Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1788-1794. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1788-1794. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 10/31

Mesnevî-i Şerîf 1788-1794. Beyitler Şerhi Hakkında

1788-1794. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah bütün Ümmeti Muhammedi Kuran ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Bizleri ve Ümmeti Muhammed’i hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim siyonistleri israili, masonları yerle yeksan eylesin. Onları destekleyenleri de yerle yeksen eylesin. Cenab-ı Hak islam düşmanlarını yerle yeksan eylesin. Müslümanlara zulmedenleri de Cenab-ı Hak yerle yeksan eylesin. Her nerde bir Müslümana zulmediyorsa Allah intikamını alsın. Ecmain. Evet, kaldığımız yerden devam edeceğiz ama önce şunu söyleyeyim. Osmanlı’da hava lodos olunca mahkemelere ara veriyorlarmış. Lodos esince insanlar işte fazla duygusal olur. ondan sonra alıngan olur, verdikleri karar normalden çıkar diye o yüzden Osmanlı böyle bir uygulama başlatmış kendi zamanında. Malum birkaç haftadır lodos iyi, o yüzden söylediklerimden sorumlu değilim. Hani ya bu böyle nerden konuştu, ordan mı konuştu burdan mı konuştu, baştan söyleyeyim. Hani deniz kenarında, Karadeniz’de bir âlim bir risale yazmış istanbul’a göndermiş, ondan sonra, şeyhülislama demiş götür, o çok kale almayacak. Ona de ki demiş ömründe hiç balık yemedi. Neyse talebesi götürmüş şeyhülislama risaleyi demiş ki ya Karadenizliler demiş yani çok balık yer. O yüzden hani sıkıntılıdır. Hemen cevap vermiş talebe. Demiş efendim üstadımız dedi ki söyle böyle söylediğinde, hiç balık yemedi dedi de. Böyle bir latife var. Bizimki de onun gibi.

O yüzden biraz gündüz sohbeti, biraz şimdi, söylediklerimizden sorumlu değiliz. O yüzden dileyen doğru kabul eder dilemeyen doğru kabul etmez.

Gider inceler, bakar, eder. Daha doğrusu bugüne kadar söylediklerimizin hiçbirisinden sorumlu değiliz. Güzel bir şey bu. Hani imam Gazali o kadar kitap yazmış yazmış, yazmış,, yazmış, yazmış bir sürü risaleler yazmış, sonra iki yıl Emevi camisinde kendisi minarenin içerisinde inzivaya çekilmiş. Tasavvufla, sufilikle tanışmış. Sufilikle tanışınca inzivası var iki yıl, iki yıl inziva ediyor. Çıktıktan sonra diyor ki bugüne kadar yazdıklarımın hepsini reddettim diyor. Yani bugüne kadar ne kadar ne yazdıysam hepsini reddettim diyor. Hepsini atmış kenara. Bizimki de o hesap. O yüzden akıllılarla işimiz yok. Kendimiz de çok da akıllı birisi değiliz. Evet, tel yakan beyitlere devam ediyoruz. Geçen hafta malum diyordu ki ben, biz, karman çorman olduydu: “Kendi kendinle huzur tavlası oynamak için bu ben ve bizi vücuda getirdin. Bu suretle ‘ben’ve ‘sen’ler umumiyetle bir can haline gelirler sonunda da sevgiliye müstağrak olurlar.” Tabii burda en güzel benim çok hoşuma giden şey, kendi kendinle huzur tavlası oynamak için mi bu benler bizler, burası beni alıp götürdü ben hâlâ da ordayım. Ordan çıkmadım daha. Kendimce tefekkür ettiklerimi, kendimce kendi içimde bunları düşündüklerimi sizlere aktaramıyorum cebriyeye düşersiniz diye. O yüzden ama aynı tehlikeler devam ediyor.

“Ben, biz, ben ve bizim varlıkların varlığı ve yokluğu hulâsa söyledik-

lerimin hepsi vardır, vâkıdir.”

Teşbih, tenzih, hepsi de bir yerde. Ben biz ve bizim. Ben, biz; ben ve bizim. Varlıkların varlığı yani bir varlık var onun varlığı ve yokluğu yani varlığı ve yokluğu. söylediklerimin hepsi vardır, vakidir. Yani ben, biz varsınız aynı zamanda da yoksunuz. Ben, biz, ben, bizim, her ne var ise varlık, bu konuda varlığa bürünmüş olan nesneler, eşyalar var, aynı zamanda da yokluğu da var. Yani yok. Bu söylediklerinin hepsi de vaki. Yani bu söylediklerimin hepsi de doğru. işin içinden çıkabiliyorsanız çıkın. Hem varsınız hem yoksunuz hem ben var hem biz var hem de bizim var ama ben bizim hepsi de hem var hem yok. Tabii yine bizim burdan yürüyeceğimiz yer, geçen haftadan devam edeceğiz, Arabi ekolünden başka bir yerden bu işin içinden ben çıkmasını bilmiyorum. O yüzden benim çıkacağım yer yine işin içinden çıkabilecek olduğum yer orası. Şimdi ben, sen, o varmış gibi görünen varlıklarız biz. Varmış gibi görünen varlıklarsak ve hepimiz de geçiciyiz.

Geçici olunca hepsi de bir şekilde yok olacak. Yani biz doğarken ölüme doğduk. Biz varmış gibi görüneniz ama aslında yokuz. Sonuç itibariyle biz yine yok olucularız, sonradan yine var oluculardan olacağız. Yine ne yapacak bizi? Varlık sahasına sürecek. Nerde? işte kıyamette ve mahşerde yeniden ne yapacak? Varlık sahnesine yeniden sürecek. Şimdi böyle olunca aslında varmış gibi görünen şey bir müddet sonra yok olacaksa senin onu varmış gibi

görmen senin hatan. Yani ay dolunaya dönecek ama baştan hilal ve baştan hilali gördüğünde sen kendince diyorsun ki bu hilal ama arkası dolu onun. Sonra ne oldu? Dolunay oldu ve dolunay sonradan tekrar hilale döndü. Görüş olarak baktığınızda hilalden dolunaya, dolunaydan tekrar hilale indirgendi. Yani yokluktan varlığa büründü, varlıktan tekrar yokluğa büründü teşbihte hata olmazsa veyahut da biz önceden insanlar olarak veya bütün varlık olarak önceden yoktuk. E sonra Cenab-ı Hak bizi var etti. E sonra tekrar yok edecek bizi. Biz tekrar yok olacağız. Sonra tekrar var edecek.

O zaman burdaki varlığımız bir hayali varlık gibi bir şey. Yani sonuç itibariyle biz aslında yokluğa koşuyoruz. Biz yokluğa koşunca bizim varlığımızın esamesi yok. Çünkü bizim için zaman seksen yıl, yetmiş yıl, bu varlık perdesinde var gibi görülmemiz elli, atmış yıl, yetmiş yıl. Sonuçta görünmeyeceksek ki görünmeyeceğiz, o zaman varlığımızın bir hakikati yok. Varlığımız fani yani geçici. Varlığımız bir hakikat noktasında değil. Kendince hakikat noktasında ama hakikat noktasında değil. Böyle olunca o zaman bütün her şey yok olucu, her şey bir taraftan bir tarafa gidici. Kasas ayet 88: ‘Allah ile beraber başka birini ilah edinme. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Hüküm sadece onundur. Ona döndürüleceksiniz.’ Şimdi Allah ilahımız, Rabbimiz. Başka bir şeyi, Allah’tan başka bir şeyi ilah edindiniz, herhangi bir şey. Bu, at olur, put olur, bu ne olursa olsun, bu insan olur, neyi ilah edinirsen edin. Bakın neyi ilah edinirsen edin, o yok olucu, gidici, kalıcı değil. Yani eski dille fani. Biz bu dile çok hani aşinayız ya, fani dünya, yani geçici bir dünya. Fani dünya hayatı, yani geçici bir dünya hayatı. O zaman normalde var gibi gördüğümüz nesneler, var gibi gördüğümüz eşyalar geçici. Yani bir müddet sonra yok. Ben kendimce, kendime soruyorum, nerde babam? Yok. Zahiren görünüyor mu? Hayır. E rüyanda görürsen, manada görürsen göreceksin. Peki o varlığı var mı? Elde tutuyor musun? Hayır. Ne? Bir suret görüyorsun. Rüyanda veya hâlinde. Peki o suretin kendince varlık değerlendirmesi var mı? Yok. Matematiksel bir değeri var mı? Yok.

Hocam matematiksel bir değeri var mı gördüğünüz rüyadaki nesnelerin? Yok. Hocam da zaten benden bir sürü matematik şeyleri alıyordu, hocam sıfırları çoğalttım. Yani her dönemde sıfırlar çoğalıyor. Bugün muhabbet oldu, en son altı sıfıra kadar mı gittiydi, sizin matematikçiler kaç sıfır attı? Efendim? (Planck zamanı var, on üzeri eksi kırk üç saniye. Yani virgülden sonsa kırk üç basamak gitmek gerekiyor. Daha doğrusu kırk üç tane sıfır sıfır sıfır bölmek gerekiyor.) Evet, ben ilk şeye, varoluşa gittim bugün de sohbet esnasında, dedim ki ona sıfır yetişmez dedim. ilk hani ruhundan ve nurundan bir şey yarattım deyince hani lataayyünden taayyüne, taayyünden bir şey yaratmaya, zamanlaması yok bunun dedim. (Fizikte tanımlı

olan, daha doğrusu evrende tanımlı olan en küçük zaman, saniyede mesela kırk üç sefer ona bölmek gerekiyor. Yani demek istediğim bir saniyeyi ona bölüyoruz, çıkan sonucu ona bölüyoruz, çıkan sonucu ona bölüyoruz, bunu kırk üç sefer yapıyoruz. Tanımlı olan tek zaman bu. Yani bunun daha altına indiğimiz zaman zaten zaman tanımını yitiriyor fiziksel açıdan.) Zaten zaman tanımını normal tanımlama açısından bitirmesi lazım. (Yani zaman kesikli oluyor, sürekliliği olmuyor ama sizin dediğinizi tanımlayamıyorlar, duymadım daha doğrusu) Evet, çünkü orda hani varlığın üzerindeki zaman tanımlaması Cenab-ı Hakkın yaratmada hani ilk bir şey yarattım dediğinde bu zaman tanımlamasının hesaplanamaması gerekiyor. Burası çünkü hesaplanabilir olduğu anda Cenab-ı Hakk’ın o ‘bir şey yarattım’ yani lataayyünden yani bilinmezlikten bilinirliğe geçmesi ve bir şey yaratması o böyle bütün zaman birimlerinin hesaplanabilir zaman birimlerinden daha kısa, böyle hani an meselesi filan değil yani bu, çok çok kısa olması gerekiyor. Matematiksel bir hesabının hesabı olmuyor. En son nokta hayal oluyor çünkü. O zaman bir var gibi görünen bütün her şeyi de hayal üzerinden hesaplıyoruz o zaman. O var gibi görünen.

Şimdi böyle olunca da zaten var gibi görünenlerin hepsinde hayal üzerinden yürüttüğünüzde o zaman orta yerde bir eşya ve insan yok ki onu ilah edinesin. O zaman bir tek var olan Allah kalıyor. Var olan Allah kalıyor. Allah da zât olarak değil sıfatsal olarak. Tabii zatıyla sıfatı burda ayırt etmiyoruz. Zatıyla sıfatını ayırt edersek yine ayağımız yere sağlam basmaz. O zaman zat ve sıfat noktasını tecelliyatta ayırıyoruz. Bakın tecelliyatta. O zaman Allah’tan başka ilah edinmeme ayeti kerimesini normalde ne olursa, bakın dikkat edin, ne olursa. Hani illaki bir put olup onu ilah edinmek değil veyahut da ne bileyim insan ilah etmek değil veyahut da başka bir şey, her ne olursa olsun, Allah’ın yerine veya yanına koyduğunuz her şey, her şey ama bir gün yok olacak veyahut da siz onu yok göreceksiniz ve hepsi de ona döndürülecek. Hepsi de ona döndürülecek demek, hiçbir şey kalmayacak, hiçbir şey! O zaman normalde senin bir şeye ibadet ettiysen o da seninle beraber yok olacak veyahut da bir şeyi kendince ilah edindiysen o da yok olacak. O zaman yok olmayacak olan hiçbir şey yok. Hani meşhur ya israfil aleyhisselamın suru üflemesi, işte birinci sur üflenecek, kıyamet kopacak herkes ölecek, öyle tanımlayalım. Ardından ikinci sur üflenecek, bütün melekut alemi ve Azrail de ölecek. Ondan sonra Cenab-ı Hak üçüncü suru üfleyecek yeniden dirilecek ama bu ikiyle üçüncü sura üfleme arasında Allah her şeyi her şey nefesler alınınca hepsi de ölünce hepsi de tabiri caizse yok olunca Cenab-ı Hak soracak: ‘Bugün Malikü’l Mülk kim?’ Sorduğu soruya kendisi cevap verecek, hadisi şerif böyle. Bugün Malikü’l Mülk olan,

aziz olan Allah’tır. O zaman her şeyin yok olduğu bu alemde bendi, bizdi, oydu, hem sıfatsız tecelliyatlar hem de zati tecelliyatların görünen, yani varlığa bürünen her ne var ise yok olucu. Varlığa büründüğü yer neresiydi? Birinci taayyün, bilinmezlik. ikinci taayyün, Allah’ın Allah olarak bilinmesi. Üçüncü taayyün yani derece olarak ayan-ı sabiteydi. Demek ki ayan-ı sabitede varlıklar bilinirliğe geçti. Sonra dördüncüsü neydi? Ruhlar alemiydi. O zaman dördüncüde hepsi de ne? Vücuda büründü? Bakın ayan-ı sabitede bilinir oldu. Ruhlar aleminde görünür oldu, göründü.

O zaman geriye doğru rucu ettiğimizde görünürlükten de kayboldu. Nereye dönüş oldu o zaman? Tekrar ayan-ı sabiteye dönüş oldu. Yani görünürlüğü kalmadı varlık ve eşyanın. Bakın görünürlüğü kalmadı. Görünürlüğü kalmayınca Cenab-ı Hak sordu: ‘Bugün Malikü’l mülk olan kim?’ Cevap verecek hiçbir şey yok. Allah dedi ki kudret ve kuvveti elinde tutan Allah. Kendisi sordu, kendisi cevap verdi. Çünkü cevap verecek, görünürde hiçbir şey yok. Bilinirde nerde var? Ayan-ı sabitede var. Bakın bunu tekrar Arabi ekolünden cevaplıyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Bilinirlikte var, görünürlükte yok. Şimdi ayan-ı sabitede bilinirlikte var olan şey tekrar görünürlüğe çıkar mı? Evet. Ayeti kerimede ne diyor? Sizi daha önce var eden tekrar sizi var edemez mi? Müşriklere söylüyor bunu. Sizi daha önce var eden yani sizi daha önce varlık sahnesine atan sizi daha önce sahneye çıkaran sahnede size can veren sizi hareket ettiren, daha sonra aynı şekilde sizi var edemez mi diyor. Evet, var eden. O zaman normalde sen bir gün yok olacaksan şimdiden, bakın şimdiden sen kendini var hükmünde görme. O yüzden burda Hazreti Pir diyor ki yani ben, biz, bizler, her neyse, bütün söylediklerim hem vardır, varlığı vakidir, görünür, hem de yoktur. Neden yoktur? Çünkü bir gün çünkü bir gün o bu görünürlüğünü kaybedecek. Görünürlüğünü kaybedecek, ne kalkacak? O kalacak bir tek.

“Ey kün emri! Ey gel denmekten ve söz söylemekten münezzeh Allah,

Kün emri dediği yani bir şeye ol dedi, her şey oldu. Yasin 82: ‘Bir şeyi murad ettiği zaman onun emri sadece ona ol demektir, o da oluverir.’ O normalde demek ki ‘ey kün emri’ dediğinde burda yalnız Cenab-ı Hakk’ın zatına söylemiyor bunu, ey kün emri deyince Allah’ın ol demesine söylüyor. Ol demesine. ‘Ey gel denemekten ve söz söylemekten münezzeh olan Allah’. E şimdi aslında Allah bir şeye ol demekten de münezzehtir. Biz tabii bunu ayeti kerime mucibince hani kün lafzı, ol dedi oldu. Bu müteşabih bir meseledir, teşbihtir, bizim anlamamız içindir bu. Yoksa Cenab-ı Hak bir şeye ol demez, o bundan da münezzehtir. O bir kelime konuşmaktan da münezzehtir, cümle kurmaktan da münezzehtir. O bir şeyi murad etmekten de münezzehtir. Biz

ona desek ki şunu murad etti, o murad etmekten de münezzehtir. Bunların hepsi de bizim anlamamız için birer teşbihtir, birer örnektir. O yüzden kim ona gel diyecek? Birine gel demek emir vakiliktir. Emir vakilik, ben şimdi birisine, Salime, Salim gel diyeceğim buraya, bu emir vakiliktir. Salime gelir misin diyeceğim, bu ricadır, lütfen gelir misin diyeceğim bu yalvarıştır. Allah için bunların hiçbirisinin de konuşulması mümkün değildir, o hepsinden de münezzehtir çünkü. Bizim ona söz söylemekten de münezzehtir, söz de söyleyemeyiz. Bunların ama hepsi de birer nedir? Teşbih ve müteşabihtir. Teşbih benzetmedir. Biz bir şeye benzetiriz ama o benzettiğimiz değildir. Allah’ın zatı ve sıfatları hiçbir şeye benzemez. Allah’ın zatı ve sıfatları bir şeye de benzetilmez. O yüzden imamı Azam hazretleri Fıkh-ı Ekber’inde, Allah’ın görmesi insanların görmesi gibi değildir, der. Bakın burda bir o teşbihe dahi müsaade etmez, öyle bir teşbih dahi koymaz. O zaman bütün bu konuşulanların hepsi de kurulan cümlelerin hepsi de birer teşbihten ibarettir. Ayeti kerimeler de dahil buna. Allah bir şeye kün demekten de münezzehtir. Dikkat edin buraya çünkü eğer onu kün demeye Allah’ı kün demeye, kün deme noktasında değerlendirirseniz onu sınırlandırmış olursunuz. Allah her türlü sınırdan da münezzehtir, bakın her türlü sınırdan da münezzehtir. Biz Allah’ı tanımlamada ve bilmede sıkıntı yaşayan Müslümanlarız. Yani Allah durdu bir şeye, kün, ol dedi, oldu veya bir şeyi murad etti. Biz bunları böyle söylerken insani vasıflarla bunları algılıyoruz ve söylüyoruz, insani vasıflarla. Allah bundan da münezzehtir. O yüzden diyorum, Allah, kün, hani onun üzerinden cümle kurmak, onun üzerinden bir emir vaki bir şey söylemek, onu sınırlandırmaktır. Allah’ı hiçbir sınıra koymanız mümkün değildir, bu gizli şirk olur. Bakın bu gizli şirk olur. Her türlü sınırlama, her türlü had koyma, bizi küfre götürür. Allah muhafaza eylesin ama tabii normalde hani ol dediğinde her şey oluyor, şeriat noktasında baktığımızda hani hadisi kutsi var ya ‘Ey kullarım, benim affettiklerim dışında hepiniz de günahkarsınız.

Öyleyse benden mağfiret dileyin de sizi bağışlayayım. Benim zengin kıldığımdan başka hepiniz fakirsiniz. Muhakkak ben cömerdim, bol veririm. Dilediğimi yaparım. Benim vergim bir sözdür, azabım bir sözdür. Bir şeyi istediğim zaman ona sadece ol derim, o da oluverir.’ bakın burada benim vergimi bir sözdür azabım da bir sözdür Allah sözden de münezzehtir ama burada Cenab-ı Hak teşbih ediyor, benzetiyor. Kulları Allah’ı tanısınlar, bilsinler diye teşbih ediyor, tanısınlar diye teşbih ediyor. Yoksa Allah’ın teşbihe de ihtiyacı yoktur. O her türlü teşbihten de uzaktır, her türlü benzetmeden de uzaktır. Yoksa biz Allah’ı tam manasıyla anlayamazdık teşbih olmasaydı. Teşbih olacak ki biz Allah’ı tanımlayalım, biz Allah’ı bilelim. O

zaman baktığımızda o bütün varlıkla alakalı şeyler birer teşbih sanatı, hepsinin de tenzih edilmesi gerekir. Cisim, cisim olarak görebilir seni.

“Ten gözü seni görebilir mi? Senin gamlanman, neşelenip gülmen ha-

Yani sen bir cisimsin, ona bakarken cisim olarak bakıyorsun çünkü mana gözün açık değil. Mana gözün açık olmuş olsaydı sen onu cisim olarak görmeyecektin veya ten gözüyle seni görebilir mi dediği şey bu cisimle alakalı. Siz tabii hemen şimdi bütün islam dünyasının büyük bir çoğunluğu, En’am 103. ayeti kerimeyi söylüyor, gözler onu göremez. Dün akşam meallere baktım, büyük bir çoğunluğu En’am yüz üçü öyle meal olarak vermişler. ‘Gözler onu göremez. O ise bütün gözleri görür’, meallere baktığınızda meallerde öyle yazıyor. Dedim ki hayır, bu böyle olamaz. Yani bu ayeti kerime böyle değildir, bunun özü bu değildir düşüncesiyle, o da hakkını helal etsin, gece yarısı bizim Meryem Karadağ hocayı aradım. Dedim ki En’am yüz üçü bana söyle. Dedim burdaki meallerde gözler onu göremez diyor. Oysa Allah görünendir, zahir ismi şerifiyle görünenden. Bunun dedim bana harf harf, harf harf, kelime kelime tekrar bunu söyle. Allah razı olsun, o da bu konuda açıklama yaptı. Allah ilmini arttırsın inşallah. Bu ayeti kerimeyi Türkçeye çevirmeye kalkarsak, gözler onu idrak edemez, gözler onu ihata edemez. Ordaki kelime bu dedi. Bu ama dedi hani Allah görünmez diyenler, Türkiye’de de çok ya bunlar, Allah görülmez, hatta böyle Allah ahirette de görünmez diyenler var. Allah görünür denilince sanki ellerinden bir şey gidecek bunların. Yani bir sürü benim başımda da yaygara kopardılar ya, teneke çaldılar burdan geri döneyim diye. Yok, geri dönmedim. Evet, Allah görünür. Burda En’am, ayet yüz üçe isterseniz bakın akılsız telefonlarınızdan. Ordaki meallerin büyük bir çoğunluğu gözler onu göremez olarak söylüyor ama yok, öyle değil. Mana o değil. Mana şu, gözler onu idrak edemez. Yani onu kavrayamaz. Sen ten gözünle, ten gözünle onu kavraman mümkün değildir. Bunun bir alt, avamcası, daha doğrusu kâfircesi, cisim olarak görür. Allah’ı ne yaptılar? Puta çevirdiler. Put olunca cisim olarak gördüler çünkü onlar maddeperestler, kendilerince görmedikleri Allah’a, görmedikleri Allah’ı kabul etmiyorlar ama bunun bir çıt üstü ne? işte diyorlar ki gözler onu göremez ama bunun hakikati ne? Gözler onu idrak edemez. Şimdi o zaman ten gözünle senin bunu idrak etmen mümkün değil. Ten gözüyle onu göremezsin. O zaman hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım. O zaman kalp gözüyle onun sıfatsal tecelliyatlarını görebilir misin? Evet. Şimdi sadece cisimler ve maddeler aleminde dolaşan insanlar için Allah’ı bir cisme benzetmek, Allah’ı bir maddeye benzetmek, o yüzden bu böyle bunlar var mı? Evet, bunlar manadan habersiz

olanlar, bunu avam Müslümanlar da bir şeye benzetebilirler mi? Evet, hani Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir cariyeye sormuştu, Allah nerde dedi. Yukarda, gökte dedi. Bakın, Allah nerde deyince, yukarda gökte deyince ona bir yücelik atfetti. Allah Resulü onu Müslümanlar sınıfına koydu. Neden? Yücelik atfetti. Allah gökte mi ki? Hayır ama orda yücelik atfettiği için Hazreti Peygamber onu Müslümanlar sınıfına koydu. Yani avamdı, avam olduğu için Allah’a bir mekan belirledi. Allah göklerdedir dedi. Allah göklerdedir deyince aslında mekandan münezzeh ama yücelik kastettiği için Hazreti Peygamber onun küfrüne hükmetmedi çünkü ordaki niyeti yücelik kastetmekti.

işte insanlar da hazreti Allah’ın gamlandığını, üzüldüğünü, sevindiğini yani hatta üzüldüğüne dair sevildiğine dair de hadisi şerifler var mı var? Bakın bunlar da müteşabih. Allah üzüntüden uzaktır. Allah sevinçten uzaktır. Hüzünlenmek, sevinmek, kullara ait sıfatlardır. Bakın, kullara aittir. Biz Allah hüzünlendi veya Allah tövbe edenleri görünce sevindi. Bu teşbihle alakalıdır. Onun, o, sevinmekten de üzülmekten de neşelenmekten de münezzehtir ama teşbih ile biz onu ne yaparız? Biz onu tanımlamak, onun bilinmesini arttırmak için böyle söyleriz ve o ten gözü onu görebilir mi? Hazreti Pir, bunu derken yani o ten gözüyle, ten gözüyle zahir olanı görürsünüz. Sıfatların tecelliyatını görürsünüz ama manaya gelince onu ten gözüyle görmeniz mümkün değil. Ya? Onu kalp gözüyle görürsünüz veyahut da onu rüyanızda görürsünüz. Görüneceğini söyleyen hadisi şerifler var mı? Evet. Çok hadisi şerif var. Mesela işte hadisi şerifin birisinde diyor ki ben Rabbimi gördüm, bakın direkt hadisi şerifin metni bu, ben Rabbimi gördüm. Bunu hazreti Abbas’ın oğlu Abdullah naklediyor bu hadisi şerifi. Mesela hazreti Aişe annemiz kim Muhammed Allah’ı gördü derse o yalan söylüyor, der. Allah’ın görünmeyeceğini iddia edenler hazreti Aişe annemizin bu sözünün arkasında, bu sözünü delil olarak getirirler ama bu söze hazreti Abbas’ın oğlu yani ibni Abbas, hazreti Abdullah efendimiz, hazreti Aişe annemizin bu sözüne karşı bir hadisi şerif koyar. Bu da hadisi şeriftir, bu hadisi şeritte de Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem , bunu imam Hanbel naklediyor. Aynı zamanda imam Malik’te de geçmesi lazım, Tırmızi’de buna buna benzer yine böyle bir hadisi şerif var. Ben Rabbimi gördüm diyor. Cenab-ı Hak, bakın burda ben rüyamda gördüm hadislerinin dışında bu. Tekrar söylüyorum, ben rüyamda gördüm hadislerinin dışında, hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri, ben Rabbimi gördüm diyor. Başka bir hadisi şerifte mesela yine Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri burda rüyadan bahsetmiyor yine, bu gece Rabbimi en güzel surette gördüm diyor (Tırmizi).

Bakın rüyada dediğinde rüyayla alakalı da hadisi şerif var: ‘Rabbimi rüyada bir delikanlı suretinde gördüm.’ Bakın, burda delikanlı suretine büründü, bu da Tabarani’de geçiyor bu hadisi şerif ama öbür, ilk söylediğim hadisi şeriflerde rüyayla alakalı bir incelik yok. Rüyayla alakalı bir şerh yok. Rüya yok, ben Rabbimi gördüm. Bir de ne diyor? Bir de ne göreyim yani birde ne göreyim dediğinde aniden tecelli eden bir şey, aniden görünen bir şey. Yani burda biraz hayret var. Bir de ne göreyim, yani normalde bir de ne göreyim, Rabbimi en güzel şekilde olduğu halde gördüm. Demek ki Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri bir, Rabbini uyanıkken de gördü; iki, Rabbini rüyada da gördü; üç, Rabbini miraçta da gördü. Üç görünme hali oldu. Üç görünme hali. Bir; Cenab-ı Hakkı, Rabbisini, daha doğrusu burda Rabbimi diyor, dikkat edin, Allah kelimesi yok, Rab kelimesi var, yani sıfati boyutta söylüyor ve bütün hemen hemen hadislerden büyük bir çoğunluğunu incelediğinizde veya Allah affetsin, ben incelediğimde her hadisi şeriflerde büyük bir çoğunlukta Rab ismini söylüyor. Ben Rabbimi gördüm, ben Rabbimi en güzel surette gördüm, ben Rabbimi rüyamda delikanlı suretinde gördüm. Yine mesela bir enteresan hadisi şerif daha var onu da söyleyeyim, ‘Rabbimi firdevs cennetinde bir avluda bir delikanlı suretinde gördüm’, bakın firdevs cennetinde bir avluda, delikanlı suretinde gördüm. Yani bu seferde mesele başka bir boyuta geçti. Hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, firdevs cennetinde, avluda, avluda, delikanlı suretinde gördüm dedi. Bakın, burda aynı zamanda da işin içerisine cennet de girdi. Şimdi, bir; hazreti peygamber sallallahü ve sellem hazretleri rüya olmaksızın Rabbini gördü, iki; hazreti peygamber burda bir benzetme yok bakın, ben Rabbimi gördüm dediğinde, ben Rabbimi gördüm dediğinde delikanlı sureti de yok burda, ben Rabbimi gördüm dediğinde bir suret yok, surete bürünmüş bir hal değil, suretsiz. Şimdi ben Rabbimi delikanlı suretinde gördüm dediğimizde müteşabih var burda, teşbih var.

Delikanlı sureti dedi, teşbihe girdi ama ben Rabbimi gördüm dediğinde burda teşbihe girmedi. Burda direk, Rabbimi gördüm sözü var, buna Allah’ın tanınmasını istemeyenler istedikleri gibi itiraz edebilirler. Varsa bu konuda tartışacak, atışacak olan bu hadisi şeriflerin metinleriyle beraber nerde, hangi eserlerde geçmiş onlarla beraber getirebilirim. Hoş izmir’deki ilahiyatçılar kavilleştiğimiz sohbete gelmediler, ruyetullahla alakalı. Orda çok attılar tuttular, dedim bir dahaki hafta ruyetullah, ne deliliniz varsa alın getirin dedim. Bekle dediler, bekledim, gelmediler. ilahiyat fakültesinin öğretim üyesi profesörler, itiraz ettiler Allah’ın görünmesiyle alakalı, gelin dedim ben getireyim bir dahaki ay sohbete delillerimi, siz de alın gelin, beraber orda bu konuyu konuşalım. Bir tanesi gelmedi! Gelemezlerdi çünkü,

bakın gelemezlerdi. Sebep? Ne zahiri ilimleri yeterdi ne de manevi ilimleri yeterdi. Zahiri de manevi de ilimleri yok çünkü. Papağan gibi papağan gibi boyna tekrarlıyorlar. Papağanlar oturuyorlar, kendi ezberlerini konuşuyorlar. Kalbi ilimleri de yok. Kalbi ilimleri de yok. Birisi ne dediyse bu doğru mu değil mi diye bakmıyorlar. Onun özüne inmiyorlar. Onun hakikatine inmiyorlar. Türkiye’deki şeyhlerin büyük bir çoğunluğu da böyle, meselenin hakikatinden uzaklar, meselenin hakikatinden uzaklar çünkü kalbi ilimleri yok. iddia ediyorum burdan, kalbi ilimleri yok. Şeyh olabilirler ama mürşidi kamil değiller. Şeyh olabilirler, birileri onlara şeyh demiştir, nerden dedilerse olabilirler ama kalbi ilimleri yok. Büyük bir çoğunluğunun yok. Çok acı bir şey bu. Kimseye böyle hani ateş etme noktasında değilim, acı halimiz bu çünkü bir kısmının dergahlarını ingilizler kurdu. O yüzden yetişmiyor. Hususi yetiştirilmiş şeyhler tarafından devam ettiriliyor. Hususi yetiştirilmiş şeyhler ne? ingilizlerin koyduğu şeyhler. Sonradan MOSSAD girdi işin içerisine, CIA girdi, başlangıç kimden? ingilizlerden. Başlangıç ingilizlerden, ingilizlerden sonra işin içerisine CIA girdi, işin içerisine MOSSAD girdi, zaman zaman KGB’ye çalışan, KGB ile ortak hareket eden Türkiye’de tarikatlar da var, MOSSAD’ın da tarikatları var, masonlar bir MOSSAD tarikatıdır örneğin. Mason olan şeyhler var, mason olan, mason olan ilahiyatçılar var. Bunların hepsi de MOSSAD ajanıdır. Bunlar hakikatin görülmesini istemezler. Bu ülkede hepsi de var.

O yüzden tarikatlar kapatılsın terenennisi okununca hemen twittera yazıyorum. Diyorum ki evet, bütün tarikatlar kapatılsın, mossadın kurmuş olduğu tarikatlar da kapatılsın, mason tarikatları da kapatılsın, siyonist tarikatlar da kapatılsın, kabalacı tarikatlar da kapatılsın, kgb’nin kurduğu tarikatlar da kapatılsın. Evet, var, ingiliz kraliyet ailesinin tarikatları ve cemaatleri var, kapatılsın. Ben hepsinin de kapatılmasını istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin milli istihbarat teşkilatı var, eğer o milli istihbarat teşkilatı gerçekten milli ise içinde cıa yosmalarını, mossad bozmalarını, ingiliz fahişelerini içlerinde dolaştırmıyorlarsa incelesinler, ülkede ne kadar yabancı unsurlarla alakalı topluluklar varsa hepsini de kapatsınlar, hepsini de feshetsinler, buyursunlar. Hiç sıkıntı yok, bunlar kapatılırsa ülke özgürleşecek çünkü. Bunlar kapatılırsa din de özgürleşecek, dindarlar da özgürleşecek. Bunların kapatılması lazım. Bu kapitalist sistemin uşaklarının kurmuş olduğu cemaatler, tarikatlar, ne kadar oluşumlar varsa bu emperyalistlerin emrinde olanların hepsinin de kapatılması lazım. Evet, hatta bazen zaman zaman böyle coşuyorum kendi kendime, diyorum ki bir dilekçe yazayım cumhuriyet savcılığına müracaatta bulunayım, ülkedeki mason toplulukların, lionsların, lioneslerin neler yaptığına dair araştırılması!

Nereye bağlı bunlar, lionslar, lionesler nereye bağlı araştırılsın. Bülent Ecevit masondu, Bülent Ecevit mason bir Başbakanımız oldu, nerenin masonuydu? ingiltere’nin masonuydu. Bakalım, araştırılsın veyahut da bugüne kadar devlet bakanlarının içerisinde başbakanlık yapmış, bakanlık yapmış mason tarikatına tâbi bakanlarımız ve başkanlarımız oldu. Şimdi var mı yok mu araştırılsın. Milli istihbarat teşkilatının içerisinde Yahudi, mason tarikatına müntesib insanlar var mı yok mu araştırılsın. Hadi bizim işimiz sufilik, tasavvuf, tarikat, gelin araştırın kardeşim. Bu ülkede ne kadar masonik yapılı tarikat varsa kapatın.

Kökü ingiliz kraliyet ailesine bağlı ne kadar oluşum varsa kapatın. Merkezi Londra’da, kimin merkezi Londra’daysa merkezi Londra’da olan vakıflar kimlere aitse kapatılsın. Hakkında soruşturma açılsın. Vakfın merkezi Londra’da. Sen nesin burda? Çelebiyim diye geziyorsun. Sen ne yaptın? Deden gibi ingiliz ajanı mısın, Nesin sen? Araştırılsın. Çünkü sufiyim diye dolaşanların hakikatten haberi yok. Şe şeyhim diye dolaşanların hakikatten haberi yok. Diyanette, ilahiyatta profesörüm diyenlerin hakikatten haberi yok. Ayeti kerimeyi gözleri görmüyor ya da kasıtlı, kör! Ayeti kerime gözler onu ihata edemez diyor. Gözler ihata edemez. Dışarı çıktın şimdi, birisi dışarı çıksa göğe baksa desen ki ona ne gördün? Göğü gördüm der, öyle değil mi? Desen ki ne gördün gökte, yıldızları gördüm der. Peki, sen göğü tam olarak görebildin mi? Hayır. Sen bütün yıldızları görebildin mi? Hayır. Gözünün alabildiği yeri gördün. Senin gözün bütün yıldızları ihata etti mi? Etmedi. işte diyor ki ‘gözler onu ihata edemez’, sen onu görürsün ama göz onu ihata edemez, gözler onu ihata edemez, tamamını göremezsin. Bakın tamamını göremezsin. Şimdi bir seyrû sülûkta bir kimse şeyhlik yapabilmesi için o kimsenin Cenab-ı Hakk’ın Cemal sıfatında fani olması gerekir. Eğer cemal sıfatında fani olmadıysa o kimse mürşidi Kamil değildir. Bu sözümü çalabilirler, bu sözümle alay edebilirler, hiç umurumda değil. Çalabilirler diyorum. Aynı hâli anlatırlarsa bilin ki çalmışlar. Çalıntıyı anlatıyor çünkü Cenab-ı Hak hiçbir zaman aynı şekilde tecelli etmez, sıfatları da aynı şekilde tecelli ettirmez. Her fenada ayrı bir tecelliyat olur, her fenada. Yani bir fena yaşarsın cemalde ama bir dahaki fenada aynı şeyi yaşamazsın. Aynı şeyi yaşıyorum dediğinde sen onu hayallemişsindir, o hakikat değildir. Hâlde de aynıdır bu. Burayı bütün herkes iyi dinlesin! Bu kemalâtın son noktalarıdır. Kemâletın son noktalarında o derviş Allah’ın cemalinde fani olur. Fenâya giderken, fenâya giderken bazen o cemal sıfatı ile tecelli ederken önce şeyhini görürsün. Şeyhinin cemalinde cem olur, yok olursun, fena olursun. Sonra hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in cemalinde fena olursun. Bu ama onun arkasından eğer sen kemale doğru yürüyen bir

dervişsen önce şeyhinin cemaalinde fani olur, fena olur, sonra birden şeyhinin cemali de kalmaz. Senin cemalin zaten şeyhinin cemaline giderken kalmaz, bir anda şeyhinin cemalini seyrederken kendi cemalini de görürsün. Kendi cemalin şeyhinin cemalinde fani olur.

Buraları iyi dinleyin. Bu, şeyhinde fena olmaktır. O yüzden diyorum şeyhinde daha fani olan yok diye. Bu gitseniz, Türkiye’de dergâh dergâh, tarikat tarikat dolaşsanız, bu sohbeti dinleyemezsiniz çünkü hiçbirisinin böyle bir fena hali yok, edebiyatını yaparlar. Bir çıt daha söyleyeyim de bu mesele daha iyi anlaşılsın. Rumuzunu da söyleyeyim. Oraya geçiş çok sırlı bir kapıdan olur. Altın revaklı, öyle görünür veyahut da pırıl pırıl parlar, o kapı açılır. O kapı açılınca karşında direk şeyhinin cemalini görürsün ve sen, kendi cemalin, onun cemalinde fani olur. Şeyhte faniliğin son mertebesidir bu. Ey! Ölüp gideceğim, iyi dinleyin bunları, bu şeyhte faninin son merhalesidir. Öyle şeyhi seviyorum demekle sevilmez. Fenanın son halidir bu. Artık sen şeyhte fani olmuşsundur. O şeyhin eğer gerçekten mürşidi kamil ise şeyhte fani budur ve şeyhin mürşid olup olmadığı, şeyhin kemal olup olmadığı da burdan meydana gelir. Abdullah Efendi’nin kemaletine laf söyleyenler mahşerde şeyh efendiyle helalleşecekler, zor işleri. Bunun ikinci merhalesi. Ya bunları ardı ardına yaşar derviş ya da bunları zaman içinde yaşar. Zaman içinde yaşarsa ardından hazreti Muhammed’i Mustafa (s.a.v) ’in cemalinde o kimse fani olur. Bu da yine şeyhinin cemalinden geçer. Artık o şeyhinde fani. Şeyhi mürşidi kamil, o bir delildir. Şeyhinin suretinde, şeyhinin suretinde kendi sureti yok olur. Anında hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’in suretine geçer. Hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’in suretini görür. O surette de fani olur. Yine kendisi kalmaz. Dikkat edin, yine kendisi kalmaz. Bir fena daha yaşar. Ardından Cenab-ı Hakk’ın cemaline gelir sıra, Hazreti Allah’ın, tabiri caizse böyle nitelendiriyorum, Rabbinin cemalinde fani olur. Rabbinin cemalinde fani olunca artık kendisi yoktur. Bu da onun tabiri caizse son durağıdır. Ondan sonra bekaya geçer ya da kimisi burda fenada kalır. Fenada kalınca da o kimse velidir, mürşidi kamildir, pir değildir.

Pir olması için bekaya geçmesi gerekir. Şimdi ‘gözler onu ihata edemez.’ Bu esnada bu, ‘gözler onu ihata edemez’ ayeti kerimesini bir kimsenin hâli yoksa bu konuda seyri sülûku yoksa der ki gözler onu göremez. Seyri sülûku varsa böyle bir şey yaşadıysa o zaman der ki bunu söyleyen yalan söylüyor. Gözler onu göremez dediği, bu meal yalan der, bu meal doğru değil der. Neden? Evet, gözler onu görür ama ten gözü görmez. O fenayı yaşayan kimse der ki bu ayeti kerimenin mealinde sıkıntı var. Ayeti kerimenin mealinde sıkıntı var. Neden? Allah’ın cemal sıfatında fena olmak var. Allah’ın cemal sıfatında fani olan bir kimse bu ayeti kerimenin böyle mealini kabullenmesi

mümkün değildir. O zaman evet, gözler onu ihata edemez. Ne? Bu vücut gözü. Vücut gözüyle siz gözünüzün alabildiği ilminizce, sıfatların tecelliyatını görürsünüz. Sıfatların tecelliyatını. Kalp gözüyle ise siz farklı bir farklı bir görüş alırsınız ama yine de bakın, o cemalde fani olsanız dahi o dahi teşbihtir. Bunu yaşasanız dahi o teşbihtir. Orda kalırsanız, orda kalırsanız bir şeye benzetme noktasında durursunuz, yine küfür olur. O hiçbir şeye benzemez. Zaten o cemalde faniliği, fenalığı yaşayınca, yaşayınca bir müddet çok böyle, hocam dedi ya, eksi kaçtı hocam? Kaç? On üzeri -43. O böyle öyle bir zaman birimidir ki yani dediğim gibi, o kadar çok böyle zaman birimini hesaplamanız mümkün değil. O böyle flu da değildir. O cemalinde fena olmak, flu değildir. Bakın, tekrar söylüyorum. Orda fluluk yoktur. Bir anda mesela işte bir anda şeyhinin cemalinden fena, bir anda Hazreti Resulullah’ta, bir anda Cenab-ı Hakk’ın cemal sıfatında fena yok olur. Hiçbir şey görmezsiniz. Bakın, hiçbir şey göremezsiniz. Fena olduğunuzu bilirsiniz, hiçbir şey göremezsiniz. Böyle bir, yani bunların hepsi de müteşabih, böyle bir ayna gibi bir şey hissedin, karşıda anında oluşumlar oluyor, görüyorsunuz onu. Kendinizi de görüyorsunuz orda. Yok oluşunuzu da görüyorsunuz. Yani fena oluşunuzu da görüyorsunuz. Öyle ancak idrak ediyorsunuz zaten. Kalbi olarak öyle idrak ediyorsunuz. Bu kalbi idrak bu, bu normalde aklın idraki değil zaten. O zaman bunun delili Cenab-ı peygamber sallallahu ve sellem hazretleri diyor ki Rabbimi gördüm. Burdaki hangi sıfatsal boyutta gördü, bunu nasıl bunu bir teşbih etti mi benzetti mi? Benzetmedi. Burda bir benzetiş yok.

Ben Rabbimi rüyamda genç bir delikanlı olarak gördüm, burda bir teşbih var. Bu teşbihle yaptı, bir şey daha söyledi. Firdevs cennetinde dedi genç bir delikanlı olarak gördüm. Burayı da atlamayın, burası da önemli. Neden burası önemli? Ben Rabbimi firdevs cennetinde genç bir delikanlı suretinde gördüm dedi. Burası neden önemli? Burası seyri sülûkta önemli. O yüzden bu hadisi şerifi buraya aldım. Neden seyrü sülûkta bu önemli? Beşinci esmanın sonuna doğru yani emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, beşinci esmanın sonuna doğru seyri sülûkta o sufi kendisini rüyasında cennette görür. Halde demiyorum, rüyasında cennette görür. Rüyasında cennette gördüğünde Cenab-ı Hak ona hitap eder. Allah’ın hitabına mazhar olur. Bu beşinci esmadır. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye. Radiyenin sonuna doğru o kimse kendisini cennette görür ama görürken de orda da rumuzlar vardır. Hakikat mi değil mi noktasında kendisini cennette görür ve Cenab-ı Hak orda ona hitap eder. Burayı da çalsınlar, önemli değil. ilim olarak kalsın. Hitap ettiğinde ses bir cihetten gelmez, bütün vücut kulak olur. Bütün vücut kulak olur. Sesi bir cihetten duyarsan

doğru değil, aldanma. Bir cihetten duyarsan. Bütün vücut önden, arkadan, yerden, yukardan, zaten öyle bir rüyada böyle dünyevi bir obje de göremezsin orda. Senin manevi durumun da ordan çıkar. Cennette nerde hitaba mazhar oldun, kaçıncı kat cennette mazhar oldun, mazhar olduğun yerde obje olarak nitelendirelim bugünkü dilde veya ağaç, bahçe, ne saray, ne ordakiler o esnada, onlar da önemlidir. Bakın, onlar da önemlidir. O hitaba mazhar olduğunda Allahu alem Cenab-ı ı Hakkın izniyle onun yolu vardır. O hitaba mazhar olduğunda zaten esmayı alır. Esma onda oturmuştur. O beşinci makamın sonuna gelmiştir artık. Ordan altıya geçecektir. Bu onun seyri sülûkta yol yürüyeceğinin işaretidir. Seyri sülûkta onun artık cemale doğru gideceğinin işaretidir, doğrusunu Allah bilir.

Evet, müminler, cennetlikler Rablerini görecekler. Cennette görecekler müminler. Ben tabii ordaki çıplak gözle de görecekler Rablerini ama orda da gözler onu ihata edemeyecek çünkü şunu, hani bir kimse böyle bunu söylerse, ihata ettim filan derse cahilliğindendir çünkü hiçbir şey, ne Allah’ın zatını ne de sıfatını ihata edemez. Hiçbir şey, bakın hiçbir şey, hiçbir kimse ve hiçbir şey. Hiçbir kimse ve hiçbir şey Allah’ın zatını ihata etmesi mümkün değil. Küfürdür bu. Bir kimse Allah’ın cemal sıfatında fena olur ama cemal sıfatını ihata edemez. Bu mümkün değil. Cemal sıfatında kendisinin fena olduğunu görür. Kendisiyle alakalı zerre miktar kadar bir şey kalmadığını görür. Tekrar söylüyorum, Cenab-ı Hakk’ın cemal sıfatında fena olan bir kimse böyle toplu iğnenin ucu kadar kendisiyle alakalı bir şey kalmaz, fena olur. Kendisinden bir leke, kendisinden bir boya, kendisinden küçücük bir şey dahi kalmaz. Bu fenanın zirvesidir. Kendisinden hiçbir şey kalmadığını da kendisi görür. Hiçlik burasıdır. Bir kimse ben hiçim diyecekse bu hâli yaşayacak. Öbür türlü yalan söylüyor, edebiyat yapıyor. ‘Biz bir hiçiz ya!’ Otur, sus, edebiyat yapma! Ayağına basayım da göreyim senin. Hiçmiş! Herkes oturmuş biz bir hiçiz! Basayım ayağına da gör! Sen hiçsin. Kaynananı şikayet ediyorsun, kayınpederini şikayet ediyorsun, hiçsin. Kocanı şikayet ediyorsun, kızını şikayet ediyorsun, oğlunu şikayet ediyorsun, hiçsin. Alamadım, veremedim, yapamadım, edemedim, satamadım, hiçsin. Neye üzüldün, hiçsin. Neye gamlandın, hiçsin. Neye lekelendin, hiçsin ya! Bu haller ne sende o zaman? Ben hiçim deme! Ben hiçim deme. Hiç olanlara hakaret ediyorsun, onların hakkına nasıl giriyorsun! Tekrar söylüyorum, bir kimse ben hiçim deme ruhsatını alması için cemal sıfatında kendisiyle alakalı zerre, zerre bir şey görmeyecek. Ona diyeceğiz ki bu hiç olmuş. Ben hiçim diyor, benim param diyor. Oğlum hiçsen nerden senin paran? Ben hiçim diyor, benim malım diyor, nerden senin malın hiçsen? Ben hiçim, zakir bana yan baktı! Nerden hiç oldun, kolay mı öyle hiç olmak! Allah bizi affetsin.

Evet, Cenab-ı Hak görülmek sıfatıyla tecelli ederken, Allah görülmek sıfatıyla, görülme sıfatıyla tecelli ederken hiçbir kimse ve hiçbir şeyin görmesi onu tam olarak ifade edemez. Hiçbir kimse dediğim insanlar. Hiçbir şey dediğimde şunu iyi anlayın, diğer varlıklar var. Cinni taifesi gibi başka perdelerdeki yaşayan varlıklar gibi. Bu varlık, onları ben böyle bir şey olarak nitelendiriyorum. Yani bu sözümün nereye gittiğini bilmiş olun. Yani eşyayı nitelendirmiyorum, masayı nitelendirmiyorum, başka perdelerde değişik varlıklar var. isimlendirmek, onları isimlendirmekte zorluk çekilen. Çünkü böyle pırrrr geçip gidiyorlar. Kimsin, nesin bile diyemiyorsun. Bakıyorsun başlıyorlar tavaf etmeye, Allah’ı zikretmeye. Yani o kimsin, nesin deme noktasında olmuyordun, böyle tecelliyatlar olur. Böyle bir kısmı insana benziyor, bir kısmı insana benzemiyor, değişik değişik varlıklar. Onları ben hiçbir şey olarak nitelendiriyorum. Hiçbir şey, evet. Allah, görülmekle kendisini vasıflandırırken hiçbir kimse ve hiçbir şey görme noktasında onu tam olarak ihata etmesi mümkün değildir. Bu ara derslerde çok konuşuyoruz ya bilmekle, bilinmekle alakalı. Hani Allah ne dedi? Ben bilinmek istedim, bilinmekliği sevdim dedi ya. Özür dilerim, ne yaptıysa bu lodostan dolayı oldu. Bizim Yunus da lodosun olmasına seviniyor. Dedim lodos bu hale getirdi, elhamdülillah dedi. Evet, bilinmekle alakalı da hani Allah bilinmezdi, bilinmeklik istedi. Burda bilinmekliği istedi dediğimizde bilinmekliği de hiçbir kimse ve hiçbir şey tam olarak ihata edemez. Şimdi bilinmekte ihata edemedik, görünmekten buraya çıktık şimdi. Normalde görünmekten bilinmekliğe çıktık. Bilinmeklikte de tam olarak ihata edemez. Mümkün değil çünkü bir kimse bilinmekliği ihata ettim dediğinde Allah’a sınır çizdi bilinmeklikle alakalı. Neden? Kendi sınırıyla sınırlandırdı onu.

Allah yaratmış olduğu hiçbir şeyin sınırıyla sınırlanmaz. Bu mümkün değil. Bilinmeklikle de alakalı Allah hiç kimsenin bilgisiyle de sınırlı değildir. Onun neyse kabı onun o kadardır onun bildiği. Neyse ilmi, o kadardır veya ne kadarsa tecelliyatı o kadardır. O yüzden ne zahiri ilmimizle ne kalbi ilmimizle yani manevi ilmimizde biz Allah’ı bilme ve görme noktasında ihata edemeyiz. Komplesine erişemeyiz ancak fena oluruz orda. O da bizim fenamızdır. O da müteşabihtir.

“Gama, neşeye merbut olan gönüle, onu görmeye lâyıktır deme. Keder

ve neşeye bağlanmış olan; bu iki ariyet vasıfla yaşar.”

Günlük hayatının içerisinde yaşadığın gam, keder, sevinç, neşe, hüzün, sinirlenme, relaks olma, gevşeme, bunların hepsi de insanlar için gelip geçicidir, kalıcı değildir. Bu yaşanan haller de gelip geçicidir. Yani fanidir. Yani dün hüzün deryasında dolaşırsın, bugün neşe deryasına dalarsın. Bir gün gamlanırsın. Gamlı iken bir kardeşi, arkadaşın gelir. Bir iki sohbet edersin,

gamın geçer, sevince gark olur, neşeye gark olursun. Bu, gelip geçici hallerle haşır neşir olan, bunları hakikatmiş gibi gören ve bunları hakikatmiş gibi görüp de onda bağlı kalan, orda kalan bir kimse Allah’ın cemalinde fena olur. Onu görebilir denilmez. Yok, Hazreti Pir diyor ki bu gelip geçici hallere bağlı olan bu gelip geçici hallerle yaşayan hayatını bunların üzerinde idame ettiren ‘anne sorma bugün ne oldu!’ ‘Ne oldu?’ ‘Kör olmayasıca adam, yaptığım kahvaltıyı beğenmedi de çekti gitti, çok üzgünüm.’ O Allah’ı göremez. ‘Anne, senin pişirdiğin kuru fasulye gibi pişiremiyor bu kadın ya!’ Dosdoğru bir kuru fasulye yiyemiyorum anne ya! O Allah’ı göremez! Bir hüzünlendi, bir hüzünlendi, bir hüzünlendi, orda hüzünde kaldı. O Allah’ı göremez. Gelip geçici hallere bağlı kalan, Allah’ı göremez veyahut da bir çıt yukarı çıktık şimdi, sufilerle alakalı. Zikrullahta bir hal gördü, orda kaldı. Devamlı hal görüyor, sıkıntı yok. Her zikrullahta hal görüyor, hatta Allah’ı zikretmeye başladığında bile hal görüyor. Daha ilerisi, bir çıt ilerisi yok. Hal görüyor. Yaz. Her gün yazıyor, yazar. Dervişlerin büyük bir çoğunluğu görüyor. Evet, güzel bir şey, harika. ileri, ona bağlı kalıyor. Bakın, ona bağlı kalıyor. Ona bağlı kalan da göremez, bir makama bağlı kalan. Ona demişler ki sen zakirsin. Ona bağlı kalmış, kendince kurtuluşa erdim zannediyor. Ona çavuşsun denmiş, ona işte zakirsin, nakibsin denmiş, makama bağlı kalmış, orda duruyor. O da göremez veyahut da o hu esmasını almış. Oh ne güzel, canı rahat etti, hu esmasını almak demek cennetlik olmak demek. Orda kalmış ama oraya bağlanmış, orda o bağ tutmuş onu, o da göremez. O da göremez. Onlar da görmeye layık değildir. Yürü, yolun var daha senin. Sen sonsuz bir yola giren yolcu gibisin. Senin yolunun sonu yok. Senin yolunun sonu yok. Bir durakta durdun, aldandın. Bir durakta kaldın aldandın. Hele indiysen trenden, senin bir daha o trene binmem de çok zor. Son vagona denk gelirsen at kendini içine. O yüzden kedere, neşeye, üzüntüye, gama, bu tip şeylere, geçici bu özelliklere, geçici hallere bağlanan kimse de ne yapar? O da onu göremez. Allah bizi onlardan eylemesin.

“Hâlbuki yemyeşil aşk bağının sonu, ucu, bucağı yoktur. Orada gamdan ve neşeden başka ne meyveler var! Aşıklık, bu iki halden daha yüksektir. Baharsız, hazansız, terü tazedir.”

O zaman bu aşıklık yolu, o yola girdiysen bunun sonu, bunun ucu bucağı yoktur. Bu yoldaki bütün insanlar, o aşıklık yolundadır. Ben öyle inanırım. Bütün insanlar o aşıklık yolundadır ama kimisi gam vagonunda hapis kalır, kimisi neşe vagonunda kalır. ileri doğru gitmez ama aşıklık yolundadır. O yüzden dervişleri, sufileri, aşıklık yolunun dışında tutmadığım gibi bütün müminleri, Müslümanları o aşıklık yolunda görüyorum ama herkesin derecesi kategorisi aynı değil ama bu aşıklık yolu, senin geçici yaşamış

olduğun bütün hallerden, zevklerden, neşelerden, kederlerden, gamlardan yücedir, yüksektir. Buralarda takılı kalmaman lazım ve bu böyle bu yolda sadece gam ve neşe yoktur.

Aşıklık yolunda insanların akıllarının düşünemeyeceği, bilgilerinin yetmeyeceği öylesine nimetler, öylesine tezahürler vardır ki bu aşıklık yolunun içindedir. O yüzden bu yolda bir yerde takılmak, bir yerde kalmak, seni zarara götürür. Hiçbir zaman benim kardeşlere anlattığım yolda, vuslat oldum dediğin anda olmadığın anlaşılır. Çünkü ister cemalde fena ol ki bu fenanın en yüksek derecesi, mertebesidir. Bakın, fenanın en yüksek mertebesi, derecesi cemalde fena olmaktır. Sen cemalde fena olsan dahi sen yolun sonuna gelmedin, aldanma. Aşıklık yolu sonu olmayan bir yoldur. Aşıklık yolu başı da olmayan bir yoldur. Nasıl? Basbayağı. Allah’ın aşıkları kendi zatı ilahiyesinde seçilmiş kimselerdir. Tabiri mi hoşgörün, ayan-ı sabiteden de öncedir. O ilmi ilahidendir. ilmi ilahiden olan bir şeyin başı da yoktur, sonu da yoktur. O yüzden yedi kat sema da aşk türküleri söyler yedi kat arz da aşk türküleri söyler. Sen ne tarafa dönersen dön neyi dinlersen dinle sen aşk namelerini dinlersin. O yüzden bir kimse aşıklık yoluna girdiyse ve hususi manada aşıklık yolunda yürüme gayretinde ise onun başı da sonu da yoktur. Varlığa bürünmenin başı vardır, bütün varlıklar için varlığa bürünmenin başı vardır ama aşkın başı yoktur, aşıklığın da başı yoktur. Aşkın ve aşıklığın başı olmadığı gibi aşkın ve aşıklığın da sonu yoktur. O yüzden bu aşıklık yolunda vuslat hep başka baharadır. Vuslata erdim diyen ermemiş olur. Bu aşıklık yolu öyle bir yoldur ki daha zahiri manada yolun başındayım diyenin üzerinde yüzlerce, binlerce menzil vardır. O yüzden bir menzile vardım diyen kendince sona erdim diye düşünmesin. Aşıklık yolu öyle bir yoldur ki bu yola bir son düşünülemez, mümkün değildir. insan beyni bunu tasavvur etmekten, bunu şekillendirmekten uzaktır. Akıl, aşkı ihata edemez çünkü. Akıl aşkı ihata edemediği için ona bir son da tasavvur etmesi mümkün değildir. Aşıklık öyle bir şeydir ki henüz daha iki cihan da yaratılmadan önce aşığın nakşı vurulmuştur olacak olan alemlere.

O yüzden aşıklık dünyada başlamaz. O yüzden aşıklık anne karnında da başlamaz. Aşıklık bu manada ilmi ilahidendir, ne zaman başladığını bilemeyiz. Nasıl Allah’ın zat noktasında, sıfat noktasında başlangıcı yoksa aşıklığın da mana itibarıyla başı yoktur. Aşıklığın sonu tasavvur edilemediği gibi aşıklığın kenarı, dibi, yüksekliği de tasavvur edilemez. Bir şeye son tasavvur edemezseniz, siz onun yanını, kıyısını, derinliğini, yüksekliğini de tasavvur edemezsiniz. Bunu böyle söyleyenlerin hepsi de ya anlaşılsın diye müteşabih ederler ya da cahilliklerini ortaya koyarlar. Aşk ve aşıklık aşktan ve aşıklıktan uzaktırlar. Aşktan ve aşıklıktan uzak olduklarından dolayı aşka

bir kıyı, aşka bir derinlik, aşka bir yükseklik biçiyorlarsa onların aşktan da aşıklıktan da haberleri yoktur. Aşık, her gördüğü kimseyi ve şeyi aşıklık yolunun yolcusu olarak görür. O yüzden kim sarhoştur kim değildir kim aşıktır kim değildir aşık onun farkında bile değildir. Her gördüğünü aşıklık yolcusu olarak nitelendirir. Aşıklık yolcusu olarak nitelendirdiği için de taşlanır. Aşıklıktan bahsedenler, aşıklık yolundan olduğunu söyleyenler ne yazık ki her zaman bunu söylüyorum, aşıklıkları arttıkça kendi vahşetleri de artar. Kendi dehşetleri de artar. Aşıklığı kadar vahşetin içerisinde aşıklığı kadar dehşetin içerisinde aşıklığı kadar hayretin içindedir. Vahşeti arttıkça feryadı artar, feryadı arttıkça artar, arttıkça artar. Hani Hazreti Pir dedi ya, ben feryad etmiş gibi görünüyorum der. Feryadının ilacı yine aşktır. Aşk, feryad ettirir. Kâh seni çöle düşürür, çöle düştüğünde naçarlıktan feryad edersin kâh seni neşeye düşürür, o neşeden kurtulmak için feryad edersin. Kâh seni hüzne düşürür, hüzne düştüğünden feryat edersin, senin hüznünü alır, sevince düşürür. Bu sefer de sevinçten kurtulmak için feryad edersin. Aşığın feryadı bitmez. Feryadına feryat eklenir. Onun feryadına gene aşk yetişir. Onun feryadının ilacı yine aşktır. O yüzden aşk hem feryat ettirir hem feryadına ilaç gibidir. Allah cümlemize aşıklardan eylesin. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Geceniz hayır olsun, aşkla dolsun. ElFatiha maassalavat. Amin. Bak böyle en enteresan bir beyitte kaldı sohbet. Ben kendimce diyorum ki ne zaman bitecek bu tel yakan beyitler diyorum kendi kendime, bu beyitler bizi günden güne temelli telimizi yakıyor. Önümüzdeki haftaki beyitten kısaca bir, kısa:

Ey güzel yüzlü! Güzel yüzünün zekatını ver. Yine pare pare olan canı şerh et, onu anlat (dedim). Ey güzel yüzlü! Güzel yüzünün zekatını ver! Baktınız, hanginiz yüzünüzün zekatını verdi. Kadınlar, erkekler, herkes kendi cemalini güzel görüyor, bu güzel bir şey. Kim güzel yüzünün zekatını verdi ki bugüne kadar? ismail, bu gece zekatını ver, öyle çok yakışıklıyım diye salına salına dolaşma. Ben yakışıklıyım canım ama dahadası fazla. Allah bizi affetsin. Evet, ne yapacakmış? Ey güzel yüzlü! Bugün sohbeti hazırlayacağım, daha doğrusu iki üç gündür uğraşıyorum gene, dönüyorum dolaşıyorum bu beyite takılıyorum, ey güzel yüzlü güzel yüzünün zekatını ver. Kim zekat verir şer’i olarak? Nisap miktarı mala ve paraya sahip olan ne yapar? Zekat verir değil mi? Ah o güzel yüzünün ganiliğinin, zenginliğinin hattı hesabı mı var? Nafız, kurbane, nasıl vereceksin zekatı? Bak, kaldı! Her güzel yüzünün zekat vermesi lazım. (Nafız: Biz sizin yüzünüze baktığımızda, sizden aldığımız feyiz bizim zekatımız oluyor) Sen benim yüzüme baktığında benden aldığın feyiz benim zekatım oluyor, senin için öyle oluyor! Caferi, Nafız hazır cevap olmuş. Dedim sen dedim güzel yüzünün zekatını

nasıl veriyorsun dedim, dedi ki ben dedi senin yüzüne baktıkça senden aldığım feyiz senin zekatın oluyor dedi. Kendisini attı gene kenara ama cevap güzeldi. Ey, ey kafanı iyice! Güzel, o da güzel ya, Allah Allah! Hamdolsun. Hakkınızı helal edin. Allah razı olsun. Biraz gecikiyor bu tip sohbetler ama bunun sonunu getirmeyince de yarım kalınca da böyle anlaşılmakta güçlük çekilecek diye düşünüyorum. O yüzden sohbete de biraz geç geliyorum. Akşam saatleri kafa gidip geliyor. Bir de lodos olunca iyice kafa gidip geliyor. O yüzden bir diyorum toparlayayım kendimi az bir şey, böyle dereden tepeden konuşuyoruz biraz, yoksa kafam beyitlerle kalıyor orda da. Dereden tepeden konuşup birkaç çaydır, kahvedir, öyle biraz diyorum açılayım, kendime geleyim, ondan sonra o sohbete başlayayım diyorum. Bunlar çünkü Allah bizi affetsin, dikkat edilmesi gereken sohbetler. insanı cebriyeye veyahut da insanı Allah muhafaza eylesin, anlaşılmazsa bir şey insanı şirke, küfre götürebilir, Rabbim muhafaza eylesin inşallah. O yüzden de böyle gecikmelerden dolayı hakkınızı helal edin. Allah razı olsun. Helal etmeyen varsa söylesin. Ona göre gaydını bükelim burda, ne yapılacaksa yapalım, helallaştıralım yani. Öyle güçsüz kuvvetsiz gibi yaşlı ihtiyar gibi görmeyin. Öyle hu deyince alıp evirip çeviririz böyle parende attırırım yani Allah’ın izniyle. Nasıl ismail, oldu değil mi? Amma şatahat oldu ha! Destur. Selamunaleyküm.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Fenâ, Mürşid, Zikir, Sülûk, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı