Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve Ümmeti Muhammedi hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim Müslümanlara zulmeden Çin, israil, batı, nerde ne varsa, kim, Müslümanlara zulmediyorsa Cenab-ı Hak hepsini kahru perişan eylesin, hepsini de yerin dibine batırsın. Devletlerini batırsın. Amin. Ecmain. Allah razı olsun, biraz geciktik, kantarın topuzunu kaçırdık. Sonuç itibariyle Ramazan. Öyle olunca bir de Allah razı olsun bizim Nuri kardeş ziyarete geldi oğluyla beraber. Onlar hem Oktay’ı ziyaret ettiler. Oktay’ın da herkese selamı var. O yüzden biraz böyle hem benim kafam toplansın diye baktık. Anca toplanıyor artık. Şimdi ben şeyh efendinin ilk zakirlerindendim, onun şeyhliğinin ilk zakiriydim. tabii gençliğini biliyoruz ya. Yıllar, yılları geçti. Yıllar, yılları geçti, bir müddet sonra artık şeyh efendi eskisi gibi değil tabi. O zaman şöyle düşünmeye başladıydım, yormayayım, üzmeyeyim, sıkıntılı işlerden ona hiç bahsetmeyeyim çünkü yaşı geçiyordu artık böyle. Şimdi kendi kendime, benim yaşım geçmeye başladı. E artık yaş geçince ancak toparlanıyor insan. Hatta Hacı Cafer’e dedim ki Hacı Cafer atmış üç tam ölüm yaşıymış dedim, Allah Resulü sallallahu ve sellem atmış üçte öldü ya, yani dedim ki tam ölüm yaşıymış, ne güzel dedim. Böyle her şey gençken, diriyken böyle, hani yaşadı yaşayacağını, oldu olan, atmış üçte vefat etti gitti. Bu dünya bu kadar bir şey. Allah iyi etsin inşallah. 1910. beyitten devam ediyoruz inşallah:
“İsa’nın nefesi seni diriltsin, kendisi gibi güzel ve mutlu bir hale getirsin.”
Hz. Pir’e göre her dönem isa nefesli olan büyük mürşitler veliler vardır. Aslında, hani daha önceki derslerde işlediydik. Kırkların içerisinden bir kısmı peygamber kalbiyle, o hususiyetlerle hususilenmişti. Aslında ne kadar peygamber gelip geçtiyse, bu manada hepsinin peygamberlik makamı değil, hepsinin işini yapan veliler de vardır, evliyalar da var. Nasıl peygamberler, kimisi kimisinden üstün ise mesela dört büyük peygamber var ya, bu da onun gibi dört büyük peygamber yerine dört büyük mürşidi kâmil, veli, bunlar da böyle kendi kendine bir peygamberlik hiyerarşisi var. Velilerin mürşidi kamillerin de evliyaların da kendi içlerinde böyle bir hiyerarşi vardır. Yani zamanın kutbu ile işte sağındaki solundaki kutuplar, onların sağındakiler, onların solundakiler beşli oldu. Bir daha sağına soluna koy, yedi oldu, ondan sonra kırklar oldu. Bunların da kendilerine göre dereceleri var. Kendilerine göre bir halleri var.
(Umreciler gelmiş, Abdürrahim hoş geldin, hepiniz hoş geldiniz. Allah kabul etsin inşallah hepinizinkini de… Rabbim tekrar tekrar nasib eylesin inşallah. Allah mübarek etsin cümleye, gidecek olanlara da gidenlere de inşallah.)
Hz. Pir hani böyle Mehdi arayanlara der ya, “Zamanın Mehdisi senin git zamanın isa’sı olan zamanın Mehdisini bul” der. Yani, bu nedir, işte isa aleyhisselam gibi bir veli bul, bir mürşit bul. Çünkü bunda rumuz vardır. Rumuz şudur: Seyr-i sülûkta bir velinin ulaşacağı son nokta, peygamberler öğretisiyle isa aleyhisselamdır. isa aleyhisselamda öğretimi bitince, artık o direkt Hazreti Muhammedi Mustafa’nın öğretisine geçerse eğer, o zamanın kutbu olur. O, onun öğretisine geçer. Hatta, sağındaki, solundaki de onun öğretisine geçer. Bunlarda aynı zamanda hem de Ehlibeyt damarı vardır. Şimdi isa’nın nefesi seni diriltsin deyince yani isa nefesli gibi bir veli, bir mürşidi kamil bul, o seni manevi olarak dirilsin. Şimdi, isa aleyhisselama mucize olarak ona çok değişik mucizeler verildi. Yani normalde o güne kadar gelen peygamber silsilesinin içerisinde en fazla, o güne kadar gelenlerin içerisinde en fazla mucize verilen bir peygamber. Maide 110: “O gün Allah şöyle der. Ey Meryem oğlu isa! Sana ve annene olan nimetimi hatırla. Hani seni Ruhü’l Kudüs ile desteklemiştim. Beşikteyken ve kemale ermiş iken insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti Tevrat’ı ve incil’i öğretmiştim. iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor ve ona üflüyordun. O da iznimle kuş oluyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış olan kimseyi iznimle iyileştirmiştin. Ölüleri iznimle kabirden çıkarıp diriltiyordun. israil oğullarına apaçık delillerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin, ‘Bu apaçık bir sihirdir,’ dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.”
Bakın şimdi bütün dünyada peygambere verilen mucizeleri reddetmek, bunları normalde böyle bunlar olmamıştır, akla vuruyorlar ya akıllarıyla bunlar olmamıştır diyen hem Hıristiyanlardan hem Yahudilerden hem Müslümanlardan bir güruh var. Hatta Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin üzerinde de mucizelerden tartışmaya açan o gruplar da var ya, bütün böyle mesela mucizelere inanmıyorum, böyle bir şey olmaz diyorlar. Akıl üstü çünkü. Akıl üstü olunca matematiğe girmiyor o iş, matematiğe girmeyince de reddediyorlar ama biz Kur’an’a iman ettik. Biz Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in peygamberliğine de iman ettik. Hak olduğuna iman ettik. O yüzden Kur’an’a iman ettiğimiz için, Kur’an’ın söylemi bizim için bir gerçek. O zaman isa aleyhisselam ne yapıyormuş? Kabirden, bakın, kabirden ölüleri diriltiyormuş Allah’ın izniyle. Gidiyordu kabristanın başına küntü biiznillah diyordu, kabirdeki kalkıyordu. Hatta Geylâni hazretlerinden bir kıssa söylerim ya hani, Hristiyanın birisi geliyor diyor ki, bizim peygamberimiz ölüleri diriltiyor. Alâ diyor, bir kabrin başına geçiyor okuyor, küntübiiznillah diyor, kabirdeki kimse keman çala çala kalkıyor. Biz de diyor Muhammed ümmetiyiz, biz diyor, mesleğiyle beraber diriltiriz, hani ondan bir çıt daha ileride. Kemancıymış adam, küntübiiznillah diyor, keman çala çala kalkıyor, ondan sonra işi bitince tekrar kabre giriyor. Şimdi burdaki tabi Hazreti Pir’in burdaki isa’dan kastı, bu değil. Burdaki isa’dan kastı diyor ki, git isa’nın nefesi seni dirilsin. O zaman isa nefesliler hep var. Burdaki isa’dan kasıt, zamanın mürşidleridir. Sen bir ehliyetli mürşid bul, o ehliyetli mürşide git teslim ol, onun nasihatlarıyla, onun sana yol çizmesiyle, sen manevi olarak diril çünkü o zamanın mürşidi ve Allah ona bir hikmet vermiş, Allah, onu hikmetiyle bezemiş. Allah onu hikmetiyle bezediği için onun nefesi sana dirilme olur, inanırsan tabi olursan, teslim olursan”
Çünkü Bakara 269’da da Allah hikmeti dilediğine verir. Kime Hikmet verilirse ona çok hayır verilmiş olur. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır der. O zaman, demek ki o hikmeti anlayışı, feraseti, sözünde isabetli olmayı, işi yerli yerince yapmayı Cenab-ı Hak o mürşitlerine, o mürşitlerine vermiş. Onları bu noktada Cenab-ı Hak desteklemiş. Hikmetin sahibi Allah çünkü. insanlar bu noktaya böyle çalışarak gelebilecek noktada değil. Bu bir meslek olsa, bir kimse bir meslek icra etse, çalışarak o mesleği öğrenir ama bu manevi meseleler Allah’ın lütfuyla, ikramıyla yani senin sadece çalışman buna yetmez. Allah’ın lütfu, ikramı, ihsanı lazım. Normalde o mürşitler, her biri birer manevi rehberdir. Rehber deyince müritlerin bu noktadaki manevi gelişimlerini, manevi durumlarını, normalde tasavvufi olarak, onların ne yapmaları gerektiğini öğretir. Nerde nasıl davranacaklar, nerde nasıl yapacaklar, o manevi bir mihmandarlık yaparlar. Aynı zamanda
o mürşidin bu manada sohbeti, zikri, nefesi karşıdaki kimsenin ruhuna hitap eder. Nefisine de hitap eder, nefsi onu kaldırmaz, nefsi onun gitmek istemez, nefsi bir mürşide tabi olmak istemez ama ruhu ondan tat alır, lezzet alır. Ruh gitmek ister, onunla beraber olmak ister. Nefis onunla beraber olmak istemez, nefis buradan insanı kaçırmaya çalışır, geri döndürmeye çalışır ama ruh baskın çıkarsa o mürşidin önünde ona diz çöktürür. O yüzden aynı zamanda da mürşid onun için yaşayan bir örnektir, yaşayan örnek. O bakar yani bir tasavvuf yolu, bir mürşid, bir sufilik yolu neler yaşanır, neler yaşandığında nasıl davranılır, yolda neler olur, onları da o mürşidin başında görür onu. Şimdi herkes zanneder ki bir mürşidin başına hiçbir şey gelmeyecek. Asıl mürşidin başına gelir her şey ne gelecekse. Sebep? Çünkü mürşidin başına geldiğinde mürşid ne yaptı, o başına gelen bir şeyle nasıl bir yol izledi? Ona örnek olacak çünkü mürşit aynı zamanda nedir? Sufilere, dervişlere yolda örnektir.
O yüzden mürşitlerin mesela eski dervişliklerinden anlatmaya ruhsat vardır, onlara eski şeyhlerden anlatmaya ruhsat vardır. Mesela bir dervişin kendi yaşadığı halleri anlatması caiz değildir, başkasına, ‘Ben şöyle rüya gördüm, benim başıma şöyle geldi, biz bunu böyle yaptık, ben bunu böyle yaptım,’ bu derviş için caiz değildir. Derviş için caiz olan üstadlarına anlatmaktır, pirlerine anlatmaktır. Ama bir mürşit kendi başına gelenleri anlatabilir mi? Anlatabilir. Örnek olması için anlatır veyahut da mürşidin neler yaptığı, neyi nasıl yaptığı dervişlere anlatılır mı? Evet, bu da örnekleme açısındandır çünkü bir mürşid dervişlerin önünde örnek hükmündedir. Bazen insanlar şöyle düşünürler, yani işte bu mürşidin başına hiçbir şey gelmeyecek, bu yanlış bir şeydir. Gelmiyorsa o mürşid değildir zaten, bir mürşidin başına bir şey gelmiyorsa, o mürşid değildir. Başına bir şey gelmeyecek olsaydı, peygamberlerin başına bir şey gelmezdi. Bakın, başına bir şey gelmeyecek olsaydı, peygamberlerin başına gelmezdi. Koskoca Hazreti Muhammedi Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem in dahi namusuna iftira attı bu insanlar. iftira atılmasaydı, Hazreti Peygamber’e de iftira atmayacaklardı. O iftirayı da göreceksin, namusuna iftira atmayı da göreceksin. Şeyh efendi öyle derdi, demirden leblebidir derdi ve bir de hani bir şey yapamıyorsun ya, dermişlik var, yani böyle bir şey yapamıyorsun, onu normalde atlatıyorsun bir şekilde. işte bu aynı zamanda mürşid nedir? Örnektir. Sen ona bakarak, o örnekleri görerekten manevi olarak dirilirsin. Mürşitler duadır, mürşitler şifadır. Bak duadır, şifadır. Nasıl? Mürşitler müritlerine manevi olarak, manevi olarak sıkıntılarına çözüm bulurlar, manevi olarak dertlerine derman bulurlar. Allah’ın izniyle, o mürit manevi bir sıkıntı yaşamaz, yani zikrullah yaptı.”
Şimdi öyle zikrullah yapanlar az ama çok zikrullah yaptı, o zikrullahtan dolayı ona manevi herhangi bir sıkıntı olmaz. Mesela işte şimdi bazı dergahlar, tarikatlar var otuz bin Lafzayı Celal veriyor, adamın tiki varmış gibi değişik hallere giriyor. Sebep? Onun üzerinde manevi bir koruma olmadığından dolayı veya ders çekerken bir kimse örneğin biraz dersleri arttırsa kendi kafasından cinni tayfası ona musallat oluyor. Ondan sonra şunu diyorlar ya: ‘Bu dergaha gitti öyle oldu.’ Değil, o doğru bir dergaha gitseydi öyle olmazdı. Ben 36-37 yıldır dergah içindeyim, hiç öyle olan olmadı. Hatta öyle olanlar geldi, burda düzeldi. Öyle olanlar geldi, burda düzeldi. Hatta diyorum ki böyle olanların birisi var da kardeşler getirmeyin diyorum, herkes kendi delisine baksın. Öyle ya, işte ben filanca yere gidiyordum, böyle böyle oldu. Eee? Ben şimdi size geleyim. Beni arıyorlar. Değil kardeşim. Git, kime dervişsen oraya git söyle, derdini anlat, onlar derdine derman olsunlar, çözüm bulsunlar. Nasıl yani? Yani sana kaç bin tevhid verdiler günlük? Şu kadar. Ya bu kadar tevhidi sahabe çekmedi! Sen bu kadar ders verdiysen o kimseye, e tabii o kimsenin üzerinde manevi bir örtü de olmayınca, e gitti kafa. Şimdi itikafa giriyor, bizim arkadaşlar, günde yetmiş bin tevhid çekiyor. Var mı itikafa girip de kafayı kıran. Yok. Adam giriyor itikafa, günlük yetmiş bin çekiyor. Üç gün yetmişbin, yetmişbin çekiyor. Dördüncü gün o üç gün içinde Hazreti Peygamber Efendimizi görürse onbin salavat-ı şerife çekiyor bir günde. Ertesi gün yüzbin Lafzayı Celal çekiyor. Yüz bin çekiyor. Yüzbin ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah… Yüzbin ya Allah çekiyorsun. Şimdi işin bir de bir kısmı daha var; sen ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah tutturmuşsun gidiyorsun, o pir efendilerin birisi senin ya Allah çekmene ne sevinmiş ne sevinmiş, gelmiş ondan sonra herhangi bir pir efendi, işte o günkü senin itikafının çok özür dilerim bunları böyle söylemekten ama senin o geceki itifakının nazar edeni diyelim ki kim? işte diyelim ki Yusuf aleyhisselam. O pir efendinin de çok hoşuna gitmiş ya, gözünün önünde geliyor işte Yusuf aleyhisselama diyor ki, müsaade edersen benim için, ‘Ya Allah’ın arkasına hu esması eklesin diyor. Tabi tabi, ne olacak canım, orda oturuyor zaten. Bir de ona hu esması ekte bakalım. ‘Ya Allah hu, ya Allah hu, ya Allah hu…
Yüz bini çek, hiçbir şey olmazsın. Neden? Üzerinde manevi koruma var? Sen bu zırtapoz adamların çıkıp da ‘Bu şeyhler bu mürşidler ne işe yarar?’ dediklerine bakma, onlar orada işe yarıyor. Şimdi bir şey daha söyleyeyim size, bizim Hüseyin aganın kayınpederi, o Allah rahmet eylesin, intisap etmeden önce Duran abi intisap edecek tabi, intisap etmezden önce demiş ki Allah rahmet eylesin şeyh efendiye, benim demiş itikafa girmem lazım demiş. itikafımı idare edersen, Abdullah efendiye söylüyor bunu,
ben diyor sana intisap ederim diyor. Onlar eski derviş, hal dervişi her biri, yani sonuçta Ahmet Turan abi, Çorumlu Hacı Mustafa Efendinin nakibi. Şimdi böyle senlik benlik muhabbet var da bizde nakip dediğimizde abimiz ya kardeşimiz böyle, elense yapıyor herkes. Bizim zamanımızda öyle nakibe kimse şaka yapacak yanında böyle nakibe gevşek davranacak hani böyle yumuşak davranacak, yok öyle bir şey. Şimdi burda herkes birbirinin içinde büyüdüğünden böyle nakip kardeşler böyle kardeşlikle götürüyorlar. Ben bazen uzaktan izliyorum, hoş değil. Herkes haddini, hududunu, adabını, erkanını bilmeli. Bunu da tırnak içerisinde söyleyelim, bu iş adap erkan ister. Adab erkan ister. Haddini hudunu bilmek ister. Velhasıl Ahmet Turan abi itikafa giriyor on gün, bir de Ahmet Turan abiye bu sefer de şeyh efendi ona diyor ki bak itikafa daha giriyor, itikafa girmezden önce diyor ki itikafta gördüklerini yaz diyor. itikaftan çıkıyor dosdoğru Nevşehir’e gidiyor. Nevşehir’e gidince işte ders alıyor, ağlıyor orda, mübarek çok ağlardı. Diyor ki, ‘Şimdi durmak yok sana, burdan Tire’ye gideceksin, itikafta gördüklerini orda anlatacaksın’ diyor.
O zaman bize haber verdiler dediler ki işte birisi gelmiş, işte sohbet edecek, Ahmet Turan abi, Yahya, yanında birileri daha vardı, bir kişi daha vardı, üç kişi gelmişlerdi. Velhasıl itikafta gördüklerini anlattı, ders aldığını anlattı. Ben zaten önceden dersliydim zaten, benim için bir şey değildi, orda Tire’de eski dervişler vardı, onlara anlattı velhasılıkelam. Şimdi böyle itikafta çekmesine rağmen herhangi bir sıkıntı yok. Çünkü mürşit, müridin üzerinde manevi dua ve şifadır, Allah’ın izniyle tabi. Manevi muhafazadır o mürşid. Şimdi aynı mürşit bir de müritlerin üzerinde ilahi aşkı öğretir. Bakın, bu biz mükemmel bir mürşidi konuşuyoruz. Şeyh konuşmuyoruz, o mürşit aynı zamanda ne yapar? Sufilerin, dervişlerin üzerinde ilahi aşkı anlatır. Allah’a ulaşmanın yolunu öğretir. Bakın, Allah’a ulaşmanın yolunu öğretir. Allah’ı sevmenin yolunu öğretir. Bu yolda müritlerin ilerlemesine ön ayak olur vesile olur. Onu öğretir onlara, yani manevi olarak ilahi aşka nasıl varılır, nasıl aşık olunur. O aşık olmanın yolunu anlatır ve o mürşitlerin o yüzden dillerinde aşk hikayeleri vardır. Onlar, otururlar, kalkarlar; ilahi aşkı konuştuklarından dolayı, onlarda ilahi aşk terennümleri, tınıları vardır. Onların o ilahi aşk lafızlarını, insanlar anlamaktan uzak olduğundan, aşktan uzak olduğundan anlamazlar, avam bunu anlamaz. Yani o avam bunu anlamadığından, kimisi onu küfürle itham eder, kimisi başka bir şey. Herkes, itham edecek bir yol bulur çünkü bu yolda yürüyenlere taş atan çok olur. Bu yol, herkesin gidebileceği bir yol olmadığından dolayı, gidemeyenler hasisliklerinden, kıskançlıklarından, düşmanlıklarından taş atarlar bu yolda gidenlere çünkü onlar sevmekten tabiri caizse böyle sevmeye ulaşamamışlardır.
Onlara sevme kapısını onlar açamamışlar, seven bir kimseyi gördüğünde de ‘Yani biz böyle sevemeyiz’ deyip onları ne yaparlar? Taşa tutarlar.
O yüzden bu manada mürşitlerin, tabiri caizse, ilaçları aşk şarabıdır. Ben ‘Mansur şarabı’ derim ya, ilacı Mansur şarabıdır. ‘Mansur şarabı’ deyince de insanlar alıp da onu içmek istemezler çünkü ‘Mansur şarabı’ deyince hemen aklına Hallac-ı Mansur gelir. Sonuçta Hallac-ı Mansur’un kanı dökülmekle kalmamış, asmakla da kalmamışlar, sonuçta yakmışlardır. Yaktıkları gibi de o da yetmemiş, külünü Dicle’ye savurmuşlardır. ilahi aşka düşenlerin sonuç itibariyle ‘Mansur şarabı’ dememin sebebi, bakın, biz bu hale gelebiliriz, bu yolun sonu Mansur şarabını içenlerin sonu asılmaktır. Kimisinin derisini yüzmüşler, kimisini sürgün etmişler, herkes bir şekilde onların üzerinde diline geleni söylemişler. Her şeyleri de söylemişler. Hazreti Mevlana’ya da söylemişler, Hazreti Mevlana’nın eşcinsel olduğuna kadar söylemişler, hâlâ daha söyleyenler var mı? Var. Bakın, bitmiyor. Bunlar bir de bu mürşitlere, bu velilere, bu yola laf atanlar, taş atanlar da bitmiyor. Bir tane iki tane de değil. işte o yüzden sen o mürşidi bulduğunda, onun izinden gideceksin. Onun izinden gitmek de öyle kolay bir şey değil ama izinden gidersen gidecek olduğun yer aşk denizi. Aşkın deryasına dalacaksın, gidersen, hususi manada. O yüzden mürşidler aynı zamanda da kendi bulundukları topluluklarda böyle bir teselli ağacı gibidir. Nasıl teselli ağacı gibidir? Müritlerin başına bir sürü yaşadığı zorluklar gelir, bir sürü sıkıntılar gelir, bir sürü dert, gam, kasavet gelir. Onun gidebileceği fazla bir yer yoktur, o gider mürşidine yaslanır, ona dayanır. Bu sefer de o ne yapar? Onun o başına gelen sıkıntıdan kurtulmanın yolunu gösterir, ona doğru yolu anlatır. Ona Kuran, sünnet, sufilik dairesinde nerde ne yapması gerektiğini anlatır. Böylece o ne yapar? Hem o ondan bir teselli bulur hem aynı zamanda ondan bir rehberlik alır. ‘Nerde, nasıl yapayım.’ Eşiyle, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla, işiyle dünyayla, ahiretle, her taraftan, hele bu zamanda, ahir zamanda herkesin bir tarafından bir şey tutar. Şimdi insanlar mesela evlenecek, bir evlilik görüşmesini dahi yürütemiyorlar. Bir de ailelerde, etrafta bu tecrübeye sahip kimse de yok, danışacakları bir kimse de yok. Tecrübe yok çünkü. Bunda en büyük tecrübe mürşittir. En fazla onun burnu kısmıştır, en fazla o daralmıştır.
O yüzden mürşitler bu manada müritlerin önünde bir rehberdir ve müritler rehber olarak üstatlarını tuttuklarında karanlıktan aydınlığa doğru yol alırlar, karanlıktan kurtulurlar, darboğazdan kurtulurlar. Kendilerince kendi baskılanmışlıklarından kurtulurlar. Bazen böyle işte ona bir şey sorarsın, o cevap vermez sana. Sen bana cevap vermedi zannedersin. Bu ne demektir? Sen konumunu koru. Sana cevap vermedi ya bekle, konumunu
da koru. illaki cevap bekleyeceğim diye uğraşma, bu bir öğreti, gelir sana cevap ne zaman gelecekse. Cevap gelinceye kadar sükunetini koru örneğin. Yoksa sen hareket edersen temelli batacaksın veya karanlıklara gömülüp gideceksin, bekle. Bunun gibi. O yüzden mürşitlerin işte sohbeti gönüllere güneş gibi açar, gönlünü rahatlatır, aydınlatır. Mürşitler bu manada eğer ilm-ü ledünden ilim aldıysa gizli hazinenin anahtarı gibidir. Bak, gizli hazinenin sahibi Allah’tır. Mürşit o hazineyi açacak anahtar hükmündedir. Senin bir hazinen olsa, anahtarı olmaz mı? işte ilm-ü ledün hazinesinin de anahtarı hükmündedir mürşit. O yüzden bu mürşidin bu manada öğretisi, duası, şifası, sevgisi, muhabbeti…Sen bir kuru topraksındır, bunlarla seni ne yapar? Yoğurur neşvü neva eder. Senin üzerinde mis kokulu çiçekler açar. Yani sen, hayır hasenat bilmezken, hayır hasenat sende başlar, iyilik sende başlar. işte Hazreti Pir devam ediyor:
“Baharların tesiriyle taş yeşerir mi? Toprak ol ki, renk renk çiçekler bitiresin. Yıllarca gönüller yırtan, kalplere elem veren taş oldum. Bir tecrübe et de bir zamandan da toprak ol.”
Ey cahil, ey avam olamamış kimse. Ey seyr-i sülûkunu tamamlayamamış olan sufi. Sen de sabret, sen de bekle. E dervişlikten, sufilikten, zikirden, sohbetten haberi olmayan cahil avam, e sen de haddini hududunu bil. Sen de kendine bir çeki düzen ver. Kendini böyle üstün zekalı, kibirli, kendini bir şey zannedenlerden olma. Çok akıllıymış gibi görme kendini. Böyle görüp de manevi ilim sahibi olan mürşitlere, velilere tepeden bakma. Onlara karşı kibirlenme. Tevazulu ol. Tevazuda toprak gibi ol, dedi yüce pir. O yüzden taş gibi katı olma, kibir seni taş gibi katı yapar. Kendini yüksek görmek, seni taş gibi katı yapar. Sen kendini biraz tevazu deryasına at. Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretleri buyurdu ki: ‘Dört şey bedbahlıktır: Gözden yaş akmaması, kalp katılığı, uzun emel, ve dünya hırsı.’ Demek ki dört şey bir kimsenin üzerinde toplandıysa o bedbaht kimse, o iyi bir kimse değil. Neymiş? Gözünden yaş akmıyor çünkü o tabiri caizse kalbi katılaşmış, taşlaşmış. Kalp katılığı o kimsenin üzerinde durmuş. Artık onda merhamet bile yok, onda sevginin kırıntısı da yok. Kalp katılığı dediğinizde, onda sevginin, merhametin kırıntısı dahi yok ve bu kimse uzun emelli, sanki hayatı yüz yaşında bitirecek, sanki hiç ölmeyecek! Bir de bize onu söylediler ya, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahret için. Ulan insan hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışırsa, ahirete zamanı kalmaz. Nereden çıkardılar bunu bilmem. Oysa hadis-i şerif şu: ‘Burada kalacağın kadar burası için; orada kalacağın kadar, orası için çalış’, hadis-i şerif bu ama yok, normalde o bedbahlığa girecek insanlar. Allah muhafaza eylesin. E şimdi taş, bildiğiniz taş, kaç bahar geçse, kaç yaz geçse üzerinden, bitki çıkar mı?
Çıkmaz, onun üzerinde biraz toprak kırıntısı olacak veya bir çatlak olacak da onun üzerinde bitki çıkacak. Bizim orda, Bayındır’da dağların yamaçlarında işte, kuşlar böyle zeytin yer oraya götürürler, zeytini yemek için. Kuşlar da hırslı! Yani yiyeceğe kadar zeytini almıyor, oraya götürüyor bir kayanın yarığına koyuyor onu orada. Bu sefer o kayanın yarığından, yarıktan böyle hiç olmayacak yerden toprağa o deyiyor, toprağa değince ordan bir bakıyorsun, bir tane delice çıkmış. Ya kayadan delice çıkmış, kayadan değil, kayanın o yarığından girdi o küçücük zeytin, ordan çıktı. E şimdi, kayadan çıkar mı? Çıkmaz. Çıkar, çıkmaz. Nasıl çıkar?
Ya Allah isterse, kayanın ortasından bile su çıkarır. O ayrı mesele ama normalde senin gönlün taş gibi kayaysa, senden bir şey çıkmaz. Sen önce o taş kalpliliği bırakacaksın. Sen önce o kibirliliği bırakacaksın, sen önce o tepeden bakışı bırakacaksın. Mütevazi olacaksın, tebessümlü olacaksın, mütebessim olacaksın, yumuşak kalpli olacaksın, tatlı kalpli olacaksın, yüzün tebessümlü olacak. Güleceksin, eşine güleceksin, çocuğuna güleceksin, tebessüm edeceksin, arkadaşlarına tebessüm edeceksin, etrafa tebessüm edeceksin. Asık yüzlülük, taş kalplilik islam’la, islam ahlakıyla bağdaşan bir şey değildir. Önemli bir konu vardır, ciddisindir. Bu öyle değil ama hep asık yüzlülük yok, mütevazi olmak var. Taş kalpli olmak yok, sevecen olmak var. O yüzden böyle bir taş kalplilik varsa, katı kalplilik varsa, onun kalbinden güzellik çıkmaz. Onun kalbinden tatlılık çıkmadığı gibi, aynı kalp dile tecelli eder, dilden de tatlılık çıkmaz, dilden de güzellik çıkmaz. Çünkü kalpte ne varsa, dilde de o var, kalpte ne varsa, gözde de o var, kalpte ne varsa, kulakta da o var. Kalp bu manada merkezdir. Eğer kalpte ilâhi aşk varsa, dilde de, gözde de, kulakta da, elde de, ayakta da ilahi aşk vardır. Eğer kalpte Allah’a karşı olan bir saygı varsa, gözde de, dilde de Allah’a karşı saygı vardır. Kalpte başı bozukluk varsa, onun dili de başı bozuktur, onun azaları da başı bozuktur, onun kendisi de başı bozuktur. Çünkü neden? Kalpte başı bozukluk var. Kalpte kin varsa, onun her tarafında kin vardır, kalpte nefret varsa, her tarafında nefret vardır, kalpte dağınıklık varsa, her tarafında dağınıklık vardır, kalpte tereddüt varsa, her şeyde tereddüdü vardır. O yüzden o kimse ne yapacak? Kalbinden bunları atacak ki, kalp bahar bahçesi gibi olsun, tevazulu olsun, tertemiz olsun ve o üzerinde her an, tap taze Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatları olsun. Cenabı Hakk’ın sıfatları tecelliyatlarının kalbe tecelli etmesi için, o kalbin Allah’ın sevmediği kötü huylardan temizlenmesi gerekir ve Resulullah sallallahu ve sellem Hazretleri buyurdu ki: “Allah bana alçak gönüllü olmanızı, böylece kimsenin kimseye tecavüz etmemesini, kimseye karşı kibirlenip böbürlenmemesini vahyetti.” (Ebu Davut.)
O yüzden normalde Hazreti Peygamber (s.a.v.) hazretlerinin buyruğuna göre alçak gönüllü olmanızı Cenab-ı Hak istiyor, tevazulu olmanızı Cenab-ı Hak istiyor ve hiç kimseye tecavüz etmemenizi söylüyor. Hiç kimsenin hakkına hukukuna tecavüz etme. Hiç kimsenin hakkına hukukuna, toplumun hakkına hukukuna tecavüz etme. Önce nefsinin hakkına, hukukuna tecavüz etme. Sonra etrafındaki insanların hakkına, hukukuna tecavüz etme. Eşinin, çocuklarının hakkına ve hukukuna tecavüz etme. Ailenin hak ve hukukuna tecavüz etme. Arkadaşlarının hak ve hukukuna tecavüz etme. Şimdi insanlar gücü yettiğince gücü yettiğine tecavüz ediyor çünkü gücü yettiğine tecavüz ediyor. Gücü yetmediğine el pençe divan duruyor, gücü yettiğine tecavüz ediyor. Namusuna, şerefine, haysiyetine lafla, gözle, dille, elle, ayakla…Allah muhafaza eylesin, hukukla, evet, tecavüz ediyorlar. Allah muhafaza eylesin. Yine hiç kimseye kibirlenip böbürlenmemenizi vahyetti. Yani bir kimseye karşı kibirlenme, böbürlenme, kendini yükseklerde görme. Kendini yükseklerde görüp etrafındakileri ezme. Tevazu ol. O yüzden tevazulu ol, kibre kapılma. Kibre kapılırsan kalbin taşlaşır. Tekrar söylüyorum, tevazunun çıktığı yere kibir girer, kibirlenirsen kalbin taşlanır. Bir tek kibirlenene kibirlenilir. Kâfirlere kibirlenilir, onun da kim, seninle savaşan kafirlere kibirlenirsin, seninle mücadele eden münafıklara kibirlenirsin. Bir de sana kibirlenen bir kimseye de kibirlenirsin ki kibrin ne olduğunu, o öğrensin, bilsin diye. Allah muhafaza eylesin. Hazreti Pirden bu nasihat: ‘Tevazu gösterişten uzak durmak demektir, içinde bulunduğun topluma hizmet etmek ve kendi kusurlarını kabul etmek demektir.’ Mesneviden bunlar.
O zaman Hazreti Pir’in dilinden tevazu neymiş? Gösterişten uzak durmak, içinde bulunduğun topluma hizmet etmek ve kendi kusurlarını kabul etmektir. Tam bakın Hz. Pir bir sufi terbiyesi veriyor tevazuuyla alakalı. Neymiş? Gösterişten uzak duracaksın, içinde bulunduğun topluma yani dergâhına, kardeşlerine, hizmet edeceksin. Hizmet edeceksin. Bedeninle, malınla, nefesinle, sohbetinle, vücudunla, orda bulunmakla, her bir şekilde hizmet edeceksin. Hizmet edenler tevazu sahibidir, kırmadan, dökmeden, yıkmadan, tepeden bakmadan. Bunun altını tekrar çizeyim: Dergah hayatında kırmadan, dökmeden, yıkmadan, incitmeden hizmet etmek evladır. ‘Hizmet ediyorum’ deyip de dilin çirkinleşirse, ‘hizmet ediyorum’ deyip de bakışların çirkinleşiyorsa, ‘hizmet ediyorum’ deyip de kibirlenip böbürleniyorsan, sen kendi cehennemini hazırlıyorsun. Sufiler sabırlı insanlardır, sabrederler, sabrettikleri zaman zannetme o öyle döner çark, bir gün kendini dışarda görüverirsin. Sonra ordan boyna bir terenenne anlatırsın sen. Ş öyle oldu da böyle oldu da, yan yattı da çamura battı da…O yüzden gösterişten uzak olup içinde bulunduğun topluma hizmet etmek ve kendinin
kusurlarını kendince kabul etmektir tevazu. Koskoca Adem aleyhisselam ben, nefsine uyanlardan oldum dedi. Beni affet dedi. Ademin çocuğuysan, Adem’in yolunu tut, Allah’ın önünde boynunu bük. ‘Yarabbi, ben hata ve kusurluyum, beni affet’ de. Koskoca Hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v.), günahtan kusurdan münezzeh iken, ben günde yüz kez Allah’a tövbe ederim dedi. Muhammed ümmeti isen günde yüz kez tövbe et, Allah’a yalvar yakar. Tövbe etmiyorsan tövben yoksa sen kibirlisin. Tövbe etmiyorsan, günlük bir tövben yoksa, Hazreti Muhammed’i Mustafa sallallahu ve sellem hazretleri, ‘Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım’ dediği peygamber, habibim, sevgilim dediği peygamber, sevgilim dediği peygamber ve bütün miracına çıkarıp, miracına çıkarıp bedenen ve kalben kendini gösterdiği peygamber. Bedenen ve kalben miraçta kendini gösterdiği bir peygamber. O peygamber günde yüz kez tövbe ederken sen ama ahmaklığından ama cahilliğinden ama tembelliğinden ama küstahlığından tövbe etmiyorsan, kibirlisin. Allah muhafaza eylesin.
O yüzden kendini kusurlu gör. Kendini kusurlu görerekten, tövbe ederekten tevazu sahibi ol. Yine tevazu, Allah’ın nimetlerini inkar etmek değil, onları kabul ederken mütevazı olmaktır. O zaman tevazu, Cenab-ı Hak sana, birçok nimet vermiş, senin elinin altına vermiş, sana vermiş. Sen imanla tanışmışsın, sen hidayetle tanışmışsın, sen namazla, zikirle tanışmışsın, hacla, zekatla tanışmışsın, sen bir mürşidi kâmille tanışmışsın, sen zikrullah halakasıyla tanışmışsın, Cenab-ı Hak seni yedirmiş, içirmiş, beslemiş, giydirmiş. Sana bir aile vermiş, sana bir aile vermiş, anne, baba, dede, nine, bir aile vermiş sana. Ayriyeten sana bir de sufi bir aile vermiş. Seni sufi bir ailenin içerisine katmış. Sen bu nimetleri inkâr ederekten, inkâr ederekten sen bir yere varamazsın. Bunların farkına var, bu nimetin farkına var. Hamd edenlerden ol, şükredenlerden ol. Ve bunun karşılığında, bunun karşılığında ezil. ‘Yarabbi, ben nasıl bir şey yaptım ki benim üzerimde nasıl bir dua var ki beni imanla tanıştırdın, beni islam’la tanıştırdın, beni Muhammedi Mustafa’yla tanıştırdın, beni Kur’an’la tanıştırdın, beni oruçla tanıştırdın, beni zikirle tanıştırdın, beni sufi bir toplulukla tanıştırdın, benim bir sürü kardeşim oldu, beni bir sürü kardeşlerle beraber eyledin. Ben nasıl bir hal yaptım? Ben nasıl bir iş işledim? Ben ne yaptım da bunların içerisinde durdum, bunların içerisinde beraberim deyip, nimeti gör ve hamd et ve normalde bunu da kabul et ve buna da tevazu göster kendince, kibirlenme, Allah muhafaza eylesin. Tevazu, gösterişten uzak, bakın bunların hepsi de Mesnevi’den alıntı. Bunları böyle beyitler halinde aldım, Mesnevi’den alıntı. Hazreti Pir’in tevazuyla alakalı tespitleri. Bu başlıklar onlara ait, ona ait, Mesnevi’nin içerisinden alınma.
Bunların hepsi de konu başlığı gibi. ‘Tevazu, gösterişten uzak durmak ve herkese eşit davranmaktır. Sen de yeryüzünde bir gölge gibi ol, herkesin altında barınabilirsin.’ Demek ki tevazu neymiş? Gösterişten uzak duracaksın. Özür dilerim, hakkınızı helal edin. Malum, böyle acındırmak için söylemiyorum, şekerden dolayı böyle işte iftar ettikten sonra habire su takviyesi lazım. Dip dudak kuruyor. Kusura bakmayın, Allah razı olsun inşallah. Gösterişten uzak durmak demek ki, gösteriş yok sufilikte. Sen gösterişe dalamazsın, sen havadan açamazsın sufi yolunda. Gösterişe girecek olan her şeyden uzak duracaksın. Ben bazen diyorum ya, marka budalalığı diye, marka budalalığı yapmayacaksın sufilikte, gösteriş, budalalığı yapmayacaksınız sufilikte ve herkese de eşit davranacaksın, tevazulu davranacaksın. Birine kibirli davranıp birine böyle tevazulu davranmak yok, herkese tevazulu davranacaksın. Kanadını indireceksin herkese. Herkese bu manada ne yapacaksın? Tevazulu davranacaksın. Sufi kardeş, sen daha henüz bir şey olmadın, bir şey olmadan kendi kendini yüceltme, yükseltme. Sen seyri sülûkunu tamamlamadın daha. Senin sert davranacağın zamanlar ne zaman gelecek? Bir öğretici isen, o zaman gelecek. O da öğretmek için olacak, o da Allah için olacak senin derviş kardeşlerine sert davranman. Sen şimdi sert davranıyorsan, kibirliliğinden davrandın. Ancak o mürşide aittir sert davranmak, oranın mürşidine aittir sert davranmak, sert konuşmak. Sen kendi kendini oranın mürşidi konumuna koyma kendini. Ortalığa sert konuşaraktan böyle kendi kendine kendine mürşitlik havası verme tevazulu ol. Allah muhafaza eylesin. Ne diyor? Gölge gibi ol diyor Hazreti Pir ki diyor, her yerde yerin olur. Ağırlık olma yani. Gölgenin bir ağırlığı var mı? Yok. Bir sufi ağırlık olmaz hiçbir şeye. Kendine hizmet ettirmez, kendine hizmet ettiriyorsa kibirli. Kendine bir şey yaptırıyorsa kibirli. Kendine bir şey yaptırmak yok, kibirli davranmak yok. Gölge gibi ol, yani ağırlığın olmasın senin kimseye. Bir şeyi andırma, isteme, etrafında zorluk çıkarma. Allah muhafaza eylesin.
‘Tevazu, kalbin en güzel süsüdür. O süsü takan hem dünyada hem ahirette güzellik bulur.’ Tevazu neymiş? Kalbin süsüymüş. Ona ulaşan kimse ne oluyormuş? Dünyada da, ahirette de güzellik buluyormuş. ‘Tevazu, kibirle savaşmak demektir. Kibirli olanın kalbi karanlık bir odadır. Tevazu sahibi olanın ise kalbi aydınlık bir bahçedir. Tevazu, insanın kendini Allah’a teslim etmesidir. O teslimiyetle birlikte iç huzur ve mutluluk bulur. O yüzden tevazu sahibi olacak bütün sufiler. ‘Ey kibir ve ucub sahibi olan kimse. Sen senelerce nefsi emmarene tabi olup taş gibi katı kalpli oldun ve kibrinin cahilliğinden, peygamberinin, velilerin, insanların gönlünü kırdın. incittin etrafını, eline ne geçti? Eline ne geçti? Peygamberine kibirlilik ettin
sünnetlerine karşı gelmekle, Allah’a kibirlilik ettin ayetlere karşı gelmekle. Sufiyim dedin, dervişim dedin, mürşidine kibirlilik ettin mürşidinin nasihatlarına karşı gelmekle veya mürşidinin bir ihtiyarına, bir tespitine veyahutta bir şeyine karşı gelerekten, ne geçti eline? ‘Hüseyin ağadan da nakip mi olurmuş ya’, sana ne? Sen mi vereceksin Allah’a hesabını? Bir şey mi kazandın böyle söylemekle? ‘Aaaa seni kim çavuş etti ya, senden çavuş mu olurmuş ya? Bu küstahlığı kimden aldın? Bu kibirliliği kim öğretti sana? ‘Üstad da ya filancaya bu işleri yaptırıyor işte yani ne yapacaksın, kim ki ya’, kim öğretti sana? Sana mı soracak üstad kime ne vazife verip vermeyeceğini, kimin vazifesini alıp almayacağını? Sen o fikrinle, o durumunla seyr-i sülûkunu yürüteceğini mi zannediyorsun? Ne geçti eline? Manevi bir yol mu katettin üstadın tasarrufuna reddiye koyaraktan? Ne geçti eline taş kalpli sufi! Denizin içinde balık da durur taş da durur, denizin içinde çöp de durur, mercan da durur, yakut da durur. Sen taşsın. Allah’a lütfedip Cenab-ı Hak beni bu deryanın, bu denizin içerisine lütfetmiş, kendimi değiştireyim, tövbe edeyim diyeceğine ona buna mürşitlik taslama ona buna şeyhlik taslama. ‘Benim amacım o değildi’, sana ne?
Neden öyle konuştun? Neden üstadının tasarrufuna dil uzattın? Ne geçti eline? Atayım mı seni dergahtan? Atayım mı seni dergahtan, haberimiz yok mu zannettin? Bilmiyoruz mu zannettin? Suskun, ahmak mı zannettin bizi? Şeyhimi de öyle zannediyorlardı. Bana fısıldıyordu, ‘Mustafa Efendi oğlum böyle böyle yapıyorlar, beni de bilmiyor görmüyor zannediyor’ diyordu. Hadi çık meydana da topla bin kişiyi, iki bin kişiyi üç bin kişiyi. Bırak, yüz kişi topla, bırak elli kişi topla! Sen bu cahilliğinle sufilik yapamazsın, sen küstahlık yapıyorsun. Bir kimse bir mürşide küstahlık yapmakla orda kalmaz. Mürşide küstahlık yapmak peygamber sallallahu ve sellem e küstahlık yapmak, Allah’a küstahlıktır. Ben bazen söylüyorum ya, kendimi bir yere koyduğundan dolayı değil, bu dergâhtaki olan şeylere aklınızla işin içinden çıkmaya çalışmayın. Bu karşınızda gördüğünüz kimse kendiliğinden zakir olmuş bir kimse değil, beni zakir eden şeyhim. Ben şeyhimin önünde zerre miktar ondan bir şey isteyen insan değilim, dervişliğim boyunca. Zerre miktarı! ben benim yanımda onun önünde eğilip rüya tevili isteyenleri, hal tevili isteyenleri, nakiplik isteyenleri nükebbalık isteyenleri, şeyhlik isteyenleri, hepsini gördüm, onun yanında gördüm. Ahiret herkese yakın, dilimi açıp da bir günden bir güne efendim bunu bana verir misiniz demedim ben. Mustafa Efendi, Bayındır’ın zakirisin dedi, ben zakirliği bilmiyordum. Al bunlar istiare kağıtları oğlum dedi, rüya görenlerin dedi istiarelerini yorumlarsın dedi, ben sadece Efendim ben bir şey bilmiyorum ki dedim. Yeşil gören, mavi gören şunu gören bunu gören hayırlıdır işte, şunu
gören bunu gören hayırsızdır dedi. Oradan birisi itiraz etti, efendim, biraz daha dursaydı, pişseydi dedi, ona bir bakış baktı, kafasını çevirdi. Ben de bilmiyorum diyorum ya, bundan sonra bütün rüyaları tevil eden sen dedi. Biz bir şey istemedik.
Benden için de diyorlardı ki Bayındır’da bundan zakir mi olur. Bayındır’ın Hoca kesimi diyordu ki ‘bundan zakir mi olur ya ismail hocayı zakir yapsaydı’, bak şeyhe laf söylüyor! Ordan pire, ordan Hz.Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem e gidiyor laf, farkında değil. Ardından şeyh efendi dedi ki oğlum sen bu bölgenin nakibisin dedi. Biz eyvallah dedik ne yapmamız gerekiyorsa kendimizce, izmir, Nazilli Aydın, Beydağı, Ödemiş… Biz her gün sohbete gittik. Bursa’ya göçüyorsun dedi Bursa’ya göçtük. Bursa’da devam ediyor. Beni halifesi olarak yanımda götürüyordu şeyhler toplantısına. Ağzımızı açmıyorduk biz. Beni halifesi olarak tanıtıyordu oradaki şeyhlere, dervişlere bir şey söylemiyordu. Ağzımızı açmıyorduk, bir şey istemiyorduk. Ardından bana telefon açtı, şeyhliğini ilan et oğlum diye, ben yapamam Efendim dedim. Ondan sonra, benden sonra Adnan geçenlerde söyledi, artık onu da ekliyorum, Adnan’a telefon açmış demiş şeyhliğini ilan edin, demiş ben Adana’dayım efendim demiş. Ondan sonra bizim Hacı Remzi’ye telefon açmış, demiş ki ilan edin. Ben kendim için bir şey ilan etmedim. Ben hiçbir Allah’ın kulundan icazet istemedim. Hiç kimseden şeyhlik istemedim, hiç kimseden, yaşayanlardan veya ölülerden manevi olarak hiçbir şey istemedim. Hiçbir şey. Burda herkes adımını dikkatle atacak. Burası bilinen dergahlardan değil. Burda her şey manevi yürür. Manevi yürür manevi. Manevi! Akıl, o maneviyatı işletmek için vardır. Bizim aklımız gördüğümüz rüyayı tecelli ettirmekle lazımdır. Gördüğümüz hali yaşanır, tecelli ettirmek için aklımız vardır bizim. Zannetmeyin Mustafa Özbağ aklıyla yürütür. Hayır.
Bizim akıl, suyu dudağa götürmek için. Bu kadar. Sufilik bu manada küstahlık işi değildir. Bilgiçlik işi değildir. Kibirlilik işi değildir. Ahkam kesme işi değildir. Tevazu ister. Bağlılık ister, sevgi ister. Hürmeti ister. Hizmet ister. Hizmet ister! imtihanlara karşı sabırlı olmak ister. Dirayetli olmak ister. Sufilik dağınıklık istemez, sufilik dağınıklık istemez, sufilik serkeşlik istemez, sufilik dengesizlik istemez. O yüzden emmareye düşüp kendini taş etme. Emmareye düşüp kendini rezil rüsva etme. O yüzden Allah muhafaza eylesin. Sen tevazuu ol da, tevazulu ol. Sen kendini zelil göster. Sen kendini fakir göster. Sen kendini hakir göster. Sen kendini kibir dünyasından aşağı indir. Hürmet et, hizmet et. O tevazulu davranmazsan. kibirli olanlar helak olur. Allah kibirlileri sevmez. Allah kibirlilerin üzerinde ne kadar manevi hal var ise sıyırır atar anında. Tevazulu olanı ise Allah destekler. Onun
gönlüne tecellisini verir. Ona hikmet verir. Onu kendine dost eder, onu kendine evliya eder, onu kendi yolunun eri eder. Bu tevazuyla, hürmetle hizmetle olur. insanların hakkına, hukukuna tecavüz etmemekte olur. Nefsine uymamakla olur. Ey derviş olacak olan kardeş. Sözlerime kulak ver. Sözlerimi iyi dinle. Tevazu yolunu seç. Sufilik yap. Kendi kendine mürşitlik, şeyhlik, nakibi nükebbalık, halifelik süsüyle cartına cartına yürüme bu dergahta. Görmezler, bilmezler, duymazlar diye de düşünmez. Daha büyük küstahlık. Bence küstahlıktan öte terbiyesizlik. Yapma. Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretleri dedi ki, ne dedi? Kulağı kesik bir Habeşliyi dahi başınıza dikseler ona tabi olun dedi. Kulağı kesik bir Habeşli dedi. Senin başına bir çavuş. Senin başına bir zakir, senin başına bir nakip, senin başına bir görevli tayin etmişler. Sana ne onu yargılamak? Sana mı düştü. Hizmet edeceksen o işte koşturursun, hizmet edersin edebinle. Çavuşsan çavuşluğunu bilirsin edebinle. Bilmiyorsan, çavuşluğunu alamayacak kadar dirayetsiz değiliz, alırız çavuşluğunu. Kendini o noktaya getirme. Dervişsen dervişliğini çavuşsan çavuşluğunu yap güzel bir şekilde. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu taş kalplilere, bu cahil güruha, bu dergahın dışına şimdi, bu taş kalpli cahil güruhsa Cenab-ı Hak cahillere sırtınızı dönün dedi. Cahillere sırtını dön geç. Allah bizi muhafaza eylesin. Konu başlığı:
‘Allah razı olsun Ömer zamanında yoksulluk gününde gidip mezar-
lıkta çeng çalan ihtiyar çalgıcının hikayesi. Bilmem işittin mi?’
Burdan inşallah önümüzdeki hafta devam edeceğiz. Bugün vaktinizi aldık, hakkınızı tekrar helal edin. Helal etmeyen varsa söylesin. iyi, herkes helal etmiş. Allah razı olsun. Sonra demeyin böyle yok işte ramazan mübarek gün, geç bıraktı da yok şöyle oldu da yok böyle oldu da…Demezsiniz de. Allah razı olsun inşallah. Ne yapalım böyle böyle bizi idare edeceksiniz artık. Diyeceksiniz bu adam ihtiyarladı, gençliğinde neydi be! Değil mi ismail? Nerde ismail? Gençliğinde neydi be! Allah Allah Allah Allah Allah… Ne durduğu yerde dururdu, çılgın akan Fırat nehri gibiydi diyecek ama işte ihtiyarlayınca insan böyle oluyor desem de inanmayın. Dağ tepe tırmanırdı da…El-Fatiha maassalavat. Amin.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Halife. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı