Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedî hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedi Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Cenab-ı Hak kanı dökülen Müslümanların intikamını aldırsın. Filistin’de ve diğer islam ülkelerindeki müminlerin kanlarını dökenlerin Cenab-ı Hak hepsini kahru perişan eylesin. Müslümanlara adaletsiz davranan, zalimce davranan, onların kanlarını döken, onların başına bombalar yağdıran ne kadar kafir varsa Cenab-ı Hak hepsini helak eylesin. Müslümanları bu şuurda bu bilinçte bir ve beraber eyleyip cihad şuuruyla Müslümanlara zulmedenlerden Müslümanların intikamlarını aldırmayı nasip eylesin. Evet, geçen haftadan kaldığımız yerden devam ediyoruz Mesnevi sohbetlerine inşallah. 1745. beyitte kalmışız en son: “ Sel akmaya başlar başlamaz önünü kes, yolunu bağla. Yoksa alemi perişan ve harap eder, her tarafı yıkar. Fakat harap olmaktan niye gamlanayım. Harabenin altında padişah hazinesi var”. Burayı okumuştuk inşallah. 1745. beyit:
“Hakka dalan kişi daha ziyade dalmak, can denizinin dalgası altüst
Hazreti Pir aşıkların hallerini anlatmaya devam ediyor. ‘Hakka dalan kimse daha ziyade dalmak ister. Yani daha dasını ister çünkü Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarına mazhar olan bir kimse o sıfatların içine dalar. O sıfatlarda fani olan o sufi daha dasını ister. Çünkü Allah’ın ilmi sonsuzdur.
Allah’ın hayret perdeleri de sonsuzdur. Allah’ın sıfatsal tecelliyatları da sonsuzdur, sonu yoktur. Böyle olunca o derviş seyri sülûka girdi. O sıfatsal tecelliyatlara mazhar olmaya başladığında, artık o daha dasını ister. Çünkü her sıfatsal tecelliyata mazhar olması onun hayretini, onun şevkini, onun aşkını daha da arttıracaktır. Bu arttırdıkça yok mu daha diyecektir çünkü o şevk onda fazlasını isteyecektir. Bir kimsede şevk yoksa aşk yolunda yürüyemez. Şevk yoksa o kimsede seyri sülûk da da yürüyemez. Çünkü bir bakmışın doygunluğa ulaşmış, doymuş. Mesela bir kimse dünyevi olarak doygunluğa ulaşsa normaldir. Yani der ki evim var, arabam var, işte işim düzgün, katım var, yatım var. Ha tamam ama dünya hırsına kapılan bir kimse, doygunluğa ulaşmaz. Dünya sevgisi varsa o doygunluğa ulaşmaz. O bir tane daha olsun, bir tane daha olsun, bir tane daha olsun, bir tane daha olsun daha büyük yer olsun, daha büyük yer olsun… Bu normaldir. Dünya sevgisi böyle bir şeydir. Aynı şey Allah sevgisi için de geçerlidir. O kimse Allah’ı seviyorsa o bir adım daha gideyim, bir adım daha gideyim, biraz daha yaklaşayım, biraz daha yaklaşayım, doygunluk nedir bilmez. Nerede duracağı da belli değil onun çünkü o her adımda Allah’a yakînliğin şevkini, aşkını, ızdırabını, gamını, sevincini, hayretini, bütün duygular karma karışık gibi görünse de onları yaşadıkça daha ileriye gider. O sevme isteği, o sevme şevki onu hayret perdelerinde dolaştırır.
O hayret perdelerinde dolaştıkça daha dasını ister. Bakın o daha da sını ister ve hayretten hayrete, hayretten hayrete sürüklenir gider o. Kendisini durdurması mümkün değildir. Bunu deryada fırtınaya tutulmuş bir tahta parçası gibi düşünün. Deryada dümensiz kalmış bir kayık gibi düşünün. O dalgaların arasında durmak bilmez, boyuna dalgalar bir o tarafa bir bu tarafa vurur. Sufinin işi böyle değildir ama nasıl o durmak bilmiyorsa o kayık deryanın içerisinde, sufi de seyri sülûkun içerisinde durmak bilmez. Her gece sohbet var desen, her gece sohbete gider. Her gece zikir var desen, her gece zikre gider. Her gün şurda bir iş var, bir iyilik yapılacak desen her gün o iyiliğe koşar. O ardı ardına tespih tanesi gibi birbirini devam ettirir. Allah aşığı olan kimse asla durduğu yerde durmaz. Durduğu yerde durursa o kendisini münafıktan addeder. Bakın, o kendisini münafıktan addeder. Sebep? Çünkü hadisi şerifte Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretleri ‘günü gününe müsavi olan bizden değildir’ dedi. ‘Zarardadır’ dedi. Şimdi zarardadır deyince o kimse durmaz. O devamlı bu konuda manevi olarak yol almak ister ve yol almak isterken de o koşar. Koştukça koşması gelir çünkü o manevi hayret perdeleri, o manevi nur hüzmeleri, o ilhamlar, onu tabiri caizse çöldeki kum gibi kaynatır. Çöldeki kum gibi, durmaz durduğu yerde. işte hazreti Pir diyor ki ‘Hakka dalan kişi daha ziyade dalmak’,
yani bu konuda örneğin işte bütün okyanusu, deryayı, Hakka dalmak olarak teşbih edin, daha da dalmak ister, daha da altını üstüne getirmek ister, daha da tanımak ister çünkü Allah’ı tanıma, Allah’ı bilme, Allah’ı sevme, kişinin gönül dünyasına damladıysa o artık o konuda geri adım atmaz. Tabiri caizse aşk onun gönlünü yalamış, aşk onun gönlüne, gönlüne kendisinden bir damla koymuş. O damla derya olur içerde ve durmaz durduğu yerde ve o kimse böyle hayretten hayrete koşarken de kendi nefsini de unutur. Hayretten hayrete geçerken başkalarının da nefsini unutur. O etrafına kör olmaya başlar. O Allah’ın sıfatlarının tecelliyatına daldıkça etrafına da kör olmaya başlar. Onun gördüğü bir tek Rabbisidir. Rabbisinin sıfatsal tecelliyatlarıdır. Kendi nefsini unuttuğu gibi başkalarının, diğerlerinin de nefsini ne yapar? Unutur. Bu onda fena halidir. Fena haline geçtiği zaman bir kimse artık etrafındaki herhangi bir şeyi tanımlamaktan uzaktır. Uzak kalır. Allah bizi o hale erenlerden eylesin.
Allah Resulü de sallallahu ve sellem hazretleri de ‘hakkıyla seni medhü sena edemedim, sen kendini sena ettiğin gibisin’ deyip bu konuda acizliğini gösterir. Yani hayretten hayrete geçer, hayretten hayrete geçer, ben hakkıyla seni methü sena edemedim der. Çünkü her hayret perdesi bir tanıma perdesidir. Hani ayeti kerimede de peygambere, sallallahu ve sellem hazretlerine atfen dua ederken ‘sen ilmimi arttır de’ diyor ya, ilmimi arttır. Buradaki ilim ne? Allah’ı tanıma, bilme ilmidir. ilmimi arttır dediğinde ilmü ledündür. Allah’ı tanıma, bilme ilmidir çünkü Kur’an’ın hukuku bellidir. Hukuk ilmi bellidir, sınırlıdır. Hukuk ilmi sınırlı olduğu için belli olduğu için yeni bir hukuka ihtiyaç yoktur, o orada kalır. Biz cilttir, iki cilttir, üç cilttir, beş cilttir, on altı cilttir. Bitti, bu kadardır. Yeni bir şey olunca yeni bir içtihat gerekir. Bu ilim sınırlı bir ilimdir. Bakın sınırlı bir ilim veyahut da kelam ilmi, sınırlı bir ilimdir veya diğer ilimler, genel olarak hadis ilmi sınırlı ilimdir. Hadisler belli çünkü ama Allah’ı bilme, marifet ilmi, tasavvuf ilmi, sınırsızdır. Nasıl Allah sınırsızsa Allah’ı bilmenin de sınırı yoktur. Nasıl Allah’ın sıfatının tecelliyatı sınırsız ise Allah’ı tanımanın, bilmenin de sınırı yoktur. O sınırsız bir deryadır. Sınırsız bir derya olduğu için kul bu konuda, sufi Allah’ı tanımaya çalışan aşık, Allah’ın bu ilmini, onu tanıma, onu bilme ilmine karşı tabiri caizse halis olur, o şevkle hep daha sını ister. Daha dasını istemeyen derviş yolda kalır. Sufilik şevk işidir. Daha da sını isteme işidir. Bizim sufi yolumuz, bizim sufi anlayışımız, sevmenin üzerine kuruludur. Hiçbir zaman ben sevdim diyemezsin. Sevdikçe sevesin sevdikçe sevesin, sevdikçe sevesin gelir. Sonu yok. Hayretten hayrete geçersin. Hayretten hayrete geçersin. Sonu yok. Tevhide oturursun. Her tevhit çekişinde bir perde açıldığını görsen, sen sabahlar olmasın dersin. Kafan düşünceye
kadar tevhid okursun. Oturdun tevhid çekiyorsun. Örnekliyorum, oturdun tevhid çekiyorsun, başladın. O güne kadar hiç böyle bir şey yaşamamıştın.
La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah derken, takk, Beytullah’ı gördün. Heyecan yaptın birden. O güne kadar görmedin, öyle bir şey yaşamadın çünkü. Seni cezbetti o, seni aldı içine. Sen lailaheillallah, lailaheillallah, lailaheillallah, lailaheillallah, devam ediyorsun, gacııııırt, Beytullah’ın kapısı açıldı. Bir baktın içindesin. La ilahe illallah, lailaheillallah, la ilaheillallah, devam, bir davudi ses: ‘Burda iki rekat namaz kılmak sünnettir, kalk namazını kıl.’ Kalktın, Beytullah’ın içinde namaz kıldın. Bir kendine geldin, lailaheillallah, lailaheillallah, lailaheillallah, ben Beytullah’ta namaz kıldıydım. Kapısı açıldı, namaz kıldım. Baktın üstüne başına, hafif tozlanmış. O Beytullahın kendine ait bir kokusu var ya, aaa, kokuyor, bütün oda ona kokuyor, sen ona kokuyorsun. Bakıyorsun oranın tozu var üzerinde, oranın kokusu sinmiş. Hadi dur durabilirsen. Lailaheillallah, lailaheillallah, devam ediyorsun, hayretten hayrete geçmenin başlangıcı. Başlangıcı! E sen tevhide devam ettikçe bunlar değişiyor. Sen tevhide devam ettikçe, a bir bakıyorsun ki tavaf edenlerin bir kısmı tevhit çekiyor. Hani milleti okuyor görüyorsun ya orda, herkesin eline bir defter, bir kitap tutuşturmuşlar. Tabi, aman başka bir şeylere karışma. başka bir şey görme, oku boyna. Bir tane de başına hoca dikmişler, okuyun boyna bunları. Birisi ondan sonra bağırıyor ordan geri kalan devam ediyor, öyle değil mi? Ben tevhit söyleyince öyle yapmıyorlar. Okursan sana bir şey diyen yok. Cemaate sesli okut, sana bir şey diyen yok. Sen ‘falemennehuu lailaheillallah laillallah lailaheillallah Muhammeden Resulullah’, Böyle tevhit vurmaya başlayınca geliyor, ‘la sufi, la sufi’, askerler etrafını sarıyor. Neden? Tevhit korkutuyor onları. Zikir onları korkutuyor. Sufi topluluk onları korkutuyor. Sadece onları değil, gerçek sufi topluluklardan bütün zalim sistemler korkarlar. Bütün zalim sistemler, onları kendi hegemonyalarına almak isterler. Onların üzerinde baskı uygularlar. Olmadı asarlar Hallacı Mansur gibi. Olmadı derisini yüzerler Seyyid Nesimi gibi. Olmadı Niyazi Mısri gibi sürgüne gönderirler. Bütün zalim sistemler tevhidi sevmez, tevhidi istemez. Gerçek sufiliği istemez. Onlar da aynı.
işte o hayretten hayrete geçince o kimse, o dalgaların arasında devam etmek ister. Tabiri caizse hani böyle sörfçüler var ya, sörfçüler gibi veyahut da ben diyorum ya, sufilik veyahut da hayretten hayrete geçme, rafting gibidir. Irmağın içindesin. Ne zaman, nereye vuracağı belli değil. Dümenin yok, ondan sonra küreğin yok, bağlı da değilsin onun üzerine. Onun üzerinde durmaya çalışıyorsun ve Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretlerinin öğretisi durur orda hep. Kulluk edemedik, yapamadık, Allah’ın Resulü
sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ya, ‘Ey yalnızca kendisine ibadet edilen Allah’ım! Sana hakkıyla kulluk edemedik, sana hakkıyla kulluk edemedik! Seni hakkıyla methü sena edemedik, seni hakkıyla tanıyamadık, seni hakkıyla bilemedik. Bizim tanımamız için bilmemiz için bize elini ver’ ve Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretlerinin de duası vardır ya hani bunu zayıf hadisi olarak söylerler, biliyorsunuz. Ben bunun hep bir kaç seferdir söylüyorum. Ben zayıf hadis diye bir şey tanımıyorum. Benim için hadislerin hepsi de sahih ve kuvvetli. Ben hadis alimi değilim. Benim için bu hadisi şerif dendiyse benim için sahih o. Ondan. Normalde hadis alimleri ayırsınlar. Bu zayıf hadis, bu kuvvetli hadis, bu haberi vahit, bu şöyledir, bu böyledir…Onların işi o. Ben bakıyorum o hadisi şerif, o sünneti seniyye ve o hadisi şerif bana zarar veriyor mu vermiyor mu. Vermiyor. Yani tastamamın sözüyle hareket edeceğime zayıf hadis de olsa onla hareket ederim. Ne o, bir tane daha hadis inkârcıları var, Mehmet var, bilmem ne var, bir sürü profesör toplanmışlar, her biri aynı yerden besleniyor. Bunlar masonik kafa. Bunlar Abduhcu, bunlar böyle Afganici bunlar. Bunların silsilesi o. Onlar nasıl diyorlar ya işte, hadislerle alay ediyor, ne o, soy ismi islamoğlu olan? Evet, alay ediyor. Bunların ismini vermezdim önceden, şimdi artık isim veriyorum, Ümmeti Muhammed uyansın! Bir kimse hadislerle alay ediyorsa, hadisleri inkar ediyorsa o dinlenilmez, onun sözlerine bakılmaz, onu dinlemek caiz değil. Hatta tam anlamıyla dinlese, bu doğru söylüyor dese küfre düşer o, tecdidi iman tecdidi nikâh gerekli ona. Bu böyle bir fikir özgürlüğü filan değil.
islam’da fikir özgürlüğü yok. islam’da fikir özgürlüğü yok öyle. islam Kur’an sünnette belli. Sen kendi kendine benim fikir özgürlüğüm var deyip de sapkınlık yapamazsın, küfre düşersin. Sen eşcinselliği fikir özgürlüğü var, ben bunu kabul ediyorum diyemezsin. Diyemezsin! Haramı helalleştiremezsin, yapamazsın! Özgürlük adına yapamazsın bunu. Ben özgürüm deyip de kalkıp da Allah’ın zatını tefekkür edemezsin. Yapamazsın. islam’da kurallar belli. Kurallar belli. O kuralların üzerinde oynayamazsın da sen. Ayetler belli, hadisler belli. Öyle kendi kendine bir din oluşturamazsınız. Bir arkadaş göndermiş, ne o, bir tane daha var ya, eli açık mıdır eli kapalı mıdır nedir, ihsan Eliaçık. Ne diyor? Doğru olursa, dürüst olursa ateist de cennete gider. Bak bak bak bak bak! Cennet kendisinin sanki. Tabi, Türkiye’de televizyona çıkmak için absürt şeyler söyleyeceksin çünkü. Televizyona çıkacaksın, sonra bu sen böyle absürt şeyler söyleyeceksin ki bu laik, Kemalist kesim var ya, seni alkışlayacak. Muteber insanlar sınıfından olacaksın yani. Çünkü ülkede Kemalistlerle laikler, sosyalistler, komünistler lüks ve sefahat içinde yaşayan kendisini dindar gibi gösteren yeni türemiş muhafazakar
kesim, dindar kesim, yeni türedi bunlar, Bunlara şirin görünmek için absürt şeyler söyleyeceksin. Dinde varmış yokmuş önemli değil. Bu da onun gibi işte. Allah bizi affetsin. Şimdi öyle olunca, tabii bunlar sapkınlıkları konuşuyoruz, mecbur kalıyoruz böyle. Biz konuya dönelim. Allah’ı tanıma, Allah’ı bilme, hayretten hayrete geçince o kimse diyor ki ya Rabbi, benim ilmimi arttır. Ayetle sabit. Ne için? Allah’ı tanıma, Allah’ı bilme ilmi sonsuz, sonu yok ve hayretten hayrete ne yapıyor? Geçiyor.
“Denizin altı mı daha hoştur yoksa üstü mü? Onun oku mu daha zi-
yade gönül çekici ve güzeldir, o oka karşı siper tutmak mı?”
Denizin altı mı hoştur yoksa üstü mü. Yani mana alemine daldı, mana alemine dalınca deniz çünkü maneviyatı işaret eder, genelde rüyada da bir kimse denizi görse, denize dalsa manevi aleme daldığı yorumlanır. Deniz, uçsuz bucaksız deniz, her zaman için maneviyatı simgeler tasavvufta, sufilikte. Bir kimse denize dalsa maneviyata daldı demektir. Denizin içerisinde yüzse, o yol alıyor demektir içine dalarsa. Deniz maneviyatta direkt deniz tasavvufta maneviyatı simgeler. Maneviyattır yani direkt. işte ‘denizin altı mı hoştur yoksa üstü mü? Onun oku mu daha ziyade gönül çekici ve güzeldir o karşı siper tutmak mı’, denizin altımı üstü mü? Yani bir kimse eğer ki Cenab-ı Hakkın ihsanına, lütfuna, rahmetine, iyiliğine, yakınlığına, rızasına, nuraniyetine, sevgi ve keremine ve bu sıfatlarının, daha nice sıfatlarının tecelliyatına mahzar olursa ve bu sıfatları temaşa eder hâle gelirse ve bu sıfatların genel olarak cemal sıfatının altında olduğuna inanır sufiler, sıraladığım şeyler. Bunlar normalde bunları temaşa etmeye başlayınca bir de Celal ismi şerifinin tecelliyatları vardır. Celal ismi şerifinin altındaki ismi şerifler, öyle diyelim. izzettir, kibriyadır, kahırdır, cebirdir, gazaptır, kudret gibi heybet ve azamet gibi sıfatları da o kimse de tecelli eder. O tecelliye mazhar olursa o kimse bu sıfatlara aşina oldukça artık o suyun altı mıdır üstü müdür kalmaz onda. Bu hayretten hayrete geçiş onda başlayınca artık altı mı hayırlıdır üstü mü hayırlıdır yani celaliyet mi onun için uygundur cemaliyet mi o artık ondan geçer. Hatta daha ileri onun üzerindeki celali sıfatlar da cemali sıfatlar da kendi iradesinin değildir artık. Bakın, tekrar söylüyorum, o sufi fena haline gelince, fena haline gelince ve hayretten hayrete geçerken artık kendi üzerindeki cemali veya cemali sıfatlarının tecelliyatında kendi ihtiyarı olmaz. Onun kendi aklı kalmaz orda. O yüzden celaliyet tecelli ettiğinde onun üzerinden celaliyet akar, cemaliyet onda tecelli edince üzerinden cemaliyet akar. Fena haline gelmiş olan bir sufi de her iki sıfat da tecelli eder. Bazen derler ki ya işte o sırf cemal sıfatıydı. Sırf cemal sıfatıysa, o yolu yarım kalmış onun. Bir mürşidi kamilde hem celaliyet vardır
hem de cemaliyet vardır. Celaliyet lazım olduğunda celaliyet sıfatları çalışır, cemaliyet lazım olduğunda cemaliyet sıfatı çalışır.
Cemal sıfatında fani olan bir kimse işte neşelenir örneğin o esnada. Cemal sıfatı tecelli etmiş. Cemal sıfatı tecelli edince ihsan, lütuf, rahmet, iyilik, yakınlık, rıza olman nuraniyet, rahmaniyet, sevgi, kerem sahibi olma… Artık o cemaliyette. Yani onun yanına gittiğinde cemal sıfatı o esnada tecelli etmiş. Aldanma buna yalnız. Buna aldanma. Buna aldanırsan yanar başın. Bu sıfat tecelli ettiği zaman bir mürşidi kamilin üzerinde aldanıp gevşeme. Aldanıp şımarma, aldanıp küstahlık yapma. Aldanıp kendini bir şey biliyormuş gibi zannetme. O tevazudan, sevgisinden, muhabbetinden çarpmış. O aslında kendinde değil. Sen ne dersen de tebessüm edecek o sana ama celaliyete bürünürse yandı keten helva! Neden? Celaliyete büründüğü anda izzet, kibriya, cebir gazap, kudret, kuvvet…Ezer seni, parçalar. Tozunu bulamazsın kendinin ama normalde bir de bir de bu fenadan bekaya geçenlerde vardır bu. Bunun da altını çizin. Fenadan bekaya geçenlerde. ayriyeten kemal sıfatı tam olarak tecelli eder. Kemal sıfatı. Onda kemal sıfatı tecelli edince onun bir tarafı celaliyet bir tarafı cemaliyettir. Celaliyetin içerisinde cemaliyet, cemaliyet içerisinde celaliyet vardır. O artık kemal sıfatıyla kemal elbisesini giymiş, kemal elbisesine bürünmüş. Onda celaliyeti de cemaliyeti de aynı anda görmek mümkündür ama fena halinde olan bir sufide çünkü daha onun yolu var, kâh celaliyet kâh cemaliyet tecelli eder. O daha tam yolunu bitirmemiş, o fena halinde. Bekabillaha geçmemiş daha. Bunlar kitaptan okuyabileceğiniz bilgiler değil. iyi dinleyin. Çünkü fena halinde olan bir sufi, henüz daha tam bir mürşidi amil değil. Onun celaliyetine denk gelirsen uzaklaşırsın uzaklaşabildiğin yere kadar. Cemaliyetine denk gelirsen, oh ne kadar güzel, yumuşak dersin. Ama bir celaliyete börününce de gidecek yer ayarlarsın kendine veya kemal sıfatına bürünmüş olan insanda da bu olur ama bu kemal sıfatına büründüğü zaman, fena olanda da kemal olanda da artık bu sıfatların tecelliyatı ihtiyari değildir. Tekrar söylüyorum, ihtiyari değildir. Kâh celaliyete geçer kâh cemaliyete geçer. Bu Cenab-ı Hakkın evirip çevirmesiyle alakalı. O nasıl evirip çevirirse öyle olur. Cemal sıfatında neşelenme, celal sıfatında fani olma, kemal sıfatı sevme sonucu olur.
Kemal sıfatı da ne oluyormuş? Severekten o sonuca ulaşıyor, aşık olaraktan. O yüzden Allah bizi de inşallah o kemal sıfatıyla sıfatlananlardan eylesin. O yüzden bu varlığın üzerindeki bütün her şey, her şey, celaliyete ve cemaliyete bağlıdır. ikiye ayırsak komple varlığı, bir taraf celaliyettir bir taraf cemaliyettir. Onun üzerine bir kubbe koysak, o da kemaliyettir. Onun üzerine bir kubbe koysak o da kemaliyettir. O yüzden mesela ayeti kerimede der ki ‘Allah’ın azabı şiddetlidir’, öyle değil mi? Aklıma gelen ayeti kerimeyi
söyledim şimdi ama Allah’ın azabı şiddetlidir. Bu nedir? Bu celaliyettir. ‘Allah tövbe edenleri sever.’ Bu nedir? Bu cemaliyettir. Bakın bu cemaliyettir. Allah’ın azabı şiddetlidir. ‘Ey iman edenler! Siz Allah’ın affına güvenerekten günah işleyicilerden olmayınız. Allah azap edicidir.’ Bakın bu ne? Celaliyet. ‘Allah tövbe edenlerin günahlarını siler.’ Bu cemaliyet. ‘Allah cömert olanları sever’, cemaliyet. ‘Allah namaz kılanları sever’, cemaliyet. ‘Allah namaz kılıp oruç tutup hacca giden zekat veren Allah yolunda cihat edenleri sever’, cemaliyet. Bakın, sevgiyle alakalı her şey cemaliyete bağlı. Şiddetle, azapla alakalı her şey celaliyete bağlı ama bunların üzerindeki sıfat ne? Allah’ın kemal sıfatı, kemaliyet. Allah bizi onlardan eylesin. Burda bir şey daha belirteyim, öylesi geçeyim burayı. Allah’ın veli kullarında, Allah’ın mürşidi kamillerinde kemal sıfatına mazhar olmuş, kemal sıfatının tecelliyatında olanlarda, hem celal sıfatı hem cemal sıfatı çalışır. Üzerinde hiçbir şekilde eksik kalmaz ve bu kamil insanlar, bu veli insanlar, bu mürşidi kamiller, kendilerine gelen ama cemaliyeti ama celaliyeti de razı olur, kabul ederler. Bunun en zor tarafı da bu. Celaliyet de gelse kabul edecek, cemaliyet de gelse ne yapacak? Kabul edecek. O yüzden Erzurumlu ibrahim Hakkı demiş, lütfun da hoş kahrın da hoş. Lütfun da hoş kahrın da hoş, herkesin söyleyebileceği bir söz değil. E tabii şimdi millet sufiliği edebiyata çevirdi.
Seyri sülûktan haberi olmayan, ayağına bir iğne batsa bangır bangır bağıracak olan kimse de kahrı da hoş lütfu da hoş diyor. Deme kardeşim! Bu senin sözün değil. Ne yapmaya başkasının sözünü taklit ediyorsun? Ne yapmaya başkasının sözünü söylüyorsun? O halle hallendin mi ki sen! Ama bizde ne yazık ki böyle bir hal var. O hal ile hallenmediği halde, o hâlin sözünü söylemeyi çok seviyoruz biz. Edebiyat! Oysa Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ‘yapmadıklarınızı söylemeyiniz’ diyor. Neden söylüyorsun kardeşim! Sen kahrın da hoş derken nereye hoş gelecek sana? Hadi birden bütün malını mülkünü kaybettin. Ne yapacaksın? Gülüp oynayacan mı? Üç kuruş vereceğin zaman elin zangır zangır titriyor. Elektriğe tutulmuş gibi! Nereye kahrın da hoş diyorsun sen? Bir sivilce çıkıyor, çıkmadık gitmedik doktor bırakmıyorsun. Nereye kahrın da hoş diyeceksin! Allah hiç kimsenin başına vermesin. Yani bir sevdiğini bir herhangi bir sevdiğini dünyevi olsun, eş olsun, çocuk olsun, anne olsun, baba olsun, vefat ediyor ölüyor, elinden çıkıyor, dünyayı dar ediyorsun ortalığa, nerde kahrın da hoş diyeceksin sen! Bir de melamiler bunu çok yapar. Her şey onun, her şey o. Deme kardeşim, deme! Yapamazsın. yapamayacağım bir şeyi söyleme. Almış anahtarı da eline, sıfır doğan almış arkadaş, Anahtarlığı böyle attırıyor, her şey onun diyor. Bu ne dedim ben, anahtarlık dedi. Aldım, böyle baktı. Herşey onun, dedim, herşey de o. Ondan ona geçti dedim, aldım anahtarı. O zannediyor ki ben orda duracağım. Bindim arabaya
aldım, yürüdüm gittim. Ders vereceğim ya! Gittim arabayı olmayacak bir yere, bulamayacağı bir yere park ettim. Araba derdim yok, bir saat iki saat, üç saat, geri döneceğim zannediyor, dönmüyorum ben. En sonunda Ödemiş’e oluyor bu. Bizim Adil geldi dedi abi ya, ağlayacak neredeyse adam dedi. Gel dedi, şunun anahtarını ver. Ondan ona geçti, ne ağlayacak dedim ya. Sonra gittim neyse, orda bekliyor. Ne oldu dedim? Ondan ona geçtiydi hani? Hani herşey onundu? Ne oldu? Büyük laf söyleme dedim, ezbere laf söyleme. Ezbere laf söyleme.
Muhyittin ibni Arabi hazretleri Malatya’ya geliyor, Malatyalılar ona bir tane tabiri caizse köşk hediye ediyorlar. Yeter ki sen burda dur, yeter ki sen burda otur, yeter ki sen burda kal. Diyorlar ki bu köşk senin efendim, buyurun anahtarını, köşk sizin. Peki diyor, giriyor içeri. Daha oturmamış. Kapıya birisi vuruyor tık tık tık. Çıkıyor, buyurun diyor. Şey’enlillah, (Allah için bana ver) diyor. Üzerine bakıyor, ediyor, çatıyor, hiç dirhem yok, para yok üzerinde. Köşkün anahtarını veriyor. Az önce bunu vermişlerdi bana diyor. Buyur kardeşim diyor, al. Bir şey istemiş, yok çünkü, dirhem yok üzerinde, köşkü vermiş. Bunu ona anlattım. Dedim Arabi’nin sözünü nakledeceksen, her şey onun diyeceksen, bu halde olacaksın dedim. Yaşım yirmi dokuzdu. Yaşım atmış üç, yine aynı şeyi söylüyorum. O haldeysen o lafı söyle. Evet, malikülmülk olan ‘O’. Kardeş, sen şöyle de, malikülmülk ‘O’, ben ölünceye kadar bu malın tasarrufunu bana verdi. Bunu söyle, ben seveyim seni. Tamam diyeyim ya, gücüm buna yetiyor. Ben; malikül mülk o, ben her şey onun, hani tasarrufu da ona ait diyemiyorum. Sebep? Ben, benim tasarrufuma nimetler vermiş. Geldi birisi kapıyı vurdu, şey’enlillah dedi. O zaman o sözünü yerine getireceksin. Boş söz söylemeyeceksin. Öyle, evet, söylemiş ibrahim Hakkı hazretleri. Onundu değil mi bu lütfun da hoş kahrında hoş, onun değil mi? Evet. Lütfun da hoş kahrın da hoş. iyi! Sen nereye söyleyeceksin! Lütfun da hoş kahrın da hoş. Hastalıktan şikayet etme, soğuktan şikayet etme, sıcaktan şikayet etme, hiçbir şeyden şikayet etme. Ya? Sen bütün üzerinde bulunan nimetleri, üzerinde bulunan gam, keder hastalık, varlık, yokluk, her şeyi lütuf gör. Hiç itiraz etme, hiç isyan etme, hiç yüzünü ekşitme. Hiç yüzünü ekşitme! Hani diyor ya, deme niçin o öyle, evet, deme niçin o öyle, yüzünü ekşitme hiç. Teslim ol. Varlık onun, mülk onun, saltanat onun. Padişah o. Yüzünü ekşitme o zaman hiç. Bu neden böyle oldu deme. Deme. Dediğin an o söz tecelli etmedi. işte velilerde celaliyet de cemaliyet de tecelli eder. Onlar celaliyeti de cemaliyeti de gönül razılığıyla kabul ederler. Cemaliyeti herkes kabul eder çünkü. Sıkıntılı olan yer celaliyeti kabul etmektir. Celaliyeti kabul etmek zordur, celaliyeti kabul etmek zordur. imtihanın sırrı da ordadır zaten. Sıkıntıyı kabul etmek.
Şimdi şeyh efendi bana söyledi diye söylemeyeceğim de ama tecrübe bunlar. Öyle algılayın. Allah rahmet eylesin. Geldi oturdu böyle, koltuğun ucuna kadar geldi. Mustafa efendi, gel buraya dedi. Gittim ben. Böyle oturdum önüne, yere diz çöktüm. Bundan sonra bir dizine gül yağı dökecekler bir dizine ateş dökecekler. Ateş dökenle gül yağı dökeni bir kabul etmez, onların ikisini de makul görmezsen dedi kemale eremen oğlum dedi. Emredersiniz efendim dedim. Yıl doksan iki bunu söylediğinde. Bir dizine gül yağı dökecekler bir dizine de ateş dökecekler. Gül yağı dökeni de ateş dökeni de ondan görüp ateş dökene gadablanmayacaksın, gül dökene de ayrı bir, hani.. fazla bir şekilde muhabbetlenmeyeceksin. Demek ki güle de eyvallah diyeceksin ateşe de eyvallah diyeceksin. En zor şey budur zaten. Güle herkes eyvallah der, gül koklamaya herkes gelir, ateşe dayanmak, ateşten razı olmak zordur. Burası biraz insanı yorar ama burayı da geçerse evet, o kimse kemal ehli olur. Allah cümlenize nasip etsin inşallah. Ne demiş koca Pir Mahmudu Hüdayi? Bursa’dan gitme ya, Bursalı sayılır:
Hoştur bana senden gelen Ya gonca gül, yahut diken . Ya hil’at-ü yahut kefen Lütfun da hoş kahrın da hoş Demiş. Allah bizi o hal ile hallenenlerden eylesin. “Şu halde ey gönül! Neşe ve sefayı cefa ve belâdan ayırt edersen vesve-
seye zebun olmuş olursun.”
Yani sen Allah’ın rızasına iradesine razı olmayıp, senin üzerindeki muradına, senin üzerindeki tecelliyatına razı olmazsan ve sen neşeyi de sefayı da belayı da birbirinden ayırd edip sanki her ikisinin de kaynağı o değilmiş gibi görmezsen kendi iç aleminde kemale eremezsin. Allah’tan razı olacak olan sufiler cefanın da belanın da neşenin de sefanın da çıkış noktasının ve yaradanının Allah olduğunu kendi içinde ne yapacak? idrak edecek. Bunun zevkine varacak. Eğer bunu idrak edip kendi iç aleminde bunlardan razı olmaz, bunları hoş karşılamazsa yine kemale eremez. Yine seyri sülûkta takılır kalır. Başına bir sıkıntı geldiğinde bir bakmışsın dağılmış o derviş. Eşinden sıkıntı gelir, çocuğundan sıkıntı gelir, malından sıkıntı gelir, ne bileyim makamından sıkıntı gelir, etrafından sıkıntı gelir, annesinden gelir, babasından gelir, bir sıkıntı gelir. O sıkıntı geldiğinde razı olup, onu tedavi edip, onu tedavi edip, sabırla, namazla, Allah’tan yardım dileyip zikirle Allah’tan yardım dileyip onu tedavi edip, onu tedavi edip kendisini de tedavi edip yol yürümesi gerekir. Yoksa seyri sülûkta orda takıldı. Babam bana neden bunu böyle yaptı, bana, neden az mal verdi de öbürüne fazla verdi…Takıldı gitti adamın dervişliği! işte veya hanım bana neden böyle kaşını kaldırdı,
yok bey bana neden böyle sert baktı, yok çocuk beni neden böyle dinlemedi, yok şu neden şöyle oldu…Böyle mi olur, ben namaz kılıyorum, ben oruç tutuyorum, ben zikrediyorum, benim başıma böyle mi gelecek…Takıldı kaldı adamın seyri sulûku. Derdim takılıp kalanlarla alakalı. Derdim takılıp kalanlarla alakalı. Derdim yol yürüyemeyenlerle alakalı. O yüzden böyle açık açık açık açık konuşuyorum ki herkes burdan bir kendisince dersini alsın. Üzülüyorum, geceleri gözüme uyku girmiyor. Kendi kendimi çökertiyorum. Diyorum ki neden anlamıyorlar, neden yolda kalıyorlar. Bunda da bir hikmet var, eyvallah ama bu dünya geçici. Tekrar söyleyeyim, yaşım atmış üç oldu, bir şey değişmedi. Allah mal verecekse verecek, elinden alacaksa alacak. Allah eş verecekse verecek elinden alacaksa alacak. Allah çocuk verecekse verecek alacaksa alacak elinden. Sufisin, geleni ondan bil diye yıllarca size bangır bangır bağırıyorum. Gelmiş, ondan bil, hoş karşıla. Güzel karşıla, tebessümle karşıla. Hastalıkmış, gammış, kedermiş, iflasmış, kolay değil. Evet, varlıkmış, yoklukmuş kolay değil.
Evet, sen mücadele et, tedavi et yürü, yolda kalma. Allah seni mutmain olmuş olarak huzurunda istiyor. Allah seni kemale erdirmek istiyor. Allah seni olgunlaştırmak istiyor. Allah’ın senin üzerinde lütufla dolu bir muradı var. Seni bir dergâhla tanıştırmış, seni bir zikrullah halakasıyla tanıştırmış, rüyanda bir üstatla seni tanıştırmış. Rüyanda seni bir mürşidi kamil ile tanıştırmış, bu Allah’ın büyük bir lütfu ikramı, bu Allah’ın büyük bir ihsanı, bu Allah’ın yeryüzündeki onca Müslümanın içerisinde özel seçtikleri, bunun kıymetini bu bil, bunun kıymetini gör, bunun kıymetini anla. Allah’a yakîn olmanın yolunu ara. Farzları yerine getir, nafilelerle Allah’a yaklaş, Allah’ı sev, Resulullah sallallahu ve sellem hazretlerinin sünnetine uy. Üstadının adabına, erkanına, nasihatlerine uy. Allah için Allah’a teslim ol. Allah için Allah’a teslim ol. Cennet için değil, cehennem için değil, dünya malı mülkü için değil, dünya makamı mevkisi için değil, Allah için Allah’a teslim ol. Allah için Allah’a teslim ol. O hazreti Muhammedi Mustafa hazretlerini sekizinci katta yalnız bırakma. Onun sofrasına oturmaya gözünü dik. O mahşer yerinde bütün, bütün mahşer halkının gıptayla bakacağı ümmet ol. O Allah’ın gölgesinde gölgelenmeyi kendine hedef seç. Ben Allah için burdayım, Allah için Allah’ı zikrediyorum, Allah için namaz kılıyorum, Allah için oruç tutuyorum, Allah için tövbe ediyorum, Allah için Allah’tan gelene razıyım, Allah için Allah başıma ne getirirse başım gözüm üstüne derim de, yürü. Derdim bu. Derdim başka bir şey değil. Bu ancak neşeyi, sefayı, cefayı, belayı ayırt etmeden Allah’ı sevmekten geçiyor. Allah’ı sev, şedit bir sevgiyle sev. Ayeti kerimede öyle diyor, şedid bir sevgiyle sev. ‘O müminler ki Allah’ı şedit bir sevgiyle severler. Kuvvetli bir sevgi Allah sevgisinin önüne bir şey geçirme canım kardeşim. Mal, makam, mevki, para, pul, eş,
çoluk, çocuk…Hepsi de senin hiç birisi de senin değil, hiçbirisi de! Annenin karnında kaç paran vardı. Annenin karnında ne makamın vardı? Annenin karnında ne mesleğim vardı? Annenin karnında ne ilmin vardı? Seni var etti yoktan. Annenin karnını sana cennet bahçesi gibi yaptı. Ne iş yaptın da büyüdün anne karnında? Neydi mesleğin? Araba mı alıp satıyordun, tekstil mi yapıyordun, ne yapıyordun anne karnında? Anne karnında sana bakan dünyada da sana bakacak inşallah.
“Tutalım ki senin isteğinde şeker tadı var; sevgilinin isteği isteksizlik,
murat ve maksadı terk etme değil mi.”
Diyelim ki senin isteğinde şeker tadı var ne güzel tatlı tatlı şeyler istiyorsun değil mi? Gönle hoş gelen, nefse tatlı gelen istekler yok mu? Var. Değil mi? Ben duyuyorum böyle, mesela işte ben, kendimden örnek, tatile çıkmış! Şöyle durup bakıyorum hemen, yaş oldu atmış üç, hiç tatilimiz olmadı. Öyle deniz kenarına gidelim de çipildeyelim orda. Şikayet etmiyorum, Mustafa Özbağ, yazmamış sana diyorum, yani öyle bir hayatı yazmamış sana, razı ol. Senin isteğin ama hani bu normalde bundan sonrası kendime ait değil. ister insanoğlu. Nefis çünkü. Ama diyor ki tut ki senin isteklerin şeker tadında ama onun muradı öyle değil. Onun senin üzerindeki planı programı öyle değil. Sen güzel şeyler, kendince nefsine tatlı şeyler istiyorsun ama onun senin üzerindeki planı programı öyle değil. O zaman diyor sen ona uy. Senin isteklerin sana tatlı geldi, hoş geldi, (uygun gördü) ama senin isteksizliğin dahi sevgilinin muradıdır.
Hani sen bir şeyde isteksiz durdun. Öyle ya, istemedin. Bu artık fena halinin halleri. Tekrar söylüyorum, bunlar fenaya ermiş olanların seyri sülûkta fenaya erenlerin hali. Senin üzerindeki bir şeyin isteksizliği de ona ait. Senin bir şeyi istemen de ona ait. istediğin halde vermemek de ona ait, istemediğini burnunun dibinde bitirmek de ona ait. Sana ait değil bunlar. S en sadece her geleni bir gör ve say bir de. Lapseki’de oturuyorum, böyle tek başıma. Hava soğuk mu soğuk. Banka oturdum, böyle dalga vuruyor böyle, nasıl fırtına var. O ara bir Lâpseki sevdası var bende, üşümek hoşuma gidiyor ordan. Gelibolu’dan sonra orda nefesleniyorum kendimce. Çok soğuk günleri tercih ediyorum ama. Oturuyorum böyle, bir bayan geldi. Eline çay, ne o, termos almış, tepsi yapmış böyle, tanımıyorum kendisini. Böyle baktı, gördüm seni dedi. iyi bir insana benziyorsun dedi. Çay getirdim sana dedi, hava çok soğuk dedi, ne yapıyorsun ki burda dedi. Ben hiç yüzümü çevirmeden denize bakıyorum böyle, dalgaları sayıyorum dedim. Bu gelen kaçıncı dedi. Bir dedim. O geldi güm, vurdu sular şeye, ne o, kıyıya, attı böyle. Bir daha karşıdan böyle daha şedit geliyor, güldür güldür güldür güldür geliyor. Ben ama böyle ellerimi bağladım, diyorum gönder! Bu kaçıncı dalgan bilmiyorum ki! Bu kaçıncı ayaza kalışım, bu kaçıncı soğuğa kalışım! Ya
dondur beni burda kendine al, ne yapacaksan yap. Gecenin yarısında kendi kendime konuşuyorum ben. Kadın da öyle yan tarafta duruyor. Ben bakmıyorum, yandan görüyorum. Daha kuvvetli geliyor dedi, böyle bir vurdu, güm! Bu kaçıncı dedi. Bir dedim ben de. Bir daha geldi vurdu, bu kaçıncı? Bir. Bir daha geldi vurdu. Bu kaçıncı? Bir. Elinde duruyor termosla, tepsi. Bir elinde termos, bir elinde tepsi, dönüp bakmayacak mısın dedi. Onu seyrediyorum şimdi, senle uğraşacak halim yok, dedim. Nasıl dedi. Diyor ki dedim benden başkasına gözünü çevirirsen gözün çıksın. Diyor ki dedim benden başkasını gönlüne koyarsan, gönlün kopsun. Diyor ki dedim. Benden başkasını dinlersen kulağın sağır olsun, ebedi duymayasın. Benden başkasına yürürsen ayakların kötürüm olsun. Benden başkasını tutarsan elin kötürüm olsun. Benden başkasına dönersen döndüğün yer cehennem olsun diyor dedim. Bu durdu! Ben seni tanıdım dedi. iyi dedim tanıdıysan. Sen beni tanıma, onu tanı tanıyacaksın dedim. Benim iksirimi bozdun, benim gecemi bozdun, benim keyfimi bozdun dedim. Yâr ile arama girdin, mâni sıfatı tecelli ettirdin, perdeledin beni dedim ama o da ondan dedim. Hadi bak işine sen dedim. Beni onunla baş başa bırak. Aldı gitti, tanımıyorum hâlâ daha. Ben tabi dedim döndüm, ah dedim kara gözlüm!
Ah cefalım benim! Ah vefalım! Bu gecelik bu kadarmış dedim. Madem ki sen bir mani sıfatı gönderdin, naz ettim, aha ben de gidiyorum dedim. Yürüdüm gittim. Onun muradı neyse senin üzerinde senin kazağını örer o. Sen zannedersin ki renk benim rengim. Öyle zannet yine sen. Sen perdenin önünde, renk senin, şiş senin, ondan sonra, yün senin. Öyle ya, sen ördün. Ah canım benim! Ah canım benim sufilik, yoluna girdiysen bu zandan ibaret. Sufilik yoluna girdiysen bu yol onu kaldırmaz. ip de onun, şiş de onun, renk de onun, kazak da onun, ören de o. Sen onun ördüğü kazağı giy. Sakın dar geldi bu sıktı beni, sakın bu bol olmuş biraz ya, benim vücuduma göre değil, sakın bu renk benim hoşuma gitmedi, sakın şu şöyle olmadı bu böyle olmadı deme! Deme! Onun! Onun müsaade etmediği gelmeyecek sana. Ben bazen iş yaptırırım, etrafımdaki insanlar benim böyle patinaj çeker. işte kim, mobilya olacak, ‘Burhan, selamunaleyküm’, ‘aleykümselam.’ ‘Gel abicim, buraya bir mutfak yap ya.’ ‘Ne renk yapalım?’ ‘Ne istiyorsan onu yap Burhan, karışmıyorum.’ Şimdi Burhan gelir, kendi kafasına göre yapar, bakar. ‘Ya çok güzel olmuş. Sen mi seçtin?’ ‘Hayır, yok.’ ‘Ya?’ ‘Burhan yaptı.’ ‘Nasıl yani?’ ‘Basbayağı.’ ‘Sen seçmedin mi?’ ‘Hayır, ben seçmedim, Burhan yaptı’ diyorum ben ya, seçen o. Ondan sonra Adnan hoca, Adnan hoca gel ya dedim ya, burayı dedim bir gör de buraya dedim bir koltuk al sen. Millet zannediyor ki Adnan’ın dükkanına gideceğim de koltuk beğeneceğim de…Yok ya! Ama siz böyle yaşamazsınız. Adnan gönderiyor halısını da koltuğunu da. ‘Ya çok güzel olmuş!’ Diyorum Adnan gönderdi. ‘Nasıl yani?’
‘Basbayağı.’ ‘E sen gidip seçmedin mi?’ ‘Hayır.’ Hayır ama cebriyeye düşmeyin, teslimiyete düşün.
Cebriye gibi düşünme. Teslimiyet, bakın teslimiyet. Teslim ol. Teslim ol, bırak. O senin rengin neyse gelecek o. ‘Ah sevgilim! Derdim senin memnun olmandır. Senden başka derdim gamım olmasın. Gönlüm seninle dolsun isterim. Ne tarafa dönsem senin cemalini dilerim. isteyin isteğim olsun isterim, isterse celalin olsun, muradın muradım olsun isterim, istersen kemalin olsun.
“Onun her bir yıldızı yüzlerce hilalin kan diyetidir. Ona alemin ka-
nını dökmek helaldir.”
Burası karışık kuruşuk, biraz uzun. Saat 22.20 arkası yarın. Bu böyle yine telleri yakacak bir yer. Tabiri caizse biraz uğraştırıyor. O yüzden önümüzdeki hafta inşallah Allah izin verirse devam edeceğiz. Not düşmüşüm: Dilediğini nebi, resul edersin, dilediğini mürşit veli edersin. Dilediğini mümin edersin, dilediğini Kafdağı’na sultan edersin. Dilediğinin Sirüus’a postunu serersin. Dilediğinin kanından değirmen kurarsın dilediğinin gözyaşından değirmen kurarsın. Dilediğini aşk kadehinden içirir mecnun edersin, dileğini aziz eder nebilere dost edersin. Dilediğinizi zelil eder cehenneme odun edersin. Veren sensin vermeyen sen, alan sen! Dilediği olan dilemediği olmayan da sen’ diyelim, şimdilik sohbeti kapatalım. Önümüzdeki haftaya inşallah, bu tel yakıcı beyite geçeceğiz. Haklarınızı helal edin. El-Fatiha Canlı maassalavat. Amin. yayını kapattın mı? Bir şey ilan edeceğim hemen bir dakikalığına oturursanız tekrar canlı yayını açalım. Bu malum, cemaatle ders yapılma adabının üzerine ilaveler ettik. Yani ilaveler, ilk dergahın bizim başlangıçta okuduklarımızdı. Onlara ilaveler ettik bir iki orda sonradan yine aklıma geldi, ilave edeceklerim var. Bir de normal ders kağıtlarında bu bağışlamalarla alakalı eski silsileyi yazmadıydık daha önce. Onu normalde Adnan hoca, sen bilirsin yazalım ama dedi. Dedim yazalım Adnan hoca, tamam. Hani bir de hani dergah içerisinde de silsile belli olsun diye. Onları bir iki daha böyle eksik kalan yerler gördüm. Onları da tamamlayacağız. inşallah Allah’tan bir şey gelmezse onun üzerinde çalışıp tamamlamayı düşünüyorum. Onu tekrar yayınlayacağım. Özellikle şunu belirtmek istiyorum. Topluca cemaatle ders yapma adabını bütün kardeşler ezberlesinler ki toplu zikruhlarda neyin nerde ne çekileceğini onların da ezberinde olmuş olsun inşallah. Tekrar haklarınızı helal edin Allah razı olsun inşallah. Selamun aleyküm.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs, Sülûk, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı