Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1920-1921. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1920-1921. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 27/31

Mesnevî-i Şerîf 1920-1921. Beyitler Şerhi Hakkında

1920-1921. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Şu mübarek ramazanın son günlerinde komple cümle bütün derviş kardeşlerimizi affeylesin. Hepsine de katından mağfiret eylesin. Katından ikram eylesin. Katından ihsan eylesin. Tüm kardeşlerimizin maddi manevi rızıklarını helal, hayırlı ve bol eylesin. Maddi manevi sıkıntılarını def eylesin. Maddi manevi dertlerine derman eylesin. Maddi manevi her ne var ise üzerlerinde sıkıntı olarak bela, müsibet, hastalık olarak hepsini de Cenab-ı Hak inşallah en hayırlı yöne çevirsin. Rabbim cümle derviş kardeşlerimizi kendi katından sevsin, kendi katından sevindirsin, kendi katından lütfetsin, ikram etsin, ihsan etsin. Amin diyen dillerinizi nar-ı cehennemden azad eylesin. inşallah önümüzdeki ramazanı yeniden oruç tutmayı nasip eylesin. Her daim Allah’ı zikretmeyi nasip eylesin. Her daim kendi yolunda gitmeyi nasip ve müesser eylesin. Amin. Ecmain. Cenab-ı Hakka hamdolsun ki bu ramazan da orucumuzu tuttuk. Hani daha her ne kadar üç günlük oruç kalsa da pazar, pazartesi, salı ama ramazan bitmiş gibi görüyorum. Ben kendi adıma, kendi nefsime seviniyorum çünkü yani her geçen gün insan sağlığı bir önceki seneyi aratır halde ama bu sene Cenab-ı Hak böyle bir sağlık afiyet verdi, Cenab-ı Hakka hamdü sena olsun, böyle sağ salim oruçtan fire vermeden Rabbime hamdolsun bu güne kadar geldik. Bir de teraviler ayrı bir ivme kattı, benim kendi nefsime, öyle söyleyeyim, böyle teravilerle, zikirlerle böyle ramazanı ramazan olarak yaşadık, Cenab-ı Hakka hamdolsun. Bu konuda da arkadaşlara, kardeşlere gerçekten çok teşekkür ediyorum, Cenab-ı Hakka da hamd ediyorum, böyle kardeşlerin içerisinde bulunduğumdan dolayı. Samimiler, ihlaslılar, gayretliler.

Hamdolsun böyle fire vermeden Allah’ın izniyle bu günlere geldik. Allah hepinizden de razı olsun inşallah. Tabii, bu arada böyle bir öz eleştiri; siyasetin getirdiği çalkantılar, iftiralar, böyle dedikodular…Ramazan, üç aylar diye sustum, hiç seslenmedim. Cevap bile verme ihtiyacı duymadım. Dedim ki üç ayların ve Ramazan’ın bu maneviyatını bozmayacağım dedim kendimce. O yüzden hiç cevap verme ihtiyacı dahi duymadım. Hamdolsun bu fasarya da geçti. Ondan sonra ama o Ramazan’ın bereketini lütfunu, ikramını kendimce lekelemeyeceğim dedim, sustum. Hamdolsun Cenab-ı Hak inşallah hayırlı yöne çevirecek. O suskunluğum, kabullenmişliğim değildi benim, Allah biliyor içindekini. Ramazan hürmetine konuşmayacağım dedim. Hiçbir şekilde de cevap vermeyeceğim dedim. Öyle Cenab-ı Hakka hamdolsun, geçti. Tabi iftira, yalan, dolan…Hepsi de havada uçuştu. Allah intikamımı alsın. Amin.

Benim duam bu. Başka bir şey değil. Cenab-ı Hak nasıl biliyorsa, nasıl intikam alacaksa Rabbim öyle intikamımı alsın. Çünkü bazı iftiralar var ortalıkta dolaşan, insanın namusunu, şerefini, haysiyetine dokunan, izzeti nefsine dokunan, çoluğuna, çocuğuna dokunan böyle iftiralar var, ondan sonra, kimden gelirse gelsin, Cenab-ı Hak intikamımı alsın. Benim bir tek derviş kardeşlere hakkım helal, başka hiç kimseye hakkım helal değil. Çünkü böyle benim ciğerime ateş düşürenler, ciğerime ateş düşürenler, o yüzden onları affetme noktasında değilim. Allah intikamımı alsın diyorum, başka bir şey demiyorum. Evet, 1920. beyit:

“Fakat o nameleri his kulağı duymaz çünkü his kulağı kötülükler yü-

zünden pis bir haldedir.”

Hatırlayacaksanız, geçen hafta, ‘Peygamberlere olan, peygamberlerin içlerinden öyle nameler vardır ki o namelerde isteyenlere değer biçilmez bir hayat erişir’, beyit buydu. Biz o nameleri hikmete bağlamıştık. Dedik ki her peygambere hikmet verilmiştir. Tabi her peygambere hikmet verilmiştir, Cenab-ı Hak hikmeti saçmıştır, dağıtmıştır ama peygamberlerine özel bir hikmet vermiştir. Mesela siz bir Sokrat’tan da hikmetli bir söz duyabilirsiniz veyahut da Eflatun’dan bir hikmetli söz duyabilirsiniz. Bu hani ‘ya bu Sokrates’in sözünü mü paylaşıyor’! Hikmetli söz hani aslında, hani ilim diye çevriliyor bizim dilimize ama bu hikmettir. ‘Hikmet Çin’de de olsa gidip alınız.’ Yani hikmet nerde olursa olsun, kimden gelirse gelsin kabul edilir. Doğru, nerden gelirse gelsin kabul edilir. Sufilerde bir ibare vardır, çok eski bir sufi söylemişti bana: ‘Mustafa Efendi, canım kardeşim’ dedi, doğru dedi çok afedersiniz, çok özür dilerim, itten dahi gelse kabul edilir’, dedi. Doğru kimden gelirse gelsin doğru doğrudur, kabul edilir, kabule şayandır. Son dönem islam toplumunun eksikliklerinden birisi de bu. Biz ‘Hikmet

Çin’de de olsa gidip alınız, Müslüman’ın yitik malıdır’ hadis-i şerifini algılamada problem yaşadık. Yani bir yerde bir doğru var, biz o doğruyu kendimize adapte edemedik. Yani, batılılaşma uğruna bir kültür erozyonuna, batılılaşma uğruna bir ilim, bilgi erozyonuna uğradık biz. Biz oysa hani, batının hikmetini alsak, bunda bir sıkıntı çıkmazdı, teknolojisini alsak bir sıkıntı çıkmazdı belirli daireler içerisinde ama biz bunu beceremedik, başaramadık. Örneğin işte, biz batının kültürünü, sosyal hayatını, batının ekonomisini, o vahşi ekonomisini kendimize ölçü olarak aldık. Oysa hani nerden gelirse gelsin, biz doğruları almış olsaydık, doğruları kendimize adapte etmiş olsaydık, farklı bir noktada olurduk, islam dünyası olarak. Veyahut da biz kendi öz değerlerimize dönseydik, öz değerlerimizden yeniden içtihatlar çıkarıp yeniden meseleye ayrı bir açıdan baksaydık, o zaman farklı bir şey çıkacaktı yine önümüze ama biz tırnak içerisinde dini de kültürleştirdik, dini de kültürleştirdik. Dini bu sefer bir kısmımız sapkınlaştırdı. Yani böyle çok özür dilerim, böyle benzetme gibi olacak ama ortodoks bir islam dini çıktı orta yere. Bunun farkına varmadık biz. Yani şekilci, ondan sonra, meselenin hikmetinden uzak bit dini anlayışımız çıktı bizim. Yani biz dine salt din gözüyle bakamadık. Bu, benim kendimce islam olduktan sonraki islam dünyasının içerisindeki problemler olarak tespit ettiğim şeyler. Yani, biz dönüp de mesela işte imamı Azam’ı tam olarak okuyamadık, dinleyemedik. Serahsi’yi dinleyemedik. Zaman zaman ben ordan bazı içtihatları alıp arkadaşlarla paylaştığımda şaşırıyorlar böyle, başkaları da şaşırıyor. Ya canım kardeşim bakın, bu içtihat var zaten, bunun fetvasını vermişler öncesinden. Neden kullanmadık, neden bunu biz önümüze bir ölçü olarak koymadık, koyamadık? Sufiliğe de baktığımızda aynı şey, ortodoks bir sufilik çıkmış orta yere. Ortodoks bir sufilik! Acı şeyler bunlar, yani bir tek örnekliyorum bunu, bizim yaşadığımız şeylerden örnekliyorum, yani bir tek Konya semazenliği doğru, yani o devri velediyle bilmem nesiyle, osuyla busuyla, ritüelleriyle onun dışında bir semazenlik kabul edilmiyor.

Yani Afyon üniversitesinde bir sempozyumda Orhan hoca şeydeki, Kahire Mevlevilerini çekmiş, tennureleri rengarenk hepsinin de ve saat yönünde sema etmiyorlar, tersine sema ediyorlar. Bunun videosunu gösteriyor, üniversite bakın burası, ordaki katılımcılar, izleyiciler hepsi de üniversiteden, yani tırnak içerisinde üniversite gibi bir yerden ortodoks bir sufi anlayışı çıkabilir mi? Çıkmaması lazım değil mi? Çıkıyor! Ordan bağırdı birisi, bunlar Mevlevi olamaz dedi! Ya neden Mevlevi olamıyor onlar? Neyse ben de Orhan hocaya soru gönderdim, dedim ki bir kimse Müslümanım derse onun Müslüman olmadığına kim hükmedecek, bir kimse ben Mevleviyim deyince sen Mevlevi” değilsin diye ona Mevlevi olmadığına kim hükmedecek?

Bunun sorusunu sordum, tabi salon karıştı. Tabi en sonda Orhan hoca bizim, bizdeki çektiği bir gün bir gece yapmıştık onu sunum yaptı. Bir semazeni almış, başlangıçtan sonuna kadar, ondan sonra en son dedim, bu ölmeden önce ölünüzü yaşamış dedim. Daha önce gösterdi bana, bu o hal dedim. Fotoğraflarını söylüyor, orda sundu. Tabi orda Çelebiler var ya, bu işin kendilerince hani ordinaryüs profesörleri olarak görünüyor ya, halbuki babaları ingiliz ajanlığından sürülmüş ülkeden. Nereye? Halep’e. Sürülmüş, sürgün. Neden? ingiliz ajan diye. Asamamışlar çünkü kraliyet var ya. Sonradan tekrar Hatay’a geri dönmüş onlar. Ordan Galatasaray lisesinde okumuşlar filan fişman…Hayat hikayeleri bu ama aile ne? ingiliz ajanı. Bağlı bulundukları vakfın merkezi nerde? Londra’da. Bunları böyle sivri bir şekilde söyleyince sevilmiyorum ben. Şimdi, normalde o ortodoks anlayışı, bütün hem islam’ın içerisine hem içtihat mekanizmasını hem sufi mekanizmasını içine almış ve içine aldığı için hikmete kulakları tıkalı. Bilgiye kulakları tıkalı.

Değişime kulaklar tıkalı. Hikmete çünkü kulaklar tıkalı. Şimdi hikmete kulak tıkalı olması bir, haramlardan olur, iki sapkınlıktan olur genel olarak. Haramlardan olur, o devamlı haram dinlediğinden, haramla işgal ettiğinden, onun kalbi taşlaşmıştır, gözü körleşmiştir, kulağı sağırlaşmıştır, Kur’an’ın tabiriyle. O çünkü duymaz, hikmeti duymaz, Kur’an’ı duymaz. Görmez, Cenab-ı Hakkın sıfatsal tecelliyatlarını görmekten mahrumdur. Kalbi onun ilham almaz, kalbi doğruyu kabul etmez. O yüzden ne yapıyor? O, bu hikmete yabancı, hikmeti reddediyor. Hikmeti anlamak, duymak istemiyor çünkü veya doğruyu anlamak, duymak istemiyor. Kitabi olarak baktığınızda sufi kitaplarında şu ibareye çok rastlarsınız: ‘Allah’a giden nefes adedince yol vardır.’ Ne güzel, değil mi? Bütün sufi kitaplarında bu bir ölçü olarak vardır. Allah’a giden nefes adedince, nefes. Bir nefes aldın verdin ya, onu da koyuyor. Nefes adedince yol vardır. iyi, çok güzel ama Allah’a gideceksen benim tarikatımda, benim dediğim gibi, benim istediğim şekilde gideceksin. Ya hani, Allah’a giden nefes adedince yol vardı, ne oldu şimdi bu? Bu rafa kalktı. Ya? Onların dediği gibi, onun istediği gibi. O ortodoksluk dairede, sen Allah’a gidebilirsin. Ya biz ortodoks değiliz. Biz Müslümanız. Biz güzel bir şey var ise alırız onu. Öyle değil, bu öyle değil. Öyle olamazsın. E nasıl olacak? Onun istediği gibi olacak ve bizim bu manada kulaklarımız tıkandı. Biz doğruyu göremez olduk. Hatta o kadar biz ilerdeyiz ki şu anda, çocuklarımız bizim istediğimiz gibi olacak, bizim istediğimiz mesleği seçecekler, bizim istediğimiz yoldan gidecekler. Bu o kadar, bizim her tarafımıza işledi ki bizim inisiyatifimizin dışında bir şey olursa biz onu tu kaka ilan ediyoruz. Biz ülke olarak da o hale geldik. Yani bir kimsenin bir fikri, bir düşüncesi varsa, bu herhangi bir fikrin hoşuna gitmiyorsa

onu linç ediyoruz biz. Bir de ona bir isim takıyoruz her zaman. O vatan haini oluyor, o ne bileyim, devlet düşmanı oluyor, o din düşmanı oluyor, o terörist oluyor, o fetöcü oluyor, o komünist oluyor, o dev solcu oluyor. O ülke yıkıyor. Ya bir fikir, bir düşünce, ne olursa olsun, biz bakmıyoruz ki onun elinde silah var mı yok mu, böyle bir silahlı örgüt kurmuş mu kurmamış mı? Ona da bakmıyoruz.

Yani ben mesela ne diyorlardı, benden için? Yeni fetöcü. Yeni fetöler oluşmasın! Evet, evet, benim üzerimde söylenen söz. Allah Allah! insan kendisini tanımlayamasa bakacak ulan benim nerem benziyor diyecek. Öyle ya veya hangi sözüm hangi düşüncem benziyor diyecek. Bu ama bizde oturmuş, yerleşmiş bir kanı var. O bizim istediğimiz gibi olacak veya belirli güç odaklarına biat edecek. Belirli güç odaklarına biat etmezse de aykırı o. Gideceksin, biat edeceksin ona, diyeceksin ki elini öpeyim senin, senin istediğin gibi olsun, örneğin. Toplum olarak, islam dünyası olarak, biz böyle kulağımızı Kur’an’a tıkamışız, hafızız ama Kur’an’ı duymuyoruz. Hafızız ama! Biz namaz kılıyoruz ama Kur’an’ı anlamıyoruz. Biz sufiyiz, Allah’ı zikrediyoruz, Allah’ı zikrediyoruz ama Allah’ın ne dediğini bilmiyoruz. Kulağımız tıkalı. Neye? His kulağımız duymuyor. Bunun sebebi çok. Bu sebepleri topladığımızda his kulaklarımız bizim maneviyatı duymuyor. Gönlümüz açık değil maneviyata. Kalbimiz ilham almıyor. Gözümüz ilhama açık değil, kulağımız ilhama açık değil. ilhama açık olmuş olsa biz her varlığın üzerinde Hakkın sesinin tecelliyatını duyacağız. Gözümüzde perde olmamış olsa, Cenab-ı Hakk’ın varlığın her perdesinde sıfatsal tecelliyatlarını görüyor olacağız. ilahiler çok güzel. Sordum sarı çiçeğe annen baban var mıdır? Çiçek dedi ki derviş baba, annem babam topraktır. Yunus’un ilahisini söyleriz. Hiç kimse bir çiçekle konuşmamıştır ama. Bu Yunus , biz herhangi bir Allah’ın varlık alemine sürmüş olduğu ağaçla, çiçekle, böcekle hiç böyle bir iletişiminiz oldu mu? Hayır. Sebep? Çünkü bizde o dil çalışmıyor. Biz yalnız kuş penceremize konarsa, biz onu çok büyük bir hikmet görüyoruz. Hemen yazıyor: ‘Selamunaleyküm sevgili efendim, sabah dersini çekerken pencereye bir kuş kondu. Hikmeti nedir?’ Ben de cevap yazıyorum: ‘Sana ne dedi?’ . Cevap yok. Ya herkesin penceresinde bir kuş konar. Sana ne dedi ama. Sen ne esması çekiyordun o esnada. ‘La ilahe illallah’ çekiyordun. Sen ‘La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah diye tutturdun ya, pencereye kuş geldi, o da başladı senle, la ilahe illallah, la ilahe illallah, duydun mu bunu? Hayır. His kulağın kapalı.

‘Her zikrullah yapan cemaatin etrafını, melekler kaplar’, hadisi kutsi. ‘Melekler onlarla beraber zikreder ve onlara dua eder.’ Hadisi kutsi. Peki, sen gördün mü? Hayır Onların duasını işittin mi? Hayır. His kulağın kapalı,

gözün perdeli, görmedin hakikati ama iman ettin, inandın. Hatta hadisi kutsi devam eder ya: ‘Onlar neden korkuyorlar? Cehenneminden. Gördüler mi? Vallahi görmediler Ya Rabbi. Görselerdi ağlaya ağlaya seni zikrederlerdi. Peki ne istiyorlar? Cennetini. Gördüler mi? Hayır. Görselerdi büyük bir iştiyakla, şevkle, zevkle seni zikrederlerdi. Ey melaikeler! Şahid olun. Ben o toplulukta bulunan herkesi affettim.’ Peki, şimdi, bakın hitap topluluğa ve meleklere. Sen zikrullah halakasına oturup da zikrullah bittiğinde affolundunuz diye bir hitap duydunuz mu? Evet, his kulağın açıksa duyacaksın. Eğer his kulağın açıksa göreceksin ve kalp çalışıyorsa oraya tecelli edecek o. Bak oraya tecelli edecek. O hitabı alacaksın. Ben şimdi bunu böyle anlatıyorum ya size bunu anlatırken bir kimse şöyle diyor kendince, martaval okuyor ya, böyle şey mi olurmuş! Neden? Bu haller geçmişte kaldı. Bunları yaşayan bir kimse olur mu ya, bu zamanda olmaz ya! Bu zamanda böyle bir şey yok ya! Bunu alıştırdılar. Kendi körlüklerini herkese yaydılar, herkese kabul ettirdiler, hepiniz kör olacaksınız, hepiniz kör olacaksınız, eliniz değneksiz körlerden. Hepiniz sağır olacaksınız, kulağınızda sağırlığı giderici bir alet olmayacak ve hepiniz de kalbiniz taşlaşmış olacak, hakikati görmeyecek. istenilen dünya insanlığı, dünya insanlığının içinde istenilen Müslümanlık, Müslümanlığın içerisinde istenilen sufilik bu. Görmeyeceksiniz, duymayacaksınız, hissetmeyeceksiniz, kalbiniz çalışmayacak, zikrullah etmeyeceksiniz. Dinde ‘zikrullah’ diye böyle bir şey yok, böyle sizin yaptığınız ‘zikrullah’ gibi de yok, dinde ‘tasavvuf’ diye bir şey yok, bu yeni bir din oluşturdunuz siz.

Bakın direk saldırılar bu değil mi? Evet, bakın saldırılar bu. Soru şu, hocam peygamber zamanında tarikat var mıydı? ismi tarikat olarak yoktu. Evet, sen peygamber zamanındaki dini yaşamak istiyorsun, öyle değil mi? Evet. Gel kardeşim, bizim yaşadığımız hayatın, dini hayatın içerisinde, söylediklerimizde peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin sünnetlerine aykırı bir durum var ise bize söyle. Ama o okumadan biliyor o, bakın okumadan biliyor o! Bir eser okudun mu? Hayır. Bir kitap okudun mu? Hayır ama senden fazla biliyor. Bak, senden fazla biliyor. Bunu oturtturdular ve insanların, islam dünyasının his kulağını kapattılar. O yüzden bizim his kulaklarımız yaptığımız kötülüklerden ve o kötülükleri kabullenişimizden, toplumun geçmiş olduğu o düşük ahlak seviyesine göz yumulup, biz de onlara benzediğimizden kapandı his kulaklarımız, biz hikmeti duyamaz hale geldik, hikmeti göremez hale geldik. Biz doğruyu ne yazık ki tanımlayamaz, tanıyamaz hale geldik. Öyle olunca bize doğru ne önümüze koydularsa baktık, hevesimize de hoş geliyor aldık, kabul ettik. Dedik bu Kur’an’a aykırı, bu sünnete aykırı, Kur’an’da böyle yok, sünneti seniyyede böyle yok, imamların

içtihadında bu yok ama biz onu evirip çevirdik, kendimize ettik. His kulaklarımızı tıkadık. Allah bizi affetsin. O yüzden, oysa peygamberler, ilmi ledünden gelen o hikmeti, ilahi ilim hazinesinden gelen o hikmeti ümmetlerine ve bütün insanlığa yaydılar. Bazı peygamberler vardır, belli bölgeye gönderilmiştir, belli topluluğa gönderilmiştir ama Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.), bütün insanlığa ve cinlilere gönderilmiştir. Bakın bütün insanlığa ve cinlilere gönderilmiştir. Mesela beni israil peygamberi bir kimse Musa(a.s.)’a intisap edebilmesi için beni israil olması gerekirdi.

O yüzden mesela bazı peygamberlerin zamanında birkaç tane daha peygamber yaşamıştır çünkü bazı peygamberler direkt bir kavme gönderilmiş peygamberdir. Mesela siz Musevi olamazsınız bu saatte. Enteresan bir şey. Siz şu anda mevcut Musevi sistemin içerisinde, siz Musevi olamazsınız. Musevi olabilmeniz için sizin Yahudi olmanız gerekiyor. Yahudi ırkından olmanız gerekiyor. Mesela benzeştireyim sizi bir şeyle daha, Türkiye’de ben Aleviyim diyemezsiniz. Alevi olabilmeniz için Alevi aileden gelmeniz lazım. Böyle bir enteresan ölçüleri var. Yani sen Alevi misin? Senin annen baban Alevi mi? Değil. O zaman Alevi olamazsın. Senin annen baban Alevi mi? Evet, onun annesi babası, onun annesi babası? Kalıyor şimdi. Ben dört kuşak, beş kuşak, altı kuşak geriye doğru götürüyorum onu. Biliyor musun? Bilmiyorsun. Senin Aleviliğin nereden geldi? Senin deden, ceddin, Hazreti Hüseyin efendimiz mi? E çıt yok. Ama olamazsın. Hani bi sanatçı, tiyatrocu öldü de Çanakkale’de bir Alevi köyüne gömülmek istendiydi, ordaki Alevi köyü dedi ki, gömemezsiniz buraya. Neden? O Alevi değil! Adam yıllardır Aleviyim diye haykırdı, öldükten sonra Alevi köyü onu oraya gömdürttürmedi. Neden? Çünkü o Alevi değil dedi. Neden? Annesi babası Alevi değil çünkü. Şimdi, bakın islam bu manada eski tabirle cihan şümul bir dindir yani bütün insanlığa gönderilmiştir bütün cinni taifesine gönderilmiştir. Benim tabirimle yer ve gök halkına gönderilmiştir çünkü cinni taifesi girince işin içerisine, birinci yerin altında, toprağın altında da yaşayan cinni taifeleri var, denizin dibinde yaşayan cinni taifeleri var, farklı gezegenlerde yaşayanlar var, bunların hepsi de cinni taifesi. O zaman peygamber sallallahu ve sellem hazretleri, yer ve gök halkına gönderilmiş bir peygamberdir. Öyle olunca cihan şümul oluyor, bütün varlık alemine gönderilmiş bir peygamber. Varlığın hangi perdesine geçerseniz geçin, hangi boyutunda yaşarsanız yaşayın, orda Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in izini takip etmek zorundasınız ama kulak sağır olunca, göz kör olunca siz o peygamberden doğan ve peygamberin tabiri caizse kanalından gelen ilmü ledüne mazhar olamazsınız.

Hikmetin bu manada Muhammed ümmeti ve dünya insanlığı manasında babası hükmünde olan Hazretleri Muhammedi Mustafa’dır(s.a.v.). Ona tam

bir teslimiyet ve tabiyet gerekir ki onun üzerinden gelecek ilmü ledüne mazhar ol. Eğer tam bir teslimiyet, tam bir tabiyet yok ise o zaman senin hikmete kulağın kapalı. Ayeti kerimede o yüzden dedi, Hazreti Peygamber’de iman edip Allah’ı zikredenler için, dikkat edin iki unsur, iman edip Allah’ı zikredenler için güzel örnekler vardır. O zaman iman edip Allah’ı zikredenler için Hazreti Peygamber’de sallallahu ve sellem hazretlerinde güzel örnekler var. Bu ne? Bu hikmet. Şimdi onun giyinişi, onun tavrı, tarzı, yürüyüşü, her şeyinde bir hikmet var. Hani ama biz şekilde kalmamak şartıyla, hani ama biz şekildeyiz. işin bir de o tarafı var yani işin şeklinde kalmışız. Hani dervişin birisi gelmiş Hazreti Mevlana Celaleddini Rumi hazretlerine demiş ki efendim demiş ben her şeyimi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem e benzettim demiş kuşağını nasıl bağlarda acaba? Onu bana tarif etsen de demiş ben kuşağımı da onun bağladığı gibi bağlasam. Hazreti Pir’in cevabı muhteşem. Diyor ki sen kuşağını onun istediği, onun dediği gibi bağlarsan tam bir Ebu Cehil’e benzersin diyor. Bak tam bir Ebu Cehil’e benzersin. Ebu Cehil’in kıyafetiyle hazreti Muhammedi Mustafa’nın sallallahu ve sellem in kıyafetinin arasında bir fark yok, ikisi de aynı kültürün kıyafetleri. Bakın kıyafetler arasında bir fark yok, fark nerede biliyor musunuz? Kıyafetlerdeki fark sarıkta. Müşriklerle müminleri ayırt eden kıyafetsel olarak, ritüel bir tek ritüel var, bir tek ritüel, sarık. Osmanlı’nın yasakladığı sarık. Batılılaşma adına ilk önce istanbul’da yasaklanan ve istanbul’da sarıklı dolaşanları dipçikle dipçiklendiği ve Osmanlı zamanında yasaklanan sarık, Müslümanlarla gayrimüslimleri ayırt eden tek, bir tek ritüel diyeyim veya kıyafet diyeyim veyahut da adına ne derseniz deyin, sarık.

Ne zaman? Bedir savaşında, Cebrail aleyhisselam ve melekler kafalarında sadıklarıyla geldiler. Allah Resulü dedi ki sallallahu ve sellem hani bunu böyle görünce, ondan sonra bütün ashaba şey yaptı, tebliğ etti, emretti. Herkes dedi başına bu şekilde sarık sarsın. Ashab, elbiselerini yırttı, cübbelerini yırttı, üzerindeki kıyafetlerini yırttı, hepsi de sarık bağladılar. Ne zaman? Bedir’de. Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin hiç terk etmediği sünnetlerinden birisi sarık. Şimdi ne oldu içimizde? Gerici kıyafeti oldu. Ne oldu? irticacı oldu. Yani siz şimdi sarıkla sokakta dolaşamazsınız kendiniz, ben de dolaşamam. Bu ritüeli yok ettiler bizde. Bu ritüeli yok ettiler, Anadolu’da bu yok oldu. Şimdi işte bir tek bunu sufiler hani ayakta tutmaya çalışıyorlar. işte zikirlerinde, derslerinde, sohbetlerinde, kendileri işte sarığı sarmaya çalışıyorlar. işte ne bileyim, haydarilere sahip çıkıyorlar, haydariye, sarığa sahip çıkıyorlar, sarıyorlar. Geri kalanı biz ne yazık ki her şeyi kaybettik. Şimdi o yüzden Allah bizi affetsin kulağımız tıkandığından dolayı o nameleri işitemiyoruz. Hakkınızı helal edin. Saat on bir oldu,

hemen toparlayayım dedim ama dağıldı. Allah izin verirse bu önümüzdeki hafta içerisinde hiçbir sohbet ve ders yok önümüzdeki cumartesiye kadar. Sadece bizde değil, bütün tasavvuf vakfının temsilciliklerinin hepsinde de dersler iptal. Bugün bir Salı günü ders yapmak için izmit’ten müsaade istediler, onlara da müsaade ettik, bu noktada bir sıkıntı yok, geri kalan hiçbir yerde genel olarak biz bayram haftalarında ve bayramlarda ders yapmıyoruz. inşallah bayramın birinci günü malum yine bayramlaşmamız, dün akşam kandil programı yaptığımız yerde inşallah devam edecek. Bayramlaşma da işte on bir, on iki gibi inşallah başlayacak. Sonra son arkadaş gidinceye kadar devam edecek ama böyle daha geç kalmazsak memnun olurum. E yaş geçiyor artık benim de. Ondan sonra ama hiçbir zaman şeyim yok, bıkkınlığım yok, herhangi bir şey duymuyorum, Allah razı olsun, seviniyorum.

Bayramlar sevinç günleri. inşallah bayramın birinci günü bayramlaşma olacak Cenab-ı Hak başka bir zeval vermezse, başka bir dert, gam, kasavet vermezse bayramın birinci günü orda olacağız inşallah. Haklarınızı helal edin. Bir dahaki ders önümüzdeki hafta cumartesi yine burda inşallah dersimiz var, ondan sonra cumartesiden sonra da mevcut programlar devam edecek. Allah’tan bir şey gelmezse bayramdan sonra yine ben ne o, ne diyorlar, rut mu diyorlar Ömer Hoca, rut diyorlar değil mi yeni dilde? Ben bayramdan sonra inşallah Allah’tan bir şey gelmezse yine il, ilçe, köy, kasaba dolaşmaya başlayacağız inşallah. Bu üç aylarda, üç ayları böyle kendimizce geçirmek için kendimi tatile verdiydim. Benim tatil bitti, önümüzdeki cumartesiden sana mesai başlıyor inşallah. Cumartesiden sonra yine il ve ilçelere devam edeceğiz. Tekrar haklarınızı helal edin. El-Fatiha maassalavat. Amin…Selamünaleyküm.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, İhsân, Kalb, Sünnet, Hamd, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı