MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 3/31
1750-1752. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı yılınızı ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedî hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümle ümmeti Muhammedî felaha erdirsin. Ümmeti Muhammed’i kurtuluşa erdirsin. Ümmeti Muhammedi zalimlerin elinden kurtarsın, kâfirlerin elinden kurtarsın. Zulmedenlerin zulümlerini kendi başlarına makus eylesin. Cenab-Hak islam alemini diriltsin. islam alemini yüceltsin. islam alemini inşallah yeniden uyandırıp şahlanışa geçersin. islam alemini kuvvetli eylesin. Ecmain. Allah razı olsun inşallah. Geçen hafta nerde kaldığımı ben bilemedim ama herhalde: ‘Onun her bir yıldızı yüzlerce hilalin kan diyetidir. Ona alemin kanını dökmek helaldir.’ Burda kaldım diye ben kendimce öyle şey yaptım, dinlemedim de nerde kaldığımızı, eğer bir eksik kalırsa arkadaşlar bakarlarsa şimdi uyarırlarsa tekrar geriye dönüp bakarız. En son geçen hafta: ‘Tutalım ki senin isteğinde şeker tadı var. Sevgilinin isteği isteksizlik. Murat ve maksadı terk etme değil mi’ burayı okuduğumuzu, ben öyle hatırladım, ordan devam ediyorum:
“Onun her bir yıldızı yüzlerce hilalin kan diyetidir. Ona alemin ka-
nını dökmek helaldir.”
Onun her bir yıldızı dediği, Cenab-ı Hakk’ın zatî ve sıfatsal tecelliyatları. Onun her bir sıfatsal tecelliyatı, Cenab-ı Hakk’ın tecellisi olarak, velev ki hani dışardan yıldız gibi küçük görünsün. Baktığımızda biz şimdi semaya yıldızlar küçük görünüyor. Hatta uzaklaşsan biraz daha, daha da
küçük görünür. O küçücük bir şeydir bizim için. Burda Hazreti Pir diyor ki Cenab-ı Hakkın sıfatsal tecelliyatları velev ki küçücük yıldız gibi görünse de o normalde yüzlerce hilalin kan diyetidir. Yani yüzlerce ay hilal haline gelir ya, incelir. O zaman daha öncekinden ne olmuş oldu. Hani baktığımızda incecik bir hilal, geri kalanın kan diyeti oldu, küçücük yıldızlar. Tabi müthiş bir teşbih sanatı var burda, normalde tabii Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatına mazhar olan kimse için ise o küçücük tecelliyat, o aydan daha parlak, aydan daha fazla gelir insana veyahut da tecelli ettiği yere küçücükmüş gibi gelir ama o aydan daha büyük olur. Dışardan baktığında küçük bir yıldızmış gibi görünür. Mesela Musa aleyhisselam, Turu Sina’da Allah’la sohbet ederken, konuşurken öyle bir haleti ruhiyeye girdi. Dedi ki seni görmek isterim. Seni görmek isterim deyince ya Musa gözler, hani sen göremezsin. Senin gözün bunu idrak etmekten uzak. Ben şimdi şu dağa tecelli edeceğim. Oraya bak dedi Cenab-ı Hak o Musa aleyhisselam yönünü ve gözünü oraya çevirdiği anda Cenab-ı Hak tabiri caizse hafiften bir tecelliyat oraya gösterdi. Gösterince Musa aleyhisselam bayıldı kaldı.
işte onun küçücük bir sıfatsal tecelliyatına mazhar olan kimse o tecelliyat onun üzerinde tecelli edince, o da kendinden geçer. O tecelli edince senin aklının nuru söner. Aklının bir hükmü kalmaz. O çünkü ona alemin kanını dökmek helaldir, helalin kan diyetidir. O zaman normalde o küçücük bir sıfatsal tecelliyat senin üzerinde tecelli ettiğinde sende akıl donar kalır. Akıl filan kalmaz aklın gider çünkü akıl bildiği şeyleri idrak eder hep. Akıl gördüğü, ilmini öğrendiği şeyleri idrak ederdi. Akla öğretilmeyen bir şeyi aklın idrak etmesi mümkün değildir. Çünkü akıl görecek, dokunacak, duyacak, tadacak. Duyu organlarıyla çalışıyor. Okuyacak, okuduklarına hıfz ediyor. Bunun dışında aklın bilgisi yok. Aklın bilgisi öğrendiklerinle, yaşadıklarınla sınırlı. Akıl sınırsız değil sende ama birkaç derstir bahsettiğim kalbi aklın ise sınırı yok. O bütün tecelliyatlara râm olacak olan bir şey. Bütün tecelliyatları kendi üzerinde kabul edebilen bir yer çünkü Cenab-ı Hak buyurdu ki ‘Hiçbir yere sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığarım.’ Demek ki bu şu demek, kalp mana olarak sonsuz. Nasıl sonsuz bir Rab, oraya tecelli ediyorsa ve oraya sığdım diyorsa sonsuz olan bir Rab ancak sonsuz bir yere sığar, tecelli eder. O zaman işte o küçücük tecelliyat, yıldız gibi olur ve o kanını dökmekte helaldir ona. Evet, o normalde hani bir şeyin kanını dökmek, bir şeyi yapmak, Cenab-ı Hak bu konuda yaratmada, yaratmada özgürdür. Fiiliyatta özgürdür. Allah’ın önüne geçebilecek herhangi bir şey yoktur. O dilediğini dilediği gibi tecelli ettirir. De ki, Ali imran, ayet 26: ‘Deki, ey mülkün gerçek sahibi olan Allah. Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü çekip alırsın, dilediğini yüceltip aziz kılar, dilediğini alçaltıp
zelil edersin. Bütün hayırlar yalnız senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye kadirsin.’ Mülkün gerçek sahibi Allah, dilediğine mülkü verir dilediğinden alır, dilediğini aziz eder, dilediğini zelil eder, dilediğini dilediği gibi yapar, bu yaptığından da Cenab-ı Hak sorumlu değildir. Allah bu konuda sorumluluk kaldırmaz. O yüzden dilediğine dilediği gibi yapmakta hürdür, dilediğinin de kanını döker. Bu konuda da Cenab-ı Hak mes’ul değildir hiçbir zaman. Ben çünkü burda kaldığımızı en son okuduğum şiirden anladım:
Dilediğini nebi resul edersin
Dilediğini mürşit veli edersin
Dilediğini mümin edersin,
Dilediğini kaf dağına sultan edersin,
Dilediğinin Sirius’a postunu serersin
Dilediğinin kanından değirmen kurarsın,
Dilediğinin gözyaşından değirmen kurarsın,
Dilediğini aşk kadehinden içirir mecnun edersin
Dilediğini aziz eder nebilere dost edersin
Dilediğini zelil eder cehenneme odun edersin
Veren sensin vermeyen sensin
Alan da sensin dilediği olan dilediği olmayanda sensin
‘ Sen dilediğin her şeyi dilediğin gibi yapansın.’(Buruc, ayet 16). Evet, malikü’lmülk odur dilediğini dilediği gibi yapar, her ne dilerse onu yapar. isterse bir anda alemi harap eder isterse bir anda alemi de ne yapar? Mamur eder. Dilediğinin kanını döker, dilediğinin kanını döker! Beni arayan bulur, bulan tanır, beni tanıyan sever ve aşık olur. Bana aşık olana ben de aşık olurum. Aşık olduğum kimseyi öldürürüm. Ödürdüğüm kimsenin diyeti benim üzerimdedir. Diyeti üzerimde olan kimsenin diyetini ben kendimim demiş. Bazıları bunu hadisi kutsi olarak yorumlar, bazıları Hazreti Ali efendimizin sözü olarak yorumlar ama kokusu hadisi kutsi. O zaman o normalde dilediğini ne yapıyor? Dilediği gibi eyliyor. Hatta diliyor.
Meşhur ya, velilerle alakalı hadisi kutsi, ne diyor? ‘Kim benim veli dostuma düşmanlık ederse ben ona savaş açarım. Kulum bana kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli bir amelle yaklaşamaz Kulum, nafile amellerle de bana yaklaşmaya devam ederse ben onu severim. onu sevdiğim zaman da onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey istediği zaman istediğini veririm. Bana sığındığı zaman kendisini korurum. Mü’min bir kulumun (burası konuyla alakalı) mümin bir kulumun canını almakta tereddüt ettiğim kadar hiçbir şeyde tereddüt etmiş
değilim. o ölümü istemezken ben daha fazla yaşlanarak fena duruma düşmesini arzulamam.’ Demek ki ne yapıyormuş? Dilediğinin de canını alıyormuş hem de erken alıyormuş. Hani ben onun ihtiyarlayıp da daha fena bir hal yaşamasını istemem ve istemeyerek onun canını alırım. Ne yaptı? dilediğinin de ne yaptı? Kanını döktü. 1750. Beyit:
“Biz değeri de bulduk kan diyetini de ve o yüzden can vermeye koştuk.”
Biz değeri bulduk, onun karşılığındaki diyetini de bulduk. Hiçbir manevi değer diyetsiz değildir. Hiçbir manevi değer diyetsiz değildir. Bu dünyadaki hiçbir lütuf, hiçbir ikram, hiçbir ihsan diyetsiz değildir. Bunların hepsini de mananın içerisinde değerlendirirsek değersiz, ucuz bir mana, değersiz ucuz bir değer mümkün değildir, bakın mümkün değildir. Hele iş sufilik ise mana ise onun bir diyeti vardır. O diyet ödenmedikçe, o diyet yaşanmadıkça, siz o halle hallenemezsiniz. O yüzden can vermeye koştuk der ya Hazreti Pir, kan diyetini de bulduk, o yüzden can vermeye koştuk. Can vermeye koşmak ne demek? Hani hadisi şerifte buyurulan ölmeden önce ölünüz, can vermeye koşmak, kendin koşuyorsun ona. Can vermeye koşuyorsun. iki can verme var; bir şehitlik için koşuyorsun, iki nefisle mücadele için koşuyorsun. iki ölüm var. Bir; sen kendin mecburi istikamette ölüme koşuyorsun doğduğundan itibaren. Bunda senin cüzzi iraden yok. ikinci ölüm var; biz ona iradi ölüm diyelim. Kendi iradenle ölümü seçiyorsun, kendi iradenle. Bu intihar etmek değil, biliyorsunuz. intihar eden bir kimse imansız olarak gider. Küfre düşmüş olur aklı yerinde ise ama sufilerde iki ölüm vardır. Bir; mecburi istikamet olan tabi ölüm. ikincisi bir sufinin nefis mücadelesine girip iradî ölümü tercih etmesidir. O yüzden bir kimse bir mürşidi kamilden ders aldığında iradi ölümü seçmiş kabul edilir. O normalde bu son dönem çıktı. işte dört tane ölüm vardır diye. Dört ölüm sıralarlar ya, böyle değişik böyle şeyler var, hani böyle zaman zaman soru olarak da soruyorlar, dört ölüm diye, işte beyaz ölüm, ondan sonra yeşil ölüm, kırmızı ölüm, ondan sonra, siyah ölüm gibi. Bunları böyle sonradan artık nerden, doğu felsefesinden mi aldılar getirdiler, nerden getirdilerse böyle kendi kendilerine böyle ölümleri! Hani ilim bir noktaydı cahiller çoğalttı, çoğaltıyorlar boyna. Böyle kendilerince farklı bir öğreti veriyorlarmış gibi gösteriyorlar. Sufilerce, normalde sufilerce ölüm bu manada ikidir. Bir; tabii ölüm dediğimiz bir kimsenin eceli geldiğinde ölümü, iki; iradi ölüm dediğimiz bir kimsenin ölmeden önce ölünüz hadisi şerifinin tecelliyatını yaşamak içindir. Hazreti Pir burda o yüzden can vermeye koştuk dediği şey de bu var. insan iki şeyde can vermeye koşar. Bir, Kur’an ve sünnet için Allah için cihada çıkar, orda canından geçer. Can vermeye koşmak budur. Cihada giden bir kimse eş, çocuk, mal, mülk, şan, şöhret, her şeyi geride bırakır. Allah
için can vermeye çıkar. Ben bazen derim ki Allah için can vermeye çıktın, cihada çıktın. Bir sefer çıktın öldün, şehit oldun, bitti işin. Zor olan iradî ölümdür. Yani nefsinle mücadeledir. Hani yine meşhur ya hadisi şerif, savaştan dönen hazreti peygamber sallallahu aleyhive sellem hazretleri küçük cihattan büyük cihada döndük dedi. Sahabe sordu ya Resulallah büyük cihat ne ki? O da dedi nefsinizle olan savaş, nefsinizle olan mücadele. Onu, büyük cihat olarak nitelendirdi.
işte o büyük cihat asıl önemli. Büyük cihat asıl sıkıntılı, büyük cihat asıl böyle kıymetli. Neden? Sen çünkü göz göre göre yürüyorsun ve bir insan için en zor olan sınav şeytanla, nefisle yapılan mücadele, şeytanla nefisle yapılan savaş. O savaşçı çünkü bitmek tükenmek bilmiyor. O her nefes şeytanla ve nefsinle olan savaşın devam ediyor. Hatta her nefes ölüp her nefes diriliyorsun. Sebep? Çünkü her nefes tabiri caizse imtihan topunun ağzındasın, her nefes ve nefsin arzu ve isteklerini terk edip hayra ve hevesini terk edip şeytanın vesvesesine dalmayın. O kimsenin farzları yerine getirmesi. Hani az önce hadisi kutside okuduk ya, Allah’a en sevimli gelen şey farzları yerine getirmek ve farzları yerine getirirken Allah’ın çizdiği kurallar içerisinde yaşamak. Allah’ın çizmiş olduğu hukuku, hududu aşmamak yani haramlara da girmemek. Harama göz göre göre düşmemek ve bu nefisle alakalı bu mücadeleyi vermek ve nafileyle devamlı iştigal etmek. Bunlar nefse ağır gelen şeyler. Bir mürşidi kamile bağlanmak. Nefse ağır gelen bir şey bu. Aklına uyan bir kimse için aklını ilahlaştıran bir kimse için zor olan şeyler. Artı bu ne? Orda kalmadı. Allah’ı sevecek, Resulünü sevecek, üstadını sevecek, müminleri sevecek, anne babayı sevecek, eş ve çocukları sevecek, etrafıyla iyi geçinecek ve bu hayatı, kendi hayatını böyle dizayn edip son nefese kadar bunu götürecek, bakın son nefese kadar bunu götürecek. Ben onu söylüyorum. En büyük savaş bu. Bakın en büyük savaş bu. Savaş meydanına çıktın, çektin kılıcını ya can aldın ya can verdin. Can verdin, bitti işin. Şehitsin, cennetliksin, bak keyfine. O yüzden o diyor ki beni tekrar dünyaya gönder, ben yine şehitlik şerbeti içeyim. Böyle şehitlik şerbetini bin sefer gönder, bin sefer ben de içeyim. On bin sefer gönder, on bin sefer ben de içeyim. Neden? Yemin ediyorum vallahi de çok kolay billahi de çok kolay. Nefisle mücadele etmek zor. Nefisle mücadele etmek zor. Dilini tutmak zor. Kalbini tutmak zor. Gözünü tutmak zor. Allah yolunda durmak zor. Allah yolunda koşmak zor ve bu bir günlük değil, iki günlük değil, ölünceye kadar namaz kılmak, ölünceye kadar zikrullah etmek, ders çekmek, ölünceye kadar oruç tutmak, ölünceye kadar haramlardan uzak durmak, ölünceye kadar her türlü pislikten kendini uzaklaştırmak, her türlü nefse tatlı gelen heva hevese tatlı gelen her şeyden uzak durmak. Ölünceye kadar!
Yemin ediyorum en zor olan şey bu. En zor olan şey bu ve her şey ve her taraf her şeyi yapmaya müsait iken, yapmaya müsait iken oraya düşmemek, ona dokunmamak, zor olan bu. Bakın zor olan bu ama hazreti Pir diyor ki o zorluğa biz koşa koşa yürüdük. O can vermeye koşa koşa yürüdük. Koştuk ona. o yüzden sufiler bir mürşide bağlanma, bir mürşide bağlanmayı kendilerince derler ki bir mürşide bağlanmak ikinci doğumdur ve ne zaman ders aldı, otuz yaşında değil mi? Bir yaşındayım der. Ne zaman ders aldı? Elli yaşında. Bir sene olduğu zaman bir yaşındayım yeni doğdum der. çünkü kuran ve sünnete intisap edip kuran ve sünnetin emirlerini yerine getirmek ve o dairede durmak. Hele bu zamanda, ahir zamanda en zor işlerden birisi. Ben o yüzden diyorum herkes derviş olmaz. Herkes dervişlikte oturamaz. Herkes son nefese kadar bu sabrı gösteremez. Eğer oturuyorsa o sabrı gösteriyorsa Allah’ın seçilmiş kuludur o, bakın o Allah’ın seçilmiş kuludur. Allah onu kendine seçmiş, Allah onu kendine seçtiği için o lütufla ikramla ihsanla orda oturuyor. Allah lütfetmezse ikram etmezse ihsan etmezse o kimse orda oturamaz ve bunun kıymetini bilenler ancak oturur. Şeyh efendi öyle derdi Allah rahmet eylesin. Derdi ki valiler, bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları böyle büyük hani amiri, memuru, makam sahipleri, zenginler, çok zenginler, Mustafa Efendi, oğlum derdi, bu işin kıymetini bilseler bize derler ki çekilin. Şeyh efendinin öyle anlatışı vardı, çekilin kenara biz oturacağız oraya derler derdi. Bilmiyorlar da oğlum derdi, bilmiyorlar derdi. Evet, kıymetini bilmiyorlar. Cenab-ı Hak aslında o ben hep derim ya böyle sufiler özel kullardır diye, sufilik özel bir yoldur. Cenab-ı Hak sufileri böyle örter, korur, muhafaza eder. Kıskanır çünkü onları. Allah kıskançtır.
O yüzden gerçek bir sufi topluluğu çok meşhur olmaz. (Mesaj geldi mi? Öyle! Cezalısın, yapacak bir şey yok. Bu iş heva heves kaldırmaz. Ya gözüne görünmeyeceksin hiç ya da gözüne göründüysen gözünden eksik olmayacaksın. Böyle, bu iş leke kaldırmaz, ders olsun sana.) Sufileri bu manada, ben sufilik yolunu seçilmişlerin yolu olarak görürüm. Bunu ben bu yoldayım diye abarttığımı düşünmeyin. Bu bir tecrübe bendeki. Hiç kimse son nefesine kadar kimsenin elinde hiçbir şey yok. Ne o? Emanlık yok. Rabbim bizi son nefesimize kadar kendi yolunda eylesin, zikrullah halakalarında eylesin, kendisine zikredenlerden eylesin, kendisine hamd edenlerden eylesin. Son nefesimize kadar buyurun: ‘eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu’ yolunda ve nefesinde eylesin. Bu ben artık böyle herhalde yaş geçtikçe veyahut da başka şeyler oldukça bu işleri artık Allah affetsin, sakın cebriye veya kaderiyeye düştü olarak düşünmeyin. Yani bu bir Allah’ın lütfu, ikramı, ihsanı olarak düşünüyorum. Bir
kimsenin zikrullah halakasına oturması Allah’ın lütfu, ikramı ihsanı. Bu böyle hani bir kimsenin kendi çalışmasıyla elde edilebilecek bir şey değil.
Yani ben Bayındır’da tek başımayım, dua ediyorum, ya Rabbi beni bir mürşidi kamile buluştur, beni onla beraber eyle, bana bir şeyh lazım diye. Ne oturduğum yerde ne şeyh tanırım, ne mürşit tanırım, ne veli tanırım, hiçbir şey tanımam, bilmiyorum. Sadece dua ediyorum. Onu da ‘Onların Alemi’ni okuyorum, onların âleminde dank kafama vuruyor. Diyor ki şeyhsiz yürünmez bu yolda. Böyle dua ediyorum kendi kendime. Böyle beton bir yer var evin arkasında, sandalyeyi, şeyi, merdiveni oraya dayıyorum, oraya çıkıyorum. Bir de kıyamet bekliyorum o ara. Güneş batıdan doğacak diye düşünüyorum, o kadar psikolojiyi kaptırmışım. Güneş eğer doğmaz ise o gün böyle kızıllık kaldı, doğmadı ha, kıyamet kopuyor diyeceğim bugün. Öyle psikolojim o noktada ve devamlı dua ediyorum, ya Rabbi bana bir mürşidi Kamil nasip eyle diye. Yani bu böyle, Allah affetsin, bu böyle olacak bir şey değil. Allah’ın lütfu. Sonra Allah Rahmet eylesin, bizim bir Mehmet vardı, ramazanda oruçluyuz, onu çağırdı, hep anlatıyor bunu, köyden bir Hasan abi vardı, sakal bıraktıydı sonradan o, Risale nurcuydu o. Fıs fıs fıs fıs fıs ona bir şeyler söyledi. Nereye çağırdı lan o seni dedim ben. Bilader, sana göre değil ya dedi. Oğlum ne varmış dedim ben, zikir varmış abicim, birader sana göre değil dedi. Sen beni dedim bu gece oraya götürme, ben onun evini biliyorum dedim, Fırınlı köyünde evi, hem valla basacağım hem billaha basacağım, dağıtacağım orayı dedim. Bilader işte… Dedim yok sen götürme beni, ben basacağım bu gece orayı dedim. Tabi mecbur, götürdü beni, zikrullah halakası. Bu, insanın kendi cüzzi iradesiyle bulduğunu gösterir bir şey yok. Ha, kendine bir pay çıkacaksan işte bunu istedin sen tamam, ulan her isteyene bu nerde verilmiş bulunmuş!
Allah lütfedecek. Allah ikram edecek. O ihsan edecek ki sen o yolun içinde durasın. Niceleri kaydı gitti, şeyh efendinin sağlığında kayıp gittiler. Kayıp gidiyor adam! Millet üzerine alıyor gitmez dediğim gider deyince. Evet, gitmez dediğin kimse gider. Kaymaz dediğin kimse kayar. Savrulmaz dediğin kimse savrulur. Evet, hazreti peygamber boşuna mı dua etti, ‘Ya Rabbi! Benim kalbimi senin dininde kaim eyle’ diye, sabit eyle diye dua etti. bu bize aslında dua. Allah bizi onlardan eylesin. O yüzden bu hani diyor ya biz can vermeye çıktık diye, evet. Bu sufilik yolu, bir kimsenin kendi kendisine can vermeye çıkması, can vermek için koşması. Çünkü nefsiyle mücadele edecek. O nefsiyle mücadele ederekten yürüyecek. Hani hadisi şerifte Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ya, ‘Allah’ı zikredenle zikretmeyenin arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulullah. Allah’ı zikreden diri, zikretmeyen ölüdür.’ Can vermeye gidiyorsun. Ne yapıyorsun?
Zikrediyorsun. Zikrederekten ne yaptın? Can verdin. Yani ölüydün, dirildin, can aldın karşılığında.
Bak, ölüydün dirildin, can aldın ve o can verdikçe Allah sana binlerce can bağışlıyor ama sen can vereceksin. O canı vermeye kendini, kendini alıştıracaksın. Bu ne? Nefsinle mücadele edeceksin. Nefis ile savaşacaksın. Nefsiyle mücadele etmeyen, o hal ile hallenmiyor. Allah bizi iyi etsin inşallah. O yüzden Cenab-ı Hak can verenler için diyor ki ölüyken dirilttiğimiz. Ölüyken dirilttiğimiz! Sen ölüsün, Allah seni ne yapıyor? Diriltiyor ve can vermeye koşmak. insanın en çok sevdiği neyidir? Canıdır, öyle değil mi? Canı olmamış olsa diğer sevdiklerinin bir anlamı kalır mı? Kalmaz. Normalde hani ayeti kerimede de: ‘Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz’ der. Sevdiğiniz şey nedir? Örneğin insanların konumuna, durumuna göre lüks evleriniz, lüks arabalarınız, şatahat, şatafat, gösteriş, tantana, ne bileyim işte fakirlik, zenginlik, neyse, mal, mevki, şimdi bir kimse bir mürşide bağlanıp ben nefsimle mücadele edeceğim dediğinde bu nefse hoş gelen her şeyi sıyırıp atması gerekiyor. Nefse hoş gelen her şeyi sıyırıp atacak. Bu meydanda cihat etmekten daha zor. Bu meydanda cihat etmekten daha zor. Gücün var, harika bir arabaya binebilirsin ama sen diyorsun ki gösterişten uzak durayım. Gücün var, lüks ultra lüks bir evde oturabilirsin ama sen diyorsun ki yok ben bunu sevmeyeyim. Böyle bir şeyin olsa dahi bunu Allah yolunda hizmette kullanayım diyorsun. Çağırıyorsun dervişleri, yiyorlar, içiyorlar, dağıtıyorlar, gidiyorlar. Şimdi millet evine ders almıyor. Neden? Çocuklar kirletiyor. Neden? Gürültü oluyor. Neden? Bir sürü derviş geliyor gidiyor filan. Neden? Koltuklar eziliyor. Neden? Arabanın arkasına üç kişi bindirmemiş koltuklar ezilir diye.
Hiç unutmuyorum, istanbul’dan birisinin arabasını alacağız, esnaf, konuşuyorlar Ahmet Acar’la, Ahmet Acar’a diyor ki daha arka koltuğa Ahmetcim kimseyi otutturmadım diyot. Dinliyorum böyle ben. Dedi, abi ne yapıyorsun? Pazar günleri dedi herkes köpek gezdiriyor, ben arabayı çıkarıyorum, yıkatıyorum, gezdiriyorum böyle dedi. Tekrar otoparka gidip ondan sonra kapatıyorum otoparka dedi. Hanımın bir tane dedi fordu var, ona biniyorum dedi. Daha arka koltuğa dedi hiç kimse oturmadı dedi. Sıfır almış, bizim Ahmet Acar da hani bu arabayı değiştirecek, baba bu arabayı alalım hani sana diyor. Sonra o gitti, dedim Ahmet Acar, bunun arabası alınmaz. Neden baba ya dedi. Oğlum, cimri bu adam dedim. Ya dedim bir insanın arabasının arkasına hiç kimse oturmadı diye övünür mü dedim ya, valla hiç böyle düşünmedim dedi. Ya dedim, bizim araba beş kişilikse on kişi biniyor bizim arabaya dedim. Hatta ben bazen Cafer’e soruyorum, Cafer’i bir dersten gelirlerken çevirmiş trafik polisi. Kaç kişi inmişler ya, Cafer arkada
mı, gitti mi? Yalan olmasın on dört kişi mi ne şeyden, ne o, kartaldan, gitti mi Cafer? Gitmiş mi? Cafer kartaldan kaç kişi indiydiniz çevirmede? On altı kişi indiniz! Trafik polisi dersten gelirken çevirmiş Cafer’i. Tabi çeviriyor, kartal o zaman araba dergahta kimsede yok, birkaç tane araba var, ondan sonra, Hüseyin Karadağ’da var, Adnanlarda var, ondan sonra, Cafer’de var, bir yere derse giderken herkes bir araba var, doluşuyor gidiyor, tabii inen iniyor, inen iniyor, inen iniyor arabadan, trafik polisi demiş, ya kaç kişi? On altı kişi. Demiş bu on altıyı nasıl sığdırdınız? Vallahi sığdırdık. Tekrar demiş sığdır, ceza kesmeyeceğim sana demiş. Öyle mi dedi? Kesmedi değil mi? On altı kişiyi tekrar sığdırdın mı? indirdi mi sonra? Sonra on altı kişi gene bindiniz mi? Maşallah subahanallah. Tabi bu da bir maharet. Allah genişletiyor işte, kartala on altı kişi biniyor bizde normalde, adam arabanın arkasına kimseyi oturtmamış, aradaki fark bu. Birisi kartala onaltı kişi biniyor, öbürü arabanın arkasına çocuk dahi, torununu dahi oturtmamış arabanın arkasına. Şimdi sufi olmak bu manada, Allah razı olsun Cafer, hakkını helal et, sufi olmak ve can vermeye koşmak bunun gibi bir şey. Sen maldan da geçiyorsun mülkten de geçiyorsun, paradan puldan da geçiyorsun, bu savurganlık demek değil. Kenara atmak demek değil.
Sen ona dinden daha fazla ehemmiyet vermiyorsun. Sen ona sufilikten daha fazla ehemmiyet vermiyorsun. Sen dünya malına, dünya malına, dünyaya, sufilikten, dinden daha fazla değer vermiyorsun. Zannediyorlar ki hani malını dağıt filan, işte çar çur et. Değil! Onu sufilikten daha fazla sevmemek. Rahatını sufilikten fazla sevmemek veya senin üzerinde ne varsa sufiliğin önüne geçmeyecek, dininin önüne geçmeyecek. Ne varsa ama. Bu, şu demek değil, işte bağın var, bahçen var, tarlan var, takkan var, dükkanın var… En titiz bir şekilde ilgileneceksin. En titiz bir şekilde ilgileneceksin ama söz konusu olan din ise yolun ise diyeceksin ki masanın altına hepsi de. Bu, can vermeye koşmak bu ve bunlar kim? ‘Şüphesiz ki Allah cihat eden müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın Tevrat’ta, incil’de ve Kuran’da olan gerçek vaadidir. Allah’tan daha fazla kim ahdine vefa gösterir? Öyleyse yaptığınız bu alışverişe sevinin. işte büyük kurtuluş budur.’ işte o can vermek, koşmak, şehitlik yolunda yürümek ama bu bir sefer bakın o kimse şehit oldu, Cenab-ı Hak onu ne yaptı? Cennetin baş köşesine otutturdu. Bunun suficesini düşünün. Yani o kimse o zaman bir sefer can vermekle cennete gittiyse bir sufi nefisle mücadelede her gün can alıp vermede. Dünyayla mücadelede her gün can alıp vermede. Onun işi o yüzden zor diyorum. Her gün, her an, gönlümdeki putları yıkmak için
savaştım. O şehitler ki bir kez canını verdi cenneti aldı. Ben ise nefisle mücadelede her nefeste öldüm dirildim.
Sufiler, nefislerini yok etmişlerdir. Hakkın gücü ve kuvveti karşısında, başka bir şeyde değil, onların ne güçleri ne de kuvvetleri kalmıştır, hakkın karşısında. Allah önünde güçleri kuvvetleri yoktur. Allah önünde nefisleri de yoktur. Onlar Allah’ın kudreti ve kuvvetiyle var olurlar. O Allah’ın önünde gücünden, kuvvetinden, bilgisinden aklından fikrinden vazgeçen ve ölmeden önce ölünüz şerbetini içen kimse Allah’ın kudreti ve kuvveti ile var olur. Sen Allah’ın önünde, üzerinde ne varsa hepsinden vazgeçer iradi ölümü seçersin, Allah kudretiyle, kuvvetiyle seni yeniden diriltir. Onun uluhiyetinin önünde, uluhiyetinin önünde, onun büyüklüğünün önünde, varlıksal sebeplerin hepsinden, hepsinden vazgeçer. Tabiri caizse kendi ellerinle parçalar, yok edersin ve kendi eliyle parçalayıp yok edenler kimlerdir?
Bakın ayeti kerime nasıl tarif ediyor onları: ‘Bunlar günahlardan tövbe edenler Allah’a ibadet edenler, ona hamd edenler, onun yolunda seyahat edenler, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları koruyanlardır. Bunlar nefislerinden geçip üzerlerinde her ne var ise Allah’ın önünde mahviyeti yakalayıp mahviyeti yakalayıp günahlarına tövbe eden Allah’a ibadet eden ona hamdeden, onun yolunda seyahat eden, hicret eden, Allah için şehir şehir, il il, mahalle mahalle dolaşan, tebliğ için nasihat için koşan, rüku edenler yani secde edenler, namaz kılanlar yani, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayanlar, işte bunlar Allah’ın koymuş olduğu sınırları koruyanlar. işte bunlar kendi iradeleriyle iradi ölümü tercih edenler. Bunlar yine Nisa, ayet 100: ‘Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde çok barınacak yerler genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah ve Resulü için hicret etmek gayesiyle çıkar da sonra ona ölüm gelirse şüphesiz ki onun mükafatı Allah’a aittir. Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. işte nefislerinden geçen iradi ölümü tercih eden ve kendi eliyle şeytanı, heva ve hevesi, nefesi kenara atıp canını, malını, her neyi var ise Allah’ın önüne kendi iradesiyle koyan kimselerdir bu hazreti Pir’in can vermeye koştuk dediği kimseler. Allah cümlemizi onlardan eylesin. Allah için Allah yolunda olmak Allah için iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek, Allah için namaz kılmak, Allah için seyahat etmek, Allah için Allah’ı zikretmek, Allah için cömertlik yapmak, Allah için feda etmek, Allah için nefsini kenara çekmek, Allah için heva ve heves, tabiri caizse oluğunu kapatmak, Allah için şeytanın vesvesesini lailahe illallah diyerekten tıkamak, kalbe şeytanın vesvesesinin ulaşmasını tıkamak, engellemek. Neyle? Tevhitle, zikirle, kalbe gelecek olan heva ve hevesi, kalbe gelecek olan yanlışlıkları Allah’ın zikriyle durdurmak, heva hevesini durdurmak.
Şan, şöhret, gösteriş, Allah yolundan uzaklaşma, şeytana yakınlaşma, nefsin isteklerini yerine getirme, bunları bırakıp Allah’a dost olma, habibine dost olma, müminlere dost olma yolundan gitmek ve en önemlisi nefisle mücadele etmek. En önemlisi günahı kebairlerle mücadele etmek, en önemlisi gösteriş, şatahat, şatafat, bunlarla mücadele etmek. ‘Hepiniz fakirsiniz, Allah ganidir’ ayeti kerimesinin kendi üzerinde tecelli etmesini sağlayıp kudretini, kuvvetini, makamını, mevkiini, gücünü, bilgini, aklını, neyin varsa, neyin varsa sıyırıp bir hiç olarak Allah’ın önünde oturmak. işte Allah’a, ölüme koşmak bu.
“Ey aşık! Aşıkların hayatı ölümledir. Gönlü, gönül vermeden başka
bir surette bulamazsın.”
Aşıkların hayatı ölümledir. Sen nefsinle mücadele edip o ölmeden önce ölünüzün sırrını yaşaman gerekir ki o zaman sen yeniden hayat bulasın. Sen ölmeden önce ölünüz sırrına ulaşmadan yani nefsini heva ve hevesten, nefsini, şeytanilikten, nefsini aklın putlaştırmaktan uzaklaştırdığında işte o zaman sen ölümü tadar ve yeniden dirilmiş olursun. Eğer nefsinin istediği yerde koşuyorsan, nefsinin istediği gibi oluyorsan hayır, sen aşıklık meydanından uzak dur. Aşıklık meydanı onu kaldırmaz. Sen aşıklık meydanından beri dur. Çünkü bu yol öyle bir yol değil. Yine aynı hadisi kutsi var ya: ‘Beni arayan bulur, beni bulan beni tanır, beni tanıyan sever, beni seven bana aşık olur, bana aşık olana ben de aşık olurum, aşık olduğum kimseyi öldürürüm. Öldürdüğüm kimsenin diyeti benim üzerimedir. Diyeti üzerinde olan kimsenin diyeti de ben kendimim’ demiş Cenab-ı Hak. Sen ölümü seçeceksin. Ölümü seçtiğinde Cenab-ı Hak ne diyor? Diyeti ben olurum. O zaman yeni bir canla, yeniden dirileceksin. Yeni bir canla, yeniden dirileceksin ama o ölümü seçersen:
Ah Mustafam! Kara kaşlı bir yâre gönül verdin
Makam-ı sidrede olana gönül verdin
Ab-ı hayat çeşmesinden su verene gönlünü verdin
Bir bakışıyla gönlünü viran edene gönlünü verdin
Selvi boylu, gül dudaklı lale yanaklıya gönül verdin
Gönlü onunla doldurdun, gönül onun oldu
Ne derdi kaldı ne gamı ne tasası.
Şâd oldu gönlün mihnetlerle dolu olan bu dünyadan geçip gidince
“Yüzlerce naz u işveyle gönlünü almak istedim. Sevgili bana istiğna
yüzünü gösterdi, bahaneler etti.”
Sevgilinin yüzüne milyonlarca göz dikilmiş
Her dem bir anlık nazarına sen isterken
O yüzüne bakmakta nazlanmış
Bir tek aşığına olsun cemalini göster diye ona yalvarıp dururken
Nazınla, edanla bütün gönüllere hoşluk vermişsin.
Naz ederek beni gamlara atsan da
Yaksan da yandırsan da
Hatta öldürsen, bedenimi pare pare etsen
Kanımı dağlara, taşlara, ovalara, çöllere dağıtsan da Her şeyim sana he-
Eyvallah! Hakkınızı helal edin. Bu gecelik de burda kalsın. Önümüzdeki hafta inşallah bu sefer bir bellilik koyalım: “Bu akıl, bu can senin aşkına gark olmuş değil mi ki dedim, dedi ki git git bana bu efsunu okuma” demiş hazreti Pir. El-Fatiha maassalavat. Amin Eyvallah. Selamünaleyküm.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları