Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümle Ümmeti Muhammed’i diriltsin, kafirlere karşı, zalimlere karşı hükümran eylesin. islam dünyasına ve Müslümanlara zarar veren bütün zalimlere, kafirlere hepsini de perişan eylesin. Hepsini yerle yeksan eylesin. Bu Siyonist israil’i dağıtsın, yerin dibine batsın. Dağıtıp yerine batıracak, yerin dibine batıracak komutanlar ve siyasetçiler nasip eylesin. Mehdi alâresûlün çıkışına da zemin hazırlasın. Amin. Ecmain. illaki yaptın yapacağını yani son anda, beni susturmak için tiz yaptın çıktın yani yukarı. Yani assolist benim dedin yani. iyi performans değişmiş. Yani demek ki tövbe etmişsin bu ara performans güzelleşmiş. Allah iyi etsin inşallah. Evet, Seyit Nesimi. Büyük arifi billahlardan birisi. Bu büyük arifi billahları zahir ulema, Adem’den beri hiç çekememişler. Şimdi zahir uleması, bu tip arifi billahlara karşı hep cephe almışlar. Zamanın müftüsü de Nesimi’ye böyle cephe almış. Bir tane böyle kendi elemanını göndermiş, onu tuzağa çekmiş. En başta demiş ki şeriata muhalif, şeriatın dışında bir sohbet, konuşma yapmayacaksın. Tamam demiş, “Yaparsak?” demiş. “Derimi yüzün” demiş oda. Ahidname yapmışlar. Neyse, bir adamını göndermiş. Demiş ki “kabirde sorguya ruh mu çeker, ceset mi çeker?” E o da “Cesedin ne alakası var oğlum” demiş, “ceset toprak” demiş. “Cesetle alakası yok” demiş. Tabii zahir ulemaya göre kabirde ruh ve ceset ikisi beraber sorguya muhatap oluyor. Tabi o ara ölen bir kimsenin üzerine işte böyle göbek deliğinin üstüne hardal tohumu
koymuşlar, gömmüşler. Gece tabi olmuş, sorguya suale çekilince işte vücut da titreyecek, hardal tohumları dökülecek. Bir rivayette gece manada peygamber sallallahu ve sellem hazretleri geliyor, evladım yanımıza gelmek mi istemiyorsun, ne cedelleşiyorsun deyince manen bir yumruk vuruyor kabristana, neyse kabristan sallanıyor. Ertesi gün tabi bütün herkes meydana çıkıyor. Hesapta, hani derisini yüzecekler, bıçağı vuruyorlar, bir rivayette bıçak kesmiyor, bir rivayette kesilen yer tekrar birleşiyor, bir türlü kesemiyorlar derisini. Sonra mübarek alıyor, besmele çekiyor, ensesinden kafasına doğru bıçağı çekiyor, kendi derisini kendisi yüzüyor. Yaklaşık bir rivayette beş kilometre falan öyle gidiyor, sonra vefat ediyoruz. Seyyid Nesimi. Evet! Öyle, aşıklar, canlarıyla, mallarıyla, her şeyleriyle Allah’a feda olmuşlar. Mesnevi okumalarına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Maşallahı kâm sözünün tefsiri,(konu başlığı bu):
“Bunların hepsini söyledik ama Allah inayetleri olmadıkça Allah yolunda hiçiz, hiç! Allah’ın ve Allah erlerinin ihanetleri olmazsa melek bile olsa defteri kapkaradır.”
Malum bu, normalde bayağı beyitler, böyle nasihat noktasındaydı. Hani bir sufinin nasıl olması gerektiğiyle alakalı nasihatler vardı. Bu nasihatlerden sonra hazreti Pir diyor ki, bunların hepsini söyledik, yani normalde bir sufinin nasıl olması gerektiği, bir müminin nasıl olması gerektiği, sufilerin nasıl olması gerektiği ile alakalı, malum mesnevi bu manada Kur’an sünnet tefsiridir. Bunları tabii bir olgun mümin, bir olgunlaşacak olan kemale erecek olan bir mümin nasıl olur, bunları diyor, söyledik hepsini de ama bunları biz söylerken Allah’ın yardımı, Allah’ın desteği, Cenab-ı Hakk’ın rahmeti, merhameti, bereketi olmazsa biz normalde bu yolda bir hiçiz. Yani bizim bu noktada yapabileceğimiz şey belli, sınırlı. ‘Allah’ın ve Allah erlerinin inayetleri olmazsa melek bile olsa defteri kapkaradır.’ Allah birisine yardım etmezse ve Allah dostları bir şeye himmet etmezse çünkü Allah erlerinin inayeti deyince bütün silsileyi meşayih girer işin içerisine. Hani hep derim ya, bir kimsenin şeyhi olacak, şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi…Bu Hz. Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine kadar gidecek. Sahih bir şekilde yalnız. On bin dolara yazılmış bir icazet olmayacak öyle, sahih bir şekilde olacak. Öyle sahih bir şekilde o silsilesi varsa o kimsenin, onların tabii himmeti, onların bu manada duası, bu manada onların o son şeyhin üzerinde olur hepsi de. O son bütün o silsile ona tabiri caizse himmet ederler, onu desteklerler onu, son şeyhi. Bu böylece ne olmuş oluyor? Hazreti Pir de diyor ki, ‘Allah erlerinin inayeti olmadıkça’ yani Cenab-ı Hakk’ın dostlarının onun üzerinde bir tecelliyatı, onun üzerinde bir
himmetleri olmazsa bir şeyin olması yine mümkün değildir. Hatta diyor, ‘melek bile olsa defteri kapkara’dır.
Yani buraya kadar Hazreti Pir hepsini de nasihatları etti. Bundan sonra nefisle mücadelenin yöntemlerini anlattığı nefis ne yapar, ne eder, ne içer, ne giyer, nerde durur, nerde durmaz, bunların hepsini anlattı, ama hidayet edecek olan, hidayet edecek olan Allah. Bunun dışında bir hidayet edecek bir güç kuvvet yok. Allah Hidayet etmedikçe, bir Allah dostunun da peygamberin de onun üzerinde hükmü olmaz. Şimdi, zaman zaman sufilerin, bir kısım sufilerin böyle bir sapmaları oluyor. Hidayet edici Allah’tır. Allah’ın dışında hidayet edici bir kurum, kuruluş, organ yoktur. Allah’ın dışında hidayet edecek bir kuvvet de yoktur. Kasas, 56: ‘Ey Muhammed, şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, fakat Allah dilediğini hidayete erdirir, o hidayete erecekleri çok iyi bilir.’ Yani, hidayet edecek olan Allah. Bir veli, bir mürşidi kamil ne kadar, neyi sohbet ederse etsin, neyi konuşursa konuşsun, o kendince kendi vazifesini yapıyor. Karşıdaki kimsenin algısı, anlayışı, kalbinin açıklığı, o anlatılanları idrak etmesi, bunlar o kimsenin dikkatiyle Allah’ın lütfu arasında. O zaman o kimse Allah lütfederse, Allah ikram ederse, o hidayeti veya ilmi veya bilgiyi veya hikmeti kendi üzerinde alacak, ama Allah ona o kapıyı açmadıysa aralamadıysa hani taşı fırlatsan havaya kanatlanıp uçar mı? Uçmaz, gene geriye düşer, taş taştır. Öyleyse o kimse, ona yapılabilecek bir şey yok. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, Allah’ın hidayeti olmadıktan sonra, Cenab-ı Hakk’ın rahmeti, bereketi olmadıktan sonra, bir kimsenin bir şey yapması mümkün değil. O yüzden insan önce yaratıcısının olduğunu bilmeli, yaratıcısına iman etmeli, yaratıcısına karşı vazifelerini yerine getirmeli. işte zikirdir, tövbedir, hamddir, farzları yerine getirmektir, haramlardan uzak durmaktır. Bunları o kimse yerine getirmeli ve muhakkak ki o kimse Allah’a daha yakın olmak, Allah’a daha yakın olmak için salihlerle beraber olmalı, salihlerin yolunda olmalı ve salihlerin yolunda olursa o kimse kurtuluşa erdi. Hani burda diyor ya, ‘melek bile olsa defteri kapkaradır diye, meleklerin de kendi içlerinde faziletçe yüksek olanlarla, faziletçe aşağı olanlar var, meleklerde. Yani bir Cebrail aleyhisselamın fazileti ile cehennem zebanisi bir meleğin fazileti aynı değil.
Cehennemin içindeki veya cehennemin etrafındaki melekler ile arşı âlânın meleklerinin fazileti aynı değil. Bunların hepsi de melek ama üzerlerinde tecelli eden nurları farklı farklı. Cehennem zebanisinin nuru farklı arşı âlâyı tutan meleklerin nuru farklı veyahut da birinci kattaki meleklerin nurları farklı, ikinci katta farklı, üçte, dörtte, beşte, altıda, yedide, farklı. Aynı şey cennette de; cennetin birinci katındaki meleklerle, beşinci, altıncı, yedinci katındaki melekler fazilet açısından aynı değil. Nurları da farklı. Bakın,
bunların nurları da farklı. Bunların hepsi de seyrü sülük konusu; bir sufi, bir derviş Allah yolunda yürüdü, eğer manevi olarak o yol yürüyorsa, seyri sülûkta bunların hepsini de tanımlar. Yani meleklerin nurlarının farklı olduğunu bir kitapta okuyamazsınız. Renklerinin farklı olduğunu da okuyamazsınız. Onlar, tefsir edenler, bu tip şeyleri görmezler manevi olarak. Görmediklerinden melekse melek hepsi, derler ki büyük melekler dört tane, ondan sonra, bir daha ilave ederler, on tane büyük melek var derler ama o meleklerin nurlarını, meleklerin bu noktadaki nurlarını bilmezler. O yüzden melekler de kendi içlerinde faziletine göre sınıf sınıftır, derece derecedir. O yüzden Allah’ın inayeti olmazsa, meleklerin de normalde dereceleri değişmezdi. Cenab-ı Hakk’ın, Cebrail aleyhisselama yüklemiş olduğu nuhaniyet ile Azrail aleyhisselamın üzerine yüklemiş olduğu nuraniyet aynı değil. Nasıl kimisini kimisine üstün yarattık diyor ya, peygamberleri de birbirlerinden üstün yarattı. En üstünü de kim, Hazreti Muhammed’i Mustafa’yı yarattı. Bakın, bunlar yaratılıştan seçilmiş olanlar, daha henüz daha ruhlar alemine gelmezden önce seçilmiş olanlar. Onları ilmi ilahisinde seçmiş, Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’i de tahtın en zirvesine oturtmuş. Bu peygamber düşmanları kabul etse de etmese de, çatlasalar da patlasalar da, son peygamber Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.), yaratılan ilk peygamber de o son peygamber de o, o tahta oturuyor, onun tahtına erişebilecek, sallayabilecek ırgalayabilecek hiçbir şey yok. 1880. beyit:
“Ey Allah, ey ihsanı hacetler reva eden! Sana karşı hiçbir kimsenin
adını anmak, layık değil.”
Hacetlere reva eden, yani hacet istek demek, yani isteklere cevap veren, isteklere cevap veren. Cenab-ı Pir burda artık Allah’a münacaat ediyor, bu Hazreti Mevlana Celalettin Rumi Hazretleri’nin münacaatı. ‘Ey Allah, ey ihsanı hacetlere reva eden, sana karşı hiç kimsenin hiçbir kimsenin adını anmak, layık değil. Mümin suresi, ayet 60: ‘Rabbiniz şöyle dedi, ‘Bana dua edin ki duanızı kabul edeyim.’ Hacetlere cevap veren, isteklere cevap veren kimdir? Allah’tır. Fatiha’da okuruz ya, ‘iyya kena’büdü ve iyya kenestain’, ‘ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz.’ Duamız Allah’adır, isteğimiz Allah’adır, isteklerimize cevap verecek olan Allah’tır. O yüzden Cenab-ı Hakk’tan istenir, hacetleri, istekleri, duaları kabul edecek olan, onlara merhamet edecek olan Allah’tır, rızkı veren maddi manevi, Allah’tır. O yüzden Allah da bize uzak değildir. Yine bakara, ayet 186’da, ‘Ey Muhammed, beni senden sorarlarsa, şüphesiz ki ben onlara çok yakınım, bana dua edenin duasını dua ettiğinde kabul ederim’, bana dua edenin duasını dua ettiğinde kabul ederim! O zaman Cenab-ı Hak bizden, bize, bizden yakın, bize bizden yakın olunca, duamızı kabul ediyot, hatta diyor ki, ‘Dua ettiğinde
kabul ederim.’ Ve Müslim’de geçen hadisi şerif var, ‘Acele etmediği müddetçe, her birinizin duasına icabet olunur ancak şöyle diyerek acele eden var, ‘Ben Rabbime dua ettim, duamı kabul etmedi.’ O zaman hacetleri yerine getiren, istekleri yerine getiren, insanların ihtiyaçlarına göre, insanların ihtiyaçlarına göre ve herkese ne lazımsa veren Cenab-ı Haktır. Cenab-ı Haktan başkasından bir şey istenmez, Allah’tan başka bir yere dua edilmez, Allah’tan başka bir yere secde edilmez, bizim secdemiz Allah’adır, duamız Allah’adır, bizim yalvarışımız yakarışımız Allah’adır, tövbemiz Allah’adır.
Suç işledik, günah işledik, kendi nefsimizden ise Allah’a tövbe ederiz, birisiyle alakalıysa birisine karşı bir hatamız olduysa gider ondan helallik ister, ondan özür diler, varsa bir zararımız, zararımızı öderiz. Ama tövbe bu manada kimedir, Allah’adır. Ve Rabbim de insanların tövbelerini kabul eder, insanların dualarını kabul eder, insanların isteklerini, hacetlerini kabul eder. Böyle bir Allah varken, böyle bir Allah varken başkası zikredilmez. Böyle bir Allah varken, başkasına dua edilmez. O yüzden Cenab-ı Pir diyor ki, ‘Sana karşı hiçbir kimsenin adını anmak layık değil.’ Yani bizi maddi manevi rızıklandıran, dualarımıza icabet eden, bize nefesi veren, bizi yaratan ve bütün her şeyimizle en ince ayrıntısına kadar ilgilenen bir Allah’a karşı başkasını zikretmek, onun yanında başkasını övmek ona karşı başka bir şey ifade etmek, bu mümkün değil çünkü Allah’ı zikir en büyük işti ve kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikrediyordu. Ayeti kerimede: ‘ Kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder. Böyle olunca, bu Allah’a karşı bir başkasının ismini okumak, bir başkasını anmak, yani bunda biraz da müşriklere söz var Hazreti Pirden. Yani müşrikler latı, uzzayı menatı anarlar. Latı, uzzayı, menatı, kendilerine vesile ederlerdi. Yani, Allah’a karşı bir başkasını anmak, Allah’a karşı Allah böyle bütün her şeyini kulların önüne sermişken başka bir yere yönelmek, başka bir yerden bir şey istemek bu mümkün değil. Allah muhafaza eylesin:
“Bu kadarcık irşad kudretini de sen bağışladın, şimdiye kadar nice
ayıplarımızı örttün.”
Bu, nasihatler ettik, insanların irşad olması için o bilgiyi veren sensin ve bize de irşad olunman bilgisini, kudretini, kuvvetini veren sensin. Şimdi aslında Arabi noktasından baktığımızda irşad eden de edilen de o ama bu avam noktasından baktığımızda irşad olunan biziz. O zaman irşad eden kim? Allah. Allah bizi irşad ediyor. Allah değişik vesilelerle, sebeplerle irşad ediyor. Hani hatırlayın, daha önce vahiy ile alakalı bir sohbet etmiştim. Allah nasıl, üç şekilde vahiy ediyordu. Bir; arada melek görevlendiriyordu, Cebrail aleyhisselamı, peygamberlere vahyediyordu. iki; Allah herhangi bir cisimden vahyediyordu. Yani Musa’ya ağacın arkasından vahyettiği gibi ateşin
arkasından vahyettiği gibi. Bir de ne yapıyordu Cenab-ı Hak direk kuluna vahyediyordu insanlarla alakalı. Yoksa Allah arıya da vahyetti, Allah balığa da vahyetti. Yusuf aleyhisselamı balık yuttu, balığa dedi ki balık sakin ol, serin ol, ona da vahyetti. Ateşe de vahyetti. Cenab-ı Hak. ibrahim aleyhisselamı ateşe attılar, dedi ki ateşe, ‘Ey ateş, serin ol, selâmet ol’ dedi. Allah ateşe de vahyetti. Allah dilediğine dilediği şekilde vahyeder. Kudret ona ait çünkü. Allah normalde Yahya’yı öldüreceklerdi, Allah normalde kayaya da vahyetti. Kaya dedi ki ey Yahya gel bana sığın dedi. Yahya aleyhisselam kayaya doğru yürüdü kaya içinden açılıverdi, Yahya aleyhisselam içine girdi. Kafirler kayanın etrafında döndüler, döndüler, kaya! Yahya’ya bir şey yapamadılar. Allah kayaya da vahyeder. Allah tabiri caizse bunu küçümsemek için söylemiyorum, eşyanın hepsine vahyeder. Bir bakmışsın eşya dillenir. Davud yolda yürüyordu, Calut’a karşı, taş dile geldi. Taş dile gelir mi? Cenab-ı Hak taştan vahyediyor Davut’a. Dedi ki Davut’a: ‘Ey Davut, beni al.’ taşın birisi. Yürüdü bir daha, biraz daha yürüyünce bir taş daha dile geldi. Dedi ki: ‘Ey Davut, beni de al.’ Yürüdü biraz daha, bir taş daha dile geldi. Dedi ki: ‘Ey Davut, beni de al.’ Hani şu anda Gazzeliler böyle sapan taşı atıyorlar ya, böyle çevire çevire atıyorlar ya, o Davut’tan kalmadır. Bakın, o Davut’tan kalmadır. Davut’ta böyle sapan şeyi de var. Davud o sapanı neden kullanıyor? Çobanlık yapıyor çünkü. Çobanlık yaparken o sapanla taş ataraktan hayvanlarını yırtıcı hayvanlardan koruyor. Davut iyi sapan atıcı. Taşlar dile geldi. Taşlar dile gelirse Allah’ın vahyidir o. Davut aleyhisselam aldı taşları, ne yaptı? O günün en büyük zırhlısı Calut’u yendi. Neyle? Taşla. Taşta demir madeni veya bronz madeni veya çelik madeni delinir mi? Allah isterse deler. Sen samimi ol yeter ki! Kudret verecek olan, kuvvet verecek olan o. Ebabille bir orduyu yıkan Allah. Ebabillerle, bildiğiniz ebabilin ağzındaki kum tanecikleriyle orduyu helak etti.
Bizim Allah’a olan inancımızı yenilememiz lazım. Bakın, Allah’a olan inancımızı yenilememiz lazım. Kudret ‘O’nun, kuvvet ‘O’nun. Hazreti Ömer efendimiz çıktı hutbedeydi, bağırdı iran seferindeki askere: ‘Ya Sare Cebele’ dedi. Bütün herkes duydu, bütün ashap duydu, bütün askerler duydu. Hazreti Ömer’in davudi sesi hızla dağa doğru çekildi. Bütün ordu! Bu sefer Kisra’nın ordusu Bizans’la beraber ovada geldi, saldırdılar, aldılar çembere, savaşı kazandılar. Demek ki Allah vahyeder bir şekilde. Biz ona ilham deriz. Taşların dile gelmesi, ağacın dile gelmesi, toprağın dile gelmesi deriz. Değildir. Allah’tır konuşan. Dile gelen Allah’tır. Onu dile getirir. Nasıl bize dile getiriyorsa bildiğin et parçası. Koy dili, hadi konuşsun burda. Konuşmaz, konuşamaz. O zaman dilde değil keramet. Sen konuşmayı dilden görürsen yanarsın. Ya? Senden o sesi, harfleri çıkarttıran Allah’tır. Ona mana veren
Allah’tır. Bakın, ona mana veren de Allah’tır. Senin ne konuştuğun önemli değil. Önemli, önemli değil. Hani Geylani hazretleri böyle demiş oğluna. Oğlum, çık demiş kürsüye ben gelinceye kadar insanlara anlat. Neyse, gitmiş o tabii. Oğlan hadis, ayet anlatıyor, herkes öyle duruyor. Sonra mübarek geliyor, ‘Selamın aleyküm’ diyor, herkes bir cezbe geçiriyor orada. Diyor ki: ‘Baba, deminden beri ayet, hadis okuyorum, hiç kimseye bir şey olmadı, sen ‘Selamın aleyküm’ dedin, ortalık yıkıldı.’ Hatta diyor ki ‘Hakkınızı helal edin’ diyor, evden diyor iki yumurta kırmışlar diyor, yumurtaya takıldık, diyor. Söylediği bu. Herkes kendinden geçiyor. Ona mana verecek olan Allah, onu tesirli edecek olan Allah. O yüzden o kudret, o irşad kudreti Allah’a ait. Sen bir sürü süslü lafları diline sıralar, insanlara süslü laflar söylersin. Herkes dinliyormuş gibi yapar, dışarı gider, hiç kimsenin kafasında bir harf bile kalmaz. Ama öbürkü gelir, ‘Selamun aleyküm, aleyküm selam,’ der, kelamı çok düzgün değildir. Lafızları tam çıkaramaz böyle ama ondan tesir alır herkes. Öbürkü de oturur, lan bu cahil adamı dinliyorlar, bunun tesir ediyor, bizi dinlemiyorlar der. ihlasla alakalı. Allah’ın o kimsenin üzerine vermiş olduğu maneviyatla alakalı. Cenab-ı Hakk’ın o kimseyi seçmesiyle alakalı.
işte normalde o zaman bu irşad kudreti kime ait? Allah’a ait. Allah onu bahşedecek. Hem irşad olunana bahşedecek hem irşad etmeye çalışana bahşedecek ve Hucurat ayet 7 ve 8: ‘Allah size imanı sevdirmiş, onu kalplerinize nakşetmiş ve size inkârı, yoldan çıkmayı, ve günahı çirkin göstermiştir. Allah’ın lütuf ve nimetiyle doğru yolda olanlar, işte bunlardır. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.’ O yüzden kendi kendine, ‘Ben iman ettim,’ yok, ‘Ben şöyle yaptım, bunu böyle yaptım,’ böyle değil. Cenab-ı Hak Kur’an’da perdenin gerisini anlatıyor: ‘Allah sizi imanı sevdirmiş, kalplerinize nakşetmiş ve size inkarı, yoldan çıkmayı ve günahı çirkin göstermiş.’ Öbürküne, öbürküne de, günah güzel görünüyor. O rakı balık ona çok tatlı geliyor. Vur patlasın çal oynasın, hayatını yaşasın, ona çok tatlı geliyor. Bir kısmına da imanı sevdiriyor. Ona iman etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Allah’ı zikretmek, Allah yolunda koşmak ona o tatlı geliyor. Cenabı Hak, onu sevdiriyor. Burda kulun cüzzi iradesi yok diye düşünmeyin. O kimse Allah’a yönelince, Allah onun yolunu açıyor. Kim bir adım yaklaşırsa Allah ona on adım yaklaşıyor. Kim ona on adım yaklaşırsa Allah ona yüz adım yaklaşıyor. Yüz adım yaklaşıyorsa, Allah ona koşuyor. Sen ne tarafa döndün, Allah’a döndün, senin yolunu açıyor. Sen koştukça koşasın geliyor. Sen sevdikçe sevesin geliyor. Zikrettikçe zikredesin geliyor. Dışarıda bu yolu beğenmeyen kimse çekiliyor, ‘Bunlar kafayı yemiş,’ diyor. ‘Ya bu kadar da olmaz ki,’ diyor. Veyahut da işte adamın eşi veya kadının
eşi yani onlar böyle mutat, böyle işte vasat bir islam, vasat bir Müslümanlık yaşıyorlar. Ya bu ne diyor sizin dersiniz bitmiyor, zikriniz bitmiyor ve koşuşturmanız bitmiyor. Ona fazla geliyor o. O ne yapacak? işte cumadan cumaya kılacak, bakacak keyfine. Yani namaz sanki cumadan cumaya farz kılındı. Yani oruç sadece ramazandan ramazana, başka bir oruç yok, bunun gibi. Yani ona o fazla geliyor. Böyle vasat bir islami ailede, vasat bir Müslüman ailede doğup büyüdüyse, senin yaptıkların veyahut da böyle kendince dini hayatına özen gösterenlerin yaptıkları onlara fazla geliyor. O hatta nefret ediyor o kimse. Allah affetsin. Nefret ederse küfre düşüyor tabi.
işin bir de bu tarafı var. Enteresan bir şey kimisine iman, islam, Allah yolunda koşturmak Allah’ı zikir ona tatlı geliyor, kimisine acı geliyor ama bu noktada sevdiren perdenin gerisinde kim? Allah ve ayıplarımızı örten, ayıplarımızı da örten kim? O da o da Cenab-ı Hak. Hani Kasas ayet onaltıda Musa (aleyhisselam) diyor ya: ‘Rabbim, doğrusu ben kendime zulmettim, bağışla beni,’ dedi. Allah da Musa’nın duasını kabul edip bağışladı, çünkü O çok affeden ve çok merhamet edendir.’ O zaman normalde Cenab-ı Hak, günahları bağışlayan, tövbeleri kabul eden yine Hicr surete ayet kırkdokuzda da, ‘Ey peygamber, kullarıma benim son derece bağışlayıcı ve merhametli olduğumu söyle.’ O zaman bu irşad yolunda yürürken biz hatalar da ettik, kusurlar da ettik, yanlışlıklar da yaptık. Biz bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğumuz kusurlardan geri döndük, tövbe ettik. Cenabı Hak’ta ne yaptı? Tövbelerimizi kabul etti ve bağışladı. Çünkü burda samimiyet var, samimiyet var. Hani birisi böyle bir telaş içerisinde koşarken, birisinin ayağına bastı. Gönül arzu eder ki kimse kimsenin ayağına basmasın ama bastı. Samimiyet var, o kimse farkında değil. Hani Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri savaş meydanındayken işte kırbacıyla bir sahabenin sırtına vurmuş. Savaş meydanında. E son nefes yakın demiş, ‘Herkes hakkını helal etsin, kimin alacağı varsa da gelsin alsın.’ Sahabeden birisi çıkmış, demiş ‘Benim alacağım var’, ‘ne oldu’, demiş. ‘Filanca savaşta benim sırtıma kırbacı geldi.’ Hazreti Ebubekir efendimiz malının tamamını teklif etmiş. Kısas olacak ya, demiş ki, ‘Ne kadar malım varsa senin olsun, kısastan vazgeç.’ Demiş yok. Sahabeler ağlıyorlar, perişan ediyorlar kendilerini. O sahabeye gidiyorlar, yalvarıyorlar, yakarıyorlar, ne istiyorsan söyle diyorlar, kısastan vazgeç. Vazgeçmem diyor sahabe. Allah Resulü hasta, üzerine su döküyorlar, ayıltıyorlar, ondan sonra geliyor, hani sırtına kırbaç vuracak, diyor ki, ‘Benim sırtım çıplaktı o zaman.’ (Hani kısassa gömleğinin üzerine vurulmayacak yani), ‘çıplaktı benim sırtım, onun da çıplak olacak sırtı.’ Soyuyorlar Allah Resulünün sırtını sallallahu ve sellem in. Kısas olacak sonuçta. Geliyor sonra sahabe, peygamberlik mührünü öpüyor. Diyor ki,
‘Ben bu peygamberlik mührünü öpmek için bunu yaptım.’ Niyeti bu yani. Bu sefer Allah Resulü de dönüyor ona, ‘Cennetlik birini görmek istiyorsanız buna bakın diyor. Peygamberlik mührünü öptü.’ Maneviyatta, seyri sulûkta işin sonuna doğru o kimse veli, Mürşidi Kamil olacaksa o da peygamberlik mührünü öper. Öptürürler. O öptüğü zaman, öpmesi onun, zamanın kutbu olduğuna işarettir. Bu da size ayrı bir ölçü olarak kalsın.
O yüzden Cenab-ı Hak normalde kime hidayeti nasip ettiyse o doğru yoldadır ve bu hidayet, böyle cebriyeye de kaderiyeye de düşmeden bunu böyle nasıl açıklayacağım diye söylüyorum. Yoksa bende açıklaması çok basit bunun. Yani bendeki açıklaması ne? Ayan-ı sabitede nura gidenler yani ayan-ı sabitede nura gidenler, hidayete erdi, ayan-ı sabitede nara gidenler cehennemi boyladı. Ben de basit, bunun basitçesi böyle. Ama bunu hani böyle söyleyince herkes ya cebriyeye girecek ya kaderiyeye girecek. Allah muhafaza eylesin. Ha, bir tarafına da hani şöyle denilebilir, ya bana ne isteyen cebriyeye girsin, isteyen kaderiyeye girsin denilebilir yok. Ben öyle demiyorum. Yani o bizim yine ayan-ı sabitedeki cüzzi irademizle alakalı. Ayan-ı sabitede cüzzi irademizle biz nereye gittik? Nura gittik ve cüzzi irademizle nura gidince, hidayet nuruyla nurlandır ama bunu lütfeden, bunu ikram eden, bunu ihsan eden Cenabı Hak. Yine kendimize bir paye çıkarmayalım. Hiç olun, hiç diyor ya. Biz hiçliği seçelim. Yani orda bunu normalde Cenab-ı Hak lütfetti, o ihsan etti, kendi nefsine paye çıkarmama adına, sufiler kendi nefislerine paye çıkarmazlar. Dışardan bunu görmeyen, anlamayan, bunlar kaderiyeci olmuş veya bunlar işte cebriyeci olmuş der deyip çıkarlar. Değil. Biz kendimizce bütün ef’al ve sıfatımızı Cenab-ı Hakka yükleriz, Allah’tır çünkü bütün sıfatsal tecelliyat. Biz kendi üzerimizde, kendimizde görmeyiz onu. Sufi, üzerindeki lütfu, ikramı, ihsanı, üzerindeki rahmeti, hidayeti, bereketi, üzerindeki olumlu olan bütün herhangi bir şeyi kendinden bilirse helak olur. Sufiler, bunları kendinden bilmezler.
Allah’ın lütfudur, ikramıdır, ihsanıdır. Cenab-ı Hakkın rahmetidir, bereketidir. Cenab-ı Hakkın katından inayetidir, katından verdiği bir şeydir. Bize, bize bırakmış olsa, biz nerelerde sabahlarız, belli olmaz. Bizi bize bırakmış olsa, biz nefsimize de uyarız, heva hevesimize de uyarız, şeytana da uyarız. Biz her şeye uyarız, bizde de nefis var, hepimizde nefis var ama Cenab-ı Hakka, biz dua ediyoruz, yalvarıyoruz, ya Rabbi diyoruz, sen bizi ilm-i ezelinde Muhammedi yapmışsın. ilm-i ezelinde. Kendimize bir paye çıkarmıyoruz. ilm-i ezelinde bizi Muhammedi yapmışsın. Muhammedi yapmakla kalmamışsın, ahir zaman olarak göndermişsin. Onunla da kalmamışsın, her tarafta lağım gibi kirlilik, pislik, her türlü melanet, her türlü zulüm, her türlü karanlık, her türlü cehalet, her türlü şeytanîyet, hayvaniyet,
nefsaniyet kol gezerken bataklığın içinde gül misali bizi Muhammed’i yapmışsın. Olmadı kendini sevdirmişsin, olmadı kendine aşık etmişsin, olmadı, Muhammedi Mustafa’ya dost etmişsin, olmadı Muhammedi Mustafa’ya dost olanlarla bizi dost etmişsin, kendi dostlarınla dost etmişsin, bizi gerçekten kemalat ehli olan bir yola sevk etmişsin. Bu senin lütfun, bu senin ikramın, bu senin ihsanın, bu senin bize rahmetin, bu senin bize bereketin, bu senin bize lütfun. Bu senin bize meccanen ikramın. Bizim hiçbir şekilde çalışmamızla, gayretimizle, mücadelemizle bizim ulaşabileceğimiz bir nokta, ulaşabileceğimiz bir hal değil bu. Ben kendi nefsim için söylüyorum bunu. Değil! Karanlıklardan aydınlığa çıkaracak olan Allah’tır. Bataklıktan seni dağların o bahar bahçelerine çıkaracak olan Allah’tır. Cehennemden kurtarıp cennet bahçesine seni koyacak olan Allah’tır. Cennet bahçesinde yaşatacak olan Allah’tır. Cennet bahçesinde nimetlendirecek olan Allah’tır. Allah’ın lütfu, ikramı, ihsanı, merhameti olmadığı müddetçe sen zikrullahı da sevemezsin. Sen zikrullah halakasında da duramazsın. Sen, bir üstada gidip biat de edemezsin, bir üstada gidip de bağlanamazsın. Cenab-ı Hak, gönlüne o muhabbeti koyacak olan o, hidayet nurunu koyacak olan o, zikrullah nurunu kalbine yerleştirecek olan o, feraset nurunu kalbine koyup sana doğruyu yanlışı gösterecek olan o. Ondan başka tapılacak Allah yok. Her şeyi yapan o. Öyle olunca, hidayeti bahşeden, irşadı bahşeden, ikram eden de kim? Allah.
“Ezelde bağışladığın, irfan katrasını denizlerine ulaştır.”
Ezelde dediği Hazreti Pir’in ruhlar aleminden önce. Ruhlar alemi yakın alem çünkü uzak alem değil. Ezelde, dediğinde ruhlar aleminden önce, henüz daha ruhlar alemi yaratılmazdan önce. Ben onu Arabice düşünüyorum. Ayan-ı sabite diyorum ona veyahut da Nuru Muhammedinin içinde. Henüz daha hiçbir şey varlığa bürünmemişken Allah tanınmaklığı sevdi ve bir şey yarattı. O yarattığı şey Allah’ı zikretti, Allah’a hamd etti, teşbih etti, tenzih etti. Allah bilinmeklikten hoşnut oldu ve diğer şeyleri yarattı. O bir şey yarattı ya, o kendi ruhundan ve nurundan yarattı, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın ruhu ve nuru. O yüzden varlığın tamamında onun ruhu ve nuru vardır. Hangi perdeye geçersen geç, hangi makama gidersen git, hangi makamda durursan dur, seyri sülûkun neresinde olursan ol, neresinde olursan ol, adım attığın her yerde Muhammedi Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti vardır. Senin elinden tutup götürecek olan da gerçek manada odur. Sana mihmandarlık yapacak olan odur. Eğer senin seyri sülûkun zirveye doğru gidiyorsa, en son isa aleyhisselam, isa aleyhisselamdan sonra Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem girer devreye. Ha, üstadın hep yanındadır, o ayrı mesele, o delildir çünkü.
Üstat delildir. Eğer o bir mürşidi kamilse delildir. O mürşidi kamiller delilliklerine devam ederler, ta ki sana mürşidi kâmillik hırkası giydirilene kadar. Sana mürşidi kâmillik hırkası ve tacı giydirildiğinde, üstadının işi biter ama sen edebi, adabı, terbiyeyi asla bırakmazsın, üstadına hep hürmetle davranırsın, bu ayrı bir meseledir. Ama üstat bu manada bütün seyri sülûk noktasında delil hükmündedir.
işte Hazreti Pir diyor ki ‘ezelde bağışladığın irfan katresi’, irfan damlası. Biz bir irfan damlası. Bu irfan damlasını denizlerine ulaştır, yani o irfan deryasına ulaştır. Sen ilmi ezelide Nuru Muhammedinin içerisinde bir irfan damlası damlattın üzerimize. Hani bir hadisi şerif var ya, Allah kâinatı karanlıkta yarattı, bütün her şeyi karanlıkta yarattı. Sonra onların üzerine nurunu saçtı. Saçtı nurunu. Bu işin zahir tarafı, bakın avam tarafı. Kime o nurdan üzerine tecelli ettiyse o hidayeti buldu. Bu işin zahir tarafı. Bu işin avam tarafı, açıklamak için. Bu işin hasü’l has tarafı ilmi ilahide yani Nur-u Muhammedînin içinde. Nur-u Muhammedînin içerisinde sana bir irfan damlası. Bu böyle şey gibidir, hani ordan örnek veriyorum ya hep ben size, bir tohum gibi, küçücük bir tohum, küçücük minnacık hücre kadar. Bakın, hücre kadar. Bunu görürseniz, Allahu alem, herkes başka türlü görebilir, senin kalbinin içerisine küçücük bir hücre kadar yerleştiriliyor. Kalbinin içine, orda senin o manevi aleminin içerisine, senin kalbine küçücük hücre gibi bir şey yerleştirildi. irfan tohumu, hidayet tohumu, arif-i billahlık tohumu. Küçücük bir şey, o sende büyük, kocaman ağaç oluyor. Senin faziletine göre, nereye kadar o ağaç saracak, nereye kadar gidecek, kaç kıtaya gidecek, kaç bölgeye gidecek? Cenab-ı Hak, hepinize göstersin inşallah. Sarıyor böyle. işte Hazreti Pir diyor ki, o küçücük irfan katresi, damlası var ya, onu diyor, beni deryana ulaştır. Yani o katreyi bana verdin, o katre ile beraber, çünkü her zerre küllüne ulaşmak ister. Bir yağmur tanesini düşünün, dağın tepesine yağmur tanesi damlar, o yağmur tanesi orda durmaz, o geldiği yere gitmek ister. Ne yapar yağmur taneleri? Birbirleriyle buluşur, bir küçücük bir dere oluşur. Dereden ırmak oluşur. Irmak nereye doğru gider? Deryaya doğru koşar. Sizler o küçücük yağmur taneleri gibisiniz. Bir dere oluştu, o dere ırmağa gidiyor. Irmak kim? Muhammedi Mustafa sallallahü ve sellem . O ırmak nereye koşuyor? Allah’ın deryasına koşuyor. Vuslat deryasına, irfan deryasına, hidayet deryasına, hikmet deryasına, arif-i billahlık deryasına koşuyor. O bilinmekliği istiyor. O yüzden, bilinme deryasına koşuyor. Hikmetin sahibi o, hikmet deryasına koşuyor. Hazreti Pir diyor ki, o küçücük damla, irfan katremizi senin deryana ulaştır, deryana ulaştır. Amin. işte, o nura ezeli ilimde sahip olan kimse, bu dünyada da o nurun üzerine gidiyor. Kim buna gitmez? Hain olan. Kim gitmez? Vefasız
olan. Kim gitmez? Allah’ın vermiş olduğu nimetlere kör olan kimse, Allah’a sırtını dönüyor. Allah’a sırtını dönünce de, Cenab-ı Hak diyor ki bu nankör, Allah nankörleri sevmez. Bu vefasız, Allah vefasızları sevmez. Bu hain, Allah hainleri sevmez. Bu kim? Bu Allah’a sırtını döndü. Allah diyor sırtını dönenleri sevmez, o da sırtını döner, kendisini unutturur diyor. Kendisini unutturur! Allah muhafaza eylesin. işte, Hazreti Pir diyor ki, tabiri caizse, ya Rabbi, bu ezeli ilahileri bağışladığın, bu hidayet, feraset, hikmet nurunu senin ilmi ilahine ulaştır. Amin. Çünkü o katre, o katre çok önemli. Hazreti Pir böyle katre demiş. Katre ne? Bir su damlası, küçücük bir su damlası.
“Canımdaki bir katre, ilimden ibarettir. Onu ten hevasından, ten toprağından kurtar. Bu topraklar onu örtmeden, bu rüzgarlar onu kurutmadan önce sen halas et.”
Kalbimize bahşettiğin ilmi ledünü, sırrıma, ruhuma bahşeylediğin ilmü ledünü heva ve hevesimize kurban etme. Kurban etmemize müsaade etme. ilahi ezelde bahşettiğin, hidayetini, ferasetini, zati, nuri tecellilerini hepimizin üzerine artır, yarabbi. işte, Hazreti Pir diyor ki, canımdaki bir katre ilimden ibarettir. Canımdaki bir katre, candaki olan o katre ilimden ibarettir. Onu ten hevasından, ten toprağından kurtar. Ten hevası dediği hava. Şimdi hava bir şeyi ne yapar? Kurutur mu? Kurutur. E toprağa düşse, toprakta çürür mü? Çürür. Cenab- ı Hakka yalvarıyor, verdiğin bu ilmi rüzgara verdirip de heva ve hevesime uydurup da rüzgara verdirme, rüzgar kurutur. Verdiğin bu ilmi bizde arttır, eğer toprağa düşerse çürür, yine bir işe yaramaz ve toprak onu örtmeden, rüzgarlar onu kurutmadan, sen onu iyi eyle, koru, muhafaza eyle. Hazreti Pir Allah’a yalvarmaya devam ediyor, münacaata devam ediyor:
“Gerçi, rüzgarlar onu kurutsa, mahvetse bile, sen onlardan tekrar kur-
tarmaya ve almaya kadirsin.”
Biz nefsimize uyduk, biz heva hevesimize uyduk, biz yanlışlıklara düştük, biz kendimizi bile bile altını lağıma atar gibi kendimizi biz altın olduğumuzu gözümüz köreldi kendimizi lağıma attık. Allah haram etti, biz gittik harama bulandık. Allah namaz kılın dedi biz gittik namazsızlığa daldık. Allah oruç tutun dedi biz gittik oruçsuzluğa daldık. Allah beni zikredin dedi, biz kalktık, onu unuttuk, heva hevese düştük, yanlışlığa düştük. Nefsimize uyduk! Ya Rabbi, sen bu nefsimize uymuşluğumuza bakma. Biz bunu normalde rüzgara verip bunu kurutsak da toprağa verip bunu çürütsek de sen yeniden bunu bahşetmeye, yeniden bunu bize lütfetmeye, yeniden ikram etmeye kadirsin. Bize yeniden lütfeyle, yeniden ikram eyle, yeniden ihsan eyle, gönüllerimize yeniden ilham eyle, gönüllerimizi yeniden feraset nuruyla nurlandır. Necm Suresi, Ayet 43: ‘Şüphesiz ki güldüren de
ağlatan da odur.’ Güldürecek olan daha ağlatacak olan da sensin. Yeşertecek olan da kurutacak olan da sensin. Biz hata yapıp, yanlışlık yapıp, eksikliğe ve noksanlığa düşersek, kalbimize ilham edip o eksiklikten, o noksanlıktan kurtaracak olan da sensin. Bizleri kurtar. Necm Suresi, Ayet 44: ‘Öldüren de dirilten de odur. Biz kendi heva hevesimize uyduk. O ilmü ledününden gelen feraset ilmini boğduk. Biz heva ve hevesimize uyduk. ilmü ledünden gelen zikrullah nurunu boğduk. Biz heva ve hevesimize uyduk. Sen bize lütfettin, ikram ettin, ihsan ettin. Mana perdelerini açtın. Mürşidi kamiline ulaştırdın, pir efendiler ile tanıştırdın, peygamberlerle tanıştırdın. Biz bunlara layık değildik. Sen göğün kapılarını açtın, hazinelerini gösterdin, cennetini gösterdin, cehenneminin vahşetini gösterdin. Sen bize kabri gösterdin, sen bize mahşeri gösterdin, hesabın çetinliğini gösterdin, melekleri gösterdin, melekleri tanıttın, sen gayb aleminin kapılarını açtırdın, levhi mahfuzunu gösterdin, ilmi ilahini gösterdin, ruhlar alemini gösterdin ama biz heva hevesimize uyduk. Biz nefsimize uyduk. Biz ne oldum delisi olduk.
Biz kendi kendimize ucba düştük, kibirliliğe düştük. Nereye ne düştüysek düştük, biz elimizdekini kaybettik! Sen, öldüren sensin, dirilten de sensin. Biz nefsimize uyduk, kendimizi o öldüren deryaya attık. Sen bizi dirilt yarabbi! Dirilten sensin. Neşvu neva edecek olan sensin. Nasıl bahar mevsiminde binlerce bitkiyi yeniden diriltiyorsan, bizim de gönlümüzü öyle dirilt ya Rabbi! Biz sonbaharda geldik, biz kışta geldik. Biz baharı göremedik, biz yazı da göremedik. Bahar nedir bilemedik. Yaz nedir bilemedik. Doğduğumuz günden beri çileden çileye geçtik, çileden çileye yürüdük. Bu hayatı biz sonbahar ve kış olarak yaşadık, biz bahar nedir bilemedik. Ey merhametlilerin en merhametlisi, son nefesimizde dahi olsa bizi baharı yaşattığın kullarından eyle. Bizim sevenimiz sensin, koruyanımız sensin, kollayanımız sensin. Senden başka ilah tanımadık, senden başka Allah tanımadık. Gönlümüzde ne vahyettiysen, ne ilham ettiysen, biz onu söyledik, onu söylemeye çalıştık. Hata yaptıysak, yanlış yaptıysak, eksik yaptıysak, noksan yaptıysak, sen bizi en güzel affınla affeyle yarabbi. Ölüm senin, hayat senin. Biz ne ölümden korktuk, ne hayattan korktuk. Ne ölüme bakaraktan geri döndük, ne hayata bakaraktan geri döndük. Sen neyi yaşatmak istiyorsan, bizim önümüze koydun, biz onu yaşadık. Senden gelen dedik, başımıza taç ettik. Senden gelen dedik, gönlümüze sultan ettik. Senden gelen dedik, ayağımızı taş alsa da bakmadık. Senden gelen dedik, yolumuz dikenli de olsa bakmadık. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Bizleri yeniden defalarca defalarca defalarca dirilttiğin kullarından eyle. Sen aşıklarını öldürmeyi huy edinmişsin. Güzellerin huyu bu? Sen bir can alır, binlerce bahşedersin. Sen bu köhnemiş canımızı al, bu günahlara girmiş olan canımızı
al da bize yeniden taptaze yeni bir hayat bahşeyle. Sen istediğin gül bahçesini bozar, yeniden gül bahçesi yaparsın. istediğin gülü kökler yerine yeniden yeni bir gül bahçesi dikersin.
Ey merhametlilerin en merhametlisi! Susuz kaldık, börtü böcek bizi çevirdi. Biz bilemedik, biz onlarla baş edemedik. Börtü böcek bizim yaprağımızı yedi, bizim kendi dalımızı kuruttu, bedenimize girdi, bedenimizi kuruttu. Sen bize yeniden bir beden bahşeyle de biz o yeniden seni sevmenin, sana aşık olmanın, senin yolunda gitmenin zevkini bizlere tattır yarabbi. Sen istediğine, istediğin yerde, istediğin gibi verirsin. Sen istediğine, istediğin anda, istediğin yerde virane edersin, harabat edersin. Sen istediğine, istediğin yerde şahane bir şahane bir şahane bir hayat kurarsın. Cennet bile ona, döner gıpta ile bakar. Sen o gıptayla bakılacak bizlere hayatını, sun yarabbi!
“Havaya giden yahut yere dökülen katre, senin kudret hazinenden na-
Nasıl katabiliriz ki, senin kudretin kuvvetin her yanımızı sarmışken, bizim gidecek, sığınacak bir yerimiz mi var ki göklerin de nuru, yerin de nuru senken ve gökleri ve yeri mülkiyetine alıp da onları sevk ve idare eden senken! Yerin de göğün de Rabbi senken biz kimiz ki hiçten başka? Bizim kalkıp da kaçabileceğimiz bir yer yok. Yine senden sana kaçarız, yine senden sana koşarız, yine senden sana sığınırız. Senden başka gidecek kapı, senden başka sığınacak kapı, senden başka yalvaracak bir kapı yok. Tanımadık da zaten, bilmedik. Her döndük seni gördük, her döndük seni bulduk, her baktık seni bulduk, nefsimize uyduk, senin gözünün içine baka baka heva ve hevesimize kurban olduk ama senden başka bir kapının da olmadığını biliyoruz. Hani varya bir kul günah işledi, döndü, tövbe etti. Allah dedi ki, ‘Rabbin, kendisini affedecek olan ilahını, Rabbini tanıdı o kul, affettim’ dedi. Yine o kul günah işledi, yine döndü, tövbe etti. Allah dedi ki, ‘Kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı, affettim’ dedi. Kul yine günah işledi, yine kul döndü, tövbe etti. Allah dedi ki, ‘Rabbisini hatırladı, affedecek olanı hatırladı, affettim’ dedi. işte o kul, bizleriz ya Rabbi! Sen tövbemizi kabul ettin, affettin, biz yine günaha girdik. Döndük, tövbe ettik, biz yine günaha girdik. Döndük, tövbe ettik, biz yine günaha girdik ve hep böyle, bu ne yazık ki böyle devam etti. Ama yeniden bizi ihya edecek olan, yeniden bizi ayağa kaldıracak olan sensin. Senin bu kudret denizinin, senin bu kudret perdenin dışında bir şey mümkün değil. Bunun dışı da yok zaten ki. O yüzden, biz ne tarafa dönersek dönelim, dönüşümüz sana.
“Yok olsa yahut yokluğun yüz kat dibine girse bile sen onu çağırınca
başına ayak yapıp koşar.”
Biz yok olsak, bu beden yok olsa, bu can yok olsa ve yokluk âlemine atılsa, o yokluk aleminde o yokluğu yaşasa, yoklukta fena olsa, yoklukta fena olup izi, ismi dahi kalmasa, o karanlık yoklukta izi ve ismi, nefesi dahi kalmasa ve o yokluk aleminde hiçbir şey yokmuşçasına dursa, sen hitap etsen, sen lütfetsen, sen ikram etsen, sen, bizim ismimizi ansan, başlar ayak olur, ayaklar baş olur, her şey yeniden ihya olur, yeniden sana koşulur. Sen istersen yokluğun en derin dibini at, biz senin kullarınız. Sen çağırınca, yokluğun dibinden yeniden dirilir, koşar geliriz.
“Yüz binlerce zıt, zıttını mahveder, sonra senin emrin yine onları varlık alemine getir. Aman ya Rabbi! Her an yokluk aleminden varlık alemine katar katar yüz binlerce kervan gelip durmada.”
Hep zıd zıdını yok ediyor. Kadın erkeği yok ediyor, erkek kadını yok ediyor. Zıd zıddını yok ediyor. Karanlık aydınlığı yok ediyor, aydınlık karanlığı yok ediyor. Zıd zıddını yok ediyor. iyilik kötülüğü yok ediyor, kötülük iyiliği yok ediyor. Siyah beyazı, beyaz siyahı yok ediyor. Zalimler masumları yok ediyor, masumların masumlukları zalimleri yok ediyor. Bu bütün zıtlıklar zıtlıkları yok ederken bir bakıyorsunuz, su ateşi söndürüyor, ateş suyu kaynatıyor, buhar ediyor.
Yok ediyor ve bir şey yok olmuş olarak gözümüze görünürken Cenab-ı Hak onu tekrar varlık alemine sürüyor. Buharlaşmış olan su yine öbür taraftan ne oluyor, yağmur oluyor, kar oluyor, yeniden geliyor, önümüze geliyor. Kötülük her şeye hakim olmuşken, bir iyilik nüvesi ordan çıkıyor, kötülüğü yeniyor kötülük yerle yeksan oluyor. Kötülük yerle yeksan olmuşken, o kimse heva hevesine uyuyor, gidiyor, küçücük bir kötülük işliyor, bundan bir şey olmaz diyor. O küçücük kötülük o kimsede büyüyor, iyiliği yerle yeksan ediyor. Sağlıklı bir vücut, küçücük bir hücre, küçücük bir hastalık ona giriyor, bütün vücudu yok ediyor, vücudu sarıyor ama onun panzeri gibi olan şifası, küçücük bir şey, küçücük bir hap veriyor bir doktor, o hapı yutuyor o kimse, o küçücük hap onun vücudundaki rahatsızlıkları yok ediyor. Zıtlar zıtlıkları mahvediyor. Bu ta varlığın başlangıcından beri zıtlar zıtları mahvetmede ve her mahvolan, yok olan bir zıt, yine Cenab-ı Hakk’ın kudret ve kuvvetiyle yine varlık alemine gidiyor. Bakıyorsunuz, kötülük hiç yok olmuyor, bakıyorsunuz, iyilik hiç yok olmuyor, bakıyorsunuz, ateş hiç yok olmuyor, su hiç yok olmuyor. Her şey bu varlık denizinin içerisinde bir devirden daime devam ediyor ve her gün o yokluk alemine katar katar, varlık alemine bir sürü suretler geçiyor. Böyle o varlık âlemine doğru yürünen bir yol görünse, siz o yolun en zirve noktasına çıksanız, baksanız ordan, suretlere bürünmüş birçok varlığı göreceksiniz ve geriye doğru baktığınızda, evet, yokluktan geliyor. Bu işin en ilginç noktası, her an oluyor. Bir
an yok ki yokluk âleminden varlık âlemine bir şey çıkmamış olsun. Zamanın en küçük birimi olarak düşünün; o en küçük biriminden o yokluktan. Bu kapı, diyelim. Kapının öbür tarafı yokluk olsun. Bu kapıdan, işte zamanın en küçük biriminden yüz binler değil, milyonlar değil, milyarlar değil, sayısız varlık sureti geçiyor. Tanıdıklarınız oluyor, tanımadıklarınız oluyor ama her o varlık deryasına habire sizin, bizim, hepimizin bütün varlığın sureti geçiyor ve o varlık sureti yürürken işte bir kapı daha var, orda her şeyin yok olduğunu görüyorsunuz. Var olan her şey, burda varlığa bürünen her şey, orda yokluğa bürünüyor tekrar ve buna kudret kuvvet yetiştirmek, bunlara nefes yetiştirmek, buna bir şey yetiştirmek, herhangi bir şey yetiştirmek mümkün değil, gayri akil bir şey. Cenab-ı Hak bunu kudret ve kuvvetiyle her an yapmakta.
Haşr, 24: ‘O yaratan, yoktan var eden, yarattıklarını şekillendiren Allah’tır. En güzel isimler onundur. Göklerde ve yerde olan her şeyi onu tenzih ve tesbih eder. O her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.’ Bu Haşr suresi 22, 23, 24; önemli surelerden birisi biliyorsunuz. Bu konuda hadis-i şerif var. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hani buyuruyor ya: ‘Kim sabahladığında üç kere bu Haşr süresinin bu üç ayetini okursa, kim akşamladığında da bu üç ayeti okursa’ diyor, ‘Onu Cenab-ı Hak yetmiş bin melekle onu korur, kollar. Yetmiş bin melek onun vekili olur’ diyor. Haşr suresinin son üç ayeti, 22, 23, 24, içinde ismi azam barındıran enteresan ayetlerden birisi. işte o böyle her şeyi yoktan var eden ya, bu böyle, bu vakıf binasını yok bilin. Buraya böyle bir vakıf binası yapmaya kalksak, bize önce ne lazım? Önce jeoloji mühendisi lazım. Deprem bölgesi ya Bursa, jeoloji mühendisi lazım. Biz buraya büyük bir yatırım yapacağız, böyle bir bina yapacağız. Burası deprem fay hattında mı, değil mi? Önce ona bakacağız’. Ardından toprağın sağlamlığına bakacağız. Yani, sağlam toprak mı? Yani toprağı sağlamsa zemini sağlamsa buraya bina kurulur. insan da aynıdır. insan sağlamsa zemini, özü sağlamsa onun üzerine bina kurulur. Ondan sonra ne lazım bize? E bir mimari lazımsa, bize bir mimar lazım, öyle değil mi? O mimar gelecek bizden ne istiyorsun, biz diyeceğiz ki böyle, böyle, bunları, bunları istiyoruz. Dışsal bir mimari özellik çizecek, öyle değil mi? Ardından o mimar özelliğine göre ne lazım bize? inşaat mühendisi lazım, değil mi? Yani hesaplayacak, kitaplayacak, nereye ne konacak, onları koyacak. E, statik mühendisi lazım, değil mi? Demirini, butonunu ayarlayacak. Elektrik mühendisi lazım. Nerden ne geçecek elektrikler? Başka? Pis su, temiz su, havalandırma, ısıtma, soğutma, bakın, ne kadar mühendis lazım ya, değil mi? Daha yolun başındayız, ardından binanın kabası bitti, bilmem nesi
bitti. E, şuraya şu lazım, buraya bu lazım, iç mimar lazım. E, bir de bakın, burda süsleme sanatları da var, değil mi?
Bir de o ne olacak? Süslenecek işte, boya lazım, süsleme sanatçısı lazım. Ne diyorlar? Ona, Cafer, ne diyorsunuz onlara? Bu süslemeleri yapanlara? Hattat yazıyor. Nakkaş. Nakkaş diyen kalmamıştır zaten şimdi, değil mi? Nakkaş, nakşeden. Neyi nakşediyor acaba, hayalini mi nakşediyor. Evet, bu süsleme sanatını yapacaksa, bir de hayal lazım ona. Bir de düzgün hayal kazım, süsleme yapacak çünkü. Bir de ne yaptırıyor tekstilciler? Desen çizdiriyorlar. Ünal, desen ne yaptırıyorsunuz? Model çizdiriyorsunuz, modelistlerin var, değil mi? Onlar kendi kendine hayal ediyorlar, değil mi modeli? Hayal ediyorlar, hayal satıyorlar. Evet. Allah razı olsun. Bak modelist var, hayal satıyor. Bir de, yani, o şeyin ne o, bir de böyle hayali kuvvetli, hayal satan birisi lazım. Boyalar lazım, malzemeler lazım, lazım da lazım, lazım da lazım…Oysa biz bunu yaparken belli bir ilimle yapıyoruz, öyle değil mi? Kendimizce yeteri kadar bir ilim var, o ilimle düşündük şimdi, bir de böyle dogmatik, hani işte, buraya bu lazım, buraya bu lazım, deyip ilimle bahsettik, yani normalde bir inşaatla ilgilenen veya bir mimara desek, ya böyle bir şey yapsa, bizim önümüzde o kadar çok şey koyar ki biz yapmaktan vazgeçeriz ya. Nerde mimar bizim? Böyle bir şeyin çalışması ne kadar sürer? Komplesi? Kağıdın üzerine dökeceğiz. Ya şurası iki tane yer, değil mi. Bir ay! iyi bir ekip olursa! iyi bir ekip kaç kişiden kuruluyor? Ya biz dinlerken yorulduk ha! Sıralama doğru mu benim? Evet ama Cenab-ı Hak öyle değil, o yoktan var ediyor ya, bütün mühendislikleri kendi zatında toplamış, yokluktan varlığa çıkaracağı zaman, ilk önce takdir ediyor onu, bakın, bu sıralamada sıralama da önemli. Hani o yaratan, o yaratan, yoktan var eden, yarattıklarını şekillendiren Allah’tır. Göklerde ve yerde ne varsa, her şey onu tenzih eder.
O zaman önce Cenab-ı Hak için ne yapıyor Cenab-ı Hak? Bir şeyi yaratmayı takdir ediyor. Ben böyle yavaş yavaş anlatacağım, böyle. Allah katında yavaş değil bu işler. Yani düşündüm, takdir ettim, ondan sonra, böyle bir şey yok. Yani ben böyle herhalde anlatmak özürlü olduğumdan dolayı böyle uzun uzun anlatacağım. Önce yokluktan varlığa, yokluktan, yokluktan varlığa çıkan her şeyi önce evvela takdir ediyor. Onu takdir etti. Sonra o takdire uygun bir şekilde yaratmaya başladı. Yarattı. Takdire uygun bir şekilde. Ondan sonra takdire uygun bir şekilde yaratılana şekil verdi, yani onu bir şekle büründürdü, onu bir varlığa büründürdü, yani ortada bir şekil var artık. Önce takdir etti, takdir ettiğinde bir şey yok daha, ondan sonra onu yarattı, varlık alemine sürdü. Yarattığı anda ona şekil de verdi. Yarattığı anda! Bu o kadar çok hızlı ki, bunu dünya noktasında zaman olarak
bunu zamana atfetmek, bunu ölçmek, biçmek mümkün değil, bu mümkün değil. Bakın, tekrar söylüyorum, bu mümkün değil. Yani takdir, yaratma, şekil verme, bunu böyle zamansal açısından düşündüğünüzde, bu mümkün değil. Bakın, bu mümkün değil ama Cenab-ı Hak yokluktan her an, bakın yokluktan her an, yani sizin suretleriniz, benim suretim, bütün varlığın sureti, şu kapıda yokluğa büründü. Her an bu. Her an! Biz henüz burda sohbet ederken dahi, biz her an, biz burda yokluk kapısından gidiyoruz. Komple bütün varlık, o yokluk kapısında gidiyor. Her an burdan varlık kapısından tekrar giriyor ve hiçbir şey aynısı değil, benzeri. Benzeri! Tabiri caizse bir Mustafa Özbağ bu kapıdan daha girerken, bir Mustafa Özbağ o kapıdan çıkıyor bakın bir Mustafa Özbağ burdan, kapıdan girerken bir Mustafa Özbağ burdan kapıdan çıkıyor ama bunu zamanın en küçük birimi olarak düşünün. O bütün kainatı böyle yoktan var ediyor. Yeniden var ediyor bütün her şeyi! Senin hücreni, damarlarını, her şeyini…Bütün varlığı düşünün. Öyle bir kudret, öyle bir kuvvet. O yüzden, o yoktan var eden ismine El-Barî ismi yani eşsiz bir şekilde her şeyi yaratan; yoktan var ettiklerini benzersiz bir şekilde tasvir eden, şekil veren El-Müsavvir ismi şerifi. Böyle olunca, o yaratma halîk, o da El-Halîk ismi şerifi yaratma. O El- Barî ismi şerifi o ElMusavvir ismi şerifi ve Cenab-ı Hakkın bütün sıfatları hiçbir an yok ki tecelli etmesin, bütün varlığın üzerinde. işte Hazreti Pir de böylece diyor ki, dua ediyor: Aman Ya Rabbi! O her an, yokluk aleminden varlık âlemine katar katar, yüzbinlerce kervan gelip durmakta diyor. Rabbim bizi onları görenlerden eylesin. Amin.
Bu geceyi, Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem in Uhud’da yapmış olduğu duasıyla kapatmaya niyet ettim. inşallah Rabbim, cümlemizi onun duasına nail olanlardan eylesin: “Allah’ım, bütün hamd sanadır. Senin yaydığını dürecek, senin dürdüğünü yayacak senin hidayet verdiğini saptıracak senin sapıklıkta bıraktığına hidayet verecek senin vermediğini verecek, senin verdiğini engelleyecek senin uzaklaştırdığını yaklaştıracak senin yaklaştırdığını uzaklaştıracak yoktur. Allah’ım bize bereketlerini, rahmetini, lütfunu ve rızkımızı yay. Allah’ım, senden sona ermeyecek ve değişmeyecek devamlı nimetlerini dilerim. Allah’ım, ihtiyaç gününde, senden nimet, korku gününde emniyet dilerim. Allah’ım, verdiğinin kötülüğünden, vermediğinin kötülüğünden sana sığınırım. Allah’ım, bize imanı sevdir ve onu kalbimizde ziynet kıl. Bize küfrü, günahları ve isyanı çirkin göster. Bizi rüşte erenlerden kıl. Allah’ım, bizleri Müslümanlar olarak öldür, Müslümanlar olarak dirilt. Fitneye düşmeyen ve rüsvay olmayan salihlere kat. Allah’ım, elçilerini yalanlayan, senin yolundan alıkoyan kafirleri kahret, azabını onların üzerine kıl. Allah’ım, ey gerçek ilah! Kendilerine kitap
verilen kâfirleri kahreyle. Amin. Ecmain. Allah’ım gecenizi hayır eylesin, haklarınızı helal edin. Önümüzdeki cumartesi, malum Berat Kandili. Allah izin verirse, yine her zamanki salonumuzda Berat Kandilinizi icra edeceğiz Allah izin verirse, iftarı orda yapacağız, inşallah. Allah gecenizi hayırlı eylesin. El-Fatiha maassalavat. Amin. Önümüzdeki hafta yokuz, bir dahaki haftaya 1890. beyitten inşallah devam edeceğiz. 1890. Beyit: Hele, her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar, o uçsuz bucaksız derin denizde batar, yok olurlar.” Buradan devam edeceğiz inşallah.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, İhsân, Sülûk, Sünnet, Şeyh, İcâzet, Silsile. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı