecek olan hilafet sahibini ilan eder. ilan etmesi gerekir. Varsa icazet kendisinde, icazetini verir. icazeti yoksa ilan eder. ilan edilmesi gerekir. Bir şeyhin şeyhliği kapalı kapılar ardında ilan edilmez, tüm cemaate ilan edilir veyahut da şeyh sağlığında onun icazetini yazarsa, herkesin içerisinde o icazeti ilan edip verir, icazet töreni yapar. Bunlar ehli sufinin değişmez kaideleridir. Bir dervişin üstadında arayacağı teknik özelliklerdir. Bir; senin şeyhin kimdi? Filancaydı. Onun mürşidi kamil olduğuna bana delil getirir misin? iki; senin şeyhliğini o sağlığında ilan etti mi? Kimler duydu bu ilanı, şahitleri var mı? Üç; bu şeyhin icazeti
var mı, bu şeyhin icazeti nerden, kimden almış? Bu şahitli mi, bu delilli mi, bu bir cemaatin önünde mi verildi, yoksa nerde verildi?
Şeyh efendi öldüğü zaman birisi, uyanığın, birisi icazet peşinde koşup, icazetin nerde olduğunu bilip gelip kendi icazetine orada, kendi adını yazıp, oraya mührü mü bastı? Ne yaptı? işte şeyh efendinin hanımı hacı anneye üç beş kuruş verip, ondan icazetleri ve mührü alıp kendine icazet mi yazdı? Bakın, bunları açıkça artık beyan ediyorum. Bunları bir yerlere laf gitmesin diye susuyordum. Şimdi Hazreti Pir’in bu konulardaki beyitleri gelince artık ben de ilmi saklayamaz hale geldim. Gaydırı gubbakla, oynaklıkla veyahut da türlü düzenbazlıklarla şeyhlik icazeti alınmaz. Öyle şeyhlik yapanlar, yarın mahşer gününde onun hesabını veremezler. Parayla icazet satın alanlar, bin dolara, iki bin dolara, üç bin dolara Irak’tan, Suriye’den icazet alanlar, Müslümanları aldatanlar! Allah Resulü sallallahu ve sellem aldatan bizden değildir dedi. Böyle şeyhlik yapanlar, mahşer gününde bunun hesabının altından kalkamazsınız. Ben şeyhim deyip dervişlerden para isteyenler, dervişlerden her ay aidat toplayanlar, Kur’an kursu yaptıracağız yok buranın kirasını ödeyeceğiz yok hafızlık kursu açıyoruz yok şunu yapıyoruz deyip dervişlerden her ay belli miktarda aidata bağlayıp para toplayanlar, şeyhliğini istismar edenler, dervişliğini istismar edenler!
Yarın mahşer gününde sonunuz çok feci olacak. Kendi kendisine üç beş kişiye beşer onar bin dolar verip de kendi şeyhliğini ilan ettirenler, kapalı kapılar ardında çantalarla dolar verip kendi şeyhine tabi olmasını isteyenler, yarın öbür gün mahşer gününde perperişan olacaksınız. Dervişlerden üç yüz bin dolar, beş yüz bin dolar, bir milyon dolar alan şeyhler! istanbul şeyhleri! istanbul’da şeyhlik yapıyoruz diye ortalıkta caka satanlar! Yarın öbür gün mahşerde iki yakanız bir araya gelmeyecek. Maneviyattan uzaksınız, Peygamber sallallahu ve sellem in izinden uzaksınız, Kur’an’dan uzaksınız, zahiri şeyhlik yapıyorsunuz. Batıniliğiniz yok. Üç tane kitap okumakla şeyh olunmaz, beş tane şiir ezberlemek de şeyh olunmaz. Şeyhim diye çıkmayın orta yere, mahşer gününde perperişan olacaksınız. Üzülüyorum sizin adınıza, kahroluyorum sizin adınıza. Bu dünyaya değmez. Burada seni alkışlayabilirler, lüks arabalarda gezdirebilirler, lüks villalarda oturtabilirler. O adamlar sana lüks villalar da hediye edebilirler. Sen nasıl böyle bir hediyeyi kabul edersin! Sen nasıl böyle dünyaya dönersin! Sen nasıl dünyanın peşinden koşarsın! Sen nasıl dervişlikten para kazanırsın! Sen nasıl dervişlerden para kazanırsın, sen nasıl şeyhliğinden para kazanırsın! Hiç mi Allah’tan korkmazsın? Bunlar Peygamber(s.a.v.) hazretlerinin kokusunu alamayanlar. Bunlar manevi kokudan yoksun. Bunlar kendilerini heva ve hevese kaptırmışlar. Utanmıyorlar da çekinmiyorlar da! Allah’tan da korkmuyorlar!
Mahşerde hesaptan da korkmuyorlar. Ümmet-i Muhammed’in parasını yiyorlar, Ümmet-i Muhammed’in zamanını yiyorlar, Ümmet-i Muhammed’in yolunu kesiyorlar, Ümmet-i Muhammed’in manevi yolunu kesiyorlar. Vallahi üzüntümden söylüyorum billahi üzüntümden söylüyorum. Ümmete yazık. Dünya bu kadar mı tatlı? Şan şöhret bu kadar mı tatlı? Sana şeyh deseler ne olacak, demeseler ne olacak? Hazreti Pir dedi ya toprağın altında, usta da bir çırak da bir. Nasıl bakacaksın mahşerde yüz yüze? Nasıl bakacaksın? Yüz yüze gelmeyeceğini mi zannediyorsun?
Mahşerde ben ismail’le, yüz yüze gelmeyecek miyim? Ben mahşerde Cafer’le yüz yüze gelmeyecek miyim? Ben mahşerde Yunus’la yüz yüze, Fehim’le yüz yüze gelmeyecek miyim? Demirtaşlılarla yüz yüze gelmeyecek miyim? Bursalılarla, Bayındırlılarla, izmirlilerle, Kırşehir’den Antalya’ya kadar, Konya’dan Akşehir’den, Yunak’a kadar, istanbul, Tekirdağ, Keşan… Yüz yüze gelmeyecek miyim? Hesap yok mu? Nasıl yüz yüze gelmeyeceğini düşünürsün? Ben Hüseyin’le, yüz yüze gelmeyecek miyim? Otuz yıldır yüz yüzeyiz. Nasıl böyle bir şey düşünebilir insan? Nasıl siz ücret karşılığında din satarsınız? Bitmeyen cami inşaatları, bitmeyen hafızlık kurslarının inşaatları, bitmeyen Kur’an kursları, buralardan geçinen kimseler…Nasıl bakacaksınız Allah’ın yüzüne? Nasıl o Peygamberin yüzüne bakacaksınız? Nasıl bakacaksınız? Nasıl yüz yüze geleceksiniz? Hangi saikle çıktın ben şeyhim diye ya? Neyle çıktın ya? Neyle çıktın? Hangi silsileyle çıktın? Benim şeyhim Nevşehirli Abdullah Gürbüz efendi, onun şeyhi Çorumlu Hacı Mustafa efendi, onun şeyhi Ahıskalı Ali efendi, onun şeyhi Ebu Bekir efendi, onun şeyhi Tanta’da Abdurrahim Neşabi, Abdurrahim Tantavi, silsile, ikisi de Seyit, Tantavi de Neşabi de. ikisinin de silsilesi taaa Hazreti Hüseyin efendimize kadar gidiyor. Birisinin Hazreti Hasan, birisinin Hazreti Hüseyin’e, gidiyor. Bütün silsile meydanda, arada bir kopukluk yok, arada bir kopukluk yok! Beni üç beş kişi toparlayıp, sen şeyhsin demedi. Ben daha bugüne kadar ben şeyhim bile demedim. Beni hem şeyhim ilan ettirdi hem bakın orda icazetler. ihtiyaç var yoktu, ayrı mesele. Ben şeyhim demeye utanıyorum. Bir şeyden korktuğumdan dolayı değil. Nasıl der bir insan bunu bilmiyorum. Ben ne nakibim dedim ne nükebbayım dedim. Diyemedim ben bunları hiç, diyemem de zaten. Bana bir şey dediklerinde diyorum ki biz daha derviş olamadık, derviş adayıyız biz. Bunun mahşeri var.
O yüzden Allah muhafaza eylesin, bu dünyadan herkes göçüp gidiyor arkadaşlar. Benim şeyhim de göçüp gitti. Ölmez dediğini kendi ellerinle gömüyorsun, ölmeyecek zannettiğini kendi ellerinle gömüyorsun, ölmeyecek diye düşünüyorsun, kendi ellerinle gömüyorsun, gidiyor toprağın altına. Ben de gideceğim, sizler de gideceksiniz, hepimiz onunla yüzleşeceğiz. O
yüzden ben şeyhimin bana ettiği vasiyeti bütün derviş kardeşlere ediyorum. Üstadım Beytullah’ta benden söz aldı. Mustafa Efendi, oğlum, ben oldum deyip de orta yere çıkma dedi. Emredersiniz Efendim dedim. Ben öldükten sonra bütün ihvana dedi, bütün kardeşlere tebliğ et, bakın, bu çok önemli, herkes dedi rüyasında gördüğü kimseye tâbi olsun dedi. Bunu dervişlerden sakladılar, zakirler de sakladı. Ben bunu herkese cd gönderdim, zakirlere, benim üzerimde vasiyetti çünkü. Ben öldükten sonra eğer sağlığımda birisine işaret etmediysem, sağlığımda, istihare yapacaksınız, istişare yapacaksınız, bir yere tabi olacaksınız.
Bakın bu, hadisi şerifin emri, peygamberi bir emir. Bu Ahmet’e, Mehmet’e göre bir emir değil ve bir kimse bir mürşidi kamilin terbiyesi altında sufîlik terbiyesi alacak, seyri sülukunu tamamlayacak ve bu silsile, bu silsile Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine dayanacak. Burdan bir metin, bir pasaj okuyacağım şimdi. Bu pasaj Risale-i Nurcuların saklamaya çalıştığı hatta bir kısım nurcuların matubattan o kısmı alıp kaldırdığı ve mektubatı öyle bastırdıkları eksik, o zaman bunun zamanı değil deyip kaldırdığı bir pasaj, 29. Mektup, dokuzuncu kısım, Risale-i Nur. Mektubât, 29. Mektup, dokuzuncu kısım. Bunu özellikle burdan okuyacağım çünkü hani böyle bazı Risale-i Nurcular bu pasajı, bu bölümü kaldırmışlar, öyle basıyorlar mektubatı. Bu da ayrı bir utanç duyulacak bir şey:
“Ehl-i Sünnet ve cemaatin bir kısım zahiri uleması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensup bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar, ehl-i tarikatın içinde gördükleri bazı sûistimâlleri ve bir kısım hatîâtı bahane ederek, o hazine-i uzmâyı kapatmak, belki tahrip etmek ve bir nevi âb-ı hayatı dağıtan o kevser menbaını kurutmak için çalışıyorlar.”
Yani, bir kısım ulema, zahiri ulema, bakın zahiri ulema, bir kısım gafil siyaset ehli, ehli tarikatın içerisindeki suistimalleri veya eksiklikleri bahane edip bakın, müthiş bir şey, o hazineyi uzmâyı kapatmak, yani büyük hazineyi kapatmak, tahrip etmek, bir nevi âb-ı hayatı dağıtan Kevser membaını kurutmak, âb-ı hayat, biliyorsunuz ölümsüzlük ve bu nerden, Kevser’den geliyor, yani cennet ırmağı. Bunu diyor, kurutmaya çalışıyorlar.
“Halbuki eşyada kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, mezhepler, meslekler az bulunur, âlâ külli hâl bazı kusurlar ve suistimal olacaktır. Çünkü ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette suistimal ederler.”
Ehil olmayanlar bir işe girerlerse, o işi suistimal ederler.
“Fakat Cenab-ı Hak, âhirette muhasebe-i a’mâl düsturuyla, adalet-i Rab-
baniyesini, hasenat ve seyyiatını muvazenesiyle gösteriyor.”
Yani, o kimse iyi niyetliyse, o eksiğini gediğini Cenab-ı Hak ne yapı-
yor? Hasenata çeviriyor.
“Yani hasenat racih ve ağır gelse mükafatlandırır, kabul eder.”
Yani o kimsenin iyilikleri ağır gelirse mükafatlandırır, kabul eder. Eğer
günahları ağır gelirse, cezalandırır, reddeder.
“Hasenat ve seyyiâtın muvazenesi kemiyete bakmaz, keyfiyete bakar”
Yani, bunun denkliği de öyle sayısallığa bakmaz, sen on günah işledin, on sevap işledin, Allah buna göre diyor şey yapmaz, keyfiyete bakar. Senin on sevabına isterse milyonlarca sevap yazar, isterse on sevabına on sevap yazar. Eğer senin on sevabına milyon sevap yazarsa, senin on günahın gider zaten, esamesi kalmaz, keyfiyete bağlı. Sen ‘Yarabbi’ dersin, hepsini hayra çevirirsin, ‘Yarabbi’ der öbürküsü, onunki, ‘Ya Rabbi’ der, onunki normalde günahlarını siler. Öbürkü öyle bir ‘Yarabbi’ der, onun günahlarını, işlediği günahlar kadar ne yapar? Sevaba çevirir. Derslerde Hadis-i Kudsi olarak, bunu naklederim, bu keyfiyete bağlı. O zaman Allah’la kulun arasındaki bir keyfiyet. O kimse öyle bir zamanda öyle bir Allah der. Bir kez Allah der, o Mevlithanın dediği gibi: ‘Bütün günahları dökülür misl-i hazan’ der ya, bunun gibi. Ne güzel söylemiş:
‘Bir kez aşk ile Allah dese o lisan
Dökülür, günahlar misli hazan’
Biz bunu Mevlit’te dinleriz de bir sefer o ‘Allah’ demeyi beceremeyiz veyahut da hani bir gaza esnasında Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem Hazretleri, bir ağacın dibinde böyle hafiften böyle bir yakaza oldu, uyukladı, kılıcını da dala asmıştı. Hani geldi ya, müşriğin birisi, yavaşça kılıcı aldı, Allah Resulünü uyandırdı, dedi ki kalk, şimdi dedi, benim elimden seni kim kurtaracak? Resulullah sallallahu ve sellem Hazretleri kalktı, o böyle söyleyince, seni elimden kim kurtaracak deyince, ‘Allaaaaaahhhhh’ dedi. Öyle bir Allah dedi ki müşrik korktu, kılıcı elinden düştü. Allah Resulü kılıcını aldı, kendi kılıcını, müşriğin boğazına dayadı. Şimdi dedi seni benim elimden kim kurtaracak? O da dedi ki, sen peygambersin. Ben kötüyüm, bana dedi kötülük yakışır, sana iyilik yakışır dedi. Hazreti peygamber onu affetti. Öyle bir Allah der o kimse, Cenab-ı Hak onun günahlarını hayra çevirir. Bu keyfiyete bakar, bu sayısallığa bakmaz. O yüzden biz sufiler şöyle düşünürüz, cemaatte bir kişi gerçekten ‘Allah’ dese, komple cemaatın affına sebep olur. O zaman ne yapar? Bazı olur, bir tek hasene, bin seyyiâta tereccuh eder, affettirir. Bazen bir iyilik, öyle bir iyilik yaparsın, öyle bir şey yaparsın, ömrünü satın alırsın, ömrünü satın alırsın! Ömrünü satın aldığında, Cenab-ı Hak sana rüyanda gösterir. Bu konuda da hadisi şerifler
var ya, Cenab-ı Hak der ki hadi ne yapıyorsan yap, Allah seni affetti. Bizim bilmediğimiz hadisi kutsiler.
‘Madem ki adalet-i ilahiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür, tarikat yani sünneti seniyye dairesinde tarikatın hasenatı yani iyiliği, seyyiâtına katiyyen müreccah olduğuna delil, ehl-i tarikat, ehl-i dalaletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir.’
Sünnet-i seniyye dairesinde bir tarikat, benim 35 yıldır bağırdığım mesele. Kardeşler yol, Kur’an ve sünnet yolu. Kur’an ve sünnetin dışında bu dilimden bir şey çıkarsa, bir nasihat çıkarsa size, Kur’an ve sünnetin dışında sizi sevk ve idare etmeye kalkarsam, vallahi de, billahi de, tillahi de, getirin benim önüme koyun, ben tövbe edeyim, ordan geri döneyim. Bunu ciddi söylüyorum size, bunu ciddi söylüyorum! Bir hakkım var ise sizde bir hissem var ise sizde zerrece olsa bir kıymetim var ise nerde Kur’an ve sünnet-i seniyyenin dışında size bir şey söylediysem, vallahi de, billahi de, getirin benim önüme koyun. Bu kardeşiniz de mahşerde onun hesabını vermesin.
Bende verilecek hesap çok, bir de o hesaba girmeyeyim ben. Bunu lütfen Allah rızası için yıllardır söylerim, yine söylüyorum, getirin önümüze koyun çünkü bu topluluk sünnet-i seniyye üzerinde yürümeli. Bu topluluk Kur’anı sünnet-i seniyye dairesinde anlamalı ve yaşamalı. Benim bırakacak olduğum miras bu. Ben size süslü tekkeler bırakamayacağım, ben size süslü ne bileyim medreseler bırakamayacağım, ben size süslü böyle semahaneler bırakamayacağım. Yapamayacağım! Ha, Cenâb-ı Hak verir bir şey diyemem. Şu anki halimle söylüyorum ama size bir şey, size bir eğer miras bırakacaksam bu Kur’an ve sünnet dairesinde bir sufi yolu. Kur’an ve sünnet dairesinde benim bırakacağım miras bu. Başka bir miras yok. Bakın, başka bir miras beklemeyin, başka bir miras yok. Hep söylerim ya, kapıdan para dağıtılacak diye beklemeyin, bende böyle para yok. Kapıdan sizden ücret de istemeyecekler, böyle bir halim de yok. Atmış üçe kadar böyle yaşadım, atmış üçten sonra da Cenab-ı Hak bu şekilde yaşatsın beni. Ben atmış üçe kadar dimdik yaşadım, hiç kimseye şey’en lillah demedim. On altı yaşında babasız kaldım, annemden dahi para istemedim ben. Bende annemin kendi zeytinimiz dahil, bir tane zeytini yoktur kursağımda. Zeytin yapardı, Allah razı olsun, anne kaç kilo zeytin var burda? Yirmi kilo. Yirmi kilo zeytin ne kadar? Beş lira. Al anne. Ben böyle yaşamayı seviyorum. Ben daha hiç bir şekilde bir dervişten para istediğimi hatırlamıyorum. Borç alır veririm, bu ayrı mesele, bu ayrı. Cenab-ı Hakka hamdü sena olsun. Sünnet-i seniyye dairesinde bir sufi yolculuk olacak bu. Benim vasiyetim bu. Tutacaksanız bu vasiyetimi tutacaksınız. Size başka bir vasiyetim yok.
‘Âdi bir samimî ehl-i tarikat, sûrî, zâhirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır.’
Ne diyor? Adi bir samimi ehl-i tarikat. Burayı okuduğumda hep kendime atfederim bunu. Adi, samimi bir ehli tarikat. Adi dediği düşük vasıflı bir ehli tarikat ama samimi. Ben üstadımdam hiçbir şey beklemedim. Kendimi methetmek için söylemiyorum, yol olsun diye söylüyorum.
Ne zakirlik istedim, ne çavuşluk istedim, ne nakiblik istedim, ne nükebbalık istedim, ne halifelik istedim, ne de şeyhlik istedim. Ben bir şey istemek için dergaha girmedim. Ben dedim ki ya Rabbi, beni bu dergahta şeyhim ölünceye kadar mukim eyle. Şeyhimin yüzüne söyledim, efendim size ve dergahınıza, siz ölünceye kadar hizmet edeceğim. Benden bir zarar görmeyeceksiniz. Siz öldükten sonra size ve dergahınıza hizmetim bitecek efendim diye yüzüne söyledim bunu, saklı gizli değil. Allah söylemiş, hem de öyle oldu. Ona ve dergahına olan hizmetim, o vefat edince bitti. Kendi sağlığında kendisi ilan ettirdi şeyhliğimi. Hatta geçenlerde bayağı oluyor, Adnan, ne zaman söyledin bize, dört beş ay mı oldu? Bu mevzu oldu, kendi kendimize konuşuyoruz. Adnan dedi ki önce bana telefon açtı. Ben Adana’daydım o zaman dedi. Bana, dedi ki dedi, ne dedi, işte şeyhliğini ilan et demiş, öyle mi dedi? Ne dedi tam kelime kelime? Bir mikrofon verin Adnan’a.
“Adana’daydım Efendim ben, Adana’daydım. Kendisi aradı. Oğlum dedi, Mustafa abiniz, işte Ahmet Turan abiniz şeyhtir, bunu ilan edin dedi. Ben de Efendim, Adana’dayım deyince tamam o zaman dedi. Kapattı telefonu. Sonra burdan başka birisini de aramış.”
Evet, Allah razı olsun, önce beni aradı. Dedi ki ilan et bana. Ahmet Turan’a da söyledim sana da söylüyorum dedi. Şeyhliğini arkadaşlara bugün ilan et dedi. Efendim, hakkınızı helal edin, ben ilan edemem dedim. Ben ilan ettiririm o zaman dedi, kapattı telefonu ona çıkart. Ben öyle deyince Adnan’ı aramış, Adnan Adana’dayım deyince sonra Remzi’yi aramış, ben aradım. Sonra Remzi, Remzi’yi de ben aradım, dedim seni arayabilir, böyle böyle diyecek dedim, akşama görüşelim, öylesi dedim söyle. Arıyor dedi telefondan. Ben kapattım telefonu, aramış ona söylemiş. Remzi dedi, böyle böyle. Şeyhine tabi ol dedim. Söyle dedi, söyle. Akşama görüşürüz dedim, toplanırız. Akşam oldu, orda arkadaşlarla görüştük. Dedim şeyh efendi böyle söylediyse itiraz etmek yok, kalk dedim söyle. Ben de o gün arkadaşlar zaten burdalar, dedim ki ben şeyhim ölünceye kadar şeyhlik yapmak istemiyorum, yapmayacağım, Allah razı olsun, aldık, rafa koyduk dedim. Aldık, kabul ettik, rafa koyduk dedim. Bu kadar. Âdi, samimî bir ehl-i tarikat, sûrî,
zâhirî bir mütefenninden yani zahir bir alimden, mütefennin dediği alim, bir alimden daha ziyade kendisini muhafaza eder ama neyle? Muhabbet-i Evliya ve silsilesiyle. O ehl-i dalaletin hücumundan imanını kurtarır. “Kebairle fasık olur” yani bir sufi, bir tarikat ehli günahkar olmaz değil, kebairle fâsık olur fakat kâfir olmaz.
“Kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikatla aktap kabul ettiği ve silsileyi meşaiyeyi onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez.”
Yani aktap kabul ettiği bir şeyhi var ve silsile-i meşaibi var. Silsile, şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi, burdan diyor onun nazarında hiçbir kuvvet onları çürütemez. Benim şeyhim hakkında birisi bir şey derse, ben ona on derim. Benim nazarımda onun mürşidi kamilliğini bir kimse çürütemez. Birisi zaten laf söylemeye kalktı, dağıldı tuz dağılır gibi. Malum, hurufçu. Ehl-i tarikat bir hurufçuya yenilmez, Sağlam bir silsile, sağlam bir silsile, hurufçulara yenilmez, sağlam bir silsile üfleyince dağılmaz, sağlam bir silsileden gelen bir üstat öyle bir iki zorlukla dağılmaz. Öyle bir cemaat da dağılmaz, öyle bir sufi topluluk da dağılmaz. Cenab-ı Hak onları korur, muhafaza eder çünkü onlar dinin kalesi hükmündedir. Allah dinin kalesi hükmünde olan o topluluğu dağılmaz. Daha metin hale getirir, daha sağlam hale getirir. Bin bir tane hurufçu toplansa oranın tozunu dahi alamaz onlar, tozunu! Çarpılırlar, dağılırlar. Çarpılırlar, dağılırlar! Çarpılır dağılır, çarpılır, dağılır. Ders alırsa tövbe eder susar oturur, gider o toplulukla helallaşır, ders almazsa darmadağın olur, gider. Neden? Hadis-i kutsiyi, unutmayın: “Kim benim veli kuluma savaş açarsa, bana savaş açmış gibidir. Yırtıcı arslanın avından intikamını aldığı gibi, ben de ondan intikam alırım” der Cenab-ı Hak. Sen Abdullah efendiye çarparsan dağılır gidersin. Sen bir mürşidi kamilin cemaatine, bir mürşidi kamile sataşırsan dağılır, gidersin. Yerle yeksan olursun, dağılır gider yerle yeksan olursun. Allah muhafaza eylesin.
‘O silsileyi meşayihi onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan, (dikkat, dikkat buraya dikkat.) Tarikatta hissesi olmayan, kalbi harekete gelmeyen bir muhakkik âlim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.’
Tarikatta hissen yoksa yani bir mürşidi kamile intisab etmediysen, bir mürşidi kamilin elini tutmadıysan, bir mürşidi kamilin yolunda değil isen, kalbin harekete geçmemişse yani herhangi bir mürşidi kamile bağlı değilsen kalbin de harekete geçmemiş, hani kendi kendine diyor ya: “Bir tarikata gitmeden de olabilirsin, bir şeyhe bağlanmadan da olabilirsin.” Olduysan,
getirin bana bir tanesini. işte kabir burda. Burdaki kabirden haberiniz var mıydı? Ben söyleyinceye kadar var mıydı? Onca yıl insan gelip geçiyor, değil mi ordan. Kalbin harekete geçtiyse, yürüdüğün yerden, kabirlerden ses duyuyorsan gel yanıma. Sizlere söylemiyorum. Sizlere zaten olması gereken şey. Olmadıysanız şapkanızı önünüze koyun, biz nerde yanlış yapıyoruz deyin. Evet, sizin intisap ettiğiniz dergah öyle bir dergah. Kör değil bu dergah. Körler sağırlar topluluğu da değil. Sen olmadıysan otur sen kendini düşün. Burda gören var mı? Var. Otur, sen kendini düşün. Burda kabir hâline vâkıf olup kabirdeki ile görüşen var mı? Var. O zaman kendini düşün. Bu şatahat değil. Bu şatahat değil! Bir mürşidi kamilin dergahında zikrullahtaki geleni gideni de gören olacak, bir mürşidi kamilin dergahında kabir haline de vakıf olan olacak, bir mürşidi kamilin dergahında hali açık olan derviş de olacak. Varsa, sende yoksa sen otur kendi haline ağla. Hata senin, günah senin, kusur senin. Oturup sabaha kadar ağlar mısın, Allah’ı mı zikredersin, tövbe mi edersin, hayır hasenat eder, cömertlik mi edersin, nerede eksiğin varsa eksiğimi nereden tamamlayabilirim diye otur kendin düşün. Kimin hakkını hukukunu yedim, kime tepeden baktım, kime höt dedim, kime bağırdım çağırdım, kime haksızlık yaptım, kime zulmettim? Eşime mi çocuklarıma mı, anneme mi babama mı, yanımda çalışanlara mı, derviş kardeşlerime mi, kime zulmettim? Kime laf söyledim, kimin kalbini kırdım, kimin gönlünü kırdım, kimin parası mideme girdi? Kendi kendine düşün. Kendini düşün. Bu dergah var, bu dergahta var çünkü. Kadınlarda da var erkeklerde de var. Bu dergahta var, Cebrail aleyhisselam ile görüşen var. Otur kendine bak.
Şatahatsa şatahat! Evet, var. Arş-ı alâyı gören var. Var. Otur kendine bak. Bu, o dergahın bir mürşidi kamil dergahı olduğuna delildir. Görülmezmiş! Yalan söylüyorsun, sen körsün. Bilinmezmiş! Yalan söylüyorsun, sen körsün. Sen Kur’an’ı yüzünden okuyorsun, senin alimliğin ezber alimliği. Sen namazı da ezberden kılıyorsun, sen orucu da ezberden tutuyorsun. Senin her şeyin ezber. Sen sadırdan değil, satırdan okuyorsun. Sen harflerle cilveleşiyorsun, sen kelimelerle oynaşıyorsun. Sen otur Allah’la cilveleş, Allah’la görüş, Allah’la konuş. Süslü kelimelerin arkasına sığınma, otur Allah’la işini bitir. Seher vakti benim gibi uyursan olmaz bu iş. Kalk Seher vakti Allah’ı zikret. Kendini de ağır işte görüp de seher vaktinde olsa bir kaylule yapsam… Yapma! Şeyhim bana öyle dedi. Kabirde dinlenin Mustafa Efendi dedi. Kabirde dinlenin dedi bana. Kabirde dinlenin. Burda dinlenmek yok. Burda yorulmaya zamanın olmayacak, dinlenmeye zamanın olmayacak, hasta olmaya zamanın olmayacak. Buna zamanın olmayacak. Varsa zamanın yorulmaya sen sufiliğin kenarında dolaşıyorsun. Sen çok yoruldum dinleneceğim
diyorsan sen deryaya dalmak istemiyorsun. Sen ayağımı suya çipildeteyim diyorsun benim gibi. Değil, öyle değil!
Öyleysen şöyle diyeceksin aman diyeceksin ya, ben bu dergahta durduğuma dua ediyorum, ben buranın tembellerinden olayım, ben en arkadan gelenlerden olayım, ben en arkadan gelenlerden olayım. Eyvallah, o da bir güzel. Allah bizi affetsin ama tarikatta hissen olsun. Bir mürşidi kamilin kapısını bul, ona bağlan. Kim olursa olsun, kim olursa olsun, onu bul sımsıkı tut, ayrılma. Dövseler de sövseler de ezseler de yok benim hakkım yenildi yok hukukum yenildi yok ayağıma bastılar, yok parmağıma bastılar, yok şunumu şu yaptılar, yok bunumu bu yaptılar, değil. Sırtını dönüp gidenlerden olma, otur orda. Bir el tuttum bırakmam ben. Bir el tuttum ölünceye kadar burdayım ben. Kendini öyle disiplin et. Kendini öyle disiplin et, fırtına da esse, yağmur da yağsa, kar da yağsa, beni alsa ayağının altında çiğnese de ben burda duracağım de. Seni kediye değil, fareye bile yem etse üstadın, otur oturduğun yere. Yani ben aslana yem olurum diye düşündüydüm ama geldim fareye yem oldum deyip de o eli bırakma. Seni bugün fareye yem eden, yarın seni aslan terbiyecisi eder. Bugün fareye yem etti diye kendi kendine hayıflanma, kibirlenme, tepeden bakma. Bana şöyle dedi deyip de kenara çekilme, yürü, tuttuğun eli sıkı tut, dirayetli ol. Tuttuğun eli tam sağlam tut ya da hiç tutma. De ki bu yol bana göre değil, eyvallah.
Birisi öyle dedi, yani her şey çok güzel dedi ama ben size ayak uyduramayacağım dedi, bana hakkını helal et dedi. Helal olsun dedim. Ben dersimi iade etmek istiyorum. Helali hoş olsun. Allah yolunu açık etsin. Biliyorsun değil mi dedim. Biz de geri dönüş çok zor. Biliyorum dedi. Sonra aradan iki yıl geçti, geldi, ben çok büyük hata yapmışım dedi. Yapacak bir şey yok dedim. Benim elimden gelen bir şey değil. Ben hep söylüyorum dedim, benim elimi bırakanı ben kolay kolay geri almam diyorum dedim. Ben geri almam. Nasıl alabilirsin dedi. Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerini görürsem dedim o dedim sana elini öptürdüğünü göreceğim dedim, çok açık bir şey söylediğim ancak o zaman geri alırım ben seni dedim. Bunu görmediğim müddetçe ben seni geri almam dedim. Bunu da beyan ediyorum ya hep size, beni bu yoldan döndüren diyorum bir tek Peygamber Efendimiz olur hatta bazen böyle merhametim coşuyor, diyorum geçmiş peygamberlere de razıyım, diyorum ki ben pir efendilere de sahabelere de razıyım, pir efendilere de razıyım ben göreyim diyorum ya ben kapımı açmak istiyorum, ben şeyhim sana elini öptürsün, ben bunu göreyim buna da razıyım diyorum. Arkadaş, adam geri dönecek hiç zorluk istemiyor.
Hani ben gidiyorum selamun aleyküm gidecek, e ben geldim… E kardeş, sana söyledik dönüşün çok zor diye, e çok ağlaman çok sızlaman lazım,
çok yalvarman lazım. Yolunu da anlatıyorum. Ağlayacaksın diyorum çok, tövbe edeceksin, tasadduk edeceksin, bildiğin tasadduk edeceksin, cömertleri Allah sever çünkü senin yolunu açar, bakın çömerdin yolu açılır, cimrinin yolu açılmaz. Cömerdin yolu açılır. Sakın bana cömertlik yapmayın, böyle bir şey istemiyorum cömerdin yolu açılır. Cömerdin maneviyatı da açılır. Evet, çocuğunuz hasta, tasadduk edin. Sen hastasın tasadduk et. Bir derdin var, tasadduk et, Allah’ı zikret, tasadduk et, Allah’ı zikret, açılır, yolun da açılır. Rabbim cümlemizin yollarını açsın. cümlemizi bir tarikattan yani bir mürşidi kamilin yolundan hissedar olarak bu âlemden götürsün bizleri. Amin. Ecmain.
Önümüzdeki hafta: ‘Zamanınızdaki günlerde Rabbinizin güzel kokuları vardır, kendinize gelin, o güzel kokuları almaya çalışın’ hadisinin tefsiri. Konu başlığı bu, inşallah. El- Fatiha maassalavat. Amin. Ecmain. Tekrar haklarınızı helal edin inşallah. Allah cümlenizden razı olsun. Önümüzdeki salı Keşan’dayım, bir dahaki pazartesi Kırşehir’de, bir dahaki salı Konya’dayım. Dersleri takip edenler var, o yüzden onlara da söylemiş olayım. Bu önümüzdeki salı Keşan’dayım, bir dahaki haftaya pazartesi Kırşehir’deyim, salı günü Konya’dayım, bir dahaki onun haftasına salı gece Ümraniye’deyim, Ayşe Hanım’ın ordayım. inşallah ilan edeceğim bunları, yazacağım ama aklıma gelmişken bunları da söylemiş olayım. Özel görüşmek isteyenler oluyor, buna zamanım olmuyor. O yüzden arkadaşlara, telegramdan yazın diyorum. Bir derviş kardeşin telegramda hesabı yoksa da benim bu konuda yapabileceğim bir şey yok. Gerçekten hani böyle bu döngünün içerisinde özel görüşmelere, özel konuşmalara zaman ayıramıyorum, o yüzden de haklarınızı helal edin. E, yaş atmış üç, yolun yarısını geçeli çok oldu. Artık biz ne zaman sonbaharın içindeyiz, ne zaman kış olur bilemiyoruz. O yüzden böyle çok özel görüşmelere, özel muhabbete zaman ayıramadığım için kardeşler de haklarını helal etsinler. Allah razı olsun. Bu helalleşme biraz zayıf oldu böyle, hani neden böyle oluyor filancasına oldu ama yapacak bir şey yok. Yani böyle canı gönülden helal olsun denmedi ama benim elimden gelen bu. Yani yapabileceğim şey bu. Yaş geçtikçe de yorgunluklar artıyor. Yoruldum demiyorum, yorulmak yok. Eyüp el- Ensari gibi bir zat seksen dört yaşında istanbul surlarının önünde vefat ettiyse, orda, biz de seksen dörde kadar herhalde koşturacağız. Önümüzde böyle bir şey var. Biz diyordum ben atmış üçe kadar koşturacağım, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem atmış üçte vefat etti dedim. Atmış üçe geldik, bu sefer seksen üçe gözümüzü diktik. Eyüb El-Ensari dedik seksen üçte istanbul surlarının önündeymiş dedik. Seksen üçe gelince artık yüz yirmi üçe mi gözümüzü dikeriz bilmiyoruz. Allah’tan hayırlı ömür istiyoruz. Bak bu çok güzeldi, amin. Allah’tan
hayırla ayakta ölmeyi arzu ediyoruz. Amin. Hiç kimsenin eline bakmadan Cenab-ı Hak, ayakta bu dünyadan göçüp gidenlerden eylesin ve bütün derviş kardeşlerimle beraber, onlarla cemalleşerekten belki de inşallah bir zikrullah halakasında ama bir semada ama bir dersten, sohbetten gelirken, bir yol kenarında, bankta, Cenab-ı Hak nefesimizi alsın inşallah. Amin. Ecmain. Selamünaleyküm. Ne güzel ölüm değil mi bir bankta ölse insan. Öyle bir soğuk olsa, buz tutsa öyle çıtır çıtır, sonra deseler ki
Bir garip ölmüş diyeler,
Cesedini üç gün sonra bulalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin…
Ne güzel söylemiş. Yaaa! Haydi Abbas, vakit tamam. Akşam diyorsun, işte oldu akşam… Ölülerin içinde nasıl yaşandığını bir öğretseydi de bilseydim, ölülerle yüz yüze görüşürken nasıl ölündüğünü ya da ölülerin içerisinde yaşarken, ölülerin içerisinde yaşamanın sırrını öğretseydi de bilseydim yaşayan ölülerle nasıl yaşanacağını…Selamünaleyküm…
https://www.youtube.com/live/NxN39LWL2zg?si=fU3GBJziT9rcZIXA
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları