MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 28/31
1925-1926. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, hakça konuşan, hakça dinleyen, hakça icra eden kullarından eylesin. Batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden batıla karşı mücadele eden kullarından eylesin. Nerde bir Müslümana zulmedenler var ise Cenab-ı Hak zulmedenlerden intikamımızı alsın. Cenab-ı Hak Doğu Türkistan’da, israil’de, Gazze’de, dünyanın herhangi bir yerinde Müslümanların kanıyla, şerefiyle, haysiyetiyle oynayan zalimlerden intikamını alsın. Ecmain. 1925. beyitte kalmışız. O daha öncesi malum peygamberlerin içlerinden çıkan nameler söz konusuydu bu 1925. beyitte de Hz. Pir velilerin içinden çıkan namelerden bahsediyor. 1925. beyit:
“Velilerin içi, nâmeleri evvela der ki: ‘Ey yokluk aleminin cüzüleri! Kendinize gelin. Nefis yokluğundan baş çıkaran bu hayali, bu vehmi bir tarafa atın.”
Velilerin iç nameleri, velilerin iç nameleri dediğimizde velilerin içlerinden gelen, eskilerin tabiriyle ilahi nefes olarak tabir edilen, biz Kur’an sünnet dairesinde, bu ölçüyü ayırt ederiz. Vahiy, Cebrail aleyhisselam tarafından peygamberlere indirilen, Cenab-ı Hakk’ın ama Kur’an, ama incil, ama Zebur, ama Tevrat hükmündeki kitaplarıdır. Bu peygamberlere indirilmiş olan vahiydir. Tabii ayeti kerimede yine vahiy olarak geçer. Mesela ‘Cenab-ı Hak, arıya vahyetti’, bunun gibi. insanlara da bu manada vahiy gelir, ammavelakin biz onu Kur’an sünnet dairesinde ehl-i sünnet onu vahi olarak
nitelendirmez, onu kendi dairesinde velilere ilham olarak nitelendirir. Çünkü onun adı her ne kadar isim olarak vahi de dense, o normalde bu meselenin tekniğine, ilmine vakıf olmayanlar sanki bir peygambere indirilmiş bir vahiymiş gibi bu meseleyi algılarlar diye özellikle bu konuda ayırt etmişler. Mesela işte Hazreti Musa aleyhisselamın annesine indirilmiş olan, verilmiş olan söz gibi. Hani Musa aleyhisselamın annesi, normalde Musa aleyhisselamı koruması için Cenab-ı Hak onun kalbine ne yaptı? ilham etti ama ayeti kerimede o ilham olarak geçmez, vahiy olarak geçer.
Hani bu normalde onun kalbine gelen o bilgi veyahut da o ikaz, direkt Cenab-ı Hak tarafından onun kalbine indirilmiş bir şeydi. Hani onu dedi ya, işte ‘Götür Nil’e bırak’ dedi, örneğin. O da bir sandığın içerisine Musa’yı koydu, Nil’e bıraktı, ‘Onu Nil’e bırak’ emrini veren veyahut da onu kalbine ilham eden, bizim tabirimizle ilham eden, kitabi tabirle vahiy eden Allah’tı. O zaman velilerin de normalde demek ki içlerine veyahut da ümmetten bazı insanlara, bu illaki velilere has bir şey de değil, bunu böyle değişik eserlerde, değişik yerlerde, bunu sadece velilere has bir şeymiş gibi nitelendirilir. Bunu böyle dar dairede almak istemiyorum, bunu. Bu Allah’ın ilhamı bu manada bütün kullarına açık bir kapıdır ama ona gelir ama başkasına gitmez, bu ayrı meseledir çünkü Buhari ve Müslim’de geçiyor hadisi şerif. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki: ‘Sizden önceki ümmetler içinde ilham verilen kimseler vardı.’ Bu hadisi şerifin metnini de vahiy olarak geçiyor bakın, ama tekrar söylüyorum, bunun işin teknik bilgisine sahip olmayanlar sanki peygambere indirilmiş bir vahiy gibi algılarlar bunu. O yüzden, Ehl-i sünnet burda çok tatlı bir ince bir perdeleme yapmış, ona vahiy demiş, ilham demiş. ‘içinde ilham verilen kimseler vardı. Eğer ümmetimin arasında böylesi bulunuyorsa, o da Ömer’dir’, yani Hazreti Ömer radıyallahuanh hazretlerinin de kalbine ne geliyor? ilham geliyor. Mesela, Hazreti Ömer Efendimiz henüz daha içki haram olmazdan önce içkinin haram olacağına dair kalbine ilham gelenlerden. Mesela ezanı şerif de Hazreti Ömer Efendimizin kalbine ilham gelenlerden. O da utancından söyleyemiyor. O yüzden, normalde burda demek ki sahabeden de bazı kimselerin, yani Hazreti Ömer Efendimiz gibi, Hazreti Ebubekir gibi, içlerinde böyle büyük sahabelerden, kalbine ilham gelenler var. Mesela geçen derste bir sohbet olmuştu ya, mesela, Eyüp El Ensari Hazretleri, cinni taifesini görüyor, cinni taifesiyle görüşüyor, örnek. Bunlar sahabenin içerisinde önemli zatlar, kendilerini Allah ve Resulüne adamışlar. Allah ve Resulüne adayınca, Cenab-ı Hak onları da ne yapmış? Manen kuvvetlendirmiş ve işte Hazreti Pir de diyor ki: ‘Ey o velilerin nefeslerine kulak verin’, onlar diyor ‘var gibi görünen şeylere, var gibi görünen şeylere gerçekte
olmayan, ama var gibi görünen şeylere ‘lâ’derler’, yani onların yokluğunu söylerler,’ diyor. Yine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin, Hüseyin adındaki sahabeye öğrettiği bir dua var. O duada, dua öğretiyor, ona diyor ki ‘Allah’ım, bana gerçeği bulma yeteneğini ilham et.’ Bakın, bir sahabeye dua öğretiyor, dua ederken duasında ne var? ‘Allah’ım, bana gerçeği bulma yeteneğini ilham et.’ Hatta kendi duası da var ya, ‘Bana eşyanın hakikatini göster,’ diye.
Demek ki işte bu normalde ilhamla alakalı böyle bir duruş var ve mesela, ilk sufilerden Muhasibi’ den tutun da Zinnuri Mısri’den tutun da Beyazıti Bestami’den tutun da işte Harraz’a varıncaya kadar, bunlar normalde sufilerin kalplerine gelen ilhamı kabul etmişler ve bu ilhamı bir ilim olarak görmüşler islam dünyasında ama ilk devir sufilerinin çok özel bir durumları var bunu ben de kabul ediyorum. Ben derim ya, bizim yolumuz Kur’an, sünnet, sufilik ise ilk sufilerin yolu derim. ilk sufilerin. Onlar çünkü böyle hani daha islam yeni, her şey yeni, hepsi taze, hepsi de cedit, bozulmamış daha, onların o yolları da bozulmamış. Mesela, bu ilk sufiler kalplerine gelen ilhamı, Kur’an ve sünnete göre yorumlarlar. Bunun hani sağlamasına Kur’an ve sünnete göre bakarlar. O gelen ilham, Kur’an ve sünnete uygun ise onu kabul ederler ama gelen ilham, Kur’an ve sünnete uygun değil ise, bunu kabul etmezler. Sonradan gelen sufilerin bir kısmı ilhamı Kur’an ve sünnete çarpmamışlar, yani orda sağlama yapmamışlar. Kalplere gelen ilhamı olduğu gibi kabullenmişler, olduğu gibi kabullenenlerin arasında sıkıntılar çıkmış. Bunun altını özellikle çiziyorum. Biz ilk sufilerin yolundayız, kalbe gelen ilhamın sağlaması Kur’an, sünnet ve imamların içtihadı ile olur ama burda değişmeyen tek kural vardır: Kur’an, sünnettir. Sana gelen ilham, Kur’an ve sünnete uygun ise evet, o Hakk’ın sesidir.
Yok, sana gelen ilham Kur’an, sünnet dairesinde değil ise o şeytanın sesidir sende. Bu son dönem sufilerin yanılmalarının sebeplerinden birisi de bu. Yani o ilhamata bakıp hareket ediyor. ilhamata bakıp hareket etmemesi gerekiyor. Ya? O Kur’an ve sünnete, ilhamı Kur’an ve sünnete göre yorumlayıp ona göre bakması gerekiyor. O yüzden normalde şeytan insanın kalbine vesvese verir, kalbine vesvese verince de kötüyü iyi gösterir, kalbine vesvese gelen bir kimse de iyiyi kötü görür. Şeytanın işi budur. O yüzden şeytan, sufileri bu manada aldatabilir mi? El-cevap aldatabilir. Ancak sufinin üstadı mürşidi kamil değilse bu konuda etkin ve yetkin değilse dervişini de çuvallatır. O yüzden bir kimse tasavvuf yolunda gidecekse muhakkak Kur’an ve sünnete uygun bir mürşid bulması gerekir çünkü yoksa kalbe gelen ilhamı kendince doğru görüp yanlışlık yapabilir. Hatta narı nur gösterir şeytan, nuru da nar gösterir. Şeytan iyiyi kötü gösterir insanlara, kötüyü de iyi
gösterir. O kimse de o kötüyü yaparken iyi yaptığını zannederekten yapar. Bakın, bir kimse Kur’an ve sünnetin dışına çıkar. Kur’an ve sünnetin dışına çıkanlar bir, bilmediklerinden çıkarlar iki, nefislerine uyduklarından dolayı çıkarlar. Nefse uyduran şey nedir orda? Şeytanın vesvesesidir. Şeytan onun kalbine vesvese verir. Şeytan onun kalbine vesvese verince o kimse nefsine gelen o tatlı şeye doğru yürür. Halbuki o Kur’an ve sünnete aykırı bir durumdur. Aykırı bir durumdur ama oraya doğru yürür. Mesela bir kimse, örneğin içki içer, haram dese içki içmiş olsa günahı kebair işledi. Ya az bir şey, bu haram olmaz deyince ne yaptı? Küfre düşmüş oldu veyahut da günlük hayatında, mesela iyi bir Müslüman kendince haramlardan böyle çok haşır neşir olmaz. işte içki içmez, kumar oynamaz, zina yapmaz filan fişman, böyle günahı kebairlerden uzak durur ama o Müslüman’a şeytan kalbine vesvese verir. Kalbine vesvese verince onda böyle sapmalar olur. Allah muhafaza eylesin. O kendi kendine ‘Ben içki içmiyorum, ben kumar oynamıyorum, kendi kendine ben zina etmiyorum’ der ama kalbine vesvese gelen bir kimse, içkiden de kumardan da büyük günahı kebairlere düşebilir, akait olarak da düşebilir, fiiliyat olarak da düşebilir. Allah muhafaza eylesin.
O yüzden normalde bunlar, sufileri ilgilendiren konular. Sufiler daim Allah’ı zikri, daim Allah zikrini yakalaması gerekir. Yakalarsa, onun kalbi bu manada şeytanın vesvesesine kapanır ama daim zikri yakalayamazsa onun kalbine vesvese, şeytan vesvese ile girer mi girer. O yüzden sufi için Allah’ı zikretmek çok önemlidir. Hani hadisi şerifte Allah Resulü sallallahu ve sellem , hazretleri böyle kalbi bir eve benzetiyor. Diyor ki eğer ki orada zikrullah var ise, zikrullah var ise oraya diyor şeytan giremez ama kalpte zikrullah kesildiği anda, şeytan diyor kapıda durur, küttek içeri girer anında içeri girer. Kalpte iki şey olmaz, ya Allah’ın zikri vardır, bakın ya Allah’ın zikri vardır, Allah’ın sevgisi, Allah’ın muhabbeti vardır, ya da şeytanın vesvesesi vardır, ikisinden biridir. Üçüncüsü de yoktur. ikisinden biri. Eğer Allah’ı zikir varsa kalpte, Allah’ı zikir olduğu zaman şeytan ne yapıyor hadisi şeritte? Kapıda diyor, bekler, burda kapıda bekler. Hani sahabe diyordu ya Allah Resulü’ne Hanzala, dedi ki Hanzala kâfir oldu, hazreti Ebubekir efendimize dedi. O da dedi ki ne oluyor. Dedi ki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem in huzurunda iken hiç dünya aklıma gelmiyor ama diyor dışarı çıkıyorum, dünya beni içine alıyor. Aynı şey bende de var dedi, beraber gidelim söyleyelim. Gittiler, hazreti Resulullah sallallahu ve sellem in huzuruna dediler ki böyle bir şey var. Hatta dedi ki Hanzala kafir oldu. Bunu anlattı, Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretleri dedi ki burdaki hâlinizi dışarda korusanız, meleklerin size selama durduğunu görürsünüz dedi. Zikrullah halakasında kendinizi koruduğunuz gibi dışarda da korusanız meleklerin size
selâm ettiğini görürsünüz. Evet ama Ümmeti Muhammed’e öyle bir fitne koydular hem de böyle fitneyi kendi içinden koydular böyle.
Kur’an sünnet dairesinin dışında bir kısım tarikatları, oluşumları göstererekten komple ehli tasavvufu, ehli tarikatı taşladılar, dışladılar. Tabiri caizse tu kaka ilan ettiler ve insanları Allah’ı zikirden uzaklaştırdılar. Gerçek sufi, gerçek sufi bu manada imanı kemale ermiş bir kimsedir ve islam dışı sistemler, islam dışı insanlar, onları sevmezler, asla. Hani Bedirüzzaman Saidi Nursi hazretlerinin mektubatının 29. mektup, dokuzuncu kısım, sekizinci telvihi vardır, hep böyle işaret ederim. Muhteşem bir şeydir risalenin içerisinde: ‘Tasavvuf, tarikat, hakikat namları altında öyle nurani, öyle şirin bir yol vardır ki, denizler mürekkep olsa, bütün ormanlar, ağaçlar kalem olsa, o deryadan o hikmet deryasından bir damlayı dahi yazamazlar.’ Orda, ehli tarikatı anlatırken der ki Osman-ı Ali’yi beşyüz yıl ayakta tutan, camilerin arkasındaki tekkelerde yükselen Allah Allah nidalarıydı der. Camilerin arkasında yükselen Allah Allah nidaları idi der ama ne yazık ki islam dünyası bu özelliğini kaybetti, bu halini kaybetti. Bunda hata, bunda kusur, yine ehli tasavvufun, ehli tarikatın. Onlar yolu olduğu gibi olması gerektiği gibi yaşamadılar. Bugünkü islam dünyasının da handikaplarından birisi bu. Bir ehli tarikatın ticaretle işi olmaz, bir ehli tarikatın dünyayla işi olmaz. Bir ehli tarikat kalkıp da market çalıştırmaz. Bir ehli tarikat kalkıp da radyo çalıştırmaz, televizyon çalıştırmaz. Bir ehli tarikat kalkıp ortalığa zekat dilenmez, ortalığa düşüp de para dilenmez. Ehli tarikat, gerçek manada bir sufi, Allah’tan başka hiç kimseden hiçbir şey istemez. Dervişlerine de bunu öğretir. Dervişlerinin eline bir tane makbuz verip, kapı kapı onları dilendirmez, kapı kapı dilendirmez. Sufi yolu azamet ve meşakkat yoludur. Sufi yolu rahat bir yol değildir çünkü sufiler kendilerince o ayeti kerimeyi ölçü alırlar, ‘geçmiş ümmetlerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete mi gireceğinizi düşünüyorsunuz’ der. Öyle sufilik rahat bir yol değildir, sufilik mücadele ister, mücahede ister, sufilik nefisle savaşmak ister, sufilik şatahattan, şatafattan, gösterişten uzaklaşmak ister. Sufilik kapitalist sistemin alternatifidir, sufilik deccalist sistemin alternatifidir.
Sufi hem deccalist sisteme hem kapitalist sisteme, sufilik islam, Kur’an ve Sünnetin dışında her ne varsa hepsine hem fikri planda hem yaşantıda karşı duran kimsedir. Bakın karşı duran bir kimsedir. Sufi anlaşılabilecek, anlaşılacak bir kimse değildir. Sebep? Sufi çünkü her şeyini Kur’an ve sünnete göre dizayn eder. Sufi her şeyini Kur’an ve sünnetin içerisindeki takva anlayışına göre dizayn eder. Öyle olunca seni deccalist sevmez, kapitalist sevmez, siyasiler sevmez, bürokrasiler sevmez, heva hevesine düşkün olanlar sevmez, şeytanla arkadaşlık edenler sevmez, nefsine düşkün olanlar sevmez,
marka budalaları sevmez, şatahatçiler şatafatçılar sevmez seni. Acı gelirsin ona çünkü, bakın acı gelirsin. Neden? O yol çünkü pak bir yoldur; o yolun özelliklerini ve o yolun içeriğini orta yere koyduğunda heva hevesine düşkün olanlar sevmez seni. Sevmez çünkü insanlar yaşadıkları gibi inanmaya gayret ediyorlar. inancın gereğini yaşamıyorlar. Bu benim islam’la tanıştığımda ilk tespitimdi. Benim islam’la tanıştığımda, ben yirmibeş yaşındayken islam’la tanıştım, benim ilk tespit ettiğim ölçü buydu. Kitaptaki islam ile insanların yaşadıkları islam aynı değildi veya kitaplardaki islam ile dini anlatanların islam’ı aynı değildi. Bu büyük bir handikaptı. Üzerinden 36 yıl geçti, 37 yıl geçti, ben aynı noktadayım. Diyorum ki ya anlatılan, hani anlatılan islam ile kitaplardaki islam aynı değil ve ne yazık ki dünya, bu sonradan devşirilmiş islam’ı istiyor; gerçek Kur’an ve sünneti istemiyor. Gerçek, hani diyorlar ya Kur’an size yeter, yetti, Allah’a itaat edin, bakın hayatınıza. Ayet-i kerime sabit, net, Allah’a itaat edin. Hadi kardeşim, bak Kur’an-ı Kerim’e. içkinin her türlüsü haram mı haram, kumarın her türlüsü haram mı haram, faizin her türlüsü haram mı haram. Bakın hayatınıza veya yaşanan hayata bakın. Çıplaklık haram mı haram, fuhuş haram mı haram.
Bakın zinanın her türlüsü haram mı? Haram. Bakın yaşanan hayata. Hadi Kur’an yetsin bize. Hadi kafirleri dost tutmayın. Kâfirleri dost tutmak haram mı? Kâfirleri dost tutmak küfür. Hadi duyun. Resulüne itaat edin. Hadi Peygambere itaat edin sallallahu ve sellem e. Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine itaat edenler, birisi bütün hadislerin hepsi de sahih değil, sahte bunlar dese, Peygambere itaat edenler nerde? Yok! ‘Sizden olan emir sahiplerine itaat edin’, bana söyler misiniz ey ümmeti Muhammed, sizden olan bir emir var mı başınızda? Yok! Hadi gelin Kur’an’a itaat edin. Bakın Kur’an’daki veya Kur’an sünnetteki islam ile islam dünyasının dini algısı veya anlayışı veya yaşantısı öyle değil. Şeytan herkesin kalbine oturmuş, kurmuş tezgahı cümbüş yapıyor her gün, her an, cümbüş yapıyor. Hadi, Kur’an sünnet meydanda. Kur’an sünnet meydanda! Üzücü şeyler ama bu nerden kaynaklanıyor? Ümmeti Muhammed’in içine attılar bombayı. Ümmeti Muhammeddenmiş gibi görünen âlim, şeyh ne bileyim işte profesör, araştırmacı, bilmemneci, siyasetçi, hepsi de gerçekte islam’a karşılar, gerçek bir islam’ı istemiyor hiç kimse. Evet, geçen cuma günü söyledim ya, hutbe dinliyorum, Ankebut suresi diyor ki, işte sure açık, meydanda: ‘Namaz sizi kötülüklerden alıkor, Allah’ı zikir de en büyük iş.’ Bakın, orda namaz, salat! Orda ayeti kerimede salat olarak geçiyor. Namaz sizi kötülüklerden alıkoyar. Eyvallah! Öbür taraftan da ayeti kerimede zikir olarak geçiyor ama hutbede okuyan imam şöyle hutbeyi söylüyor: ‘Namaz sizi kötülüklerden alıkoyar, en büyük zikir olan namaz da en büyük ibadettir’. Ya bu kadar çarpıtılır
ya! Zikirden ne korkuyorsunuz ya, zikirden neden korkuyorsunuz ya? Allah’ı zikretmekten neden korkuyorsunuz? O kadar çok ayeti kerime var ki Allah’ı zikredin diye, çokça zikredin diye, sabah akşam zikredin diye. Ya bırak! Sen tarikatlara karşı olabilirsin, o da ayrı bir tartışma da hani o da ayrı bir tartışma da! Ya Allah’ı zikir ya! Bunu neden eğip büküyorsun sen, neden eğip büküyorsun? Eğip bükmesinin sebebi şu, gerçek sebebi şu, Ümmeti Muhammed buna uyanmıyor, eğer Allah’ı zikrederse kalbinden şeytan gidecek, kalbinden şeytan giderse o kimse hakikati görecek, doğruyu görecek, kalbine onun Cenab-ı Hak ilham edecek, doğruyu ilham edecek.
O yüzden zikrullaha girmenizi, zikrullah yapmanızı, islam dünyasını yönetmeye çalışan münafıklar, Allah’ı zikredin istemiyorlar. Evet, istemiyorlar. Ben islam değildim, hiç kimse düşman değildi bana, ben islam olunca en yakınımdaki düşman oldu bana. Allah Allah dedim ya. Ya dedim, ben aynı Mustafa Özbag’ım, ne oldu, neden düşmansın bana dedim ya? Böyle baktı bana. Ha dedim ya, islam turnusol kağıdı gibi, karı kocayı bile ayırır, evladı anasından babasından ayırır, siz gerçek Kur’an ve sünneti söylerseniz ve çünkü gerçeği görürseniz, kalbiniz ilham alırsa, etrafınızın ne olduğunu görürsünüz. Allah muhafaza eylesin, o yüzden şeytan ne yapar? Vesveseyle insanları yoldan çıkarır. Allah muhafaza eylesin. Enfal, 29: ‘Ey iman edenler, Allah’tan korkarsanız, O size iyi ile kötüyü ayırd edecek bir anlayış, bir feraset verir. Kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.’ Cenab-ı Hak diyor ki, ey iman edenler, iman edenlere söylüyor. Eğer Allah’a itaat ederseniz ona karşı günah işlemekten kaçınırsanız, O size hak ile batılı ayırt edecek bir feraset verir. Size bir nur verir kalbinize. O nurla size çıkış yolu gösterir. Bakın, kalbinize bir nur verir, siz o nurla iyiyi kötüyü ayırd edersiniz, o nurla kendinize bir çıkış yolu bulursunuz çünkü normalde ana hatlarıyla söyleyeceğim. Beş vakit namazı kılıyor, orucunu tutuyor, işte haramlardan uzak duruyor ama kalbinde kalbinde feraset nuru yok. Kalbindeki feraset nurunun olmadığından dolayı, o kimse iyiyi kötüyü ayırt edemiyor. Bakın burda Hazreti Allah haramı helalı demiyor, iyiyi kötüyü ayırt edemiyor.
Yani siz karşınıza gelen bir fikrin iyi mi kötü mü olduğunu, karşınıza gelen bir insanın iyi mi kötü mü olduğunu, size propaganda yapan bir siyasetçinin iyi mi kötü mü olduğunu, size herhangi bir konuda brifing veren bürokratın iyi mi kötü mü olduğunu, annenizin babanızın size iyi mi kötü mü konuştuğunu, çocuklarınızın iyi mi kötü mü olduğunu, arkadaşlarınızın iyi mi kötü mü olduğunu, iş yaptığınız insanların iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyor islam toplumu. Eşin iyi mi kötü mü bilmiyor. Söylediği söz iyi mi, kötü mü, bilmiyor. Sebep? Onun kalbinde iyiyi kötüyü ayırt edecek
bir feraset nuru yok. Sen iş verensin, senin yanında çalışan eleman iyi mi, kötü mü, bilmiyorsun veya sen çalışan bir kimsesin, işverenin iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyorsun. Bir iş yapıyorsun, o işe bakıyorsun. iş dışardan göründüğüne göre helal ama iyi mi kötü mü, bilmiyorsun. Bakın, her helal helaldir ama sana iyi mi bilmiyorsun. Yemek yemek helaldir, otursun, yemeğini yersin ama fazla yemek iyi değildir, kötüdür. Uyku helaldir ama fazla uyumak kötüdür. Konuşmak, kelam, kelimeler üretmek iyidir ama boş konuşmak kötüdür. Konuşmak iyi midir? iyidir. Eşler arasında diyalog iyi midir? iyidir. Konuşursun iyidir ama kötü mü değil mi? Konuştun nereye gitti veya konuşmadın, kötü mü, iyi mi, onu bilmezsin. Çünkü iyiyi ve kötüyü ayırt edecek, Allah senin kalbine mihenk taşı koymadı. Sebep? Sen çünkü tam net bir şekilde Kur’an ve sünneti yaşamadığın gibi Allah’ı zikretmiyorsun ve hakkıyla Allah’tan korkmak demek, hakkıyla Allah’tan korkmak! Öcü gibi değil bu, hani Allah’ı öcü gibi gösterelim, aman böyle titreyelim önünde, öyle bir şey değil bu. Allah’tan hakkıyla korkmak, Allah zikretmek, ona iman etmek, onu sevmek, Allah’tan hakkıyla korkmak, yaptıklarınla ayrı, bir de yapmadıklarına hesap vermek! Allah’tan hakkıyla korkmak.
işte eğer Allah’tan hakkıyla korkarsa o kimse, bir veli olacak, o velinin kalbinden nâmeler yürüyecek. O velinin kalbinden lütuflar tecelli edecek. Cenab-ı Hak onun kalbine ilham edecek. O da o ilhamla ne yapacak? Etrafı aydınlatacak. O kimse o kalbe gelen o nurla hakla batılı ayırt edecek. O kalbine gelen nurla varlığı yokluğu ayırt edecek. O kalbe gelen o nurla sonradan olan yani eski dilde hadis olarak nitelendirilen ama sonradan olan veyahut da baki olanları ayırt edecek. Eğer o normalde o nur var ise. O nur yok ise evet, o kimse ne yazık ki kalbi harekete geçmemiş olacak. Kalbi harekete geçmezse o zaman gerçek manada doğruyu ve yanlışı hak ve batılı ayırt edemeyecek. Talak, ayet 2: ‘Kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir kurtuluş yolu gösterir.’ Bu boşanmayla alakalı, Talak suresi boşanmayla alakalı meseleleri söyler ama bu Talaktaki ikinci ayeti kerimenin sonunda böyle bir müjde var, bakın bu müjde. Bu her ne kadar boşanma meselesinin içerisinde konuşulsa da bu ayeti kerime, buradaki, benim buraya bunu alma sebebim şu yani buradaki kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir kurtuluş yolu gösterir. Yani sen Allah’tan korkup da Kur’an ve sünnet dairesinde durmaya çalışırsın, Kur’an ve sünnet dairesinde hareket edersin, bakın boşanmayla alakalı bir meselenin, surenin içerisinden bu, ‘Allah sana bir kurtuluş yolu gösterir’, sen yeter ki bu noktada Allah’ın izinde, Resulullah’ın izinde yürümeye çalış. Bu meseleyi, bu normalde kalbe gelen ilhamın içine aldım. Bir de günümüzün meselelerine ışık tutacak. Evli olan eşler, evliliğinizi yürütmenin yollarını arayın. Siz eğer samimiyetle, ihlasla evliliğinizi yürütmeye
çalışırsanız, Allah size bir kurtuluş yolu gösterecek. Sizin samimiyetinizden ve ihlasınızdan dolayı. Sizin Allah’ın Kur’an ve sünnet ölçülerindeki bir evliliği methettiğinden ve Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri, Kur’an ve sünnet dairesindeki bir evliliği methettiğinden, alkışladığından dolayı, siz evliliğinizi yürütmek için yürütmek için çareler ararsanız, eğer evleneceği yürütmek için böyle bir azmederseniz, bu konuda gayret gösterirseniz, Cenabı Hak size bir kurtuluş yolu gösterir. Kurtuluş yolu. Sen yeter ki bir konuda gayret et.
Sen yeter ki bir konuda Allah’tan korkaraktan hareket et. Allah’ın sınırları içerisinde kalarak hareket etmeye çalış. Bu, hangi işin olursa olsun, evliliğin, eşin, çoluğun, çocuğun, malın, mülkün, iş hayatın hiç önemli değil. Sen bu konuda Kuran ve sünnet ölçüsünde durmaya gayret et. Kuran ve sünnet ölçüsünde hareket etmeye gayret et. Dergahında, işinde, sokağında, ilinde, ilçende, devletinde, hiç önemli değil. Sen halisane, muhlisane, samimi bir şekilde, Kur’an ve sünnet dairesinde duraraktan ben hayatımı idame ettireceğim dersen, Cenab-ı Hak zorunu kolaya eriştirir, zorluğunu kolaylaştırır, çıkmazını çıkar yapar. Bir bakmışsın bir anda her şeyi değiştirir, bir anda değiştirir. Sen onu görmekten uzak olabilirsin, sen ihlasla, samimiyetle davran. Sen onu anlamayabilirsin. Neden? Kalbin çalışmadığından. Kalbinde feraset nuru olmadığından, kalbinde zikrullah nuru olmadığından, kalbinde muhabbetullah nuru olmadığından. Açık açık konuşuyorum. Bunun oluşması için Allah’ı seveceksin, Resulünü seveceksin, Kur’an’ı seveceksin, sünneti seniyyeyi seveceksin, islam’ı seveceksin. Bilmen yetmiyor, seveceksin ve çalışacaksın ve onu yaşayacaksın. Yaşayacaksın ve göreceksiniz. Hayatınız boyunca dama dediğiniz yerde, bu yolun sonu göründü dediğiniz yerde, Cenab-ı Hak yeni bir yol açacak size. En tıkandığınız noktada Cenab-ı Hak bir kapı aralayacak size. Bu fakirin öyle olmuştur hep. Hiç ümitsizliğe düşmeyin Allah var ümitsizlik yok. Allah var! Bedende nefes duruyor mu, ümid et. Allah sıra dağlar gibi senin arkanda ama sen Kur’an ve sünneti yaşamak için azmet, her meselede. Evinde, işinde, aşında, çoluğunda çocuğunda, dergâhında, sokağında, şehrinde, ilinde…Sen doğru olursan seni kimse yıkamaz. Sen yıkılmazsın. Sen Kur’an ve sünnete uygun davranmazsan o zaman kork. Allah bizleri affetsin.
Bakara 194: ‘Allah’tan korkun. Bilin ki Allah muttakilerle beraberdir. Allah’tan korkun. Bilin ki Allah muttakilerle, yani kendisine itaat edenlerle beraberdir. iman edip salih amel işleyenlerle beraberdir’,‘Vel asr innel insane lefihusrün’, ‘Bütün insanlar hüsrandadır, iman edip iyi amel işleyen, hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.’ Bakın dört ana kural. Muttaki olmanız için! iman et, salih amel işle, hakkı ve sabrı tavsiye et. Oturma, oturduğun
yerde. Eşine tavsiye et, çocuklarına tavsiye et. Oturma oturduğun yerde. Hakikatin dışında bir şey gördüysen ona tavsiyede bulun, nasihat et. Başına bir musibet gelene de sabrı tavsiye et, Allah’a isyan etmesine müsaade etme. Kardeş, Allah’tan geldi, sakin ol, sabret de. Muttaki ol. Allah’a tam iyi bir kul ol, sen Allah’a iyi bir, tam bir kul olursan, merak etme, hiçbir şey sana zarar veremez. Bu dünya gelip geçici, benim yaşım atmışüç, arkaya dönüp baktığımda, dünmüş gibi geliyor her şey. Bir bakıyorsunuz ya da çok hareketli bir hayat yaşadığımdan, ben atmışüç olduğuma dahi inanmıyorum. Bazen diyorum, ulan diyorum atmışüç yaşına gelmişim ya diyorum. Sanki dün gibi ya. Evet, sanki böyle daha dün yeni derviş oldum, heyecanım yerinde, böyle şeyhimi göreceğim, onunla yol yürüyeceğim…Benimki biraz hayalperestlik belki de ama ben o sağmış gibi devam ediyorum. Ne olacak ki? Onlara ölü demeyiniz diyor ya, ben nasıl ölü diyeyim şimdi onlara ölü demeyiniz derken. Bu heyecanını yaşamak, o heyecanı tatmak, her an o heyecan üzerine durmak. Bir bakıyorsun yıllar yılları kovalamış, yıllar yılları kovalamış… Ya diyorum, Adnan hocayı dün everdik, Adnan hoca diyorum şimdi çocuklarını everiyor, torun sahibi diyorum. Ya daha dün evlendirdik biz bunu diyorum, nerden bu adam diyorum, çoluk çocuk sahibi oldu, torun sahibi oldu diyorum.
Bu şimdi neden? Yani böyle yıllar yılları şey yapmış kovalamış. Bakıyorum ismail aynı daha, karakaşlı kara gözlü, yakışıklı. Ya diyorum, bu adam kuru fasulye yemeğe geliyordu, diyorum hiç değişmedi. Tabi bu Demirtaşlılar iyi bakıyorlar ona böyle. idris, iyi bakıyorsunuz değil mi? Yoksa Demirtaş’ın altını üstüne getiririm ha, bak öyle yapmaz zannetmeyin yani, efelik damarım tutmasın. Dedem benim efelerden. ismail, yok değil mi sıkıntı. ismail de sizi kolluyor ha, ne zaman sorsam hiç bir sıkıntı yok diyor, vallahi kolluyor! Şimdi baktığımız zaman hayata gelip geçiyor. O heyecanı yitirmemek, o heyecanı kaybetmemek, ilk günkü gibi devam etmek, bu çok önemli bakın. Hayatınızın neresine bakarsanız bakın, ilk günkü o heyecanı kaybetmemek. Hani Aişe annemiz soruyor ya, ‘Ya Resulullah, beni nasıl seviyorsun?’ Şimdi kadınlar ne kadar seviyorsun diyor. Ya sorma o soruyu. Ne kadar seviyorsa sorma, bu yanlış soru. Yanlış soruya doğru cevap bekliyorlar. ‘Ne kadar seviyorsun?’ Ya ne kadar diye soru yok. Ya? Nasıl seviyorsun. Çünkü onun miktarını bulmak, tespit etmek zor bir şey ama diyor nasıl seviyorsun. O da ne diyor? Sarmaşık gibi. Arasıra soruyor yor ya, ne alemde? ‘Kördüğüm’, özür dilerim, diyor ki nasıl seviyorsun? ‘Kördüğüm’…iki ucu yok. Ne muhteşem bir anlatım ya! Yani, Hazreti Aişe annemiz kendisini duvara böyle vursa, resmini çıkartsa hakkı, öyle bir cevaba. Muhteşem bir cevap ama işte, Aişe annemiz aşırı kıskanç. Arada soruyor, kör düğüm ne
alemde? Kördüğüm ne alemde. Cevap yine muhteşem, bir peygambere yakışan cevap: ‘ilk günkü gibi’. Şimdi sevmek, ilk günkü gibi tazeliğini muhafaza etmektir. Hani Mustafa Özbağ der ya, fırından çıkmış, çıtır çıtır ekmek sevilmez mi?’ Şeker hastasıysan sakın bu lafa kanma, Fatih Hoca valla kulağını büker! Şeker hastaları, sakın bu sözüme dikkat etmeyin ama bir fırından çıtır çıtır ekmek çıkmış, mis gibi kokuyor, içine peyniri tereyağını, balı yatır. O sıcak sıcak, çıtır çıtır ye. Lezzetli değil mi? Tabi, çok lezzetli. Annemin bir şekeri çıkıyor, güldür güldür güldür gidiyoruz biz, 450 km. Bu böyle komalarda. Haydiii, hastaneye götür. Hastanede bir ölçüyorlar, dörtyüzelliden sonra makine ölçmüyor zaten, hastanede bir ölçüyorlar, altıyüzseksen. Allah’ım ya Rabbim! Ne yiyor, ne içiyor bu diyorum ya.
Dayanamadım, dedim anne geliyorum, sıkıntı yok, ne zaman olsa gene gelirim. Allah rızası için dedim ya, ne yapıyorsun, bunu söyle bana dedim ya, bileyim yani dedim. Şimdi gözleri görmüyor ama gözünü çeviriyor sesin geldiği tarafa. Kızmıycan ama dedi. Kızmayacağım dedim ya, söz mü dedi. Ya ne zaman kızdım sana anne dedim. Ben kızdı mı kendime kızıyorum zaten dedim. Olan gene bana oluyor dedim. Sana ne diyeceğim dedim. Mustafa dedi, hani dedi Ayşe on, onbirde geliyor ya, dedi. E dedim. Ben dedi sabahleyin ekmeği aldırıyorum fırından dedi. Böyle bir güzel yarıyorum onu dedi. E dedim. içine dedi tereyağını bir güzel sürüyorum dedi. Ya anne, sen onu sürmüyorsundur, tereyağını yatırıyorsunuz dedim ben. Ha öyle dedi. Tereyağını sürmek için böyle ekmek sürmek lazım, annem bilmez öyle şey. Annem ekmeğin içerisine tereyağını yatırır. E dedim ben. Vallahi dedi balı da bir döküyorum içine dedi. Sürmüyor, döküyor! Üstüne dedi bir de peynir ufalıyorum böyle elimle dedi. O bizim Bayındır’ın tulum peyniri. Bir de onu ufalıyorum dedi. Kapatıyorum dedi. Mis gibi onu dedi çatır çutur yiyorum dedi. Onla bırakmazsın anne sen bunu dedim. Dedi karpuzu alıyorum dedi. Ayağımla ite ite dedi. Çeşmenin başına getiriyorum dedi. Bahçede yapıyor bunu. Gücü yok karpuzu kaldırmaya, karpuzu kaldırıyorum dedi böyle yukarıya dedi bir bırakıyorum dedi. Çat diye karpuz yarılıyor ya dedi. E dedim. Bir güzel yiyorum onu dedi. Bir de çeşmeden su tutuyorum oraya dedi. Sonra Ayşe geliyor dedi. Ben yatıyorum yine dedi. E dedim. ‘Bir de onla kahvaltı yapıyorsun dedim. E dedi ona desem ki dedi. yarım ekmek yedim, ya bana kızar dedi. Bir de onla kahvaltı yapıyorum dedi. Anne normal dedim ya 680.
Şimdi, kadın o sıcak ekmeğin lezzetini arıyor. O sıcak ekmeğin çıtır çıtır ekmeğin lezzetini arıyor. Sevmek, sevmek, her sabah çıtır ekmek yemek gibidir. Eğer çıtır ekmek gibi seviyorum dediğiniz kimse, hep lezzetli geliyorsa, o zaman siz seviyorsunuz. Ama yok, bir gün çıtır ekmek gibi bir gün
bayat ekmek gibi ise at kenara, öyle değil. işte Allah’ı sevmek, her gün çıtır ekmek yemek gibidir. Peygamber sallallahu ve sellem i sevmek, her gün o çıtır ekmeğin kokusunu alır gibi onun kokusunu almaktır, tazecik. Tazecik ve her kokladığında ayrı bir koku almaktır. Sevmek böyle bir tecelliyattır. O yüzden Hazreti Aişe annemiz nasıl o düğüm ne durumda dediğinde kördüğümde, ilk günkü gibi diyor. işte, Allah bir sefer sevilir. O ilk sevdiğinde, ilk günkü gibi onu koruyabiliyorsan, onu hatta onu daha da derinleştiriyorsan, hatta daha da ileri söyleyeyim, o ilk günkü gibi aşkını, muhabbetini tuttuysan, o seni kurtuluşa götürür. O seni kurtuluşa götürür. işte Allah, muttakilerle beraber yani sen Allah’la olan irtibatını sağlam tutarsan, Allah seninle beraber. Öyle olunca, o seninle beraber. O zaman, senin kalbin ne olacak? Hep doğru noktada duracak. Doğru noktada duracak. Ankebut, ayet 69: ‘Uğrumuzda mücahede edenlere biz mutlaka yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah iyilik edenlerle beraberdir.’ Şimdi, uğrumuzda mücahede edenlerle mutlaka yollarımızı gösteririz. Yani, uğrumuzda yani sen Allah için mücadele ediyorsun, Allah için yapıyorsun her şeyi. Burası çok önemli; namazı Allah için kılmak, orucu Allah için tutmak, zikrullahı Allah için yapmak, hayır hasenatı Allah için yapmak, buraya sohbete Allah için gelmek, buradan çıkıp evine gitmek, Allah için evine gitmek, eşini Allah için sevmek, çocuklarını Allah için eğitmek, çocuklarını Allah için muhafaza etmek, evini, eşini, toprağını, vatanını, milletini Allah için sevmek, Allah için korumak. Bütün ne yapıyorsan hayatında her şeyi Allah için yapmak, sufiliğin ana kaidelerinden birisidir. islam’ın ana kalitelerinden birisidir. imanın ana kaidelerinden birisidir. Her ne yapıyorsan Allah için yapmak.
Hani savaşta birisi tam şehit olacaktı dediler ki, ‘Filanca sahabeler dedi ki şehit oldu. Allah Resulü dedi ki hayır, şehit olmadı. Sahabe koştu, buldular onu böyle cesetlerin içinden. Hemen birisi gitti, ensesinden tuttu, kaldırdı onu. Dedi ki ne için savaştın. O dedi ki bu namussuzlar, bu kafirler, bu müşrikler gelirler, bizim hurma bahçelerimize sahip çıkarlar, talan ederler diye savaştım, dedi ve öldü. Sahabeler geldiler, saddak ya Resulullah dediler. Evet, o hurmalıkları için savaşmış. Bakın, onun için şehit olmadı dedi. Hatta yine bir savaşta bir kimse ganimetten küçük bir şey aldı, haksız olarak, ganimetten. Allah resulü dedi ki o da şehit olmadı. Küçücük bir ganimetten kendine bir şey ayırdı. Dikkat edin, Allah için olacak. Eğer her şey Allah için olmuyorsa, yok hayır, sen doğru yolda değilsin ve Cenab-ı Hak Allah için olmadığından dolayı sana yolunu göstermeyecek. Senin kalbine bir nur verip, senin kalbine vahyetmeyecek. Senin kalbine ilham etmeyecek ve sen doğruyu göremeyeceksin, doğruyu bulamayacaksın. Sebep? Çünkü sen Allah için mücahede etmiyorsun. Bir makam için mücadele ettin, mevki
için mücadele ettin, siyasette bir yere gelmek için mücadele etsin, bürokratik olarak bir yere gelmek için mücadele ettin, dergahta çavuş olayım, zakir olayım, nakib olayım, nükebba olayım, şeyh olayım diye uğraştın. Allah için uğraşmadın. Baktın beni bir şeyh eder mi, bana bir icazet yazar mı, baktın ya ben burda bir zakir olsam, şunu şöyle yapardım, bunu böyle yapardım…Senin elini tutan mı vardı, yapsaydın. Yok ben çavuş olsam şöyle yapardım. Elini tutan mı var, yapsaydın. Yok! O makam istiyor, makamla yapacak onu. Allah için değil veya bir fukaraya tasattuk edecek ya, Allah için değil, bak tasattuk ediyorlar. Göstersin onu, o yapıyor onu! Allah için değil, gösteriş için, gösteriş için, şatahat için şatafat için desinler diye yapıyor, desinler. Allah muhafaza eylesin.
O zaman onun yolunu kapatıyor. Ne yaptı? O kimse kendi yolunu kendisi kapattı. Allah için mücadele etmedi, Allah için mücahade etmedi. O baktı, ya ben gideyim şurda bir evleneyim, ben gideyim burda bir iş sahibi olayım. Ya yardım ediyorlarmış orda birbirlerine, birisi geldi öyle dedi, yani ben beş altı aydan beri gelip gidiyorum buraya dedi ya hiç bir yardım almadım ben dedi. Yaa, Allah Allah dedim ya, dedim benim de aynı. Nasıl yani dedi. Ben de otuz beş senedir geliyorum, dedim. Kimse bana yardımcı olmadı, dedim ya. Dedim otuzbeş seneliğim, ben bir yardım almadım. Sen daha yeni başlamışsın, altı ay olmuş dedim ya, dur sabret dedim. Ben otuzbeş sene bekleyemem ya, dedi. Valla sen bilirsin, karar senin, dedim. Ya sen gerçekten dedi, yani üstadım dedi ya otuzbeş yıldır dedi sana kimse böyle dedi bir yardım eden olmadı mı, dedi. Allah yardım ediyor dedim. Birisi kalkıp da dedim sen ne yapıyorsun demiyor bana dedim. Benim dersimi ben vereyim efendim dedi. Bana dediler ki dedi oraya gidersen zengin olursun dedi. Ya nereye zengin olacaksın, dedim. Ben üç sefer iflas ettim, orada dedim. Kaç sefer dedi. Üç sefer dedim. Bir de arkamdan çalınan davullar dedim bunun cabası dedim. Nasıl dedi. En son iflas ettiğimde bir milyon dolarım gitti benim dedim. Yakanı kurtar burdan dedim. Ben dersimi iade ettim, dedi. Bürodan içeri bile girmedi, büronun önünde oluyor. Ben de dersini aldım. Kurtardın kendini dedim. Ne iş yapıyorsun sen, dedim. Ben fabrikada çalışıyorum, dedi. Valla onu da kaybederdin burda, dedim. Böyle baktı gözümün içine hani şaka mı yapıyor diye. Gerçekten kaybederdin, dedim ya, sen aman fabrika sımsıkı tutun, seni oradan işten atmasınlar bak, dedim. Sonra dedim bize kabahat da bulma işten atılırsan. Oraya sımsıkı tutun, dedim. Şimdi Allah için değil, bakın Allah için değil, ucuna bir şey eklemiş, bir şey eklemiş! Ucuna bir şey eklediysen ona ulaşamazsın. Allah için olan dergahlarda, tekkelerde sufilik yolunda, ucuna bir şey eklersen ömür boyu ona ulaşamazsın. Sebep? Orası, Allah için olan bir yer. O
yüzden ucuna eklediğin, arkasına eklediğin şey asla olmaz, Allah muhafaza eylesin. O yüzden eğer ki Allah için, Allah yolunda mücahede edersen Cenab-ı Hak sana yolunu açacak. Senin yolunu gösterecek ve sen, evet, velilerin içinden gelen o namelere, o nağmelerin tecelliyatına mazhar olacaksın.
Ayeti kerime, Hadid, 28: ‘Ey iman eden kitab ehli! Allah’tan korkun ve peygamberlerine iman edin ki Allah da size rahmetinden iki misli versin. Kendisi de aydınlık içinde yürüyeceğiniz bir nur bahşetsin ve sizi bağışlasın.’ Bakın bu da bu ayeti kerime de Hıristiyan ve Yahudiler için söylenmiş bir Ayet-i Kerime gibi görünür zahiren. Yani kitap ehli eğer ki peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine iman ederse ne yapacaklar? Ondan sonra Allah onlara rahmetinden iki misli verecek ama sen de peygambere iman edersen, Allah senin rahmetini eksiltmeyecek. Sana da ne yapacak? iki misli verecek. Ne diye dua ediyoruz? Yarabbi dünyada da ahrette de bize iyilik ver. Amin. Ne diyor velilerle alakalı? Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır. iki rahmet oldu mu? Yani kafirler, Hıristiyanlar Yahudiler, onlar peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine iman edince, iki nur alacak, iki rahmet alacak, ümmeti Muhammed almayacak diye aklınıza gelmesin, her ne kadar müfessirler bu ayet-i kerimeyi böyle tefsir etseler dahi ayet-i kerime aslında Ümmet-i Muhammed’e de müteallik. Neden? Kur’an bize geldi. Kur’an Muhammedilere geldi ve bütün insanlığa geldi, iman edenlere geldi. O zaman bizim için de iki rahmet var, ‘siz Allah’a ve Resulüne iman ederseniz ve itaat ederseniz, size de iki rahmet var.’ Az önce dediğim gibi dünyada da bize iyilik var ahirette. iki rahmet oldu. E velilerle alakalı. ayet-i kerime de ne diyor: ‘Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır.’ iki rahmet oldu mu? Oldu.
E şimdi soruyorlar, velilerle alakalı ayet-i kerimede peygamber sallallahu ve sellem e: ‘Ya Resulallah, ahiretteki müjdeyi anladık, cennet, cemalullah. Dünyadaki müjde nedir?’ Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem cevap veriyor: ‘O velilerin görüldüğü ve onların gördüğü rüyalar, müjdedir onlara.’ Sen bir veliyi, bir mürşid-i kamili rüyanda görüyorsan, sana müjde, Allah’tan rahmet bu. Bunu küçümseme, bunu kenara atma. Tırmizi’nin naklettiği hadisi şerifte: ‘Ancak salih insanlar, salih rüyalar görür. Rüya, peygamberliğin kırkaltı yüzünden bir cüzdür. Peygamberlik bitmiştir ama mübeşşerat kapısı açıktır.’, ‘Ya Resulallah, mübeşşerat kapısı nedir?’ Ahir zamanda salih kulların görmüş olduğu müjdeci rüyalardır.’ O zaman kardeş, sen dikkat et, senin önüne de ne olacak? Cenab-ı Hak bir nur koyacak ve siz o nurla, o nurla ne yapıyor, sizin kendisiyle aydınlık içinde yürüyeceğiniz bir nur bahşediyor. Sen gidecek olduğun yolunu görüyorsun. Yolunun aydınlığını görüyorsun ve o aydınlık içinde yürüyorsun. Bu rahmeti, bu bereketi, bu ikramı sakın
önemsizleştirme, sımsıkı yapış, sımsıkı dur ve yoluna sahip çık. Allah muhafaza eylesin. Hadid, 12. (Bu konuyu bitireyim artık, hakkınızı helâl edin, müsaade edin.): ‘O gün mümin erkeklerin ve kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu görürsün. Mahşere geldik. Yani o kimse bütün hayatını Kur’an ve sünnet dairesinde yaşadı, Allah’ın bahşettiği, yolunu aydınlattığı, nuruyla yürüdü ve iş mahşere geldi. Hadid, 12, ‘O gün mümin erkeklerin ve kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu görürsün.’ Bakın, nurlarının! O nur senin, Allah’ın sana bahşettiği hususi bir nur. Sen hem Allah’tan korktun, hem Allah’a iman ettin, farzları yerine getirdin, nafileler ile Allah’a yaklaştın, Allah’ı zikrettin, Cenab-ı Hak senin kalbine bir nur verdi. O kalbine verdiği nurla sen hak ile batılı ayırt ettin. O kalbine verdiği nurla sen iyiyi kötüden ayırt ettin ve kendini Kur’an ve Sünnet nazarında, doğrultusunda hep taze tutun. ‘Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz, öyle diriltilirsiniz’ hadisi şerifi sende tecelli etti. Sen, Cenab-ı Hakkın sana bahşetmiş olduğu nurla öldün. O nuru seyrede seyrede, o nurun içerisinde son nefesini verdin. Şeytan senin kalbine işeyemedi çünkü senin kalbinde Allah’a karşı bir sevgi, Resulullah’a karşı bir muhabbet ve Allah’ın zikri var gümbür gümbür.
Sen her gün ‘lailaheillallah, lailaheillallah Allah, Allah’, senin zikrin ne ise, senin esman ne ise, sen o zikirle, o esmayla hemhal oldun. O zikrullahın, o esmanın nuru senin kalbinde oturdu. Dara düştün, Allah’ı zikrettin, o nur sana doğruyu gösterdi. Sen müşkülatını halledemedin, naçar kaldın, Allah’a yaslandın, onu zikrettin, o senin yolunu açtı ve o nurla sen aşina oldun ve o nur tecelli ettiğinde, sen artık, senin o bir delilin oldu, senin bir hüccetin oldu. Bildin ki o sabah kurtuluş sabahı. Dedin ki bugün sabah bitiyor bu imtihanım. O nur geldi, seninle konuştu, seninle sohbet etti. Geldi, başını okşadı. Geldi, sana doğruyu hakikati söyledi. Karşındaki yalan söylerken o nur geldi, inanma dedi. Karşındaki hakkı batıl, batılı hak gösterecekti, o nur tecelli etti gönlünde, baktın adam, şeytan suretinde, dili çatallı, yılan dili gibi ama o çok tatlı konuşuyor sana. Dedin ki yok, bu öyle değil. Nur senin neyin oldu? Mihmandarın oldu. Mihmandarın oldu, sana dedi ki şunu yaptır, yaptırdın, isabeti gördün. Haa dedin ya, bu kalbe gelen ilham doğruymuş ama o nurla hareket ettin. Ne oldu? Son nefesine kadar o nurla beraberdin. Nefesi verdin, o nurla beraber. Kabirdesin, o nurla beraber, kabir de nurlu, onunla. Kabirden kalktın, kadın, erkek burda değişmedi bir şey; sağında, solunda o nur var. Sen mahşere emin adımlarla değil, emin bir şekilde kanat çırparak gittin. Herkes hesapla kitapla uğraşırken, bir münadi melek dedi: ‘Sen, Allah’ın gölgesine gel’. Sen Allah’ın gölgesine gel. Hüüüüp, çekti, bir baktın ordasın, etrafındakiler tanıdık. Aaa, Abdülkadir Geylâni
hazretleri, evet ya, ben zikrullahta görmüştüm onu. Aaa, Ahmed er-Rufai hazretleri, evet ya, elinde şişlerle kaç sefer geldiydi, gördüydüm. Kim? Filanca. Kim? Fişmanca. Ooo, orda.
Allah’ın gölgesinde gölgelenenlerle berabersin. inşallah. O nur, ayetle sabit, önünde ve ardında, sağında ve solunda ama o nuru bu dünyada yaşarken göreceksin. Görmesen dahi şuna iman et, Allah’ı zikrettiğin müddetçe, farzları yerine getirdiğin müddetçe, haramlardan uzak durduğun müddetçe, sen o nurun içinde yaşıyorsun. Görmekten uzaksın, o ayrı mesele. Allah bizi affetsin.
“Ey Kevn-ü fesat âleminde tamamiyle çürümüş canlar! Ebedi canları-
nız ne vücuda geldi ne doğdu”
Saat 10.12 oldu. Bu, normalde bu ana kadar olan şeyler bu velilerin nameleri ile alakalıydı. O yüzden normalde velilerin nameleri o zaman bu Allah affetsin, nefislerinden doğan heva ve heves değil, hakikat perdesinden açılmış bir nâme. Velilerin içlerinden. Bu nâmeleri dinleyebilmek için bu nâmeleri duyabilmek için bu nâmeleri anlayabilmek için o zaman veliye hakikat noktasında kulak vermek lazım. Eğer öyle olursa bunları duyar, işitirsiniz. Eğer öyle olmazsa, bunları duymaktan, işitmekten uzak olursunuz. Önümüzdeki haftaya devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Allah hepinizden de razı olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin. Biraz uzadı ama sohbet, bu konunun bu kısmının bitmesi lazımdı bence. Yarım bırakılacak bir şey değildi. Bu konuda uzattığım için tekrar hakkınızı helal edin inşallah. Allah razı olsun. Geceniz hayır olsun inşallah…Eyvallah Selamunaleyküm.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları