Sohbetlerden Derlenen Sorular
Kategorilere göre düzenlenmiş tam arşiv
Aşk ve Sevgi(449) — Sayfa 4/7
Bir kadın bir erkeği neden sever?
Aklın teslim olduğu tek bir vardır. Aşk. Aklın yenildiği tek yer vardır. Aşk. Akıl aşka gelince matematiksel olarak bunun içinden çıkamaz. Aklın Teslim Olduğu Tek Şey: Aşk Hakkında Bunun matematikselliği yoktur. Bir erkek bir kadını sever. Bunun matematikselliği yoktur. Bir mürit mürşidini sever. Bunun matematiksel denklemi yoktur.
Kaynak: Aklın Teslim Olduğu Tek Şey: Aşk | Leyla ile Mecnun Hakikati
O ağaç kadar da mı değilsin?
Sen de ebedi hayatı onunla beraber olmanın yolunu ara. Gafil olma, gaflete dalma. O ağaç Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine vefa gösterdi.
Âşıkların Feryadı | Ayrılığın Dili nedir?
Ah aşıkların senin ayrılığından her an feryat figan etmekte. Aşı ki ların feryadı figan etmesin de ne yapsın? Ah Yakup kendi oğlu Yusuf’u kaybettikten sonra feryadından, figanından halk rahatsız oldu da gitti çölün ortasına.
İnsani ruh nedir?
İnsani ruh: Kalpte yerleşir. Anneye-babaya olan sevgi, arkadaşlara duyulan muhabbet, şefkat ve merhamet — bunlar insani ruhun tecellisinden kaynaklanır.
Kaynak: Ruhun tecelliyatları
Kırık aşk hikâyesi ne anlama gelir?
Kırık aşk hikâyesi şudur: bir seven vardır bir de sevilen. Seven bir müddet çok sevmiş ve kendince sevgisine karşılık bulamadığını görmüş kendince, çekip gitmiştir. Onun kafasında o eski sevgili vardır ve o eski sevgiliye nameler döker, o eski sevgiliye kırık sözler döker, o eski sevgiliye ağıtlar yakar. O, orda kalmıştır. Biz eskiye, düne döndüysek bizde eski sevgiliye kavuşamamanın kırıklığıyla oturup kendimizce kırık bir aşk hikayesi düzeceğiz.
Kaynak: Nefes — 15 Kasım 2014 Sohbeti
Aşkın taze baharını koklamak ne anlama gelir?
Her gün aşkın taze baharını koklamaktan, her gün aşkın taze baharını koklayaraktan uyanacağız ve her gün sevdiğimize bakarken onda bambaşka güzellikler keşfedeceğiz. Bakacağız ki dünkü sevgili dünkü değil, ayrı bir güzellik endamıyla yaşıyor.
Kaynak: Nefes — 15 Kasım 2014 Sohbeti
Aşkın tadını çıkartmak ne demektir?
Her sabah, ben öyle derim ya, fırından taze çıkmış sıcak çıtır çıtır ekmeğin arasına harbi köy tereyağını, harbi köy peynirini bir de üzerine glikozuz balı yatırıp yemenin tadına kim hayır diyebilir? İşte aşk, her gün o ekmeği farklı tatta ve lezzete yemek gibidir.
Kaynak: Nefes — 15 Kasım 2014 Sohbeti
Sıddîka’nın aşkı coşup edebe riayetle Peygamber’e sorduğu soru nedir?
‘Ey şu varlığın hülâsası, vücudun zübdesi! Bugünkü yağmurun hikmeti neydi? Bu yağmur, rahmet yağmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi yağıyordu? Pek yüce, pek azam, pek azametli Allah’ın adaletinden miydi? Bu yağmur, bahara ait lütuflardan mıydı, yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu?’
Peygamber’e sorduğu sorunun nedeni nedir?
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, üzerine yağmur yağmış bir şekilde geldi. Hazreti Peygamber ıslandı. Konu buydu. Hazreti Peygamber’e sordu: ‘Ey şu varlığın hülâsası, vücudun zübdesi! Bugünkü yağmurun hikmeti neydi? Bu yağmur, rahmet yağmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi yağıyordu? Pek yüce, pek azametli Allah’ın adaletinden miydi? Bu yağmur, bahara ait lütuflardan mıydı, yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu?’
Bakış ve aşkı neden büyük bir cihat olarak görülür?
Yani bakmak, bakışmak büyük aşktı. Adam mermi yemeyi göze alıp bir "Merhaba" diyecek ya, düşünsene. Kızın amca çocukları var, teyze çocukları var, koca sülale; onun içerisinden bir kız sana "Merhaba" diyecek, sen ona "Merhaba" diyeceksin, büyük cihat ya!
Aşıklığın, sevmenin matematiği var mı?
Aşıklığın, sevmenin matematiği yoktur. Bakın, her şeyin matematiği vardır, aşıklığın matematiği yoktur. Her şeyin matematiğini bulabilirsiniz, sevmenin matematiğini bulamazsınız. Her şeyin matematiğini bulabilirsiniz, Allah’ı sevmenin, Resulü sevmenin, üstadı sevmenin, bir mümin kardeşini sevmenin matematiğini bulamazsınız. Eşin matematiğini bulursunuz, menfaat vardır, faydalanma vardır. Çocuğun matematiğini bulabilirsiniz, faydalanma vardır ama Allah için Allah’ı, Resulünü, bir veliyi, bir mümini sevmenin matematiğini bulamazsınız.
Bu, artık o kimsenin belli bir hale geldiğinde, artık o kendince aşıklık kuvveti, aşıklık hâli onun kendi içinden tecelli etmeye başlar mı?
Bu, artık o kimsenin belli bir hale geldiğinde, artık o kendince aşıklık kuvveti, aşıklık hâli onun kendi içinden tecelli etmeye başlar. Şimdi, derviş önce şeyhini sever, aşıklığı yakalar onda. Ardından Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’i sever, Hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’de aşıklığı yakalar. Ardından Allah’ı sever, Allah’a aşık olur. ilahi aşk dediğimiz noktaya gelir. Artık o sadece ve sadece Allah’ı sevdiğinden, Allah’a aşık olduğundan, onun cemaline vuslat olur. Artık o aşkın kendisi olur ve döner der ki kendince; hani ne ararsan kendinde ara. Bu haldedir. Normalde aşkı kendinde bulmak, hani var ya hadisi kutsi; yine Keşfü’l Hafa’da geçer, der ya: ‘Ben göklere ve yere sığmam fakat mümin kulumun kalbine sığarım.’ Artık o kimse, kendi kalbinde tecelli edenin, tecelli edenin Allah olduğunu bilir ve aradığım şey, dışarda aradığım şey, aslında içimdeymiş der. Hani Mesnevi’nin başında bir hikaye vardı, hani bir halayık vardı. Halayık ve padişahın aşkı vardı. Padişah halayığa aşık olmuştu. Halayık hasta olunca bir tabip istediler. O tabip geldi, halayığın durumunu çözdü. Halayığın durumunu çözünce, bu sefer padişahın halayığa olan aşkı bitti, muhabbeti bitti ve o zaman padişah dedi ki; “Asıl sevilmesi gereken senmişsin.” Kime dedi? Mürşidi kamile dedi. “Asıl sevilmesi gereken senmişsin.” O zaman halayık neyi bize anlatıyordu? Heva hevesi, nefsi anlatıyordu. insan önce hani nefse aşık olur, beğenir, nefsin isteklerine koşar. Sonradan ilahi aşkla tanışınca, asıl sevilmesi gerekenin ne olduğunu anlar. işte insanlar da aşkı önce dışarda arar. ilahi aşkı dışarda arar. işte çiçekte arar, böcekte arar, ne bileyim işte bir hayvanda arar. Yok, bir sokak köpeğinde, yok bir kedide arar. işte kedinin üzerinden bir yudum su verecek cennete gidecek ya, aşıklığı dışarda arar. Hazreti Pir der ki: “Neye aşık olursan ol, öteye bize delildir.” Yani, sen bir kadına da aşık olsan, bir kadın erkeğe de aşık olsa, ilahi aşka delildir. Yani demek ki bir görünene aşık oluyorsan sen görünmez olan senin için Allah’a da aşık olabilirsin. Sen çünkü aşkın mecazını yakalamışsın, hakikatini de yakalarsın. Mecazını yakalayan, mecaz hakikatin delili olur çünkü. Yani namazı mecaz olarak görürsün; bir kimse namaz kılıyor, ha namaz varmış dersin ama hakikatte namaz, ayrı bir şeydir. Zahiren evet, kıbleye döndün, namazı kıldın. Hakikatteki namazın tecelliyatı ayrıdır. işte o kimse o zaman kendince aradığı şeyin, dışarıda aradığı aşkın kendi içinde olduğunu görür.
Allah’ı sevmenin yolu nedir?
Allah’ı sevmenin yolu, Kur’an ve sünnete uymaktan geçer. Geri kalan o kimse, kendi kendisini aldatıyor.
Allah’ı çok seviyorsan farzları yerine getirmektedir mi?
Allah’ı çok seviyorsan farzları yerine getireceksin. Farzları yerine getirmeden Allah sevgin doğru sevgi değil.
Aşıklık yolu nedir?
Aşıklık yolu, senin geçici yaşamış olduğun bütün hallerden, zevklerden, neşelerden, kederlerden, gamlardan yücedir, yüksektir. Buralarda takılı kalmaman lazım ve bu böyle bu yolda sadece gam ve neşe yoktur.
Aşıklık yolu sonu olur mu?
Aşıklık yolu sonu olmayan bir yoldur. Aşıklık yolu başı da olmayan bir yoldur. Nasıl? Basbayağı. Allah’ın aşıkları kendi zatı ilahiyesinde seçilmiş kimselerdir. Tabiri mi hoşgörün, ayan-ı sabiteden de öncedir. O ilmi ilahidendir. ilmi ilahiden olan bir şeyin başı da yoktur, sonu da yoktur.
Aşıklık yolu ne zaman başlar?
Aşıklık dünyada başlamaz. O yüzden aşıklık anne karnında da başlamaz. Aşıklık bu manada ilmi ilahidendir, ne zaman başladığını bilemeyiz. Nasıl Allah’ın zat noktasında, sıfat noktasında başlangıcı yoksa aşıklığın da mana itibarıyla başı yoktur.
Aşıklık yolu hakkında ne söylendi?
Aşıklık yolu öyle bir yoldur ki daha zahiri manada yolun başındayım diyenin üzerinde yüzlerce, binlerce menzil vardır. O yüzden bir menzile vardım diyen kendince sona erdim diye düşünmesin. Aşıklık yolu öyle bir yoldur ki bu yola bir son düşünülemez, mümkün değildir. insan beyni bunu tasavvur etmekten, bunu şekillendirmekten uzaktır. Akıl, aşkı ihata edemez çünkü. Akıl aşkı ihata edemediği için ona bir son da tasavvur etmesi mümkün değildir.
Aşıklık yoluyla ilgili bir kavram nedir?
Aşk hem feryat ettirir hem feryadına ilaç gibidir. Allah cümlemize aşıklardan eylesin. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Geceniz hayır olsun, aşkla dolsun. ElFatiha maassalavat. Amin.
Sevgi ve aşk nedir?
Sevgili sevgilisiyle cilveleniyor. Cilvelenirken ısırır da cilvelenirken canını da acıtır. Oh bile demeyeceksin. Hatta tebessüm edeceksin. Ne güzel ısırdı diyeceksin. Ne güzel canımı acıttın diyeceksin. Ne güzel beni yakın buldum ki canımı acıttın. Beni kendine yakın gördün ki istediğini istediğin gibi yapıyorsun diyeceksin. Kendini teslim edeceksin.
Aşıkların feryat ve figan etmesi ne anlama gelir?
Aşığın feryat ve figan etmesi o sevgilinin hoşuna gidiyor. Sevgilinin hoşuna gidince feryat ve figan etmek onun önüne perdeler koyuyor. Aşığın ağlaması, feryad ve figan etmesi, göz kirpiklerinden yaş yerine kan akıtması ona tat veriyor. Göz kirp,iklerinden yaş yerine kan akıtması ona tatlı geliyor. Hatta öyle yapıyor ki senin gözünden kan akarken öpüp göz kanını senin gözünden alıp kendi gözüne sürme yapıyor.
Aşkın oduna yanmak ne anlama gelir?
“Ben kafiye düşünürüm, sevgilim bana der ki: Yüzümden başka hiçbir şey düşünme. Ey benim kafiye düşünenim! Rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi sensin. Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin! Harf nedir? Üzüm bağının çitten duvarı.”
Dünya sevgisi neden Allah sevgisiyle uyumlu olamaz?
Eğer kalbinde dünya sevgisi varsa senin kalbinde maneviat, Allah sevgisi olmaz. Allah sevgisi olan yerde de dünya sevgisi olmaz. iki sevgi bir arada olmaz. Ya Allah’ı seviyorsundur ya da dünyayı seviyorsundur. Bu, burdaki kardeşlerin haricinde olanı söylüyorum. Sizler zaten burdasınız, bu dışarı bir söz. Sebep? Yani dünyayı seven bir insanın burda işi olmaz. Bunu unutmayın. Bunu hayatınız boyunca kulağınıza küpe yapın. Dünyayı seven bir kimsenin ehli zikri, ehli zikri ve zikri sevmesini düşünmeyin. Bunu açık ve net söylüyorum bakın. Bir kimse dünyayı seviyorsa ehli zikri ve zikri sevmez. Sevmezler! Otuz beş, otuz altı yıl oldu bizimki de, sufilik dünyasının içindeyiz. Dünya sevgisi varsa siz o kimseye asla bir veliyi, bir mürşidi, bir, zikrullahı, zikredenleri sevdirmeniz mümkün değildir.
Insanı olgunlaştıran, kemale erdiren de aşk ateşiyle göz yaşı mıdır?
Eğer o kimse, o kimsede aşk ateşi varsa onda gözyaşı da vardır. Aşk ateşiyle göz yaşı birleştiğinde evet, o olgunlaşır. O kemale erer. Eğer gözyaşı ve aşk ateşi yoksa o kimsenin kemale ermesi biraz zor. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bir insanın gözü yaşlı olacak. Gönlünde maşuğun ateşi olacak. Eğer maşuğun ateşi olmazsa onun olgunlaşması, onun pişmesi mümkün değildir.
Zatî aşk ve sıfatî aşk arasındaki farkı nedir?
Zati aşk, Allah’ı görüyormuşçasına yaşadı. Bakın Allah’ı görüyormuşçasına. Lokman, ayet 5: ‘işte onlar, onlar. Rablerinin gösterdiği hidayet yolunda yürüyenlerdir. işte kurtuluşa erenler de onlardır.’ Onlar, Rablerinin hidayet yolunu takip edenlerdir, zatı aşka ulaşanlar. Hani Cenab-ı Hak dedi ya, ‘ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, mahlukatı yarattım. Mahlukatın içerisinde de kendime halife olarak insanı yarattım. insanın içerisinde de insanların içerisinde de ilk insan olarak Adem’i yarattım ve Adem’i de kendi suretimde yarattım. Alemi de Adem’in suretinde yarattım. Adem’i kendi suretimde yarattım. Adem’e baktıkça Adem bana ayna oldu, ben Adem’e baktıkça Adem bana ayna oldu çünkü Adem hem zatı hem sıfatı kendi nefsinde bir eyledi, cem eyledi. Tevhid ehli oldu.’ Hem sıfatsal aşk hem zati aşk Adem’in üzerinde ne yaptı? Tecelli etti. O yüzden Cenab-ı Hak, Adem tam bir ayna olunca Adem’e baktı, tabiri caizse kendini seyretti. işte bu normalde asıl Adem’in yaratılışındaki maksat buydu. Ayeti kerimede de dedi ya ‘ben sizi bana kulluk edin, beni tanıyın, beni bilin diye yarattım.’ işte beni bilin, beni tanıyın, beni bilin, beni tanıyının zirvesi, zatı tanımaktır. Zati aşka ulaşmaktır. Çünkü tanımanın bilmenin zirvesidir o, görüyormuşçasına yaşamaktır ve Cenab-ı Hakkın muradı, Adem’i yaratmaktaki muradı, kendi zatı sevilsin diyedir ve kendi, Cenab-ı Hak kendi zatıyla zahir olarak eşyayı yarattı, bütün mükavanatı yarattı ve mükavanatı yaratınca mükavanattaki herhangi bir şeye muhabbet eden bir kimse aslında Allah’ın sıfatına muhabbet etti. Allah’ın sıfatına muhabbet edince muhabbet, sevme direk Allah’ın zatına atfolundu ama eğer ki bir mürit bu hakikate ulaşmadı ise o zaman yaratılıştaki hikmeti anlayamadı. Yaratılıştaki hikmet onun zatını sevmekti. Onun zatına aşık olmaktı. Onun zatına yönelmekti ve aşkın zirvesi de o zata aşık olmaktı ve eğer o manada eğer ki o kimse o dereceye vardığında aşığın bu manada ikiliği kalmadı. Aşık da oldu maşuk da oldu aşk da o oldu. O esnada, o esnada ve böylece aşık, o aşık, aşkın bütün tecelliyatlarını üzerinde topladığından dolayı ben aşkım dese de onun hakkı oldu ve hangi mertebede hangi tecelliyatta olursa olsun onun adı aşk oldu. Artık onda ikilik kalmadı zati aşk tevhidin zirvesi olmuş oldu.
Bakın bu aklın kabul edeceği bir şey değil mi?
Yani Allah’tan gelen bütün zorluk olarak ne var ise zorluğa aşığım. Yani bu akıl üstü bir şey. Zorluğa, sıkıntıya aşığım dediğin de bu akıl üstü bir şey. Aklın kabul edeceği bir şey değil bu. Bakın bu aklın kabul edeceği bir şey değil. Akıl üstü konuşuyor. Kahrına da hakkıyla aşığım lütfuna da. Şimdi masanın bir köşesine kahrı koyun, bir köşesine lütfu koyun. Akıl lutfa gider, nefis lutfa gider. Tabiri caizse bir köşede ekmek var, bir köşede hiçbir şey yok. Koy buraya nefsi, nefis ekmeğe doğru gider. Bakın, bütün mahlukatı buraya koyun, ekmeği oraya koyun, orada hiçbir şey olmasın, bütün mahl, ekmeye gider ancak aşıklar ekmeğe gitmezler. Bütün insanlık, bütün insanlık mükafata koşar. Bütün insanlık bakın, kim tebessüm ediyor ona gider, kim yumuşak huylu ona gider. Bütün bekar erkeklere desen ki yumuşak huylu, nur yüzlü tatlı mı tatlı, her dediğinizi yerine getirecek olan bir bayan var, evlenir misin? Herkes evlenirim der. Bütün kadınlara desen ki yumuşak huylu, tatlı mı tatlı, bir dediğinizi iki etmeyecek bir adam var, evlenir misiniz? Bütün bekarlar evlenir.
Insan nefsi hep böyle nefse tatlı gelecek olan şeylere doğru koşar mı?
Evet, desem ki erkeklere eli maşalı yanına yaklaşman mümkün değil, sen ona sevgilim desen defol git lan şerefsiz adam diyecek bir kadın var. Kim alır nikahına desem, kimse almaz. Neden? insan nefsi hep böyle nefse tatlı gelecek olan şeylere doğru koşar. Bakın aklın durduğu yer. ‘Kahrına da hakkıyla aşığım’, ya burda beyin iflas ediyor. Burda akıl iflas ediyor. Diyor ki bu yoldan yürüme, bırak diyor burayı. Ne demek ya kahrına da lütfuna da hakkıyla aşığım. Burda her şey iflas etti. Bugüne kadar öğrendiğin ilim, bugüne kadar aldığın eğitim, bugüne kadar yaptığın ne, ister doçent ol, ister profesör ol, hangi eğitimi aldıysan al, burda akıl durdu. Aklı reddedecek onu, aklı onu reddedecek, böyle bir şey yok diyecek. Evet, batı kafası, laik kafa, batı kafa, batı kafa, materyalist kafa, dünyevi kafa, sufilerin dışındaki bir kafa bunu kabul etmesi mümkün değil. Söylenecek söz değil bu. Bunu derinlemesine düşündüğünde bunun içerisinden aklınla çıkamazsın, mümkün değil. Bu mümkün değil, aklında bunun içinden çıkması. Yani bir kimse kahrına da lütfuna da hakkıyla aşığım diyemez. Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi böyle Bursa’ya yeni geldiğim zamanlar, böyle çekti beni kenara, oturuyor böyle. Ciddi bir şey konuşacağında koltuğun ucuna gelir oturur. Otur dedi böyle. Ben oturdum bir dizine dedi, baldırına ateş dökecekler bundan sonra dedi, bir dizine de gül yağı dökecekler dedi. Ateş dökenle dedi gül yağı dökeni dedi bir görmezsen dedi kemale eremezsin Mustafa Efendi. Bundan sonra dedi ikisini bir göreceksin dedi. Emredersiniz efendim dedim. Yani, kimisi sana kötülük yapacak, kimisi iyilik yapacak. Kimisi gelecek senin bacağına ateş dökecek, bildiğin ateş dökecek, kimisi de gelecek senin bacağına gül yağı dökecek. ikisini bir göreceksin ve seveceksin. Yıl doksan üç, doksan dörttü. Şimdi bazen yakın çevre sorar, işte filanca, onu da affedecek misin. Ben içimden derim ki senin bacağına hiç ateş döken olmamış. Sen hiçbir ateş dökeni affetmemişsin. Sen bir bacağına ateş dökeni affetmedikçe kemale eremezsin. Sana zararı vereni sen affetmedikçe sen kemale eremezsin. Sen kalbinin bir köşesini, bir köşesini hançerleyen bir kimseyi affetmemişsin. Kalbini parçalayıp senin kalbini parçalayıp senin gözünün önünde tava yapıp yeğeni sen hiç affetmemişsin. Sufilik öyle değil. Bak ne diyor Hz.Pir: ‘ Kahrına da hakkıyla aşığım lütfuna da. Ne şaşılacak bir şey ki ben bu iki zıtta da gönül vermişim.’ ikisini birleştirmiş. Tevhidin zirvesine ermiş, zirvede dolaşıyor. Artık onun için iyilikti, kötülüktü, çirkinlikti, güzellikti, zarar veriyordu, fayda veriyordu…Yok! Burası aklın bittiği yer. Aklın burda şaşırdığı yer. Aklın burda tabiri caizse hani başka bir beyitte diyor ya akıl aşka gelince diyor çamura saplanmış eşek gibi apışır kalır. Akıl aşka gelince çamura saplanmış eşek gibi çakılır kalır. Akıl aşka geldi, çakıldı kaldı. Yalnız bu böyle edebiyat değil. Bunu yaşamak, bunu işte Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak, Hz.Pir’in en önemli özelliği bu. Öyle uç, öyle ağır, öyle yüksek perdeden konuşuyor. Bunu normalde ancak o kimse iyice düşünüp idrak ederse o zaman onun gerçek manasına doğru koşuyor ve eğer gerçekten onu ince bir şekilde düşünmezse onu yapamıyor, edemiyor onu, mümkün değil ve ‘Allah hakkı için bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam bu sebepten bülbül gibi feryat ederim’ yani bir kimse dikenden kurtulduğu için ağlar, figan eder mi? Diyor ki ben zorluktan kurtulursam ben sıkıntıdan kurtulursam ola ki benimle olan irtibatı kesilir diye diyor gül bahçesindeki bülbül gibi ağlamaya, feryat etmeye başlarım.
Lütuf bahçesinden kahır bahçesine geçersem bu sefer de lüt, bahçesinden niçin ayrıldım?
Yani ben onun kahrına da kendimce aşık oldum ya o kahrından da ayrılmak istemem. Lütfuna da aşık oldum ya lütfundan da ayrılmak istemem. Her iki halden de ben ayrılmak istemem. Eğer ki ben kahırdan lütuf bahçesine geçersem bu sefer kahırdan lütuf bahçesine geçtim diye bülbül gibi feryat eder, inler ağlarım. Lütuf bahçesinden nasıl ben yürüdüm gittim diye bu sefer de o yüzden ağlarım. O her ikisini de ben kendi nefsimde cem ettim. Her ikisini de ben birleştirdim. Her ikisini de. Öyle bir zatı aşka ulaştım ki ben, aşktan başka bir şey kalmadı bende artık. Benim adım aşk oldu. Benim adım aşk, ben kalmadım. Ben kendimden de geçtim, benden bir eser de kalmadı. Benim kimliğim, kişiliğim, benim şeyhliğim, dervişliğim, benim zakirliğim, nakipliğim, nükebbalığım kalmadı. Benim hiçbir şeyim kalmadı. Ben sadece ve sadece aşk kesildim. Ne maşuk kaldı ne aşık kaldı. Orta yerde sadece aşk kaldı. Çünkü bu bülbül değil, bu ateş canavarı. Onun aşkıyla bütün kötü şeyler, kendisine hoş gelmede. Bu bülbül gibi görünüyor o. Aslında o, sen ona bakıyorsun, o büyük bir veli. O büyük bir mürşidi kamil. Sen onu zannediyorsun ki bülbül gibi. O bülbül değil, o bir ateş canavarı. Onun aşkıyla bütün kötü şeyler kendisine hoş geliyor. O öyle bir ateş canavarı ki o ateşi şerbet etmiş. Ateşi şerbet etmiş. O yüzden ateşin ateşten korkusu mu olurmuş! Her şey ateş. Her şey ateş olunca ateşin ateşten korkusu kalmaz. Her şey kan kızıl kıyamet olmuş. Kendin de kan kızıl kıyamet olmuşsun, hangi kandan korkacaksın? Hangi kızıl kıyametten korkacaksın? Aşk öyle bir şeydir çünkü. Hiç bir şey bırakmaz önünde, bir tek kendisi kalır. Bir tek kendisi kalır. O çünkü o öyle bir canavardır ki kendisinin haricinde ne varsa yalar, yutar. Ya buna razı olursun, kendinle alakalı hiçbir şey kalmamasına yürürsün aşk meydanına ya da çekilir gidersin. Bu meydan ikilik kaldırmaz. Korkarsan kan kızıl kıyametten, geri adım atarsın. Hani daha önceki beyitlerde atıyordu ya ateşe. Attı bir genci, genç dedi ki koşun, burada hayat var dedi. Ardından bir kızı daha attı. Kız ne diyordu annesine? Anneciğim, aldanma. Gel dışarıdan sana ateş görünen içerisi diyordu güllük gülistanlık. Yine Hz. Pir anlatıyordu. O yüzden o neymiş? Ateş canavarıymış. Güle aşık. Halbuki esasen kendisi gül yani kendisine aşık. Kendi aşkını aramakta. Kendini, kendisi kendisine aşık. O yüzden insanı yarattı ve insanda kendisini seyretti. Sende seyretsin. Sen öyle aşka dal, öyle kendini cilala, öyle ayna ol, kendisini sende seyretsin ama sen sende kalırsan o sende kendisini seyretmez. Sen sende kalma, o kendisini sende seyretsin. Rabbim onlardan eylesin. Ne güzel demiş değil mi: ‘Karadır kaşların ferman yazdırır. Karadır kaşların ferman yazdırır Bu dert beni diyar diyar gezdirir Karadır kaşların ferman yazdırır Bu dert beni diyar diyar gezdirir Lokman hekim gelse yaram azdırır Yaramı sarmaya yar kendi gelsin Lokman hekim gelse yaram azdırır Yaramı sarmaya yar kendi gelsin Ormanların gümbürtüsü başıma vurur Nazlı yârin hayali karşımda durur.
Bu metinde bahsedilen türkülerin içeriği nedir?
Karadır kaşların ferman yazdırır Bu dert beni diyar diyar gezdirir Karadır kaşların ferman yazdırır Bu dert beni diyar diyar gezdirir Lokman hekim gelse yaram azdırır Yaramı sarmaya yar kendi gelsin Lokman hekim gelse yaram azdırır Yaramı sarmaya yar kendi gelsin Ormanların gümbürtüsü başıma vurur Nazlı yârin hayali karşımda durur. Ormanlardan aşağı aşar gezerim Nazlı yardan ayrı düştüm ağlar gezerim Bu kadar.
Aşkın ve sevginin etkisi nedir?
Fakat hiddet de şiddet de senden gelen kötülük, semadan çengin nağmelerinden daha zevkli, daha neşeli ama senden gelen hiddet de şiddet de senden gelen her şey sana olan aşkımın, muhabbetimin büyüklüğünden dolayı her şey bana daha tatlı, daha güzel geliyor, daha neşeli geliyor. Bana büyük bir mutluluk veriyor.
Aşkın derdinin ne anlama gelir?
Hem inlerim hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım. Hem senin cevrinden inim inim inlerim. inlemem şikâyetimden değildir. inlemem zevkindendir. Sen çünkü inlenilmekten hoşlanırsın. Sen, derdim sensin denmekten hoşlanırsın. Sen, çilem sensin demekten hoşlanırsın. Sen acım sensin demekten hoşlanırsın ve sen aşığın yola çıksa senin derdinle kumlara bulansa bundan sen hoşlanırsın ve aşığın derdinden, ağzından, burnundan kanlar akıtsa sen bundan hoşlanırsın.
Duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne?
Yani dedi ki o kaysere bu dedi Durusu dediği, Allahualem, Hz.Pirin burdaki duru sudan kastı insanın ruhu. Dedi ki bu ruh latif, bu latif olan ruhun, bulanık olan bu bedende işi ne? Bu latif olan ruhun bu balçık olan bedende işi ne? Bunun sırrı ne? Bunun hikmeti ne ve duru su toprakta gizlenmiş, saf can cisimlerde mukayyet olmuş. Sebebi nedir dedi. Yani normalde bütün bu saf olan, bu latif olan ruhun, bu bedende, bu toprak olan bu bedende işi ne? Bu balçık olan bedende işi ne? Bunun hikmeti ne, bunu öğrenmek istiyorum dedi. Çünkü sonuçta bu bedenlerimiz, mukayyet dediği geçici, bedenlerimiz geçici, bu ruhun işin aslı. Ruh işin aslı ise bu geçici bedende işi ne? Bu balçığın içinde işi ne? Bu geçici bedenlerde neden geldi? Neden bu geçici bedene hapsoldu? Ruh bir yere hapis olunacak bir noktada değil ama geldi hapsoldu bu bedenin içine dedi.
O kelimelere sığınacak bir mana değil midir?
Yani sen öyle bir söyledin ki bu manada anlaşılır, bu manada idrak edilir. Bu kalp dünyasında tanınır, bilinir ama bu tanınan, bu bilinen manayı, kelimeler hapseder. O kelimelere sığınacak bir mana değildir. Hiçbir yaşanan mana hiçbir kelime ile ifade edilmez tam olarak. Ben o yüzden dedim sen ne anlatırsan anlat aşkı anlatamamışsındır. Sen ne kadar ne diyorsan de, sen sevdayı dillendiremezsin. Bir kimse bir kadına veya bir erkeğe veya bir üstada veya bir peygambere veya Allah’a, sevgisini tam olarak ifade edemez. Tanımlayama, bunu. Bunu kelimelere dökemez çünkü hiçbir duygunun harf karşılığı yoktur. Hiçbir duygunun kelime karşılığı yoktur. Benzeri vardır, yakını vardır, en yakın kelimeyi bulmaya çalışırsın, onu da edebiyatın düzgünse. En yakın dili bulmaya çalışırsın, onu da Türkçen düzgünse ama en güzel en iyi mimiği yakalamaya çalışırsın, mimik veyahut da o hali, o tavrı yakalamaya çalışırsın. Binlerce kelime dizsen diline ve onları sırayla söylemeye çalışsan bir mimiğinin yaptığı işi yapamazsın veya bir damla gözyaşının verdiğini veremezsin veya bir sıcak dokunuşun verdiğini veremezsin veyahut da bir ince süzüşün verdiğini veremezsin. Manayı kelimeye hapsedersin ve kim bir kelime kullanıyorsa aslında manayı hapsediyordur. Bakın aslında manayı hapsediyordur. Çünkü aşk kelimeye gelecek bir şey değildir. Manevi haller kelimeye gelecek bir şey değildir. Onu bir normalde zikrullahta veyahut da o esnada yakazada bir hal yaşasan o hali ne kadar sen kelimelerle süslersen süsle, onu, o gördüğün yaşadığın hali anlatamazsın. Bu şuna benzer. Bir kimse işte oturmuş bir kuru fasulye yemiş, muhteşem bir tat almış. Ne anlatırsa anlatsın, o tadı tarif edemez o. Karşıdaki yemedi çünkü onu. Sen anlatırsın, anlatırsın, anlatırsın onun güzel olduğunu, karşıdaki belki de hükmeder senin anlatmandan dolayı. Harika anlatırsın. Harika edebiyat parçalarsın. Muhteşem bir şeydir ama o kimse onu tatmadı. Onu tatmadığı için o senin söylediklerinin hepsi de bir harften ibaret oldu. O tatmadı çünkü. Onu ancak o tadarsa o muhteşemliği yaşarsa o zaman binlerce kelimenin yerine bir tek fasulye tanesini yemek yerini dolduracak. Sen bir cilt kitap yazsan, bir cilt kitap yazsan, bir kaşık fasulyenin verdiğini veremezsin. Sen bir cilt kitap yazsan, bir dokunuşun verdiğini veremezsin. Kocaman bir cilt, binlerce cilt sen eser yazsan bir süzüşü, bir edayı, bir dokunuşu, bir gözyaşını, bir dudağın titremesini, bir dilin peltekliğini, gözdeki hüznü, gözdeki derinliği anlatamazsın. O mümkün değildir. işte Hz. Ömer efendimiz dedi ki kayzere, sen manayı dedi kelimelere hapsediyorsun, bu ruh kelimeye gelecek bir şey değil. Bu mana, kelimeye, dile, harfe düşecek bir şey değil. Bunu harfe düşürmeye kalkarsan sen onu harfe düşürmeye kalkarsan sen kıymet bilmemiş olursun. Bu mana alemi harfe gelecek bir şey değildir. Harfe getirmeye çalışırlar. Birileri böyle bir alemin varlığından haberi olsun diye ama o hiçbir zaman hakikati değildir.
Dedi ki yani faydayı, faydayı, kendisinde zuhur eden, yani fayda nerde zuhur ediyormuş?
Cenab-ı Pir, faydayı direkt Allah’ın kendi zatına bağladı. Başka hiçbir şeye bağlamadı. Ahmet’e, Mehmet’e bağlamadı. insanın kendisine de bağlamadığı. Faydayı direkt Allah’a, Allah’ın zatına bağladı. Rab de demedi, Rahman da demedi, direkt Allah dedi. Allah’ta zuhur ediyormuş. Sen orta yerde eşya gibisin. Sakın kendi kendini faydalı görme. Kendini dev aynasında görme. Kendini fasulye gibi nimetten sayma. Cenab-ı Hak, ayet-i kerimede ne dedi? ‘iyilikler Rabbinizden’ dedi. O zaman fayda, iyilik Rabbinden. O zaman Rabbin, Rabbine iyilik yaptı. Bu iyilikler Rabbindense bu faydayı Allah bilmiyor mu? Allah görmüyor mu? Neden soruyorsun bu temiz, latif ruh, bu balçık bedene neden üflendi diye. Bakın onu otomatikman Hz.Pir, Hz. Ömer’in dilinden radıyallahu anh hazretlerinin dilinden kayserin sorusunu taca attı. Manayı kelimeye hapsetmedi. Dedi ki senin faydadan haberin yoktu. Ey mürit! Ey mürit olma yolundaki kimse! Önceden senin faydadan haberin yoktu. Önceden senin manâdan da haberin yoktu. Şimdi ne oldu da sen kendinden ne gördün de sen faydanın ve mananın kelimelerle üzerinde oynayaraktan peşine düşmüşsün? Bırak, kelimelerle oynama. Bırak cümlelerle oynama. Kelimeyi öne koymuşsun, ardına koymuşsun, bir anlamı yok. Sen o manaya erişmeye çalış. O manaya eriştiğinde doru da kalmayacak cevap da.
Manayı kelimeye hapsetmek ne anlama gelir?
Sen Sen nefesi bir kelime ile durdurdun, önüne geçtin. Bu mânâ serbestti. Bir kelimeye bağlı değildi. Bir cümleye bağlı değildi. O öyleydi ki hiçbir kelime, hiç bir cümle onun önünde set olamazdı ama sen kalktın böyle konuşmakla manayı hapsettin kelimelere. O ancak idrak edilirdi. O ancak kalbin aklıyla anlaşılırdı. O kalp ancak onu, tefekkürle bilirdi, tefekkürle anlardı, tecelliyatla dinlerdi. Tecelliyatla! Kalpteki perdelerde dolaşaraktan, o manayı anlardı. Ama sen onu kelimeyi dökerekten onu hapsettin.
Adem’den beri insanlar ciltler ciltler yazmışlar, ciltler ciltler yazmışlar?
Mananın kelimelerle söylenmesinde yüzbinlerce fayda var. Bu faydaların her biri, canın cesede girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz. Yani manayı sen yüz binlerce kelimelerle anlatırsın. Yüz binlerce ciltle yazarsın. Adem’den beri insanlar ciltler ciltler yazmışlar, ciltler ciltler yazmışlar. Kütüphaneler doldurmuşlar. Gelen yazmış giden yazmış. Gelen gidenin yazdığını beğenmemiş, bir daha yazmış. Tarih boyunca kelimeler kelimeleri getirmiş. Felsefede o değil mi, kelimeden kelime çıkarmak, kelimelerin yerlerini değiştirip yeniden cümle kurmak veyahut da biz onlara hani böyle sûfiliği kitaplardan okuyanlar vardır ya, Hz. Pir de der ya, sufilik kitaptan okunmaz, bilinmez diye. Enteresan bir şey, sufilik kitaptan okunmaz der Hz. Mevlana. Ordan da öğrenilmez der. Yani yüzbinlerce kelimeleri cümleleri toplasan bunların bütün faydalarını, sen bunların anlatmaya çalışsan ve her birini alt alta üst üste koysan o ruhun bedene girmesi ile alakalı bir diyelim ki bir faydasını dahi anlatmış olamazsın. Sen onca faydayı kendince hikmet gör ve onca hikmeti dillendirmeye çalış. Yani mutasavvıf ol. Mutasavvıf nedir? Tasavvufun felsefesini yapan, kitaplardan okuyup böyle ehli sûfi gibi ahkâm kesenler. Televizyonlarda vardır ya, otur sana Hz. Mevlana’yı anlatsınlar. Otur sana Hz. Şemsi anlatsınlar. Bir soru soracaksın: Hz. Mevlana’yı bu hale getiren kimdi? Şemsti. Senin Şems’in var mı? Yok. Anlatamazsın sen Hz. Mevlana’yı. Nasıl anlatamazsın? Diyorum ki anlatamazsınız hocam. Sebep diyor? Sen diyorum bir mürşide aşık oldun mu? Bakıyor benim gözümün içine. Sen canım Şems, ruhum Şems, her şeyim Şems diyebileceğin bir kimse var mı? Ayım Şems, günüm Şems, dinim Şems! Sen onu küfürle itham edersin. ‘Benim anamda aşk babam da aşk. Biz aşkın çocuklarıyız.’ Sen onu küfürle nitelendirirsin. Sen böyle sevemedin ki! Sen böyle bir üstadı sevmedin ki hiç. Bakıyor, koca profesör. Hocam dedim. Dağa baktığında orada şeyhinin suretini gördün mü dedim. Böyle baktı bana. Çorbada gördün mü dedim şeyhinin suretini? içecek olduğun su bardağında gördün mü dedim. Böyle baktı. Dedim hocam yattığın yatakta dedim şeyhin oldun mu? Vücudun büyüdü mü? Büyüdü, büyüdü, büyüdü, yaşadığın şehri içine aldı mı? Daha da büyüdü büyüdü, bölgeyi, beldeyi, ülkeyi daha da büyüdü, bütün kara parçalarını aldı mı içine dedim. Böyle bakıyor bana. Sana göre dedim ben normal değilim değil mi dedim, kaldı. Nereden anlayacaksın Mevlana’yı, nereden anlayacaksın Şemsi dedim. Sen okursun ancak dedim. Evet dedi, biz dedi inceliyoruz, okuyoruz dedi. Okuyorsunuz dedim, yaşamıyorsunuz. Sen dedim çıkıp da şehrin dışına dedim, hiç kimseye haber vermeden o geliyor deyip de dedim ben, yola dedim boynunu koyup kulağından topraktan şeyhinin kokusunu aldın mı dedim ben. Ya bu nasıl bir muhabbet ya dedi. Ha dedim, bu işte asıl muhabbet bu dedim. Sen dedim, kokusundan kaç kilometre kaldığını dedim anladın mı şeyhinin gelişine? Böyle baktı. Rüyanda gördün mü dedim, ben geliyorum evladım, yarın izmir’deyim dediğini? Nerden dedim şeyhe aşık olmayı bileceksin ki sen! Ondan sonra dedim gidip yazıyorsunuz oraya Mevlana ile Şems-i Tebrizi’nin arasında farklı bir iletişim mi vardı. Ha ne dediğini anlıyorum senin ahmak, yaramaz akıllı, gönlü kirlenmiş, pislenmiş, zalim olmuş, dili zalim, gönlü zalim, pis! Neden? Sen çünkü bir şeyh sevgisi tatmadın!
Müslümanlar birbirlerini sevmekte ne durumda?
Buhari okuyacak olduğumuz hadis i şerifi nakletmiş: ‘Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tuttulurlar.’ Demek ki müslümanlar birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzeyecekler. Bu şimdi ne yazık ki bu müminlik vasıflarında kaybetmeye başladık. Biz birbirlerimizi sevmekte, birbirlerine acımakta, birbirlerini korumakta bir vücuda benzemiyoruz artık. Bir vücuda benzemiş olsak, Ümmet i Muhammed’in sıkıntısı kalmayacak zaten. Bir vücudu biz yaşamış olsak, Ümmet i Muhammed’in kalbi bir noktada bir daire, atacak ve hatta cemaatlerin, tarikatların, toplulukların da hali aynı hale geldi. Yani artık bir topluluk da bir cemaat de kalbi bir yerde atmıyor artık. Yani kalbi bir yerde atsın diye bir şey söylüyorsun, bir şey diyorsun ne yazık ki onlar o merkezde toplanmıyor. Herkes çok biliyor. Herkesin kendince alimliği var, ulemalığı var o kendince aklı önde onun ve o çok biliyor herkesden fazla. Öyle olunca, o kimsenin aynı kalbin ritmini yakalaması mümkün olmuyor ve orta yere orda bir laf söylüyor zaten, bir şey diyor, o ona laf söylüyor, o ona laf söylüyor. Ne yazık ki müminlerin birbirlerine karşı olan muhabbetleri ve birbirlerine karşı olan bağlılıkları zedeleniyor. Yani bu hadis i şerifler ne yazık ki şu anda tecelli etmiyor. Tecelli belki de biz ona mashar değiliz, o da olabilir. Biz göremiyor olabiliriz. Çünkü birbirlerini sevmekte birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzeyecekle bakın. Birbirini de koruyacak. Yani birbirini korumak ne demek? Birisi ona saldırırsa onu muhafaza edecek. Dışarıdan onun birisi gıybetini ederse, onu susturacak. Dışarıdan birisi onun dedikodusunu yapıyorsa, onu susturacak. Dışarıdan bir kimse ona iftira atıyorsa, onu susturmaya gayret edecek.
Sevgiliyle cemalleşmenin tadı nedir?
Sevgiliyle cemalleşmenin tadı, sevgiliyle bahçede gül koklamak gibi bir zevktir. Dünyanın bütün güzelliklerini, onun gözünün önüne serseniz, o sevgiliyle bir an olsun cemalleşmenin zevkini tatmak isteyecek, onu yaşamak isteyecektir ve hatta sevgili ona bir kez hitap etse, bir kez ona seslenmiş olsa ve bütün vücudu onun kulak olsa ve bütün vücudu onun göz olsa, bütün vücudu onun anlayış olsa; idrak olsa; o dünyadan da ahiretten de geçip o sevgilinin tecelliyatına ram olmak isteyip her daim bütün vücudu maddi manevi göz kulak olmak isteyecektir.
Mesnevî-i Şerîf 766-768. Beyitler Şerhi konusunda ne anlatılmaktadır?
Harika, herkes Allah’ı seviyordur. Bu noktada bir sıkıntımız yok ama Hz. Muhammed i Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine uyduğu kadardır Allah sevgisi, uyduğu kadar. Ne kadar uydu, o kadar seviyor. Ne kadar uydu, o kadar seviyor.
Allah’ı seviyorum demek ne ifade eder?
Allah’ı seviyorum demek, soyut. Hz. Muhammed i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini seviyorum demek, soyut. Bir üstadı, bir mürşidi seviyorum demek, soyut. Bir erkeği seviyorum demek, soyut. Bir kadını seviyorum demek, soyut. Bir çocuğu seviyorum demek, soyut. Bir arkadaşı seviyorum demek, soyut.
Arkadaş sevgisinin somutsal tecelliyatı nedir?
Arkadaş sevgisinin somutsal tecelliyat olması lazım o kimsede. Onun somutsal tecelliyatı yok ise, o kimse kendi kendisini aldatıyor. Arkadaşını seviyor, harika. E o aç yattı, sen tok yattın. O taşın üstünde yattı, sen yumuşak yatakta yattın. E, senin akşam evinde tenceren kaynadı, onunki kaynamadı.
Eşini çok seviyen birinin somutsal tecelliyatı nedir?
Eşini çok seviyor, harika, kadın veya erkek, cehenneme koşarken sen nerdesin? Eşini çok seviyor, bu kalkan yumruk niye? Kocasını çok seviyor, arkasından neden dedikodu ettin gittin annene söyledin vay anne, adam bana şunu yaptı, bunu yaptı da dedin, nerde? Adamı çok seviyor, harika, arkasından mutfakta tabak kırıyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmek ne ifade eder?
Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerini bir seviyor, bir seviyor! Harika! Çok güzel. E, sünnetini işlesene? Sünnetini işlemek yok, onun izinden yolundan peşinden gitmek yok. Ee nasıl seviyor? Yok, olmadı! Sibgatullah, Allah’ın boyasıyla boyanacak olan kimsenin yürüyeceği yol var. Bu ne? Bu Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışmak.
Sibgatullah ne anlama gelir?
Sibgatullah, Allah’ın boyasıyla boyanacak olan kimsenin yürüyeceği yol var. Bu ne? Bu Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışmak. Bu Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmanın yolunu yürümek, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak. Hani Hz. Aişe annemize sordu ya sahabeler, Ya Aişe, Hz. Muhammed i Mustafa’nın sallallahü ve sellem hazretlerinin ahlakı nasıldı? Onlara verdiği cevap müthiş, siz Kur’an okumuyor musunuz? Evet, biz okumuyoruz şu anda. Sahabelere sordu, siz Kur’an okumuyor musunuz? Okuyoruz Ya Aişe. işte onun ahlakı, Kur’an ahlakıydı.
Kötülük neye benzer?
Kötülük, kökü olmayan, sökülüp atılmış bir ağaca benziyor. Meyvasız, kökü yok, yeşermez, kuru bir ağaç. Zakkum. Kötülük düşünmek, kötülük yapmak, kötü söz söylemek, çirkin sözler, atfetmek. Karşındaki kimseyi rencide edici, karşındaki kimseyi kırıcı, karşındaki kimseyi üzücü sözler söylemek. Karşındaki kimseye hakaret etmek, Müslümanların aleyhinde konuşmak, müminlerin aleyhinde konuşmak, müminlerin aleyhine çalışmak.
İyilikler nereden gelir ve nereye döner?
İyilikler Allah’tan. Nereye döner tekrar? Allah’a döner. Onlar rahmet deryasından geldi, rahmet deryasına geri döner. Sen istediğin kadar kötü ol, Allah’ın iyiliğine zarar veremezsin. Sen dünyanın en kötüsü olsan, Allah’ın iyiliğine zarar veremezsin. Sen dünyanın en iyisi olsan, Allah’ın iyiliğine bir katre katamazsın. Neden? O katrenin de sahibi odur. iyilikler Allah’tandır.
Deniz suyu neye benzer?
Deniz suyu buharlaşır, yağmur olur. Dağın tepesine yağar, küçücük kanallardan, küçücük ırmaklar olur. Onlar birbirleri ile buluşur, kocaman nehir olur. Nehir koşa koşa yine deryaya, denize, koşar. Deniz de yine buharlaşır, yine döner ne yapar? Tekrar denize koşar. Demek ki denize aitse, denize koşacak. Havaya aitse, havaya koşacak. Toprağa aitse, toprağa koşacak.
İnsan nereye ait olmalıdır?
Sen nereye aitsin? Sen nereye aitsin? Sen bu dünyaya aitsen aha toprak, kara toprak burda. Sen ötelere aitsen, oraya göre yaşa, oraya göre davran. Allah bizi onlardan eylesin inşallah.
Aşk eteğini açan bir kimse ne gibi bir durumla karşı karşıya kalır?
Cenabı Hakkın nuru bu noktada ancak müşriklere isabet etmez, hususu nuru. iman etmeyenlere, hususi olarak iman etmeyenlere hususi olarak, onlara gitmez. Öbür türlü Cenabı Hak nurunu bütün her tarafa saçmıştır. Nurunu her tarafa yaymıştır. Herkes için hidayet kapısı açıktır. Herkes için o nur saçıcısı nurunu saçmıştır. Ancak nankör olanlar, aptal olanlar o nur satıcının nurundan nasipdar olmazlar.
Aşıklık nedir?
Eğer güle aşık olmamış olsa, gül onu ayakta tutmaz. insan, bunun içerisinde, bu aşıklığın idrakine varırsa, insanı kamil olur. Bu, varlıkla senklarizasyonu tamamlamakla mümkündür. Varlık tamamiyle mecburi istikametde güle aşık. Sen de kendi cüzzi iradenle güle aşık olursan, varlıkla senklarizasyonunu tamamladın. Bütün varlık sana aşina oldu. Bütün varlık. O yüzden aşıklar için varlıkta yabancılık yoktur. O yüzden aşıklar için varlığın her tarafı onlara tarla gibidir. O yüzden aşıklar varlığın her veçhesinde, varlığın her perdesine aşina olmuş olur. Sebep? Çünkü o baştan başa kendisi de aşık oldu. Aklıyla, fikriyle, gönlüyle, kalbiyle, içiyle, dışıyla, her şeyiyle ne oldu? Aşık oldu. E o zaman aşık olunca o da cüz, küle doğru döndü. Cüz o zaman ne yaptı? Küle doğru veçhesini döndürdü. Önemli olan zaten o vecheyi döndürmesi. O yüzden bütün, bütün her şey ama bütün bildiğiniz canlı cansız, var, yok, siz nasıl hükmederseniz hükmedin, bir şeyin adı var ise bir şey varlık aleminde südur ettiyse, göründüyse, o güle aşıktır. Güle aşık ve her şey, her şey ama gözünüzün gördüğü görmediği her şey, ona olan aşıklığını terennüm eder ve her şey bu manada aşkın önünde güzeldir. Aşığın önünde de güzeldir. Aşık, hiçbir şeyi çirkin görmez. Çünkü aşık için her şey aşkın ayrı bir tecelliyatı olduğundan, her şey onun için güzeldir. Güzel güzeli sever, güzel güzeli sever. Güzel, her şeyi güzel gördüğü için her şeyi de sever. Güzel için bu noktada güzel seven için aslında işin hakikatinde çirkin yoktur. O yüzden aşıkların bu manadaki şeriatı ile aşıklıktan pay almayanların şeriatı farklıdır. Aşıkların şeriatı, aşkçadır. O yüzden aşık olmayanların şeriatına benzemez.
Aşıkların dili neden birbirine benzer?
Aşıkların dili birbirlerine anlaşılır. Aşığın dili, aşık olmayanlarca anlaşılmaz. O yüzden aşık olmayanlar, aşığı dinleyince onu küfür ehli gibi görür. Aşığı dinleyince onu müşrik görür. Aşığı dinleyince o ona kaba saba bir söz gibi gelir ama aşık, aşığı dinleyince, onun sözleri mercan tanesi gibidir. Onun sözleri okyanusta inci gibi gelir ona. Onun sözleri kıymeti bulunmayan kıymeti bilinmeyen bir mercan gibidir. Aşık olmayana ise o sözler alelade bir sözdür. O yüzden aşıkların dili de huyu da suyu da bakışı da birbirine benzer, birbirine benzer, aynı paralelliktedir. Aynı paralellikte olmazsa, âşıklık değildir.
Hayatın anlamlı yaşamı nasıl olur?
Hayatı en güzel, en anlamlı yaşayan insanlar sevenler, aşıklar ve aynı zamanda savaşan, mücadele edenlerdir. Her seven mücadelecidir. Her seven. Seven pısırık değildir. Aşık pısırık değildir. Dünyanın en mücadeleci ruha sahip olan, en fazla aşık olandır.
Savaşmak ve sevmek arasında nasıl bir ilişki vardır?
Biz bir tarafımız savaşçıdır. Sevmek ve savaşmak dedik ya, bir tarafımız savaşçıdır. Yani sevdiklerimiz için savaşmayı göze alırız. Sevdiklerimiz için savaşmayı göze alırız, gözümüzü kırpmayız.
Münafıkların Allah’a iman etmiş kimseleri sevmemesinin nedeni nedir?
Münafıklar, Allah’ın sevilmesini istemezler. Münafıklar peygamberin sevilmesini istemezler. Münafıklar, velilerin sevilmesini istemezler. Münafıklar, mü’minlerin seyilmesini istemezler. Çünkü münafıktı o. Kalbi nifak ehlidir ama sen Allah’ı seversen, Resul’ünü seversen, Allah ve Resulü seveni seversen, sen bil ki mü’min gönüllüsün.
Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri ne buyurmuştu?
‘Ya Rabbi! Senin sevgini seni sevenin sevgisini, seni sevdirenin sevgisini, benim kalbime bahşeyle.’ Bir hadiste de ne dedi? ‘Çölde susuz kalmış bir kimseye soğuk şerbeti sevdirdiğin gibi bana da sevdir dedi. Bu ne? Bu mü’min. Bakın, bu mü’min. O yüzden ya işte, gel üstadı sev. Sevmez ya, münafıklık varsa kalbinde adamın sever mi? Çünkü melekler ne yapıyor? Mümin kulların kalbine ilham ediyor. Allah filancayı sevdi sen de sev diyor. Sevmekle alakalı bu mesela.
Dervişlerin delibaş koyunları nedir?
Böyle dervişlerin de kendilerince delibaş koyunları vardır. Ben efendim sizi çok seviyorum. E? Ama bu Mustafa abiyi benim içim almıyor. Biz arkadaşlarla bir yerde toplansak olur mu? Şeyh efendi de olur der. Ben olur demem. Bana da diyorlar şimdi. Orda ders var, derse gidiyorsanız gidin, gitmiyorsanız dersinizi alayım, istediğiniz yere gidin diyorum. Hür ol sen. Benim oraya koyduğum, vazifelendirdiğim çavuşu tanımıyorsan, Allah yolunu açık etsin. Nereye istiyorsan git. Hür ol, alayım dersini, git istediğin yere. Şeyh efendi aman zikir yapsınlar, ayrılmasınlar diye düşünüyordu. Rahmet’i onun mübareğin öyle genişti ben öyle değilim yapamıyorum ben. Allah affetsin bazen de söylüyorlar zaten. Yani Abdullah Efendi bu konuda çok böyle hani müsamahakar davranırdı. Sen müsamahakar davranmıyorsun. Öyleyim diyorum, ben biraz sertim.