Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1783-1787. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 9/31

1783-1787. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı yılınızı ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedî Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışıp yaşayanlardan ve yaşatanlardan eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i i Muhammedi hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda didişen, uğraşan, koşturan, konuşan, hakkı söyleyenlerden eylesin. Batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden, batıla karşı mücadele eden kullarından eylesin. Rabbim siyonistleri, masonları, israili ve destekçilerini batırsın. Rabbim siyonizmin kökünü kazısın. israil’i ve siyonistleri batırsın, destekçilerini batırsın. Hepsini yerle yeksan eylesin. Ecmain. Hud suresi inzal olunca hani ‘ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol’ ayeti kerimesi inince Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri demiş ki beni bu Hud suresi kocattı, ihtiyarlattı. Birden o ayeti kerime gelince sabahına beyazlar artmış, beyazlamış sakalları. Hazreti Aişe annemiz diyor ki hani ne oldu bu gece? Beni diyor, bu Hud suresi kocattı, ihtiyarlattı diyor. Beni de bu mesnevi ihtiyarlatacak. Mesnevideki bazı beyitler veyahut da belirli, her beyit öyle de bu mesnevi beni gocatacak, çökertecek beni. Allah iyi etsin inşallah. işin içinden nasıl çıkacağız, daha doğrusu bunu nasıl konuşalım, bunu nasıl anlatalım. Hiç kimsenin başı gözü yarılmasın. Kimse yok cebriyeye düşmesin, yok kaderiyyeye düşmesin diye kılı kırk yaracağız diye uğraşıyoruz. Allah bizi affetsin inşallah. Hazreti Pir tabi öyle bir şey söylemiş, tabiri caizse söylemiş koymuş oraya, işin içinden demiş benden sonrakiler çıkabilecek olan çıksın demiş. Böyle birkaç haftadır böyle beyitler var, tabi okuduğumuz beyitlerin hepsi de kendince kıymetli ama bazı beyitler

var, gerçekten yani işin içinden çıkmak için biraz mesai istiyor. Geçen haftadan kaldığımız yeri bir okuyayım inşallah. birbirini takip ettiği belli olsun. Tabi istikamet ile alakalıydı geçen haftaki: ‘Ey istikametin medarı iftiharı. sen de istikamette bulun.’ bunu okumuştuk. buradan devam ediyoruz:

“Ey baş köşe! Ben senin kapında eşiyim. Mana aleminde baş köşe ne-

rede, eşik nerede.”

Bir önceki beyitte diyordu ki ne diyordu.? Sen meclisin sadrında yani gönlünde oturuyorsun. Bense kapının eşiğindeydim diyordu ve mana âleminde gösterilen her şey, hakikat olduğu kadar hakikat de değildir. Buraya girmeyeyim şimdi fazla amma velakin orda rumuzlar konuşur. Orda öyle rumuzlar konuşulur ki yani eşikle anlatılır, ne bileyim, koltukla anlatılır veya işte değişik perdelerde, değişik şeyler tecelli eder ve bunların hepsi de teşbihe girer ve o teşbih aslında meselenin hakikati değildir ancak bunu teşbihle anlatabilirsiniz, benzetmeyle anlatabilirsiniz. Bunu ancak gösterilen rumuzlarla anlatabilirsiniz. O gösterilen rumuz veyahut da gösterilen şekil, eşya, meselenin hakikati değildir. Yani örneklemek gerekirse bu salondan içeri geçmek için bir kapı vardır zahir alemde. Siz burdan öbür tarafa geçmek istiyorsanız kapıyı kullanırsınız ya da keramet gösterirsiniz, kapıyı açmadan da öbür tarafa geçebilirsiniz.

Eyvallah ama burayı anlatabilmek için veyahut da bunun başka bir mekana, başka bir perdeye geçildiğini göstermek için kapı teşbihine ihtiyacınız var sizin veyahut da siz bir tecelliyattan bir tecelliyata geçerken değişik, sanki dünyayla ilintiliymiş, bağlantısı varmış gibi kapılar görürsünüz veya kapılarla anlatırsınız. Hazreti Pir de bunu söylüyor. Ben senin kapında eşiyim, bunu söyledikten sonra da diyor ki mana âleminde baş köşe nerde eşik nerde diyor. Ya mana aleminde ne baş köşe, ne eşik, böyle bir şey yok ama var. Şimdi birisi dese ki yok, ben derim ki var. Birisi dese ki var, ben derim ki ya o mana aleminde bir anlamı yok, yok derim. Bu bunun gibi bir şey ama benim en büyük sıkıntım ne biliyor musunuz? Acım. Benim anlatacağım dilden anlayacak kardeş çok az. Bu benim acım. Bunu dillendirmek çok zor. Yani mesela bir kimse birinci kat gökten ikinci kat göğe çıkacak. Aslında bu katların da anlamı yok ama var. Çünkü birinci kat gökte yaşayan mahlukat ile ikinci kat gökte yaşayan mahlukat farklı. Üç, dört, beş, altı, yedi farklı ve hepsi de birbirine de perdeli. Yani birinci kat gökte yaşayan mahlukat için ikinci kat göktekiler gayb. Aynı dünyadaki gibi. Nasıl dünya ehli, birinci kat göktekiler gayb onlar için. Birinci kat göğü bilen yok, ne yaşadığını da bilen yok ne olduğunu da bilen yok. Gayb olmuş oldu onun için ama var mı? Var. Buraya bir geçiş kapısı da var mı? Ben diyeceğim ki var. Bunu yaşayan bir kimse diyecek ki ya kapı yoktu benim geçtiğimde diyecek,

diyeceğim ki sen normalde seninki hal olmuş, makam olmamış. Bu sefer de onu diyeceğim ben. Nasıl yani diyecek. Sen hal olarak birinci kat göğü izlemişsin. Birinci kat göğe geçmemişsin. Sen birinci kat göğe geçmiş olsaydın, evet, manevi bir kapı olacaktı ordan, o kapıdan geçecektin. Bu sende makam olacaktı ama sen birinci kat göğü izlemişsin, bir perdede tecelliyat olmuş. Sen orayı seyretmişsin. Kapıyı o yüzden görmedin, seyrettin. Yani ayne’l yakîn oldun hakke’l yakîn olmadın birinci kat göğe. işte hazreti Pir de diyor ki mana aleminde diyor eşik nerde, baş köşe nerde diyor. Hani böyle bir şey mana aleminde bunun bu teşbihe, kendi koyduğu teşbihi kendisi tenzih ediyor. Aynı zamanda da teşbihle tenzihi gösteriyor bize, kendisi teşbih ediyor. Yani bir şeye benzetiyor. Dilimi mazur görün, teşbih etmek benzetmek. Ondan sonra da tenzih ediyor. Yani o değil demek, reddediyor. Tenzih etmek bu, reddetmek ve diyor ki o öyle değil ama meselenin, bilhassa manevi meselelerin anlatılabilmesi, anlaşılabilmesi için de teşbihe ihtiyaç var. Yani benzetmeye ihtiyaç var. O benzetmeden kaçmak, o benzetmeyi reddetmek, o benzetmenin dışına çıkmak da ne yazık ki mümkün değil.

“Sevgilimizin bulunduğu yerde biz ve ben nerede”

Sevgilimiz dediği, Allah celle celaluhu, onun bulunduğu yerde biz ve ben nerede? Şimdi meseleye bu açıdan baktığınızda yerin, bütün varlığın tamamıyla, altı da üstü de Allah’ın nuruyla, Allah’ın nuruna gark olmuş. Allah’ın nurunun olmadığı hiçbir yer yok ama hazreti Pir sevgilimizin bulunduğu yerde biz ve ben nerede deyince, burda kendisini hiçliğe, yokluğa sevk ediyor. Biz derken çoğul, ben derken tekil. Biz derken kesret ben dediğinde vahdet var işin içerisinde. Biz yoktan var edildik ve yoktan var edildiysek yine bir gün yok edileceğiz. Çünkü kıyametle alakalı ayeti kerimelerde sonuçta Cenab-ı Hak, bütün her şeyi bir anda ‘her nefis ölümü tadıcıdır’ ayeti kerimesi mucibince, biz yok olacağız. Sonra Cenab-ı Hak yeniden var edecek. E öyle olunca biz nerdeyiz, ben nerdeyim, biz nerdeyiz? Bunu normalde bu sohbetin sonunda, böyle bu sohbetin içerisinde seviyeyi aşağı çekmek istemiyorum. Yaradılışa girmek istemiyorum yani ama burda hazreti Pir, sevgilinin olduğu yerde biz nerede, ben neredeyim deyince direk fena noktasına geçiyor. Fena noktasına geçince, kesreti de kesreti de bireysel vahdeti de tabiri caizse taca çıkarıyor. Burda Allahu alem bizden kastı kesret, çokluk yani. Varlığın çok görülmesi veya varlığın tamamı. Ben deyince bireysel manada vahdet. O zaman hazreti Pir öyle bir yukardan konuşuyor ki vahdet noktasında ne kendi benliğini koyuyor ne de kesret noktasında bizi koyuyor. Her ikisini de tabiri caizse taca atıyor. Biraz böyle biraz da değil, tam manasıyla vahdeti vücudun merkezine oturuyor. Bizi de beni de kaldırdı. Vücut tek. O da vahdeti vücut noktasına giriyor.

Hani böyle zaman zaman derim ya hani Muhyittin ibni Arabi böyle çok uç veya derinlemesine konuştu diye kabul edilir tasavvufi çevrelerde, hazreti Mevlana Celalettini Rumi, o bayrağı almış, teşbih sanatıyla daha yüksek bir zirveye dikmiş. Baktığınız zaman Füsus’a da baksanız Fütuhata da baksanız bu kadar uç ve derinlemesine bir cümle göremezsiniz ama hazreti Pir öyle bir cümleler kuruyor, o cümleler vahdeti vücut anlayışını daha bir üst noktaya, daha zirveye götürüyor ve burdaki vahdeti vücut anlayışını tabiri caizse kökten bir daha sarsıyor, bizi de beni de kaldırıyor. Sevgilinin olduğu yerde ben ve biz neredeyiz diyor. O kadar vuslat ve fenada ileri zirveye gitmiş, tabiri caizse ben aslında dilimin ucuna kadar geliyor, yutuyorum. Burda Allah’ın sıfatlarının da üzerine çıkmış. Daha da ileriye gitmiş yani artık durdurulamaz, durdurulamaz bir noktada. Buna kelam yetiştirmek, buna cümle kurmak her babayiğidin harcı değil. Öyle zirveden konuşmuş. Beni ve bizi kaldırınca orta yerden, o kalır sadece. Bunu bu kadar bahsedeyim. Beni ve bizi kaldırınca ben ve biz yok olunca sadece o kalır ama burdan insanlar cebriyeye düşebilirler. Burda cebriye ile alakalı bir şey yok. Burda o kimsenin Allah’a yakînlik olarak gelmiş olduğu nokta, ben ve bizim de yani hem vahdetin hem de kesretin ortadan kaldırılmış hali. Artık kesret de vahdet de bitmiş. Yani diyeceksiniz ki bütün sufiler vahdete ulaşmak için birliğe ulaşmak için uğraşırlar, doğrudur. Bu bir makamdır, bir gelinen noktadır, vahdete, birliğe ulaşmak ama hazreti Pir bayrağı bunun üstüne dikiyor vahdeti de ortadan kaldırıyor.

Bu vahdeti de ortadan kaldırıyor dediğimde, burdaki bütün var oluşun, var oluşun, var oluşu bir seviye olarak nitelendirirsek varoluşun üzerine çıkıyor. Çünkü bu varoluş hepsi de sonradan olma şeyler. Onu aldım bir kısmını öbür beyitte, o varoluş, hani la taayyün, bilinmezlik, ondan sonra birinci taayyün, hazreti Pir ondan sonra işte aşağı doğru iniyor ya, hazreti Pir burda birinci taayyünden bahsediyor. Yani o birinci taayyünden bahsedince ortadan vahdet de kalkıyor ortadan, her şey kalkıyor aslında. Bu böyle gerçekten anlatılması zor bir şey.

“Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkekte kadında söze ve

vasfa sığmaz ruh.”

Şimdi bizi, ben ve biz kaydından kurtulan, canı dediği kendi canı veyahut da bütün canlılar olarak düşünelim. O hâle gelen bütün canlarla alakalı. Biz ve benden kurtaran. Kurtulan dediğinde evet, vahdetten de kesretten de kurtuldu. Vahdetten de kesretten de kurtulunca zaten özgürlüğe kavuştu ve erkekte de kadında da söze ve vasfa sığmaz ruh. Yani bu bildiğimiz hani size ruhumdan üfledim dedi ya, ruhumdan üfledim dediği ana gelmek yani Adem’i yarattı, Adem’i yarattıktan sonra kendi ruhumdan ruh üfledim dedi

ve bütün mükâvanata dedi ki Adem’e kendi ruhumdan ruh üflediğimde ona secde edeceksiniz dedi. Orda secde, mana aleminde Adem’in, Adem’e üflenen Cenab-ı Hakk’ın kendi ruhumdan ruh dediği şey. Yoksa Adem’in topraktan yaratılışına değil, kendi ruhumdan ruh üfledim ona dedi. Burdaki kastettiği kadında ve erkekte vasfa sığmaz olan ruh dediği ruh bu, hani Yahudiler geldiler sana ruhtan sorarlar, ruhtan sordular ya, ruhtan sorunca Cenab-ı Hak cevap verdi: ‘Dedi ki: Ey habibim, sana ruhtan sorarlar’ (ayeti kerime), ‘De ki: Onu ancak Rabbim bilir. Bununla alakalı size çok az bir bilgi verildi.’ Bu ruh, burdaki kastettiği ruh, Adem’e kendi ruhundan üflediği ruh ve bunu normalde o ruh, bakın o ruh, yani hepinizdeki ruh, biz ve ben kaydından kurtulması lazım. O ruh biz ve ben kaydında durduğu müddetçe bu sefer siz onu hapsetmiş oldunuz. Biz ve ben kaydından kurtarmazsanız. Bunu böyle ayeti kerimelerle, şunlarla bunlarla anlatabilirdim ama bu meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için burdaki söz konusu ruhun Allah’ın Adem’e üflediği, kendi ruhumdan dediği ruh ve bu ben ve biz kaydından kurtulması lazım. Yine nereye geldi iş? Yine o varlığın derecelendirmesine geldi. Varlığın derecelendirmesine göre seviye yüksek.

‘Erkek kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir, sensin. Birler de aradan

kalkınca kalan yalnız sensin.’

Erkek kadın kaydı kalkıp kalkınca hepsini bir, yani insan veya erkekler, bir, erkek adı. Kadınlar bir, adı kadın. Erkek, kadın kaydı da kalktı, hepsini bir ettik, cem ettik, bir. Onları da kaldırınca ne kaldı ortada? Sen kaldın diyor ortada. E şimdi Cenab-ı Hak sura üfleyecek. Ben işin bu tarafından alayım. Sura üflediğinde o zaman Allah’ın diledikleri dışında bütün hepsi de ne yapacak? Ölecek, ölümle karşılaşacaklar. Sonra ikinci sura bir daha üfleyecek. ikinci sura üflendiğinde sağ hiçbir kimse kalmayacak. Bakın, sağ hiçbir kimse kalmayacak. Hadisi şerifte diyor ki, o zaman Cenab-ı Hak diyor bir seslenir. ‘Bugün kadiri mutlak olan kim’ der? Sonra kendisi cevap verir. Aziz olan Allah’tır der. Çünkü ben ve bizi kaldırdı, birleri de kaldırdı, her şeyi yok etti. Her şeyi yok ettikten sonra sordu, bugün kim var? Var olan Allah var dedi. Kendi kendine bunu kendisi cevapladı. Buna Hazreti Ali efendimiz enteresan bir cevap veriyor, bu böyleydi hâlâ daha böyle diyor. Yani bu böyleydi. Hani hâlâ daha bu hani amâ hadisi var ya? Geliyor, sahabeden birisi soruyor. Diyor ki ya Resulallah, hiçbir şey yok iken Allah nerdeydi? Amâdaydı diyor. Hz. Ali efendimiz de devam ediyor, hâlâ daha öyle diyor. Yani hiçbir şey yok hükmünde yine diyor. Şimdi o yüzden burda bütün bizi ve beni kaldırıyor hazreti Pir. Şimdi beni yoran, beni kocatan beyit, ben hızla oraya gelmek istedim. O yüzden böyle bir sürü yazmışım oralara bir şeyler. Yazdıklarıma bakmadan hani imam bildiğini okuyacak ya hızla

oraya gelmek istedim. Gelmek istediğim yere geldim yani. Cenab-Hak ne lütfedecek bilmiyoruz. Hep beraber anlamaya çalışacağız burayı. Bu sohbetleri sonra kendi kendinize analiz etmeyin, burda bırakın. Bunlarla alakalı soru da sormayın:

“Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu ‘ben’ ve ‘biz’i vücuda getirdin. Bu suretle ‘ben’ ve ‘sen’ler umumiyetle bir can haline gelirler. Sonunda da sevgiliye müstağrak olurlar.”

Bakın beyitte ilk başlangıçta ne var? ‘Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu benle bizi vücuda getirdin. Ben ve bizi vücuda getirdi. Bu suretle ben ve senler, bizler kalktı, senler oldu.’ Sen demiyor, senler, çoğul. ‘Bu suretle ben ve senler umumiyetle bir can haline gelirler. Sonunda da sevgiliye müstağrak olurlar.’ Müstağrak olmak kendinden geçip bir şeyin içerisine dalmak, kendinden geçmek, kendini bilmeyecek hâle gelmek. Müstağrak olmak, yani bir kimse bir şeye gark olmak, bir şeyin içinde yok olmak, kaybolmak o meselenin içinde. Şimdi böyle olunca o normalde bütün her şeyin sonunda her şey sevgilide gark olacak, yok olacak. Sevgilide yok olacak, gark olacak. Şimdi beni, bizi ve seni ben, biz ve sen. Bununla alakalı varlığın mertebelerine, derecelerine girmemiz lazım. ‘Allah’, tırnak içerisinde Allah’ı söylüyorum çünkü anlatacağım konuda Allah ikinci taayyün. Allah zaat itibariyle, yani varlık itibariyle, zaat itibariyle haktır yani vardır ve tektir. Tecelli, eski dilde tecelli ve taayyünat itibariyle çoktur. Tecelli nedir? Tecelli Cenab-ı Hakk’ın varlığının değişik ve çeşitli mertebelerde zuhur etmesidir. Şimdi bir var eden oldu, bir de varlık var. O varlığın da dereceleri var veyahut da katmanları var. Tecelliyat ne? Cenab-ı Hakkın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi var. Yani orda bir bir şeyde görünmesi, bir şeyde görünmesi, zuhur etmesi var ve bizi bağlayan şey bir sufi, bir derviş adayı da bunu sülûk esnasında yani yol yürürken bunu idrak etmesi beklenir, bu tecelliyatları. Bir de neydi, taayyünat vardı. Taayyünat ne? Eşyanın veya varlığın, Cenab-ı Hakk’ın zatından zuhur veya tecelli yoluyla ortaya çıkmasıdır. Taayyünat da budur. E şimdi o beyitte dediği ben ve biz. Biz deyince kesret, çokluk; ben deyince teklik vahdet anlaşılır. Yani Allah kendi bir ikinci taayyünden, tecelliyatını anlatıyor hazreti Pir Allahualem bir beyitte bir ansiklopedilik kelam söylemiş. Bu ayrı bir keramet. Bunu düşünse bir kimse, gerçekten düşünerek bulunabilecek bir beyit değil. O zaman buna böyle, ben ve bize ve sonunda sen olunca buna muhakkak biz Arabi ekolünden girip biz varoluşu, varoluşun katmanlarını anlamamız gerekiyor. Eğer biz o varoluşa girmezsek biz bu beyitleri anlamakta güçlük çekebiliriz.

O zaman lataayyün mertebesi dediğimiz mertebe yani o meşhur hadisi kutsi var ya, hani sahabe geliyor soruyor. Diyor ki Allah hiçbir şey yaratmazdan önce nerdeydi ve Hazreti Peygamber cevap veriyor. Tırmizide’de ve imam Malik’te bu hadisi şerif. Diyor ki âmâda idi. Amâda, altında ve üstünde hiçbir şey olmayan âmâdaydı. Yani bulutumsu bir şey. amâ dediğimizde. Elle tutulacak bir şey yok. Anlamı da yok, anlamsız, âmâdaydı. Öyle olunca bu hep derim ya âmâdan birisinin bir şey konuşması mümkün değildir. Bir kimse burdan bir şey konuşuyorsa kocaman cahildir. Kocaman cahildir. Konuşuyorsa kendi cahilliğini de bilmeyecek kadar cahildir. Burası lataayyün halidir. Biz burada Allah’ın zat olarak henüz daha Allah’ın Allah olarak da tecelli etmediği hâlidir ve bu mutlak gayb anlamındadır. O yüzden buraya normalde başka başka kitaplarda birçok isim bulabilirsiniz ama ben böyle mutlak gayb olarak veyahut da mutlak amâ olarak nitelendiriyorum burayı. Yani çünkü işte zatı ilahiye derler buraya, ne bileyim işte ehadiyet makamı derler buraya, buraya normalde birçok isim söyleyebilirler ama burası mutlak gaybdır. Varlığın hiçbir noktasına ve derecesine açık değildir. Hiç kimseye açık değildir burası. Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri de dahil buna. Burası mutlak gayb. Burayla alakalı hiç kimse, hiç bir şey konuşmamış burayla alakalı. Şimdi burası normalde hani üzerinde çok durulacak, konuşulabilecek bir şey değil. Bundan sonra işte hani amâ noktasında bir tecelliyattan, bir taayyünattan bahsetmemiz mümkün değil. Hazreti Pir de burayı kastetmiyor zaten. Burası çünkü bilinmezlik. Bu bilinmezliği kastetmiyorum. Sonra Cenab-ı Hak bilinirliğe geçecek ya, meşhur yine hadisi kutsi, ‘ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim.’ Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim. Bunu tabii Suiti ve bunu Keşfü’l Hava’da Acuni nakletmiş. Bu, daha önce de bunun sohbetini yapmıştım ben. Bunu inkar edenler filan olmuş. ibni Teymiye’nin başını çektiği bazı ulema, bunu inkar etmişler ama ibni Teymiye’nin sıkı bir talebesi olan Aliyyü’l Kari enteresan bir şeydir, Aliyyü’l Kari bunun mana olarak doğru olduğunu, hani ‘ben insanları ve cinlileri beni tanısınlar diye yarattım’ ayeti kerimesine bağlayaraktan, bunun mana itibariyle doğru olduğunu söylemiş.

Bugün biraz bunun üzerinde çalışınca Bediüzzaman Saidi Nursi hazretleri de işaretü’l icaz’ da da bu hadisi kutsiyi kendisi de almış. Bununla alakalı kısa bir şey okudum. Hatta diyor ki Bediüzzaman Saidi Nursi hazretleri bunlardan diyor haberi olmayan cahiller buna itiraz edebilirler ama onların bunlardan haberi yoktur diyor. Cahildir onlar diyor. Şimdi böyle olunca Cenab-ı Hak tanınmaklığı istedi. Tanınmaklığı isteyince ikinci taayyün yani ilk taayyün ama ikinci, ilk taayyün mertebesi oldu. Bu mertebe ne? Cenab-ı Hakk’ın zatı ilahi olarak adlandırdığımızda veyahut da mutlak

gayb olarak adlandırdığımızda varlık sahasına kendisini izhar etme, kendisini göstermez, bu ilk taayyün mertebesi. Cenab-ı Hak bilinmez idi, amâdaydı ve bilinirliğe geçti. Bilinirliğe geçerken de ne yaptı? Bir şey yarattı. Bilinirliğe geçerken bir şey yarattı. işte burda bilinmezlikten bilinirliğe geçerken benim tabirimle, Allah affetsin beni, Allah’ın Allah olarak bilinirliği, bu mertebede, Allah’ın Allah olarak bilinirliği. Bütün zatî ve sıfatsal tecelliyatlarının cem olduğu ve Allah lafzı şerifinin altında toplandığı bütün sıfatlarının zati ve subutî sıfatları olarak bütün sıfatların Allah ismi şerifinin altında toplandığı ikinci taayyün mertebesi. Allah’ın Allah olarak bilinmesi ve burdan ilk zuhurun, ilk tecelliyatın meydana gelmesi. Hatta bazen ben derim ya hani ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakka’l yakîni anlatırken veyahut da ben burayı Hakikati Muhammedî olarak da nitelendiririm ya yani çünkü bir şey yarattı. O yarattığı şey neydi? Cenab-ı Hak kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. O yarattığı da peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin nuru ve ruhuydu. O yüzden bu makam tabiri caizse hazreti peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin makamı. O yüzden bu mertebeye, bu makama Allah kendisi, Allah ismiyle cem etmiş ve bundan sonraki tecelliyatlar, bundan sonraki mertebeler varlıkla alakalı. Bakın burası yine varlıkla alakalı değil, Allah’ın Allah’la Allah’ın Allah olarak bilinmesi burası. Bundan sonra artık varlığın diğer mertebeleri geldi. Üçüncüsü, ikinci taayyün mertebesi. Yani birinci taayyün neydi? Allah’ın Allah’la bilinmesi, Allah olarak bilinmesiydi. Ondan önceki amâydı, bilinmezlikti. ikinci taayyün mertebesi Cenab-ı Hakk’ın zatının, sıfatlarının, isimlerinin, mevcudatın, komple varlığın tafsilatlı olarak bilinmesinin söz konusu olduğu mertebe.

Burayı ben ne olarak nitelendiriyorum? Arabi öyle nitelendirmiş ya bunu, ben de aynı nitelendirmede bulunuyorum. Yani ben bir şey olduğumdan dolayı değil Arabi’nin buradaki nitelendirmesi muhteşem bir şey. Burası ne? Ayan-ı sabite dediğimiz mertebe. Yani bütün mevcudatın, varlığın, bütün mevcudatın, varlığın bilinmesinin söz konusu olduğu yer. Yani sen de orda bilinirliğe geçtin. insan orda bilinirliğe geçti. Bakın bütün her şey bilinirliğe geçti bu mertebede, ayan-ı sabitede. Yani henüz daha ruhlar yaratılmadı, ruhlar yaratılmazdan önceki mertebe burası. Ruhlar yaratılmadı henüz daha ve bütün yaratılacak olan zerreden kürreye her ne var ise hepsi de burda bilinirliğe geçti. Bilinmezdi, varlık olarak, yani sen bilinmezdin henüz daha ruhun yok. Henüz daha senin ruhun yaratılmadı ama ayan-ı sabitede sen bilinirliğe geçtin. Yani Mustafa’nın adı Mustafa olarak veya başka bir isim, önemli değil, Mustafa ayan-ı sabitede bilinirliğe geçti. Burayı iyi anlayın çünkü ayanı-ı sabite bu anlatacak olduğumuz veyahut da tasavvuf bilgisinin en önemli sırrı veya en önemli bilgisi. Yani sen önce ayan-ı sabitede

bilinirliğe geçtin veya melekler önce ayan-ı sabitede bilinirliğe geçti. O melek olacak yani o Mustafa olacak, o işte Hasan ocak, Mehmet olacak, Ahmet olacak. O isim olarak normalde bilinirliğe geçmesi ayan-ı sabitede ama bunların hepsi de cem vaziyetinde daha. Henüz daha bilinirliğe geçmediler. Orda normalde bilinirliğe geçtiler. Henüz daha vücuda, henüz daha şekle şemale bürünmediler ama bu böyle hani bilgisayar yazılımı gibi. Orda bir kodun var senin, Cenab-ı Hak seni orda kodladı, yeni kodlandın sen ve kodlanınca bilinir oldun. Kodlanınca bilinir oldun. Şimdi bir program yazıyor bilgisayarcılar. Yazılımcı bir program yazdı. (Ya ben şeyi açmamışım ya sohbeti burdan, canlı yayın var ama burdan ben açmamışım, kaçırdılar başını. Valla nasipleri böyleymiş. Dinlesinler, canlı yayını takip etsinler youtube’dan değil mi. Youtube’dan takip edin, youtube var sonuçta. Telegramcılar, kapanırsa youtubedan takip edin. Youtube’dan takipçimiz artsın değil mi? Salim öyle olmuyor mu bu işler. Tamam. Telegramcılar youtuba geçecekmişsiniz. Kapatıyorum telegramı. Bir de burayı takip edemeyeceğim, sohbetten çıkıyorum bu sefer çünkü.

Evet ayan-ı sabiteyi yani sufilik, sufiliği anlama noktasında ayan-ı sabiteyi iyi anlamamız lazım. Ayan-ı sabitede her varlık görünürlüğe çıktı ya görünür oldu, bilinir oldu. Ayan-ı sabitede bizim ne tarafa yönlendiğimiz de önemli. Ordaki idraki bilmiyoruz. Şöyle düşünün, bir program var, o program tuşa bastı, tuşa basınca program açıldı ama henüz daha programın bir de alt kademeleri var. Bir bilgisayar programı gibi düşünün. Önceden o bilgisayar programı var mıydı? Yoktu. Oturdu bir bilgisayar mühendisi, yazılımcı, bir konuyla alakalı yazılım yaptı. Yazılımı aldı, sıkıştırdı, zip haline getirdi. Öyle mi oluyor Yunus? Yunus zip haline geliyor, değil mi? Mesela diyelim ki bilmem kaç megabitlik bir şeyi küçücük bir şeye sıkıştırıyor değil mi? Ne yaptı? Zip haline getirdi ve bunu zip haline getirdikten sonra bastı tuşa, artık program komple kurulmaya başladı. Program kurulmaya başlayınca ilk önce ana direkleri, ana hatları kuruluyor. Öyle mi? iki tane programcı var, bir Yunus var mı bir de Recep var. Recep öyle mi kuruyorsun? Ne yapıyorsun? Mesela? (Recep: Programın nereye kurulacağını söylüyor, siz onu seçiyorsunuz, şuraya kur diyorsunuz, sonra ileri diyorsunuz. ileri deyince işte başka ayarları varsa program onu soruyor. Sonra o ayarları da seçtikten sonra ileri dediğin zaman kuruluma başlıyor. Kurulum bittikten sonra program hazır hale geliyor.) Program hazır hale geliyor ama önceden yoktu. Evet. Burası iyi anlaşıldı herhalde. Değil mi? Önceden yoktu. Ayeti kerimede diyor ya, siz yoktunuz, sizi Allah var etti. Bu mükâvanat, varlık yoktu, bunu Allah var etti. Yani yoktu diye Cenab-ı Hak üstüne bastıra bastıra söylüyor. Yoktu. Sen de yoktun ben de yoktum. Nerde

varlığa biz görünür hale geldik. Ayan-ı sabitede. Ayan-ı sabite bütün varlık aleminin çipi gibi ama orda hepsi de hareket halinde mi? Evet. Bakın hepsi de hareket halinde ve ayan-ı sabiteyi, ayanı sabiteyi çok önemsiyorum ben bu konuda çünkü bir kimsenin mutlak kaderi de orda. Mutlak kaderi. Yani sen ayan-ı sabitede cehennem kapısına gittiysen mutlak kader, orda, ayan-ı sabitede çünkü ayan-ı sabitede cehennem de var, ayan-ı sabitede cennet de var. Ayan-ı sabitede levhi mahfuz var, kürsü var, hepsi de ne yaptı? Henüz daha varlığa geçmedi ama bilinir oldu. Bakın bilinir oldu ve bilinir olunca ayan-ı sabitede bir kimse gitti, cehennem kapısından içeri girdi, ayan-ı sabitede girdi.

Ayan-ı sabitede cehenneme gitti. Ayan-ı sabitede cennete gitti. Ayan-ı sabitede peygambere gitti. Burası yalnız bize mutlak gayb yine. Gayb burası bize yine ama normalde bazılarına gayb mı? Değil. Evet, bu ne olmuş oldu? Burası da ayrı bi varlığın ikinci taayyün mertebesi oldu. Peki dördüncüye geldik şimdi. Varoluş olarak bunlar taayyündü. Bunlar henüz daha varlığa yani görünürlüğe, bak bilinirlik ayrı bir şeydir, görünürlük ayrı bir şeydir. Ayan-ı sabitede bilinirlik oldu. Şimdi görünürlüğe geçeceğiz. Yani ruhlar alemine geçeceğiz. O mertebeye geçeceğiz. Ruhlar aleminde Cenab-ı Hak kıyamete kadar gelecek olan ruhları yarattı. Ruhları yarattıktan sonra onlara sordu, meşhur elestü bi Rabbiküm. Ben sizin rabbiniz değil miyim dedi. Onların da hepsi ne dediler? Bela, evet. Sen bizim Rabbimizsin. Burası ne? Ruhlar aleminin mertebesi. Yani normalde ruhlar alemi dediğimizde de artık ruh denilince o bilinirlikten görünürlüğe geçti. Bakın bilinirlikten görünürlüğe geçti. Ayan-ı sabitede bilinirlik oldu. Ruhlar aleminde görünmeye başladı. Bunlar da Cenab-ı Hakk’ın sıfatları mı? Evet ve ruhlar alemi hani meşhur ya bir de hadisi şerif, ruhlar aleminde birbirleriyle tanışıp birbirlerini sevenler dünyada da birbirleriyle tanışıp birbirlerini sevecekler. O zaman ruhlar aleminde böyle bir herkeste bu farklı farklı tecelli edebilir. Bakın herkeste bu tecelliyat farklı farklı tecelli edebilir. Bu fakirdeki tecelliyat şöyle oldu. Arı peteği gibi bildiğimiz arı peteği gibi bütün herkesin yüzünü görüyorsun orda, ruhlar aleminde. Suretle yüzlerinin, ruhlar alemi suretlerinin, böyle suretlerini görüyorsun, arı peteğinin içerisinde gibi. Bu, görünen bu, tecelliyat bu. Fakat ruhlar aleminde ruhlar bu manada serbestler. Yani o perdede ruhlar serbest. O perdede ruhlar böyle bir peteğin içerisinde bekletilme noktasında değiller yani, serbestler. ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim’, ‘bela, (evet)’. O zaman secde edin.’ Herkes birinci secdeye gitti. Hatta burayı ben bu secdeyi cebri olarak nitelendiririm ya, cebri olarak o secdeye gitti. Secdeden kalktılar, ikinci secde emrini verdi. Bir kısmı gitti, bir kısmı gitmedi. Sonra üçüncü secde emrini verdi. O zaman ikinci secdeye gidenlerin

bir kısmı gitti bir kısmı gitmedi. Birinci secdeye gidenlerin bir kısmı üçüncü secdeye gitti, bir kısmı gitmedi. Ayırdık şimdi. Birinci, ikinci, üçüncü secdeye gidenler mümin doğdular, mümin yaşadılar, mümin öldüler. Birinci secdeye gitti, ikinci secdeye gitmedi, üçüncü secdeye de gitmedi. Mümin doğdu, kafir yaşadı, kâfir öldü.

Birinci secdeye gitti, ikinci secdeye gitmedi, üçüncü secdeye gitti, mümin doğdu, kafir yaşadı, mümin öldü. Hadisi şerif bu. O zaman ruhlar aleminde demek ki birinci secde cebri, ikinci, üçüncü secdeler cebri değil ama ikinci, üçüncü secdeler cebri değil derken ayan-ı sabite faktörünü unutmayın. Ayan-ı sabitede o nereye gitti? Ayan-ı sabitede neyi hak gördü de gitti, neyi batıl gördü de gitti? Üçüncü secdeye gitmeyenler yani kafir ölenler ayan-ı sabitede cehennem kapısına gidenler. Üçüncü secdeye gidenler ayan-ı sabitede cennet kapısına gidenler. Bu Mustafa Özbağ yorumu, bakın bu Mustafa Özbağ yorumu. O zaman ruhlar aleminde de henüz daha görünürlüğe geçti bütün varlık ama henüz daha maddeleşmedi, cisimleşmedi. Maddeleşmesi cisimleşmesi, artık yavaş yavaş aşağıya doğru iniyoruz, o ne? O misal alemi. Bu beşinci mertebe. Misal aleminde ne oldu? Artık farklı nesneler, farklı varlıklar, cisimler aleminde, hani cisimler alemine geçecek ya, Mustafa Özbağ’ın nasıl bir sureti olacağı nasıl bir fıtratı olacağı misal aleminde belli. Misal âleminde artık Mustafa Özbağ henüz daha varlığa geçmeden şekle şemale büründü. Şekle şemale büründü. Boyu, posu, endamı, göz rengi, kaş rengi artık o misal aleminde ne yaşanacaksa, ne olacaksa, ne yapılacaksa artık misal aleminde tecelli etmeye başladı. Bunları tabii böyle anlatırken uzun uzun anlatılıyor da bunlar çok hızlı hareket ediyor. Sonra misal aleminden nereye geçiyoruz? Artık şahadet alemine geçiyoruz. Bu da varlığın altıncı makamı, altıncı perdesi. Öyle diyelim ve bu mertebede de parçalanma, bölünme, kesret burda başladı. Nerde? Şahadet aleminde. Artık bu alemde bütün her şey kesrete döndü. insan tek tek çoğaldı, parçalandı, dağıldı. Ben bunu tarif ederken Allah affetsin, çıksanız bin metre yukarı bir bardak su dökseniz diyorum. Bin metre yukardan bir bardak su döktünüz. Hatırlayın eski sohbetlerimi, bir bardak suyu döktüğünüzde o bir bardak bardağın içerisinde bütündür. Öyle değil mi? Aşağıya inerken ne oldu? Yavaş yavaş açıldı, dağılmaya başladı. Hatta daha da aşağı indiğinde ne oldu? Siz o bir bardak su komple dağıldı, değil mi? Kocaman yer kapladı. Artık bu şehadet âlemi.

Bütün varlığı artık surete büründü, parçalandı. Varlık olarak bütün suretlerin kol gezdiği, suretlerin dağıldığı bir yer. Ardından ne geliyor yedincisi? Yedincisi de insan mertebesi, Adem’in yaratılması ve Cenab-ı Hak Allah, öyle diyeyim, zatıyla alemlerden farklı olduğundan dolayı, bakın, siz

alemleri Allah diyemezsiniz. Alemler Allah’tan farklıdır, Allah’ın zatıyla alemleri aynı kategoride görmeniz sizi doğru noktada tutmaz. insan mertebesi dediğimizde insanın varoluşu. iyice zahire döküldü. iyice zahire dökülünce Cenab-ı Hak bir Adem yarattı, çamurdan yarattı, onu sonra çamurdan yarattıktan sonra ona kendi ruhundan ona ruh üfledi. Kendi ruhundan ona ruh üfledi. Peki, Allah ruhlar aleminde ruhları yaratmış mıydı? Yaratmıştı. Ruhlar aleminde ruh, buraya dikkat edin, ruhlar aleminde ruhları yarattı, ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim’ dedi. Doğru mu? Doğru. Şimdi Allah Adem’i yarattı, buraya dikkat edin, Allah Adem’i yarattı. Ademi yaratırken meleklere ve bütün cinlilere dedi ki ben Adem’i yarattım. Ona kendi ruhumdan ruh üfledim. Ona bu ruhu yüklediğimde, mana itibariyle, hepiniz ona secde edeceksiniz dedi. Secdeyle emretti. Şimdi farklı bir şey burda konuşacağım. Hakkınızı helal edin. Ruhlar aleminde Allah’ın yarattığı, ruhlar ile Adem’e üflediği ruh aynı ruh değil. Çok iddialı bir söz oldu ama Adem’e üflediği ruh ile ruhlar aleminde yarattığı ruh aynı değil. Adem’e kendi ruhumdan üfledim dedi. Ruhlar aleminde ise Cenab-ı Hak ruhları yarattı. Ruhları yarattıktan sonra ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim’ dedi. O ruhlarla alakalı kendi ruhumdan ruhlar yarattım demedi. O zaman Adem’e kendi ruhundan ruh üfledi. Adem’e kendi ruhundan ruh üfledi. Burası bence Allah affetsin, bugüne kadar ayrıştırılmayan, gizli kalan yer. Ruhlar aleminde çünkü melekler de ruhlar aleminde yaratıldı. Ayan-ı sabiteden aşağıya indiler. Cenab-ı Hak hangi noktada, hangi perdede ne kadar varlık yaratacaksa hepsinin ruhlarını yarattı. Biz insan gözüyle bakıyoruz. insanların da ruhlarını yarattı. Hepsi de ruhlar aleminde hepsini de yarattı. Adem’e kendi ruhundan üfledi. Burayı, sonraki sohbetlerde burayı hatırlatacağım size. Adem’e üflediği, Adem’e verdiği kendi ruhumdan ruh üfledim dediği ruh ile ruhlar alemindeki ruhun farklı olduğuna inananlardanım ve şimdi sıra geldi, tabii bu yaratılış noktasına böyle geldim ki bu mesele biraz daha anlaşılsın.

Şimdi geldik ben, biz ve sen dedi ya, ona geldik. Şimdi yaradılış noktasında mertebe olarak insan mertebesi var. insan mertebesinin üzerinde yürüyoruz. Yaratılıştan geriye doğru yürüdük. Yaratılıştan geriye doğru yürüdük, parçaladık, kesretteyiz. Nerdeyiz? insan mertebesindeyiz. Bir çıt yukarı çıktık. Nerdeyiz? Misal alemindeyiz. Bir çıt daha yukarı çıktık. Nerdeyiz? Ruhlar alemindeyiz. Bir çıt daha yukarı çıktık. Nereye geldik? Ayan-ı sabiteye geldik. Öyle değil mi? Ayan-ı sabiteye geldiğimizde hiçbir şey birbirinden ayrı değil. Ayan-ı sabiteye geldiğimizde hiçbir şey birbirinden ayrı değil. Orda hâlâ daha ben, biz ve sen var, öyle değil mi? Evet, ayan-ı sabiteden bir çıt daha yukarı çıktık. Yani ilk taayyüne çıktık. Allah’ın Allah olarak bilinirliği noktasına çıktık. Buraya çıktığımızda ben, sen, o kaldı mı? Kalmadı.

Hz. Pir Allahualem Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal noktasında fenayı anlatıyor. Bir kimse fena makamına geçtiğinde, fenaya geçtiğinde, fena makamına oturduğunda, evet, ben biz ve sen kalmaz. Şimdi Yusuf olsaydı iyiydi, Çanakkaleli. Yusuf hani Perşembe gecesi hayretten sordu ya, aslında bu gecenin sohbetiymiş bak, perşembenin sohbeti değilmiş. Şimdi hani Yusuf hayreti sordu ya, hayreti sordu değil mi? Hayreti sorduydu, ben de ona üç hayret anlattıydım. Dedim ki, sonradan ilave ettim, iki hayret daha vardır dedim. Şimdi sufi seyrî sülûk noktasında aşağıdan yukarı doğru gidecek ya, aşağıdan yukarı doğru gittiğinde o insan aleminden, hani yukarı doğru çıktı, şahadet alemi, sonra yukarı çıktı, misal alemi, ruhlar alemi, sonra ayan-ı sabiteye çıktı, ayan-ı sabiteden sonra her Adem’e nasip olmayacak, bir çıt daha yukarıya, ikinci taayyün mertebesi. Onun normalde ayakları ayanı sabitede; yüzü, cemali, yüzü, cemali onun ikinci taayyünde. Bunu böyle idrak edebilir misiniz bilmiyorum ama bunu böyle idrak etmek ama fena noktasında bu, bakın bu fena noktasında. Asıl hayret, asıl hayret burdadır. O kimsenin o fena noktasına gelmesidir hayret. Şimdi misallerle anlatılır dedik ya, buraya geçecek olan bir kimsenin geçecek olan bir kimse kapısı vardır. O kapı özel bir kapıdır. Şimdi mana aleminde hazreti Pir dedi ya eşik nedir, köşe başı nedir diye.

işte orda eşiğin de köşe başının da orda bir anlamı yoktu. Artık o sufi, artık o sufi ya cemal noktasında cemalleşme, fena olma noktasına gelir. Fena olma noktasında kalınca sufinin benliği, bizliği, senliği kalmaz. Orda kalmaz ve orda, cemalde yok olur, hiç olur. Orda artık onun aklı da fikri de kendisi de yok hükmünde olur. Ben de sen de biz de artık orda yoktur ama bu saniyenin binde biri olur ama kaçta kaçı olacaksa artık orda o sufi için o sufi için benlik, bizlik kalkar. Cemalde, cemalde cem olur. Cemalde hiç olur. Kendisi orda kalmaz. Onun özel bir kapısı vardır. Özel bir kapısı vardır. Zannedersin ki altından, elmastan mücerretten, böyle altından elmastan daha yüksek böyle bir madenlerden yapılmış manevi bir kapı gibidir. Öyle yol geçen hanı gibi değildir orası. O bir veli için bir mürşidi kamil için ulaşılması gereken yerdir. Aldanmamanız için bunları açık açık söylüyorum, ölüp gideceğim bu dünyadan, bunu böyle defalarca tekrarlıyorum, ne zaman ecel gelir bilinmez. Bunu bilin diye söylüyorum. Öyle bana verdiler de almadım yok aldılar da satmadım, böyle boş laflara kanmayın. O mürşidi kamil, o veli, mürşidi kamil o kapıdan geçmesi gerekir. O kapıdan geçerken de dikkat edin, bir insanın mürşidi kamilsiz o hale gelmesi, altını çizerek söylüyorum, mümkün değildir. Çünkü bir çıt ilerde şeyhi, ilk önce şeyhi onun delilidir. Bunu defalarca söylüyorum ya, fenafi’ş şeyh olmayanın bunlardan haberi olmaz diye. Fenafi’ş şeyh olacak ki önce bu böyle şirk gibi

görünür insanlara. O yüzden bu işin ehli olmayanlara bu aslında konuşulmaz amma velakin bu meselenin de anlaşılması, bilinmesi gerekir. Ehli olmayan bunu şirk olarak görür. O kimse önce şeyhinde, şeyhinin cemalinde fena olur. Şeyhinin cemalinden fena olunca şeyhte fani olmanın tadını, lezzetini, makamını alır. Artık onun kalbi mutmaindir ve şeyhinde fena, şeyhinin cemalinde fena olunca onda bir delil olur bu. Onda delil olunca yol orda bitmez. O yolun yürünmesi lazım. Bazılarında direk peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinde cemalleşme olur. Bazılarında kimse piri onda olur. Bazılarında bu herkeste farklı farklı olabilir. Geçmiş peygamberlerin birisinde de cemalleşme olabilir ama muhakkak o kimse mürşidi kamil olacaksa o kimse velilikte uç noktaya gidecekse o kimse peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin cemalinde, cemalinde fena olur. O artık fenafi’l Resuldür, cemalinden fena olunca. Orda yol bitmez. Zaten oraya kadar gelen bir kimseyi de orda bırakmazlar ve o kimse sonradan Allah’ın cemal sıfatında fena olur.

Tekrar altını çizerekten söylüyorum. Allah’ın cemal sıfatında o fena olur ama Allah’ın cemal sıfatında manevi olarak fena olacağı zaman, fena olacağı zaman o kimse, o mübarek nurlu kapıdan onu geçirirler. Nurlu kapıdan geçer geçmez o kimse ilk etapta, anında, anlık üstadının cemaalinde fena olur. Anlık ardından hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in cemalinde fena olur. Anında, anlık ondan sonra Allah’ın cemalinde cemal fena olur ki artık onun kendisinin ne yüzü kalır ne kendisi kalır. işte cemalullahta fena olma makamı burasıdır. Cemalullahta fena olma makamı burasıdır. Gerçek manada, hakikat noktasında ne ben kalmıştır ne biz kalmıştır ne sen kalmıştır ne o kalmıştır. Artık o Allah’ın cemal sıfatında fena olur. Fena olunca artık yüzü önce şeyhinin yüzüydü. Sonra şeyhinin yüzünden hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in yüzü oldu. Sonra Allah’ın cemalinde hiçliği yakaladı, hiçbir şeye benzemedi, o çünkü hiçbir şeye benzemez. Orda senin cemalin de kalmaz, orda sen de kalmazsın ve idrak edersin ki Allah hiçbir şeye benzemez. imanın kavi olur, artar. Artık Allah hiçbir şeye benzemez. Allah sana da benzemez bana da benzemez hiçbir şeye benzemez o. O zaman imanın, imanın kemale erer. O zaman gerçekten sen bir mürşidi kamil olur o zaman gerçekten sen velilerin velisi hükmünde olursun. O cemalleşme olmadıysa aldatma hiç kimseyi meydana da çıkma. Şeyh olabilirsin ama veliler velisi, mürşidi kamil olma noktası ve perdesi burasıdır. Eğer o kapıdan geçmediysen eğer o kapıyı dahi görmediysen eğer Hazreti Muhammed’i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem in cemalinde fena olmadıysan eğer üstadının cemaatinde fani ve fena olmadıysan sen daha yolun başındasın. Yolun başında olmak da bir nimettir. Böyle bir üstada mürit olmak

da nimettir. Evet, büyük nimettir hem de hem de hani Salim sorduydu ya hani nimet verdiklerinin yolunda diye, evet!

işte o Cenab-ı Hakk’ın dünyada nimet verdiği kimselerdir. Hazreti Abbas’ın deyimiyle dünyadaki manevi direklerdir onlar. işte orda, bakın orda ben, biz ve sen kalmaz. Bunu yazmadım aslında. Bunu anlatmayacaktım da işin doğrusu. Hani bunu burda bitirecektim ama bu da tecelliyat oldu. Zaten orayı yaşayan bir kimse ne dünyayla bağı kalır ne ahiretle bağlı kalır ne cennetle bağı kalır ne cehennemle bağı kalır ne makamla bağı kalır ne mevki ile bağı kalır. Hiçbir şeyle bağı kalmaz. O artık oradadır. O artık ordadır, O artık ordadır. Ordan onun için geri dönüş yoktur artık. Onun artık hayatı kendine ait de değildir. Şimdi bu anlaşılsın ki tavla anlaşılması lazımdı. Bu böyle anlaşılmadan Hz. Pir’in tavla metaforu anlaşılmazdı. E ardından ne diyor? Tavla metaforu. Beni uyutmayan pirim, benim başıma zonklamalar getiren pirim, zonklamam geçti. Hamdolsun kendi kendinle huzur tarlasını oynamak için bu ben ve bizi vücuda getirdin. Tavla oynayanlar elini kaldırsın. Kaldırın kaldırın, ben de kaldıracağım. Bakayım, evet tavla oynayanlar beni daha iyi anlayacak da o yüzden. Ben güzel tavla oynarım, çok cesaretli oynarım hem de. Bütün oyunları cesaretle oynarım. Tavla oynarsınız öyle değil mi? Normalde zar tutulmasın diye ne yaparsınız ya fincanın içinde oynarsınız, değil mi? Ben fincanın içinde bile zar tutarım. Ben fincanla bile zar tutarım, maharetliyimdir. Şimdi eğer zar tutulmasını istemiyorsa birisini koyarsın, bana öyle yapıyorlardı, senden tavla oynarız ama zarları başkası atacak! iyi, atsın. Ben ona da razıyım. Şimdi o da ne yapar? Böyle elinde zarları böyle karıştırır atar orta yere, öyle değil mi? Taraflar ne oynarlar? Zar ne gelirse onu oynarsın, değil mi? işte ne geldi, pencüse geldi. Oy pencüse, severler güzeli genç ise! Aldı bir kapı yaptı, doğru mu? Evet. Zara hükmün geçiyor mu? Geçmiyor. Ne gelirse onu oynuyorsun, değil mi? Sadece oynamaya idrakin var. Zara sözün geçti mi? Geçmedi. Ne yaptık? Onun kaderine ve kazasına ne yaptık? Razı olduk, iman ettik. Madem ki zarları atan sensin madem ki zar senin, pul senin, tavla senin, ben de seninim, sen de benimsin, ben seninim. Bu oyun ne? Bu oyun ne? Bu gösteri sanatı ne? Aaa, o bundan zevk alıyor, o bundan tat alıyor. O bundan zevk alıyor. Bundan tat alıyor. Şimdi bu son fena mertebesini anlatmasaydın burası size cebriye gibi gelecekti. Peki, fena mertebesini yaşayan bir kimse için zarın ne geldiği önemli mi? Zarı atan önemli mi? Oynadığın pullar önemli mi? Kaç tane pulun kırılmış önemli mi? Sen kaç tane put kırmışsın? Sen kaç tane put kırmışsın, önemli mi? Allahu alem hazreti Pir burayı anlattı. Allahualem ve dedi ki bu cemalde fena olma hali yaşanınca ben kalmadı, biz kalmadı. Bizden ne? Kesret benden ne vahdet. Sen de kalmadın diyor.

Senler dediği ne? Cenab-ı Hakkın bütün varlıktaki tecelliyatları. Hepsini vücudun içine aldı. Hepsini birinin içine aldı, dedi ki ben de biz de sen de kalmadı. Nerde? O cemalde, cemalde fena olmakla, cemalde fena olmakla kalmadı. Hazreti Pir seviyeyi çok yukardan tutmuş. Çok çok yukardan tutmuş. Bu haliyle hallenecek olan veli de az, açık konuşmak gerekirse. Bu hal ile hallenecek olan veli de az ancak pir makamında olursa bu halle hallenir bir kimse. Allah cümlemizi onlardan eylesin.

Hakkınızı helal edin. Biraz böyle sıkıntılı, çetrefilli gibi görünüyordu baştan ama Cenab-ı Hak sohbeti açtı. Böyle bir anlaşılır hale getirdiğine inanıyorum. Anlaşılır hale getirdi. Ben de anlaşılır hale getirdiğine inandım. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin. Sohbete geciktim. Gecikme sebebim de buydu, yani içerde konuşuyorduk ordan burdan, hep kafam sohbetteydi işin doğrusu. Daha doğrusu geçen haftadan beri kafam bu beyitte. Bu işin içinden nasıl çıkacağım diye. Böyle hani şair demiş ya bizi bu havalar mahvetti diye, bizi de bu havalar mahvetti. Bizi dağıttı böyle. Cenab-ı Hakka hamdolsun ama işin içinden Rabbim çıkardı. içerde de gecikmemin sebebi, aslında bir sebebi de buydu. Ayaklarım geri geri gitti tabiri caizse. Hani burayı anlatayım mı anlatmayayım mı noktasında. Sonra saldım yakasını. Neyin saklı gizli kaldı ki dedim. Sal yakasını dedim. O zaman rahatladım.

Velhasıl geciktim, orda da içerde bir laf söyledim. Dedim ki şimdi çıkarım, herkes hakkını helal etsin derim dedim, helal etmeyeni de çiğnerim ayağımın altında dedim. Hakkınızı helal edin. Allah razı olsun. Bu kadar basitti, Allah razı olsun. Sabırla dinlediğiniz için ve dikkatimi de dağıtmadığınız için dağılmadığı için hem Allah’a hamdediyorum hem de sizlere teşekkür ediyorum. Haklarınızı tekrar helal edin. Allah razı olsun. Canlı yayın açık mı? Açık. Evet, şimdi bazıları sohbetin bu kısmını çalabilirler. Böyle sohbet hırsızlarım var benim. Böyle burdan bir şey konuşuyorum, bir şey söylüyorum manevi meselelerde veyahut da gaybî, gelecekle alakalı meselelerde, bir bakıyorum benden sonra bunu birileri böyle işte bizde de bu hal oldu, bizde de böyle yaşandı gibisinden söylüyorlar. E bunun da hırsızlamasını yapacaklar. Şöyle kapıdan geçtik, böyle pencereden geçtik diye. Söyleseler de umrumda değil ama sonuç itibariyle ne yazık ki bunlar da yaşanıyor. Benim bu konuda bir sıkıntım yok. Bizim bu konuda herhangi bir cimriliğimiz de yok. ilim Allah’ın, ilim Allah’ın. ilmi veren, yaşatan Allah. O halleri yaşatan Allah. O hallere eriştiren Allah. O hâlleri anlatan Allah. O haller yaşanmasa o haller, o tecelliyatlar, o taayyünler görünmese e bunlar bilinmez. Cenab-ı Hak bütün şeyhim, üstadım diyenlere Rabbim nasip etsin, hepsine de yaşatsın. Kendileri yaşasınlar inşallah. Bunlarda herkes de

değişik değişik tecelli eder dediğim şey, bazı velilerde bunlar farklı tecelli ediyor çünkü. O veli de zannediyor ki sadece benimki gibi oluyor herkesin ki diye, öyle değil. Tabii o tecelliyatı görenler de var, o tecelliyatı gören de olunca yani o onda farklı oldu, bunda farklı oldu. O zaman farklı farklı tecelliyatlar çıkıyor meydana ama o gören kimse bir başkasının tecelliyatını bilmediğinden, sadece kendi tecelliyatını doğru görüyor. Sadece kendi tecelliyatı, bu doğruymuş gibi geliyor ona, öyle değil çünkü cemali tecelliyatlar aynı zamanda zati tecelliyattır, farklı renklerde, farklı taayyünler ve tecelliler olabilir. Bunu da bir kenara not etmiş olalım tekrar. Hakkınızı helal edin. Allah razı olsun. Eyvallah

TASAVVUF VAKFI BURSA MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları