Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1890-1899. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1890-1899. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 22/31

Mesnevî-i Şerîf 1890-1899. Beyitler Şerhi Hakkında

1890-1899. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim bizleri ve Ümmeti Muhammedi hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de, dünyanın herhangi bir yerinde zulüm altında inleyen Müslümanlara yardım etsin. Müslümanlara eziyet döken, Müslümanların kanını emen, Müslümanlara haksız hukuksuz davrananları Cenab-ı Hak kahru perişan eylesin. Onların makamlarını yerle yeksan eylesin. Onları dağıtsın, batırsın. Siyonist pis israil’i helak eylesin. Onların destekçilerini de helak eylesin. 1890. beyitten devam edeceğiz inşallah. En son okuduğumuz beyit:

‘Yüzbinlerce zıt, zıttını mahveder, sonra senin emrin yine onları varlık âlemine getirir. Aman Yarabbi! Her an yokluk aleminden varlık alemine katar katar yüzbinlerce kervan gelip durmakta.”

Burayı okumuşuz, şimdi bu gece de inşallah 1890. beyit:

“Hele her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar o uçsuz bucaksız derin denizde batar, yok olurlar. Yine sabah vakti o Allah’a mensup ruhlar ve akıllar, balıklar gibi denizden baş çıkarırlar.”

Her gece bütün ruhlar, bütün akıllar o derin denizde batar, yok olur yani o ili ölümden bahsedilir. Bu normalde bir kimsenin ecelinin gelip, ondan sonra o ecelle beraber tekrar yeniden kıyamet gününe kadar beklemesidir. Normalde hani tabir edilir ki büyük ölüm denir. Bir de küçük ölüm diye nitelendirilen ölüm vardır ki, o da her gecedir. O yüzden Zümer suresi, ayet

kırk ikide Cenab-ı Hak buyuruyor ki: ‘Allah ölüm anında ruhları alır. Ölmeyenin ise uykusunda.’ Yani bir kimse öleceği zaman, onun ruhunu alır. Ölmedi, devam ediyor hayatı, onun da uykusunda ölümünü alır. Ölmelerine hükmettiğini kendi yanında tutar, diğerlerini de belli bir süreye kadar yine salıverir. ‘Doğrusu bunda düşünen bir kavim için ayetler vardır.’ O yüzden bize Cenab-ı Hak normalde ne yapıyor? Bütün ruhları kendi emanına, kendi elinin altına alıyor. Bunların içerisinde ölmesine hükmettiğine ölmesine hükmediyor, ölümü yaşıyor onlar; yok ölmesine hükmetmediyse onu tekrar ne yapıyor? Bedene, sabah olunca veya uyanınca bedene tekrar onu ne yapıyor? iade ediyor tabiri caizse.

Tabi biz burada ruh en büyük handikap bu zaten yani dünya Adem var olduğundan beri bütün düşünen insanların üzerinde fikir yürüttüğü, kendince anlamaya çalıştığı, idrak etmeye çalıştığı Cenab-ı Hakkın hadisi kutsilerde Adem’i yarattıktan sonra, kendi ruhumdan ruh üfledim dediği bu ruh. Bütün feylesoflar, bütün dinler, bütün din mensupları, bunun üzerinde birçok fikirler yürütmüşler tarih boyunca ama bu fikirlerin hiçbirisi de bir sonuca ulaşmamış, çünkü bununla alakalı Cenab-ı Hakkın ayeti kerimesine göre çok az bilgi verilmiş. Cenab-ı Hak isra ayet 80’de: ‘Ey Muhammed, sana ruhtan soruyorlar, de ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.’ Bunu da soranlar kim? Yahudiler. Yahudiler, Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerini gördüklerinde, kendi kendilerine istişare ediyorlar. Buna bir soru soralım, bir şey soralım. Ne soralım diye kendi kendilerine, kendileri üç kişi, onlar kendi kendilerine tartışıyorlar. Şunu mu soralım bunu mu soralım falan diye, en sonunda diyorlar ki, ruhtan soralım ona çünkü işin içinden çıkılması en zor mesele bu. Bunu başka bir sahabe naklederken diyor ki, biz Peygamberle sallallahu ve sellem le beraberdik, o esnada üç tane Yahudi geldi, dediler ki ey Muhammed sana bir sorumuz var, o da sorun dedi ruh nedir diye sordular. Ruh nedir ki diye sorunca Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretleri bir an durdu. O sahabe diyor ki, ben diyor ona vahyin geldiğini anladım. Onun tersinden ben de diyor tabiri caizse hiç kıpırdayamadım. Yani vahiy öyle bir tesir etmiş orda ben de hiç kımıldayamadım, ben de hiçbir şey söyleyemedim, ben tabiri caizse ben de dondum kaldım diyor. Bir müddet böyle sessizlik oldu, ve Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretlerine vahyin geldiği ben anladım çünkü böyle sahabeler bunları yaşadılar, peygambere vahyin geldiği de delillenmiş oldu. Sahabeler de böyle hiç hareket edemediler, kımıldayamadılar, konuşamadılar, böyle üzerlerinde tabiri caizse cebri bir baskı oldu onların. Onlar da kımıldayamadılar. Orda hiç kimse kıpırdayamadı. Hiç kimse konuşamadı velhasılı kelam vahyin geldiği belli oldu ve Allah

Resulü sallallahu ve sellem hazretleri direk vahiy ile cevap verdi: ‘Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar, de ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.’

O yüzden bu konuda insanlara az bir bilgi verilmiş, bu az bir bilgi de herkesin konuşabileceği, söyleyebileceği bir şey değil. Ha şimdi tabi ayak takımı, avam takımı, bilmediğini hani anlatır, bilmiyor ya bilmediğinden çok anlatır. Bilse hiçbir şey anlatmaz. Çünkü bilgisinin çok az olduğunu anlar. Ama bu sonuç itibariyle, Allah’tan gelen vücudu, vücudu canlı gösteren, görmemize, duymamıza, hissetmemize vesile olan bir şey. Yani, buna normalde şu dememiz de mümkün değil, bir şey. imamı Azamdan Allah razı olsun, bu tür mevzuları ‘şey’, felsefî olarak ‘şey’i söyleyen o. Yani bir şey. Cenab-ı Hak ilk yarattığında bir şey yarattı, kendi ruhundan ve nurundan. imam-ı Azam bir şey der ona. Bu da onun gibi. Ruhla alakalı da bir şey. Bunu normalde bu da Rabbimin bileceği bir şeydir diyor. Ayeti kerime de öyle söylüyor. Öyle olunca ruh bu noktada bir şey ama hani bizim görmemiz, duymamız, ondan sonra hissetmemiz bu ruhla alakalı. Yoksa cesedi upuzun uzat vefat ettikten sonra, ne gözü görür ne kulağı duyar ne hisseder dokunduğunu hiçbir şey hissetmez, hiçbir şey bilmez. Ruh çekildiğinde vücut, etten kemikten yapılmış bir şey, orta yere kaldı. E ne olacak? Bir müddet sonra o da çürüyecek, gidecek. O zaman cesedin bir anlamı kalmadı. Cesede anlam katan Cenab-ı Hakk’ın üflemiş olduğu ruh. Anne karnında dört aylık olunca çocuk, çocuk, içerdeki cenin dört aylık olunca Cenab-ı Hak kendi ruhundan ona ruh üflüyor. Bakın dört aylık oluncaya kadar onda can var. Canla ruhu karıştırmayın. Onda can var veya uyuyorsunuz. Uyuduğunuzda can var ama ruh yok o esnada. Ruhun bedenle uyuduğunuzda ilişkisi var mı? Var ama uyuduğunuzda bedenle ilişkisi en minimize noktaya kadar, en düşük seviyeye kadar geliyor. En düşük seviyede uyuduğunuzda. O yüzden normalde mesela uyku problemi olan tam dinlendim diye düşünemez. Böyle uykusu tam düzenli değilse tam dinlenmez mesela o. Hep yorgun hisseder kendini. Sebep? O böyle vücut o manada tam böyle kendisini kapatmadı çünkü veyahut da böyle rüyası açık, hali açık dervişler yorgun kalırlar hep. Sebep? O çünkü o gece rüya devam eder, hal devam eder, yakaza devam eder.

Öyle olunca rüya, hal, yakaza devam ettiğinden dolayı o bir türlü o dinlenemez. O hep kendini yorgun hisseder. Sebep? Vücut böyle hiç bir güzel dinlenmedi çünkü, bir rahat bir saat, iki saat uyumadı, üç saat uyumadı. Üç saat uyusa, iki saat uyusa yetecek ona ama iki saat böyle uyuyamayınca bir türlü dinlemedi. Bu neden? O ruh ilişkiyi bedenle kesmedi çünkü. Hâl görüyor, akla çünkü mesaj olarak gönderiyor, rüya görüyor mesaj olarak

gönderiyor, yakazada bir şey görüyor mesaj olarak gönderiyor. Bu sefer dinlenmiyor o kimsenin aklı, beyni dinlenmiyor. Aklı, beyni dinlenmiş olsa dinlenecek o dinlenemiyor veyahut da bir meselede çok etkilendiniz, bir şeyi çok düşünüyorsunuz ya, boyna yoğunlaşıyorsunuz ona. Yoğunlaştığınız zaman beynin hani yandı diyorlar ya beyin devamlı onun üzerinde çalıştığından dolayı, karnınız acıkıyor hemen, acıktığınızı hissediyorsunuz. Sebep? Beyin enerjiyi aldı götürdü sizden. En fazla enerjiyi götüren beyindir, insan vücudunda enerjinin büyük bir çoğunluğunu beyin yer bitirir. O yüzden normalde hani böyle işte yakaza görenler, hal görenler, rüya görenler geceyi böyle dolu geçirdiyse o da, beyin onda normalde açlık hissettirir ona. O da yemek ister veya hani öğrenciler ders çalışırlar ya öğrenciler ders çalıştığından streslidir. Stres fazla olunca habire abur cubur bir şeyler yerler, hep yemek isterler abur cubur. Neden? O beyin onda yakıyor çünkü o açlık hissediyor. Şimdi, ruh. Biz tecelliyat olarak var olduğunu görüyoruz. Bakın, tecelliyat olarak yani nasıl Allah’ın bâtın ismi şerifi var, Bâtın ismi şerifinin arkasına zatını saklamış, insanın da bâtını ruhudur. insanda da bâtın ismi şerifinin arkasında ruh saklanır. Ruhun tecelliyatı var mıdır? Vardır, ama şu diyebiliyor muyuz? Hayır, diyemiyoruz ve düşünün, uyuduğumuzda aklımız da fikrimiz de düşüncemiz de hepsi de o deryaya, o denize battı. Ruhların bekletildiği bir alan var. Yani ruh, normalde senden ayrıldı, ayrıldığı zaman arı peteği gibi bir alanı var, direk oraya gidiyor. Direk! Şaşırmaca yok. Gelecek olan yani daha dünyaya gelmemiş olan ruhlar, diyelim ki burada arı peteği gibi yaşayanların normalde burda arı peteği gibi işte normalde ölmüş olanların ayrı bir yerde arı peteği gibi. Bir oda düşünün, bir odanın dört tarafında arı peteği gibi ruhlar var. Bir tarafında gelecek olanlar, bir tarafında geçmiş olanlar, bir tarafta da yaşayanlar var. Bir tarafta da velilerin, peygamberlerin, peygamberlerin velilerin ruhları var. O petek ayrı, özel. O özel o. O özel yer. E şimdi ordan da o gelecek olan velileri bilenler, o peteği görenler.

Hani Muhyittin ibni Arabi hazretleri diyor ya Allah müsaade etseydi diyor, ben diyor ‘kıyamete kadar gelecek olan bütün velileri anne-baba isimleriyle beraber söylerdim size’ diyor. Bunu nerden söylüyor? Oradaki petekten söylüyor. Tabii. O normal böyle sinemasıyla beraber duruyor orada. Onun annesi babası, gelmişi geçmişi geleceği, hepsi de orada, o peteğin içinde. Peygamberler de orada ve onların bu manada ruhları serbest olanlar. Bir de işin bu tarafı var. Nasıl serbest olanlar mesela? işte Abdülkadir Geylâni hazretlerinin ruhu serbest, peygamberlerin serbest, komple velilerin serbest, mürşidi kamil dediğimiz o büyük zatların serbest, zamanın kutupları serbest. Hepsi de serbest onlar. Onları görürken yine peteğin içinde görüyorsunuz

ama serbest. Hani meşhurdur ya, kıssa. Hani bu evliyalara karşı olanlar veliliğe karşı olanlar, bunları reddederler, olur mu böyle şeyler derler. Hani gelmiş ya dervişin birisi, demiş ki: ‘Akşam bizdeydi’ Abdulkadir Geylâni Hazretleri için. Ondan sonra ikincisi gelmiş, dergahın çavuşuna, ‘elhamdülillah’, demiş. “Ya akşam bizdeydi,” demiş. “Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on…kırk kişiye gitmiş Geylâni hazretleri”, iftara gidiyor bir de. Bakıyor dergahın çavuşu, kırk kişiye gitmiş. Dönüyor usulünce Geylâni hazretlerine, efendim diyor hikmeti nedir? “Dün gece 40 kişiye,” diyor. “Ziyarette bulunmuşsunuz” diyor, “iftar etmişsiniz”, dün gece,” diyor, “Cenab-ı Hakk’ın kadir ismi şerifi üzerimize tecelli etti, kırk değil,” diyor, “dört yüz kişi de davet etseydi dört yüzüne de giderdik,” diyor. Bu da ne? Bunlar bu seçilmişlerin ruhları. O yüzden ayeti kerimede de siz onlara ölü demeyiniz diyor, onları inkar etmeyin sakın. Bu inkar edilirse küfre düşürür çünkü onlar ölü değildir, onlar haydır, onlar diridir diyor ayet-i kerimede. Şehitler, peygamberler, veliler, mürşidi kamiller, evliyaların belli bir kısmı, beşinci esmadan sonra olanlar, beş ve beşten sonra olanlar, bunlar da Allah’ın izniyle diğerlerinden farklıdır.

O yüzden biz normalde ruhun tecelliyatını tanıyoruz. Ruhun kendisi suret olarak görünür mü? Evet. Bunu da not alalım bir tarafa. Suret olarak görünür. Aslında onun ruhunu görüyorsunuz ama suret bugünkü onun vücut şekline bürünmüş oluyor. Bunun bir çıt ilerisi vücudu görmüyorsun, siluet halinde görüyorsun. işte onun ruhu oluyor, siluet halinde. Bakın, beden yok, siluet halinde görüyorsun ama onun hani yine yüzünü tanımlıyorsun. Yüzünü tanımıyorsun, yüzünü hafif siluetimsi görüyorsun. Siluetimsi gördüğünde onu tanımlamış oluyorsun. Bu kim? Onu biliyorsun. Öbür türlü, o peteklerde de gördüğünde onların siluetlerini görüyorsun. Bakın, onların siluetlerini görüyorsun. Rabbim cümleye göstersin inşallah. O yüzden Cenab-ı Pir diyor ki: “Gece olunca bütün uykuya gitti. Uyuyunca ruhlar bedenden ayrıldı, kendi katlarına gittiler.” Bakın, kendi katlarına gittiler. Emmare, emmare katına, levvame levvame katına, mülhime mülhimeye, radiye radiyeye, mardiye mardiyeye, safiye safiyeye. Onların da katları farklı yani orda bir kargaşa yok, herkes kendi nefis katına gitti. Kendi nefis katına. Bir çıt daha ilerisini söyleyeyim, kendi hakikatine gitti. Yani mesela bazıları da vardır aslında hani beşinci makamda değildir o esnada ama o kimsenin hakikati beşinci makamdır. Ruh yine beşinci makama gidiyor onun aşağı gitmiyor ama adam burda dünya üzerinde baktığında yani üçüncü makamda dolaşıyor ama o ruh gece ondan ayrıldığında kendi hakikatteki makamına gidiyor. Asıl zulüm bu zaten.

Bir de işin bu tarafı var. Nasıl asıl zulüm bu? O aslında beşinci kata çıkacak kimse ama amellerinden dolayı üçte duruyor, ikide duruyor, dörtte duruyor fakat o gece olunca ruh beşinci makama gidiyor. Ruh için büyük bir zulüm, tekrar dünya üzerine indiğinde üçüncü makama iniyor, ikinci makama iniyor. O beden de bir makam çünkü. Orda o kabz hali yaşaması veya bir şeyden tat almaması veyahut da işte böyle kendi kendini boşlukta zannediyor, bir şeyden tat almıyor, böyle huysuzlanıyor…O aslında bedenin problemi. Neden? Ruh huysuz. Kendi katında değil çünkü kendi makamında değil. O normalde o bedende beşinci makama gelmiş olsa sakinleşecek, sükunete erecek rahatlayacak ama rahatlayamıyor. Sebep? Ya, tabiri caizse, çok özür dilerim ama yani nur bahçesinden nar bahçesine geldi. Nur bahçesinden geldi, necasetin içerisine oturdu, mecburiyetten oturdu, bu da ayrı bir zulümdür, Allah muhafaza eylesin. O yüzden Cenabı Hak der ki, “Ey nefis! Rabbine mutmain olarak dön. Geri kalan çünkü ruha geri kalan Cenab-ı Hakkın üflemiş olduğu ruha zulümdür. Bir insan, kendi nefsini kendisi, kendi nefsine zulmediyor. Kendisi kendisine zulmediyor. Oysa o dördüncü makama gelmesi lazım en azından ama gelmediğinden olayı zulmediyor. insanoğlu zalim kendine zulmeden ilk önce. insanoğlu zalim kendine zulmediyor ama bunu anlatsan da haykırsan da bağırsan da insanlarda çok fazla bir şey değişmiyor. insan gene yapacağını yapıyor, Allah muhafaza eylesin.

işte her gece ruhlar ne yapıyor? Normalde o deryaya, o denize üstadın dediğine göre ne yapıyor? Derin denizde batıyorlar, yok oluyorlar, orta yerde görünmüyorlar. Ne zaman ki o kimse uyandı, tekrar Cenab-ı Hak ruhları ne yapıyor? Bedenlerine tekrar onları gönderiyor. Tekrar, o kimse daha uyanırken daha kendine gelirken daha ruh anında geliyor. Peki enteresan bir şey bakın ayeti kerime: ‘Melekler ve ruh, elli bin dünya senesinin karşılığı olan bir günde çıkarlar. Melekler ve ruh, Allah’ın bahsetmiş olduğu, tayin etmiş olduğu o makama veyahut da ruhların bekletildiği yere, dünya senesiyle elli bin, dünya senesine göre elli bin yıllık yol katediyor. Elli bin yıllık. Biz yetmiş sene yaşıyoruz, öyle hızlı Cenabı Hak onları öyle hızlı. Bakın buna normalde matematiksel olarak yaklaşmak biraz zor. Kolay mı hocam? Elli bin yılı normalde matematiksel olarak nasıl hesaplarız? Mikrofon verin hocama. Hocam en sonunda matematiği bıraktım ya, ne bu diyecek ya, sohbete geliyorum matematik dışı şeyler oluyor burda, diyecek. Buyur hocam. Elli bin yılı normalde ne yapmamız lazım? Elli bin yılı günlere mi çarpacağız?

Matematikçi: “Efendim ilk önce insan bir günde ne kadar yürür, onu bulmamız lazım çünkü o zaman sanırım elli bin yıl insan yürüyüşüne göre ya da at yürüyüşüne göre mi artık bilmiyorum ama neye göre belirlenmesi lazım onu bulmamız gerekiyor. Yani insan mesela bir günde en fazla ne

kadar yol alabilir, daha sonra bunu senede bulmamız lazım. Ona göre hesab etmemiz gerekiyor mesafeyi.

Üstad: “Sen işi daha da arttırdın be hocam ya.”

Matematikçi: “Yani fizik açısından bakarsak böyle Efendim

Üstad: “Biz kestirmeden bir şey bulalım dedik ama yok, daha uzattın sen.

Matematikçi: “Yani eğer uzay zamanın katlanması, boyutlar arası geçiş gibi bir şey varsa o zaman sorun yok ama sizin anlattığınız şeylerle sanırım o boyutlar arasındaki geçiş biraz daha uyumlu gibi duruyor fakat bu fizikte çok temel daha doğrusu deneysel değil genelde teorik kalıyor.

Üstad: “Ben şöyle dedim hoca diyecek ki şimdi dedim elli bin yıl dedi-

ğin yer bir adım. Attın, elli bin yıl geldi. Öyle değil mi?

Matematikçi: “Aslında eğer boyut analizinden girersek doğru, öyle oluyor.

Üstad: “Yani işin kısasına gidelim hocam biz ya. Yani bir adım attın elli bin yıl oldu, bir adım daha attın ikinci elli bin yıl oldu. Öyle olmaz mı?

Matematikçi: işte sicim kuramı eğer doğruysa olur ama şu an sicim kuramı teorik yani deneysel değil. O açıdan ancak kuramlar açısından gidersek mantıklı. Yani sicim kuramını doğru kabul edip de eğer oradan yola çıkarsak,

Üstad: “Biz anladık ya sicim kralını şimdi! Değil mi çok anladık biz

yani, böyle aktı her tarafımızdan bizim şimdi bu.

Matematikçi: “Sicim kuramından daha önce bahsetmiştiniz efendim.

Üstad: “Ben mi bahsettim?”

Matematikçi: “Tekkedeki önceki tekkedeki yerde bahsetmiştiniz.

Üstad: “Hocam sarhoşmuşumdur o zaman ben.

Matematikçi: “Pandora’nın kutusu bazen açılıyor demiştiniz, orda muazzam şeyler olmuştu Efendim. Yani özür dilerim ama ben onu bildiğinizi, daha doğrusu ordaki sicim kuramından yürüyerek söylemiştim. Hakkınızı helal edin.

Üstad: “Helal olsun. Yok, ne kuramından bahsettiğimden haberim yok

hocam. Ne geldiyse çıkmış demek ki.

Matematikçi: “Efendim, eğer sicim kuramı doğruysa mesela, ben diyelim ki masanın üzerinde bir bakteri olsam benim için yani iki boyutlu olsam, benim için sadece sağ, sol, ön, arka vardır mesela. Yukarı ve aşağı yoktur. Siz bana mesela orda bir selam verseniz, mesela ses bana o bakteri gibi iki boyutlu olsam önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve içimden de gelir. Yani sizin anlattığınız, mesela cennetteki hitaba mahsus olarak da iç organlardan bile sesin gelmesi üst boyutlardan ancak açıklanabiliyor.

Doğal olarak burda hep gidiş sicim kuramına göre oluyor. Yani sicim kuramında on bir boyut gerekli, biz dünya hayatında üç boyut olarak buluyoruz, yedi kat semayı eklersek on boyut ve buna da zamanı eklersek on bir boyut oluyor. Yani şu ana kadar anlattığımız her şey sicim kuramıyla bağdaşıyor. Hatta siz kapıları çoğalttım demiştiniz geçen sohbetinizde, eğer sicim kuramı doğruysa, bu sefer sıfırların sürekli çoğalması gerekiyor. O da muhteşem bir şeydi.

Üstad: “Çoğalması gerekiyor, evet. Sıfırlar hep çoğalıyor.”

Matematikçi: “Aynen öyle. Eğer dünya uzay zaman genişliyorsa, diğer boyutların büzülmesi gerekiyor, bu da sıfırların muhakkak çoğalması gerekiyor ama biz bunu ölçemiyoruz, dünya hayatında en fazla işte en hızlı on üzeri eksi kırküçe kadar gidebiliyoruz, daha aşağısını ölçmemiz mümkün değil ancak dediğiniz gibi, alt boyutlara ne zaman ulaşabilirsek, belki o zaman olabilir.

Üstad: “Yani normalde bizdeki eksiklik şu, ben eksiklik olarak Allah affetsin, bize verilen o kadar, öyle söyleyeyim. Yani normalde hiçbir şey durmuyor durduğu yerde hepsi de büyüyor, genişliyor yani uzay da genişliyor komple. O çünkü o da durduğu yerde durmuyor, o yüzden zaman dediğimiz sıfatsal tecelliyat da durmuyor. O durmayınca zaman artı yaratma ve cemaliyet çok hızlı bir şekilde gidiyor hem. Öyle olunca bütün her şey zaman sıfatının üzerinde tecelli ediyor. Zaman sıfatının üzerinde tecelli edince dünya zaman birimleriyle ölçülemeyecek bir hızla gidiyor. O yüzden sıfırları çok çoğaltmamız lazım. Yani o sıfır yetmez yani, öyle söyleyeyim. Sonsuz sıfır koymamız lazım, yani sonsuz sıfır koymamız lazım ona. iş daha da arttı, büyüdü yani. Normalde sonsuz sıfır koymamız lazım, ona da yetişmemiz mümkün değil, bak ona da yetişmemiz mümkün değil ve o sonsuz sıfırlar üzerinde yürümemiz lazım. Öyle olunca bazı şeyler, bu zaman mefhumunun hızında yürümüyor. Mesela, örneğin insan zaman mefhumunun üzerinde şey olmuyor, hani o zaman mefhumunun üzerinde kainatın genişlemesi gibi insan genişlemiyor fakat insan şunu idrak ediyor, insanın manevi idraki, manevi idraki, bu genişlemeyi, bu büyümeyi idrak edecek hıza ulaşıyor. Bu şimdi yeni bir kavram, senin için. insan öyle bir maneviyatı, öyle bir mükemmellikte, harikuladelikte yaratılmış ki insan fizik olarak baktığımızda mikro bir alem ama manâ olarak baktığımızda makro bir alem ve insan manası o zaman tecelliyatını idrak edebilecek hale gelir. Bu da normal, dünyevi olarak dünya aklıyla işin içinden çıkılabilecek bir nokta değil. Bunu algılayabilecek yegane, tek varlık da insan ve bunu algılama noktasında melekler de buna yetişemiyor. Yani çünkü yaratılmış olan meleklerin kapasiteleri belli, kendi kapasitelerine göre aşağı kapasitede olan da var

yukarı kapasitede olan da var. Hani birisi, nerde bilgisayarcı Yunus nerde? Normalde mesela bir çip düşünün, o beş gigabayt mı diyorsunuz ona? Öyle mi deniliyor, beş gigabayt mı deniliyor? Beş gigabayt ama öbürkü yüz elli gigabayt. O en büyük gigabaytı ne ile tarif ediyorsunuz onları? Megabayt ve tarabayt. iş değişmiş demek. Evet, onun daha üstünü ne? Petabayt. Şimdi meleklerin de yaratılışı, işlevlerine göre böyle. Mesela cehennemdeki meleğin yaratılışı ve işlevi ile cennetteki meleğin yaratılışı ve işlevi aynı değil. Cennetin birinci katındaki meleğin yaradılışı ve işleviyle yedinci kattaki meleğin yaradılışı ve işlevi aynı değil veya Cebrail aleyhisselamın yaratılışı ve işleyişi ile birinci kat semayı tutan meleğin yaratılışı ve işlevi aynı değil. Melekler de kendi içlerinde yaratılıştan faziletleri var, mesela en yüksek faziletli Cebrail aleyhisselam, Cebrail aleyhisselam Miraç’ta bir yere kadar gitti, bundan sonrasında gidemem dedi çünkü yaratılış olarak işlevi oraya kadardı. Ondan sonrasını ise Cenab-ı Peygamber (s.a.v) hazretleri kendisi yürüdü.

Bakın bu yürüyüşün ne kadar nasıl olduğunu, ne derecede olduğunu, kaç bin yıllık olduğunu, bak bundan sonraki yürüyüşün, yani biz normalde israyı zamansal olarak hesaplamamız mümkün örneğin ama ondan sonra miracı hesaplamamız mümkün değil. Yani sadece ruhlar âlemine gidecek olan ellibin yıl dünya senesi ile. Yani normalde şimdi hocam matematiksel olarak toparlayamadı ilk etapta, elli bin yıl dünya yılı olarak. O zaman bir gün kaç saat? Yirmi dört saat, hesaplayacağız ir ayı bulacağız, hesaplayacağız bir yılı bulacağız, hesaplayacağız elli bin yılı bulacağız. (Benimki şey matematiği hocam, benimki dört çarpı dört. Sıkıntı yok, sıkıntı yok, gayet doğru efendim. Ben de mecburen ordan gideceğim.) Tamam. Yani normalde bulacak olduğumuz şey bu bizim. Yani bunu elli bin yılla çarpacaksınız. Çarpacaksın boyna şimdi. Gün 24 saat, çarptın 30 gün, yıllık bu kadar yaptı, aylık bu kadar yaptı, çarptı 12, yıllık bu kadar yaptı, çarpı 50.000 yıl yapacaksın. Ondan sonra sana bir saat verecek, yani o saati neyle, nasıl katedersin? Bir de uyudun, katetti. Uyandın o mesafe tekrar geldi, bunun matematiksel olarak hani uyanma esnasını düşündüğünüzde ve uyuma esnasını da düşündüğünüzde, yani ben kendi uyumamla uyanmamı örneklemeyeyim ama bizim Seyit Taş’ın uyumasını örnekleyebilirim yakinen gördüğüm için. Ne yaptı mesela? Seyit Taş’a yastığı böyle tepeden göster, yani yastığa on santim kaldı, horlamaya başlıyor, hacı diyorum daha kafanı tam koymadın, nasıl uyudun diyorum ben, bakıyor bana gülüyor. Ya diyorum ne kadar güzel diyorum ya böyle uyuyabilmek. O zaten bit uyudu mu bize uyku yok yani mübarek bütün oteli ayağa kaldırıyor zaten. Mesela onun uyuma zamanıyla benim uyuma zamanım aynı değil, benimki sıkıntı, benimki damelli yol gidiyor. Uzuyor benim yol. Neden? Uyumam benim çabuk keskin değil hemen.

Uyanmam çok çabuk ama uyumam çok çabuk değil, sıkıntı var burda. Mesela, o mesafeyi de kat etmek, o mesafeyi hesaplamak da mümkün değil. Bir kimse uyudu, ruh, elli bin yıllık bir mesafeyi katetti gitti. Uyandı, daha artık saniyenin bilmem kaçta kaçı zaman biriminde, tık, vücuda girdi tekrar. Vücuda tekrar girdi. Bunu hesaplamak biraz daha sıkıntılı. işte bu zaman zarfında Hazreti Pir diyor ki bu ruhlar diyor komple geceleyin o deryaya dalarlar, oraya gömülürler, sen hiçbir şey göremezsin. Sabah olduğunda da diyor, onların hepsi de ne yapar? Hepsi de tekrar yeniden vücutlara geri döner. Aynı idrakle, aynı akılla, aynı hafızayla geri döner. Bakın, aynı hafızayla geri döner ve aynı hafızayla geri döner, uyanır uyanmaz etrafını tanır.

Mesela beyinsel problemi var ise bir kimsenin, bu da Abdullah’ı ilgilendiriyor, beynindeki o ruhun tecelliyatıyla alakalı şimdi sizin anlayacağınız şekilde nur diyelim biz, enerji diyelim, beyinde eğer bazı yerlerde hasar, tembellik var ise oraya direkt henüz daha tecelliyat gitmediğinden o böyle bir an etrafına saf saf bakabilir ben nerdeyim diye. Sebep? Hafıza tam yerleşmedi ona, tam yerine oturmadı, tam işlevini yerine getirmedi, dosyaları açmadı. Dosyaları açmadığından dolayı baktı, ben nerdeyim dedi. Ya da o kimse elinde tespih, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, tak, farklı bir perdeye geçti. O perdede la ilahe illallah devam etti, oraya karşı bir aşinalık oldu, bir aidiyet kesbetti, farklı bir perdede. O kendince onu hani çok uzun bir zaman gibi gördü onu. Halbuki çok uzun bir zaman değil. Ruh bedenden ayrıldı, bedenden ayrılır ayrılmaz farklı bir perdeye geçti, farklı bir perdeye geçince oraya aşinalık, oraya aşina oldu. O aşinalığı kesbedince sanki oraya aitmiş gibi gördü kendini ve o esnada o kimse yakazadan kurtuldu, tak, kendine geldi, ben nerdeyim diye etrafına bakmaya başladı. O esnada erkek ders yapıyor, etrafına böyle hani nerdeyim diye baktı, eşi de onu yakaladı. Eyvah! Bizim adam gitti, dedi! Demedim mi ben sana tarikata gitme kafayı yiyeceksin diye muhabbet başladı veya aynı şey kadında yaşandı. Kadın ders çekiyordu, la ilahe illallah, la ilahe illallah, namazdan sonra, sabah namazından sonra, adam da sabah namazını kıldı, öyle oyalanıyor. Kadın bir kendine geldi, baktı, hatta adam yanında. Adama tuhaf tuhaf baktı, hani sen nesin, kimsin, nerden geldin yanıma gibisinden. Adama öyle bakınca adam dedi ki tamam, bu beni aldatıyor. Ertesi gün mahkemeye. Ne oldu? Karım beni aldatıyor. Ne oldu? Tuhaf tuhaf baktı, bana eşim gibi bakmadı. Şimdi o esnada o aslında farklı bir perdeye geçti. Farklı bir perdeye geçerken de o farklı perde hangi makamda? Birinci kat semada mı, ikinci katta mı, üçüncü katta mı, dörtte mi, beşte mi, altıda mı, yedide mi, cennette mi, nereye gitti ruh o esnada ve gittiği zaman oraya böyle bir aidiyet kesbetti, kendine geldi, şaşkınlaştı.

Bunları kitaplarda bulmanız mümkün değil. O arada, bu gidiş gelişlerin mesafesini ve zamanını hesaplamak mümkün değil. Şimdi, cennet belirli bir şeyde yaratılmış, cennet de büyütülmekte. Şimdi cehennem de yaratılmış, cehennem de büyütülmekte. Bunlar tabii mana olarak biz bunları söyleyelim yani çünkü cennetlik olanlar çoğaldıkça cennet de büyümekte. Cehennemlik olanlar da çoğalıyor, cehennem de büyüyor. Arşı alâ genişliyor, çok hızlı bir şekilde gelişiyor, çok hızlı bir şekilde büyüyor. Bunların hızına yetişme, yetişebilecek, hızını ölçümleyebilecek de benim bildiğim yok. Bakın, benim bildiğim yok. işte ruhlar da o petek misali, kendi katlarına gidip gelirlerken 50.000 yıllık bir yol kat ediyorlar, dünya yılıyla. 50.000 yıllık. Ve bu 50.000 yıllık yolu katederken hedef hiç değişmiyor çünkü bir manevi böyle hortum gibi, boru gibi insanların omuriliğinden itibaren oraya bir kanal var, ruhlar alemine. O kanalı kullanıyor ruhlar. Bütün herkesin ruhları. O kanal artık böyle zaman üstü bir şey ve o kanalı tarif etmek de mümkün değil. Öyle bir hızla gidiyor ki o, ona o hızla yetişmek de mümkün değil. Bakın, o hıza yetişmek de mümkün değil. Ancak bunu nasıl idrak edebilirsiniz yani o yakaza halinde veya halde Cenab-ı Hakkın lutfetmesi, ikram etmesi lazım ki kendi ruhunuzu kendiniz seyredin. Bunu seyrettiğinizde de zaten siz tamam oldunuz diyeceğim zaten. Normalde onu böyle o seyir anında ama bir başka bir ben çıktı, bir başka bir ben daha çıktı, bütün benler bir beni takip etti falan, bunlar farklı şeyler ama ruhun hızına ulaşmak, onu yakalamak biraz Allah muhafaza eylesin zor bir şey ve normalde tabii bütün bu şeyin içerisinde bir de melek de değil insan da değil bir kısım varlıklar var. O varlıklar da çok hızlı. Şimdi meleklerin hızları kendi yaratılış fıtratlarına göre, onların da kendi içlerinde hızlı ve kendilerine göre kıyasladığımızda yavaş olanları da var ama insanla melek arası diyebileceğimiz cinni de değil bunlar, farklı bir varlık var, bu varlıklar da kendi içlerinde sınıf sınıf. Mesela onlar da bazı meleklerden çok hızlı ama insanların velilerini, mürşidi kamillerini, peygamberlerini geçebiliyorlar mı? Hayır. Bir de onların hızı var. Bu iş başka yerlere gidecek şimdi, kapatalım biz burda bu işi, tamam. Yan taraftan kapatalım işareti geldi.

“Güz mevsiminde o yüzbinlerce dallar, yapraklar bozguna uğrayıp ölüm denizine giderler. Kara kuzgun; yaslılar gibi siyahlar giyinerek bağlarda yeşilliklerin matemini tutar.”

Yani sonbahar ve kış geldiğinde, güz dediği sonbahar ve kış, sonbahar, kış geldiğinde baktığınız zaman o yeşillikler, bağlar, bahçeler hepsi de sararır, otlar, çöpler hepsi de sararır, kurur, gider. Ardından kar yağar, soğuk olur, bir bakarsınız topraklar çırçıplak kalır, yani baktığınız zaman üzerinde hiçbir bitki yoktur, bitkiler tabiri caizse toprağın içerisine gömülür gider. Bütün her şey güz mevsimi geldiğinde veya sonbahar ve kış geldiğinde,

yeşillikler meşillikler, hepsi de gider, meyve ağaçları yapraklarını döker, yapraklarını dökmeyenler de var ama o bitkiler hepsi de ne olur, yok olur. Bunu en güzel çok iyi tabir eden bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin haşır risalesi. O böyle bunu belagatli bir şekilde anlatır haşır risalesinde. Der ki işte baktığınız zaman bağlar, bahçeler, bütün hepsi de kurur hepsi de yerle yeksan olur, bahar geldiğinde Cenab-ı Hak onları yeniden ihya eder der. Aynı şekilde burada, Hazreti Pir de diyor ki güz mevsiminde yüz binlerce dallar, yapraklar bozguna uğrayıp ölüm denizine giderler ve onlar normalde ne yapar? Bahar gelince tekrar neşvü neva olur. Aynı şey insanlar için de geçerlidir. insan da sonbahar, kış geldiğinde ne yapar? Doğdu, büyüdü, yaşadı, sonbaharı, kışı gördü, öldü. Onun için bahar ne zamandır? Kıyamet. Kıyamet gününde ne olacak? Yeniden hepsi de neşvü neva bulacak, yeniden hepsi de diriltilecek ve o bitkiler, ağaçlar, gözden kayboldu, onlar yok hükmünde değil, onları yok hükmünde de göremeyiz. Sebep? Bahar geldiğinde yeniden çünkü neşvü neva bulacak, yeniden onlar çıkacak. Aynı insanı da öyle göremeyiz. insan içinde ne oldu? Cenab-ı Hak, bütün varlığı karanlıkta yarattı, insanları da karanlıkta yarattı, sonra da insanları ne yaptı? Tekrar ruhlar âleminden emir alemine, ordan dünyaya, dünyadan anne karnına, anne karnından çıktı, insanoğlu yaşadı, büyüdü, yaşadı, öldü. Öldüğü zaman yok mu oldu? Hayır, toprağa gömüldü, bitkiler gibi toprağa gömüldü. Çiçek gibi buğday gibi, toprağa gömüldü. Ne zaman çıkacak tekrar? Tekrar mahşerde çıkacak.

Kıyametten sonra sur üflendi, sur üflendiğinde herkes topraktan ne ya-

pacak? Tekrar başını kaldıracak, çıkacak.

Varlık köyünün sahibinden yokluğa, ‘yediklerini geri ver’ diye tekrar ferman çıkar. Ey kara ölüm! Nebattan ilaç olacak otlardan, köklerden, yapraklardan ne yedinse geri ver diye emredilir.”

Cenabı Hak ferman eder. Ferman edince ne yapar? Bahar mevsimi geldi, bütün hepsine der ki ne aldıysan toprağa, hepsini geri verir. Toprak ne yapar? Hepsini geri verir bahar gelince ve her yer yeşillenir, her yere taze bir can gelir. Bir bakarsın yapraklarını dökmüş olan ağaç yeniden yaprak vermiş, yeniden meyve vermiş, yeniden çiçek açmış, çiçekten sonra meyveye dönmüş. Bakmışsınız, yeniden neşvüneva etmiş. Aynı şey insan için de geçerlidir. Bir serenomi var, insan o hale gelir. Bir de insanın manevi ölümü vardır. insan haramlara girer, küfre düşer, manen ölür. Manen ölünce o böyle meyvesiz, yapraksız bir ağaca benzer, kuru bir ağaca benzer. Hiçbir şeye benzemez. iman, islam, islam’ı yaşamak, o kimsede yeniden bir hayat oluşturur, artık o kimse küfürdeydi, küfürden imana geçti, imana geçince o yeşillendi. O meyve vermeye başladı. O artık normalde yeniden neşvüneva buldu. O yüzden imandan küfürden, imana geçenin eski hayatı, küfür

hayatı, silindi. Hatta küfür hayatında ne yaptıysa, hepsi de hayra çevrildi, hepsi de sevaba çevrildi, ona yeni bir hayat verildi. O baharı yaşıyor artık. Bakın, yeni bir baharı yaşıyor. Küfürden, çünkü ne yaptı? islam’a geçti. Haramdan, helâla geçti. Zikirsizlikten, zikre geçti. Kur’ansızlıktan, Kur’ana geçti. Yeniden bahar oldu, yeniden hayat oldu, yeniden gençleşti, yeniden neşvüneva buldu. Artık o kara ölümden geri döndü. ‘Ey ashabım, size ölü ile de diri arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulallah! Allah’ı zikredenler diri, Allah’ı zikretmeyenler ölü gibidir. O zaman o zikrullahla tanıştı. Yeniden ne oldu? Dirileşti

“Kardeş bir an için aklını başına al. Sende de her an hazan ve bahar var. Gönül bahçesinin yemyeşil terütaze goncalar, güller, serviler ve yaseminlerle dolu olduğunu gör.”

Hazan sonbahar demek, başka bir anlamı da hani böyle sararmış, solmuş demek hazanın. Hazan, hani işte hazan gibi olmuş, yüzü hazan gibi yüzü hazan olmuş denildiğinde, yüzü sararmış, solmuş, insana söylendiğinde. E, biz bağa bahçeye söylediğimizde, sonbahar demek, sararıp solmak. Yani o kimsenin normalde sararıp solması

işte Hazreti Pir diyor ki, kardeş, bir an için aklını başına al. Sende de her an hazan ve bahar var, sende de her an solma ve yeniden yeşerme var. Bunu çok farklı manalarda anlamamız mümkün. Her an sonbahar var, her an sende ölümle karşılaşıyorsun. Yani her nefeste Cenab-ı Hak senin nefesini alıyor, her nefeste yeniden veriyor. Sen nefesi verdiğinde, senin canını veriyor, canını alıyor. Sen nefesi aldığında, yeniden can veriyor. Her an seni öldürüp, her an seni diriltiyor. Sen bunun farkında değilsin. Sen her an hazanı ve her an baharı yaşıyorsun ve hazanı ve baharı yaşamak tam olarak kemâle ermemiş olan Müslümanların, müminlerin halidir. Çünkü kemâle ermemiş olan bir Müslüman kabz ve bast halinde yaşar. Kabz hali onun için ölüm, yani hazan, bast hali ise onun yeniden dirilmesi gibi yeniden feraha kavuşması gibidir. Bu ne zamana kadar? Bu, ta kemâle erinceye kadar böyle devam eder. Bir kısım ehli sufi, bu kabz ve bast halinin, ölünceye kadar devam edeceğini söyler. Böyle değildir işin doğrusu. işin hakikati nedir? işin hakikati, kabz ve bast, hali avam Müslümanlar için veya belli bir makama gelememiş Müslümanlar içindir. Eğer belli bir noktaya geldiyse, o kimse, o kimsede kabz hali görülmez. Kabz hali görünen kimse eksiktir, noksandır. Eksik ve noksanlığından dolayı kabz hali yaşar. Sufiler kabız hali yaşar mı? Seyr-i sülûkta, sufiler kabz hali yaşarlar. Biraz şatahat olacak burası ama hamdolsun bizde yaşanmaz hiç kimsede. Bizim kardeşlerimizde kabz hali yoktur. Bizim kardeşlerimizde kabz halinin olmayışı farklı bir sebebidir. O da şatahata gireceği için susayım.

Yani bizim kardeşler kendi kendilerine “Ben kabz halindeyim” zanneder. Kendi kendine zanneder, o da böyle bir günah işlemiştir, hata işlemiştir, yanlışlık yapmıştır. O günahtan, hatadan, kusurdan dolayı, kabz halindeyim diye görür. Halbuki hatasından, günahından dolayıdır. Kabz hali manevi bir şeydir, bir perdede kalmakla alakalıdır. Yani o kimse, belli bir perdeye geldi; emmare levvame, mülhimeye geldi, mülhimede kaldı, mülhimede kalınca, kabz hali yaşadı. Herkes bunu böyle anlatır. Böyle değildir bizde. Bunun altını çizeyim. Bizde kabz hali yaşanmaz. Bizde, günahı kebair işlediyse o kimse ve o günahı kebairde kaldıysa, tövbe etmediyse, içine darlık gelir. Bu kabz hâli değildir. Bir kimse, dördüncü esmaya gelir, orda beşe çıkmak için mücadele ediyordur, kabz hâli yaşamaz. Dördüncü makamın halini yaşar o. O kabz hâli değildir. O bir kimse günahı kebair işlediğinde bizim kardeşlerimiz onu kabz hali olarak görür. Bir günahı kebair işledi, kalbinde bir darlık hissetti, gönlünde bir darlık hissetti, farkında yapmış olduğu hatanın. Yapmış olduğu yanlışlığın farkında, onu düzeltmenin yolu çok basit. Yani kime karşı yaptı? ilhan’a karşı yaptı. ilhan’ı gördüğünde, hemen ilhan’a diyecek ki “ilhan hakkını helal et ya, ben sana karşı yanlış davrandım, eksik davrandım, kusura bakma, hakkını helal et.” Bitecek orda o mesele ve hemen, anında, size yol olsun bu, anında Allah rızası için iki rekat namaz kıl, tövbe et, Allah’a yalvar, gözyaşı dök. Bitti! Bakın, bitti. Ama sen bunu böyle yol haline getir dediğimde, tövbeyi yol haline getir, günah işlemeyi değil. Yine yaptın, bu bir insanın kendi kendine yaptıkları var bir de başkasına yaptıkları var. Başkasına yaptıkları çok sıkıntılı. Dervişi engelleyen, dervişin önünü tıkayan, başkasına yaptıkları. Eşine, çocuğuna, arkadaşına, derviş kardeşine, iş yaptığı insanlara, etrafa, yolda, trafikte hiçbir şeyden habersiz gidip gelene, etrafındaki insanlara yaptıklarına, burdan dervişler kaybediyor ve bu bütün dünyaya kibirliliği deccaliyet pompalıyor. Bütün dünyaya! Hristiyanına, Yahudisine, dinlisine, dinsizine, Müslümanına da kibirlilik akıp gidiyor insanlarda. Bakıyorum ben böyle, kibirlilik akıyor insanlardan. Burdan çok dervişlerin önünü kesiyor.

Kibirlenme kardeşim! Ya git helalleş, git özür dile, git kendini haklı göreceğim diye uğraşma. Bu dünya haklı göreceğim yeri değil sufi için, derviş için. Yani bakıyorsun şimdi insanlara, annesine karşı haklı, babasına karşı haklı, zakirine karşı haklı, şeyhine karşı haklı…. Biraz daha küstahlaşıyor, Peygamberine bile haklı, neden bunu böyle yapmış ki! Biraz daha küstahlaşıyor, Allah’a bile haklı, Allah’la çatışıyor! Küstahlık zirvede, kibir zirvede, e dervişlik, kalmıyor. O yapmış olduğu, o ama fikrî günahlar ama amelî günahlar onun önüne çıkıyor, o da kendi kendini bir şey zannediyor, kabz hali oldum herhalde diyor ben diyor. Ya sen ne günahı kebairini kabza bağladın ki! Ama o baba derviş ya, o kabz haline girdi. Ya bu

ara kabz halindeyim, estağfurullah el azim! Yani bunu konuşuyor ya, bu da küstahlık. Kendi kendine hükmetti çünkü. Tabi ya, senin başındaki şeyh mi canım? Övendirek gibi bile değil, övendirek bile bir işe yarıyor. Övendireği bilir misiniz siz? Bilmiyor mu övendireği kimse? Hayvanları çok affedersiniz dürtüklemek için kullanılan bir sopa. Ha, senin şeyhin de öyle işte. Övendirek gibi bir şey! Öyle ya, o kabz halinde, şeyhi anlamadı onun kabz halinde olduğunu. Ha fazla maneviyatlıydı ya, bir anda o geldi, tıkandı bir yerde. Vah vah vah vah vah vah! Şeyhi de onun tıkandığını görmedi, o orada kabz halinde kaldı! Bir çıt daha ileri, beni hususi kabz halinde bırakıyor. Ben yetişirsem bir şeyh olacağım diye korkuyor! Bak, bu muhabbet şeyh efendinin zamanından. Bir çıt da bizim zamanımızdan birisi ile alakalı. Şeyh efendinin zamanından örnekliyorum, bunu bir de bana söylüyor. Ne oldu, dedim. Sen yani zikrullahta Geylâni hazretleri senin elinden tuttu da farklı bir perdeye götürdü de şeyhin senin önüne mi geçti dedim, ne oldu dedim. Yani Geylâni hazretleri senin elinden tuttu, perdeden perdeye geçiriyordu, tanıtıyordu sana. Bak evladım, burası birinci semadır, burda filanca peygamber yaşar, burda filanca melekler yaşar, bunların esmaları şudur, bunun şu katındaki melekler şu işi yapar, esması budur, dinle bak esmalarını…Bunları mı yaşadın, dedin. Ses yok abi, bunlar mı yaşanıyor, dedi. Günaydın, dedim kendi. Bunları mı yaşadın dedim, ses yok. Abi bunlar mı yaşanıyor dedi, günaydın dedim. Sen daha bunları yaşamadan hangi kabz halinden bahsedeceksin?

Hangi kabz halinden bahsedeceksin? (Geldiler mi yoksa, bir ses geldi, duymadın mı? Çat dedi ya, duymadın mı! Ayy. işin içerisine biraz da böyle şey katalım, var ya derste o geldi aklıma şimdi. Efendim derse katıldık mı, bekliyor, bekliyor, ‘hııımmm, katılmışın evladım” diyor ya! Lazım ara sıra!) Şimdi o kimse kendisini kabz halinde görüyor zannediyor. Oysa onda kabz hali yok. O günahı kebairlerden dolayı onu yaşıyor. Kimbilir kimin kalbini kırdı, kimin ayağına bastı, kime sert davrandı, kime karşı kötü davrandı? Bu onun, onu engelleyen şey bu. Ben de bangır bangır bağırıyorum dervişlere, yapmayın, etmeyin, birbirinize kötü davranmayın, tepeden davranmayın. Sebebi ne? Ya yolda kalıyorsunuz? Kimisi topal oluyor, kimisi batıyor çukurun içine. E başlıyor artık efendim, filanca kardeşim burda kaldı. E kaldı. Söylüyorum, bağırıyorum, yapmayın, diyorum. Yapıyor! Biz de bırakmak istemiyoruz kimseyi. Hani geldi ya, sahabeden bir kimse. Dedi ki: “Ya Resulallah, ben seninle beraber olmak istiyorum öbür tarafta. Ona dedi ki o zaman bana yardımcı ol. Yani sen dinini yaşa, namazını kıl, orucunu tut, islamı dosdoğru yaşa, bana yardımcı ol. E mübarek insanlar, yardımcı olun! Resulullah sallallahu ve sellem e yardımcı olun, haramlardan uzak

tutun, kendinizi beraber olacaksanız. E şimdi o kabz hali değil. işin bir de tabi bu tarafı var.

Yani normalde Hazreti Pir burda: “Sende de her an hazan var, sende de her an bahar var,” dediğinde normalde dervişlerin halini anlatıyor herhalde Allahu alem çünkü neden? Her an hazan ve baharı yaşayan o kimse aslında tam olgunlaşmamış bir sufiyi anlatıyor. Onun kalbinde her an hazan ve bahar var. Yani, canını sıkan bir şey oldu, hazan oldu. O sevindi, bir şey oldu, bahar oldu veyahut da böyle tecelliyata mazhar oldu, bahar oldu, tecelliyat kesildi, hazan oldu. Yani, işte rüyası açıktı, onun için bahar oldu, rüya kapandı, onun için hazan oldu. Hali açıktı, onun için bahardı, hal kapandı, hazan oldu. Hatta, namaza böyle bir coşkuyla kılıyordu. O coşkuyu kaybetti, hazan oldu. Şimdi, dervişler böyle halden hale geçerler mi? Halden hale geçerler. Bahar oldu. Oooo! Oruçtan zevk aldı, tat aldı. Oruçtu, oruca oruç eklemek istiyor, bundan tat aldı, lezzet aldı, bahar oldu. Namaza namaz katmak istiyor, bundan lezzet aldı, tat aldı. O zikrullahtan hiç ayrılmak istemiyor. Böyle gündüz, gün ışımasın, günün ışımasını bile istemiyor. Neden? Ne güzel tevhidi yakalamış gidiyor la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah. Gidiyor. O gün ışısın dahi istemiyor. Bahar oldu, bakın bahar oldu. Bunların hepsi de dervişlerin üzerinde yaşayabileceği haller ve o böyle olunca da ne oldu? Onun gönül bahçesi bu, buradan kurtuldu.

Bakın, bunlar bitti, artık onun gönül bahçesine hazan hiç uğramadı. Kemale erdi. Kemalle erince onun gönül bahçesi gül bahçesi oldu. Orda sonbahar yok, orda kış yok, orda kar yok, orda tufan yok. Orda goncalar var, orda güller var, orda serviler var, orda melekler dolaşıyorlar, orda peygamberler dolaşıyor, orda Cenab-ı Hakkın Cemal sıfatının farklı farklı tecelliyatları var. Hazreti Muhammed’i Mustafa’yla dostluk kurulmuş, peygamberlerle dostluk kurulmuş. Onun gönül dünyası artık hep taze bahar, gönül dünyası. Ona kabz yok, ona sonbahar yok. O sonbaharları bitirdi, yaşadı. O kışı yaşadı. O sonbaharı da kışı da yaşadı, o bahara ulaştı. Artık ona bir daha geri dönüş, yani bir daha tekrar sonbahar yok, ona geri dönüş bir daha kış yok artık. Onun geri dönüşü hep bahar, onun geri dönüşü hep gül bahçesi, onun geri dönüşü hep nergis koklamak, onun geri dönüşü artık hep cemaliyatın tecelliyatlarına gark olmak. Artık o cemaliyetin tecelliyatından tecelliyatına her an gark olmakta.

“Yaprakların çokluğundan dal gizlenmiş, güllerin fazlalığından kır ve

köşk görünmüyor.”

O tecelliyatlarının içerisine dalmış, artık tecelli fiyatlarının içerisine dalınca, her yer yemyeşil, her yer bahar bahçesi, her yer terütaze. Gönül onun coşmuş. Cenab-ı Hakkın sıfatsal tecelliyatlarından tecelliyatlarına geçip

gitmekte. Öyle olunca artık onda ne köşk ne saray ne ağaç ne dal ne budak hiçbir şey onun gözünde yok. Onun gözünde bir tek “O” var.

“Akl-ı külden gelen bu sözler de o gül bahçesinin, o servi ve sümbül-

lerin kokusudur.”

Artık o akl-ı külle erişmiş, Aklı kül dediğimiz zaman bu böyle Cenab-ı Hakkın hususi kendine seçtiği kulların aklıdır. Bir tırmalayaraktan gelen kullar vardır, bir de Cenab-ı Hakkın ezelde, ilmi ilahisinde kendine seçtiği kullar vardır. Bunlar, hani Şûra Suresi, oniki veya onüçtür, bakıverin ona. Şûra Suresi oniki veya onüçtür o. Bu normalde hani ordaki ayeti kerime şudur: ‘Allah dilediğini kendine seçer’ der. Dilediğini! Burda bir kimse seçilmedi deyip de kendi kendini kahru perişan eylemesin. Bu o kimsenin seçildiğinin de farkında değildir. O ilmi ilahide peygamberler seçilmiştir, böyle, ilmi ilahide peygamberler seçilmiştir! ilmi ilahiden peygamber, gerçek manada peygamber varisleri, zamanın kutupları ve zamanın normalde üçleri, beşleri, hadi yedileri de katalım içine, hadi kırkları da katalım, merhamet, rahmet yayalım. Bunlar ilmi ezelden seçilmiş olanlardır, ve Allah bunları kendisine seçmiştir. Bu kendisine seçmiş olduğunun ilmi, diğerlerinin ilmine benzemez. Bunlarda ilmü ledün vardır. O yüzden akl-ı kül sahibi oldu denir bunlara ve birisi de kalkıp da hiç kendisini akl-ı külden de görmesin. O seçilmişlerin ilmine sahiptir. Hani peygamberini seçti, yani oturup rahlede kitap okumadı. Hiçbir peygamber okumadı. Hiçbir peygamber medresede yetişmedi. Hiçbir peygamber havralarda, kiliselerde yetişmedi, hiçbir peygamber ibadethanelerde yetişmedi. Hiçbirisi de. Cenab-ı Hak hepsini de bizatihi kendisi seçti. Kendisi seçti, kendisine seçti! Kendisi kendisine seçti. Akl-ı Kül sahibidir onlar. işte o peygamberlerin ümmetlerinden de kendisinin seçtikleri var. Onlar da dini ayakta tutsun. Peygamber varisi olanlar. Onlar da ne? Zamanın kutupları.

Aslında işin hakikati zamanın kutuplarıdır. Yani birler ve üçlerdir. Beşlerde de ilmü ledün vardır, yedilerde de vardır, kırklarda da vardır ama birin ve üçünkü gibi değildir. Onlar da o hale geldiklerinde o ilmü ledünün hakikatine ulaşırlar, akl-ı külün hakikatine ulaşırlar, ama o hale gelinceye kadar onlarda akl-ı kül olmaz. O hale gelinceye kadar onlarda akl-ı kül olmaz. Dervişlerin küstahları vardır, cahilleri vardır, onlar da kalkarlar, böyle süslü sözler söylerler sanki o haldeymiş gibi! Onlar var ya, onlar mahşer gününde helak olacaklar, olmadıkları bir şeyi olmuş gibi gösterdikleri için ulaşamadıkları bir şeyi kendilerine ulaşmış gösterdikleri için. Onların sonları çok kötü. Allah muhafaza eylesin. O yüzden böyle oldum demekle olmaz bu işler ama iş küstahlığa varınca, kibirliliğe varınca heva hevesini ilahlaştırmaya varınca der herkes. Allah muhafaza eylesin. işte Hazreti Pir diyor ki bu az önce söylediğimiz sözlerin hepsini de kendine bağlamıyor, bu diyor

akl-ı külden gelen bir şey, akl-ı külden coşup gelen bir şeydir yani bunu normalde kendini hiçlik deryasına atıyor, kendini hiçlik deryasına atıp bu sözler diyor, o gül bahçesinden, o servi sümbül bahçesinden gelmez yani o bahçelerde dolaşanlar bilir bunu. O bahçelerin kokusuyla kokulananlar bilir. O gül bahçesinde yürüyenlerin hâli bu akl-ı külde olanlar. Akl-ı kül değilsen sus. G git akl-ı kül olan bir kimsenin dizinin dibine otur, ondan ders al ki değilsin! Git icazetli, bu konuda ehliyetli bir üstat bul, git otur onun dizinin dibinde ders al. Kendi kendine de böyle ortalığa ders vereceğim, ortalığa ahkam keseceğim diye uğraşma, perişan olursun. Bu sözüm herkese. Dergâhın içine dışına, herkese. Perişan olursun. iki yakan bir araya gelmez, son nefesinde necasetini yiyenlerden olursun. Evet, maneviyatı olmayanlar bu hallere aşina olmazlar, aşina olmadıklarından kendilerince ‘oldum’ derdine düşerler. ‘Oldum’ derdine düşenlerin sonu perişan olur. Yanına hiç kimseyi katmazlar. Aklı da gider fikri de gider. Allah muhafaza eylesin. O yüzden akl-ı külden geldi diyor bunların hepsi de Hazreti Pir. Akl-ı kül de ne? O zaman o seçilmişlerin olan aklı. O seçilmişlerin aklı.

Rabbim cümleyi onlardan eylesin. Bin dokuz yüzüncü beyitten devam edeceğiz: “Gül olmayan yerden gül kokusu geldiğini, şarap olmayan yerde şarabın kaynayıp coştuğunu hiç gördün mü ki?” Göremezsin! Senin gönül dünyanda gül bahçesi varsa, sen gül kokarsın, gül alırsın, gül satarsın ama senin gönül dünyanda gönül bahçesine girmediysen sen o güller içerisinde gülleri koklayanlardan değilsen ne gül koklarsın ne gül satarsın ne gül tartarsın. Rabbim bizi onlardan eylesin, cümlemizi. Haklarınızı helal edin, bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin. Böyle biraz geciktik bugün, normalde işte içerde küçük bir istişaremiz oluyor, bu, herkes öğrendi artık. Bundan sonra deprem hazırlıklarıyla alakalı, olası bir depremle alakalı ne yapabiliriz ne edebiliriz diye böyle kendimizce böyle bir çalışma yapmaya çalışıyoruz. O yüzden bu konuda biraz arkadaşlarla, küçük de olsa ne yapabilirizin istişareleri devam ediyor. O yüzden hafiften geç kaldık, haklarınızı helal edin, Allah razı olsun. Geceniz hayır olsun. Selamunaleyküm.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Şeyh, Muhabbet, Kabz. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı