Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1715-1724. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1715-1724. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 37/38

Mesnevî-i Şerîf 1715-1724. Beyitler Şerhi Hakkında

1715-1724. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı yılınızı ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammedi, hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Ecmain. Geçen haftadan kaldığımız yerden inşallah devam edeceğiz, Allah izin verirse.1715. beyitte kalmışız, 1715’ten inşallah devam edeceğiz. Bir önceki hafta: ‘ah keşke gözyaşım deniz olsaydı da o güzel dilberimin yoluna saçaydım’, burayı okuduk. inşallah 1715. beyitten devam ediyoruz:

“Benim dudum benim anlayışlı kuşum, düşüncelerimin sırlarımın tercümanı! Rızkını vereyim vermeyeyim benim enisimdi. İlk söylenen sözlerden onu hatırlarım. Benimle ezeli bir aşinadır.”

Geçen haftalarda söyledim ya burada Allahu alem dududan kasıt bir ruh yani içimizdeki ruhumuz. O yüzden bu beden kafesine hapsolmuş olan ruhu hazreti Pir konuşturuyor, tabiri caizse dudu üzerinden. Tabii ruh malum, beden oluşunca anne karnında, Cenab-ı Hak onu kendi ruhundan üflediği bir ruh, ne olduğunu bilmiyoruz tam olarak, onu insan bedenine üfledi tabiri caizse ve ruhun bedene tecelli etmesi ilahi emir. Ruhun bu noktada kendi kafasına göre hareket etmesi, kendine göre hareket etmesi mümkün değil. Ruh Rabbinin emrinde. Ruh Rabbinin emrinde olunca Cenab-ı Hak onu bedene üfleyince o bedende o kafeste hapis kaldı ve onun tabiri caizse gıdası verilse de verilmese de Allah’ın emri gelinceye kadar yani ecel gelinceye kadar bedenle ilişkisi bitmeyecek. Evet, ‘uyku yarı ölümdür’ dedi Allah

resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. O kimse ölünce ruh kendi katına çıkıyor, kendi katında bekliyor. Bu, ruhlar için tabiri caizse beden için bir dinlenme oluyor. Ruhlar da bu sefer kendi katlarında uykudayken onlar da kendi katlarına çıkıyor ama bu asla bizden ekmek istemiyor, su istemiyor, bizden herhangi bir isteği yok. Beden olarak biz yesek de yemesek de içsek de içmesek de ruhu etkileyen bir durum değil. O yüzden hazreti Pir diyor rızkını vereyim vermeyeyim o diyor bundan şikayet etmiyordu, benim enisimdi, yani benim arkadaşımdı, benim dostumdu. Vücudun arkadaşı, vücudun dostu, vücudun kendince kendi içinde vücutla beraber hemhal olmuş.

‘ilk söylenen sözlerden onu hatırlarım benimle ezeli bir aşinadır’, ilk söz denen ne? ‘Elesti bi Rabbiküm’ Cenab-ı Hak ruhları yarattı, ruhları yarattıktan sonra ‘ben sizin rabbiniz değil miyim’ diye sordu. Bu ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim’ demesiyle beraber ne yaptı? Ruhlar da dediler ki ‘evet, sen bizim rabbimizsin, Araf, 172. Ayet: ‘Bir vakit Rabbin Adem oğullarından onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendileri hakkında şahit tutarak ben sizin Rabbiniz değil miyim demişti. Onlar da evet, biz şahidiz demişlerdi. Bunu kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz için yaptık.’ diyor. işte tacir de burada aslında tacirden kasıt da beden, vücut. Dududan kasıt nasıl ruh ise tacirden de kasıt beden. Bu sefer o normalde birinci kelamı bana hatırlattı demesi de işte bu ruhlar aleminde, ruhlar yaratıldığında vermiş olduğu söz ruhun. Ha, biz buna aşina mıyız? Genel olarak Müslümanların %99’u değil. Hani binde 999.9’u aşina değil yani ruhlar alemindeki kendi ruhunun evet sen bizim Rabbimizsin, Rabbena sözüne aşina değil. Ancak seyri sülûkta belli bir noktaya gelenler bu aşinalığı yakalarlar, bu hitabı alırlar. O, ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim’, sözünün hitabını alır, o zaman da ruhun ‘evet, sen benim Rabbimsin’ dediğinin cevabını da bulur. Bu normalde yalnız o kimse ama hal ama yakaza halinde bu hali yaşar, verdiği cevabı da görür ama öbür türlü buna ulaşması mümkün mü? Mümkün değil. Bakın buna ulaşması mümkün mü? Mümkün değil. Bu ancak seyri sülûkta normalde o yedinci makama yaklaşırken, altının sonunda, yedinin başında, herkesin durumuna göre değişir bu, o esnada o bu hitabı alır, o hitabı duyar, işitir ilk önce, ruhun hitabını görür, duyar. Sonra da ruhun kendisini görür orda. Burda ruhun kendisini görür dedi dedim. Aslında aslı değil, siluet halinde bakar ki kendine benzer bir siluet var. Sonra zaten o altıdan yediye geçerken de ruhları da görür, siluet halinde, gelecek olan ruhları veya yaşayanları siluet halinde, arı peteği gibi, böyle arı peteği gibi arı peteğinin içerisinde hepsinin de suretleri var böyle, böyle kimlik gibi karşıdan bakılmış. Hani var ya kimlik fotoğrafı, onu küçült böyle, diyorsun ki bu o, bu o, bu o, benzetiyorsun onu normalde ama

tam o değil ama o, tanıyorsun biliyorsun. işte burası normalde o ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim’ hitabına muhatap olunan perde. Bak o, bu o perde. O yüzden normalde Hazreti Pir de bunu andırıyor. Ben diyor biz, biz diyor onunla aşinaydık, o birinci kelamı bana hatırlatırdı. Birinci kelamı hatırlatırdı ne? ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim’ kelam bu. O da ne dedi, evet Rabbimizsin. O zaman biz hayatımızı bunun üzerine kurgulamız lazım. Evet, o bizim Rabbimiz. O bizim Rabbimiz ise bizim hayatımızın her alanına karışır. Bizim Rabbimiz ise biz Rab olarak ona iman ettiysek ki iman etmiş olmamız gerekir. O zaman biz bütün hayatımızı iman ettiğimiz Rabbin emirlerine göre, onun istediği istikamette dizayn etmemiz gerekir. Ruh devamlı bize bunu hatırlatır. Ruhun devamlı bize bunu hatırlatmasını hatırlatır. O hatırlatmayı bizim duymamız gerekir. O yüzden hazreti Pir diyor ki o benim enisimdi yani arkadaşımdı, dostumdu, o benim yoldaşımdı, o benim sırdaşımdı. Gerçekten de insanın iç alemi neyidir, sırdaşıdır.

“O öyle bir duduydu ki sesi vahiyden gelirdi. Varlığı varlık meydana gelmeden önceydi. O dudu senin içinde gizlidir. Sen şunda bunda onun aksini görmüşsün.”

O zaman o varlığın sesi vahiyden gelirdi. Yani ilk varlık aleminden gelirdi sesi ve varlık meydana gelmezden önceydi onun varlığı. Ruhlar biz dünyaya gelmezden önce yaratıldı. Bunu tartışıyorlar bazıları. işte anne karnına meni düştü, orda hamilelik oluştuğu zaman mı ruh yaratıldı veya da dört aylık olduğunda mı ruh yaratıldı? O zaman mı üflendi diye tartışıyorlar ki bu tartıştıkları zaman da ne yapıyorlar? Yanlış yapıyorlar. Bunu tabii tartışanlar hadisleri kendilerine ölçü tutmayanlar, hadis inkarcıları bunu tartışıyor. Oysa hadisi şerifte hazreti peygamber sallallahu ve sellem hazretleri buyuruyor ki; ‘Ruhlar toplanmış cemaat gibidir. Onlardan önceden birbiriyle tanışanlar iyi anlaşırlar, tanımayanlar ayrılırlar, pek anlaşamazlar.’ Buhari, Müslim, Ebu Davud.

Demek ki ruhlar yaratıldı, ruhlar yaratıldığında hepsi de bir cemaat halindedir. Toplu haldeydi, orda ruhlar aleminde birbirleriyle ruhen tanışanlar, birbirleriyle görüşenler, başka bir hadisi şerifte birbirlerini sevenler olarak geçiyor. Orda birbirlerini sevenler burda da birbirlerini severler, burda da tanışırlar. Orda birbirlerini sevmeyenler birbirlerini tanımayanlar, tanışmayanlar, burda birbirlerini sevmeleri ve tanışmaları mümkün değil. Orda birbirlerini sevdiler ise burda da birbirlerini sevecekler. Orda birbirlerini sevmediyse burda da birbirlerini sevmeyecekler. Orda birbirleriyle tanışanlar burda da birbirleriyle tanışacaklar ama yok orda tanışmamışlarsa burda da tanışmayacaklar. Bu gösteriyor ki ruhlar henüz daha biz dünyaya varlık olarak yaratılmazdan önce yaratıldılar. Çünkü Cenab-ı

Hak, hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ilk nuraniyetini ve ruhaniyeti yarattı, ondan her şeyi yarattı ve bu yaratma merhaleleri tecelli ederken sonra ruhları da yarattı. Ruhları yarattıktan sonra onlara sordu, ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da cevap verdiler, evet sen bizim Rabbimizsin. Bu ruhlar aleminde henüz daha cesede, ete kemiğe bürünmeden daha, ete kemiğe bürünmeden, ruhlar yaratılmış oldu. Böyle olunca bir de bunun üzerinde de herkes çok fazla konuşuyor. O dudu senin içinde gizlidir. Sen şunda bunda onun aksini görmüşsün. Demek ki şunda bunda onun aksini görmüşsün, o var ama onun varlığını biz nasıl söyleyelim, elle tutup gözle göremiyoruz ama onun tecelliyatını ne yapıyoruz? izliyoruz, tecelliyatını görüyoruz. isra, ayet 85: ‘Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.’ Tabi bu size az bir bilgi verilmiştir neye göre az neye göre çok o da ayrı bir bilmece ama Yahudiler geldiler, sordular ya, Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine ruhtan sordular. Allah resulü sallallahü ve sellem hazretleri bir an durdu, durduğunda vahiy geldi. Vahiy gelince hemen vahiyle hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri Yahudilere cevap verdi. isra, 85 bu: ‘Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.’

O yüzden ruh yenilir mi içilir mi tutulur mu gözle görülür mü görülmez mi bununla alakalı size az bir bilgi verilmiştir. Ruh görülür mü? Görülür. Şunu hiçbir zaman unutmayın, bir şeyin adı varsa kendisi vardır. Kendisi varsa muhakkak o görülür. Sen görmemişsindir, o görmemiştir, başkası görmemiştir, adı varsa adı varsa kendisi var. Kendisi varsa görünür o. Allah dahil buna. Sıfatlarıyla tecelli eder, görülür mü? Evet. Allah rüyada görülür mü? Evet. Rüyada gördüğünüz sıfatsal tecelliyat mıdır? Evet. Ama o kimse ben Rabbimi rüyamda gördüm demesi hak mıdır? Haktır. Sıfatsal tecelliyat mıdır? Evet. Zat mıdır? Değildir. Onun zatı her şeyden münezzehtir ama biz o sıfatsal tecelliyatı görse dahi o kimse ne der? Ben Allah’ı rüyamda gördüm, ben Rabbimi rüyamda gördüm. Onun hakkı mıdır? Evet. Şöyle düşünün; bir şeyi ben ,bu, aldım elime, tuttum, bu kimin? Benim. Halbuki bu ayrı bir şey benden, öyle değil mi ama ben bunu elimde tuttuğum için ne oldu, bu Mustafa’nın telefonu oldu. Bu kol kimin? Mustafa’nın. Biz şimdi bu çayı aldık, buraya koyduk. Şimdi siz bunu söylerken Mustafa’nın kolu çayı aldı, buraya mı koydu diyorsunuz, yoksa Mustafa çayı aldı buraya koydu mu diyorsunuz? Öyle değil mi? Oysa benim orda sıfatım çalıştı. benim orda sıfatım çalışmasına rağmen bana atfedildi o. Aynı şey Allah için geçerli. Allah’ın sıfatları çalışır, fiiliyatı yaratan Allah’tır, sıfatlar çalışır. Sıfatlar çalışırken de biz sıfatları söylemeyiz. Deriz ki Allah gördü. Oysa Allah’ın Basir sıfatı

çalışmıştır. Allah duydu deriz. Oysa Allah’ın Semî ismi şerifi tecelli etmiştir. Bakın Semi ismi şerifi. O zaman normalde demek ki orta yerde çalışan orta yerde tecelli eden tecelliyi hiç kesmeyen sıfatlarıyla Allah’tır ve Allah sıfatlarıyla tanınır ve biz o sıfatın tecelliyatından bakarız ki Allah bunu böyle yaptı, Allah bunu böyle istedi deriz. Oysa çalışan bu konuda fail olan nedir? Allah’ın sıfatlarıdır. işte ruh da bu manada Allah’ın üflediği bir şeydir. Allah’ın üflediği bir şey olduğu için Allah’ın üflediği, ne olduğunu bilmiyoruz ama ilk yaratılış esnasında yaratılışla alakalı hadisi kutsi de şu vardır, Allah kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Bakın kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı ve ondan her şeyi yarattı.

Kendi ruhundan ve nurundan yani kendi ruhunun da kendi nurunun da gerçek mahiyetini bilmiyoruz, bilmemiz de bu mümkün değil. Ama ismi var mı? Var. Bunun değişik tecelliyatlarını görebilir miyiz? Evet. Değişik tecelliyatlarını gördüğümüzde bu odur der miyiz? Deriz ama ardından tenzih ederiz, o hiçbir şeye benzemez. Bu neyle alakalı? Bu zatla alakalı. Sıfatlarını bir şeye benzetsek dahi sıfatlarıyla da alakalı ne yaparız? Tenzih ederiz. işte demek ki insanoğlu ne kadar ilim alırsa alsın ne kadar bilgili olursa olsun nereye kadar ulaşırsa ulaşsın, ruhla alakalı kanun kaide belli. Ondan size çok az bir bilgi verilmiştir. O yüzden normalde bir kimse ne kadar çok bilirse bilsin bu kim olursa olsun hangi konuda olursa olsun Allah’ın ilminin, bilgisinin, kudretinin kuvvetinin yanında esamesi okunmaz, azdır. Şimdi böyle insanlar bu ahir zamanda üç kuruşluk bir bilgiyi kendilerinde çok büyük, bilgili, devasa bilgi yüklü insanlar olarak görüyorlar. Allah’ın ilminin yanında bütün kulların hatta Adem’den bu zamana kadar, bu zamandan kıyamete kadar bütün kulların edinecek olduğu bilgileri üst üste alt alta koysan Allah’ın bilgisinin yanında esamesi olmaz yani nokta dahi olmaz. Bakın, nokta dahi olmaz Allah’ın bilgisinin yanında kulların bilgisinin. O yüzden ama ruhun varlığı ancak bedenin varlığıyla bilinir. Beden olmazsa ruhun varlığı bilinmez. Beden olmazsa ruhun tecelli edeceği alan yoktur ve bütün tecelliyatlar bir bedene taalluk eder. Şimdi rüya görürsünüz, öyle değil mi? işte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyanızda gördünüz. Hepsi de ayrı ayrı görür, hepsi de bir suret üzerine görür, bakın hepsi de bir suret üzerine görür ve o bütün herkesin gördüğü peygamber sureti hak mıdır? Evet ama hepsi de ayrı ayrı surette görünür. Doğru mu? Evet. Birbirine benzeşmiş olsa dahi aynısı mıdır? Değildir. Çünkü herkesin manevi haline göre manevi derecatına göre bir peygamber görür. O sallallahu aleyhi ve sellem i görür. O gördüğü peygamber midir? Evet. Şek şüphe edilir mi? Hayır çünkü onun şekline şemaline şeytan giremez. Onun sesini de şeytan benzetemez. Hiçbir peygamberin şekline ve şemaline şeytan girmez, giremez.

Cenab-ı Hak dinini ve peygamberlerini böyle muhafaza eder. Eğer şeytan peygamberin şekline şemaline girmiş olsaydı bütün insanlığı kaosa sürüklerdi. O şeytana bu yasaklanmış. Yasaklandığı için şeytan peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin suretine giremiyor. Ben peygamberim de diyemiyor. Bunu şimdi inkar edenler var. Bunu inkar eden hadisi şerifi inkar ediyor. Hadisi şerifi inkar eden de kafir oluyor. E zaten bu hadis inkarcılarına da başka bir şey söylenmez. Allah bizi affetsin. O yüzden normalde ruh beden ilişkisi ecel gelinceye kadar reddedilmesi mümkün değil. Ruh beden ilişkisi de her daim ruhun tecelliyatının anlaşılabilmesi için ruhun varlığının anlaşılabilmesi için lazım. Ee tabii bu batılılar da bunu çok tartışmışlar. Batılı materyalistler de bunları çok tartışmışlar. Batılı teologlar da bunları çok tartışmış. Yani ruhun varlığı, bedenle olan ilişkisi, bunun üzerinde kendilerince çok çok derinlemesine tartışmışlar. Bunların içerisinde tartışanların içerisinde en önemlilerinden birisi Rene Descartes. Bu Rene Descartes’ in enteresan tespitleri var ve bu enteresan tespitlerinden birisi de matematikçi, aynı zamanda astrofizikçi, aynı zamanda da felsefeci Rene Descartes enteresan ve bu Fransız, ruhun bedenden önce yaratıldığını kendince felsefi olarak ispatlamış, batıda bunu söylemiş, ne yazık ki Fransa’da tutunamamış bundan dolayı ve Hollanda’ya göç etmek zorunda kalmış ve bu kimse de şimdi biraz felsefi bir dil konuşacağım ama skolastik felsefenin dışına çıkmış enteresan kimselerden birisi ve bu skolastik felsefeden dışarı çıkıp biraz daha böyle kendi düşünce dünyasında böyle batılıların tabiriyle mistik meselelere bakıp böyle sufice yaklaşımlar gösteren enteresan bir kimse. Böyle olunca da tabii batılılar çok böyle çok onu böyle methetmiyorlar ve bu çok methedip etmemeleri de önemli değil. O kendince bunu böyle düşünce üzerinde bunu hani bu kimse düşünebiliyorsa düşünce kuvvetinin ruhla bağlantılı olduğunu söyleyenlerden birisi ve ruhun biz yaratılmazdan önce yaratıldığını söyleyenlerden birisi. Enteresan!

Mesela bir kısım batılı felsefeciler ve teologların bir kısmı ruhun varlığını dahi kabul etmiyorlar. Bunlar materyalist düşüncede olanlar. Bu materyalist düşüncede olanlar ruhun varlığını kabul etmiyorlar ama bu bahsettiğimiz Descartes, ruhun varlığını düşünce sistemiyle bağlantı kuraraktan daha da enteresan, astrofizik bağlantılarla ruhun var olduğunu, ruhla alakalı değişik çalışmaları var. Şimdi diyeceksiniz ki yani bir matematikçi, bir astrofizikçinin felsefeyle ne işi var? Hep ben derim ya asıl felsefeyle uğraşanlar, felsefeyle uğraşanlar astrofizikçilerdir, matematikçilerdir çünkü onun kurgulamış olduğu felsefeyi öne koyar. Çünkü o felsefe aynı zamanda bir teoridir. Onu ispat etmek için matematiksel denklemini bulur. Çünkü aslında matematikle felsefe; felsefe bir adım önde gider, birbirlerinden ayrılmaz şeylerdir. Bir de

onun yanına siz astrofiziği koyarsanız bu muhteşem bir üçlü olur ama testis inancındaki üçlü değil bu. Bu, insanlığın bilgisini, ilmini daha ileriye götürebilmesi için ve icatların, icatların oluşmasına en büyük etkenlerden birisidir. Matematik astrofizik ve felsefe islam dünyasında her ne kadar felsefe böyle kerih görülse de aslında Gazali bu konuda Tehahfütü’l Felasife ile ayrıca felsefelere verdiği bir cevaptır, felsefi cevaptır, dolaylı bir şekilde islam dünyasının da kendine ait bir felsefesinin var olduğunu gösterir ama islam dünyasındaki felsefe batıdaki felsefe gibi değildir. Laftan laf üretmek değildir islam dünyasındaki felsefe. islam dünyasındaki felsefe; Allah’ı tanıma, Allah’ı bilme, Allah’ın varlığının üzerindeki tecelliyatlarını sezme ve varlığın üzerindeki sıfatsal tecelliyatlarının nereye kadar yürüdüğünü görme ve Cenab-ı Hakkı sıfatsal boyutta daha da tanımayla alakalıdır. Eğer biz felsefeye bu açıdan bakarsak o zaman felsefe bizi farklı yöne götürecektir varlıkla ilintili olursa. Mesela Hz.Pir’in: ‘Sen bütün bu varlık alemini hayal üzerinde yürür gör’ demesi felsefenin en zirve noktasıdır, bakın en zirve noktasıdır veyahut da ‘Ben onun Sofestiası gibiyim’ demesi felsefenin en zirve noktasını gösterir. Onun dediği Allah’ın yani ‘ben onun Sofestiası gibiyim’ der, o öyle şatahattan uzak durur, gibi değildir, öyledir kendince ama normalde islam dünyasındaki felsefe materyalist değildir. Olmaması gerekir.

Materyalist olursa o zaman islam dünyasında bu büyük handikaba yol açar ve ne yazık ki belli bir zamanda felsefi eserler, kontrollü bir şekilde islam dünyasının diline çevrilememiş, ne bulurlarsa almışlar. Haklı haksız, doğru yanlış, çirkin bakmamışlar, hepsini de çevirilerle islam dünyasının içine koymuşlar ve islam dünyasının düşünce platformunu kirletmişler. Hâlâ da kirletmeye devam ediyorlar ve normalde mesela Descartes ruhun temeli, öz niteliğinin düşünce yani ruhun en önemli özelliği düşünce, cismin en önemli özelliği de yer kaplamak olduğunu ve ruhumuzu bedenimizden daha açık biçimde bilebileceğimizi bu bilginin de ruhumuzdaki doğal ışıkla belli olacağını söyler. Ben metni komple aldım buraya, hani onun söylediği tespiti, o yüzden komple aldım. Böyle hani onun da ilmine, bilgisine bir hakaret olmasın diye. Demek ki Descartes bile ruhun varlığını kabul etmiş ve demiş ki onun hani en önemli özelliği düşünmektir. Hani meşhur ya ‘düşünüyorsam varım’ değil mi, batılıların meşhur şeyi bu, yani düşünüyorsam varım, evet.

“ O kuş senin neşeni alır fakat yine sen ondan neşelenirsin. Onun yap-

tığı zulmü, adalet gibi kabul edersin.”

Yani senin ruhun, senin neşeni alır fakat sen yine neşelenirsin ve aslında onun yaptığı zulmü de adalet gibi kabul edersin. Fatır, ayet 32: ‘Onlardan kimi kendine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlı

işlerde öne geçer. işte bu Allah’ın büyük bir lütfudur.’ Sen nefsine uyarsın. Nefsine uyduğun zaman kendi kendine zulmetmiş olursun. içindeki o ruh, seni uyarır. Biz ona vicdanın sesi diyoruz ya, aslında o ruhumuzun sesi. O bizi uyarır. Yapma der. O bizi uyarır. Konuşma der. O bizi uyarır. Burası kabul edilecek bir şey değil der ve bizim bu nefsimize acı gelir, nefsimize zehir zemberek gelir, nefsimize ağır gelir ve biz o bizi uyardığında ne yaparız?

Deriz ki, neşemizi alır bizim, ne güzel yiyecektik, içecektik, eğlenecektik, vur patlasın çal oynasın yapacaktık, o bizim içimizden bize seslendi, yapma! Yapma deyince o bize acı geldi, o bize zulüm gibi geldi. Şimdi bir kimse nefsine uyarken ona nefsine uyma dediğinde ona zulüm gibi geliyor, ona acı veriyor. Bakın, dünyada insana en acı gelen şey nefsinin isteklerini yerine getirmemektir. Nefsin isteği yerine getirilmezse insana çok acı verir. insanın neşesini kaçırır, insanın yaşam zevki gider elinden. Öyle diyorlar ya şimdi ama sen nefsine uymazsan, bakın sen nefsine uymazsan o zaman da sen ötelerde neşelenirsin. Bak ötelerde neşelenirsin ve nefsine uymadığın zaman sana bu normalde adaletsizlikmiş gibi gelir ama adalettir. Nefsine uyduğun zaman da sana adaletmiş gibi gelir ama o nedir adaletsizliktir. işte sen nefsine uyarsan o ruh seni uyarır, seni uyarınca da sana o acı gelir. O sana acı gelir. O acı gelince de ne yapar? Senin neşeni kaçırır.

“Ey ten uğruna canını yakıp duran! Canını yaktın, tenini aydınlattın.”

Canını yaktın, tenini aydınlattın. Nefsine tabi olan kimse hem ruhunu hem cesedini hem sırrını her şeyini ateşe verir. Neden? O kimse nefsine uydu? Hatta daha da ileri gider, hani Hz. Pir diyor ya edebi olmayan kimse diyor dünyayı ateşe verir. O kimse nefsine uyarsa dünyayı ateşe verir ve ahretini de mahveder ama nefsine uymaz da Hakkın yoluna girerse nefsine acı gelir ama hidayet bulur, aydınlanır. Allah’ın nuru ile nurlanır. iman nuru, irfan ehlinin kalbini parlatır, bedenini parlatır. Artık o kimseye bakıldığında Allah hatıra gelir ama o kimse buna neyle ulaşır? O nefsine dur demekle ulaşır ve nefsine dur diyerekten, nefsiyle mücadele ederekten o aydınlığa, o parlaklığa ulaşır. Eğer nefsine uyarsa o kimse kararır çünkü o kimsenin kalbi kararır. O kimse hakkı ve hakikati görmez ve duymaz. Çünkü o hepsine uydu ve eğer ki nefsine uymazsa artık bir müddet sonra onun nefsi hakkı arzulamaya başlar. Bakın nefis mücadelesini verdi, verdi yürüdü, bir müddet sonra artık o hakkı ister, Allah’ı ister, Allah’a ulaşmayı, Allah’a yakın olmayı ister. Allah’a yakın olabilmek için nelerle uğraşması gerekirse onlarla uğraşmayı ister. O yüzden Hz. Pir diyor ki sen canını yaktın ama tenini aydınlattın. Evet, sen nefsine uymayaraktan sana acı geldi, sen canını yaktın ama ne yaptın? Sen kendi tenini aydınlattın yani kendini aydınlattın, kalbini aydınlattın, düşünceni aydınlattın, aklını aydınlattın. Neyle? Nefsinle mücadele

ederekten. Hazreti Pir de o yüzden bütün mesnevisinde diyor ki: ‘Ey oğul, bağı çöz, ne zamana kadar gümüş ve altın esiri olacaksın’ yani bağı çöz, nefsinle mücadele et, nefsinle mücadele ederekten bağını çöz, Allah’a yakın ol. Seni Allah’tan uzaklaştıracak, Allah’la senin arana perde koyacak her şeyden bağını çöz ve o bağı çöz ki özgürlüğe ulaşasın çünkü bütün insanlar, bütün halk kendince, kendisi adına bir şeylerin kulu olur. Ama bunun farkındadır ama bunun farkında değildir. O hem iman ettim, ‘eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu’ der. Bunu derken de aynı zamanda da büyük bir kısmı bir şeylerin kulu olur. Kimisi nefsinin, kötü isteklerinin kulu olur, dünyanın kulu olur, ne bileyim işte şehvetin kulu olur, paranın kulu olur, makamın kulu olur, ne bileyim işte heva ve hevesinin kulu olur ve sonuçta o bir türlü bağını çözemez. Bir türlü bağını çözemediği için onun birçok ilahı olur. Bakın onun birçok ilahı olur. oysa o ilahlarla bağı çözüp Allah’la bağ kurması gerekirken o ilahlara olan bağını devam ettirir. Hadisi şerifte de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: ‘Dünyanın esiri olan helak oldu, dirhemin esiri olan helak oldu, midesinin esiri olan helak oldu, kadının esiri olan da helak oldu’ der. Demek ki hani imtihan olarak dünya size yeter. Para, makam, mevki, haram, kadın veya şehvet, bunlar dünyanın imtihanı, Allah bizi affetsin.

işte Hz. Pir de diyor ki ondan sonra, bu dünyayı ateşe vermeyin, nefsinize uymayın. Dünyayı ateşe vermeyin. Kendinizi de ahiretinizi de dünyanızı da yakmayın diyor. ‘Ey ten uğruna canını yakıp duran! Canını yaktın, tenini aydınlattın.’ Yani sen bu nefis uğruna, bu tenin uğruna, boyna canını yakıp duruyorsun. E tenini de aydınlatıyorsun, nefsine tabi olmuyorsun. Ooo! Harika bir yoldasın. Burası muhteşem, ‘ben yandım’, Hz. Pir diyor bunu:

“Ben yandım, kavını tutuşturmak isteyen bana gelsin, benden tutuştursun da çerçöpü alevlensin yaksın. Kav, ateş alma kabiliyetindendir, şu halde ateşi cezbeden kavı al.”

Hazreti Pir diyor ki ben yandım, hani bir sözü vardı ya ‘hamdım, piştim, yandım elhamdülillah’ diye, evet diyor ki ben yandım, ben nefsimle mücadele ettim, ben nefsimle mücadele ederekten Hak yolunda yandım. Kavını tutuşturmak isteyen yani Hak yolunda yürümek isteyen, Allah’a dost olmak isteyen Allah’a yakîn olmak isteyen gelsin, kavını benden tutuştursun. Kav, ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen çabuk tutuşan süngerimsi bir madde, kav. Hazreti Pir diyor ki eğer sen de Allah aşkı var ise ve Allah aşkının sende küçücük de olsa tecelliyatı var ise gel kavını benden yak. Yani Allah yolunda yürüyeceksen Allah’a aşık olacaksan Allah’ı seveceksen, bir mürşidi Kamil bul. O mürşidi kamile git, kavını ondan tutuştur hazreti Pir çünkü diyor ki ben yandım,

ben yandım ne demek ben olacağımı oldum. Ben olacağım olduktan sonra ben yanmaktayım. Bir sefer yanmaya görsün o kimse. O yüzden ben yanmaktayım, yanmaya müsait olan, yanmayı göze alan, sufiliği göze alan, sufilikte yol alacak olan gelsin benden tutuştursun. Hatta Hz. Pir feryat ediyor, ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben senin hizmetinde kul olup başımı koydum. Azad olan kul şâd olur. Ben sana kul olduğum için şâdım diyor. Bu ben kul oldum sözü kolay bir söz değil. Hz. Pir diyor ki kim kavını yakmak istiyorsa kim kul olmak istiyorsa kim Allah’a yakın olmak istiyorsa kim Allah’la dost olmak istiyorsa kim Allah’la oturup Allah’la kalkmak istiyorsa bir mürşidi kamile gitsin. Kavını ondan tutuştursun. Yoksa o kimsenin yolu asân olmaz. Sûfiye lazım olan kul olmaktır. Sûfiye lazım olan aşık olmaktır. Sûfiye lazım olan Allah’a yakın olmaktır. Eğer Allah’a yakın olmayı dilemiyorsa Allah’a yakın olmayı dilemiyorsa o sufi de kav yoktur. Allah’a yakın olmayı dileyen kimse sufilik yolunda yürür. O ancak o yolda yürür, başka bir yolda da o rahat bulamaz. O yüzden aşıklar için hidayet yolunu aydınlatan ve gösteren aşktır, der Hz. Pir. Demek ki aşktan nasibi varsa aşktan onda böyle bir numune varsa bir işaret varsa o kavını bir mürşidi kamilden yakaraktan hayatına devam edecek.

“ Vah vah vah! Yazıklar olsun! Öyle bir ay, bulut altına girdi!”

Vah vah vah! Yazıklar olsun! Öyle bir ay bulut altına girdi. O tam olarak hakikati manasıyla anlatayım derken ilahi el, beni perdeledi. Gerçeği, hakikati haykıramadım. Sevgilinin yüzünde nice ne nikablar var ne de perdeler amma ben perdelendim. Hakikat güneşini görememekteyim. Sevgili hakikati görebilmek için yolunun tozunu sakinleştirmedikçe biz yine hakikati göremeyiz. Çünkü ayın önüne bulut geçti, güneşin önüne bulut geçti. O bulut bizden. Hakikat orda apaçık meydanda ama bizim günahımız ama kusurlarımız ama hatalarımızdan dolayı biz perdelendik. Yoksa Allah kuluna zulmetmez. Hz. Pir de diyor ki öyle bir ay, bulut altına girdi. Bulut altına girince ben konuşamadım. Ben diyeceğimi diyemedim. Diyeceğimi diyemedim ama sen anla manasında söylüyor. Hadi yine perdenin arkasından çık da gel meclisimize gir. Canlar seni beklemekte. Gel de meclistekiler niye bu kadar gecikti, nerde kaldı demesinler. Hadi aradaki bulutu, perdeyi kaldır. Mustafa’nın günahı yüzünden kimseler senin cemalinden, aşkından, sevginden, sohbetinden mahrum kalmasın. Ey sevgililer sevgilisi! Bulutu çekmek senin emrinle, bulutu aralamak senin emrinle. Bulutu bir arala da bu topluluk, bu cemaat senin cemalinle cemalleşsin. Senin sohbetinle, muhabbetine neşelensin. Mustafa’nın günahları yüzünden bu kardeşler o perdelenmeyi görmesin.

“Nasıl bahsedeyim gönül ateşi şiddetle alevlendi. Ayrılık aslanı çıl-

dırdı. Kan döker bir hale geldi.”

Aaah ah! Öldüm, öldüm, öldüm de dirildim bu ayrılıktan! Bir türlü ayrılık perdesini yok etmeye yol bulamıyorum. O perdeyi geçmeme imkan yok ya da imkan var fakat perdenin sahibi bana bir yol göstermemekte. Beni ayrılık hicranı ile yakıp kavurmakta. Her ne tarafa dönsem ayrılık, ayrılık, ayrılık naraları dinlemekteyim. O, bu ayrılıktan tat alıyorsa ben yanıp yakılayım, devrileyim, hiç kalkamayayım, sarhoş olayım, hiç ayılmayayım. Şu ayrılık rüzgarına bak. Bir yaprak kadar olsun bana bir değer vermiyor, estikçe esiyor, estikçe esiyor! Sen kendini kem gözlerden saklamayı dilediysen, murad ettiysen bana ayrılık korkusu neden çektirmektedesin. Beni kendinden ayırma. Benim kanımı ayrılıkla dökme. Benim kanımı ayrılıkla dökmekten zevk alıyorsan binlerce, milyonlarca kanım, milyonlarca canım sana feda olsun. Başkalarının kadehine şarap döküp içiyorsan ne olur bana cefa etme! Kanımı dök ama başka yüzlere bakma! Benim ayrılık gecemi sona erdir. Gurbet ellerde yapayalnızım. Senden başka kimim kimsem yok! Ayrılığınla ihtiyarladım, saçım sakalım ağardı! Yetmedi mi? Bitmedi mi? Senden ayrı günlerimi ömürden saymıyorum. Ömrüm bitti, ayrılık bitmedi! Ömrüm geçip gitti, ayrılık bitmedi. Ömrüm saman alevi gibi yandı gitti kül oldu, ayrılık bitmedi. Ne ayrılık beni bıraktı ne ben ayrılık perdesini geçebildim. Gün be gün an be an ayrılık perdesini geçemedim, geçemedim, geçemedim ve ecel gelinceye kadar da herhalde geçemeyeceğim. Rabbim hiçbir kardeşime ayrılık korkusu vermesin. El-Fatiha maassalavat. Amin. Bana ayrılıkla ne kadar cefa edersen et. Ne harabatlıktan ne de rindlikten ne de sarhoşluktan tövbe etmem. Hadi bu gece ayrılık perdemi dür kaldır. Bu gecenin sabahında yüzümü güldür. Dostlar, bu feryadım, bu kederim, bu takatsizliğim, bu sabırsızlığım, bu serzenişlerim, ayrılık rüzgarından. O sevgiliye kavuşup cemalleşememekten. Beni hoş görün, beni mazur görün, beni ayıplamayın. Ya da hoş görmeyin, mazur görmeyin, ayıplayın. Bu ayrılık mektubu bitmez. Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri takip eder, benim ayrılık şarkım bitmez. Eyvallah! Hz. Pir de ayrılıktan dem vurmuş. Hangi ayrılık şarkısı ciğerimizdeki yarayı tedavi eder ki, hangi ayrılık türküsü bizim ayrılık kokumuzu üzerine sindirir ki? Eyvallah! Ya Allah. Selamunaleyküm

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Aşk, Yakîn. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı