MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 4/31
1753-1759. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü, hayırlı eylesin. Rabbim cümle ümmeti Muhammedî ve bizleri Kuran ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin. cümle ümmeti Muhammedî ve bizleri hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim Ümmeti Muhammed’e zulmeden bütün sistemleri, devletleri, şahısları kahrı perişan eylesin. hepsini yerle yeksan eylesin. Bütün kuran ve sünneti seniyyeye savaş açan bütün ne kadar hem birey hem şahıs hem sistem varsa hepsini de helak eylesin. Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Fas, Tunus, Cezayir, bütün islam ülkelerinde, Müslümanlara zulmeden bütün zalimlerden Cenab-ı Hak intikamını alsın. Ümmet-i Muhammed’i de dirilsin. Ümmeti Muhammed’i kuvvetlendirsin. Ümmeti Muhammed’i güçlendirsin, Ümmeti Muhammed’i kafirlerin üzerinde hükümran eylesin. Yer yüzünde islam’ı hakim kılacak, yer yüzünde hak ve hakikati hakim kılacak inşallah liderler, askerler nasip eylesin. Ecmain. kaldığımız yerden devam ediyoruz inşallah. en son: ‘Yüzlerce naz u işveyle gönlünü almak istedim, sevgili bana istiğna yüzünü gösterdi, bahaneler etti’, burayı okumuştuk, buradan devam ediyoruz:
“ ‘Bu akıl, bu can, senin aşkına gark olmuş değil mi ki’ dedim; dedi ki: ‘Git, git. Bana bu efsunu okuma. Ben senin ne düşündüğünü bilmez miyim?’ Ey iki gören! Sen sevgiliyi nasıl gördün? Buna imkan var mı?”
Hazreti Pir, burda, bunlar benim kendi şahsi düşüncelerim, kendi şahsi bu konudaki tefsir, öyle söyleyeyim. Hazreti Pir burda böyle bunu söylersem
bu akıl, bu can senin aşkına gark olmuş değil mi ki dediği, burda Cenab-ı Hakkı konuşturuyor. Cenab-ı Hak, bu söze karşılık cevap veriyor, ‘git git, bana bu efsunu okuma, ben senin ne düşündüğünü bilmez miyim? Ey iki gören, sen sevgiliyi nasıl gördün, buna imkan var mı?’ Bir takım sufiler vardır, görüntüsü sufidir, derviştir, görüntüsü mürşittir, şeyhtir. Bunlar kendilerini sanki Allah’a vuslat olmuş, sanki Allah’a aşık olmuş gibi gösterirler ve akıl almaz sözler söylerler, değişik kelimeler, cümleler, kurarlar. Hazreti Pir Allahu alem bunlara tabiri caizse laf söylerken hani kendisinin üzerinden konuşuyor. Kur’anı Kerim’de de bazı ayetler vardır mesela, Cenab-ı Hak karşıdaki müşriklere, kafirlere laf söylerken onların eksikliğinden değil, inananların üzerinden yürür. Mesela hani Antakyalı marangoz vardı ya meşhur, neydi adı? Habib, Habibi Neccar, hani diyordu ya: ‘sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz’ diyen. O başka bir yerde de ne diyordu? ‘Ben niçin Rabbime zikretmeyeyim, Rabbime ibadet etmeyeyim.’ Yani bu Allah’a ibadet etmeyene sen Allah’a ibadet etmiyorsun demiyor, ben niçin Rabbime ibadet etmeyeyim diyor Habibi Neccar veyahut da Habibi Neccar, ‘sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz’ diyor, Şunların peşinden gitmeyin demiyor. Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyor. Hazreti Pir de burda Kuran’ın, tabiri caizse Allah’ın stratejisini güdüyor.
Diyor ki: ‘Bu akıl, bu can, senin aşkına gark olmuş değil mi ki dedim, o da git git bana bu efsunu okuma dedi. Ben senin ne düşündüğünü bilmez miyim, ey iki gören’, yani vahdete ulaşmamış, ey iki gören, bu kim için? Henüz daha seyri sülûka girmemiş ama ortalığa şeyhlik satan, dervişlik satan, sufilik satan. Hani iki efsun dediği ne? Hile, aldatma. iki beyit ezberlemiş, iki söz ezberlemiş veyahut da halkın anlamayacağı, insanların anlayamayacağı, sanki yüksek perdeden konuşuyormuş gibi iki kelime öğrenip insanları efsunlayan yani hileye, insanları yanlışa götüren kimse. Oysa hani tabiri caizse Hazreti Pir onları atfederekten diyor ki ‘ben aklımı, canımı senin varlığında buldum, bu varlığına verdim, hiç ettim. Benim fikrim de hayalim de hiçbir varlığım kalmadı, senin, senin ile olmak isterim’ dedi. Buna cevaben de Cenab-ı Hak cevap verdi. ‘Git, bana efsun okuma’ yani sözlerinle hileye başvurma, olmayanı söyleme zira çünkü sen henüz daha olgunlaşmadın, sende senlik var, bende de benlik var, sen ayrı ben ayrı. Sen henüz daha o olgunluğa ulaşmadın, o kemale ermedin ama sen diyorsun ki o kemale ermediğin halde ben aklımı da fikrimi de sana verdim, aşka ulaştım. Aşk benim her şeyimi sardı. Aklım da fikrim de aşk oldu diyor süslü kelimelerle. Bu insanlar yani kemale ermemiş olan kimseler meseleye kal noktasından bakar yani lafız noktasından bakar. Hal noktasından bakmaz. Hazreti Mevlana tabiri caizse olmadan kendisini olma süsü verenlere bu cevabı söylüyor
ve mesela işte malumdur ya, ehli sufinin içerisinde tasavvuf ehlinin içerisinde hani konuşmaya etkili, yetkili olmadığı halde, öyle bir hâli olmadığı halde, ordan dem vurmaya çalışırlar. Bu dervişlerde de olur, sufilerde de olur. Kendisi henüz daha bir şeye ulaşmamıştır, etrafına ulaşmış gibi gösterir veyahut da ipe sapa gelmez laflar söylerler, ipe sapa gelmez. Bunlar yola laf getiren insanlardır, sufiliğe laf getiren insanlardır. Sufilik yolunun adabına erkanına uymazlar. Sanki adab erkan içindeymiş gibi kendilerini gösterirler. Bunlar tehlikelilerdir.
Hatta böyle zaman zaman bu gençlik yıllarımda karşılaştığım şeyler, yani mesela kendisini ama melami olarak tanıtan ama kendisini yüksek sufi olarak tanıtan, kendi kendisine vahdeti vücutçuluktan dem vuran, vahdeti vücutu savunuyormuş gibi konuşan ama neyin ne olduğunu bilmeyip hem kendisinin hem de etrafının küfrüne sebep olan, şirke sebep olan ama kendisini de ehli tasavvuf gösteren, kendisini ehli mürşid gösteren, ehli kemal noktasında gösteren, zatlarla tanıştım, bu tip insanlarla tanıştım. Hani bir müddet sonra sizin namazınız kılındı, işte Allah’ın alacağı namaz değil mi? Hadi bakalım sen camiye, ya o bitirdi işini hani, onun camilik işi kalmadı veyahut da vahdeti vücut gibi kalbî ve fikrî kalbî ve fikrî olarak yüksek seviyedeki, yüksek derecedeki meseleleri idrakten yoksun, anlamaktan yoksun kimselerin ordan iki kelime çalıp iki cümle kurup insanların şirke düşmesine sebep olması gibi ama cebriyeye ama kaderiyeye düşürecek sözler söylemesi. Bunlar böyle gençlik yıllarımda gördüğüm şeyler. Oysa o doğru anlaşılsa, o doğru anlaşılsa ve hal olarak onu görse, yaşasa, onu idrak etse, o zaman o sözün ne manaya geldiğini bilecek. Hani zaman zaman böyle hani çok önemli bir soru soruyormuş gibi o edada da böyle soru sormuş olanlar olur. işte hocam hani meşhurdur ya işte, işte hallacı Mansur Enel Hak derken neyi kastetti? Ha evet ya, neyi kastetti? Evet, o çok ağır bir soru! E, Hallacı Mansur gecede yüz rekat namaz kılardı, sen kırarsan neyi kastettiğimi anlarsın. Enel Hak diyen bir kimse gecede yüz rekat namaz kılıyor veyahut da Beyazıti Bestami hazretleri hani benim cübbemin altında demiş ya sizin aradığınız demiş , bu ne demek istedi! iyi, sen de Beyazıti Bestami gibi hac yolculuğuna çık, her adımda iki rekat namaz kıl, dikkat et, sen hac yolculuğuna çık, her adımda iki rekat namaz kıl, abdestsiz, abdestsiz bir milim dahi gitme, Allah’ın nazargâhi ilahisine gidiyorum diye, dikkat edin, her adımda iki rekat namaz kılaraktan git, ondan sonra senin cübbenin altında ne var dersen ben inanacağım zaten ama sen bunu kalkıp da bu sözü bu halden yoksun, bu durumdan anlayamayacak olan kimselerin içerisinde söyleyip kendini kemale ermiş gibi gösterme.
Rüya tevili yok, hal tevili yok, rüya görmez, hal görmez, halden anlamaz, daha zikrullahta geleni gideni görmez, kendini neredeyse peygamberin halifesi gösterecek! Hazreti Pir bu benim kendi şahsi düşüncem, bunlara atfen söylüyor ve Cenab-ı Hakk’ı da konuşturaraktan cevap veriyor, efsun okuma, sen bu halde değilsin, hatta bu hâlde olmadığın halde bu haldeymiş gibi gösterip haddini aşan sözler kullanıp insanları şirke götürüyorsun. Oysa Cenab-ı Hak ayeti kerimede diyor ki şüphesiz ki Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bakın, Allah şirki affetmez. Sen tasavvuf yolundayım derken, tasavvufu anlatıyorum, etrafa şeyhçilik oynarken, mürşitçilik oynarken, insanların imanını götürüyorsun. Sen etrafa şeyhçilik oynayacağım hiç kimsenin söylemediği sözü söyleyeceğim deyip ayeti kerimeyi inkâr ediyorsun. Neymiş ‘Allah Adem’i topraktan yarattı, buna kime inandıracaksınız şimdi! Millet fizik okumuş, kimya okumuş. E? Yani Adem’i topraktan yaratmadı!’ Neden yarattı? Onu da söyle? Topraktan yaratmadıysa sen de maymundan geldiğini düşünüyorsun, öyle ya! Ayeti kerime topraktan yarattım diyor, sen topraktan yaratılmadı diyorsun. Ayeti inkar ediyorsun. Nesin sen? Şeyhsin, şeyhcilik oynuyorsun. insanların imanını götürdün. Ayeti kerimeyi inkara götürdün insanları veyahut da ayeti kerimeyi kendince insanların küfrüne sebep olacak şekilde tevil veya tefsir etmeye çalıştın veyahut da Allah rahmet eylesin, bizim bir abimizle umreye gidiyoruz, bana dedi ki şeyh efendi bana uçaktan atla dese atlarım. Ben de dedim hacı abi, sana dedim şeyh efendi uçaktan atla demez. Hiçbir şeyh efendi demez. Hiçbir şeyh efendi de demez müridine uçaktan atla, uçurumdan kendini at aşağı, yok işte şuraya at, buraya at. Ne işi var! Şeyh efendi dedim bir laf söyler, dinlemezsin, ordan kaybedersin dedim. Böyle söz söyleme dedim. Bir şeyh kime diyecekmiş uçaktan atla diye! Neredeyse kırk yıla varacak benim dervişliğim. Otuz, kırk tane şeyh tanıdım, elli tane, atmış tane şeyh tanıdım, en ehliyetsizi dahi demez bunu. En ehliyetsizi dahi demez. Ehliyetsizi dervişlere der, para getirin, zekat getirin, mal getirin, mülk getirin, yedirin, içirin, altıma bir tane S alın…Yani şeyh dediğin öyle dolaşır. Kapıya bir tane nöbetçi koyun, etrafa da on tane koruma koyun, kulaklıkları da koyun. Ne oldu? Şeyhi koruyorlar. Koşuyorlar. Nerde? Şeyde, ne o, Yalova gemisi, o arabalı vapurda, herkes böyle kulaklıklar, şeyh efendi orda. Dedim hayırdır? Mossad onu öldürecekmiş! Evet, korumalar, takım elbiseler, kulaklıklar böyle. E dedim Mossad’ın aleyhine hiçbir şey söylemedi ki o bugüne kadar dedim ama mossad tehlikeli görmüş onu. Halbuki kendi yetiştirdiği, mossadın yetiştirdiği! Dedim sakın mossad yetiştirdiği için kendi elemanını koruyor olmasın dedim, kızdılar bana. Bunun gibi, kemale ermemişler ya, insanların şirkine sebep oluyor.
Oysa Allah şirke düşeni hiç affetmiyor. işte bir kısım bu tip kemale ermemiş sufilerin üzerinden ve Allah’ın üzerinden hazreti Mevlana diyor ki yani ey iki gören, ey iki gören, sen nasıl Allah’ı göreceksin! Neden? Sen henüz daha vahdete ulaşmadın. Oysa Allah göründü mü? Evet. Bunu da kabul etmiyor ya Türkiye’deki şimdi alim, ulema kesimi, Allah görülmez diyor. Ben de bastırıyorum, Allah görülür, rüyada da görülür, zahirde de görülür, batında da görülür, halde de görülür, her türlü şekilde Allah görülür. Çünkü Allah var. Allah var ama iki gören göremez. iki görüyorsa şirk zaten o, iki görmek. Tabi burda hazreti Pir biraz da böyle vahdeti vücuda doğru kanat çırpıyor. Vahdete kanat çırpıyor. Zaten mesneviyi tarif ederken de o diyor ki mesnevi bir vahdet kitabıdır. (Aleyküm selam, hoş geldiniz, Allah razı olsun, buyrun. Özür dilerim, devam edeyim ben.) Hazreti Pir mesneviyi tarif ederken diyor ki bu bir vahdet kitabıdır. Yani birlik kitabıdır. O zaman iki gören, çünkü beyitte diyor ki ey iki gören. Ey iki gören, sen sevgiliyi nasıl gördün? Buna imkan var mı? Yani sen tevhide ulaşmadın, kemale ermedin. Tevhide ulaşmadığından kemale ermediğinden, seyrî sulûkunu tamamlamadığından dolayı, sen iki gördün ama seyri sülûkunu tamamlamış olsaydın, kemale ermiş olsaydın, o zaman sen Allah’ı hem zahirde, hem batında görecektin. Hem çıplak gözle hem gönül gözüyle görecektin çünkü uzun hadisi kutsi:
‘Hani bir sabah Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri namazı kıldırmak üzere yanımıza çıkmadı. Neredeyse güneş doğmak üzereydi, çabucak çıktı. Hemen namaza çağırdı. Resulullah sallallahü ve sellem kısa surelerle hemen namazı aceleyle kıldırdı. Selam verince bize seslenerek olduğunuz gibi saflarınızda durun dedi. Sonra bize dönüp şöyle söyledi şimdi size beni bu sabah alıkoyan neydi onu anlatacağım. Ben gece kalktım abdest aldım takdir edildiği kadar namaz kıldım, namazın da uyku bastı, üzerime ağırlık çöktü birden Rabbim en güzel surette görüldü. Bana, ey Muhammed diye buyurdu.’ Hadisi kutsi uzun, Tırmiziden bu ama vaktinizi almamak için buraya kadar hani Allah’ın görüldüğüne dair ölçü olsun diye bu hadisi kutsiyi aldım. Demek ki vahdete ulaşınca, birliğe ulaşınca, seyri sulûkun tamamlanınca, Allah’ı görürsün. Kemale erince Allah’ı görürsün ama hazreti Pir burda kemale ermeyen, vahdete ulaşmayanlara atıfta bulunuyor. Diyor ki sen iki gördün, sen bana efsun okuma, yani sen görmediğin halde bana gördüğünü beyan etme. Bunu söyleme ve aklının almadığı kalp hâli olarak yaşamadığın tasavvufi meselelerin içine girip de insanları imanından etme. Vahdeti vücuttan konuşacağım diye insanların imanını yok etme, şirke düşürme, kaderiyyeye düşürme örneğin, cebriyeye düşürme örneğin. Az önce söylediğim gibi hani ismini de önceden zikretmiyordum kimsenin. Artık zikrediyorum. Hep o yüzden de kızıyorlar bana ama ümmetin
uyanması lazım. Hani Ahmet Özhan dedi ya yani Ademi topraktan yarattım diyor Cenab-ı Hak, topraktan mı yaratılırmış. Bir de dalga geçer gibi tın tın tahtaya topraktan yarattım dedi, insanlar kimya okuyor, fizik okuyor şimdi, nasıl insanlara topraktan yaratıldığını göstereceksiniz dedi ya, ayeti kerimeyi inkar etti. işte insanları şirke düşürüyor. Bir kısım ehli tasavvuf böyle sanki yüksekten konuşuyormuş edasını verip kendilerine, olmayanı konuşuyorlar. Ey ağır canlı 1755. Beyit:
“Ey ağır canlı! Sen onu hor gördün çünkü çok ucuz aldın. Ucuz alan
ucuz verir. Çocuk bir inciyi bir somuna değişir.”
Sen bu hakikat bilgisini, sen bu Kur’an, sünnet, sufiliğini küçük gördün, hor gördün. Sen bunu önemsemedin. Sen sufiliği, aşıklığı önemsemedim. Sen dini de önemsemedin. Sen dini önemsemediğinden dolayı az bir pahaya sattın. Sen sûfiliği de önemsemedin. Sen kolay buldun çünkü, mücadele etmedin, gayret etmedin. Sen yırtınmadın. Sen bir mürşidi Kamil bulayım diye dolaşmadın. Sen sabah namazından sonra göğe bakıp da bana bir mürşidi kamil deyip yalvarmadın, gözyaşı dökmedin. Ucuz buldun. Birisi geldi sana gel bizim şeyhimiz var, dersimiz var dedi, aldı getirdi seni, sen böyle bir arayışın ne olduğunu bilmiyorsun. Sen aramadın veya bugünkü Ümmeti Muhammed’in topyekun dini ucuz bulması gibi yaşadıkları vatan topraklarını ucuz bulması gibi evini eşini çocuğunu çocuğunu ucuz bulması gibi. Hani böyle basit, evlenir bir kimse, yani bir kadın hiçbir şey istemez, mehir istemez, çeyiz istemez. Adamın aptalı, adamın aptalı, adamın ahmağı o kadına, kıymet vermez veyahut da bir kadın böyle hemen basitçecik, böyle bir dosdoğru bir adamla evlenir, onunla beraber olur, adamın kıymetini bilmez veyahut da bir sufi, bir derviş, böyle bir düzgün bir dergahla tanışır, düzgün bir şeyhle tanışır, hani böyle kolay oldu ya, ona kıymet vermez. Ona değer vermez. Hani o şeyh bir de elinin altında. Telefon telefon, git git, gel gel… Yani günlerce bekleyip de camın arkasından görecek, camdan seyredecek. Öyle değil. Ya? Sünneti seniyyeye tabi. istediği anda görüşebiliyor onunla, o kıymetsizleştiriyor onu, değersizleştiriyor. Öyle ya, şeyh dediğin gitmeli Hilton’da umre yapmalı, Hilton’un camından aşağıdaki dervişana böyle el sallamalı, onlar da aşağıdan böyle cezbe geçirmeli. Şeyh dediğin öyle olmalı. Şeyh dediğin dervişlerden para pul toplamalı. Görüşmemeli, şeyh dediğin öyle olmalı. Yani şeyh öyle anında görüşülürmüş mü! Anında şeyh efendinin yanına gidilir miymiş öyle! Hem de hiç edebe adaba bakmadan, palas pandıras veya hiç edep adap olmadan.
Yani böceği bile soracak ona. Cama geldi bir tane böcek, efendim ne manası vardır! Tabi! Cama sabahleyin namaz kıldım, namaz kıldıktan sonra dersimi çekerken, cama bir tane kumru geldi efendim, hikmeti nedir? Ucuz, anında buldu çünkü onu veya önünden bir tane köpek geçti, köpek ona doğru
dönmüş, dönmüş bakmış. Tabi! Sen şeyhsen rabıta edeceksin, köpeğe de rabıta edeceksin. Neden baktın diye köpeğe de soracaksın, bu dervişe neden baktın? Ucuz buldu çünkü. Bir gün şeyh efendi hazretleriyle bir yere gittik, bir ilçeye. Oranın zakiri diyor. Biz şimdi oturduk böyle, diyor ki efendim, herkes size istediği anda ulaşabiliyor. Ben çok açık konuşacağım şimdi. Diyor ki işte menzilciler var, gidiyorlar şeyhlerine üç gün, dört gün, beş gün orda bekliyorlar, caminin altında yatıyorlar göremiyorlar. Ona karşı bir âşıkları var, aşkla duruyorlar. Filanca yere gidiyorlar görüşemiyorlar, fişmanca şeyh efendiyle görüşemiyorlar. Efendim diyor, sizi biraz geriye doğru çeksek, göstermesek, görüştürmesek, sizin kıymetiniz artsa? Böyle koltukta oturuyor şeyh efendi, ellerini bağladı böyle o öyle söyleyince, cevap vermedi, hiç cevap vermedi. Onun evinde de misafiriz. Sonra yalnız kaldık. Tabii o hizmet için girip çıkıyor. Döndü, Mustafa Efendi, sende mi böyle düşünüyorsun dedi. Hayır efendim dedim. Sen nasıl düşünüyorsun dedi. Efendim, peygamber sallallahu ve sellem hazretleri kendini geri çekmedi dedim. Ashabıyla hep beraberdi, her namaz vaktinde çıkardı mescidine, ashabla namazı kılar, onların sorularını cevaplandırırdı. Onların haliyle hallenirdi. Açı bilirdi, toku bilirdi. Ben şimdi şeyh efendi sorduğu için söylüyorum. Dedim efendim, lafı uzattım, hakkınızı helal edin. Yok yok, anlat Mustafa Efendi dedi, ben anlatmaya devam ettim. Allah resulünün sahabeye karşı olan sünnetlerini, davranışlarını anlattım. Dedim sünnet bu efendim dedim. Sizin yaptığınız dedim haşa, size dedim böyle söylemek haddime değil, sünneti seniyyenin tam ortası efendim dedim. Ala Mustafa Efendi dedi. Ala dedi. Hiç seslenmedim ben. Neyse, o arkadaş işte şey yaptı, bana dedi ki bana anlattıklarını anlatır mısın dedi. Emredersiniz efendim dedim, sünneti seniyye bu. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri böyle davrandı ama dedi böyle kıymet bilmiyorlar dedi.
Hangisi kıymet görmüş ki dedim mürşidi kamillerin. Durdu, devam et Mustafa efendi dedi. Yerlerinden sürülmüşlerdi, sürgün edilmişler, kapılarına boynuz asılmış dedim. Hazreti Mevlana’ya iftira atmışlar, Abdülkadir Geylâni hazretleri sürgün yemiş, Ahmed er Rufai hazretleri sürgün yemiş, hazreti Mevlana Celaleddin Rumi hazretlerine olanca iftirayı atmışlar, hâlâ daha iftira atıyorlar bakın ona. Bakın, hâlâ daha atıyorlar. işte Niyazi Mısri şöyle olmuş. Ben anlattım. Dedim ki hangi mürşidi kamil sağlığında, sağlığında kıymet görmüş ki dedim. Eğer bu dünyada kıymet aranıyorsa bu kıymet yok. E dedim böyle olunca dervişler, bu ham sufiler, ucuz buluyorlar. Ham müminler ucuz buluyorlar, ucuza satıyorlar. Ham hafızlar hafızlıklarını ucuza satıyorlar. Ham alimler alimliklerini ucuza satıyorlar çünkü bir çile yaşamadılar, bir çile görmediler. Bir çile görmeyince böyle bir zorlanmayınca o yüzden de ucuza satılıyor. Hazreti Pir de diyor ki ucuz alan
ucuz verir. Çocuk inciyi bir somuna değişir. Çocuk aklı olunca sufide, incinin kıymetini bilmiyor. Üstadını, şurda kapı uzak, oturduğu yerden satıyor. Oturduğu yerden satıyor. Adım atmasına gerek yok. Sebep? Ucuz buldu çünkü. Sebep? Sünneti Resulullah’a, o üstadın, o şeyhin suçu sünneti Resulullah’a uymak. Dervişlerle yiyor, dervişlerle içiyor, dervişlerle seyahat ediyor, dervişlerle hemhal oluyor, onların dertleriyle, sıkıntılarıyla ilgileniyor. Onların rüyaları, halleri, her şeyleriyle gücü yettiğince ilgilenmeye çalışıyor. O onu ucuzlatıyor. Çevrenizde, etrafınızda da vardır. Her türlü insan vardır. Bir sen tevazu gösterirsin eşine, o anlamıyorsa bunu seni ucuzlatır. Sen alçak gönüllü davranırsın, tevazulu davranırsın, hizmetkâr davranırsın, o kendini bir şey zanneder, seni ucuzlatır. Allah muhafaza eylesin. Oysa gerçek manada aşk, yedi göğü de yedi yeri de arşı alayı da levhi mahfuzu da kürsüyü de cenneti de cehennemi de her tarafı aşk sarmıştır ve aşkın gür sedasıyla bütün varlık cilvelenmektedir.
Bütün varlık, varlığın her zerresi, aşkın cilvesiyle cilvelenir ve varlığın her zerresi tabiri caizse Allah der, gür sedasıyla Allah’ı zikreder, Allah’ı anlatır ama o insanlar, o bu konudan habersiz olanlar, kulakları duymaz, gözleri görmez. Kalpleri mühürlenmiştir. Kalben de duymaz. işte hazreti Pir de bunları söyleyerekten diyor ki onlar ne yaptılar? Ucuza sattılar. Şimdi kendisini anlatıyor. Şimdi kendisini anlatıyor:
“Ben öyle bir aşka gark olmuşum ki evvel gelenlerin aşkları da evvel gelenlerin aşkları da benim bu aşkıma batmış yok olmuştur, sonra gelenlerin de aşkları da benim aşkıma batmış yok olmuşlardır.”
Hazreti Pir tabiri caizse böyle bir en tepe noktadan vurdu şimdi. Deminden beri o tevazu etmişti, kemale ermeyenlerin hallerini anlattı bize, vuslata ermeyenlerin halini anlattı bize. Şimdi de tabiri caizse şatahatın dik alasını yaptı, zirveye koydu bayrağı. Dedi ki ben öyle bir aşka gark olmuşum ki evvel gelenlerin aşkları da benim bu aşkıma batmış, yok olmuştur, sonra gelenlerin aşkları da! Artık o, aşkın kendisi olmuş. Aşkın kendisi olunca evvel gelenlerin de aşkı onda batmış, sonra gelenlerin de aşkı onda batmış. Öyle Pir efendiler vardır, her zamanın kutbu da böyledir. Her pir efendinin kendine ait farklı bir özelliği vardır. Onun kendine ait bir karakteristik özelliğidir bu. Her mürşidi kamilin de kendine has bir özelliği, bir karakteristik durumu vardır. Mesela özür dilerim, Abdülkadir Geylâni hazretlerinde öyle keramet vari haller tecelli etmiştir ki ondaki keramet vari haller başka pir efendilerde görülmemiştir örneğin. Hep keramet üzerine yürümüştür ve tabiri caizse hani onun sözüdür ya, kim benim ismimi zikretse Allah’ın izniyle ben orda olurum sözü ona aittir. Allah’ın Kadir ismi şerifi benim üzerimde tecelli etmiştir. Benim adım anıldığı yerde bende ordayımdır Allah’ın izniyle der. Mesela Abdülkadir Geylâni hazretlerinin böyle bir tipik
kendine has bir özelliği vardır. Örnekliyorum, Muhyittin ibni Arabi hazretlerinin akıl ve kalp, kalp mantalitesi ve maneviyatı, öbür pir efendilerin de böyle kıyaslama gibi gelmesin size, öbür pir efendilerde bu kadar yüksek değildir. Mesela en işin içinden çıkılmaz manevi meseleleri, Muhyittin ibni Arabi hazretleri yeni lafızlar, yeni manalar üreterekten anlatmıştır. Öyle şeyler anlatmıştır füsusunda, fütuhatında, bunu normal bir akıl kabul etmez, normal bir kalp kabul etmez ama o meseleyi anlayan bir kimse de o manevi hali idrak eder. Ayrı bir tecelliyattır bu. Öbür pir efendilere baktığınızda böyle bir şeyi görmeniz zordur ama mesela hazreti Mevlana’dan, şimdi bugün mesnevi okuyoruz, hazreti Mevlana da aşk üzerine ordinaryüs profesör gibidir. Aşıklık ve aşk üzerine hazreti Pir’in üzerinde bu aşkın ve aşıklığın hallerini örnekleyerekten anlatabileni çok zordur. Yani siz komple sufi dünyasına bakmış olsanız, hazreti Mevlana’nın aşkı ve aşıklığı anlattığı gibi hiçbir kimsede bulamazsınız bunu çünkü Hazreti Pir aşkın ve aşıklığın doruğundadır, bakın doruğundadır, e daim, şu anda da doruğundadır. işte Hazreti Pir diyor ki ben öyle bir aşka gark oldum. Gark olmak eski bir terimdir. Gark olmak, boğulmak onun içerisinde yok olmak onun içine girmek. Hani gark oldu. Yani işte denize gark oldu, denize doydu veyahut da yemeğe gark oldu, yemeğe doydu. Ben diyor öyle bir aşka gark olmuşum ki evvel gelenlerin aşkları da benim aşkıma batmış, yok olmuş. Yani kendisinden önce ne kadar aşık olanlar varsa hepsinin aşkı Hazreti Pir’in aşkının önünde ceket iliklemiş. Diyor ki benden sonrakilerin de aşkı bende gark oldu, yok oldu. Kendisinden sonra gelecek olan aşıklar da maneviyatta ruhlar aleminde, ayan-ı sabitede, Arabice ayan-ı sabitede, hepsi de hazreti Mevlana Celalettini Rumi Hazretleri’nin aşkının önünde ceket bağladılar aşıklıkta. O öylesine bir aşık. Şimdi bir kimsenin aşkını anlatabilmek için o olmak gerek. Eğer o değilsen, onun aşkını anlatmaya gücün yok, haddin de yok. Birisinin aşkını ancak tarif edebilirsin, gördüklerin kadar tarif edebilirsin. Onun yazdığı bir şey varsa yazdıkları kadar tarif edebilirsin ama onun aşkını anlayamazsın. Onun aşkını çözümleyemezsin. Hallacı Mansur Enel Hak derken onun duygusunu, onun manevi halini sen tanımlayamazsın. O olman gerekir.
O olmadıysan senin kalkıp da papağan gibi Enel Hak demeye hakkın yok. Bunlar, sufiler ne yazık ki bunları böyle dillerine pelesenk ediyorlar veyahut da sufi görünümlü kimseler. Ha ne dedi Hallacı Mansur? Enel Hak dedi. Yani ben de hakkım, o manada söylüyor deme veyahut da Muhyittin ibni Arabi gibi olacağım diye düşünüyor. Onun sözlerini aktarıyor. Yapma kardeşim, yapma, haddini bil. De ki ben sufilik öğrenmeye çalışıyorum. De ki ben o yolun tozu olmaya çalışıyorum. Tevazulu ol. Hani birisi böyle işte mesnevi, Mevlana aşığı, kulağını hafiften eğildim, senin Şemsin
kim dedim, hafiften böyle, kimse duymadı. Nasıl yani dedi. Hazreti Mevlana’nın bir Şemsi vardı, Mevlana’yı Mevlana eden Şemsti. Senin şemsin kim? Biz okuyoruz dedi. Hazreti Pir Mesnevide diyor ki dedim aşk okumakla öğrenilmez. E dedim nasıl olacak, sen Hazreti Pir’le ters tarafta durdun, Hazreti Pir diyor ki aşk okumakla öğrenilmez. Ya? Yaşamak gerekir. Aşkı su gibi değil, acı zehir gibi içmek gerekir. Karşıdan bakıldığında aşıklık veya aşk, sana su gibi görünür. Senin gördüğün su, öyle değildir. Onu ehli sufi ne güzel tadlandırmış, aşk şerbeti demiş. Herkes de zannediyor o çok tatlı bir şey. Yok kardeş, sen acıyı tatlandırıyorsun. Sen acıyı tatlı gibi yiyorsun. Sen acıyı, gamı, kederi bal kaymak gibi yiyorsun. Ah o sevgili bana acı göndermiş demiyorsun. Dersen gücüne gider. O sevgili bana dert, gam, kasavet göndermiş, erinirsen, şikayet edersen, o sevgili gücenir, bakmaz yüzüne. Ya? O hep seni sevmiştir. Aşığa acı, tatlı gelir. Aşığa tatlı, acıdır. Sebep? Bir şeyde çile yok ise az önceki gibi kıymeti olmaz. Bir şeyde acı yok ise yok, onun kıymeti olmaz. Hangi peygamber acısız, ağrısız yaşadı? Ne dedi Hazreti peygamber sallallahu ve sellem ? Dedi ki imtihanın büyüğü, sıkıntının çilenin büyüğü peygamberlere, ondan sonra velilere, mürşidlere, ondan sonra velilerin, mürşidlerin etrafında olanlara. Kardeş, sen rahat yaşayacaksan bir mürşide uğrama. Sen bu dünyada rahatını düşünüyorsan sen aşk meydanına çıkma. Otur evinde Esra Erol’u seyret sen. Sen yola çıkma hiç. Sen otur evinde dizi seyret, dizi manyağı ol. Aşk öyle değildir. Aşk yolu da öyle değildir. Öyle sıkıntısız aşk yolu yok. Dertsiz, gamsız, kasavetsiz bir yol yok. Öyle bir şey yok ya da bize yoktur ama tarih boyunca öyle olmuş. Hangi mürşit sıkıntıdan geçmemiş? Hangi sufi sıkıntıdan geçmemiş? Hangi sufi topluluğu sıkıntıdan geçmemiş? Hangi sufi topluluğu imtihan olmamış, problem yaşamamış? Böyle bir sufilik yolu yok. Böyle bir aşıklık yok. Sen düz yolda giderken ayağını taş alır senin, muhallebi yerken dişin kırılır senin, sen muhallebi yersin, içinde hiçbir şey yok dersin, kocaman mıh gibi çivi çıkar ağzını parçalar senin. Sen dersin ki ben o kadar karıştırdım bunun içinde çivi yoktu. Yavrum benim, muhallebiyi bile yerken dişin kırılır. O yol öyle bir yoldur. O yüzden hazreti Pir, yani ‘ben öyle bir aşka gark olmuşum’, bu beyiti Allah affetsin şerh etmek benim haddime değil çünkü o olmak gerek. O olmuyorsan susman gerek. Edep gerek. Allah bizi affetsin. Edepli olmak gerek. En büyük erdemliliktir edepli olmak, haddini bilmek, sınırını bilmek ve o haddi ve sınırı aşmamak en büyük hedeftir. Rabbim bizi onlardan eylesin. Böyle bir kaç satır da Mustafa Özbağ’dan olsun:
Aşka gönül verdiğim zamanı bayram bildim. Ben öyle bir güzelin aşkına düştüm. Benim varımı yoğumu satın aldı. Beni kor ateşlere attı, ateşlerde yandım.
Gözlerim senin yüzünden başka bir şeye bakmakta Perişan gönlüm seni bilmeden sevdi Seni tanımadan zikretti, hamd etti Aşka gelince diller lal oldu, kelimeler bitti. Aşk böyle bir şey. Ben o aşkı, Hazreti Pir devam ediyor: “Ben o aşkı kısaca söyledim, tamamıyla anlatmadım. Anlatacak ol-
sam hem dudaklar yanar hem dil.”
Ben kendi aşkımı kısacık anlattım, bir beyitte bitti. Eğer ben o aşkı kısaca söylemez, uzatır, anlatırsam hem dudaklar yanar hem dil. Yani bunu konuşacak kelime bulmak mümkün değil. Bunu söyleyecek dil mümkün değil çünkü aşk, kelama gelecek bir şey değil. Aşk dile gelecek bir şey değil ancak ucundan kıyısından dile çok az bir şey gelir. Onu söylersin. Ey akıl kitabından aşkı öğrenmeye çalışan! Bu aşk meselesinin tamamını asla edemezsin. Ben iki alemi bir edip öylesine sevdim. Onun aşkından başka her şeyi fani bildim. Onun aşkından, şehrin delisi divanesi oldum. Onun aşkından kınandım, harabat oldum. Ey sözde aşktan dem vuran! Ey dille aşkı anlatmaya çalışan! Seninle sözümüz yok, lafımız yok, kelamımız yok. Biz de aşkı kısaca böyle tarif ettik. Aşkı şerh etmeye çalışmak, aşkı şerh etmeye çalışmak, bir başkasının maşuğa olan aşkını şerh etmeye çalışmak, Mustafa Özbağ’ın haddine değil. Rabbim haddi aştırmasın.
“Leb yani dudak dersem maksadım lebi derya yani deniz kıyısıdır. Lâ
yani hayır dersem muradım illa, ancak evettir.”
Bakın aşığın dili değişti. Eğer diyor leb dersem maksadım lebi derya yani deniz kıyısıdır. Lâ, hayır dersem muradım illa ancak evettir, tersine. Hani bizim Türkçemizde bir dil vardır, leb demeden leblebiyi bil diye. Hazreti Pir de böyle kısa konuşuyor, aşıklar aşkı ruhumuzla anlatır. Onların kelamları hikmettir, çok kelam konuşmazlar Mustafa Özbağ gibi. Biz böyle kelama vurmuşuz, böyle çok çok konuşuyoruz. Allah bizi affetsin ama o aşktan haberdar olmayan, aşıklıktan haberdar olmayanları mahrum bırakmamak için, onları da hikmetsiz, yolsuz, usulsüz, vusulsüz bırakmamak için öyle kıyısından köşesinden anlatırlar, rumuzlu bir şekilde. O sufi, kalbi ve aklı çalışıyorsa o rumuzu anlar, ordan yol alır ama sufi kalbini çalıştırmazsa o lafızdan bir şey anlamaz, o ruhumuzdan anlamaz. Rumuzdan anlamayan sordukça sorar, sordukça sorar. Şöyle düşünmez, henüz daha bunu anlayacak kalbi hale gelmemişim, henüz daha bunu anlayacak tevhit haline gelmemişim. Hani anlatırım ya evde dört ciltlik Avni Konuk’un Füsus şerhi var. Şeyh efendi geldi, kitabı çekti, oku dedi, okudum ordan bir pasaj, anlat dedi anlattım. Sen bunu okuma dedi. Emredersiniz efendim dedim, koydum kitabı. Uzun yıllar sonra tekrar çekti, aynı yer, tevhid bahsi. Oku dedi,
okudum. Ne anladın dedi, anlattım. Bunu okuyabilirsin dedi. Demek okuyacak hale geldiysem okumama gerek yok dedim, bir daha kapağını açmadım. Ne okuyacağım ki dedim, kapağını açmadım. işte aşıklık bu rumuzları çözmekle başlar. Hani eskiler çok soru sorana demişler ki yok, bu öğrenmek için değil. Sufi çok soru sormaz. Peygamber size ne verdiyse alın, fazlasını isteme. Bu zekatla, malla alakalı. Sufiler onu ilimle alakalı buyururlar, mana ile alakalı. Sana verileni al, kabul et, bak işine. Sana verileni al, peygamber sana ne verdiyse al. Hani bazıları söylüyorlar ya, şeyhimi ayrı tutuyorum. Geldi, peygamber sallallahu ve sellem hazretleri bana görev vermek istedi. Ben layık değilim, ben bunu kabul edemem dedim. Ayeti kerimeyi inkar etti adam. Ne verdiyse alın dedi, Allah emretti. işte sufi de üstadından ne gelirse alır, reddetmez, inkar etmez.
Hani bazen dervişlerde de oluyor, ‘ben layık değilim’, ha üstadın layık olmayana verdi, öyle mi? Bilemedi, öyle mi? Kime ne layık bilemedi, layık olmayana verdi, öyle mi? Anlamadı! Hemen dersini ver geri, hemen! Allah affetsin. Sufilik ince yol. Allah muhafaza eylesin. O yüzden büyükler rumuzlarla, işaretlerle konuşurlar ve sufiler de leb demeden leblebiyi anlarlar. Anlamaları gerekir ve anlamayanlar da sadece cümleleri, kelimeleri işitirler, kalırlar. Ben perşembe gecesinden sohbeti kapatıyorum, burdan perşembe gecesine götüreceğim sizi şimdi:
Ey Bosnevi sırrı faş etme!
Hakkı zikret telâş etme
Özün esiri, firaş etme
Pek çok güzel eyyam olur
Bu da senden hediyeydi bize. Perşembe günü akşamki sohbeti dinleyenler için, üstadın sohbeti, aslında ne güzel o zatı muhteremi biz de tabiri caizse yaşadık, böyle yaşattı. Ondan sonra da son demi vurdu. Dedi ki ‘Ey Bosnevi! Sırrı faşetme!’ Demek ki ne yapıyormuş ehli kemal olanlar? Sırrı faş etmiyorlar, rumuzlarla konuşuyorlar, işaretlerle konuşuyorlar. ‘Hakkı zikret telaş etme’, her daim sen Allah’ı zikret, sen kendini telaşe verme ama rızıktan ama manâdan ama zahirden ama batından, Allah’ı zikrediyorsan, Hakkı zikrediyorsan telaşa mahal yok. ‘Özün esiri firaş etme’, sen özünü bil, özünü tanı, özünden uzak durma, onu bil. ‘Pek çok güzel eyyam olur.’ Hamd olsun. El-Fatiha maassalavat. Üstadımız burda, tabii bu konuda böyle bize birkaç sefer de ya bana ne o şeyi mikrofonu uzatmayın, ben onun söylediğini söyleyeyim. Hakkını helal etsin. iki kişinin arasında konuşulan sırmış ama bizim aramızda böyle bu kadarlık naz, niyaz olur diye düşünerekten söylüyorum. işte böyle beni şöyle tanıtma, üstadımız malum Bosna meclisi meşaih başkanı, Sırrı efendi vefat ettikten sonra o makamı üstadımıza layık
gördüler, seçimle o makama geldi, ordaki üstatlar, şeyhler tarafından. Güzel çalışmaları var hamdolsun. Böyle çok böyle ince bir şekilde tevazu ediyor, diyor ki hani bana mikrofonu verme, işte ben utanıyorum konuşmaktan diye. Öyle bir beyanda bulundu fakat Allah razı olsun kendisinden, üstadımızdan da aldığımız bir edep var, ondan sonra, böyle bir misafir üstat gelince şeyh efendi bunu böyle yapardı, sözü de ona verirdi, duayı ona verirdi, fatihayı ona verirdi, biz de ondan öğrendik. Böyle onun yanına gelirlerdi ziyarete, ben öyle karşılaştığımda böyle gördüm ondan. O yüzden Allah razı olsun, o bu konuda bize bir tevazu, incelik, edep gösteriyor. Allah razı olsun ama misafirimiz aslında misafir de değil, ev sahibi. O yüzden ben Bosna’ya gittiğimde kendimi ev sahibi olarak görüyorum. Hiç kendimi orda, tekkede, hiç misafir olarak görmedim kendimi. Zaten ilk tanıştığımız günden itibaren kardeş dergahımız dedik, kardeş olarak, birbirimizi, manevi kardeş olarak birbirimizi tanıdık, gördük, öyle bildik. O yüzden inşallah Cenab-ı Hak ebedi olarak kardeşliğimizi tesis eylesin, nefsimize uydurmasın. Ben bu dünyadan göçüp gidince de inşallah geride kalanlar, Kaçuni Mesudiye tekkesini kendilerine kardeş tekke, kardeş dergah olarak görüp birbirleriyle olan muhabbetlerini birbirlerine, olan saygılarını, sevgilerini, hürmetlerini devam ettirecekler inşallah. Bunlar miras gibidir, manevi miras gibi. O yüzden bu manevi miraslara da sahip çıkacak kardeşlerimiz inşallah. Şeyh efendi hazretlerinin de yaşı benden küçük değil. Ondan sonra biz artık böyle yavaş yavaş, yavaş yavaş, böyle hani belli dünya üzerindeki yaş haddi.
O yüzden artık bundan sonra arkamızdan gelen kardeşler, gençler bu ilişkileri daha da kardeş dergah olarak derinleştirip ve bir ve beraber olup örnek olarak çünkü böyle insanlar dergahlara laf söylüyorlar, tekkelere laf söylüyorlar, o ona gitmiyor, o ona hakaret ediyor, o ona laf söylüyor, bu hoş bir şey değil sufiler arasında ama inşallah bizim kardeşliğimiz baki, muhabbetimiz baki inşallah ebedi olarak devam eder. Üstadım, söz sizde. Buyurun…Allah razı olsun. Geceniz hayırlı olsun. Hakkınızı helal edin. El-Fatiha maassalavat.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları