Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1570-1575. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1570-1575. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 14/38

Mesnevî-i Şerîf 1570-1575. Beyitler Şerhi Hakkında

1570-1575. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzlerinizi hayırlı eylesin. Ayınızı yılınızı ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim hem bu dünyada hem ahirette afiyet verdiği kullarından eylesin. Rabbim bizleri de ve Ümmeti Muhammedi Hakkı Hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip Hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı savaş açan cihat eden kullarından eylesin. Rabbim son nefesimize kadar buyurun ‘Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu’ akidesine sahip bir şekilde yaşayıp öylece canını teslim eden kullarından eylesin. Ecmain 1570. beyitte kalmış. Ondan önce okumuşuz:

‘Cevrinde öyle tatlılıklar var ki malik olduğunun letafet yüzünden kimse seni hakkıyla anlayamaz. Hem inlerim hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım. Kahrına da hakkıyla aşığım lütfuna da. Ne şaşıracak şey ki ben bu iki zıtta da gönül vermişim.

Hani Erzurumlu ibrahim Hakkı hazretleri demiş ya: ‘Kahrında hoş lütfunda hoş’ diye, aşıkların bir kısmı kahrı da lütfu da iki zıttı birleştirmişler, her ikisini de hoş görmüşler. O yüzden aşıklar da kendi içlerinde ikiye ayrılırlar. Bir, aşık-ı zat veya direk zata aşık olanlar iki yine aşık ama sıfatlara aşık olan sıfatta kalanlar. Bu normalde aşıkların içerisinde ince bir perdedir. Bunu normal bir dervişin anlaması, normal bir dervişin bunu ayırd etmesi mümkün değildir. Bu pir seviyesindeki zatlar, tabiri caizse zata aşık olanlardır. Bir çıt altı da o sıfata aşık, tabiri caizse sıfat-ı aşk denir onlara. Hani Cibril aleyhisselam geldi, iman nedir dedi, islam nedir dedi, üçüncü soru ihsan nedir. Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ihsanı

tarif ederken ‘Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmendir’ dedi. Sonra durdu, dedi ki ‘sen onu göremezsen dahi her an onun seni gördüğünü hissedip idrak edip öyle kulluk etmendir’ dedi. işte aşık-ı zat ile aşık-ı sıfat arasındaki fark burasıdır. ihsan mertebesindeki. ihsan mertebesi, o zaman öyle aşıklar vardır ki o aşık-ı zattır. Aşık-ı zat olunca o kahrın da hoş lütfun da hoş der. Aşık-ı zat olunca Hz. Pir gibi ‘kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da. Ne şaşılacak şey ki ben bu iki zıtta da gönül vermişim’ der. Burda o iki zıttı kendi nefsinde birleştirir ama o normalde artık normal aşık değildir. Şimdi aşık-ı sıfatta olana bazen burası ince perde. Burayı gelecek nesiller iyi anlasınlar yani gelecek nesillere bir nasihat gibi bu kimisi bu sıfat-ı aşkta kalanlara aşk, ayrı bir perde olur onda, aşıklık ayrı bir perde olur. Şimdi diyeceksiniz ki aşıklık insana perde olur mu?

Evet. Aşıklığa perde yine aşığa aşıklıktır. Aşk ona perde koymaz. Onun aşıklığı ona perdedir. Çünkü bu böyle anlaşılması güç bir şeydir. Bu yani ancak yaşanması lazım. O aşığın önünde aşıklık nerde perde olur diye. O böyle nefsini tanımlamada veyahut da Rabbini tanımlamada önünde aşıklığı onun bir perde oluşturur. Ona eskiler hicap perdesi der. O perdede kalır o ama kendisini aşık zanneder mi? Evet. Burası biraz böyle anlamayanlar için şeriata mugayyir gelebilir. Orda o kimse sıfatın tecelliyatına, sıfatların tecelliyatına gark olur. O zattan koku almamıştır. Onda zati kokusu yoktur. Zati kokusu olmadığından dolayı, o tam bir arif-i billah değildir aslında. Velidir, bakın velidir, mürşittir ama tam önünde tam o perdeyi bitirememiştir. Şimdi diyeceksiniz ki bana ya bu noktalara gelen kaç kişi var ki? Hani ben anlatayım da benimle beraber ölüp gitmesin. Ben anlatayım, hiç olmazsa ilmen bilsin insanlar. O kimse, burası bakın tekrar söylüyorum, o kimse aşıklığı ayrı perdede maşuğu ayrı perdede, aşkı ayrı perdede görür. Tam tevhide ulaşmamıştır daha bu. O yüzden o nefsi de bu manada tam son nokta, son haliyle kemale ermemiş olur. Bir perde, ince bir perde var. O ince perdeden öbür tarafı görür. Kokusunu alamaz. O görme onu yanıltır. Bu artık mürşidi kamillerin kendi içerisindeki vartalarıdır. Üstadların kendi içlerindeki vartalarıdır bu. Bunu her üstat anlar mı? Hayır. Üstatlık yapar, şeyhlik yapar, mürşitlik de yapar ama bunu her mürşit de anlamaz, her mürşit bunu çözümleyemez.

Hz. Pir böyle en yüksek perdeyi öyle konuşuyor ki zaten usulü o, o yüksek perdeden konuştuğunu ancak yüksek perdede olanlar anlayabilir. Yoksa okur geçer bunu. Ne diyor? işte kahrında hoş, lütfun da hoş diyor ya Erzurumlu ibrahim Hakkı Hazretleri de veyahut da bunu söyleyen pir efendiler çoktur. Kahrın da hoş lütfun da hoş derler. Bu hangi halde hangi perdede konuşulur, onu bilmez ama teknik olarak da hal olarak da. Söz olarak

konuşuyor herkes. Zaten en büyük sufilikte sıkıntı bu. Yani o kimse diyor ki kahrın da hoş lütfusun da hoş. Bunu anlat hal olarak bana. Kahrın da hoş lütfun da hoş, iki zıttı birleştirmenin perdesini anlat bana. Bu hangi perdeden? Sen hangi perdede bunu söyledin? Hani Enel Hak dedi ya, hangi perdede dedi bunu. Zat perdesinde mi dedi sıfat perdesinde mi dedi. Örneğin işte Enel Hak demesi onun sıfat perdesi henüz daha, zat perdesi değil. Zat perdesine geçmiş olsaydı zaten Enel Hak demeyecekti. Neden? Zat perdesinde kendisini görmeyecekti çünkü. Kendisini görüyorsa zat perdesinde değil henüz daha. O yüzden kendisini görmeyen ancak Enel Hak der gerçek manada. Der mi? Demez o da? Neden? Zat perdesi çünkü kendinde hiçbir şey görmemektir. Kendini de görmemektir. işte ama normalde hani zat perdesine gelmeyen sıfat perdesine gelen hepsini de ayrı zanneder. Aşık ayrı, maşuk ayrı, aşk ayrı zanneder ve o aşıklığını zirvede görür. Aşıklığını zirvede gördüğü için onun aşıklığı ona perde olur. Dervişin dervişliğini zirvede görüp dervişliğinin ona perde olması gibi. Zakirin zakirliğini zirvede görüp zakirliğinin ona perde olması gibi veyahut da işte bir esma alanın esmasını zirvede görüp o perde olması gibi. Hal gören dervişin hali zirvede görüp o halin onda perde olması gibi. Rüya gören bir kimsenin rüyada kendisiyle alakalı bir şey olduğunda o rüyada takılıp kalıp onun perde olması gibi.

Derviş bir hizmetin ucundan tuttu, ben hizmet ediyorum dedi, hizmet ona perde oldu. Cömert gitti birisine beş kuruş verdi, beş kuruş verdiği gözüne göründü ona perde oldu veya birisinin elinden tuttu, birisinin elinden tutunca kendinde bir şey gördü o ona perde oldu. Bakın, sufilikte her hal ve makam o kimseye perde oldu, orda takılı kaldıysa. Ordan ilerisini görmüyor, ordan ilerisine gitmiyor. Ordan ilerisini görmeyince gitmeyince o onda perde oldu. Aynı şey, bu normalde sıfat-ı aşkta kalanlarda aşk onlara hicap oldu, perde oldu. Onlar zata yürümeleri gerekirken biz ona şöyle diyeceğiz, nasipleri o kadarmış, istidatları o kadarmış, orda takıldılar kaldılar. Onlar orda kaldılar. Bu ne oldu? Sıfat-ı aşkta kaldı. Oysa tecelliyata baksalar tecelliyatın zahiri, komple, baktığın zaman eşya hükmündeki her şey aşkın zahiridir. Aşkın batını ise hakkın zatıdır ama sıfatsal tecelliyatta kalan zati tecelliyata geçemedi, orda kaldı. Ben ancak bunu bu kadar anlatabildim. Şimdi önce bunu anlattım ki zati aşkı, zati aşığı daha iyi anlayabilelim. Normalde şimdi eğer ki o sıfat-ı aşktan geçseydi, aşık-ı zata ulaşacaktı ve o ‘nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir’ hadis-i şerifi onda tecelli etti, o Allah’ı görmüyorsan her daim o seni görüyor tecelliyatında kaldı. Zati aşk ise Allah’ı görüyormuşçasına yaşadı. Bakın Allah’ı görüyormuşçasına. Lokman, ayet 5: ‘işte onlar, onlar. Rablerinin gösterdiği hidayet

yolunda yürüyenlerdir. işte kurtuluşa erenler de onlardır.’ Onlar, Rablerinin hidayet yolunu takip edenlerdir, zatı aşka ulaşanlar.

Hani Cenab-ı Hak dedi ya, ‘ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, mahlukatı yarattım. Mahlukatın içerisinde de kendime halife olarak insanı yarattım. insanın içerisinde de insanların içerisinde de ilk insan olarak Adem’i yarattım ve Adem’i de kendi suretimde yarattım. Alemi de Adem’in suretinde yarattım. Adem’i kendi suretimde yarattım. Adem’e baktıkça Adem bana ayna oldu, ben Adem’e baktıkça Adem bana ayna oldu çünkü Adem hem zatı hem sıfatı kendi nefsinde bir eyledi, cem eyledi. Tevhid ehli oldu.’ Hem sıfatsal aşk hem zati aşk Adem’in üzerinde ne yaptı? Tecelli etti. O yüzden Cenab-ı Hak, Adem tam bir ayna olunca Adem’e baktı, tabiri caizse kendini seyretti. işte bu normalde asıl Adem’in yaratılışındaki maksat buydu. Ayeti kerimede de dedi ya ‘ben sizi bana kulluk edin, beni tanıyın, beni bilin diye yarattım.’ işte beni bilin, beni tanıyın, beni bilin, beni tanıyının zirvesi, zatı tanımaktır. Zati aşka ulaşmaktır. Çünkü tanımanın bilmenin zirvesidir o, görüyormuşçasına yaşamaktır ve Cenab-ı Hakkın muradı, Adem’i yaratmaktaki muradı, kendi zatı sevilsin diyedir ve kendi, Cenab-ı Hak kendi zatıyla zahir olarak eşyayı yarattı, bütün mükavanatı yarattı ve mükavanatı yaratınca mükavanattaki herhangi bir şeye muhabbet eden bir kimse aslında Allah’ın sıfatına muhabbet etti. Allah’ın sıfatına muhabbet edince muhabbet, sevme direk Allah’ın zatına atfolundu ama eğer ki bir mürit bu hakikate ulaşmadı ise o zaman yaratılıştaki hikmeti anlayamadı. Yaratılıştaki hikmet onun zatını sevmekti. Onun zatına aşık olmaktı. Onun zatına yönelmekti ve aşkın zirvesi de o zata aşık olmaktı ve eğer o manada eğer ki o kimse o dereceye vardığında aşığın bu manada ikiliği kalmadı. Aşık da oldu maşuk da oldu aşk da o oldu. O esnada, o esnada ve böylece aşık, o aşık, aşkın bütün tecelliyatlarını üzerinde topladığından dolayı ben aşkım dese de onun hakkı oldu ve hangi mertebede hangi tecelliyatta olursa olsun onun adı aşk oldu. Artık onda ikilik kalmadı zati aşk tevhidin zirvesi olmuş oldu. Burası biraz sıkıntılı bir yer. O hale gelen kimse için zıtlıklar, zıtlıklar bir göründü.

Artık tüm zıtlıklar onun nefsinde birdir. iyilikti, güzellikti, çirkinlikti, ekşiydi, tatlıydı, iyiydi, kötüydü…Bunların hepsi de ne oldu? Bir oldu. işte o yüzden bu hal ile hallenenler dediler ki bu hal ile hallenenler ‘kahrın da hoş lütfun da hoş’ dedi. Bu hal ile hallenenler o zaman dediler ki aslında gerçek olan neymiş? Bu alemde her şey ve hepsi de aşkmış dediler çıktılar işin içerisinden. Allah bizi o hal ile hallendirdiklerinden eylesin.

“Allah hakkı için bu dikenden kurtulur gül bahçesine kavuşursam bu

sebepten bülbül gibi feryat ederim.”

Yani birleştirmiş ya zıtlıkları,” diyor ki Allah hakkı için dikenden yani Allah’ın kahır deryasından kurtulur da bülbül gibi gül bahçesine düşersem bu sebepten bülbül gibi ağlar sızlarım yani sanki kahrından şikayet etmişim gibi anlaşılır. Sanki kahrı ona çilesi, sıkıntısı, gamı, kederi ona ağır gelmiş gibi olur. ikilenmiş olurum o zaman, ikilemiş olurum ve bülbül gibi feryat figan ederim yani ağlarım, gam çekerim, neden ben buradan kurtuldum diye.

“Bu ne şaşıracak şey. Bülbüldür ki ağzını açınca dikeni de gül bahçesi

ile beraber yutar. İkisini de bir gör.”

işte zati aşka gark olanlar bu aşkın tecelliyatından dolayı artık kahrı da lütfu da şerbet edip içenler aslında kahrı da lütfu da bir kadehe doldurmuş, ikisini karıştırmış, yudum yudum şerbet gibi içiyor. Bu hal ile hallenenlere bu. Edebiyat yok, bakın edebiyat yok. Edebiyatta güzel bunlar. Öyle değil. Adam of dahi demedi, demeyecek. Bu öyle bir şey değil. Bu kendi iç aleminde her şeyin onun eseri olduğunu, her şeyin ondan geldiğini ve her şeyin o olduğunu idrak edecek. Allah bizi onlardan eylesin.

“Bu bülbül değil ateş canavarı, onun aşkıyla bütün kötü şeyler kendi-

sine hoş gelmekte.”

Bu bülbül değil. Bu dışardan bülbül gibi görünür ama o bülbül değil bu aşka erişenler dışardan bakıldığında bülbül gibi gelir. Hayır, onlar bülbül değildir. Onlar ateş canavarı gibidirler. Çünkü onlar normalde onun aşkıyla ne kadar kötü, ne kadar zor, ne kadar ıstıraplı bir şey var ise onun gönlüne hoş gelir o. Bir başkasına ateş görünen onun gönlünde şerbettir. Bir başkasına zorluk görünen onun gönlünde kolaylıktır. Onlar öyle teslim olmuşlardır ki ondan gelen her şeye kendi iç alemlerinde boyun bükerler. Dışarı bir şey hissettirmezler ki dışarda kalanlar bu mevzuyu anlamasınlar diye. Burası sır bir perdedir. O yüzden hasta olsan, herkes gibi doktora gideceksin, sırrı ifşa etmeyeceksin. Hasta olsan herkes gibi doktora gideceksin, sırrı ifşa etmeyeceksin. Karnın acıktı mı dediklerinde acıktı diyeceksin, ifşa etmeyeceksin. Onların yemeleri, içmeleri, sağa dönmeleri, sola dönmeleri hepsi de onunla alakalıdır. O yüzden onu normal insan gibi görsen dahi o normal insan değildir. Allah bizi cümlemizi onlardan eylesin.

“Güle aşık. Halbuki esasen kendisi gül, kendisine aşık, kendi aşkını

işte o aşk deryasına dalmış, aşk deryasında güler aşıkmış gibi görünüyor ama o esasen zat çünkü zat, kendisine aşık. Kendisine aşık olduğu için sevdiği de kendisi. Sevdiği de kendisi olduğu için o kendisinden başka bir şey görmüyor.

“Kızıl kan oldu tüm kainat kalbimde. Yeşil, mavi, siyah, beyaz, anlamsızlaştı. İyilik, kötülük, güzellik, çirkinlik kayboldu. Deryalar, ormanlar, gökler, aşk dahi kızıl kan.”

Ben benlikten çıktım. Ben de kızıl kan oldum. Harfler karışmış, kızıl kana dönmüş sözler. Tek anlam, aşk, aşk, aşkı anlatmada, yine kızıl kan. Aşık, maşuk kalktı her şey aşktan kızıl kan. Bunu anlayan bildik halinde her ne var ise hep aşk imiş desin, çıksın işin içinden. Buraya kadar bu akşamlık. Evet, Allah bizi aşıklardan eylesin. ‘ilahi akıl kuşlarının kanatlarının efsafı.’ Önümüzdeki hafta Allah izin verirse, nefes olursa burdan devam edeceğiz. 1575 inşallah. Bu hafta kısa tuttuk böyle. Bu aşk; zati aşk, sıfati aşk, tabiri caizse anlatayım mı anlatmayayım mı, söyleyeyim mi söylemeyeyim mi uzun süre bunun muhakemesi ile geçti. Üç dört gündür böyle durdum. Yattım kalktım tabiri caizse, anlaşılmazsa insanların küfrüne sebep olurum diye kendimle çok savaştım. En sonunda bugün karar verdim kendi kendime, dedim ki yok anlatayım, yarın öbür gün bir yerden duyarlar dedim. Ya üstadımız bizim bunu anlatmadıydı denmesin dedim. Bir kenarda kalsın inşallah. Mübarek Hz. Pir zor, girift, anlatılması güç olan şeyleri, o yönü çok hoşuma gidiyor. Yani Arabi çok girift anlatır. Yani işin içinden böyle Arabi’yi tanımayan, ekolünü bilmeyen, onun böyle gidiş yolunu bulamayan bir kimse Arabi’yi anlaması çok zordur. Anlamadığı için de anlatması çok zordur. Çünkü aşıklığın perdelerini anlatırlar hep.

Hz Mevlana ise Celalettin Rûmi hazretlerinin tarzı böyle örneklerle, hikayelerle götürür işe ama Allah affetsin beni, benim gördüğüm bu, Arabi’den bir çift daha ileri anlatır ama hep bunu söylerim, anlattığı şeyler Arabi’den daha derinlemesine ve daha yüksektir ama dil, anlatış tarzı daha sadedir. Yani bunu böyle değişik hikayelerle, örneklerle anlattığı için sırrı içerisinde saklar. Yani bunu şimdi örneğin bu beyiti kapattım ama açayım tekrar. Yani bu bir kaç haftadır, bir iki haftadır yaptığımız bu sohbetlerde o kadar çok böyle derinlemesine şeyler ki böyle onu ama şeyin içerisine koymuş, hikaye gibi anlatmış. Yani işte burada direkt kahrına da hakkıyla aşığım, kahrına, yani bu ne demek? Yani Allah’tan gelen bütün zorluk olarak ne var ise zorluğa aşığım. Yani bu akıl üstü bir şey. Zorluğa, sıkıntıya aşığım dediğin de bu akıl üstü bir şey. Aklın kabul edeceği bir şey değil bu. Bakın bu aklın kabul edeceği bir şey değil. Akıl üstü konuşuyor. Kahrına da hakkıyla aşığım lütfuna da. Şimdi masanın bir köşesine kahrı koyun, bir köşesine lütfu koyun. Akıl lutfa gider, nefis lutfa gider. Tabiri caizse bir köşede ekmek var, bir köşede hiçbir şey yok. Koy buraya nefsi, nefis ekmeğe doğru gider. Bakın, bütün mahlukatı buraya koyun, ekmeği oraya koyun, orada hiçbir şey olmasın, bütün mahlukat ekmeye gider ancak aşıklar ekmeğe gitmezler. Bütün insanlık, bütün insanlık mükafata koşar. Bütün insanlık bakın, kim

tebessüm ediyor ona gider, kim yumuşak huylu ona gider. Bütün bekar erkeklere desen ki yumuşak huylu, nur yüzlü tatlı mı tatlı, her dediğinizi yerine getirecek olan bir bayan var, evlenir misin? Herkes evlenirim der. Bütün kadınlara desen ki yumuşak huylu, tatlı mı tatlı, bir dediğinizi iki etmeyecek bir adam var, evlenir misiniz? Bütün bekarlar evlenir.

Evet, desem ki erkeklere eli maşalı yanına yaklaşman mümkün değil, sen ona sevgilim desen defol git lan şerefsiz adam diyecek bir kadın var. Kim alır nikahına desem, kimse almaz. Neden? insan nefsi hep böyle nefse tatlı gelecek olan şeylere doğru koşar. Bakın aklın durduğu yer. ‘Kahrına da hakkıyla aşığım’, ya burda beyin iflas ediyor. Burda akıl iflas ediyor. Diyor ki bu yoldan yürüme, bırak diyor burayı. Ne demek ya kahrına da hakkıyla aşığım. Burda her şey iflas etti. Bugüne kadar öğrendiğin ilim, bugüne kadar aldığın eğitim, bugüne kadar yaptığın ne, ister doçent ol, ister profesör ol, hangi eğitimi aldıysan al, burda akıl durdu. Aklı reddedecek onu, aklı onu reddedecek, böyle bir şey yok diyecek. Evet, batı kafası, laik kafa, batı kafa, batı kafa, materyalist kafa, dünyevi kafa, sufilerin dışındaki bir kafa bunu kabul etmesi mümkün değil. Söylenecek söz değil bu. Bunu derinlemesine düşündüğünde bunun içerisinden aklınla çıkamazsın, mümkün değil. Bu mümkün değil, aklında bunun içinden çıkması. Yani bir kimse kahrına da lütfuna da hakkıyla aşığım diyemez. Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi böyle Bursa’ya yeni geldiğim zamanlar, böyle çekti beni kenara, oturuyor böyle. Ciddi bir şey konuşacağında koltuğun ucuna gelir oturur. Otur dedi böyle. Ben oturdum bir dizine dedi, baldırına ateş dökecekler bundan sonra dedi, bir dizine de gül yağı dökecekler dedi. Ateş dökenle dedi gül yağı dökeni dedi bir görmezsen dedi kemale eremezsin Mustafa Efendi. Bundan sonra dedi ikisini bir göreceksin dedi. Emredersiniz efendim dedim. Yani, kimisi sana kötülük yapacak, kimisi iyilik yapacak. Kimisi gelecek senin bacağına ateş dökecek, bildiğin ateş dökecek, kimisi de gelecek senin bacağına gül yağı dökecek. ikisini bir göreceksin ve seveceksin. Yıl doksan üç, doksan dörttü. Şimdi bazen yakın çevre sorar, işte filanca, onu da affedecek misin. Ben içimden derim ki senin bacağına hiç ateş döken olmamış. Sen hiçbir ateş dökeni affetmemişsin. Sen bir bacağına ateş dökeni affetmedikçe kemale eremezsin. Sana zararı vereni sen affetmedikçe sen kemale eremezsin. Sen kalbinin bir köşesini, bir köşesini hançerleyen bir kimseyi affetmemişsin. Kalbini parçalayıp senin kalbini parçalayıp senin gözünün önünde tava yapıp yeğeni sen hiç affetmemişsin. Sufilik öyle değil. Bak ne diyor Hz.Pir: ‘ Kahrına da hakkıyla aşığım lütfuna da. Ne şaşılacak bir şey ki ben bu iki zıtta da gönül vermişim.’ ikisini birleştirmiş. Tevhidin zirvesine ermiş, zirvede dolaşıyor. Artık onun için iyilikti, kötülüktü, çirkinlikti, güzellikti, zarar veriyordu, fayda veriyordu…Yok! Burası aklın bittiği yer. Aklın burda

şaşırdığı yer. Aklın burda tabiri caizse hani başka bir beyitte diyor ya akıl aşka gelince diyor çamura saplanmış eşek gibi apışır kalır. Akıl aşka gelince çamura saplanmış eşek gibi çakılır kalır. Akıl aşka geldi, çakıldı kaldı. Yalnız bu böyle edebiyat değil. Bunu yaşamak, bunu işte Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak, Hz.Pir’in en önemli özelliği bu. Öyle uç, öyle ağır, öyle yüksek perdeden konuşuyor. Bunu normalde ancak o kimse iyice düşünüp idrak ederse o zaman onun gerçek manasına doğru koşuyor ve eğer gerçekten onu ince bir şekilde düşünmezse onu yapamıyor, edemiyor onu, mümkün değil ve ‘Allah hakkı için bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam bu sebepten bülbül gibi feryat ederim’ yani bir kimse dikenden kurtulduğu için ağlar, figan eder mi? Diyor ki ben zorluktan kurtulursam ben sıkıntıdan kurtulursam ola ki benimle olan irtibatı kesilir diye diyor gül bahçesindeki bülbül gibi ağlamaya, feryat etmeye başlarım.

Yani ben onun kahrına da kendimce aşık oldum ya o kahrından da ayrılmak istemem. Lütfuna da aşık oldum ya lütfundan da ayrılmak istemem. Her iki halden de ben ayrılmak istemem. Eğer ki ben kahırdan lütuf bahçesine geçersem bu sefer kahırdan lütuf bahçesine geçtim diye bülbül gibi feryat eder, inler ağlarım. Lütuf bahçesinden kahır bahçesine geçersem bu sefer de lütuf bahçesinden niçin ayrıldım? Lütuf bahçesinden nasıl ben yürüdüm gittim diye bu sefer de o yüzden ağlarım. O her ikisini de ben kendi nefsimde cem ettim. Her ikisini de ben birleştirdim. Her ikisini de. Öyle bir zatı aşka ulaştım ki ben, aşktan başka bir şey kalmadı bende artık. Benim adım aşk oldu. Benim adım aşk, ben kalmadım. Ben kendimden de geçtim, benden bir eser de kalmadı. Benim kimliğim, kişiliğim, benim şeyhliğim, dervişliğim, benim zakirliğim, nakipliğim, nükebbalığım kalmadı. Benim hiçbir şeyim kalmadı. Ben sadece ve sadece aşk kesildim. Ne maşuk kaldı ne aşık kaldı. Orta yerde sadece aşk kaldı. Çünkü bu bülbül değil, bu ateş canavarı. Onun aşkıyla bütün kötü şeyler, kendisine hoş gelmede. Bu bülbül gibi görünüyor o. Aslında o, sen ona bakıyorsun, o büyük bir veli. O büyük bir mürşidi kamil.

Sen onu zannediyorsun ki bülbül gibi. O bülbül değil, o bir ateş canavarı. Onun aşkıyla bütün kötü şeyler kendisine hoş geliyor. O öyle bir ateş canavarı ki o ateşi şerbet etmiş. Ateşi şerbet etmiş. O yüzden ateşin ateşten korkusu mu olurmuş! Her şey ateş. Her şey ateş olunca ateşin ateşten korkusu kalmaz. Her şey kan kızıl kıyamet olmuş. Kendin de kan kızıl kıyamet olmuşsun, hangi kandan korkacaksın? Hangi kızıl kıyametten korkacaksın? Aşk öyle bir şeydir çünkü. Hiç bir şey bırakmaz önünde, bir tek kendisi kalır. Bir tek kendisi kalır. O çünkü o öyle bir canavardır ki kendisinin haricinde ne varsa yalar, yutar. Ya buna razı olursun, kendinle alakalı hiçbir şey kalmamasına yürürsün aşk meydanına ya da çekilir gidersin. Bu meydan

ikilik kaldırmaz. Korkarsan kan kızıl kıyametten, geri adım atarsın. Hani daha önceki beyitlerde atıyordu ya ateşe. Attı bir genci, genç dedi ki koşun, burada hayat var dedi. Ardından bir kızı daha attı. Kız ne diyordu annesine? Anneciğim, aldanma. Gel dışarıdan sana ateş görünen içerisi diyordu güllük gülistanlık. Yine Hz. Pir anlatıyordu. O yüzden o neymiş? Ateş canavarıymış. Güle aşık. Halbuki esasen kendisi gül yani kendisine aşık. Kendi aşkını aramakta. Kendini, kendisi kendisine aşık. O yüzden insanı yarattı ve insanda kendisini seyretti. Sende seyretsin. Sen öyle aşka dal, öyle kendini cilala, öyle ayna ol, kendisini sende seyretsin ama sen sende kalırsan o sende kendisini seyretmez. Sen sende kalma, o kendisini sende seyretsin. Rabbim onlardan eylesin. Ne güzel demiş değil mi: ‘Karadır kaşların ferman yazdırır.

Karadır kaşların ferman yazdırır Bu dert beni diyar diyar gezdirir

Karadır kaşların ferman yazdırır Bu dert beni diyar diyar gezdirir

Lokman hekim gelse yaram azdırır Yaramı sarmaya yar kendi gelsin

Lokman hekim gelse yaram azdırır Yaramı sarmaya yar kendi gelsin

Ormanların gümbürtüsü başıma vurur Nazlı yârin hayali karşımda durur.

Ormanlardan aşağı aşar gezerim Nazlı yardan ayrı düştüm ağlar gezerim

Bu kadar. Siz bu türküleri başka dinlersiniz, biz de başka dinleriz. Ayrıldıysan bitmez, ne hasretin, ne çilen. Ondan sonra diyar diyar gezersin. Diyar diyar gezersin! Gezersin! Biz kınanmaktan korkmayız. Gönlümüze türkü gelirse türkü söyleriz, şarkı gelirse şarkı söyleriz. Her şey aşktan yana bir dem deriz. Aşkın kendi dalgası, kendi cilvesi, kendi perdesi der yürür gideriz. Kınanmaktan korksaydık tirene binmezdik. Selamünaleyküm. Gelin şimdi bu geceyi bitirin, hadi bakalım!

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs, Şeyh, Muhabbet, Aşk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı