MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 38/38
1725-1730. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gününüzü, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü, hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Allah razı olsun inşallah. Geçen hafta: ‘Nasıl bahsedeyim gönül ateşi şiddetle alevlendi, ayrılık aslanı çıldırdı, kan döker bir hale geldi’, burayı okumuştuk. inşallah bu hafta da 1725. beyitten devam edeceğiz. Böyle değişik mesnevi çevirilerine bakarsanız beyit numaraları tutmayabilir bazen çünkü yazıyorlar işte 1725 dediniz ama bende 1725’te bu beyit çıkmıyor diye. Bu şeyle alakalı değişik çevirilerde mesneviyi çevirenler veya şerh edenler farklı defterler kullanıyorlar. Öyle olunca herkes kendince bir farklı beyit numarası oluyor, bu ordan kaynaklanıyor. Böyle metinden bakarsanız, takip edenler için söylüyorum bunu, daha kolay bulursunuz metinden giderseniz, beyit numarasından fazla metinden gitmeye gayret edelim inşallah. 1725. beyit:
“Ayıkken bile titiz ve sarhoş olan kadehi ele alınca nasıl olur? Anlatılamayacak derecede sarhoş olan bir aslan çayırlığa gelince oraya yayılmış yeşilliklerden neşelenir, sarhoşluğu büsbütün fazlalaşır.”
Hani bir önceki beyitte demişti ya ayrılık aslanı çıldırdı, kan döker bir hale geldi diye, burda normalde bir aşığın maşuğundan ayrılmasını ve bu ayrılığı aslana benzetmiş. Aslana benzetince diyor ki bu ayrılık aslanı kan döküyor, ortalığı kan revan ediyor. O yüzden bu asla ve asla duracak gibi değil ve devam ediyor, ‘ayıkken bile titiz olan kadehi ele alınca nasıl olur’ diye soruyor. Burda Hz. Pir bu ayrılığı bir aslana iyice otutturmuş böyle,
aslana benzetiyor. Onun tefsirini de pençelerinden açılan yaraların acısına benzetiyor ve o ayrılık aslanı artık böyle kendinden geçince ortalığı kan revan haline getiriyor ve bir de onun sarhoş olduğunu düşünün. O sarhoş olunca artık gözüne hiçbir şey görünmüyor. Hani sarhoş bir kimse bir şey yapar kafam iyiydi yani farkında değildim der ya, sarhoş. Bir de insan aklı yerinde değilken yaptıklarından da sorumlu değil. Bir kısım sufiler bunun arkasına saklanırlar. Hani ben bir şey yaptım, şatahat vari bir söz söyledi veya bir şey yaptı yani akılsızdan sorumluluk kalktı, bu konuda sorumlu değiliz deyip kaçacak bir yer ararlar ya, bu da onun gibi. işte bu ayrılık, yani sevenin sevdiğinden ayrılması, aşığın maşuğundan ayrı düşmesi, aşıkla maşuğun arasında perde olması, perdelenmesi. O böyle dehşetli bir şeydir. Bunu ancak aşık anlar. Bunu aşığın haricindeki bir kimse bunu anlamaz. Bir şeyi muhabbetten fazla sevmesi lazım. Seven ancak bu ayrılık hicranının ateşini, ayrılığın o insanı hüzün deryasına sokmasını ancak o bilir. Onu da bilmesi için aşığın maşukla perdelenmesi gerekir. Eğer perdelenmezse yine anlamaz. O yüzden o ayrılık hicranı, ayrılık kederi hiçbir şeye benzemez. Bir insan normalde tabiri caizse perdelenmeme adına, çocuk perdelense, perdelense çocuk, çocuğundan geçer.
Hani ibrahim Ethem yıllar sonra Beytullah’ta tavaf ederken oğlu da ibrahim Ethem’i aramaya çıkmış. O da yıllar sonra Beytullah’ta karşılaşmışlar. Beytullah’ta karşılaşınca tabii yılların hasreti var, oğlan babasını görmemiş yani yıllardır ayrı, babası da düşmüş yollara, hakka aşık olmuş, tacı tahtı terk etmiş ve Beytullah’ta bir sarmaşıyorlar, bir dolaşıyorlar! Kokladıkça koklayası geliyor ibrahim Ethem’in. Kokladıkça koklayası geliyor, çocuk bırakmıyor, sarılıyor. En sonunda bir hitap geliyor, ‘ben mi o mu?’ Bu sefer ibrahim Ethem diyor ki ‘Yarabbi evladıma olan sevgim sana olan sevgimi perdeleyecekse ben ondan da vazgeçtim’ diyor. Çocuk omzunda sarılırken Allah diyor ölüyor. Aşık için perdelenmek, yırtıcı vahşi aslan gibidir. Ayrılık aşık için kelimelerle anlatılabilecek bir şey değildir ama aşık için öyledir. Aşık değilse onun için hiçbir şey önemli değildir.
A dostlar! Benimkisi artık bir ayrılık hikayesi değil, ayrılık destanı oldu!
Üzerine hicran çöktü. Ömrümün günleri dürüldü, nerdeyse sona erdi,
Mustafa’nın ayrılık destanı bitmedi.
Susuzluktan dudaklarımı yumdum.
Her an ölüm halindeyim.
Sonsuzluk senin dudaklarında.
Dudakların dünya çölünde susuz kalmış
Vuslat şerbeti diye inlemekte!
Mustafa’nın gönlü ayrılık hicranı çekip durmakta.
işte ayrılık bu manada vahşi bir aslanın uçsuz bucaksız ormanın içerisinde, önüne geleni parçalaması önüne gelenin kanını dökmesi gibidir. O ayrılığa düşen aşık da önüne geleni paralar. Önüne gelenin kanını döker. Önüne geleni tabiri caizse yaralar. O çünkü o ayrılığı kaldırabilecek noktada değiller hiçbir zaman. Perdelenmenin iki hali vardır. Bir hali vardır, günahlarla alakalıdır, heva hevesle alakalıdır, şüphelilerle alakalıdır. Mesela perdelenme, sûfiliğe yeni başlayanlar için günahı kebairlerledir. Bir sufi günahı kebair işleyince perdelenir. Mesela o perdelenmeyi önce şeyhinde yaşar. Şeyhinde yaşaması şöyledir. işte her gün böyle onu düşünürken, onu böyle rabıta evken, rabıtası bozulur, dengesi bozulur. O mesela hemen tövbe edip meseleyi halledip yoluna devam etmesi gerekir. Eğer bunu böyle çözümleyemezse Allah muhafaza etsin, bazen hani derviş kardeşler der ya, eskisi gibi zikrullah yapamıyorum, eskisi gibi tad alamıyorum. Bu perdelenmekle alakalı. Bu biraz yol yürüyünce derviş, artık günahı kebaire, küçük, kolay kolay düşmez ama bu sefer perdelenme onun kendi heva hevesinden, nefsaniyetinden başlar. Bu o zaman yine perdelenir ama o esnada mesela artık arada bir Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerini rüyasında görüyorsa veyahut da işte o zikrullah halakasında rüyasında görür kendisini, işte zikrullah yaparken, rabıta ederken veyahut da koşuştururken, onun rüyalarının rengi değişmeye başlar. Sufilik öyle bir şeydir. Cehri zikir erbabı rüyayla yürür çünkü. Onun rüyaları değişmeye başlar. Rüyaları değişmeye başlarken harika gidiyor her şey, bir anda tepetaklak oldu. O tepetaklak olması yolun başındaysa günahı kebairden. Yoksa yol biraz yürüdü, mesela işte o kimse manevi olarak o zulüm perdelerini geçmeye başladı, tad alıyordu, lezzet alıyordu o ibadetten zikrullahtan. Her bir zikrullaha koşmak istiyordu. Artık böyle ölüsü gidiyor tabiri caizse, ayakları geri geri gidiyor, onda sıkıntı var, perdeleniyor veyahut da işte biraz daha yürüdü, onun normalde perdelenmesi artık heva hevesinden. Biraz daha yürüdü, bu sefer o müridin artık odak noktasıyla alakalı.
Mesela bunu şimdi arkadaşlar, kardeşler yanlış anlamasın. Bu normalde mesela yolun başında o kimsenin zakiriyle, çavuşuyla, başındaki görevlisiyle fazla hemhal olur, bu normaldir. Biraz daha yürüdükten sonra hâlâ da orda takılıyorsa odak noktasından kaybeder. Yani o kimse üstada yönelmesi lazım. Üstada kendisini evriltmesi lazım ama evrilmiyor. O böyle evrilmiyorsa odak noktasından perdelenir. Yani o üstada fazla rabıta etmiyor. Üstadla fazla bağını kurmuyor, ordan perdelenir. Bir kısmı biraz daha yürür. Artık onun böyle her şeyini sünneti seniyyeye uydurması lazım. Sufilik, bu
manada üstadın ve sünneti seniyyenin üzerinde yürür. Senin her hareketin, her davranışın, her düşüncen sünneti seniyyeye uygun olmalı. Eğer sünneti seniyyeye uygun değilse yine perdelemeye başlarsın ama bunların aralarındaki o çok ince bir perdeler vardır. Bir kimse hani ordan mı burdan mı diye kendi kendine tam tespit edemeyebilir derviş. Yani nerde sünneti seniyyeyi işlemedim de bu perdelenme oldu veya nerde ben üstadı bu noktada odak noktama almadım da bu perdelenme oldu bunu derviş böyle çok net bir şekilde göremez, ayırt edemez onu. Ayırdedemeyince kendince bocalar, ben nerde yanlış yaptım diye kendi kendine sorduğunda tespit edemez.
O yüzden burda dervişin dikkatli olması gerekir yani ama üstada karşı ama sünneti seniyyeye karşı ama haramlara karşı dikkat kesilmesi gerekir. Mesela haramlarla alakalı dikkat kesilecek. O böyle çok rahat haram işlediği zaman olmaz bu iş, olmaz! Mesela haramlara dikkat edecek, e ağzına dikkat edecek, burnuna dikkat edecek, gözüne kulağına dikkat edecek, örneğin işte sünneti seniyyeye dikkat edecek. Çünkü o seyri sülûk yapacaksa ben Allah’a yakın olacağım diyorsa yolu bu. Bakın yolu bu. Böyle yaparken arada perdelenecek yine. Bir hata yapacak, bir kusur işleyecek, perdelenecek, ayrı düşecek. Burdaki perdelenme ayrı düşme. Sufi olarak perdelenme ayrı düşme. Sen uzakta değilsin yine burdasın, hatta üstadın yanı başındasın ama perdelisin, bir şey görmüyorsun, bir şey duymuyorsun, bir şey hissetmiyorsun. Bu ne? Bu onun kendisiyle alakalı. Hani haşa bu benzetme yanlış anlaşılmasın, güneş orda duruyor, güneş bir yere gittiği yok, eğer sen güneşe sırtını dönersen gölgenin peşinden gidiyorsun. Güneşe yüzünü dönersen evet, sen o zaman gölgen senin arkanda kalıyor. Gölge ne? Dünya, heva heves, günahı kebairler, şeytan, nefsaniyet…Arkada kaldı.
Allah rahmet eylesin, sabaha karşı saat beşti, şeyh efendi bunu kendisi canlı gösterdi. Böyle kalktı, böyle yatağın içinde oturuyor, böyle bir muhabbet, muhabbeti açtı, sabah namazını bekliyoruz artık, ondan sonra, kalkıverdi böyle, muhabbet o noktaya geldi, böyle lambaya doğru durdu. Mustafa efendi, gölgem nerde dedi. Arkanızda efendim dedim. Döndü lambaya, şimdi nerde dedi, pardon, gölgem nerde dedi, böyle lambaya doğru durdu, arkanızda efendim dedim ben. Döndü, lambaya ters döndü, şimdi nerde dedi. Önünüzde. Dedi Nevşehir şivesiyle gölgeyi yakalayabilin mi, dedi. Hayır Efendim dedim. işte oğlum dedi, eğer dedi maneviyata hakikate sırtını dönersen dedi asla gölgeyi yakalayamazsın dedi ama maneviyata, hakka, hakikate dedi yönünü dönersen gölge seni takip eder dedi. O zaman şeytan sizi takip edecek, heva heves sizi takip edecek. Nefis sizi takip edecek ölünceye kadar. Siz yönünüzü Allah ve Resulüne döndürürseniz. Yok yönünüzü Allah ve Resulünden çevirirseniz siz o gölgeyi, yani şeytanı heva hevesi, nefsi
yakalayabilir misiniz? Hayır. Bir ömür boyu yalnız onların peşinden koşar mısınız? Evet. Allah rahmet eylesin onu söylemişti. işte o normalde ayrılık aşık için, aşık için sanki bin katilden daha böyle hüzünlü, bin katilden daha vahşi bir şeydir. Yani bir katil düşünün, bin tane katil düşünün, o ona vahşi gelmez ama ayrılık, o ayrılık ateşi, o ayrılık hicranı, o ayrılık kederi, her şeyin üstünde olur. Hz. Pir devam ediyor:
“Ben kafiye düşünürüm, sevgilim bana der ki: Yüzümden başka hiçbir şey düşünme. Ey benim kafiye düşünenim! Rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi sensin. Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin! Harf nedir? Üzüm bağının çitten duvarı.”
Kafiyeye baktığımızda, malum, divan edebiyatı girer işin içerisine, halk edebiyatı girer işin içerisine. Kafiye denilince hani işte şiirlerde mısra sonlarında okunuşları aynı ama anlamları ve görevleri farklı kelimeler, kafiye bu. Hani bir şey söylersin, arkasından normalde o böyle hep geldim, geldim, geldim diye, sonunda cümle öyle biter ama hiç birisinin de anlamı veya görevi aynı değildir, o yüzden bu konuda şimdi bir de kafiye dersi vermeyeyim. Malum benim ilk öğretmenim Seval Kaplan, edebiyatı sevdiren öğretmen. O yüzden burda sabaha kadar kafiyeyle alakalı sohbet edebilirim, yarım kafiye, tam kafiye gibi. Tabi yarım kafiye oldu mu böyle işte sadece ses benzerliği olur, tam kafiye olunca işte iki tane ses benzerliği olmuş olur o mısranın sonucunda:
Karlı dağları aşmaya geldim Issız çölleri geçmeye geldim Engin denizlere dalmaya geldim Aşkın oduna yanmaya geldim
Cana canan olmaya geldim Sevgiliye can vermeye geldim Güle bülbül olmaya geldim Aşkın oduna yanmaya geldim
Sürmeli gözlerine bakmaya geldim Elinden tutup koşmaya geldim Ebedi peşinden gitmeye geldim Aşkın oduna yanmaya geldim
E bunu Mustafa söylemiş, Bu ne? Bu tam kafiye örneğin. Bunu yazarken kafiye sistemini düşünmedim ha. Öyle bir şey aklınıza gelmesin. Oturdum,
bir efkarlı zamanımda yazdıydım bunu. Sonra tam kafiye söz konusu olunca bakayım dedim şiirlerin içerisinde tam kafiye olan var mı diye, varmış elhamdülillah. O yüzden bu ne olmuş oluyor? Tam kafiye oluyor. Bir de zengin kafiye var. Bu zengin kafiye ne? Üç ya da daha fazla ses, harf benzerliğine dayanıyor. Ben divan edebiyatçısı değilim ama sakın ha, öyle kendi kendine bir şeyler karalayan bir insanım. O ayrı bir kafiye, tabi o daha zengin oluyor:
Bursa sokakları karanlık ve sessiz Çaresizim sultanım kaldım kimsesiz Etrafımdaki her şey duygusuz hissiz Tez gel efendim gönlüm perişan Mustafa söyler aşkın dilinden Çaresizim kimseler bilmez halimden Dökülüverdi üstadım, sultanım senin dilinden Tez gel efendim Mustafa perişan
Bu da ne? Bu da zengin kafiye. Zengin kafiye olunca normalde farklı kelimelerden ama içindeki harfler birbirleriyle uyum halinde. Bu da ne olmuş oluyor? Zengin kafiye. Yarım kafiye, tam kafiye, zengin kafiye, aslında bir de bu kafiyelerin hecelenmeleri var. Onlar da farklı farklı. Bir de ne var? Tunç kafiye var normalde. Ardından ne var? işte cinasi kafiye var. Yani bu ardından ne var? Bu kafiyelerin hece türleri var. Bu kafiyelerin vezin türleri var. Vezne girince divan edebiyatına giriyorsun. Failatün failatün failün. Buna giriyorsun:
Beni candan usandırdı Cefadan yar usanmaz mı Felekler yandı ahımdan Muradım şem’i yanmaz mı
Failatün failatün failün. Bu da faul şimdi, öksürük. Allah bizi affetsin inşallah. Hz. Pir tabiri caizse Allah’ı konuşturuyor orda. Hani diyor sen kafiyeyi düşünüyorsun, kafiyeyi bırak kafiyeyle uğraşma. Ya? Diyor ki yüzümden başka bir şey düşünme, ey benim kafiye düşünenim. Şimdi aşık kafiye düşünmez. Spontane söyler, kimisi kafiyeli olur kimisi kafiyesiz olur ama dünyevi şiir yazanlar otururlar bir şiiri üç ayda, dört ayda, beş ayda yazarlar, on ayda yazarlar, bir senede yazarlar. Neden? Ona kafiye düşürecek çünkü. Aşık için kafiye düşürmek yoktur. Kafiye düşüreceğim diye de uğraşmaz. O zaten aklın şiiri olur. O aşıklığın şiiri değildir. Aşık oturduğu yerden ne
geliyorsa kalbine onu söyler. O yüzden Hz. Pir diyor ki Cenab-ı Hakkı konuşturaraktan ‘yüzümden başka bir şey düşünme, ey benim kafiye düşünenim, rahatça otur benim yanımda, devlet kafiyesi sensin’, diyor ki bir aşığa kafiye düşünmek abesle iştigaldir. Varsın onu dünyevi şiirler yazan kimseler kafiye düşünsünler.
Hatta bazen çok özür dilerim, bu topçular popçular var ya mesela onların normalde güftelerini okusanız hiçbir anlamı yok kimisinde. Sırf onlar kafiye düşüreceğiz veya da işte dört sekizlik olsun diye hiç alakasız, konuyla alakasız kelimeler koyarlar. Bu millet de nasıl olsa bakmıyor ya kelimelerine, harflerine, ne söylediğine! Dinliyor, alıyor, satın alıyor, müşterisi var. Orasını burasını gösteriyor. O onunla işi görüyor. Zaten hiç kimse de ya burda ne diyor, ne konuştu, manası ne, buna zaten bakan yok. ‘Tarkanaaan! Sen anlamazsın onun sevgisini’, öyle diyor kızın birisi, sen onun sevgisini anlamazsın diyor. Doğru söylüyor. Anlamayız. Yani Tarkan nasıl sevilir bilmeyiz biz. Ben bilmem şahsen. Şarkılarını da düşünmem hiç veyahut da o topçular popçular neyse, yani benim böyle ilgi alanının değil ama bazen böyle denk geldiğimde dinliyorum, ondan sonra kelimelerin hiçbirisinin birbiriyle bağlantısı yok.
Yani üstteki cümleyle alttaki cümlenin birbiriyle bağlantısı yok. Hele sonlarıyla hiç bağlantıları yok birbirleriyle. Enteresan, abuk subuk bir şey var orta yerde ama müşterisi var ya, müşterisi olunca abuk subuk da olsa ondan sonra yapıyorlar bir şarkı, herkes de dinliyor. Ondan sonra herkes bağırıyor, bandıra bandıra ye beni diye. Ne yiyorsun bandıra bandıra, hiç kimse düşünmüyor. Aklıma geleni söylüyorum şimdi yani deseniz ki ikinci kıtası ne? Bilmiyorum veya ikinci cümlesi ne bilmiyorum, bunun gibi. Allah bizi affetsin. işte sonuçta diyor ki Hz. Pir sen diyor benim cemalime bak, benim yüzüme bak. Benim yüzümden başka bir şey düşünme. Rabıtanda benim cemalimden başka bir şey düşünme. Bu aslında dervişi sarsan, müridi sarsan bir yer yani sen kafiye düşünme dediğinde aslında müride şunu söylüyor, sen aklına uyaraktan, bir şeye kafiye düzeceğim diye uğraşma. Sen hani ne tarafa dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır ayeti kerimesinin sırrına ermeye çalış. Sen Allah’ı görüyormuşcasına ibadet etmenin sırrına ulaş ve her hadisede her tecelliyatta her tabiri caizse yüzde, onun cemalini seyret. Onun cemalinden başka bir şey düşünme ve sen onun cemalini düşündüğünde kafiye de aramayacaksın. Cemalini düşündüğünde harflerin senin duygularının tercümanı olmadığını göreceksin ve harflerin aslında senin duygunun etrafına bir çit ördüğünü göreceksin.
Hani diyor ya harfler bir diyor şeyde çit gibidir. Neyde? Üzüm tarlasında, üzüm bağının çitidir. Üzüm bağına girince insan üzüm yer, öyle değil
mi? Çit olursa girebilir mi içeri? Girmez. O zaman harfleri düşündüğünde veyahut da sen kafiyeli bir cümle kuracağım, kafiyeli bir mısra yazacağım diye uğraşmak, sufi adabınca sen onun cemalinden ayrıldın, ayrıldın harf düşünmeye başladın. Eğer normalde sen kafiye düşünmemiş olsaydın, bayrama benzer onun cemalinden bir nebze tatmış olsaydın asla ayrılmayacaktın veyahut da Mansur şarabına benzer onun ilahi aşkından bir damla dudağına değmiş olsaydı sen ebedi sarhoşlardan olacaktın. Asla hiçbir kafiyeyi sen tutturamayacaktın veyahut da sen o cemalle, cemalleşemedikten sonra o cemale, o yüze perdelenince sen, o normalde o zaman gönlün hiçbir yerde sefa bulmayacaktı. Gönlün hiçbir yerde rahat olmayacaktı ve gönlün hep huzursuzluktan kedere, kederden hicrana, hicrandan huzursuzluğa, perdeden perdeye hep hicran yaşayacaktın. E o zaman sen perdelendiğinde ve onun cemalini seyredemediğinde, sen bir hicran perdesinde, bir ayrılık perdesinde yaşayacaktın ve asla ve asla senin aklına kafiye gelmeyecekti ve sen diyecektin ki canı feda etseydim de kafiye düşünmeseydim. Canı feda etseydim de cemalinden bir nebze olsun hayal de olsa gölge de olsa görseydim diyecektin.
Hatta diyecektin ki hayalinin gölgesine bile razıyım, hiç olmasa bir tek cemalini göster bana, bir bakış at, bir bakış fırlat, bir zülfünü göster, zülfünün bir tek telini göster, razıyım diyecektin, sen kafiyeyi düşünmeyeceksin. E kafiye düşündün, akla uydun ve o deseydin ki onun, onun cemalini görseydin zaten gözünü ondan ayırman mümkün değildi. Gözünü ondan ayırdıysan göz ondan ayrıldıysa o zaman göz perdelendi, bu sana hicran olarak yeter. Bu sana keder olarak yeter. Bu sana acı olarak yeter. Bu sana kan revan olarak yeter. Başka kana, revana ihtiyacın yok. Öyle olunca da işte cemalinden ayrı düşen, cemalini seyredemeyen neyi seyrederse seyretsin hepsi de bir hayalden ibarettir, bir gölgeden ibarettir. Asıl olan, gerçek olan, hakikat olan, onun cemalidir ve sen her nereye baktığında onun cemalinden bir nişan görmüyorsan her nereye baktığında onun cemaliyle cemalleşemiyorsan, o zaman sen yan ağla dön ağla, otur ağla kalk ağla, yat ağla yürü ağla, koş ağla, ağla da ağla. Ağla! Sen o yarin cemalinden ayrı düşmüşsün, sen binbir tane güneşle hemhal olsan ne olacak ki? O yârin cemalinden ayrı düşmüşsün. Bütün güneşler senin önüne serilse sen o cemal güneşinden ayrı durduktan sonra hiçbir şeyin sende anlamı kalmayacak.
işte o bayram gününün cemaline benzeyen, o cemalullahtan sen ayrıldıysan o bütün dünya üzerindeki tatların hepsini, ahiretin tatlarının hepsini bir yere toplasan ama onu vuslat şarabının bir damlası dahi etmeyen o, etmeyecek olan bütün tatları önüne dökseler ne olacak ki? O vuslat şarabından bir damla içemediysen bütün tatları toplasalar Mansur’un dudağına
damlatılan vahdet damlasından bir damla sen de yok ise hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok. O zaman yediğin boş, içtiğin boş, yaşadığın boş. Yaşamanın da bir anlamı var mı? Yok. Hiçbir şeyin anlamı yok. Sebep? Sen o sevgiliden ayrı düşmüşsün. Bak, sen sevgiliden ayrı düşmüşsün, o senden ayrı değil. Zulmetme Allah’a. O senden ayrı değil, sen ondan perdelisin. O senden ayrı olmadığını beyan etmiş, şah damarınınızdan daha yakınım demiş. Şah damarınızdan daha yakınım diyen Allah’a sen uzaksın. Sensen perdelisin. Ona perdeliysen her şeye perdelisin, bunu unutma. Ona perdeliysen her şeye perdelisin. Onunla aran bozuksa her şeyle ve herkesle aran bozuktur. Onunla aran iyiyse her şeyle ve herkesle aran iyi olur. Onunla aran iyi değilse hiçbir şeyle ve hiç kimseyle aran iyi olmaz. Sufileri bu konuda vahşi görür insanlar. Sufi, o ayrılık perdesinin acısına kaptırırsa kendini hiçbir şeyle ilgilenmez, her şeyle bağını keser. Sebep? Tekrar o cemalleşme perdesini bulabilmek, yakalayabilmek, o hal ile hallenmek için yapar. Hazreti Pir’in ‘Ey oğul bağını kes, ne zamana kadar altına ve gümüşe tapacaksın’ dediği şey odur bir nebze. Sen, sevgiliyle bağını koparan her ne var ise onlarla bağını koparmazsan sevgiliyle bağ kuramazsın. Kuramayınca kabz hali gelir, vahşileşirsin. Hiçbir şeyden tat almaz, hiçbir şeyden lezzet almaz, hiçbir şey sana dost olmaz. Her şey sana yabancıdır. Eşin yabancıdır, çocukların yabancıdır, işin yabancıdır, sokaklar yabancıdır, şehir yabancıdır, ülke yabancıdır. Aldığın nefes bile sana yabancıdır. Aldığın nefes, içindeki can bile sana yabancıdır. Hatta görebilirsen kendi ruhunu, kendi ruhun bile sana yabancıdır. Bir bakarsın sana sırtını döner gider, bakmaz bile senin yüzüne. Dersin ki sen benim ruhumsun, neden yüzüme bakmıyorsun. Der ki ben onun cemalini seyretmek için yaratıldım. Çöker kalırsın bir daha. Bir tokat daha yersin. Üzerinden silindir geçer. Üzerinden silindir geçer, bu sefer sen dersin ki eyvah! Ben yanmışım, cemaliyle perdelenmişim, cemaliyle perdelenmişim! Bunu ancak cemalin, cemaliyetin tecelliyatına mazhar olmuş kimse anlayabilir.
Hak esmasında oturduysa bir kimse, daha da açık konuşayım bunu, Hak esmasına oturduysa Hak esmasını o kimseye cennette verirler. Bunları böyle benle beraber kaybolup gitmesini istemediğimden söylüyorum artık. Hak esması bir sûfiye seyri sülûkta cennette verirler. O kimse kendisini cennette görür rüyasında veya hâlinde. Bunun sahih olanı rüyadır. Rüyasında cennette görür kendini. Cennette görünce o Hak esmasını duyar. Allah ona hitap eder. Allah ona hitap ettiğinde, bütün vücudu kulak olur, içi dışı onu duyar. Bütün vücuduyla duyar. Bütün vücuduyla duyunca o Hak esmasını alır, beşinci makamda. Gerçek manada Hak esmasının tecelliyatı bu ve buna benzer olan şeylerdir. Onu başındaki üstadı bilir zaten. Onun, o
esmanın alıştırma esması mı yoksa gerçek esması mı. Bazen alıştırma esmasıdır. Ona bir esma söylenir, o esmayı der ki bir hafta çek on gün çek, bunu sayısız olarak çek veyahut da önemli değil. O esmada oturdu mu oturmadı mı. Esmayı aldı da tecelliyatı geldi mi gelmedi mi, bu da önemli. Onun, esmanın bir de kalbi tecelliyatı var. Kalbi tecelliyatı da gelecek. O esmanın kalbi tecelliyatından sonra, sırri tecelliyatı var. O tecelliyat da gelecek. Ondan sonra ruhi tecelliyatı var. O da gelecek. Bunların hepsi de bakın kendi içerisinde kademe kademedir. O adam hu esmasını aldı. O derviş bayan veyahut da erkek önemli değil, hu esmasını aldı, hu esmasını aldı, kalbi tecelliyatı hu esmasında mı? Ardından sırri tecelliyatı hu esmasında mı? Ardından ruhi tecelliyatı hu esmasında mı? Devam etti, bu merhaleleri de geçti, hay esmasına geçti, hay esmasında da aynı kalbi, sırri, ruhi. Ondan sonra Hak esmasına geçti, Hak esmasında kalbi, sırri, ruhi noktaya geldiğinde Cenab-ı Hak ona hitap etti. Onun Hak esmasında da işi bitti artık. O hitap geldi.
Hitap geldikten sonra o altıncı makama geçti. Hitap geldikten sonra bir müddet daha durumuna göre çalışmasına göre aşkına, muhabbetine göre, üstadına olan bağlılığına göre, sünneti seniyyeyi işlemesine göre, cömertliğine göre, affına göre, mağfiretine göre, etrafına davranışlarına göre…Kime sert davrandı, kime yumuşak davrandı, kimin kalbini kırdı, kimin kalbini kırmadı, eşine nasıl davrandı, çocuklarına nasıl davrandı, sokaktaki taşa nasıl davrandı, böceğe nasıl davrandı, kuşa nasıl davrandı, hangi kadına baktı mı bakmadı mı, gözü kaydı mı kaymadı mı, kalbi kaydı mı kaymadı mı…Bu artık böyle incenin incesi, incenin incesi bu iş, bu incenin incesi. O hiçliğe doğru gidecek artık o. Öyle dünya için kime kızdı kime kızmadı, kimin kalbini kırdı, dünya için ne yaptı, malı satacağım diye yalan mı söyledi, alacağım diye yalan mı söyledi, bu aslında daha yolun başında olan şeyler de, hepsini ince eleyip sık dokuyacak artık o. Öyle ince eleyip sık dokunacak. insanların hakkı hukuku, eşinin hakkı hukuku, çocuklarının hakkı hukuku, hepsini de ince eleyip sık dokuyacak. Vay, çocuk benim, istersem döverim istersem severim! Senin değil, Allah’ın kulu, resulün ümmeti. Dosdoğru davran çocuğuna. Vay hanımına küfür etti, hakaret etti, hadi yavrum hadi… Senin seyri sülûkun bile başlamaz. Seyri sülûkun bile başlamaz. Öyle hanımını döveceksin söveceksin, hakaret edeceksin ha, seyri sülûk! Yok öyle yağma! Dikerler başına, derler ki Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri hiç dövmedi, sana kim öğretti bunu der. Dikerler başına derler ki hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem eşine hiç hakaret etmedi. Sen nereye hakaret ediyorsun der! Öyle kolay değil bu iş, bu iş kolay değil. Esma alırsın, onun arkası var. Öyle kolay değil bu. Allah bizi affetsin.
işte bu noktalarda olan bir kimse normalde o beşinci esmada hani hitabı alınca artık o cemalleşme başlar. O yüzden onun gözü kaşı oynamayacak. Her ne tarafa dönersen o tarafa doğru koşacak. O nerde? O yedinci makamda. Bu öyle edebiyatla olmuyor bu işler. Allah bizi o hallerle hallenenlerden eylesin inşallah. 1730. beyitten devam edeceğiz inşallah önümüzdeki hafta. Biraz böyle bu konular, hakkınızı helal edin, Hz. Pir böyle örneklerle anlatıyor ama öyle basit olarak geçebileceğim şeyler değil. E bir de yaş da geçiyor, ölüm insana ne zaman gelecek belli değil. ilmi saklıyormuş gibi olmaktan Allah’a sığınırım. Ben şeyi saklamayı sevmiyorum, bunu anlamazlar diye de düşünmüyorum. Ben bildiğimi, anladığımı aktarmaya çalışıyorum. Yavaş gitsin, önemli değil, paşaya kelle yetiştirecek değiliz ya. O yüzden Allah bizi affetsin inşallah. Bak buraya bir şey düşmüşüm ya, bir dörtlük düşmüşüm, bununla kapatayım:
Ey nefsim! Aşk meydanına giden yolda şeytan vesvesesi çoktur.
Uyanık ol da gözünü aç Gönül kulağını mürşidine ver.
Kim gelmiş kim gitmiş meydan sahibi için ne fark eder?
Aşk meydanı delil ister, gam yer, su yerine kan içer!
Kafam yerinde değilmiş bunu yazarken. Şimdi tam son fasla almışım bunu, kafam yerinde değilmiş bunu yazarken. Allah beni affetsin. ‘Ey nefsim, aşk meydanına giden yolda şeytan vesvesesi çoktur.’ Kendi sözümü kendim şerh edeceğim nerdeyse şimdi. Herhalde benim değildir yani ben buraya yazmışım ama o kafayla, demek ki gerçekten aşk meydanına giden yolda şeytan uğraşır o kimseyle. Ona şeytan çok vesvese verir. O kadar çok vesvese verir ki! Ne yaptı kadıya, Üftade hazretlerine gidecek, at sırtından attı. At sırtından attı! Mahmud Hüdayi hazretleri bu sefer yayan yürüdü Hazreti Üftadenin tekkesine. At bile götürmek istemedi onu. O yüzden bu ben böyle Allah affetsin, tarikat sözünü kullanmıyorum ya, pek kullanmak da istemiyorum zaten, aşk meydanına bir kimse yola çıksa şeytan ona aklına hayaline gelmeyecek vesveseler verir, öyle vesvese verir. Sakın biz ders aldık, bize vesvese vermez diye düşünmeyin, verir. Herkese verir.
‘Uyanık ol da gözünü aç’, uyanık ol gözünü aç, yani senin mana gözün açılsın. ‘Kulağını mürşidine ver’ ha demek ki kulağını kime verecekmişsin? Mürşidine. Şeytana değil, heva hevesine değil, nefsine değil, Ahmet’e Mehmet’e, işte o ablaydı, o teyzeydi değil. O abiydi, o zakirdi, değil. Zakirlere karşı bir düşmanlığım olduğundan değil ha, yanlış anlaşılmasın. Hepsi de kardeşimiz, hep beraber yol yürüyoruz ama derviş, aşk meydanına yürüyecekse onun gözü kulağı üstadında olacak, eğer en burda seyri sülûk yapacağım diyorsa. O zaman gözünü, kulağını, odağını ona bağlayacak. ‘Kim
gelmiş, kim gitmiş meydan sahibi için ne fark eder, aşk meydanının sahibi Allah’, aşk meydanının sahibi Allah, oraya kim gelmiş kim gitmiş, ne zaman yaratıldığını bilmiyoruz insanlık aleminin. O gündür bugündür Allah’a aşık olanlar var mı? Var. Ha bir fazla ha bir eksik. Sen oraya sırtını dönmüşsün, ilk oraya sırtını dönen sen değilsin. Sen oraya oturmuşsun, kalkmışsın, gitmişsin, gelmişsin, meydan sahibi için fark etmiyor çünkü senin gelmen onun şanına şan katmıyor, senin gitmen onun şanından bir şey eksiltmiyor. Bir mürşidi kamil düşünün, yüz bin tane dervişi olsa ne olacak, bir tane dervişi olsa ne olacak. O Allah’la vuslat perdesinde oturmuş zaten. Onun bir derdi yok, bir gamı, tasası onun Allah. Sen gelmişsin, gitmişsin ne olacak ki! Senin yerini doldurur. Ne olacak ki, Allah’ın kulu mu yok! Sen kendince vazgeçilmez zannedersin. Mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla dolu. Yirmi altı yaşından beri dergah, sufi hayatım var. Kaç kişiler geldi, kaç kişiler gitti, kaç kişilere ders verdik. Yirmi altı yaşından beri sohbet ediyorum, haftada dört beş gün. Hani Hz. Pir diyor ya ben tüm meclislerde oturdum ağladım, bütün meclislerde feryat ettim, anlattım, feryadımı işiten olmadı diyor. Bizim feryadımızı o yüzden kim işitecek, kim işitmeyecek önemli değil. Meydan sahibi için fark etmiyor. Aşk meydanı delil ister, bakın o meydan delil ister senden. Ben aşığım demekle âşık olunmaz. ‘Gam yer’, yani sana gam verir, orası gam fabrikası gibi keder fabrikası gibi hüzün fabrikası gibi… ‘Su yerine kan içer’, çünkü aşığın delilidir kanını feda etmesi. Kandan kasıt can. O senden delil ister, delilini koymazsan orta yere, aşıklığın senin lafta. O delili koymazsan âşıklığın edebiyatta. Allah bizi affetsin. Yazmış bırakmışım burda. Demek ki böyle olacakmış, eyvallah! 1733. beyitten devam edeceğiz. Allah rızası için El-Fatiha maassalavat. Amin.
Allah razı olsun inşallah. Bu sohbetlere dokuzda diyoruz ama bazen böyle dokuzu geçiyor. E ben bir oturuyorum orda bir esintiyi alıyorum, bir kafam bir toplansın diyorum, böyle bir esinti olsun, bir rahatlayayım, bir de kutsal, mübarek tahtaya bir sürüneyim diyorum, bir sürtüneyim ona, ondan sonra, o tahtadan diyorum bir mübareklik geçsin bana. Öylesi geliyorum. Ben yine sizlerden ve uzaktan katılıp dinleyenlerden haklarının helal edilmesini istiyorum. Allah razı olsun, etmiyorum diyen varsa çıksın meydana, bir pehlivanlık yapalım. Yani daha ölmedik Allah’ın izniyle. O yüzden varsa helal etmiyorum diyen varsa üzerinden geçeyim silindir gibi, böyle bir çarpayım böyle bir zorla helallik alayım. Yani sonuçta Bayındırlıyım. Normal değilim. işin latifesi. Allah razı olsun, tekrar teşekkür eder haklarınızın helalini isteriz. Selamunaleyküm. Mesnevide böyle bir kafiyeli, aslında böyle hususi oturulup da kafiyeli yazılmış bir eser değildir. Bazıları onu böyle sanki divan edebiyatı gibi böyle kimisi de mesnevide şiir arıyor, böyle mesnevinin
içinde, bazen bazı yerlerde denk geliyor, mesneviden bazı şeyleri, beyitleri de kimisi böyle şiirleştirmeye çalışıyor. Ondan sonra işte bunlar böyle biraz beyhude çabalar. Mesnevi benim tabirimle Kur’an ve sünnetten süzülmüş bir hayat kitabı, hayatı tecrübe etmiş olan bir kimsenin kitabı. Mesnevi tefsir, mesnevi akait, mesnevi hukuk, mesnevi merhamet, mesnevi adalet, mesnevi normalde Kuran ve sünnetin bütün ilimlerini mesnevide görmeniz mümkün. O yüzden mesnevi mesela bazen okullarda öyle söylüyorlarmış, bir divan edebiyatı örneği değil, mesnevi bir şiir kitabı değil.
Bakın mesnevi bir şiir kitabı değil. Mesnevi bir deyiş kitabı değil, değil. Mesnevi Kuran ve sünnet tefsiri. Bakın tekrar söylüyorum, mesnevi Kur’an ve sünnet tefsiri. Mesnevi bir insanın günlük hayatında nasıl yaşaması gerektiğini anlatan hayat kitabı. Yani bunu normalde başka bir yere bağlamak hatta Hazreti Pir’in deyimiyle diyor ki mesnevi bir vahdet kitabıdır, birlik kitabıdır. Hatta diyor, kim bunun dışında bir şey söylerse vahdet kitabının dışında bir şey söylemesin, vahdet kitabıdır çünkü diyor. Bunun dışında bir sözü kaldırmaz mesnevi diyor. O yüzden mesnevi gerçekten bu manada bir Allah’a gidilen yolda nasıl yolcunun, yolcunun nasıl olması gerektiğini anlatan düsturlar manzumesi. Bunları neyle, bunları hikayelerle anlatmış. Ben işte aslanı ayrılığa benzettim, bir başkası başka şeye de benzetilebilir, eyvallah! illaki öyle doğru olacak diye bir kaide yok. Ben genelde bir mesneviyi şerh eden kimselere saygısızlık, küstahlık gibi algılanmasın, ben genel olarak mesneviyi Kuran sünnet ilmeğinden geçirerekten anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum yani çünkü onlara bakıyorum. Mesela bakıyorum, burda ne demek istedi, şu. Bununla alakalı ne ayeti kerime var, bu. Bununla alakalı ne hadisi şerif var, bu var gibi… Ben onu böyle kendimce şerh etmeye çalışıyorum ve bazen de böyle kendimce hani bakıyorum, diyorum bu manevi bir şey, o zaman da böyle ayet hadis aramıyorum, ona. Diyorum ki buna ancak yine sufice, sufilik noktasından cevap verilir veyahut da anlatılır manasında, öyle algılıyorum. O yüzden mesneviye bakarken bir şiir kitabı gibi görmeyelim veyahut da divan edebiyatının örnekleri varmış gibi görmeyelim. Ha bazı Farisicesine baktığında Farisice hani beyitler birbirine uyumlu gidiyor Farisicesi, bir arkadaşımız Farisicesini getirdi, bazen ordan karşılığında da Türkçesi var, Farisicesini okuyorum ordan, buraya hazırladığım beyitleri, bakıyorum orda bazı böyle şeyler, nasıl söyleyeyim beyitler, kafiyeli gitmiş, kafiyeli söylemiş onları. Amma velakin sonuçta mesnevi toparlayacak olursak bir şiir kitabı değil. Selamunaleyküm.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları