Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammedi hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammedi Kuran ve sünneti seniyyesine sımsıkı yapışanlardan eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i kendi istikametinde, kendi yolunda yürüyenlerden eylesin. Rabbim israilli kahrı perişan eylesin. Rabbim kahru perişan eylesin. Rabbim kahru perişan eylesin. Yer yüzünden bütün hepsini de silsin süpürsün. Nuh’un duası gibi Ya Rabbi demiş, yeryüzünde bir tane kafir bırakma. Biz de onun duasıyla dua ediyoruz. Rabbim yeryüzünde hiç bir tane kâfir bırakmasın. En başta bu israil ve destekçilerini yerle yeksan eylesin. Kahru perişan eylesin. Kafirleri dağıtsın, kâfirleri dağıtsın, kafirleri dağıtsın. Onları birbirlerine düşürsün. Onları birbirlerine düşürsün. Onları birbirlerine düşürsün. Müslümanları kuvvetli eylesin. Müslümanları cesaretli eylesin. Müslümanları bir ve beraber eylesin. Müslümanları sıratı müstakimde eylesin. Müslümanları hükümran eylesin. Yer yüzü Lailaheillallah Muhammedun Resulullah deyinceye kadar Müslümanlara gayret nasip eylesin. Çalışma nasip eylesin. Cihat şuuru nasip eylesin. Dillerinde zikrullahın ıslaklığını her daim nasip eylesin. Gönüllerinde Allah aşkını ve muhabbetini eksik eylemesin. Ecmain. Rabbim dualarımızı kabul eylesin inşallah. 1760. beyitte kalmışız bir önceki hafta: “leb dersem maksadım lebideryadır. La dersem muradım illa ancak evettir”, burayı okumuştuk. 1760. beyit:
“Tatlılıktan dolayı yüzümü ekşitmiş olarak otururum. Fazla sözden
dolayı sükût etmekteyim.”
Bir kimse ekşi bir şey yer içer, yüzü ekşir veya sıkıntılı bir hal yaşar, yüzü hüzünlü olur. Bir şeyin fazlası, haddinden fazlası, bir şeyde tersine etki yapar. Bir kimse çok ekşi yediğinde nasıl yüzü ekşiyorsa çok tatlı yerse de yüzü ekşir. Usulüne uygun bir tatlı yedi, onda bir sıkıntı yok. O lezzet alır, zevk alır ama çok fazla tatlı yerse bu sefer onda tersine etki yapar. işte böyle maddi manevi, zahirde batında, tatlılıklara, güzelliklere, hayrete o kimse dalar çıkar, aşina olursa bu sefer tatlının fazlalığından nasıl yüzü ekşidiyse o manevi derinliklere dalan manevi olarak perdeden perdeye geçenler ve bir an olsun o manadan ayrılmayanların da yüzleri ekşir. Bu da maneviyatın fazlalığından, burda maneviyatın derinliğinden söz konusu olur. O derinlikten, o perdeden perdeye geçmekten dolayı da o ne olur? Yüzü ekşir.
“İsterim ki bu suretle tatlılığımız, yüzümüzün ekşiliğiyle iki cihandan
da gizli kalsın. Bu söz, her kulağa girmesin.”
isterim ki bu tatlılık ve yüzümüzün ekşiliği ortalıkta kalsın. Dışardan bakanlar desinler ki yüzü ne kadar ekşi, yüzü ne kadar asık, yüzü ne kadar sıkıntılı. isterim ki böyle kalsın ve durumumuz, hâlimiz o manevi derinliğimiz iki cihandan da gizli kalsın. Yani hem zahir alemden de hem de batın alemden de gizli kalsın. Ne zahirdekiler bilsin bizim içimizdeki aşkımızın derinliğini ne de batındakinler bilsin içimizdeki aşkımızın derinliğini. O derinliği, o tadı, o lezzeti bu manada zahirde de batında da hiç kimse anlamasın. Burdaki hiç kimse anlamasını, maneviyattan haberi olmayan sufilikten haberi olmayan bu işin zahir tarafında kalıp bu meseleleri küçük gören hor hakir gören bu meselenin derinliğinin farkında olmayan sufiliğin ne olduğunu, ne manaya geldiğini ve derinlemesine bilmek istemeyen böyle işin kabuğuna bakıp kabuğuna bakaraktan kendisini bir şey zannedip laf küf söyleyenler, işte bunlar bundan haberleri olmasın. Öylesine ben manevi haller yaşayayım öylesine manevi derinlikler yaşayayım ama yaşarken de insanlar benim o manevi derinliklerime aşina olmasınlar bu işi bilmeyenler. Bu işi bilenler için sıkıntı yok ama bu işi bilmeyenler bu işin manevi hazzına, manevi lezzetine ermeyenler, bu işin manevi perdelerinden haberi olmayanlar, bu işin manevi hallerinden haberi olmayanlar, bundan bir şey duymasınlar. Bundan bir şey hissetmesinler. Onlar çünkü iki kelime ezberleyip insanları zındıklığa, insanları küfre götüren kimseler. Onlar tabiri caizse papağan. Kendilerinden bir şey yok. Ordan iki şiir ezberleyip iki cümle ezberleyip insanları istismar etme, dini istismar etme, yolu istismar etme peşindeler. Öyle olunca bu sufilik hayatına, sufilik dünyasına
aşina olmayanlar bu sözleri duymasınlar, bu sözleri işitmesinler. Çünkü bu sözleri duyarlar işitirlerse yola da laf getirirler ve her şeyi istismar ederler.
“Onun için yüz ledun sırrından ancak birini söylemekteyim.”
Onlar duymasın, onlar anlamasın, maneviyattan haberi olmayanlar meselenin ehemmiyetini, meselenin büyüklüğünü, özünü, çözümleyemeyenler, bu meselede bir şey anlamayacakları için ilmü ledün deryasından yüz biliyorsam bunun birisini anlatıyorum, yüz görüyorsam bunun birisini söylüyorum, geri kalanını anlatmıyorum. Bu işin çünkü kendi içerisindeki kaidesi, kendi içerisindeki kuralı, kendi içinde, bakın kendi içinde! O yüzden ha bir kısmı da var bilmediğinden bilmiyorum demiyor da biraz da sanki böyle çok hikmetliymiş gibi susmayı tercih ettiğini söylüyor. Değil! Bir kısmı da bu. Ha hiç olmazsa onlar bilmediklerini biliyorlar. Bilmediklerini bildikleri için biliyormuş gibi göstermek için susuyorlar. Bu susma öyle bir susma değil. Bu susma Allah’ın gizli hazinelerini orta yere faş etmeme susması. Bu susma henüz daha süt içecek olanlara ekmek vermeme, et vermeme susması. Hazreti Pir’in başka bir beytinde diyor ya sen süt içeceksin, e yavaş yavaş dişin çıkarsa o zaman ekmek istersin ve bir müddet sonra ekmek de seni kesmez, et istemeye başlarsın diyor. O zaman çocuk hükmünde olanlara kalkıp da et vermeye kalkmak kemalat değil. O zaman bu meselenin özüne vakıf olmayanlara, özüne aşina olmayanlara, kalkıp da böyle zirveden konuşmak iş değil. Zirveden konuşulacaksa ehline konuşulmalı. Zirveden bir şey denilecekse ehline demeli. Bu da ulu orta olacak olan bir şey değil. Güzelin güzellik sırları, ulu orta konuşulacak bir şey değildir. Güzelin güzellik sırrı ancak güzeli bilene anlatılır. Güzelden haberi olmayanın güzellik sırrı anlatılmaz veyahut da kadın olarak mahremini sen ortaya dökmezsin. Kadın olarak kadınının mahremini orta yere döküyorsan sen şerefsiz bir adamsın veyahut da erkeğinin mahremini orta yere döküyorsan sen şerefsiz bir kadınsın. işte sufinin de gerçek manada sufi, iki kişinin arasındaki sırrı bir başkasına anlatmaz, söylemez veyahut da üstadıyla olan manevi bir sırrını ortalığa dökmez veyahut da Peygamber sallallahu ve sellem hazretleriyle alakalı sırrını ortalığa dökmez.
Bir çıt ilerisi, Allahla olan sırrını ortalığa dökmez. Ancak onu anlayacak olana, onu yorumlayacak olana söylerdi. Onu anlayabilecek, yorumlayabilecek ona ayrı bir perde açacak, ayrı bir pencere açacak olan kimseye ancak anlatırsın. işte hazreti Pir, yolun kurallarını sıralıyor bize. Diyor ki ilmü ledün deryasından bir damla anlatırım. O diyor yüz demiş de orda, orası sayıya gelmez. O bir deryadır. O deryadan diyor bir tek damla anlatırım, onu da o deryadan haberimin olduğu anlaşılsın, bir mürşidi kamil o deryadan bir damla anlatır, bir damla anlatır, anlayan gönüller, anlayan
kalpler o mürşidi kamilin o ilmü ledün deryasından bir damla attığını, bir damla damlattığını idrak eder ve damlayı dudağında hissederse nerde gerisi diye koşar ama yok, onu hissetmediyse onu anlamadıysa o zaman o nerde diye onu aramaz. O yüzden velilerin, mürşidi kamillerin bu manada kendilerince bir stratejileridir. Bir kılçık atar orta yere, o kılçığı anladı mı anlamadı mı veya bir söz atar orta yere, o sözü anladı mı anlamadı mı veya bir kısmı sanki çok biliyormuş gibi tepeden bir şey söyler, ona bir şey söyler. O söylediğiyle o kalır. O zaman o ona da ders verir. Senin ilmi ledünden haberin yok, senin mana aleminden haberin yok. Sen kulaktan duyma şeylerle iştigal ediyorsun. Kendinden bir şey yok. Senin kendinle alakalı bir şey de yok. Sen geliver ayvazım gidiver tingozumsun! Ne yapmaya yüksek tepeden konuşma cihetine gidiyorsun! O cesareti buluyorsun! Sen dervişlik yap, sufilik yap. Boynunu bük dinle ve kendini bu manada derinleştirmenin yoluna bak. Üstadın beş bin tevhit çek diyor günlük, sen onu dahi çekmiyorsun. Onu dahi çekmeden tepeden konuşacağım, ben derinim havası vermeye çalışıyorsun. Geç o işleri sen! O yüzden ilmü ledünden sana bir şey geliyorsa sen onu çok kıymetli mücevher gibi saklarsın. Çoluğun çocuğun eline verir misin? Kim çoluğun çocuğun eline kıymetli mücevherini verir? Hiç kimse vermez. Düşürür mü ayağa? Düşürmez. Neden? Çocuk onun kıymetini bilmez?
Hazreti Pir bir önceki beyitlerde diyordu ya, ‘çocuk kıymetli taşı nerden bilsin, gider onunla ekmek alır’ diyordu. Neden? Sen o kıymeti nerden bileceksin, manevi kıymeti? Manevi kıymeti bilmediğinden gidersin onu dünyana, dünyana basamak edersin. Sen o maneviyatın kıymetini bilmediğinden gider dervişlik satar, dervişlik satar, dünya metaı elde edeceğim diye uğraşırsın ki sen sufinin adisi olursun, yolun adisi olursun sen. Sufilik ile dünya metaı alınmaz. Sufilik ile dünya makamı elde etmeye çalışmazsın. Hatta yerindeyse sen sufiliğini saklarsın. Sen sufisin diye sana özel davranılmasın diye saklarsın. O yüzden sende bir cevher var ise sen onu orta yere saçmazsın. Neden? Kıymet bilmezler çünkü. Kıymet bilmezler! O zaman orta yere saçılacak sohbetler ayrıdır, özel sohbetler ayrıdır. Ne dedi Ebu Hureyre radıyallahuanh hazretleri? Ben dedi peygamberimden iki heybe ilim aldım. Öndekini herkese saçıyorum, arkadaki heybeden bir şey söylesem o kâfir oldu der benim boynumu vurursunuz, diyor. Demek ki her söz her yerde söylenmiyor. işte Ebu Hureyre de hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle olan sır muhabbetini koruyor, muhafaza ediyor. Onu orta yere saçmıyor. Hazreti Pir de diyor ki bu diyor ilmü ledünden, deryadan bir damla anlatıyorum ve hazreti Pir’in bu konuda ayrı bir özelliği daha var. Bu özellik benim çok hoşuma gidiyor. Bu özellik şu: En
derinlemesine, en ağır konuları, en ağır konuları bir böyle misal ile bir hikayeyle anlatıyor. Bu çok muhteşem bir şey. Yani okuyan kimsenin bir derinliği yoksa bir hikayedir. Okuyup yürüyecek gidecek ama derinliği varsa o hikayeyi okurken aslında bir manâ denizinin içerisinde olduğunu anlayacak. Bu böyle direkt konuşmadığı için benim çok hoşuma gidiyor. Tam böyle sufi yetiştirme metodu. Muhyittin ibni Arabi öyle değildir. ibni Arabi çarpar geçer mesela. Neyse söyler geçer, sen çözeceğim diye yıllarca uğraşırsın. Öyledir Arabî veya Abdülkadir Geylâni hazretlerinin bakın eserlerine, o da vurur geçer ama hazreti Mevlana Celaleddinî Rumî hazretleri o zor meseleleri, o böyle tarife zor gelen şeyleri böyle bir hikayenin içerisine serpiştirerekten özümseterek verir insana. O benim çok hoşuma gidiyor. Tabii anlamayanlar, meseleden uzak olanlar, hâl ilmi olmayanlar bunu anlamaktan uzaklar. Allah muhafaza eylesin.
“Hak kıskançlıkta bütün âlemlerden ileri gittiği içindir ki bütün alem
Demek ki Allah kıskanç. Allah kıskanç olduğu için manevi ilimlerinin, gizli ilimlerinin orta yere dökülmesini istemiyor. Cenab-ı Hak kıskanç. O zaman siz mahreminizi ortalıkta nasıl paylaşmıyorsanız ve mahremini ortalıkta paylaşmamak hem ayetle hem hadisle sabit ise o zaman mananın mahremini de paylaşmak ulu orta orta yere çok özür dilerim, çıplak bir şekilde ortaya koymak da uygun değil. Çünkü Allah manevi mahreminin orta yere saçılmasını istemez. ‘Allah kıskançtır, müminler de kıskançtır. Allah’ın kıskanması müminin Allah’ın haram ettiği şeyi yapmasıdır.’ Buhari, Müslim, Tırmızi, Ebu Hureyre naklediyor bunu. Allah kıskançtır, mümin de kıskançtır ama Allah’ın kıskanması müminin kıskanmasına benzemez. Bu birinci derecede şeriat dairesinde Allah müminleri, müminleri kıskanır. Onların harama gitmelerini istemez. Onların haramla iştigal etmelerini istemez. Bir sınır koyar. Nasıl bir tarlanın sınırı var ise Allah’ın da sınırları vardır. Nasıl ülkelerin sınırları var ise Allah’ın da sınırları vardır. Ha, bu arada gündem israil, israil devletinin bir sınırı yok. O anarşisttir sınırı tanımayan, sınırı tanımayan küstahtır, sınırı tanımayan hadsizdir, sınırı tanımayan, sınırı tanımayan Allah’ın lanetlediği insanlar, kimseler ve devletlerdir. Yani ne diyor açık açık mesela? Gazze, burayı boşaltın. Nereye gidecekler? Sina çölüne gitsinler diyor. Sina çölü nereye ait? Mısır’a ait. Yani diyor ki Mısır sınırını tanımıyorum, Mısır ülkesini de tanımıyor. Yürüsün gitsin diyor. Nereye gidecek? Sina çölüne. Kime ait? Mısır’a ait. Demek ki Mısır diye bir devlet yok, tanımıyor. Suriye gibi bir devlet yok, tanımıyor, kendini üstün görüyor. istediği zaman gidiyor, bombalıyor. Bir ara bizim Diyarbakır’a da attığı bombaların kapsüllerini bırakıp gitmişlerdi ya hususi, ben unutmam
öyle şeyleri. Suriye’yi bombalamışlardı, boş kapsülleri de Diyarbakır’a atmışlardı. O bölgeye atmışlardı, yani ihlal etmişlerdi sınırı çünkü sınır tanımıyor. Küstah, edepsiz, terbiyesiz, zalim!
işte Allah da kıskanç. Allah da müminlerin harama gitmelerini istemez. Mümin bakın, Müslüman demiyor, mümin, çünkü ‘mümin müminin aynasıdır’ hadisi kutsi. O zaman gerçek manada mümin Allah’ın mümin sıfatının tecelli ettiği kimsedir. Allah’ın mümin sıfatının tecelli ettiği kimseyi Allah kıskanır. Der ki sen benim mümin sıfatımın tecelliyatı altındasın. Onu bir yere göndermez. işte bu avamla alakalıdır. Bir çıt yukarı, Allah manevi perdelerde dolaşan seyrü sülük yapan bir kimsenin gördüklerini ulu orta söylemesini de istemez. Biz arkadaşlara deriz ya, rüyalarınızı ulu orta paylaşmayın. Herkese rüya anlatacağım, hal anlatacağım diye uğraşanlar bu meselenin sırrına vakıf olmayanlar, ehemmiyetine vâkıf olmayanlar veyahut da kendilerine bu konuda ayrı hava vermek isteyenler, seni dün akşam rüyamda gördüm. Sana sordular mı dün akşam kimi rüyanda gördün diye? O kendine yer edinmeye çalışıyor. O bir şey anlatmaya çalışıyor. Ben bunu rüyamda gördüydüm diyor. iyi, gördüğün zaman neden anlatmadın o zaman? Gördüğünde anlatacaktın. Şimdi o mesele olduktan sonra anlatma, o sana yakışmaz. O ancak velilerin, mürşidi kamillerin halleridir. O senin işin değil. Onlar anlatabilirler ulu orta, sen anlatamazsın. Sen ulu orta anlatamazsın. Sen ulu orta anlatıyorsan o zaman manevi sırları faş ediyorsun. Sen manevi sırrı faş edemezsin. Bu işin bir çıt, daha üstü var, hakke’l yakîn olanlar, hakke’l yakîn olanlar, onlar da o manevi tecelliyatları sır olarak tutarlar. Allah kıskançtır, o sırrı tutması gerekir. O çünkü daha öncesinden sınavdan geçmiştir. O sırdır artık. O tabiri caizse sırrullah olmuştur. Sırrullah olduğunda o ne söylenecek ne söylenmeyecek o emirle hareket eder. Manevi emirle söylenmesi gerekenleri söyler, söylenmemesi gerekenleri söylemez. Bazen ham sufiler illaki bir cevap isterler. Otur kardeş, cevap verilmiyorsa verilmemiştir. Sen rüya anlatmakla mükellefsin. Yok manası ne! Bırak, kurcalama. Desem ki manası sen çok büyük hastalıklara düçar olacaksın, ne yapacaksın? Desem ki manası sen dünyalık, mal, mülk kaybedeceksin, ne yapacaksın?
Rüya görülür, tevil edildiği gibi tecelli eder. Saklanıyorsa hikmet vardır. Kimisi de kendini bir matah zannediyor. Bu da ahmağın dik alâsı. Efendim rüyamı çözümleyemediniz mi? Ha çözümleyemedik senin rüyanı. Bu artık ahmaklıkta zirve, ahmaklıkta zirve bu, kendini öyle bir noktaya getiriyor ki yani o çözümlenemeyecek rüyalar görüyor! Bir kuş gelmiş de penceresine konmuş, çözümlenemiyor o rüya! Öyle düşünüyor veyahut da birisine bir şey anlatıyor, bu şudur diyorsun, o dibine darı ekecek daha üstüne.
Çünkü dervişlik onda oturmamış, Sufilik onda oturmamış. Edep edip ya bu bu kadarmış deyip de susma yok. Yani sanki alışmış ya bakkaldan bir şey alır gibi bizden de alacak. Dilediğinde dilediğini almaya yapmaya alışmış ya, toplum o hale geldi çünkü. Tüketime dayalı bir toplum. istediğini yiyecek, istediğini içecek, istediğini giyecek, istediği zaman istediği yere gidecek. Sen de onun istediği zaman istediğini vereceksin. Bu hale gelmiş, psikoloji bu. Sufi de olsa o da istediği anda senin istediğini alacak senden. Sen onun emrindesin. Bu normalde tersine döndürüyor. Yani o çok önemli bir derviş, çok önemli bir sufi, o çok önemli. O yüzden o ne diyorsa yerine getireceksin hemen. Yani bu normalde sınır tanımıyorlar artık. O noktaya geliyor. Oysa sufilik edeptir. Terbiyedir. Hani Allah sahabelerine diyor ya, ‘peygamber ne veriyorsa alın, nehyediyorsa ondan uzak durun’. Ne veriliyorsa al. Sanki verileni alıyor musun da daha da üstüne kalkıyorsun bunun şusu nedir busu nedir diye! E soruyorum ben de o zaman dün gece beş bin tevhit çekmedin diyorum, kalıyor. Geçen sana salatu selam verdim diyorum, günlük bin tane yedi gün çekecektin, çekmedin yedi gün diyorum, Şimdi rüya soruyorsun bana, dediğimi yaptın mı? Yapmadın. He ben de gabak aşıyım ya burda, yani sana yedi gün biner tane salatu selam çek dedim, gabak aşıyım, benim bir şeyden haberim mi var! Sen de çekmedin, vurdun kafayı yattın, tınlamadın bile. Sonra dervişlik taslayacaksın bir de! Sonra kendi kendine oldum bittimlik taslayacaksın! Tabii ya bizim de bir şeyden haberimiz yok zaten! Biz nerden bileceğiz! E çektin mi? Ses yok. Çektin mi onu söyle bana? Yok. E, o zaman ne yapmaya sen dervişlik taslayacağım diye uğraşıyorsun! Allah muhafaza eylesin. O yüzden Allah kıskançtır, mümin de kıskançtır. Mümin de kıskançtır.
Mümin sıfatının en zirve noktasında duran peygamber sallallahu ve sellem hazretleri insanlardan, sonra velilerdir, mürşidi kamillerdir. O zaman onlar da kıskançtır. Bir veli de kıskançtır, bir mürşidi kamil kıskançtır. O da dervişini manada kıskanır. Dervişini kıskanır, oraya buraya yalpalamasını istemez. Oraya buraya kaymasını istemez. Heder olmasını istemez. Hiçbir veli istemez. Hiçbir mürşidi kamil istemez. Hiçbir dervişinin heder olmasını istemez. Hiçbir dervişinin kıymetsizleştirilmesini istemez. O da kıskançtır ama o sufi de bunun farkına varacak, o da kıskanç olacak. O da kıskanç olacak ve sırrı tutacak. Sırrı tutacak. Ha bir de söylenmesi gerekenler vardır, söylememek de suçtur. Bana şeyhim oğlum bunu herkese söyle dedi, söyledim. Bunu derviş kardeşlere söyle dediklerinin hepsini de söyledim. Bak hepsini de söyledim. Kendimce, kendi kendime bazen tefekkür ediyorum, sakladığım bir şey var mı, şeyh efendi bana söyle deyip de söylemediğim bir şey var mı diye, hamdolsun hiç yok. Rabbim daha iyi eylesin. Yine
bir hadisi şerif, Buhari, Müslim, Tırmizi, az önceki hadisi şerif de Buhari, Müslim, Tırmızi’deydi. Yine Buhari, Müslim, Tırmızi’den, ibni Mesut bunu naklediyor: ‘Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur. Bu sebeptendir ki fevahişin açığını da kapalısını da haram kıldı. Medihten yani methetmekten Allah kadar hoşlanan bir kimse de yoktur. Bu sebeptendir ki nefsini methetmiştir. Buradaki fevahiş, yani istenmeyen hadiseler. Hani Kuranı Kerim’in dilinde fahşiyat olarak geçer. Onu herkes fuhuş olarak nitelendirir. Değil. Fahşiyat olunca fuhuşu da içine alır ama hemen hemen bütün haramlar o fahşiyatın içindedir. işte bu fevahiş de öyle. Cenab-ı Hak diyor ki Allah kıskançtır. Bu sebeptendir ki fevahişin açığını da kapalısını da haram kıldı. Yani fahşiyatın veya haramın açığını da kapalısını da hepsini de haram kıldı ve medihten yani bir methedilmekten Allah çok hoşlanır. Onun sıfatlarının söylenilmesi, onun yüceltilmesi, onun methedilmesi, onun hoşuna gider ve o yüzden de kendisini methetmiştir diyor. Buhari, Müslim, Tırmızi’de.
işte o normalde Allah’ı methetmek, bu manada Allah’ı methetsen de Allah’a bir katkıda bulunmazsın, methetmesen de Allah’a bir zarar veremezsin ama methetmek kulların faydasına olan bir durumdur. Yani çünkü kullar Allah’ı güzel isimlerle anar, noksan sıfatlardan tenzih eder ve kemal sıfatlarını onun anlatır. Kemal sıfatlarıyla onu yüceltir ve böylece kul sevap kazanır. Allah’la arasında dostluk kazanır. Mesela sufiler negatif isimleri çok adlandırmak istemezler. Eddar ismi şerifi gibi. Bunların normalde adlandırmak istemezler. Cenab-ı Hakkı hep güzel sıfatlarla, kemal sıfatlarla zikretmek, anlatmak isterler. Bu da Allah’ın çok hoşuna gider. Allah’ın çok hoşuna gitmesi, kullarına merhamet etmesi, lütfetmesi, ikram etmesi, ihsan etmesi olarak geri döner. Allah’ın hoşuna giden bir işi yapan bir kimse Allah’ın lütfuna, keremine mazhar olur. Hani Allah tövbe edenleri sever. Yani tövbe edenleri sever, senin tövbe etmen Allah’a bir katkıda bulunmak değildir. Sen kendi kendine affedilmeyi görürsün veyahut da Allah zikredenleri sever. Sen zikretmekle Allah’a bir katkıda bulunmazsın. Sen zikrettiğinde Allah da seni zikreder. Bunun gibi. O yüzden Cenab-ı Hak methedilmeyi sever. işte Allah aynı zamanda da nedir? Kıskançtır. Bu kıskançlığından dolayı eşler birbirlerini kıskanırlar. Aslında Türkçesi kıskanmak bunun da bunun hani Arapçası gayret. Bunun normalde Arapçası gayrettir bunun. Hani Allah gayretlidir. Yani kıskançtır manasıdır bu, normalde ama Türkçeye çevrilirken kıskanmak olarak çevriliyor. O yüzden Cenab-ı Hak kıskançtır. Müminler de kıskançtır ve o kıskançlıktan dolayıdır, o müminlerin kıskançlığı ve Allah’ın kıskançlığından müminler de ne yapar? Sevap alırlar. O yüzden müminlerin methü senası, müminlerin Allah’ı kemal sıfatıyla anması, zikretmesi de müminlerin faydasınadır.
“O can gibidir, cihan beden gibi. Beden iyiyi kötüyü, canın tesiriyle
Nasıl beden sıcağı, soğuğu, kuruyu, nemliyi iyiyi, kötüyü canıyla yani ruhuyla biliyorsa burdaki can çok böyle kullanıldığı yere göre manası değişir diye daha önceleri sohbet etmiştim. Yani burda ruh manasında Allahu alem. işte nasıl bir kimse iyiyi kötüyü, güzeli çirkini, sıcağı soğuğu, ne bileyim, sıkıntıyı, genişliği ruh ile biliyorsa çünkü o beden upuzun orda duruyor. Eğer ruh olmasa bunların herhangi birisini idrak edebilecek mi anlayacak mı? Hayır. Ruh ondan, senden çekilince soğuk olmuş sıcak olmuş, ondan sonra yanmış yanmamış, cesedin bir şeyden haberi yok, hiçbir şeyden haberi yok. Hiçbir şeyden haberi yok. Cesedin bir şeyden haberi olması için can lazım, yani ruh lazım. işte bu alem bu varlığa baktığınızda, bu varlığın da ruhu bu manada Hazreti Pir diyor ki Allah’tır. Rahman suresi, ayet 29: ‘Göklerde ve yerde bulunan herkes ihtiyacını ondan ister.’ O her an bir iştedir, şe’ndedir, gökte ve yerde her ne var ise her şey Allah’a muhtaçtır. Her şey! Senin canlı veya cansız gördüğün bütün varlık Allah’a muhtaçtır ve Allah her an bir şe’n üzerine, bir yaratma üzerinedir. Eğer Allah o yaratmayı herhangi bir şeyin üzerinde keserse o yokluğa doğru yol gider. Onun varlığı, onun canlılığı Allahladır. Eğer Allah onu sıfatsal tecelliyatının altında tutmazsa bir anda yok olur gider. Göklerde ne varsa melekler, değişik varlıklar, gezegenler, bütün varoluşun gök kısmında kalan her şey, varoluşun dünyayla alakalı her şey ve dünyanın dışındaki bütün varlık Allah’a muhtaçtır ve o varlığın içersinde yaşayan melekler, cinni taifesi, diğer böyle cinni taifesinin ayrı ayrı kolları, şeytan taifesinin ayrı ayrı kavimleri, ayrı ayrı tarikatları, öyle diyelim, onlar da öyle ayrı ayrı ve semavatta veyahut da varlığın değişik perdelerinde, değişik kademelerinde var olan değişik varlıklar, böyle kelama gelmeyecek şekilde, dile gelmeyecek şekilde olan o varlıklar, onlar bütün her şey Allah’a muhtaç ve her şeyi diri tutan veya öldüren veya yok eden yine Allah. Her şey ama gözünüzün gördüğü görmediği anladığımız anlamadığımız, idrakimizin aldığı veya almadığı maneviyatın içerisinde aşina olduğumuz olmadığımız her şey Allah’a muhtaçtır ve Allah her an bütün o varlığa can verir. bütün varlığa can verir ve varlık Allah’ın vermiş olduğu o canla ayakta durur. Allah’ın kudreti, kuvveti, sıfatları, kayyumiyeti, rahmanı, rahimi bütün varlığın üzerinde ne yapar?
Hepsi de sıfatsal noktada tecelli eder ve yaratmış olduğu her şey, cennetinden cehenneminden arş-ı alâsından kürsüsüne, dünya ve semavata varıncaya kadar her şey Allah’a muhtaç ve her şey Allah’la kaim Allah’la diri Allah’la vardır. Bakın her şey! Bu da tevhiddir, avamın tevhididir bu. Bu avamın tevhididir. Her şey Allah’la vardır, Allah’a muhtaçtır. Her şey! Hiçbir
şey onun izni olmaksızın olmaz. Hiçbir şey! Ol dediğinde o olur. Onun bir matematiği vardır, matematiğine göre olur. Matematiğine göre olur, fıtratına göre olur, fıtratına göre olur. Bize o, zaman almış gibi görünür, onun fıtratı ve matematiği odur. O ol demeden hiçbir şey de olmaz. Hiçbir şey olmaz. Bir şeyin olması, vücuda gelmesi, onun emri ilahisi ile olur. Bu konuda kullar olmasını isterler sadece, talep ederler. Yaratamazlar. Yaratan Allah’tır. O her an bir şe’n üzerinedir. Tehlikeli mecraya geliyoruz şimdi. Bu avamın tevhidiydi. Şimdi tehlikeli mecra, seslerinizi soluklarını tutun:
“Kimin namazından mihrap ve kıblesi Ayn (yani Allah’ın zatı, cemali)
olursa onun tekrar iman tarafına gitmesini ayıp ve kusur bil.”
Kimin namazında mihrap ve kıblesi Ayn, burda kayyumdan kasıt Allah’ın zatı veyahut da cemali veyahut da sıfatları, aşağı doğru iniyorum. Onun tekrar iman tarafına gitmesini ayıp ve kusur bil. Hazreti Pir tel mel bırakmıyor. Böyle çeviriveriyor. Neye iman ederiz? Allah’ın varlığına ve birliğine. Gördün mü? Hayır. Neye iman ederiz? Meleklerin varlığına. Gördün mü? Hayır. Neye iman ederiz? Peygamberlerine. Gördün mü hayır. Adem’i gördün mü? Hayır. Kur’an’da ismi geçen peygamberleri gördün mü? Hayır. Hazreti Muhammed’i Mustafa’yı sen gördün mü? Hayır. Neye iman ederiz? Kadere. Neye iman ederiz? Cennetin ve cehennemin var olduğuna. Neye iman ederiz? Hesabın var olduğuna, kıyametin, mahşerin var olduğuna iman ederiz. Bakın, bu iman ettiklerimizin hiçbirisini de görmedik. Burdaki imanımız bizim mecazi, taklidi. Görmediğimiz Allah’a, görmediğimiz meleklere, görmediğimiz peygamberlere, görmediğimiz kitaplara, görmediğimiz ölüme, din gününe, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, cennete, cehenneme, kıyamete, mizana, hesaba, kitaba, imân edenler! Nerde burda akıl? Yok. O yüzden de akılperestler diyorlar ki din diye bir şey yok. Hazreti Pir diyor ki kimin namazında mihrap ve kıblesi aynı yani Allah’ın zatı olursa onun tekrar iman tarafına gitmesi ayıp ve kusur olur. Sebep? Namaz müminin miracı, hadisi şerif, öyle değil mi? Eğer o kimse Miraç yaşadıysa o gördü. Onu görmeyenler gibi davranması edebe mugayyir. Biz şimdi şöyle örnekleyeyim, ben kendimden örnekleyeceğim. Örnek veriyorum işte Pekin, Çin’in başşehri. Ben var olduğunu biliyorum, var olduğunu iman ettim, öyle değil mi? Gördüm mü? Hayır. Yaşadım mı? Hayır ama orda bir Pekin şehri var, biliyorum. O bilgi neticesinde Pekin’in var olduğuna iman ettim ben ama görmedim ama yaşamadım orda. Benim imanım ilmel yakîn oldu. ilim olarak ben bildim onu. Gördüm, uçağa bindim Pekin’e yukardan, tepeden baktım, gördüm Pekin’i, aynel yakîn oldu. Aaa, benim yaşadığım bir şehir değil, misal tam tutmadı. Aaa! Aşkımdan bahsedeyim, Bosna, değil mi? Sarayova. Önceden biliyordum orda bir Bosna şehri, Bosna var, Sarayova şehri var. Bilgim vardı
ama uçak pike yaptı, Sarayovaya iniyor. Sarayova’yı gördüm, uçak böyle bir dolaşıyor böyle, öylesi pike yapıyor. Yani şimdi bu hava yollarını organize eden devletler kendilerince kendi şehirlerini göstermek isterler. Mesela istanbul’a da inerken böyle bir dolaştırır istanbul’u, boğazdan böyle dolaştırır öyle indirir uçağı. Neden? O şehri görün der. Alçak irtifada seni dolaştırır öyle inersin. Şehri gösterirsin gelen misafirlere. Sarayova’ya inerken de uçak böyle bir Sarayova’nın üstünde bir alçak irtifada bakar, her yer yemyeşil görürsün. Bir tane toprak görmezsin. Hatta dersin ki ya bunlar hiç tarım yapmıyor mu yerleri sürmüyorlar mı dersin, değil mi? Öyle görmediniz mi? Değil mi? Uçakla gidince. Kara yolu hariç, uçakla gidince öyle ve uçakla iniyorsun Sarayova’nın işte havaalanını görüyorsun, sonra şehre giriyorsun, şehri komple dolaştığında artık şehri biliyorsun, öyle değil mi?
Tekrar senin geriye, ilmel yakîn noktaya dönmen caiz mi? Değil. Küfür oldu artık o senin için. Bakın burda demiş ayıp ve kusur bil demiş, ben ayıp ve kusur olarak değil, küfür olarak nitelendiriyorum, sen çünkü gördün artık, orda yaşadığın. Oranın kültürünü de öğrenirsen ne diyorlar? Artık sen oralı oldun diyorlar. Sen oranın işleyişine ram oldun. işleyişini gördün, o işleyişin içine girdin. Artık oralı oldun sen. Bakın oralı oldun. Şimdi, Hazreti Pir diyor ki kimin namazında mihrap ve kıblesi ayn, Allah’ın zatı olursa bu, bu böyle normalde insanın altını üstüne getiren bir beyit. O zaman namazda yani ya o zatıyla müşerref olacaksın ya da sıfatlarıyla müşerref olacaksın. Zatıyla müşerref olursan hakke’l yakîn noktasındasın. Sıfatlarıyla müşerref olursan ayne’l yakîn noktasındasın. Ordan geriye dönüş artık sıkıntı. ‘Doğu da batı da Allah’ındır. Her nereye yönelirseniz Allah’ın yüzü, veçhesi oradadır.’ (Bakara, ayet 115). O zaman doğu da batı da Allah’ın veçhesiyle süslü. Sen eğer görebiliyorsan yüzünü ne tarafa döndürürsen döndür sen onu göreceksin. Yüzünü ne tarafa döndürürsen döndür ya zati tecelliye ram olacaksın ya da sıfatsal tecelliye ram olacaksın. Zati veya sıfatsal tecelliyata râm olduğunda artık senin ordan geri dönüşün yok. Ordan geri dönüş Allah muhafaza eylesin, küfürdür. Necm suresi ayet 9, hani Allah’ı gördü görmedi tartışmaları var ya, bu sohbetleri ben anlatınca, sohbet edince ham kafalılar, dinin inceliklerini bilmeyenler, sufilerin inceliklerini bilmeyenler ayağa kalkıyorlar, küfürleri depreşiyor. Küfürleri depreşiyor, nasıl böyle bir şey olabilir diye. Ben de diyorum ki ayetle konuşuyorum, hadisle konuşuyorum, imamların içtihatlarıyla konuşuyorum. Bu konuda konuştuklarım Kur’an’ın, sünnetin, imamların içtihatlarının dışında değil. Siz görmek istemiyorsunuz, Allah görünür. sıfatlarıyla da görünür, zatıyla da tecelli eder. O tecellisi veya sıfatlarının tecellisi kelimelere sığacak bir şey değildir. Bunu engellemeyin.
Allah’la konuşursun. Bunu engellemeyin. Uzakta bir Allah tarif etmeyin insanlara. Ulaşılmaz bir Allah tarif etmeyin insanlara. Bu insanlar Allah’a aç bir şekilde ölüp gidiyorlar bu dünyadan, tanımadan göçüp gidiyorlar. Sizin gibi ahmak alim müsveddeleri yüzünden. Söylemeyin! Sanki Allah uzakta! Sanki Allah gizli kapaklı bir kutuda! Sanki Allah perdelenmiş! Sanki Allah meydanda değil! Sanki Allah göklerde bir yerde saklanıyor! Sanki Allah her şeyi yaratmış göğe çekilmiş tahtına. Bu Yahudi inancı. Yahudi inancını bizim önümüze koyuyorsunuz. Yahudi inancı bu. Allah her şeyi yarattı, bıraktı kendi tahtına çekildi. Öyle değil. Allah her an her şeyi yaratmakta. Dua edin, duanıza icabet edeyim diyor. Tövbe edin tövbenizi kabul edeyim, ben size şah damarından yakınım diyor. Şah damarımızdan daha yakın, sizden size daha yakın, uzakta değil! Uzakta bir Allah anlatmadım hiçbir zaman kimseye. Uzakta bir Allah anlatmadım çünkü uzakta değildi. Ya Rabbi dediğimde uzakta değildi. islam’la tanıştığımdan beri hatta öncesinden beri uzakta değildi. O yüzden hiç uzakta bir Allah anlatmadım. Hiçbir ilmim yoktu. Yine uzakta bir Allah anlatmadım. Allah uzakta değil. Allah uzakta değil. O yüzden Allah yakînin de yakîni, yakînin de yakîni, yakînin de yakîni. Allah o kadar yakîn, uzakta değil. Bu idraki anlamamız lazım. Bu idraki bir de insanlara anlatmamız lazım. Uzakta bir Allah değil kardeş, dua et! Uzakta bir Allah değil kardeş, zikret. Uzakta bir Allah değil, iste, peynir ekmek ister gibi iste. Annenden babandan isteyemeyeceğin şekilde iste, kardeşinden kocandan, kızından, oğlundan, istemeyeceğin şekilde iste. iste, çok uzak değil senden o. Sana senden daha yakın. Öyle bir imanla iste. Allah görülmez değil. Allah yaklaşılmaz değil. Ne dedi miraçta miracı anlatırken, Necm suresi, ayet 9: ‘Derken araları iki yay aralığı kadar, iki yay aralığı kadar kısaldı’ veya daha az. Yay, yayın iki tane ucu. Bir metre yok bile. Siz bir metrelik yayı geremezsiniz. Normal bir insanın yayı gereceği atmış yetmiş santimdir bildiğim kadarıyla. Okçu değilim ama kim var okçuluk yapan? Bizim bir şey vardı, Fatih’in babası ilhan, nerde, yok mu? Serviste mi? Ona soracaktım. Ne kadar iki yayın aralığı diye. iki yay aralığı kadar. Bir metre bile yoktur, yani gerildiğinde o çünkü daha da metre düşer.
Diyor ki iki yay aralığı kadar. Kimi diyor peygamber için diyor: ‘Allah, kulu Muhammed’e vahyedeceğini vahyetti.’ Ayet 9. O, kulu Muhammed’e vahyedeceğini vahyetti. 11 ayeti kerime, muhteşem: ‘Onun gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.’ Onun gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı çünkü, çünkü daha önce kalbî olarak Allah’ı gördü. Çok zaman gördü. Birçok hadisi şerif var, Allah’ı kalbî olarak gördüğüne, uyanıkken gördüğüne, rüyada gördüğüne dair hadisler var. inkarcı mahluklar illa ki peygamberi, sallallahu ve sellem hazretlerini burdan geri çekmeye çalışıyorlar. Hayır, o
görmedi diyorlar. Ayeti yalanlıyorlar ve ayet diyor ki: ‘Bununla tartışacak mısınız siz, bunu inkar mı edeceksiniz, bunun üzerine tartışma mı yapacaksınız.? Bunu söylüyor ayeti kerime. Demek ki gözünün gördüğünü, gözünün gördüğünü, kalbi yalanlamadı. Yok Cebrail’i gördü, yok…Ya Cenab-ı Hak kendi zatını konuşuyor orda, zatını konuşuyor! Kulu Muhammed’e vahyedeceğini vahyetti, kulu Muhammed’e iki yay arası kadar yaklaştırdı. Cebrail’i nerden getirdin, Cebrail arkada kaldı. Dedi ki bundan sonrasını ben gelemem ya Resulallah. Bundan sonrasına sen kendin gideceksin. Bundan sonrasına kendin gideceksin. Bunu kabul ettin mi? Ettin. Bu ayeti kerimeyi de kabul edeceksin. Bu ayeti kerimeyi kabul edeceksin. iman edeceksin. Allah Hazreti Muhammedi Mustafa’(s.a.v)’in hem çıplak gözüne gösterdi kendini. Nasıldır, nasıl tecelli etmiştir o konuşmamış. Hiç kimse konuşamaz. Ayeti kerime, ‘gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.’ Çünkü kalbi, ilmü ledünle kalbi ilim ile o Allah’ı gördü. Sıfatlarıyla da gördü zatıyla da gördü. Hazreti Muhammedi Mustafa miraçtan önce, miraçtan önce kalbi Miraçlar etti. O kalbi miraçlarda Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri Allah’ı hem zati hem de sıfatî olarak biliyordu, tanıyordu, gördü. O yüzden gönlü asla ve asla yalanlamadı. Hadisi şerif, Tırmızi: ‘Rabbim Tebâreke ve Teâlâ ile karşı karşıya geldim. Rabbim en güzel suret üzerine göründü.’
Hazreti Muhammedî Mustafa sallallahu ve sellem , peygamberimiz, yol göstericimiz, rehberimiz, iki cihanın da peygamberi, cinlilerin de peygamberi, bütün mahlukatın peygamberi, dağın taşın, canlı cansız ne görüyorsan her şeyin peygamberi Muhammedî Mustafa sallallahu ve sellem , evet, o Allah’ı gördü. Hadisi şerifte de diyor ki: ‘En güzel surette gördüm’. Evet, şimdi biraz tekniğe kaçayım. Ehlisünnet, Allah’ın rüyada görülebileceğinin mümkün olduğunu ifade etmiştir. Burda hemfikirdir herkes. Hiç kimse bu konuda Allah rüyada görülmez demez. Burda sufilerle olan ayrılık noktası, rüyanın haricinde görülüp görülmeyeceğidir. Aynen aldığım notu buraya aktardım. Dileyen gitsin baksın, Maturıdi kelamcılarından Nureddin es Sabuni, Diyanet onun akayit kitabını bastırdı. ilahiyatçılar bunu tanırlar, bilirler Sabuni’yi. Diyanet de onun akayit kitabını anlaşılabilir olduğu için yani Maturidi, ondan sonra Nesefî böyle şey olarak gelir yol, Sabuni. Bu böyle bir akait olarak yoldur. imam Maturidi, ondan önce imamı Azam’dır akayitte, imam Maturidi sonradan, imamı Azam’dan sonradır. imam Nesefî ondan sonradır, ondan sonra da Sabuni gelir. Bunlar sonuçta imam Maturidi, imamı Azam’ın akayitle alakalı meselelerini daha teknik bir şekilde, daha geniş açar. imam Nesefî bu konuda onu böyle dizayn eder. imamı Sabuni anlaşılacak hale getirir. Sabuni, Allah’ın rüya aleminde görülüp görülemeyeceğine dair şunları nakletmiştir: ‘Yüce Allah’ın ahirette görüleceğini
kabul eden âlimler onun dünya hayatında, rüyada görülüp görülemeyeceği konusunda farklı kanaatler benimsemişlerdir. içlerinden bir grup bunun muhal olduğunu söylemiştir çünkü uykuda görülen şey bir hayal veya bir misalden ibarettir. Bunların her ikisi de kadim olan Allah hakkında muhaldir. (Yani olabilir, normaldir.) Bazı alimler de keyfiyet, yön, karşı karşıya geliş, hayal ve misal olmaksızın bunun mümkün olduğunu belirtirler.’ (Yönsüz, hayalsiz bir şekilde de Allah bu manada görülür müymüş? Evet.) Nitekim geçmiş bir çok zevatın bu şartlarda Allah’ı gördükleri rivayet olunmuştur. Bu hadisenin imkan dahilinde telakki edilmesini izahı şudur ki aslında görülmesi mümkün olan bir varlığın uykuda veya uyanıklıkta müşahede edilmesi arasında bir fark bulunmaz.’
Tekrar burayı altını çizerekten okuyayım: ‘Bu hadisenin yani Allah’ın görülme hadisesinin imkan dahilinde telakki edilmesinin izahı şudur ki aslında görülmesi mümkün olan bir varlığın uykuda veya uyanıklıkta müşahede edilmesi arasında bir fark bulunmaz. ispatına gelince uykudayken görme fiilini işleyen kişinin ruhu ve kalbidir. Buna göre rüya kul için hasıl olan bir nevi müşahededir.’ Demek ki Allah uykuda da uyanıklık da da görülebiliyormuş. Sabuni’dendi bu, dikkat edin şimdi, dikkat edin, hazreti Ebubekir efendimiz söylüyor: ‘Ben hiçbir şey görmedim ki Allah’ı onda görmüş olmayayım. Ben hiçbir şey görmedim ki Allah’ı onda görmemiş olayım. Hazreti Ömer söylüyor, bakın bunlar sahabenin büyükleri. Hazreti Ömer efendimiz diyor ‘kalbim Rabbimi gördü.’ Kalbim Rabbimi gördü. ‘Zira takva sayesinde Rabbim ile kalbim arasında perde kalmamıştır.’ Neyine itiraz ediyorsun? Al sana hazreti Ömer efendimizin sözü: ‘Kalbim Rabbimi gördü. Zira takva sayesinde Rabbim ile kalbim arasında perde kalmamıştır.’ Yani perdesiz, kalbi Allah’ı görmekte perdesiz! Kalbi Allah’ı tanımakta, bilmekte perdesiz. Eğer zaten Allah’ı görmeseydi: ‘ya Sare Cebele’ demezdi. Görmeseydi, mezarın başına gidip: ‘Ey falan! Allah’ın vaadini gördün mü’ sözünü söyleyip, ‘Evet ya Emire’l Müminin, Allah’ın vaadini gördüm’ sözünü işitmezdi kabirden. Neden görünmez bir Allah anlatıyorsunuz? Neden görünmez bir Allah inancı koymaya çalışıyorsunuz? Devam ediyorum ‘Hazreti Ali radıyallahu anh hazretlerine sıra geldi. Ben ilmin şehri isem Ali kapısıdır. Ya Rabbi! Alinin döndüğü yöne hakkı döndür’ hadisi şerifinin tecelli ettiği, hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’in damadı, Hasan ile Hüseyin’in babaları, Fatımatu’z Zehra’nın kocası, hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’in yeğeni, aynı zamanda henüz daha on iki, on üç yaşındayken kim benim naibim olacak deyip de Mekke’de hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) bunu söylediğinde ben ya Resulallah deyip meydana çıkan Hazreti Ali. O diyor! Hayber kalesini kökünden koparan Hazreti Ali Yahudileri darmantas eden
Hazreti Ali, Yahudilerin kökünü kazıyan Hazreti Ali, benim diyen savaşçıyı, bahadırı cenk meydanında alt eden Hazreti Ali, zülfikârın sahibi, hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’in sancaktarı, o Ali! Ben görmediğim Allah’a ibadet etmem, o Ali. Ben görmediğim Allah’a ibadet etmem!
Siz hangi görünmez Allah’a iman ettiniz ki? Hangi görünmez Allah anlatıyorsunuz ki? Hangi görünmez Allah’ın emirlerini insanlara naklediyorsunuz ki? insanları körleştiriyorsunuz, insanların önüne perdeler koyuyorsunuz. Allah’la insanların önüne perde koyuyorsunuz! Allah muhafaza eylesin. Evet, kalp bizim gibi avam kullar, önce kalple Allah’ı tanır ve bilir çünkü kalp ilmin, keşfin, idrakin, irfanın ve gördüğünden, anladığımdan ilim alan bir olgudur. Bu et parçasından bahsetmiyorum. ilahi tecelliyatlara mazhar olan, Rabbani ilimlere mazhar olan, Rabbani ilimlere mazhar olan, maneviyata mazhar olan, Allah’ın sıfatsal tecelliyatlarına mazhar olan, hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım hitabına mazhar olan, bilginin, marifetin tecelli ettiği alandır kalp. O yüzden bir sufi önce Allah’ı kalbi marifetullah olarak görür ve bilir ve tanır, sonra çıplak gözle görür. Kalben tanımadan, bilmeden o marifete ulaşmadan o hale ulaşamaz. O yüzden yani genelde o marifetullah noktasını velilere yüklerler bu işi. Derler ki marifetullah sadece velilere aittir, mürşidi kamillere aittir, ben ona çok katılanlardan değilim. Bir veliye, bir mürşidi kamile tam manasıyla intisap eden bir sufi, Allah’ı tanıma ve bilme noktasına bir adım atmıştır. Marifetullah deryasına bir adım atmıştır. Artık o, denize karşıdan bakmıyordur. tabiri caizse hani bir kimse hiç yüzme bilmiyorsa önce ayaklarını sokar ya ama kafa kırıksa en yüksek yer neresi, oradan cumburlop atlar kendini. Kafa kırık değilse aklıyla, önce bir ayağını sokar, ıslatır. Soğuk mu sıcak mı derin mi? Bir boy verir. ‘Boy ver lan boy ver’, boy verir ordan o, yüzmeyi bilen bir kimse der ki boy ver boy ver. Tabi o yüzmeyi biliyor, gider o boy verir, böyle dalar, bir elini görürsün dışardan. Elini sallar böyle. O biraz da böyle işin keyfini yapıyor. Öbür türlü işte gelir boy verir, göğsüne kadar geldi. Geldi boy verdi, ağzına kadar geldi. Gitti biraz daha yüzdü boy verdi elini gördün. O usta. Öbürkü yüzmesini bilmiyor ya öbürkü bundan cesaret alır.
Veli ustadır. Veli boy verir. Veli seni götürür denizin kenarına. Der ki cesaretlen. Der ki yürü, boğulmayacaksın. Bir adım daha at. Bir adım daha at. Bir adım daha at. Bir adım daha at…. Hele o yüzmeyi öğrendiyse yüzmekten zevk alır artık. Başlar kulaç atmaya. Bir müddet sonra ya denizin üstünde yüzüyorsun, altında neler var, bir bak bakalım, merak eder insan. Hele yanında bir yunus gidiyor böyle, ya der yunus da gidiyor. Bir de bakmış dalıyor yunus aşağıda. Aaaa! Üstadı da dalıyor. O da bir inceden dalar, bir bakar ki altı ayrı bir alem. Daldıkça dalmak ister. Nefesi unutur. Hatta
bunu böyle rüyada, halde yaşarsa bir an aklına vurur, benim nefes almam lazım der, tam çıkar bir daha dalamaz. Dikkat et, nefes alacağım diye uğraşma. Orası bir ayrı mükaşefe, orası ayrı marifet alanı, orası ayrı bir şey, o dünyadaki gibi değil. Kim Allah’a iman eder imanını yaşarsa Allah onun gönlünü islam’a açar. Allah onu nuruna gark eder. Allah onu nurunda yürütür. Allah onu daldırır. Bunu öğretirlerken sadece velilere ait olarak öğretiyorlar. Değil kardeşler, değil! Her sufi, bir mürşidi kamile intisap eden bir veliye intisap eden her sufi veli adayıdır. Veli adayıdır! Hatta ben derim ki velidir. Sebebi şudur, hani bir kimse bir topluluğu sevse, bir topluluğu sevse ama onlar gibi yaşayamasa, onlardan sayıldı ya hadisi şerifte, onlardan sayıldı. Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretleri dedi ki onlardan sayılır o. Siz kafiri severseniz kâfirlerden sayılırsınız. bunun tersi bu. Kafiri taklit ederseniz kafirlerden sayılırsınız ya, evet. Hani onlara benzetiveririm der onlara döndürüveririm seni der onlardan sayar seni. Neden? Kafiri sevdin. Neden? Sen pis yahudiyi sevdin. Neden? O pis, katil yahudiyi tutmaya çalıştın. Neden? O pis yahudiye sen pissin, sen katilsin diyemedin. Seni onlardan saydı. Mühürledi kalbini. Yürü git, ne anlatırsan anlat ama öbür tarafta sen o in’am ettiği, ihsan ettiği o peygamberler var ya, o veliler, o mürşidi kamiller var ya, o sahabeler, hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve bütün sahabeler, aşerei mübeşşere, Hz. Hasan ile Hüseyin, Abdülkadir Geylâni, Ahmet er Rufai, Ahmed el Bedevi, ibrahim Dusuki, Şeyh Ebu’l Hasan Ali Şazeli, Şahı Nakşibendi Muhammed Bahattin, Şahı Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayramı Veli, Veysel Karani, Mahmut Hüdai, Halvetî, Celvetî, Uşakî, Sümbülî, Sühreverdî, Küfreverdî, Ahmet Yesevi, bütün pirî pîran, sen ismini say, hepsi de gelsin. Say sayabildiğin kadar ve hepsine de de ki bütün pirî pîran de hepsindensin, berabersin anında geldiler, anında gördün sen onları, onlardansın.
Yola girmişsin. O sarsılmaz ipten tutmuşsun. Ölsen de gam yok yaşasan da gam yok! Ölsem de onlardanım yaşasam da onlardanım! Batsam da onlardanım çıksam da onlardanım! Günah da işlesem onlardanım, sevap da işlesem onlardanım, sıkıntıya düşsem, hastalığa da düşsem onlardanım, yere de yatırsalar, ne yapıyorlarsa yapsınlar ben onlardanım! Ben onlara aidiyet kesbetmişim. Ben onlarlayım. O müjdeyi Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.) vermiş. O müjdeyi Allah vermiş, bir başkası değil. Ben onlardanım. O yüzden; bir mürşidi kamile gerçekten intisap eden, bu benim üstadım, ölsem de geri dönmem, ne başıma gelirse gelsin ben o eli tuttum bırakmam diyen, benim nazarımda velilerdendir. Ben onu veli olarak görürüm. Tuttu mu sımsıkı ordan? Tuttu. Bitmiştir mesele. Hacı Oktay, ders aldığı gün hâli açılan adamdır, ilk zikrullahta hâli açılan adamdır. Ordan
tuttun mu sen? Sım sıkı tuttun. Yemin ediyorum velilerdensin, ben de şahidi çok bunun. Ben de şahidi çok. Geçmişteki evliyaların, velilerin, yirmi yılda, otuz yılda katedemedikleri yolu, bir anda intisap edip kateden derviş kardeşler biliyorum ben. Evet, velilerden onlar. Ben o yüzden derim, bir derviş kardeşin gönlünü kırmayın. Zikrullaha gelmiş, onu incitmeyin. Neden? Onu incitirsen sen incinirsin. Onu kırarsan sen kırılırsın, farkına varamazsın. Çünkü o beğenmediğin senden daha sıkı tutmuştur. Yemin ediyorum o velidir. Seni bozar, sen dağılır gidersin. O yüzden kalbe gelen o tecelli yatlar, kalbe gelen o manevi ilim, kalbe gelen Allah tanınmaklığı, sadece velilere bunu ayırt etmiyorum. Ayrılıyorum burda herkesten, bütün herkesten ayrılıyorum.
Evet, bir mürşidi kamil bul, onun elinden tut. O yola gir ve o yolda sarsılmaz bir şekilde dur hayatın boyunca, sonra gel mahşerde yakamdan tut. Deki, hangi mürşidi kamile intisap edersen et, deki ben bir mürşidi kamile intisap ettim mahşerde şöyle oldum de. Diyemezsin! Diyemezsin, yeter ki sen o yolda hainlik etme. Yeter ki o yolda sen zalimlik etme. Yeter ki o yolda sen vefasızlık etme. Yeter ki o yola sen hiçbir şekilde zalimlik yapma. Yapma! Yapmadığın müddetçe desen ki ya Rabbi, ben bu Geylâni hazretlerini çok methediyorlar, çok söylüyorlar, vallahi de tanımak istiyorum, billahi de tanımak istiyorum. Kimdir bu zat desen, Allah onu gösterir sana. Sen desen ki ben seni görmek istiyorum. Biliyorum Musa’ya kendini göstermedin, biliyorum Musa’ya dedin ki şu dağa bak. Musa dağa baktı, senin tecelliyatına dayanamadı, bayıldı gitti. Ben Muhammed ümmetindenim, ben garibim, ben kimsesizim. Benim elimden tutanım yok senden başka. Gözümden bakanım yok senden başka. Ben seni tanımak istiyorum. Ben seni tanımak, seni bilmek için bu yola girdim. Ben seni görmek için bu yola girdim. Ben, sen varsın diye bu yoldayım. Benim yol neyime, din neyime! Ben her şeye sen varsın diye bakıyorum desen, o kendini sana perdelemez. O hiçbir zaman kendisini bilmek isteyen, kendisini görmek isteyen, kendisini tanımak isteyene kendini perdeletmez. O belki de naz yapar ama kendini perdeletmez. inanmayın bu insanların anlattığı Allah’a. Allah görünen, bilinen bir şey. inanmayın Allah’ı tanımayanların Allah anlatmasına. inanmayın Allah’ı bilmeyenlerin Allah anlatmasına. Kör olarak bu dünyadan göçmeyin. Tanınır, bilinir, görülür, konuşulur yemin ediyorum! Başınıza ne gelirse gelsin, varsınlar sizi dilinizden assınlar sen böyle söyledin diye.
Bu dünya gelip geçiyor. O tanınan, bilinen, görünen, o yardım eden, o muhafaza eden, o koruyan, o en sıkıntılı zamanda gönlüne ilham eden! O senin içini, dışını, her şeyini en iyi bir şekilde bilen! Merak etme, sana lazım olanı veren! Her ne lazımsa her neye ihtiyacın varsa senin kapına kadar
getiren o. O öyle bir Allah. O yüzden gelin o Allah’a iman edin. Görünmeyen, bilinmeyen değil, görünen bilinen, konuşulan, konuşulan! Tecelliyatı her an, her dem kalplere ilham eden Allah. Ona iman edin. O öyle bir Allah ve bütün peygamberler o görünen Allah’ı, o bilinen Allah’ı, o tanınan Allah’ı görmeyenlere tanıtmak, bilmek için gönderildi. Dinin amacı bu. Din, Allah’ı görme Allah’ı bilme, Allah’ı tanıma, Allah’ı sevme, Allah’la sohbet etme, Allah’la konuşma! Onun sıfatsal tecelliyatlarında kaybolma, sıfatsal tecelliyatlarında hayretten hayrete, hayretten hayrete, hayretten hayrete devam etme ve ebedi alarak o hayretin hiç bitmediği bir olgu. Öyle bir Allah’a iman edin, öyle bir Allah’a iman edin. Onu görün, onu tanıyın, onu bilin, onunla konuşun! Onunla konuşun, onunla dertleşin, sıkıntınızı anlatın ona. Ben edep ettim anlatamadım. Siz anlatın. Ben edep ettim isteyemedim, siz isteyin. Siz isteyin, vallahi isteyin billahi isteyin! isteyin, verir. Dua edin, dua! icabet eder anında. Anında! Daha senin ne isteyeceğini bilir ve sen desen ki ‘ya Rabbi’ verir! Önünde, kapının önünde, senin elinde, içinde. Ne istersen, ne lazımsa verir sana. Ne lazımsa verir. Ne lazımsa verir! Öyle bir Allah’a iman edin. Rabbim imanımızı kavi eylesin. O yüzden Hazreti Pir, anlaşılması avamca zor, anlaşılması avamca mümkün olmayan, tabiri caizse bir böyle roket atar gibi atmış. Demiş ki bir kimse mihrapta, yani kıblesi ayn yani Allah ise onun avam imanına dönmesi ayıptır, kusurludur demiş. Sufi, gerçek manada o zaman o avam imanından çıkıp gördüğü Allah’a ibadet etmesi gerekir. Avam imanından çıkıp avam imanından çıkıp kalbinde perdesi onu görmesi gerek. El-Fatiha maassalavat. Amin. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ BURSA
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, İhsân, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı