Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1935-1939. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 31/31

1935-1939. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışıp hayatının sonuna kadar Kur’an sünnet uğruna yaşayan, çalışan, gayret eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanlara zulmeden, nerede Müslümanların kanını, şerefini, namusunu ayaklar altına seren her kim varsa, hepsini kahrı perişan eylesin, onların makamlarını al aşağı eylesin, onların burunlarını sürtsün. Amin. Ecmain. Evet, geçen hafta Cenab-ı Hakk’ın vahyini konuşmuştuk, malum Hz. Pir: “Biz öldük, tamamıyla çürüdük, mahvolduk fakat Allah sesi gelince hepimiz dirildik, kalktık. Allah sesi ister hicab ardından ister hicapsız gelsin Cebrail Meryem’e yakasından üfleyerek ne verdiyse Allah sesi de insana onu verir.”

Beyitler bunlardı, malum bilgimizin yettiğince söyleyebildiğimiz kadar, dilimizin döndüğünce bu manada vahyin ne olduğu ve Cenab-ı Hakkın vahiy sistematiğini nasıl çalıştırdığıyla alakalı sohbet etmiştik. Arkadaşlardan, kardeşlerden, dinleyen dervişlerin dışından da olumlu tepkiler geldi bu manada. işte böyle, bunu kimse anlatmadıydı gibisinden. Yani, sonuçta biz olmayan bir şeyi değil, Cenab-ı Hakka hamdü sena olsun, ayeti kerimeleri sıraladık, hadisi şerifleri sıraladık. Yoksa böyle bir olmayan bir şeyi anlatma noktasında değiliz. Allah bizi affetsin. Bu arada başsağlığı dileyenler için

dilemeyenler için hepsinden de Allah razı olsun, teşekkür ediyoruz. inşallah yarın Allah izin verirse, öğlen namazında Bayındır’da Oktay kardeşin defin işlemini de bitireceğiz inşallah. Gasilhaneden saat onbir, onbirbuçuk gibi alacağız. inşallah tekbirlerle baba evine, ordan da camiye, camiden de kabristanlığa götüreceğiz. inşallah vazifemizi yerine getireceğiz. Vazife olarak görmüyorum da ama öyle derler halk dilinde. O yüzden inşallah, topraktan geldi, vücut olarak tekrar toprağa dönecek, ruh olarak da her şey Rabbine döndürülecek.

Evet, ben bazen sufiliği sanatçılığa benzetirim. Yani senin ne yaşadığın önemli değildir, o gün ders vardır, sen o derse sahip çıkarsın, çıkarsın dersini yaparsın, zikrullahını yaparsın, sohbetini yaparsın veyahut da birisi, en yakının vefat etmiştir veyahut da bu önemli değildir. Annendir, babandır, çocuğundur, kardeşindir, veyahut da bir çok olumsuz bir şey yaşamışsındır. Bütün her şeyi bırakırsın, olumsuz yaşadıklarını da arkaya atarsın, çıkar sohbetini yaparsın, zikrullahını yaparsın, yapman gerekenleri yaparsın, gömersin tabiri caizse, acını da sevincini de. Bir ümittir ötelere bırakmak. Ötelere bırakırsın, sevdiklerini, sevemediklerini, seni sevenlerini, cevap veremediklerini, hepsini de öteye bırakırsan. Sufilik biraz bu manada ayrı bir kendi içerisinde lezzeti, tadı, acısı, neşesi olan bir yoldur. O yüzden bu yaklaşık sufilik hayatına girdiğimizden beri, bu böyle olup gidiyor. Rabbim inşallah bizleri diri tutsun, bizleri dirayetli eylesin, yoksa hayat hani Hazreti Peygamber(s.a.v.) hazretlerinin bir dizene Hazreti Hasan, bir dizine, Hazreti Hüseyin oturuyor. Cebrail aleyhisselam diyor ki: ‘Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın,’ diyor. Bir gün ayrılıyorsunuz. Önemli olan o ayrılma saatinden önce, insanların birbirlerini kırmadan, üzmeden, birbirlerini severek günlerini yaşaması. Ben böyle dolu dolu yaşamayı seven bir insanım. Ben dervişlerle de dolu dolu bir hayat yaşadığıma inanıyorum. Oktay’la da dolu dolu bir hayat yaşadık. Bu konuda ‘şunu da yapsaydık, bunu da yapsaydık’ diye hiç içimden geçmez, böyle bir pişmanlığım olmaz. Ben şeyhime de öyle dolu dolu yaşadığıma inandım, hiç ‘şunu da yapsaydık, bunu da yapsaydık, şurda yanında olsaydım’ diye bir hayıflanmam olmadı, hamdolsun. O yüzden Oktay’da da bir hayıflanmam yok. Ben, seven sevdiği iledir hadis-i şerifi mucibince ne sevdiklerimden ne de beni sevenlerden ayrılmayacağıma inananlardanım. O yüzden, bazen tuhaf gelebilir size, hani böyle dirayetli durabiliyorsun diye. Benim kitabımda ayrılık yoktur. Ha, birisi elimi bırakırsa, dönüp bakmam geriye. O yüzden onda bir hayıflanmam da olmaz. Ama öbür türlü bir hayıflanmam olmaz. Allah bizi affetsin.

Evet, 1935. beyit. Geçen hafta dediydim, bu hafta ve önümüzdeki hafta olan sohbetleri iyi dinleyin, dikkatli dinleyin. Hatta bunları kaydedin bir

kenara. Yani bunlar çünkü böyle ender sohbetlerden, öyle söyleyeyim. Biz, vahyi bize tam anlatmıyorlar. Vahyi anlatırlarsa, bu toplumun Allah’la olan ilişkisi değişecek çünkü, toplum, Müslümanlara öyle bir Allah anlatılıyor ki tabiri caizse, Allah bir peygamber gönderdi, peygamberle de bir tane kitap gönderdi, sonra bıraktı elini kolunu bağladı haşa hiçbir şey yapmıyormuş gibi. Yani din bu kardeşim, ondan sonra işte, siz de peygambere tabi olun, Kur’an’a tabi olun, böyle yaşayın. Ama bu Kur’an, bize ne diyor? Allah bize ne ediyor? Bunu, bu konularda biraz böyle eksik bir şey var. E tabii, bu eksiklik biraz da Ümmet-i Muhammed’in kendisinden kaynaklanıyor. Bu konuda, Allah’a yakîn olma, Allah’a ünsiyet peyda etme, böyle bir derdinin olmamasından kaynaklanıyor. Böyle bir derdi olmuş olsa ama zahir olarak, ama manevi olarak, biraz uğraşsa, gayret etse, o zaman Allah ile olan ilişkisi daha sağlam olacak, daha üst düzeyde olacak ama bu noktada, Müslümanlar, bilhassa Müslümanların içerisindeki, tırnak içerisinde sufiler demeyeceğim, ehli tarikat noktasında olanlar, bu acı bir şey, kör.

Başlarındaki şeyhleri de kör, dervişleri de köreltiyorlar. Neden? Başındaki şeyh kör olduğundan dolayı, dervişlerin de uyanmasını istemiyor. Çünkü, dervişler uyanırsa, hadi arkadaşlar medrese yaptırıyoruz para, hadi bakalım, Kur’an kursu yaptırıyoruz para, hadi bakalım, işte Sudan’ın bilmem neresine kuyu kazdıracağız para…Bu sefer o körlükten kurtulurlarsa, yani onlar, hani Müslüman körlükten kurtulunca, hürriyetine kavuşacak. Hem dini olarak hürriyetine kavuşacak, manevi olarak, hürriyetine kavuşacak, insan olarak da hürriyetine kavuşacak ama o hürriyetine kavuşmaması için ellerinden gelen bütün çabayı sarf ediyorlar. Mesela böyle bir islami kural olabilir mi? Bir tek kendi sohbetinize geleceksiniz, başka bir sohbete gitmeyeceksiniz, başka bir yere gidersen, körleşirsin. Zaten kör zaten adam ya, nesine körleşecek. Allah bizi affetsin. Ne yazık ki, Müslümanların gündemi Allah değil. Müslümanın gündemi Allah olmayınca, o körlükten de memnun. Gündemi Allah olmayınca, o bağnazlıktan da memnun, yobazlıktan da memnun. Gündemi Allah olmayınca, kendi yaşamış olduğu hayatı, din noktasına koymaktan da memnun. Bir hayat yaşıyor, hayatını din yapıyor. Hayatını din yapınca, o hayatından da memnun, dininden de memnun. Neden? Din kendisine göre çünkü kendisinin üretmiş olduğu bir din. Müslüman olsa dahi, ehli tarikat olsa dahi, dini kendisi üretti çünkü, kendi hayatına göre bir din üretti, kendi hayatına göre bir din ürettiğinden. Hani, ‘heva hevesini ilah edinen kafir oluyor’ ya, ayeti kerimede öyle diyor ya. Neden? Heva heves bu, heva hevesine göre, hevasına göre. Yani heva ne? Hava demek, boşluk. Heves ne? Nefsin kendi, senin önüne koyduğu heveslerin senin. Heva heves, boşluktaki bir heves.

Yani onun normalde bir kökü yok. Onun bir temeli yok, köksüz ve temelsiz heva heves. O heva hevesi ilah edindi. Ne dedi? ‘Bence böyle olması lazım dedi, yani beş vakit namaz farz kılınmış, yani bence böyle olmaması lazım. Bence nafileye gerek yok, sünnetlerin sahih olup olmadığı belli değil’, hemen aldı onu. Heva heves o çünkü veya ‘bence şöyle olması lazım’ dedi, heva heves aldı onu. Yani şahsın kendisi kendisine bir din üretti. Bize şunu anlattılar. Ne diyor Hazreti Ömer efendimiz? ‘Biz helvadan putlar yapar, acıktığımızda onu yerdik. Şimdiki Müslüman da heva hevesinden put yapıyor, acıkınca yiyor, din lazım ona. Nasıl din lazım? Onun kendi dini lazım, Allah’ın dini değil. Allah’ın görüşü lazım değil, ona, onun kendi görüşü lazım. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin ne yaptığı, ona lazım değil. Ya? Onun kendisi peygamber çünkü haşa, onun kendi heva ve hevesinden ürettiği peygamber ne dedi ona, o önemli. Kendi heva ve hevesinden ürettiği rabbisi ne dedi ona, bu önemli, Allah’ın dediği değil. Bakın, Allah’ın dediği değil. Allah’ın dediğine dönünce, geçen haftaki sohbetleri dinleyeceksiniz. Allah arıya vahyediyor, insanlara vahyediyor, göklere vahyediyor, yerlere vahyediyor, denizlerin içindekine vahyediyor, varlığa tamamiyetle vahyediyor. iyi! Kardeş, sen de Allah’ın yarattığısın, sana da vahyediyor, sen bunu neden görmüyorsun, duymuyorsun? Onu görüp duymuyor o, onu görüp duymuyor. Neden? Gözü kör, kulağı sağır. Aslında kalbi de mühürlü. Kalbinin mühürlü olduğunu da bilmiyor. Sebep? Heva hevesinden dolayı. Kalbi de mühürlü. 1935. Beyit:

“Ey derileri altında yokluğun çürütüp mahvettiği kimseler! Sevgilinin

sesiyle yokluktan dönün, tekrar var olun.”

Derilerinin altında yokluğun çürütüp mahvettiği kimseler, inkar eden, heva hevesini ilah eden, aslında diriymiş gibi görünür, ama gerçekte ölüdür. Hadisi şerifte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ya: ‘Size ölü kimseyle diri kimsenin arasındaki farkı söyleyeyim mi? ‘Söyle ya Resulallah’, ‘Allah’ı zikredenler.’ Dikkat edin bakın, Allah’ı zikredenler diri, Allah’ı zikretmeyenler ölü gibidir. Şimdi herkes kendine baksın. Herkes, sohbeti dinleyen, buradaki ve dışardaki veya dinleyecek olanlar, bu sözümü duyduktan sonra kendinizi hesap çekin. Bu söz, peygamberin sözü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, dil, onun, vücut peygamberin. Peygamberden söyleyen kim? Allah. Yani bu bir vahiy. Bu vahiy. Ne diyor hazreti peygamber, ‘Allah’ı zikredenler diri, zikretmeyenler ölü gibidir.’ Ey Allah’ı zikretmeyenler, ölüsünüz, yaşayan birer ölüsünüz ve çürümüş vaziyette içiniz. Burdaki içten murad kalbiniz. Çünkü kalpte zikrullah oturmadı. Kalpte zikrullah oturmadığından dolayı, bütün vücut çürük. Kalpte zikrullah oturmadığından dolayı manan da çürük, hepsi çürük. Zikrullah

oturmuş olsaydı, o zaman normalde o çürük hükmünde olmayacaktı. Zikrullah olsaydı, kalbi onun vahiy alacaktı. Ehli sünnet alimleriyle biz bunun adına ne koyduk? ilham koyduk. Çok güzel bir şeydi. Peygamberlere gelen vahiy ile insanlara gelen vahyin derecesi aynı değildi. Aynı olmadığını göstermek için ona islam uleması ilham dedi ama ayeti kerimelerde ilham kelimesi yok. Ayeti kerimelerin hepsinde vahiy var. Arıya vahyetti, arıya da ilham etti demiyor. Meryem’e vahyetti, ona da ilham etti demiyor veyahut da Musa’nın annesine vahyetti diyor, ona da ilham etti demiyor. O zaman Musa’nın annesine vahyeden Allah, Hz. Muhammedi Mustafa’ya da vahyediyor ve sallallahu aleyhi ve sellem için diyor ki: ‘ O hiç heva hevesinden konuşmadı’, ayeti kerime. Sebep? O çünkü vahyin yürüyeni, görünenin görüneniydi. Vahyin yürüyeni, görüneniydi. Onun bütün her şeyi vahye dayalıydı, her şeyi. Bakın, her şeyi. Biz şimdi onun insani yönü olarak tanımladık bazı şeylerini, o da vahye göreydi. Bakın, o da vahye göreydi.

Biz insani yönü derken, onun sanki insani yönünde hata varmış gibi, insani yönü sanki ayrı bir yönmüş gibi göründü. Hayır, o zerresinden kürreye komple vahiydi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini böyle tanıtmış olsalardı herkese, herkeste ayrı bir peygamber sevgisi olacaktı, daha kuvvetli olacaktı ve sünneti seniyyeye tabi olduğunda kurtuluşu bulacaktı. Sünneti seniyyeye tabi olduğunda Allah’a yaklaşacaktı, nafilelerle Allah’a yaklaşmanın en önemli, en önemli ayaklarından birisi sünneti seniyyeye tabi olmaktı işte ama ne yaptılar? Bu sefer onlar içlerini çürüttüler. içi çürüdü ümmetin. En’am, ayet 122: ‘Ölü iken hidayetle diriltip kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz bir kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan çıkmayan kimse gibi midir? işte, kafirlere yaptıkları böyle süslü gösterildi.’ Şimdi, normalde o inkarın içerisinde dolaşanlar ne yaptı? inkarın içinde karanlığa büründüler. Heva hevesini ilah edinenler karanlığa büründüler ve çürüdüler ve kafirlere de yapmış oldukları ameller onlara süslü gösterildi. Bu beyitin, buraya kadar olan söylediklerim, avama ayet tefsiriydi. Bu sohbeti dinleyenlerin içerisinde avama ait insanlar olacak, avama ait insanları, bu sohbetin bu kısmı onları ilgilendiriyor. Şimdi söyleyeceklerim kendisini sufi yolunda görenler, seyr-i sulûk yolunda yürüyecek olanlara.

Bu beytin ikinci kısmı: ‘Ey varlığın içerisinde çürümüş olanlar, ey fena mertebesinde kalıp fena mertebesinden yukarı çıkamayan, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarında fena olup kendi seyr-i sülûkunu bitirdiğini düşünen, bu sohbetim kendisini şeyh görenler, kendisini mürşit görenler, kendisini mürşidi kamil görenler, kendisini oldum bittim görenlere veyahut da içinizden çıkacak olan kimselere. Böyle bir kimse çıkarsa, bu sohbeti iyi dinlesin. Fena makamına gelip de fena makamında kendince meratipleri bitirdiğini düşünen

kimse, varlığın içerisinde çürüdü gitti. O, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarında kaldı. O sevgilinin yolunda, sevgiliye daha yürümesi lazımdı. O fena mertebesinden, fena mertebesinden veya herhangi bir sıfatta fena olmaktan yürümesi gerekirdi. Nereye kadar yürüyecek? Cemalullahta fena oluncaya kadar yürüyecek. Cemalullahta fena olduğunda yolu bitmeyecek. Ey kendisini şeyh gören, mürşit gören, kardeşler! Kendinize bir tane sahih bir mürşidi kamil bulun. Fena mertebesine ulaşıp da kendinizi olduk zannetmeyin. O fena mertebesinde çürür gidersiniz. Asıl maksuda ulaşamazsınız. Cemalullah tecelliyatına ulaştığınızda yolun sonu zannedersiniz. Yolun sonuna geldim, ben meratipleri bitirdim zannedersiniz. Bu yanılgıdan ibarettir, bu yanılgıdan ibarettir. Bir derviş kendisini cemalullahta fena etmeye uğraşır. Bu sufi için bir hedeftir, bir mümin için hedeftir ama oraya gelen bir sufinin önüne yeni bir kapı açılır. O kapı zati tecellilerdir, zati tecelliler kapısı açılmadıkça, o kimse gerçek manada meratiflerini bitirmiş bir mürşidi kamil değildir. Çünkü meratiplerini bitirmiş bir mürşidi kamil, pir seviyesinde olur. Pir seviyesinde olmadığı müddetçe, o meratiplerini bitirmemiştir. Şeyhlik yapabilir, mürşitlik yapabilir ama tam manasıyla kemale ermemiştir. Çünkü onda zati tecelliler yoktur. işte, Hazreti Pir, Allahu alem burada, beyitin başında ‘Ey derileri altında yokluğun çürütüp mahvettiği kimseler’ derken, diyor ki siz fena mertebesine geldiniz, aynı zamanda kendi makamını kendi meratibini de ortaya koyuyor. Diyor ki siz fena mertebesine geldiniz, fenada kaldınız. Allahu alem kendisine söylüyor. Oysa diyor ben fena mertebesini de geçtim, zati tecellilere ram oldum, zati tecelliler altındayım ve devam ediyor, sevgilinin sesiyle, sevgilinin sesi ile: ‘Yokluktan dönün, tekrar var olun.’ Yani zati tecelliye ram olup, zati tecelliye mazhar olup yeniden var olun. Yani sen, artık sen, Allah’ın zati tecellisi altındasın, asıl varlık odur. Allahu alem.

‘O ses, yani sevgilinin sesi, Allah kulunun boğazından çıksa da esasen

ve mutlaka padişahtan gelmektedir.’

Artık o seni yeniden Allah’ın zati tecellisine götüren ses veyahut da seni o yolda götüren, yürüten ses. ister senin şeyhinden gelsin ister senin zakirinden gelsin ister ottan gelsin ister çöpten gelsin ister kuştan gelsin, ister Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem den gelsin ister geçmiş peygamberlerden gelsin, ister pir efendilerden gelsin, o ses kimden gelirse gelsin artık padişahtan gelmektedir. Sen o sesi, o sesi başkasından zannetme. Ezan okundu, doğru mu? Ses müezzinden mi geldi? Ses müezzinden geldi derseniz şirke girersiniz. Ezanın sahibi kim? Allah vahyetti. E ezanı kim okursa okusun, Allah vahyetti. Vahyi duyduysan, vahye tabiysen, seni namaza çağırdı. O zaman ses kimin sesi? Sevgilinin sesi. imam Malik’ten, Muvatta’sından ‘içinde oturulmayan bir eve girildiği zaman şöyle denmesi müstehaptır:

Esselamu aleyna ve ala ibadillahi salihin.’ Türkçesi ne? ‘Allah’ın selamı bize ve Allah’ın salih kullarına olsun.’ Ses kimin? Sen bunu söyledin, söz senin mi? Söz kimin? Sen söyledin, kim dinledi? Sen söyledin, kim dinledi? Sen dinledin. Ne oldu ki? Sen söyledin, sen dinledin. Vahyi sen aktardı, sen dinledin. Ey Müslümanlar uyanın, ezan okundu. Ne dedi? Hayyalel sela. Ne dedi? Hayyalel fela. ‘Haydi namaza’ dedi. ‘Haydi felaha’ dedi.

Çıktı, burada birisi ezan okudu. Kim dinledi, kim okudu? Söz kimin? Allah’ın. Sen söyledin, kim dinledi? Sen dinledin. Sen varsın ya, sen var olduğun için sen söyledin, sen dinledin. Yoksan, çek kendini aradan. Kim söyledi, kim dinledi? Bağırdı ya sabah namazında, ne dedi? ‘Esselatu hayrun minennev.’ Ne söyledi? Namaz uykudan hayırlıdır. Kim söyledi? Kime söyledi? Sevgilinin sesi, müezzini görürsen şirke düştün. Sevgilinin sesi! Af bin Malik anlatıyor: ‘Bir gece Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte namaz kıldım, namaza durdu ve Bakara suresini okumaya başladı. Bir rahmet ayeti geçince duruyor, Cenab-ı Hak’tan rahmet niyaz ediyordu. Bir azap ayeti geçince yine duruyor, Allahu Teala’nın azabından Merhametine sığınıyordu. Ardından rükuya vardı, kıyamda durduğu kadar rükuda durdu ve orada şu zikri okudu: ‘Sübhane zil cebaretü velmelaiketühü velkibriyayı velazametühu’ Türkçesi şu: ‘Kudreti sonsuz, uçsuz bucaksız mülk ve azamet sahibi Allah’ın şanına yakışmayan her türlü noksandan tenzih ederim.’ Ebu Davut ve Nesai’den. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem , vahyi okuyor, vahyi okurken bir de kalbine gelen vahiyle, vahye vahiy ile cevap veriyor. Vahye, vahiyle cevap veriyor. Ebu Hureyre’den: ‘Resulullah sallallahu ve sellem , rükudan belini doğrulturken semiallahu limen hamide, Allah kendisine hamd edeni duyar, Allah kendisine hamd edeni duyar.’ Namazda söylüyorsunuz, öyle değil mi, peki sonra ne diyorsunuz? ‘Rabbena lekel hamd. Ne dedik? Ey Rabbimiz, sana hamdolsun. Peki, biz ‘semi Allahu limen hamide’ dediğimizde ne dedik? ‘Allah kendisine hamd edeni duyar.’ Kendimiz söylüyoruz. Allah kendisine hamd edileni duydu. Sonra ‘Rabbena lekel hamd’ dedik. Ey Rabbimiz, sana hamdolsun dedik. Namazda. Allah kendisine hamd edeni duyar. Kalktık, dedik ki ‘Allah’ım sana hamd ediyoruz.’ Duyar diyen kimdi? Allah kendisine hamd edildiğini duyar dediğimizde bu sözü kim söyledi? Biz söyledik. Ardından dedik ki: ‘Ey Rabbimiz! Sana hamdolsun’, hem duyar dedik hem sonra hamd ettik. Sevgilinin sesi değil mi? Ne yaptık? Kendi kendisine biz kendi kendimize mi hamd ettik? Ona hamd ettik, öyle mi? O ne dedi? Allah hamd edenleri duyar dedi. Biz de dedik ki sana hamd ediyoruz. Bu nasıl bir ilişki? Hem biz kendimiz diyoruz Allah’a hamd edileni, hamd edeni duyar, sonra da diyoruz ki sana hamd ediyoruz. Allah Allah? O zaman Allah hamd edileni duyar. Bu Allah’a ait bir söz. Doğru

mu? Kimden çıktığı önemli mi? Cevap verdik: ‘Rabbimiz, sana hamdolsun’ dedik. Kime cevap verdik? Vahye. Vahiy kimden çıktı? Bizden çıktı, bizim dilimizden çıktı. Ne yapalım, biz dilimizi tutalım mı şimdi, vahyi söylemeyelim mi? Vahiy, vahiy kimin dilinden çıktı? Namaz kılanların hepsinin dilinden çıktı. Ne yapalım, insanın dilinden çıktı diye kabul etmeyelim mi şimdi? Dikkat edin, vahiy insandan çıktı diye kabul etmeyeceğiz mi şimdi?

Ezanı sahabe rüyasında gördü, doğru mu. Geldi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ezanı söyledi, değil mi? Allah Resulü de hemen kabul etti değil mi ezanı? Üzerinde şek şüphe etti mi? Etmedi. O sahabenin rüyasının sahihliğinden dolayı o sahabenin rüyasını vahiy olarak görmemiz doğru mu? Şimdi bütün ezanlar okunuyor, o sahabenin rüyasından okunuyor. Ezan, Kur’an’dan mı? Değil. Ezan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin kalbine gelmiş olan hani hadisi kutsi dediğimiz vahiyden mi? Değil. Ezan ne? Ezan, bir sahabenin görmüş olduğu rüya. Şimdi az önce okundu, bütün Müslümanlar ezanı dinledi mi? Bir sahabenin rüyasındaki kelimeleri dinlediniz. Bir sahabenin rüyasında kendisine bildirilen kelimeleri dinlediniz. Reddedebildiniz mi? Peygamber reddetmedi sallallahu aleyhi ve sellem , ezan olarak okunuyor. Her ne kadar Bilali Habeşi’den meşhur olsa da, rüyayı gören Bilali Habeşi değil. Peki, ezanın vahyi değil diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Geçen haftaki derste sahih rüya peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür dedik mi hadis-i şerifte? Dedik.

ibrahim’e rüyasında vahyetti mi? Evet Yusuf’a rüyasında vahyetti mi? Evet. Meryem’e vahyetti mi? Evet. Musa’nın annesine vahyetti mi? Meleklere vahyetti mi? Göğe, yere vahyetti mi? Arıya vahyetti mi? Kardeş, canım, kardeşim benim! Bakın, ezan okundu. Ezan okununca da normalde ezan da bir sahabenin görmüş olduğu rüya mı? Evet. O zaman sevgilinin sesi ile padişahtan geldi o. O ses kimden gelirse gelsin, padişahtan geldi. Evet, yine ardından rükuya vardı, kıyamda durduğu kadar rükuda da durdu ve orada şu zikri okudu, a, bunu okuduk, evet, en önemlisi. Nerde? Her namazda oturuyoruz. Ne okuyoruz? Ettehiyyatü doğru mu. Peki, Kur’an’da geçiyor mu ‘Ettehiyyatü’ duası? Yok. Hadis-i kutsilerde var mı? Yok. Ben Türkçesini okuyacağım: ‘Sözle ve bedenle yapılan bütün ibadetler, güzel sözler Allah’a mahsustur. Ey peygamber, dikkat edin buraya. ‘Ey peygamber, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Her oturuşta bunu okuduk mu? Okuduk. Bizim dilimizden, bizim dilimizden kime gitti selam ve rahmet, bereket? Efendim? Peygambere gitti. Doğru mu? Evet, bakın, devam ediyoruz. Şunu kesin bir dille belirtirim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve yine kesin bir dille belirtirim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve Resulüdür. Peki, oturduğumuzda okuduk. Oturunca, okuyunca dedi ki, bir

de ettehiyyatü miktarınca oturmak namazda farz, hanefilere göre namazın içindeki en önemli farzlardan birisi ayakta durmak, rükuya gitmek, secdeye gitmek ve oturmak. Peki, o zaman şimdi, bizim dilimizden, bizim dilimizden, biz diyoruz ki, ey peygamber, Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi senin üzerine olsun. Ondan sonra da dönüyoruz kendimize diyoruz ki, şuna iman ettik, kesin bir dille söyledik: Allah’tan başka ilah yok ve yine kesin bir şekilde belirttik: Muhammed onun kulu ve Resulüdür. Kim söyledi, kim dinledi, kime söyledi?

Musa ateşin yanına gelince, Mukaddes yerdeki vadinin sağ tarafından, ağaçtan şöyle nida edildi: ‘Ey Musa! Ben alemlerin Rabbi olan Allah’ım’, iyi, ses ağaçtan geldi, ses ağaçtan geldi. Ses ağaçtan gelince Musa bu ağacın sesi mi dedi, ne dedi? Bu Rabbimin sesi dedi. Rabbim, onunla konuştu, değil mi? Ağaç ne oldu, hicap, perde oldu. iyi. Muhammed Ümmeti, ettehiyyatüde perde yok. Hiç düşündün mü? Sen direk perdesiz diyorsun ki her namazda, ‘Ey peygamber, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun’ ve dönüyorsun, diyorsun ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Peygamberi de onun kulu ve elçisidir. Burda perde var mı, arkadaşlar, burda örtü var mı? Namazda, diyorsun ki, Allah, hamd edenleri duyar, sonra aynı anda, diyorsun ki Ya Rabbi, öyle demiyor musun, Rabbimiz sana hamdolsun. Allah kendisine hamd edilenleri duyar, dediğin anda, sen diyorsun, ondan sonra diyorsun ki Rabbim, sana hamdolsun, perde var mı? Rabbin senden sana seslendi, Rabbin senden sana seslendi. Bunu böyle duyarsan, bunu böyle anlarsan, Rabbin, senden, senden, senin dilinden, senin dilinden, sana seslendi. Sen de Allah’a hamd ettin, senin dilinden, sana vahyetti, senin dilinden, sana vahyetti. Sen de dedin ki duyuyor ya sen de ne yaptın, senin dilinden vahiyle Allah hamd edenlerin hamdini duyar dedi ve sonra sen de hamd ettin. Kimin dilinden kime konuştu? Senin dilinden yine sana konuştu. Meryem ayet, 25 26: ‘Meryem’e dedi ki: ‘Hurma dalını kendine doğru silkele ki üzerine taze hurma dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun. Meryem’e perdesiz konuştu. Meryem’in kalbine iham etti, perdesiz dedi ki hurma dalını kendine doğru çek, silkele. Kupkuru bir hurma ağacı. Çekti dalını, silkeledi, tazecik hurmalar yedi ve dedi ki ye, iç gözün aydın olsun. Kime dedi? Meryem’e. Perdeden mi konuştu? Hayır, perdesiz konuştu, perdesiz konuştu, direkt onun kalbine ilham etti. Kur’an söylediğim, söylediğim şey Kur’an, başka bir şey değil. Meryem’e vahyeden sana neden vahyetmesin? Musa’nın annesine vahyeden sana neden vahyetmesin?

Sahabeye vahyeden sana neden vahyetmesin? Sen neden sahih rüya görmeyesin veya gördüğün sahih rüyaya neden tereddüt edesin? Neden rüyana tabi olmazsın, vahye karşı gelirsin? Neden dersin boş boş bu işler, rüyayla

olmaz diye? Bu işler rüyayla olmaz dediğinde hem ayeti kerimeyi inkar edersin hem hadisleri inkar edersin, vahyi inkar ediyorsun.

“Allah ona dedi ki ben dilim sen vücutsun, ben senin hislerin, memnuniyet ve gazabınım, yürü. Benimle duyan benimle gören sensin. Sır sahibi olmak ne demek, bizzat sır sensin. Sen madem ki hayret aleminde lillah sırrına mazhar oldun, ben de senin olurum çünkü kim Allah’ın olursa Allah da onun olur” dedi

Hazreti Pir. Yürü. Ben dilim, ben senin hislerinim, ben senin memnuniyet ve gazabınım, yürü. Benimle duyan, benimle gören sensin. Benimle gören, benimle duyan sensin. Sen madem ki hayret aleminde lillah sırrına mazhar oldun, Allah kullarını seçer. Sen ona bir adım gelirsen, o sana on adım gelir. Hadisi Kutsi: ‘Sen ona on adım gidersen, o sana yüz adım gelir. Sen ona yüz adım gidersen, o sana koşarak gelir.’ Rabbim kullarını seçer, dilediğini yaratır. Dilediğini yaratır ve dilediğini de kendine seçer. Dilediğini yaratır ve dilediğini yarattıklarının içinden de kendisine seçer. Hiç kimsenin seçme hakkı yoktur. Allah birini seçecekse, kendine seçmiştir. Senin başka bir şey seçme hakkın yoktur, senin seçilme hakkın da yoktur. Kudret onun, kuvvet onun. Aziz olan o. istediğini aziz eder, istediğini zelil eder. Aziz ettiğini hiç kimse zelil edemez, zelil ettiğini de hiç kimse aziz edemez. O kendine seçtiyse birisini, ona hidayet verir, ona ilim verir, ona verilmesi gereken ne varsa hepsini de verir. Onu salih amellere aşina eder, onu sufiliğe aşina eder, onu Allah yolunda koşmaya aşina eder, o yolda koşanların yanında seni istihdam eder. O seçmiştir çünkü ve o öyle bir Allah’tır ki ondan başka ilah yoktur, ondan başka yaratıcı yoktur. Onun dışında yaratan, Seçen bir rap olmadığı gibi uluhiyette ululukta da yegane o vardır, ondan daha Ulusu, ondan daha büyüğü yoktur. Bütün kudret ve kuvveti elinde tutan odur, bütün hakimiyeti kendi zatında tutan odur, başında da sonunda da, başlangıç olarak El-Evvel de de, El-Ahirde de hamd onadır, başka bir yere hamd yoktur. ‘Elhamdülillaharabbilalemin’, hamd alemlerin rabbinedir çünkü seçtiğini aziz edecek olan da odur. Kahrı, cezası, cefası bütün her şeyi elinde tutan da odur. isterse kahrıyla terbiye eder isterse cemaliyle terbiye eder ister Rahmanı ile terbiye eder ister Rahimi ile terbiye eder. Terbiye eden de odur ve bütün yarattıkları, sonunda ona döner, bütün yarattıkları! Bütün yaratıkları ona döndüğü gibi bütün yarattığı her şey ona muhtaçtır. Her şey ona muhtaçtır, yarattığı her şey onun önünde fakirdir. Gani olan odur, senin üzerinde maddi manevi her ne varsa gerçek sahibi odur, senin hiçbir şeyin yoktur. Sen bir hiçsindir, bunu idrak edebilirsen ne ala sana, bunu idrak edemezsen, Allah muhafaza eylesin. Senin sonun hüsrandır. Şura, 13: ‘Allah dilediğini kendine seçer, itaatine yöneleni de kendine eyletir.’ Allah dilediğini kendine

seçer. Sen ona itaat edersen, seni kendine yönlendirir. Allah dilediğini seçer, kendisine itaat edenleri de kendisine yönlendirir. Sen ona itaat etmezsen, ona yönelemezsin. Ona yönelemezsin demek, ona ulaşamazsın, ünsiyet peyda edemezsin. Muhakkak ve muhakkak, senin ona yönelmen gerekir, muhakkak ona itaat etmen gerekir. Eğer itaat edersen, senin önüne bir nur koyar, yolunu aydınlatır. Eğer itaat edersen, senin kalbine bir nur verir. Senin gideceğin yönü gösterir sana. Sen onu zikredersen, o seni zikreder. Sen onu zikretmezsen, o seni zikretmez hususi manâda. Sen ona yönelirsen, o seni kendine doğru çeker. Sen ona bir adım gidersen, o sana on adım gelir. Sen ona sırtını dönersen, o da sana sırtını döner. Eğer sen ona yönelirsen, seni Ruhu’l Kudüs’le desteklerim diyor. Ayet ne? Ayet, Bakara 87: ‘Seni bir ruhla destekler.’ Mücadele, 22: ‘işte Allah bunların kalplerine imanı yerleştirmiş ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir.’

Ey Müslüman kardeş! Allah’a yönelirsen, Cenabı Hak kendi katından kalbine, kendi katından! Hiçbir kulun haberi yok bundan, hiçbir peygamberin haberi yok, Cebrail’in haberi yok, Mikail’in haberi yok, meleklerin haberi yok! Bu sırrın sırrı. Allah senin kalbine bir ruh üfleyecek. O ruh, ayrı bir ruh. O ruh sana ayrı bir yol gösterecek. O ruh sana mihmandarlık edecek. O ruh seni Allah’a yaklaştıracak ve yürüyeceksin o yolda. O kutlu yolda yürüyeceksin, o zaman imanın tadını alacaksın, o zaman Allah’ı görüyormuşçasına iman edeceksin. O zaman Allah’a görüyormuşçasına ibadet edeceksin. Ey Müslümanlar! Allah’ı tanıyın, Allah’ı bilin. Allah’ı sevin ve Allah’a itaat ederseniz, o sizin kalbinize bir ruh gönderecek. O ruh, senin söyleyen dilin, duyan kulağın, tutan elin, yürüyen ayağın olacak. Hazreti Pir, bu hadisi kutsiyi söylüyor ama bu hadisi kutsiden önce bu ayeti kerimeleri bilmeniz lazımdı. Seni ruhla ne yapacak? Destekleyecek. Kalbine verecek o ruhu, kalbine ve kalbinden bir ses sana ‘yapma’ diyecek, sen o sese tabi olacaksın. Seni Cebrail ile destekleyecek. Ruhu’l Kudüs’le desteklerim dedi. Ruhu’l Kudüs kim? Cebrail Aleyhisselam. Ne dedi Cenabı Hak? ‘Kul Allah’ı severse Allah da kulunu sever. Allah kulunu severse Cebrail’e nida eder: ‘Ey Cebrail, Allah filanca kulunu sevdi. Sen de sev ve gök halkına nida et. Allah Cebraille seni destekledi. Cebrail gök halkına nida etti: ‘Ey Gök halkı!’, melekler demedi, ‘ey gök halkı’ çünkü Allah göklere de vahyeder, Allah yerlere de vahyeder, Allah denizlere de vahyeder. Cebrail Nida etti: ‘Ey gök halkı!’ Cebrail nida ederse bütün varlık selama durur. Çünkü ondan konuşan Allah’tır. Bütün varlık selama durur. Bütün varlık! Cebrail’in üzerinden konuşan Allah’tır çünkü. Cebrail nida eder: ‘Ey Gök halkı! Allah filanca kulu sevdi. Siz de sevin.’ Bütün gök halkı onu sever. Melekler

mümin kulların kalbine vahyeder. Allah filanı sevdi, siz de sevin diye. Hadis-i Şerif şöyle gidiyor: ‘Göktekiler de o kimseyi severler.’

Göktekiler, gök halkı, cinni taifesinden tutun da ismini bildiğiniz bilmediğiniz. Sabaha kadar, sabaha kadar tan yeri ağarıncaya kadar, bir Kadir gecesi böyle bölük bölük geliyorlar. Hiç tanımadığımız, görmediğimiz varlıklar. Beytullah’ta olanı söylüyorum: Nerde ismail, burda mı? Bizim aşçı ismail gelmedi mi bu gece? O sene umrede olanlar bizle, elini kaldırsın. Tam akşam namazının vakti idi, değil mi? ismail geldi, dedi ki: ‘Bu gece Kadir gecesi mi?’ dedi. Ben de dedim ki, hadi bakalım, dedim Sudeysi, Kadir suresini okursa hatırladın mı o geceyi, Sudeysi Kadir suresini okusun o zaman,’ dedim, Kadir gecesi ise dedim. Aynen tabirim bu. Evet, Sudeysi. Bir de Sudeysi’nin okuyup okumayacağını, Sudeysi’nin de olduğunu bilmiyoruz. Sudeysi geldi, ilk sure Fatiha’yı okudu. Ben açık açık konuşayım artık, bizim çuvalın ağzı dikişi mikişi kalmadı bu ara. içimden dedim: ‘Kadir gecesi ise oku, Kadir suresini de delil olsun’. Sudeysi durdu, durdu, durdu. Bir an sonra Kadir suresini patlattı: ‘Aha, şuraya düşüvereyim,’ dedim içimden. Akşam namazı kılındı. Bunları kendimi methetmek için söylemiyorum, size ölçü olsun diye söylüyorum, size delil olsun diye söylüyorum. Tabiri caizse, ben dünyayı da ahireti de bohçaladım attım kenara. isterse bir tane derviş kardeş kalmasın, isterse bir dünya, bir dünya dolusu derviş olsun. Tabiri caizse, umurumda değil. Ben kendimde kendi hayatımı bitirdim ben, benim için ölümle yaşamanın bir farkı yok. Bunu böyle şatahat gibi algılamayın. Geçiyor, binlercesi, geçiyor, tavaf edip gidiyorlar. O gün Kadir gecesiymiş, gök halkı da o gün tavaf edermiş, kat kat Beytullah’tan, ta arşı alaya kadar, hepsinin kendi katı var, hepsinin başında padişahı, imamı, hiç unutmuyorum bu enstantaneyi. Bayrakları, sancakları var. Hepsi de Beytullah’a gelip tavaf ediyorlar, bir de başlarındakiler, Allah affetsin, kimisi kendi kendisini tanıtıyor, kimisin de de bir münadi var, o tanıtıyor. Bunlar falanca gök halkından, bunlar filanca gök hakkından, taa sabah namazı okununcaya kadar…Sabah ezanı okundu, sabah namazı kılındı, bitti.

Allah Cebrail’e nida eder, gök halkı da seni sever, senin bir şey yapmana gerek yok. Sana kendilerini tanıyorlar. Şeyhim diyecek olanlar bunları çalıp çırpıp, kendileri bir şey yaşıyormuş gibi anlatmasınlar, hırsızlık olur. Yaşamadığı, görmediği rüyayı anlatmak da malum çok ağır bir şey ve göktekiler seni seyreder, hepsi de seni sever. O zaman farklı bir ayetin sende tecelliyatı olur. Sen de farklı bir tecelliyat olur. O tecelliyat ne? Enfal, 17; ‘O kafirleri siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Ey Muhammed! Kafirlere attığın zaman aslında sen atmadın fakat Allah attı.’ işte sen zati tecelliye mazhar oldun. Zati tecelliye mazhar olduğunda artık sen atmadın, o attı. Artık söyleyen

dilisin, gören gözüsün, tutan elisin, yürüyen ayağısın, artık senden değil o söz, ondan, artık gördüğün senin değil, onun. Onunla gördün, onunla tuttun, zati tecelliyatın ayeti kerimedeki hali ve kulun üzerinde, o hale gelen kulun üzerinde görünen, görünen hak oldu. Hak sıfatlarıyla kulunda zahir oldu, hak sıfatlarıyla kulunda zahir oldu. Aslında kul orda batın sıfatına geçti. Çünkü kulda bir şey kalmadı. Benimle görürsün dedi, benimle duyarsın, benimle söylersin, benimle tutarsın dediğinde kulun kendisi kalmadı, kul batın oldu; o hak zahir oldu, onun üzerinde ve bütün sıfatlarıyla kulun üzerinde tecelli etti. Sıfatlarıyla! Kul kalmadı ortada. Az önce sıfatın tecelliyatından bahsetmiştik, işte şimdi de zati tecelli bu oldu. işte bu da o meşhur hadisi kutsinin şerhiydi. Hazreti Pir, onu Allah affetsin, bir beyitle söyledi; hani ‘ilim bir noktaysa, cahiller çoğaltırmış’, biz de çoğalttık. Neydi hadisi kutsi? Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse.’ Neden? O çünkü o kul üzerine, veli olan o kulun üzerine tecelli eden zati ve sıfati tecellilerin hepsi de ona ait, kula ait değil; ona düşman oldun, gerçekte kime düşman oldun? Allah’a düşman oldun. Ne dedi? Veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Ben de ona düşman olurum demedi. Ben ona harp ilan ederim dedi yani o gerçekte benimle savaşır dedi. Allah’la savaşanın galip olması mümkün mü? Değil. ‘Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma giden ona farz kıldıklarım, o nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder’ ve hadisi kutsinin Türkçe karşılığı şey, benim sevgime erişir diyor, o Türkçe karşılığında, ‘O benim sevgime erişir’ Türkçe olarak, karşılık olarak onu bulmuşlar. Aslında değil, o aşka ulaşır, Allah aşığı olur o, o aşık olunca da Allah onu sever.

Kul onun sevgisine erişti yani kul Allah’ı sevdi, Allah da onu sevdi. Allah da onu sevdi, bakın, kul Allah’ı sevdi, Allah da onu sevdi. Allah onu sevince hadisi kutsi devam ediyor: ‘gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili olurum, benimle görür, benimle duyar, benimle konuşur, benimle yürür, benimle tutar’ devam ediyor hadisi kutsi, ‘benden bir şey isteyince ona veririm’, açık çek, benden bir şey isteyince ona veririm, ‘benden sığınma talep ederse onu himayeme alırım, onu korurum.’ Hazreti Pir bu hadisi kutsiyi Allahualem bir beyitte söylemiş. Ne güzel demiş değil mi burdaki beyitlerde, ‘Allah ona dedi ki ben dilim sen vücutsun, ben senin hislerin, memnuniyet ve gazabınım, yürü. Benimle duyan benimle gören sensin.’ Muhteşem! ‘Sır sahibi olmak da ne demek, bizzat sır sensin.’ Bizzat sır sensin, yürü kardeş. O Allah’ı sev, ona muhabbet besle, ona tabi ol, ona tabi ol, velilerine düşmanlık etme, muhalefet etme. Zorla senin boynunu büküp derviş ol diyen mi var? Hiç olmazsa dilini tut, kendini tut, bırak. Su akar yolunu bulur. Sen ne yapmaya dilini tutmuyorsun. Allah muhafaza eylesin.

Son safha, artık bu son safhada o mürşidi kamilin üzerinde zati tecelliler, zati tecelliler onun üzerinde tecelli etmeye başlar ve o zati tecellilere tabiri caizse gark olur. Öyle olunca benim tabirim gark olmak ya, Bayındır lafı, zati tecellilere gark olur. Zati tecellilere gark olunca hadisi kutsi tecelli eder: ‘Ben insanın sırrıyım, insan da benim sırrımdır’.

Bu akşamlık bu kadar yetsin mi? Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Biraz böyle gecikiyoruz, içerde bir çay kahve içiyoruz, böyle bir kafamızı dağıtıyoruz ama vakit de geçiyor. Hakkınızı helal edin. Bundan sonra bizim artık böyle, benden çok saat, dakika da beklemeyin. Böyle kendimizi taca atayım bir güzelce. Yaşlı ihtiyar adamız artık. O yüzden bu kadarcık bizim de yaşlılığımıza, ihtiyarlığımıza verin artık olmaz mı? Allah razı olsun. Olmaz diyen varsa söylesin yani hakkını avucuna koyacak kadar gücümüz kuvvetimiz var gene, sonuçta Bayındırlıyız, ölümüz dahi iş yapar Allah’ın izniyle. Tabii ya, bak ölümüz dahi iş yapar dedim, bizim hacı Oktay aklımıza geldi ya. Maşallah, dirisi de iş yapıyor ölüsü de iş yapıyor. Durmuyor, hamd olsun. Ölüsünün de tecelliyatını gördük. O yüzden ölü demeye de artık böyle dilimiz varmıyor. Yani dedim bundan sonra ölü demeyeyim artık ben dedim. Onun sevdiği bir tabir var, Nuriye diyordu. Nuri’nin işte babası da vefat ettiydi, malum. E tabii bizim Hacı Oktay’ın da babası vefat ettiydi. işte Hacı Oktay’ın babası vefat edince işte Türkan teyzeye diyormuş, Türkan teyze üçü, yedisi…Yok burnu düştü, yok gözü aktı, yok helva dağıtalım, yok köfte verelim ortalığa…Oktay da diyor ki Nuri’ye, oğlum senin baban öldü diyor. Ne üçü, ne beşi, ne yedisi, hiçbir şey görmedik diyor, ondan sonra, o da Nuri de gülüyor tabi garibim, ne yapsın Oktay’la nereye uğraşacak! Bugüne kadar hiç kimse uğraşamadı Oktay’la Allah’ın izniyle. Neyse, muhabbet bu. Şimdi ardından ben bunu sürdüreceğim, ona göre! Üçü, beşi, yedisi, dokuzu, on üçü, on beşi, on yedisi, yirmi biri, kırkı, sekseni, yüz yirmisi, seneyi devriyesi…Yapacak bir şey yok artık. Herkes ona göre gardını alsın. Sözüm nereye gidiyor herkes biliyor, siz böyle bakıyorsunuz ama bu sözün gittiği bir yer var. O yüzden o kendini biliyor. Şimdi diyor ki kendi kendine tamam üçünü, beşini, yedisini, kırkını takip edeceğiz artık diyordur. Yapacak bir şey yok. Allah bizi affetsin. Hakkınızı helal edin. El-Fatiha maassalavat. Amin…

TASAVVUF VAKFI BURSA

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları