Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü, hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Cenab-ı Hak, Ümmet-i Muhammed’e yardım eylesin. Nerede bir Müslümana zulmediliyorsa Cenab-ı Hak zulmeden zalimlerden intikamımızı alsın. Zulmedenleri Kahhar ismi şerifiyle kahreylesin. Zulmedenleri birbirine düşürüp bölüp parçalasın. Zulmedenlerin makamlarını yerle yeksan eylesin. Hepsini de tarumar etsin, dağıtsın. Amin. Ecmain. 1927. beyitten devam ediyoruz. Geçen hafta malum, velilerin içi nameleri evvela der ki: “Ey yokluk aleminin cüzüleri, kendinize gelin. Nefis yokluğundan baş çıkaran bu hayali, bu vehmi bir tarafa atın.” Tabi veliler deyince, biraz böyle, velilerle alakalı ve velilerin iç alemiyle alakalı kosa da olsa sohbet olmuş oldu. Yine buna, bu minval üzerinde, Hazreti Pir devam ediyor:
“Ey kevnü fesat âleminde tamamıyla çürümüş canlar, ebedi canları-
nız ne vücuda geldi ne de doğdu.”
Bu bozuk, fesat dediği bozuk bu dünya aleminde. Bu geçici alemde, bu sonuç itibariyle, bizim var gördüğümüz ama hakikatte olmayan bu alemde ne vücuda geldiniz ne de doğdunuz diyor. Çok ileri safhada bir söz söylüyor Hazreti Pir ama bu normalde, bunu söylerken de bu benim anladığıma göre, heva ve heveslerini ilahlaştıran, bu noktada bu fesat alemde bu kendisini de fesata sürükleyen ve hem fikri olarak hem ameli olarak çok afedersiniz ama
bozulmuş, çürümüş, kendilerini bu fesatlıktan, bu çürümüşlükten kurtaramayıp tabiri caizse nefislerini hayvani nefisten yukarı çıkaramayıp, hayvani nefiste kalanlar, hatta yine ayeti kerime mucibince, hayvandan daha aşağı bir halde yaşayanlar. Furkan, ayet 44: “Yoksa sen, onların çoğunun dinlediklerini veya aklettiklerini mi sanıyorsun? Başka değil, onlar, dört ayaklı hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapıktırlar.” Bu fesada uğrayanlar, yani nefislerini, nefsi emmareden daha aşağıda tutanlar, nefsi emmare de dahil buna, emmareden daha aşağı tutanlar.
Din bilmez, diyanet bilmez, Allah bilmez, peygamber bilmez, tâbi olmaz, bu tip insanlar, kendilerince çürümüş bir hayatın içerisinde yaşayıp o çürümüş hayatı o kendilerince kendilerine parlak gelen hayatı doğru zanneden ama ne yazık ki o çürük hayatın içerisinde yaşamaya devam edenler ve bu manada heva ve heveslerini ilah edinen, bu Adem’den itibaren insanların en büyük handikaplarından birisi, kendi heva ve heveslerini ilah edinmesidir. insan çünkü aklına uyunca, vahyi bırakınca, kendi heva ve hevesini ilahlaştırır. Hani bunu böyle, Kur’an ve sünnetin, insanın kendi hürriyetine bıraktığı yerler vardır. Bir kimse orada, ben bunu tercih ediyorum diyebilir. Yani, ayın başında, ortasında, sonunda namaz vardır, sünnettir. Bir de, ondördünde, onbeşinde, onaltısında vardır, o da sünnettir. Bir de, pazartesi perşembe vardır, bir de nafile oruç olarak söylüyorum. Bir de, bir gün boş, bir gün dolu vardır, sen bunlardan birisini tercih edebilirsin. Dersin ki ben bunu tercih ettim, bu sünneti seniyyenin içindedir ama buna rağmen, sen farklı bir oruç çıkarıyorsan, adına da oruç diyorsan onun, bu sefer normalde heva hevesini ilah edinmiş oldun, kendi heva ve hevesinden bir şey çıkarmış oldun. Ne yazık ki, tarih boyunca insanlık bu konuda sıkıntıya düşmüş. Heva ve heveslerini ilah edinmişler, kendi heva ve heveslerini, kendi ilahları olarak devam ettirmişler. Hatta daha ileri yapmışlar, heva heveslerinden çıkan o bozukluğu, o fesadı eline güç geçirenler, o fesada herkesin uyması için zorbalık yapmışlar, baskı yapmışlar, heva ve hevesini ilah etmiş. Herkes benim istediğim gibi inanacak, benim istediğim gibi ibadet edecek demiş. Böyle zorbalık yapmışlar, böyle baskı düzenlemişler. işte, bunlar normalde yeryüzünde fesat çıkaran, bozgunculuk çıkaran insanlar ve yine, ayet-i kerimede: ‘Kötü işi kendisine süslendirilip de onu güzel gören, salih amellerle işleyenler bir midir? Yoksa sen, onların çoğunun dinlediklerini ve aklettiklerini mi sanıyorsun?’ O ayeti kerimenin başı böyle çünkü. Yani onlar, sen dinlediklerini, artık onlara kötü işleri kendisine süslendirilip, iyiymiş gibi geliyor.
Bunlar normalde fesat âleminde, ne yazık ki fesatlıklarına devam edip, bu fesada, bu fesada tabiri caizse yangına benzin taşımak gibi bir şey ve bunlar, bu fani olan, geçici olan bu alemde sanki kalıcı olacakmış gibi, sanki
hayatın sonu gelmeyecekmiş gibi hatta sanki bu dünyanın sonu gelmeyecekmiş gibi kötülüklerine iyilik olarak devam ediyorlar ve bu çürümüşlüğün içerisinden kendilerine de o çürümüşlük yerde çürük bir şekilde kendilerine pay çıkarıyorlar. O çürük, o necis dünyanın içerisinde necasetin padişahlığını, necasetin krallığını yapacağız diye uğraşıyorlar. Daha iyilerini konuşayım, bu necaset aleminin içerisinde necasetin şeyhliğini yapmaya, necasetin pirliğini yapmaya, necasetin içinde kendini bir şey zannetmeye çalışıyorlar. Oysa sen gelip geçici olduğun gibi bu alemde gelip geçici. Sen gelip geçici olduğun gibi bu dünyada gelip geçici. Senin hayatın da gelip geçici. Hatta Hazreti Pire göre sen var olmadın bile. Şimdi burası aslında, ben sohbetlerde derim ya, herkes Muhyittin Arabi Hazretlerini çözümlenmesi zor bir kimse, sözlerini çözümlemesi zor bir kimse olarak görür. Tespitlerini, tasavvufi veya varlığın üzerindeki tespitlerini yani varlığın üzerindeki işaretleri, o normalde çok girift gelir. Ben de dedim ki hep siz Arabi’nin dilinden dolayı ağır gelir, dilinden dolayı ağır geldiğinden onun tespitleri size çözümlenmesi zormuş gibi gelir. Oysa Hazreti Mevlana Celalettin Rumi Hazretleri Arabi’den almış olduğu bayrağı daha ileriye götürmüştür. Daha ileri konuşur, daha derin konuşur, daha girift konuşur ama bunları söylerken hikayelerle örneklendirerekten söyler. Ben şimdi az önce bu meselenin zahir, bu beyti zahir olarak yorumladım. Bu beyitin bir de batıni yorumu var, ben de yazmadım onu zaten. Beyitin batıni yorumu ne? Allahu alem, Hazreti Pir diyor ki, normalde bu alem fesat âleminde tamamıyla çürümüş bu alem.
Alemi çürümüş olarak görüyor önce ve bu çürümüşlüğün içerisinde canları da çürümüş olarak görüyor ve ebedi olan canlarınız, bu çürümüşlüğün içerisinde gerçek manada var olmadı. Bu çürümüşlüğün içerisinde siz hakikati yakalayamadınız, siz hakikati yakalayamadığınız için yok hükmündesiniz. Hani geçen hafta sohbette de dile getirmiştim: ‘Ey ashabım! Size zikredenle zikretmeyenin arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulallah. Allah’ı zikreden diridir, Allah’ı zikretmeyen ölü gibidir’, yani o kimse ölü hükmünde. Neden? Allah’ı zikretmedi çünkü. Allah’ı zikretmeyen bir kimse fesada uğradı. Gerçek manada fesada uğradı, bozuldu. Bir şeyin fesada uğraması demek, o şeyin bozulması demek, bozulmak demek, o şeyin efsafının bozulması yani bir madde ise, maddenin kendi efsafının bozulması, çürümesi. Bir yemek düşünün, yemek eğer ki düzgün bir şekilde saklanmadı, fesada uğradı, bozuldu veyahut da siz bir meyve düşünün, bir müddet sonra içine kurt girdi, bozuldu. Bir tarla düşünün, tarlanın içerisini sinekler bastı, benim terasa bastığı gibi, bitkileri bozdu, fesada uğrattı. Bir şey onu fesada uğrattı. işte bir kimse Kur’an ve sünnete tabi olmazsa ve Allah’ı çokça zikretmezse, o kimse fesada uğradı, bozuldu ve bu alem fesada uğramış vaziyette, bu alemin içerisinde Kur’an ve sünnete tabi olmayan, Allah’ı
zikretmeyen de fesada uğradı. Bunu Hazreti Pir bu velilerle ve peygamberlerin iç alemiyle alakalı konuştuğu için söylüyorum. Eğer senin yolun bir mürşide uğramadıysa sen de fesada uğramışlardansın yani çürümüşsün ve yok hükmündesin. Çürümüşsün, yok hükmündesin. Sen diyeceksin ki varım ama Allah indinde yok hükmündesin. Sebep? Çünkü sen Allah’ın nefesiyle nefeslenmedin. Sen Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) nuruyla nurlanmadın. Sen zikrullahın nuruyla nurlanmadın ancak bunlarla, sen diri olacaksın ama bunlara uğramadığından dolayı ölü hükmündesin. Ölü hükmündeysen o zaman normalde ne doğdun ne vücuda geldin. Bu manada Hazreti Pir diyor ki onu yok hükmünde görüyor. Rabbim bizi onlardan eylemesin. “O namelerden pek az, pek cüzzi bir miktarını söylesem, canlar me-
zar ve merkatlerinden baş kaldırırlar.”
Yani o veliliğin iç aleminden, bunu ben Hazreti Pirin üzerinden yürüyeyim, Hazreti Pir diyor ki ben kendi iç alemimden, kendi gönül dünyamdan, bana verilen ilhamdan, bana gelen ilhamdan, bana gelen ilmü ledünden, ben bunu dışarı söylemiş olsam yani mezardakilere anlatsam, mezardakilerin hepsi de ayağa kalkar dirilirler, bunun bir miktarını söylesem, canlar mezar ve merkatlerinden baş kaldırırlar. O bizim ölü olarak gördüğümüz kabristanlıklara gitsen, veliliğin içinden gelen o ilahi namelerden o benim içimdeki ilahi sırlardan, Hazreti Pir’in ağzından söylüyorum, benim içimdeki ilhamattan, benim içimdeki ilmü ledünden, benim içimdeki manevi sırdan, ben mezardakilere bir kelime söylesem, mezardakilerin hepsi de ayağa kalkarlar ve hepsi de yeniden nefes alır, yeniden can alırlar ve Cenab-ı Hak, onların ölü hükmünde olmasına rağmen, onların ruhlarını onlara iade eder ve onların ruhları mezarlarında selama dururlar ve pişman olurlar. Yeniden yeryüzüne gitsek de biz bu zata mürşid olsak diye çünkü normalde az bir şey dahi ona söylese onlar ayağa kalkacaklar çünkü veli, bundan sonraki şeyde diyor ki, veliler zamanın israfilidir. Demek ki o velilik, onun içerisinde ayrı bir ilim, ayrı bir manevi tecelliyata tabi. Bu Kur’an ve sünnetin dışında değil, sanki velilere gelen ilham, Kur’an ve sünnetin dışındaymış gibi algılanıyor veyahut da biz veliliği de inkar eder hale geldik. Biz veliliği de inkar eder hale geldik ve biz veliliği de normalde önemsememeye başladık. Oysa velilik ayetle sabitti, peygamberlerin haricinde peygamberlerin varisleri olan velilik, ayetle sabit ve Cenab-ı Hakkın o velilere ilham ettiği de ayetle sabit. Bakın, ayetle sabit. Mesela, o velilerle alakalı ne var? Ashab-ı kehf var. Biz hemşehriyiz ya yani onlarda Anadolu’da.
Tabii her yerin bir Ashab-ı kehfi var ama gerçekten onlar Anadolu’da yaşamışlar. Ona baktığınızda dünyanın değişik yerlerinde Ashab-ı kehf gibi değişik, böyle mağarada yaşayanlarla alakalı ibareler var. Bu da şunu gösteriyor, herhangi bir ülkede Ashab-ı kehf gibi mağarada yaşamış, hani Tanrı
dostları onların deyimiyle olduğu söyleniyorsa ve bu mütevatir ise, demek ki ashabı kehfin hayatı hakikat, doğru. Hani nasıl herkesin bir çok özür dilerim, Mecnunu varsa, her toplumun bir Mecnunu varsa ve o toplumlarda Mecnun konuşuluyorsa, ismi farklı da olsa, demek ki Allah’ı böyle sevmek veyahut da bir kulun üzerinden Allah sevgisini yakalamak hak, gerçek. Çünkü baktığımızda geçmiş toplumların da birer Mecnunu var. Ya ben bazen derim ya, Avrupa’daki bir Mecnun getirin bana. Neden? Onlar böyle sevemez çünkü. Sebep? Onlar böyle bir sevgiyi kaldıramaz. Materyalistler, maddecidirler. Materyalist ve maddecidirler, böyle sevemezler, böyle aşık olamazlar. Bakın, böyle aşık olamazlar. O yüzden batı zulmün altında yürür. Batı her türlü haramın içinde yürür. Bakmayın siz bize batıyı güzelleme yaptıklarına, batının güzel olan hiçbir şeyi yoktur, hiçbir şeyi! Bakın, gerçek yüzleri çıktı meydana, hepsi de vahşidir. Vahşi, katil insanlardır. Zorba insanlardır. Yeryüzü batılılardan dolayı ne çektiyse çekmiştir, en büyük fesat, fitne batılılardan gelmiştir. Bakın, en büyük fesat ve fitne batılılardan gelmiştir. Ama biz onu öyle görmeyiz.
Şimdi Ashab-ı kehf işte, Cenab-ı Hakkın veli kulları. Mesela Cenabı Hakkın veli kullarından birisi Hazreti Meryem. Demek ki, o veli kullar var ama biz görmekten uzağız. Biz böyle insanlar var mı diye kendi kendimize sormaktan uzağız. Olsa da kabul etmekten uzağız çünkü çok biliyoruz biz, her şeyi çok biliyoruz. Yani biz doktora gidiyoruz, doktordan fazla doktoruz biz. Biz gidiyoruz mali müşavire, mali müşavirinden fazla mali müşaviriz, biz avukata gidiyoruz, avukattan fazla avukatız biz, biz tersine gidiyoruz terziden daha fazla, terziyiz biz. Biz biliyoruz. Biz din mi? Dindeyse herkes biliyor, avukatı, terzisi, doktoru. Bütün her alan dinde ahkam kesiyor. Hani bir ortaokul talebesi, hadisler sahih değil diyor, ahkâm kesiyor. Veyahut da üç tane kitap okuyan kimse, imamı Azam’a kafa tutuyor veya iki sefer oturmuş Allah demiş, Abdulkadir Geylani Hazretlerine kafa tutuyor, benim zamanımda olsaydı, Geylani hazretleri benden ders alırdı, diyor. Böyle küstah veyahut da iki ders yapıyor, iki zikrullah yapıyor, ben Allah’la istişare ediyorum her şeyi diyor. Biz çünkü böyle hadsiz, böyle hadsiziz biz. O yüzden kim veli ki? O veliyi görse zaten, diyecek ki ya, bunun neresi veli? Hani onların aradığı ne? Veli dediğin zaman, kavuğu kocaman olacak, cübbesi koskocaman olacak, yaldızlı cübbesi olacak, etrafındaki insanlar gördüğü zaman titreyecek, kendilerini atacaklar, sayhalar atacaklar…O veli! Gösterişli, şatafatlı olacak gözümüzde, o böyle büyüteceğiz onu. Aman gözüne bakma onun, aman kafanı kaldırma onun önünde, sakın göz göze gelme. Neden? Çarpılırsın? Allah Allah! Hazreti Peygambere baktılar, bakmaya doyamadılar, çarpılmadılar, Hazreti Peygamberin ümmeti olan bir veliye bakacak ümmet, çarpılacak, öyle mi? Yani Sahabe Cebrail’i gördü,
çarpılmadı, sahabe cinleri gördü, çarpılmadı, sahabe, Hazreti Peygamberle yaşadı, on sekiz yıl boyunca, yediler, içtiler, savaştılar, sohbet ettiler, sabahladılar, çarpılmadılar ona baktıkları için ama o şeyh efendiye gittiğinde, aman kafanı asla kaldırma, kafanı kaldırma, göz göze gelme. Niçin? Çarpılırsın! Bize bunları söylediler. Böyle olunca da biz tırnak içerisinde velilik mevhumunu, velilik makamını kerih görmeye başladık. Bunun yanında icazetsiz, derlemiş, toparlamış, biz sabah kalkmış, ben şeyhim demiş, bunları da ilave ettiğinizde, hadi bir kısmına diyelim ki hani Allah için yola çıkmış, bir şeyler yapmaya çalışıyor diyelim ama işin içerisinde fesada uğramış o da. Gelsin paralar, gitsin, eurolar, gelsin, dolarlar gelsin, altınlar.
Haydin kardeşler, cami yaptırıyoruz, haydin kardeşler, medrese yaptırıyoruz, haydin kardeşler, tekke yaptırıyoruz. Bu işler para vermeden olmaz, okul yaptırıyoruz, han yaptırıyoruz, hamam yaptırıyoruz. O, bir bakmışız ki, bizim şeyh efendi, elli trilyonluk arabaya biniyor, bizim şey efendinin villaları var, boğaza bakan. Az bile, daha fazlasının olması lazım, yakışır bizim şehrimize! Tabii ya, olması lazım. Onların da gözleri görmezler. Amma koltuğun rahat ha diyor, gel bir otur, benim koltuğuma. Yemin ediyorum, vallahi de terk edeceğim billahi de terk edeceğim. Ama yok öyle bir şey onlara, onlar çünkü belli bir dukkalığın ürünleri. Onlar değişik ülkelerin, değişik karanlık mahfellerinde kurulmuş dergahlar, tarikatları. Tabi böylece bunları da görünce bizim halkımız yani tarikattan da soğuyor, cemaatten de soğuyor. Kimmiş veli ya, bırak, ya! Para düşkünü her biri deyip çıkıyor işin içinden, öyle söylüyorlar ama bunu normalde gerçekten Allah’ın dostları var mı? Var. Ayetle sabit mi? Evet, işte Hazreti Pir diyor ki o büyük dostlardan, velilerden birisi, ben diyor, gönlümden çıkanı söylesem, kabirdeki ölüler diyor, canlanır. Hey koca Pir! Sen konuştuğunda kabirdeki ölüler dirilir de kendisini diri gören dünya üzerinde yürüyen ölüler, dirilmezler. Kabirdekilere, ‘Esselamu aleyküm ya ehli kubur,’ dersin. Mümin olanların hepsi de gür sedayla, ‘Ve aleykümselam,’ der, selamını alır, tabiri caizse ayağa kalkarlar, boyun bükerler ama dünyada yürüyen, diriymiş gibi olan insanlar ne yazık ki, dirilmezler. Neden? Fesadın içerisinde, fesada boğulup kalmışlar. O selamı alacak kulak yok, o selamı alacak kulakta duyma yok, o selamı hissedecek gönül yok. O yüzden Necip Fazıl’ın dediği gibi, ‘Yaşayan ölüler, sizi kim diriltecek’, yaşayan ölüler sizi kim diriltecek?’ Evet!
“Kulak ver, o nâmeler uzakta değil fakat sana söylemeye izin yok.” Sen o mürşidi kâmile kulak ver. Dil ile söylenmeye izin olmayanı gönül kulağıyla dinle. Kelama müsaade edilmeyeni, gönlüne gönlüne daya. Rabıtanı kur, gönlünden gönlüne akıtmasını bil. Derviş! Gönlünü gönlüne daya o mürşidi kamilin. O mürşidi kamilin gönlüne gönlünü daya ki dile gelmeyen sırlar, senin gönlüne gelsin. Dile gelmeyen ruhi, ruhi sırlar, senin gönlüne
gelsin. Sen o mana alemine gönül ayağıyla yürüyeceksin. O mana alemini gönül gözüyle göreceksin, o manalı sözleri gönül kulağıyla dinleyeceksin. Gönlüne gönlünü dayamıyorsa, gönlüne gönlünü dayamıyorsa ve mürşidini kendinden fazla sevmiyorsan, kendinden fazla sevmiyorsan, onun gönlünden sana bir işaret gelmeyecek. Sen o nâmelerden almayacaksın. O nâmelerden almak istiyorsan, muhakkak gönül kulağını onun gönlüne dayayacaksın. Muhakkak ki gönlünü gönlüne rapt edeceksin. Aynı sözler çıkacak senden, aynı kelimeler dökülecek senden. Nasıl Hazreti Peygamber(s.a.v.) hazretlerinin dilinden dökülen, Hz. Ebubekir efendimizin dilinden dökülüyorsa, senin de dilinden dökülen üstadının dilinden dökülecek veyahut da senin dilinden dökülen bir konuyla alakalı meselede, senin üstadının da dilinden dökülecek. Gönle gönlünü daya, onu kendinden fazla sev. Onu kendinden fazla seversen, onun o gönlündeki ilahi ilmin hazineleri sana açılır, yoksa sana o ilahi ilmin hazineleri açılmaz. Bu uzakta değil. Sen ceseden uzakta olabilirsin ama bir müritle mürşit arasında eğer ki müridin bağlantısı tam ise rabıtası tam ise, uzak yakın olur, yakın uzak olur. Ne dedi Hazreti Pir? Yemen’deki dedi fiziken uzaktadır ama bizim canımızdadır, yanımızdaki kimse dedi, yanımızdadır ama uzaktadır dedi, canımızda değildir. Bu bir mürit için mürşid uzakta değildir. Mürit onu uzakta görür çünkü gönül gözü ve gönül kalbi çalışmadıysa gönül kulağı duymuyorsa o uzaktadır. Gönül kulağı duyan ise o yanı başındadır, yakındadır, canındadır, ruhundadır, sırrındadır. Aslında mürşid ile beraber dolaşır, mürşid ile beraber o da hangi aleme gidiyorsa mürşid, o da oraya gider. Mürşit nereyi seyrediyorsa, seyrullahta o da orayı seyreder. Ancak gönül bağı kurarsa, orda gönül rabıtası kurarsa olur.
Bizler daha doğrusu kendimizi karıştırmayalım, “tarikatım” diyen kimseler, dervişlere zorla iki alnımın ortasını rabıta edeceksin diye rabıta veriyorlar. Ya bu adam ne rabıtası, daha şeyh nedir bilmiyor. Şeyhi sevmek nasıldır bilmiyor, onu bilmeyen kimseye rabıtayı patlatıyorlar, her birinin akli dengesi bozuluyor, kafası bozuluyor her birinin. Sabahtan akşama kadar zorluyor kendini şeyhin iki kaşının ortasını rabıta edeceğim diye. Sufilik, sevme işidir. Allah’ı seven kimse, sufilikte yürür. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem i seven, sufilikte yürür. Üstadını seven sufilikte yürür. Bu sevgi onda tecelli etmiyorsa, o dergâhın içerisinde durur ama yol alamaz. Orda durması dahi büyük keramettir, orda durması dahi büyük hikmettir. Bunun sakın kerih gördüğümü zannetmeyin sakın. Sakın! Orda dursun zaten o, sıkıntı yok ama yol yürüyecekse evet, kendinden fazla sevecek ve o zaman kulak verecek. O zaman kulak verdiği zaman o velinin, o mürşidi kamilin hatta bir çıt ileri, o peygamberin içindeki nâmelerden ona nâme gelecek. O zaman hakikati görecek, o zaman doğruyu yanlışı gerçek manada
bilecek. Hani Allah Resulü buyurdu ya sallallahu ve sellem , müftüler dedi fetva verse de siz kalbinize bakın. işte o zaman kalp mekanizması çalışacak. O zaman kalp mekanizması, müftünün fetvasına değil kalbin fetvasına bakacak. Eğriyi doğruyu, yanlışı eksiği, fazlayı kalbî ilham alacak çünkü onun. Cenab-ı Hak onun kalbine ilham edecek, Cenab-ı Hak onun kalbine merhamet edecek. Merhamet edince evet, bu hata, evet bu yanlış, evet bu doğru, evet bu eksik hatta ayeti kerime aklına gelecek, kalbine gelecek onun hatta hadisi şerif kalbine gelecek. Bu konuda böyle bir hadisi şerif var, bu konuda böyle bir ayeti kerime var, bu konuda böyle bir fetva var diye onun gönlü çalışmaya başlayacak ki gerçek manada sufi olma yolunda yürüyecek. Eğer bu manada gönlünü üstadın gönlüne raptedebilirse, gönlüne! Çünkü ‘hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım’ dedi, aklına değil kalbine sığdım dedi. O yüzden Hazreti Pir için söylüyorum, o mürşidin, öyle bir pir seviyesindeki bir mürşidin gönlüne kulağını daya, şeytan kulağına vesvese vermesin. Gönlünü üstadının sesine daya, heva heves seni parmağında oynatmasın. Üstadına sımsıkı yapış, nefis seni hopur hopur hoplatmasın. Hamsi gibi tavada zıplatmasın seni, zıplatır çünkü 1930. beyit:
“Agâh ol ki veliler zamanın israfilleridir. Ölüler onlardan can bulur gelişirler. Ölü canlar ten mezarında kefenlerine bürünmüş yatarlarken onların sesinden sıçrayıp kalkarlar. Derler ki bu ses öbür seslerden bambaşka çünkü diriltmek Allah sesinin işidir.”
Agâh ol ki veliler, zamanın israfilleridirler. Hani agâh olun, gözünüzü açın. Yunus süresi, ayet atmışikiden atmışdörde kadar; veliliği inkâr edenler, veliliği inkar edenler Cenab-ı Hakkın ayeti kerimesini inkâr ediyorlar, Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin sünneti seniyyesini, hadisi şerifleri reddediyorlar. Ayetle sabit, Yunus, 62-64: ‘Gözünüzü açın. Allah’ın dostları üzerine ne korku vardır ne de onlar mahzun olurlar. Onlar iman etmişler ve Allah’a karşı gelmekten sürekli sakınmışlardır. Onlara dünya hayatında da ahiret hayatında da müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik yoktur. işte bu en büyük kurtuluştur.’ O veliler en büyük kurtuluşa ermişlerdir. O en büyük kurtuluşa erdikleri için onlara dünyada da ahirette de mahzun olmak, dünyada da ahrette de korku yaşamak yoktur. Onlar korku nedir bilmezler. Hem dünya için, hem ahret için her türlü dünyevi ve uhrevi korkulardan arındırılmışlardır. Herkes belli korkuları yaşarlarken, o Allah dostları, Allah’a olan tam teslimiyetleri ve imanları veçhesiyle asla korkuyla yüzleşmezler. Onlar korku nedir bilmezler.
Dünyalık da ahiretlik de korku onların içinden alınmıştır. O dünya ve ahiret korkusunu, dünya ve ahiret kaygısını, dünya ve ahiret üzüntüsünü o arkaya atmıştır. O gerçek manada özgür, gerçek manada kurtuluşa erenlerdendir. O yüzden, onun için, eş korkusu, aşk korkusu, çocuk korkusu,
iş korkusu, dünya korkusu, şu korkusu, bu korkusu onlarda yoktur. Onlar korkuyla olan işlerini bitirmişlerdir. Onlarda uhrevi korku da yoktur. Ahret korkusu da yoktur. Ahret korkusu olmamak demek küstahlık değildir. Onlar Allah’ı görüyormuşçasına yaşadıklarından hadisi kutsi öyle, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet ettiklerinden Allah’ı görüyormuşçasına yaşayan bir kimse, ahireti de görür, mahşeri de görür, kabri de görür, hesabı da görür, kitabı da görür. Hesabı, kitabı, mahşeri de gördüğünden dolayı onun ahiret korkusu da yoktur. Hatta cennetteki makamını da görür. Cennetteki makamını da gördüğü için onda ahiret korkusu yoktur. Onda dünya korkusu da yoktur. Eğer dünya korkusu olursa, o zaman zaten yeise düşer, ümitsizliğe düşer. Dünya korkusu olursa hiçbir zaman hakkı ve hakikati tebliğ edemez, konuşamaz. Etrafından, etrafındakilerden menfaat düşüncesi varsa, menfaatim kesilir diye hakkı ve hakikati haykıramaz. Devletten, belediyelerden, kurumlardan, ordan burdan bir şeyler devşireceğim diye derdi varsa, o hak ve hakikati konuşamaz. O hak ve hakikati konuştuğu için yanı başındaki insanlar dahi tırsarlar, korkarlar, onun başına bir şey gelecek veyahut da bunun sohbetlerine gidersek bizim de başımıza bir şey gelecek diye korkarlar ama o hak yolcusudur, o müjdesini almıştır. Müjdesini aldığı için artık o cemalullahta fena olmuştur. Cemalullah perdesinden perdesine geçtiği için asla ve asla dünya ve ahiret kaygısı yoktur. Dünya ve ahiret kaygısı olmadığı için de bu alemde yalnızdır. Ancak onun dostları, peygamberler, veliler, mürşitler, müminler, iyi, sağlam dervişlerdir. Ancak onları onlar anlarlar. Diğerleri korkarlar, diğerleri çekinirler, hatta ve hatta terk ederler, hatta ve hatta o üstadın gözünün içine bakaraktan terk ederler, bakaraktan yürür giderler. Çünkü o korkusuzluktan korkarlar. Korkusuzluktan korkarlar çünkü Hazreti Allah onları kendine seçmiştir. Onları kendine seçtiğinden dolayı onlarda dünyevi ve uhrevi korku yoktur. Onlar korkusuz bir şekilde bu dünyadan geçip giderler, hayal gibidirler. Hayal gibidirler, sanki hakikatte yokmuş gibidirler. Bir rüya misali gelir geçerler, gelip geçtikten sonra herkes ahu efgan eder, dizine vurur. O yüzden der sonradan kalanlar, böylesi gelmedi. Oysa geldi, sen gelenin kıymetini bilmediğinden dolayı böylesi gelmedi deyip ham hayal kurup oturdun kaldın. Kimlerdir Allah dostları? Bakın, Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretleri beyan ediyor: ‘Allah’ın dostları görüldükleri zaman, Allah’ın hatırlandığı, Allah’ın zikredildiği kimselerdir.’ Demek ki bunlar var. Ayeti kerime o güne hitap etmiyor, kıyamete kadar bütün herkese hitap ediyor. Kimlerdir Allah dostları? ibni Abbas rivayet ediyor: ‘Bir adam, ‘Ey Allah’ın elçisi, Allah’ın dostları kimlerdir?’ diye sordu, görüldüklerinde Allah’ın hatırlandığı kimselerdir.’ Ebu Hureyre naklediyor: ‘Allah’ın kullarından öyle kulları vardır ki, peygamberler ve şehitler onlara gıpta eder.’ ‘Ey Allah’ın elçisi
kimdir onlar? Olur ki onları severiz’ denildi ve şöyle buyurdu: ‘Onlar öyle bir kavimdir ki’, kavim! Demek ki Allah’ın dostları neymiş? Ayrı bir kavimmiş. Kavim, özel kavim! ‘Allah’ın dostları, onlar öyle bir kavimdir ki mal ve nesebi için değil, Allah için birbirlerini severler. Yüzleri nurdur. Nurdan minberler üzerindedirler. Bütün insanların korkacağı zamanda, onlar korkmayacaklar, insanları mahzun olacağı zamanda, onlar mahzun olmayacaklardır.’ Sonra az önceki bu ayeti kerimeyi okudu Allah Resulü sallallahu ve sellem . Dikkat edin, ‘Allah dostlarına hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir,’ ayetini tilavet buyurdu. Aynı hadisi şerifi, benzer bir şekilde Ahmet ibni Hanbel de naklediyor. Demek ki, onlar mahzun olmayacaklar, onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır denilince, sahabe soruyor, ‘Ey Allah’ın Resulü, bu müjde ne?’ Cevap, ‘Bu müjde, Müslümanların gördüğü veya ona gösterilen salih rüyadır. Ben o yüzden derim, rüyanızda görerekten ders alın. O rüya sana müjde çünkü hem o üstada müjde, hem sana müjde. Üstada da müjde, sana da müjde. O müjdeye sahip ol, o müjdeye sırtını dönme. Allah’tan sana bir müjde o.
Sen bir mürşidi kamili rüyanda görmüşsün, yemin ediyorum, o gördüğün rüya var ya, dünya ve dünyanın içindekilerden daha hayırlı. Ama sen o müjdeye sımsıkı tutunursan. O müjdeye, Allah’tan gelen o müjdeye hainlik yapmazsan, Allah’tan gelen o müjdeye sırtını dönmezsen, Allah’tan gelen o müjdeye sen böyle kalkıp da çok özür dilerim ama kıymet bilmemezlik edip küstahlık etmezsen. Edersen, kıymet bilmezsen, yok kardeş! Hesabın çetin olur. Sebep? Allah sana delillendirdi çünkü Allah sana delillendirdi. Dedi ki ben sana rüya göstermedim mi? Ben sana delil olarak önüne koymadım mı? Ben senin önüne delil olarak koymadım mı? Sırtını dönme, sen o müjdeye hainlik yapma. Sen o müjdenin kıymetini bil. Sen o müjdenin kıymetini bilmezsen, yüz üstü sürünenlerden de olmazsın, gömülenlerden olursun daha aşağı inersin. O yüzden o müjdelenmiş, sana müjdelenmiş çünkü. Sımsıkı tut, sımsıkı tut asla bırakma! Sımsıkı tut, sımsıkı tutmak demek kaideye uymak, usule uymak, Kur’an sünnete uymak, haddini bilmek, hadsizlik yapmamak, düpdüzgün gitmek. Yoksa sen nankörlerden olursun, sen vefasızlardan olursun. Kime? Allah’a karşı. Allah muhafaza eylesin. O yüzden görülen rüya hem görene hücceddir hem de görülene hücceddir.
O yüzden derim rüyalarınızı anlatın, görene de görülene de hüccet. Hani bazen aslında dervişlere rüyalarınızı birbirinize anlatmayın dememin sebebi şu: Bazıları rüyayla karşıdaki kimseleri tahakküm altına almaya çalışıyor. Bunlar ham dervişler. Seni rüyamda gördüm, böyle böyle gördüm, bu rüyanın önemi yok. Önemli olan sen üstadını gördün mü rüyanda, sen onu anlat dervişe. Sen Pir efendiyi gördün mü rüyanda? Sen imamı Azam’ı, imamı Şafi’yi, imamı Maliki’yi gördün mü? Sahabeleri gördün mü? Geçmiş
peygamberleri gördün mü? Peygamber Efendimizi gördün mü onu anlat derviş kardeşine, işaret olsun, aşk olsun. Onu anlatmıyor, yok çünkü! Onu anlatmıyor, yok çünkü! Ne anlatıyor? işte Gürkan seni ben rüyamda gördüm, iyi gördüm! Yani rüyamda gördüm Gürkan seni, iyi gördüm. Sen bana tevessül et, sen bana doğru yanaş. Bak, ben seni rüyamda gördüm ha! Aman ya Gürkan da şöyle diyecek, beni rüyasında görmüş ya, Allah razı olsun. Allah Allah! Dün bir, bugün iki ya, sen ne yapmaya böyle bu yola girdin sen? Sen ne istismar ediyorsun yolu? Sen yolu neden istismar ediyorsun? Sen neden yolu kirletiyorsun? Sen görmüş olduğun, filancayı gördüğün rüyayla onu neden tahakküm altına almaya çalışıyorsun? Bu yolu istismar etme. Bu yolu sen kirletme, harap olursun. Ben de ne diyorum o zaman? Arkadaşlar rüya anlatmayın birbirinize diyorum. Birbirinize rüya anlatmayın. Sebep? Ya rüyayla sen dervişleri tahakküm altına alıyorsun. ‘Ben rüyamda gördüm’, e gördüysen gördün ya, tamam. Sen gördüysen, senin rüyan kayda değer bir rüyaysa, varsa bir şey başındaki de övendirek değil ya, sana bir şey söyleyecektir muhakkak. Sana bir şey diyecektir veya demeyecektir. Ne yapacaksın? Bir de o var. Rüyayı anlattı manası ne efendim? Tabii ya! Bunu defalarca söylüyorum, yine defalarca bunun böyle, manası ne, ne işarete geldi…Allah Allah diyorum ya! Bunlar diyorum sohbeti dinlemiyorlar demek ki! Sohbeti dinlemiyor, sohbeti dinlemiş olsa tabi olacak. Yok! Oturacaksın, kalkacaksın, ona bir de cevap yazacaksın, yani! Kuş görmüş, kuş gitmiş bir dala konmuş, dala konduktan sonra buna bakmış! Hikmeti ne? Dervişlik bu hale getirilmez ya! Bu hale getirilmez! Yok! Biraz edep lazım, biraz haddi bilmek lazım. Biraz haddi bilmek lazım. Yok! Biz böyle istismar ediyoruz. Biz şeyhi de istismar ediyoruz, şeyhin samimiyetini de istismar ediyoruz, onun yumuşaklığını da istismar ediyoruz, onun sünnete uyma çabasını da istismar ediyoruz. Gecesi olmayacak, gündüzü olmayacak, o da insan gibi yaşamayacak, hiçbir şeyi olmayacak! O yazdı ya selamünaleyküm sen anında hemen aleykümselam yazacaksın! Anında yazacaksın ona! işini gücü bırakacaksın. Ya onun bir dersi olmayacak, onun bir zikri olmayacak, onun bir murakabesi olmayacak, onun bir şeysi olmayacak! Tabi ya!
Birisi de öyle yazmış. ismail Hakkı Bursevi yetmiş tane Bursevi olmuş, hepsi de ayrı şey yazmış hani ne o, tefsir yazmış, efendim sizden de birkaç tane vardır zaten muhakkak, e siz de cevap verirsiniz. Küstahlıkta böyle sınır tanımayanlar da var! işte burdan da bu konuşuyor, teknolojinin de böyle bir hali var. Yani normalde şimdi bunun da bir Allah muhafaza eylesin sınırı olmalı. Velhasıl o rüya, senin için müjde, ona sahip çık, hadsizlik yapma. Ona göre dosdoğru dur, yolunda yürü çünkü o veliler, zamanın israfil’i. Bunun kıymetini bil ve sen gerçekte ölüsün, sen onun nasihatiyle can bulacaksın, onun vermiş olduğu esmayla, onun vermiş olduğu sohbetle ve zikrullah
halakasında dirilerden sayılacaksın. O yüzden bu hali asla kaybetmemeye çalış ve o mürşidin tespitleri, o mürşidin sözleri, o mürşidin hali senin gönül dünyanı aydınlatacak. Sen gönül kulağını iyi yasla ve can kulağını iyi rabıta et oraya ve can kulağınla sen iyi dinlersen, şeytanın gönlüne vermiş olduğu vesvese, nefsin hile ve desisesi senden yürüyecek, gidecek. Şeytan hile ve desisesiyle seni kandıracak ama sen gönlünü ve rabıtanı bozarsan, evet, şeytan da nefsin de seni aldatacak. Bu, rabıta bozukluğundandır. Müritle mürşit arasındaki ilişkinin bozulması, rabıta bozukluğundandır, müridin tembelliği, müridin bir işi yapmamayı istemesi, ayaklarının geri geri gitmesi, onun rabıtasının bozukluğundandır. Onun gönül dünyasının kirlendiğindendir. O heva ve hevesine uymuştur. Şeytan ona vesvese vermiştir. Şeytan vesvese verdiğinden onun ayakları geri geri gider. Sohbetten geri geri gider, zikrullahtan geri geri gider. Bir iş yapıyorsa ordan geri geri gider. O tabiri caizse, herkes ileri doğru koşarken, o yönü gene üstatta ama o geriye doğru koşmaya başlar. Hani dersin ki ya bu neden geriye koşuyor, öyle değil mi? Hoş onun geriye koşmasını da lütuf olarak görüyoruz, yoldan çıkmıyor en azından. Haydi dersin, arkasından tutarsın, yürütürsün, koşturacağım diye uğraşırsın, bazıları, bu da böyle yakınlarda olur, yakınlarda, kendisini yakın görenler geri geri koşacağım diye uğraşır. Lan yavrum kardeşim ya, sen ne yapmaya geri geri koşacağım diye uğraşıyorsun! Sen bir milim dahi olsa ileri doğru koş. Yani sana demişler ki işte örneğin, Adnan yanlış anlama, suyu getir. Ya getir sen ya! Neden gevşeklik gösteriyorsun veyahut da bunu burdan kaldıracaksın. Kaldır kardeşim, neden gevşeklik gösteriyorsun! Dersini çek, neden gevşeklik gösteriyorsun! Neden geri geri gideceğim diye uğraşıyorsun! Neden heva hevesine uyuyorsun! Neden şeytana uyuyorsun! Uydun! Uydun, e telafi et. Yoksa geri geri gidiyorsun. Maazallah, geri geri giderken sen de arkanı görecek göz de yok. Ayağına bir taş atacak, düşeceksin. Düşünce kalacaksın orda. Kaldığınla da kalmayacaksın, sonra diyeceksin ki bırakıp gittiler beni, yoldan çıkacaksın. Sonra diyeceksin ki işte benimle ilgilenilmedi. Ya kardeş, daha ne yapalım sana? Öyle söylüyoruz anlamıyorsun, böyle söylüyoruz anlamıyorsun, direk söylüyoruz anlamıyorsun, endirekt söylüyoruz anlamıyorsun.
Anlamıyorsun, anlamak istemiyorsun! Sen kulağını vermiyorsun. Sen rabıtanın bozuyorsun. Sen rabıtanın bozuyorsun. Sen rabıtana başka şeyler almışsın. Hem dergahtayım diyorsun ama dergahta başka şeyleri rabıtana almışsın. Şeyhliği rabıtana almışsın, yok zakirlik rabıtana almışsın, yok çavuşluk rabıtana almışsın, yok şunu rabıtana almışsın. Değil kardeşim ya! Otur dervişlik yap. Otur dervişlik yap! Gönlünü gönlüne rabıta et. işine bak, yoluna bak. Geri adım gitme. Geri adım gidersen Allah muhafaza etsin, o yüzden hüsrana uğrayanlardan olursun. Ben çok özür dilerim
böyle ben dediğim için ama bir ölçü veriyorum. Diyorum ki, on sekiz yıl boyunca ben şeyhimin sözüne baktım. Millet ne dediyse dedi, beni ilgilendirmedi. Ben şeyhimin bana ne dediğine baktım. Bir de şeyhimin benim yüzüme ne dediğine baktım, arkamdan da ne dediğine bakmadım. Benim şeyhim, şeyh efendinin tabiriyle dabak sevdiği deriyi yerden yere çarparmış, değil mi Hüseyin aga, sohbetlerde bunu çok diyordu, değil mi? Dabak sevdiği deriyi…Aslında kendisi de eski derice. Dabak yani kendisi. Tabii. Sonradan ayakkabıcı, önceden derici. Bildiğiniz derici, dabak yani. O yüzden o derdi ki dabak sevdiği deriyi yerden yere vurur. O vururdu beni yerden yere çünkü bir şey örnekleyeceği zaman, millet de böyle bakardı ona. ‘Mustafa abi için böyle söyledi.’ Yani bir saat sonra, benle beraber biz böyle can ciğer kuzu sarmasıyız, onu görmüyor şimdi o. Ordan aldanıyor o. Derviş! Yok! Sen gönül kulağını daya ona. E şimdi biz şimdi birisinin böyle bir aleyhine bir şey söylesek adam dergahı mergahı bırakır. Bırakır! Ama benim hakkımda böyle konuşmuş ya der. Konuşsa ne olacak? Konuşmuş. iyi, sen de nefsini topla, kendini topla. Konuştuysa sana senin kendini toplaman için konuşmuş. O yüzden hadisi şerifte ‘salihlerden söz edilen yere rahmet iner, lütfu ilahi ve affı rabbani yağar’ buyrulmuş hadisi şerifte. O yüzden sen o mürşidi kamillerin sözlerine gönül kulağıyla kulak ver gönlünü onlara daya, onlara yasla. Muhakkak ki kurtuluşa erenlerden olursun. Rabbim bizleri kurtuluşa erenlerden eylesin. Mürşitleri can kulağıyla dinleyenlerden eylesin. Onlara itaat edenlerden eylesin. Rabbim cümle derviş ve dervişe kardeşlerimizi Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin. Önümüzdeki hafta Allah izin verirse: ‘Biz öldük, tamamıyla çürüdük, mahvolduk fakat Allah sesi gelince hepimiz dirildik kalktık’, burdan devam edeceğiz inşallah. Selamünaleyküm.
27 NiSAN 2024 TASAVVUF VAKFI MERKEZ BURSA
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Râbıta, Aşk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı