MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 13/38
1547-1569. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gününüzü hayırlı eylesin. Hayatınızı, yılınızı, ömrünüzü, her şeyinizi hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Allah hepinizden razı olsun inşallah. Kaldığımız yerden devam edeceğiz. Konu başlığı:
“Bir tacirin ticaret için Hindistan’a gitmesi ve mahpus dudusunun
onunla Hindistan dudularına haber yollaması:
Bir tacirin bir dudusu vardı. Kafeste hapsedilmiş güzel bir duduydu.”
Dudu bu hatta bazı yerlerde tuti derler. Normalde papağan olarak bilinen böyle etrafındaki sesleri taklit eden etrafındaki sesleri çıkaran papağangillerden bir kuş. Tabii mesnevide bunun bu ikinci hikâyesi. Bir hikâye daha vardı. Neydi? Bir bakkal vardı. O bakkalın içerisinde bakkalın bir yine dudu kuşu vardı. Gelenle gidenle sohbet eder, konuşur, müşterinin artmasına sebep olurdu. Sonra malum işte geceleri serbest bırakırdı. Bir fare girdi içeri. Fare girince kedi fareyi tutacağım derken bütün yağları döktü. Yağları dökünce de bunu bakkal, bu kuşun yaptığını zannetti, onu cezalandırdı, falan. Böyle tuti kuşu veya dudu kuşu veya bu bununla alakalı Hindistan’la bağlantılı başka hikâyeler de görebilirsiniz. Bu sufiler, bu dudu kuşunu veya tuti kuşunu birçok kullanırlar. Bu manada, genelde dudu kuşunu kullanırlarken kullanıldığı hikâyeye göre bazen ruhu onda andırırlar, hani ruh andırılır bazen maneviyat andırılır gibi böyle dudu kuşuyla alakalı hikâye çok okuyabilirsiniz eskilerden.
“Tacir Hindistan’a gitmek üzere yol hazırlığına başladı. Kerem ve ihsan dolayısıyla kölelerinin, cariyeciklerinin her birine: ‘Çabuk söyle, sana Hindistan’dan ne getireyim’ dedi.”
Bu da eski bir usuldür. insanlar önceden bir yere giderlerken gittikleri yerin işte bir istekleri var ise konuşurlar, sorarlar. işte ev halkına, hanesine söyler, ordan istediğiniz bir şey var mı ne getireyim size diye. Ev halkı da işte eşinin durumuna, konumuna, ekonomisine göre durumuna göre işte şunu getirebilirsin, bunu getirebilirsin diye onlara bir şeyler söylerler. Hele bu Hindistan olursa hani Hindistan tarih boyunca baharat ticaretiyle uğraşmışlar. Hindistan’a gidenler hep ordan baharat alıp gelmişler. Baharatları normalde kendi ülkelerine getirip orda satmışlar. Hindistan’ın en meşhur ürünü baharatları.
O yüzden bizim elimizdeki baharatların büyük bir çoğunluğu Hindistan’dan gelme, Hint kültürü. Tabi ordan bütün dünyaya yayılmış. E tacir de Hindistan’a gidiyor, soruyor ev halkına, bir şeye ihtiyacınız var mı size bir şey alıp geleyim mi diye.
“Her birisi ondan bir şey diledi. O iyi adam hepsine istediklerini getireceğini vadetti. Duduya da (yani evde bir dudu kuşu var), duduya da sen ne armağan istersin, sana Hindistan elinden ne getireyim dedi.
Tabi dudu da konuşuyor ya taklit ediyor. Duduya da soruyor, sana da ne
getireyim. Hane halkından ayırmıyor.
“Dudu dedi ki: ‘Oradaki duduları görünce benim halimi anlat. Dedi ki: ‘Sizin müştakınız olan filan dudu, Allah’ın takdiriyle bizim mahpusumuzdur. Size selam söyledi, yardım istedi. Sizden bir çare, bir kurtuluş yolu diledi. Dedi ki: ‘Reva mıdır, ben iştiyakınızla gurbet elde can vereyim. Sıkı bir hapis içinde olayım da siz gâh yeşilliklerde gâh ağaçlarda zevk ve sefa edesiniz. Dostların vefası böyle mi olur. Ben şu hapis içindeyim, siz gül bahçelerinde. Ey ulular! Bir seher çağı şarap meclisinde bu inleyen garibi de hatırlayın. Dostların sevgiliyi anması sevgiliye ne mutludur. Hele anan ve anılanın biri Leyla öbürü Mecnun olursa. Ey güzel endamlı sevginin mahremleri! Kendi kanımla doldurduğum peymaneleri içmem reva mı! Sevgili! Bana da bir nasip vermek istersen beni anarak bir kadeh iç. İçerken bu yerlere serilmiş düşkün aşığı yâd ederek toprağa bir yudum şarap dök. Şaşılacak şey! Nerde o ahit, nerde o yemin? O şeker gibi dudağın verdiği vaadler hani? Bu kulun ayrı düşmesi fena kulluktansa kötüye kötülükle mukabele edersen aramızda ne fark kalır. Fakat hiddetle şiddetle senden gelen kötülük, semadan, çengin namelerinden daha zevkli, daha neşeli. Ey cefası devletten daha güzel, intikamı candan daha sevimli dilber! Ateşin bu…Acaba nurun nasıl? Matem bu olunca düğünün nice?
Cevrinde öyle tatlılıklar var ki…Malik olduğun letafet yüzünden kimse seni hakkıyla anlayamaz. Hem inlerim hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım. Kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da. Ne şaşılacak şey ki ben bu iki zıtta da gönül vermişim. Allah hakkı için bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam bu sebepten bülbül gibi feryat ederim. Bu ne şaşılacak şey! Bülbüldür ki ağzını açınca dikeni de gül bahçesiyle beraber yutar, ikisini de bir görür! Bu bülbül değil, ateş canavarı. Onun aşkıyla bütün kötü şeyler kendisine hoş gelmekte. Güle âşık, hâlbuki esasen kendisi gül. Kendisine âşık, kendi aşkını aramakta. Can dudusunun hikâyesi de bu çeşittir. Fakat nerede kuşlara mahrem olan kişi? Nerede zayıf ve suçsuz bir kuş ki onun içine Süleyman askerleriyle ordu kurmuş olsun. Şükür yahut şikâyetle feryat edince yere, göğe zelzeleler düşsün. Her dem de ona Allah’tan yüz mektup, yüz haberci erişsin. O bir kere ‘Ya Rabbi’ deyince Hak’tan atmış kere lebbeyk sesi gelsin. Hatası Allah indinde ibadetten daha iyi olsun; küfrüne nispetle bütün halkın imamı değersiz kalsın. Öyle kişiye her nefeste hususi miraç vardır. Allah onun tacının üstüne yüzlerce hususi taç koyar. Cismi topraktadır, canı lamekân âleminde. O lamekân âlemi saliklerin vehimlerinden üstündür. O vehimlere sığmaz. O lamekân âlemi, vehmine gelen bir âlem olmadığı gibi hayaline de doğmaz. Ne idrak edebilirsin ne tahayyül…Dostlar biz yine kuş, tacir ve Hindistan hikâyesine dönelim. Tacir, Hindistan’daki dudular dudusuna selam götürmeyi kabul etti.”
Mana bölünmesin diye hepsini bir okuyuverdim. Şimdi baştan tekrar yürüyeceğiz inşallah. Tabii duduya soruyor ne istersin diye. Dudu da ordaki dudu kuşlarına diyor ki benim hâlimi onlara anlat. Böyle başka bir dudu kuşu hikâyesi, kısacık özet anlatayım, bu daha iyi anlaşılsın:
Yine böyle bir tacir, yine gidiyor Hindistan’a, diyor ki ne istersin. O da diyor ki git benim bu durumumu anlat, onlara selam söyle diyor. Neyse tacir Hindistan’a gidiyor, işlerini bitiriyor. işlerini bitirdikten sonra bu dudu kuşlarının işte hani hikâye ya, akrabalarının olduğu yere gidiyor, hepsini topluyor. Diyor ki ben işte Anadolu’dan geliyorum. Sizin diyor akrabanız bir dudu kuşu var. işte benim kafesimde, benim evimde şöyledir böyledir… Hepinize selamı var diyor. Dudu kuşlarının hepsi de ölüyor. Bir anda atıyorlar kendilerini. Bir üzülüyor tacir, bir üzülüyor! Diyor ki ya ben ne yaptım böyle ki hepsi de öldüler diyor bir anda. O üzüntüyle dönüyor Anadolu’ya, memleketine gidiyor. Bir gün, iki gün, üç gün geçiyor, herkesle hoş sohbet ediyor, bir türlü üzüntüsünden dudunun yanına gidemiyor. En sonunda tabii üzüle sıkıla dudunun yanına gidiyor. Diyor ki çok üzgünüm, çok özür dilerim, perişanım diyor, sana anlatamıyorum. Dudu diyor ki anladım
diyor, bir sıkıntı var, sen birkaç gündür diyor benim yanıma da gelmiyorsun diyor. Ne olduğunu söyle bana diyor. Diyor ki senin durumunu anlattım senin akrabalarına, senden selamı işitince hepsi bir anda öldü diyor. Tabi dudu kanat çırpıyor, üzülüyor.
Neyse, adam yatıyor gece, ertesi sabah geliyor bir bakıyor ki erkenden, namazdan sonra giriyor bakıyor, dudu kafesinde ölmüş. Daha da üzülüyor adam. Yani dudu diyor akrabalarının ölümüne dayanamadı, bu da öldü diyor kahrından. Neyse diyor hanım, çoluk çocuk görmesin. Ben bunu diyor pencereden dışarı atayım. Hani pencereden dışarı atayım, hiç olmazsa uçmuş, kediler kapmış, şu olmuş, bu olmuş diyeyim diyor. Tacir duduyu alıyor ölü diye, pencereden dışarı atıyor, atmasıyla beraber dudu kanat çırpmaya başlıyor. Diyor ki dudu, ne yaptım ki ben sana diyor böyle bir oyun oynadın. Dudu geliyor, yaklaşıyor tacirin yanına. Diyor sen gittin hani benim halimi anlattın ya diyor, evet, benim diyor akrabalarım burdan kurtuluşun yolunu bana diyor mesaj olarak gönderdiler. Ne dediler? Ancak ölümle kurtulursun kafesten dediler diyor. O yüzden diyor ben diyor hani öldüm onun nazarında, sen de öldü bu deyip kafesten dışarı attın diyor ama ben ölümle diyor kafesten kurtuldum. Sonuçta ecel geldiğinde ölecekti. Ecel geldiğinde ölseydi yine kafesten kurtulacaktı ama ölmeden önce ölünüz sırrına erişti. Ölmeden önce ölünüz sırrına erişince kafesten kurtuldu. Bu da ayrı bir dudu hikâyesi. Sufiler bu dudu hikayelerini böyle çeşitlendirirler, renklendirdiler. Bunları normalde belli yerlerde okuyabilirsiniz. Bu Şeyh Sadi’den de olabilir, başka birisinden de olabilir. Benim böyle hatırıma gelen bir dudu hikâyesiydi.
Evet, dudu da işte diyor ki söyle onlara şimdi burda duduya bir mana yüklememiz lazım. Duduya yükleyeceğimiz mana az önceki manaya göre, ruh. Ruh nerde? Beden kafesinde hapsedilmiş vaziyette ama ruhun sevdikleri, ruhun sevdikleri Allah için birbirlerini sevenler, peygamberler, veliler, evliyalar. Allah dostları da hür. Onlar bedenden kurtulmuşlar. Ne diyor? Sizin müştakınız olan filan dudu, Allah’ın takdiriyle bizim mahpusumuzdur. Yani siz orda bedenden kurtulmuşunuz, hürriyetinizi elinize almışsınız. Hürriyetinizi elinize aldığınız için o alemde siz hür bir şekilde dolaşıyorsunuz, geziyorsunuz ama diyor Allah’ın takdiri ile biz bu beden kafesinde mahpus bir şekilde duruyoruz. ‘Size selam söyledi, yardım istedi, sizden, bir çare, bir kurtuluş yolu diledi.’ Sizlere diyor bir selam söyledi, sizden bir kurtuluş istedi. Bu beden kafesinden nasıl kurtulurum, bu beden hapishanesinden nasıl kurtulur, nasıl özgürlüğüme kavuşabilirim, bunun yolunu soruyor. Dedi ki ‘reva mıdır ben iştiyakınızla gurbet elde can vereyim?’ Yani bu reva mı? Hem ben sizinle beraberim, biz ruhlar âleminde tanıştık, birbirimizi sevdik,
birbirimize aşina olduk. Reva mıdır şimdi siz orda, ruhlar âleminde özgür bir şekilde hayat sürün, biz burda bedenin içerisinde hapis olalım. ‘Sıkı bir hapis içinde olayım da siz gâh yeşilliklerde de gâh ağaçlarda zevk ve sefa edesiniz.’ Yani ben bedene kısılmış kalmışım. Bedenden dışarı bir adım atamıyorum ama siz ne yapıyorsunuz? Cennet bahçelerinde dolaşıyorsunuz. Gâh siz yeşilliklerin içerisindesiniz, gâh ağaçlıkların içindesiniz gâh toplanıyorsunuz bir güzel zikrullah halakası kuruyorsunuz birbirinizi ağırlıyorsunuz gâh üveyk kuşu gibi o köşk senin bu köşk benim haydi olmadı o çadır senin bu çadır senin.
Adı çadır! Adı çadır! Ne? işte filanca çadırmış! Çadırının atkısı, çözgüsü altından. ipliği altın. Çadır, ipliği altın. Adı ne? Çadır. Devasa çadır. Dedim bu böyle nasıl acaba, içimden geçirdim. Dedim bunun atkısı, çözgüsü altından herhalde dedim, evet dediler, bunun atkısı, çözgüsü altından. Atkısı çözgüsü altından devasa çadır. Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.) de çadırın başköşesine oturmuş, gelen yiyor giden yiyor. Herkes hoş sohbet içerisinde. Eee? Dudu nerde? Dudu kafeste. Dudu uzaktan seyrediyor, yiyenleri, içenleri kafeste. Kafesten kurtuluşun yolu? Diyor siz yeşilliklerde gâh ağaçların içerisinde dolaşıyorsunuz, zevk sefa ediyorsunuz. ‘Dostların vefası böyle mi olur? Ben şu hapis içindeyim, siz gül bahçelerinde.’ E dostuz, taa ötelerden bir dostluk kurulmuş. E dostun vefası böyle mi? Birisi normalde hâlâ daha buğday ekmeğine talim edeceğim diye uğraşıyor, öbürkü cennet nimeti yiyor. Ya dost dostsa dostluğunu göstersin diyor dudu. Diyor ki size nasıl cennet nimeti var ise e bize de cennet nimeti gelsin. Siz orda zevk ü sefa ediyorsunuz diyor. ‘Ey ulular, bir seher çağı şarap meclisinde bu inleyen garibi de hatırlayın.’ Ey ulular dediği peygamberler, veliler, mürşitler. Onlara diyor ki bir seher vaktinde o diyor aşk şarabı dağıtılırken bu fakiri de hatırlayın. Onu da bir anın orda. Deyin ki burda filanca da var. Aramızda, ta ötelerden dostluğumuz vardı deyin. Dostların sevgiliyi anması, sevgiliye ne mutludur. E dostlar sevgiliyi anarsa sevgili için büyük bir şeydir. Büyük bir lütuftur, ikramdır. Yani o dostların dostu olan kurban olduğum Allah, o kimseyi anacak veya Hz. Muhammedi Mustafa sallallahü ve sellem hazretleri dost meclisinde senin adını anacak.
Ya bundan daha büyük bir lütuf, bundan daha büyük bir kerem olabilir mi? ‘Hele anan ve anılanın biri Leyla öbürü Mecnun olursa.’ Allah Allah! Yani birisi âşık birisi maşuk olursa artık hiç önemli değil, kimin âşık kimin maşuk olduğu. Orta yerde bir aşk var çünkü aşk olunca bir yüzünden baktın maşuk bir yüzünden baktın âşık. Bir tarafa geçtin aşık bir tarafa geçtin maşuk. O zaman ha aşık olmuş ha maşuk olmuş. Diyor ki o sevgiliyi anarsa anılanın birisi Leyla birisi Mecnun ise oh değme keyfine gitsin. Yani yeter
ki dost meclisinde anılsın, dost meclisinde ismi okunsun, dost meclisinde hatıra gelsin. Allah hepimizi onlardan eylesin. ‘Ey güzel endamlı sevgilinin mahremleri. Bu ne? O sevgili ki mahremlerini toplamış. Âşıklarının hepsi de onun mahremi. Mahremi dediği ne? Korunan, muhafaza edilen, saklanan, kıymetli. Hani önceden erkekler eşlerini mahremim olarak nitelendirlerdi. Mahremim dediği zaman tabii şimdi öyle adam da kalmadı öyle kadın da kalmadı hepsi Çanakkale’de kalmış onların.
‘Mahremim’ eşini koruyan, muhafaza eden, kadını baş tacı eden, onu her türlü kötülükten, yanlışlıktan, eksiklikten, koruyan, onu her türlü tehlikeden koruyan, onu her türlü olumsuzluklardan koruyan kimse. O, evin adamı. O, kadının kocası. Onu her şeyden koruyacak. Mahrem der eskiler, o eşine mahremim der. O mahrem kimseyle paylaşılmaz. Mahrem kimseye gösterilmez, kıymetlidir. Mahrem ulu orta serilmez, kıymetlidir. Mahremim dediğinde kıymetlidir. Mesela bir adam eşinin yanında kavga etmez eşinin yanında başkalarıyla tartışmaz. Karşıdaki adam bunu anlamayacak cahillikte ise der yanımda mahremim var, konuşma. Bunu tartışma şimdi. Mahremin yanında tartışılmaz, konuşulmaz. Bunu karşıya ikaz eder çünkü insanlar ar edeb yok, terbiye yok. Adamın yanında eşi varken adama kabadayılık yapılmaz. Adamın yanında eşi varken adama laf söylenilmez, bağırılmaz, çağırılmaz. Senin oğlun olsa dahi, senin kızın olsa dahi. Kızına nasihat edeceksen bir laf söyleyeceksen kocasının yanında söyleme. Oğluna bir laf söyleyeceksen ona bir edep vereceksen eşinin yanında söyleme. Eşine bir laf söyleyeceksen ona bir şey nasihat edeceksen insanların içerisinde söyleme. Bunlar senin birinci dairede mahremin, bunların sırlarını bir başkasıyla paylaşma. Onların söylediklerini bir başkasına aktarma. Ona göre davran.
Çocuğunun sıkıntısını, çocuğunun problemini ulu orta dökme. Çocuğun da senin mahremin, kızın oğlun önemli değil, gelinin, mahremini ulu orta dökme. Damadın, onun mahremini ulu orta dökme. Ailenin mahremi, ulu orta dökülmez, konuşulmaz. Yanında çocuğun var, kavgaya girme. Yanında hanımın var, kavga etme kimseyle. Bir başkasının yanında hanımı var, haklı olsan dahi onunla kavga etme, tartışma. Bir başkasının yanında oğlu var, kızı var, bir şeysi var, çocuğu var, onunla tartışma. Bunlar adamlık ilkeleridir, adamlık ilkesi. Yapma. Ailenin sırrı ailenin içinde kalsın. Mahremiyet gözet. Ulu orta birine anlattın da ne oldu, bir şey mi oldu. Anlatma asla. O sende kalsın. O sende kalsın ki o mahreminin sırları başka bir yere dökülmesin. Yatak odanı anlatma. Erkekler, kadınlar! Bu en büyük günahı kebairlerden birisi. Yatak odasında ne yaşadın yaşadın, orayla alakalı hiç kimseye hiç bir şey anlatma. Bu anlatırsan, senin kanında, sütünde sıkıntı var demektir. Kadın erkek anlatılmaz. Problem varsa sıkıntı varsa problemi
çözebilecek, sıkıntıyı giderebilecek doktor mahiyetinde veyahut da ayeti kerimede akrabalarınızdan bir hakem seçiniz diyor ya, ya da o hakeme konuşulur, başka hiç kimseye konuşulmaz. işte o sevgili de ne yapmış? Mahremlerini toplamış.
Aşk sırdır, aşk sırdır! Sen o sırrı ifşa edersen sevgilinin sofrasında oturamazsın. O sırrı kaldıracaksın. O sırrı sen kendinle beraber ne kadar ağır gelirse gelsin yutup unutacaksın. Yoksa sevgilinin sofrasında oturamazsın. Sevgilinin sofrasında oturmak edep ister, ahlak ister, adap ister, düzgün oturmak ister. Şar şur iş kaldırmaz orası. Bakın şar şur iş kaldırmaz. Edebinle, adabınla erkânınla o sofrada oturacaksın. Bu nasıl bir sofra adabı var ya, o sofra adabını koruyacaksın. Nasıl sofrada önce yemeğe büyük başlar, başlamazdan önce euzu besmele çeker. Sufi adabı, tevhid çekilir. Büyük başlar önce yemeğe, ondan sonra diğerleri yemeye başlar. Yemeğe dalmaz hiç kimse. Aile toplanır, önce yemeğe büyük başlar. Ya o çocuk daldı! Çocuğuna öğret, dalmamayı öğrensin öyle, beklemeyi öğrensin. Yemekte sabır, onu daha ileriki dönemlerde sabretmeyi öğretir. Yemek senin önündedir, sabredersin. Daldırırsın kaşığı, olmadı. Bazen böyle bizim gençliğimizde bazı aileler vardı. Kadın daha sofrayı kurarken adam yemeği bitiriyor. Adamın adam olmayışından kaynaklanıyor. Adam oturacak, sofra hazır mı, hazır. En son adam veya ilk önce önemli değil, oturacak, herkes ondan sonra oturacak, herkes yemeye öyle başlayacak. Önce evin büyüğü. Dedeyse dede, nineyse nine, yoksa baba, o da yoksa evin erkeği var. Kur’an ailenin reisi demiş erkeğe. Önce o başlayacak.
Bakın, o sofra adabı der geçersin. O büyük edeplere büyük adaplara gebe bir yerdir. Dergâhta, tekkelerde yemek yenir. Ordaki sen o yemeğin adabını es geçme. Orda es geçme. Orda yemek yeniliyor. O yemek ibadettir orda. O adaba orda uyacaksın. Ordaki sofra adabına uyacaksın ki sevgilinin sofrasına layık olasın. Eğer oradaki sofra adabına uymazsan, sevgilinin sofrasına layık olamazsın. Evindeki sofra adabına uymazsan sevgilinin sofra adabına ayak uyduramazsın. Kadınlar, eşlerinizi öyle ne o mutfakta hemen önüne bir tabak yemek koy yedir. Öyle yemek yedirmeyin, aile olamazsınız. Az çok ne piştiyse pişti, sofrayı kuracaksın, bütün aileyi toplayacaksın. Sen evin kadınısın, evin anasısın. Sen akşam yemeğine herkesi toplayacaksın, bekleyeceksin, bekleteceksin. Bekleyeceksin ve bekleteceksin. Çocukları da bekleteceksin. Telefonu açacaksın, ‘selamünaleyküm’, ‘aleykümselam’. işte, ‘Bey, aşkım, sevgilim, canım, cicim, aşkitom.’ Ne diyorsan. Dilber Ay diyordu, bana aşkitom derse ben boşarım o adamı diyordu. Yer değiştirmişler adamla. O boşuyor yani. Ordan kaldı bana aşkito lafı. Şimdi ona telefon açacaksın: ‘Ne
zaman gelirsin, saat kaçta gelirsin? Biz çocuklarla beraber bekliyoruz.’ Bu işin en böyle damar noktası yani çocuklarla beraber bekliyoruz. Bu ne demek biliyor musun? Çocuklar da aç. ince siyaset bu. Çocukları da yedirmedim. Çocuklar da yemeklerini yemediler seni bekliyorlar. Yani adamın yapacak bir şeyi yok. Yok iş toplantısıymış yok müşteriye gidecekmiş, kendince bir değil, iki değil, üç değil, kadın bekliyor. Saat onda gidiyor adam. Ona kadar kadın bekliyor, yemeğini yemiyor. Adam onda geldi bir sefer ben karnımı doyurdum dedi. Ee ikinci sefer kadın yine aç, yine yememiş bekliyor. ikinci sefer ne yapacak adam? Çok affedersiniz dağdaki yamuk keresteyse yandı keten helva ama adam kereste değilse, dağdaki, hani yontulmamışlar vardır. Yontulmamışsa iş zor ama biraz yontulduysa kendi kendine düşünecek. Ulan kadın ikidir on bire kadar aç duruyor, beni bekliyor. E bir daha oldu, gene kadın duruyor, yemiyor bir şey. Bunlar kadınlara tiyo. Yoksa sen yedin, adam geldi on birde. Ondan sonra adamın canı da yemek istemiyor. Yemiş zaten. E tamam. E tamam bir sıkıntı yok.
Kadınlar, sonra adam başka şeyler de yer dışarda! Sonra arıyor. ‘Hocam sizin telefonunuzu bir derviş kardeşlerden biri verdi.’ ‘Buyurun kardeşim?’ ‘Kocam beni aldatıyor.’ Başka şey yemiş adam dışarda. Önce yemekle başlar zaten, önce yemekle başlar! Yapma! Kadınlara söylüyorum. Bu, bunlar hayat dersi. Erkekler, siz de evin adamısınız. Akşam yemeğine git eve, sonra çık gel evden, gideceksen bir yere. Nereye gideceksin? Kahveye, pişpirik oynamaya, git! Dervişler böyle değildir de varsa da yapmasın. O yüzden hususi söyledim. Sonra git yine. O sevgili ne yapıyormuş? Mahremlerini topluyormuş etrafına. Mahrem! Mahrem de mahremliğini bilecek. Allah bizi mahremlerden eylesin. ‘Kendi kanımla doldurduğum peymaneleri içmem reva mı?’ Hani siz orada aşk şarabı içiyorsunuz, ben de kanımı şarab ettim diyor, ben de onu içiyorum. ‘Sevgili bana da bir nasip vermek istersen beni anarak bir kadehi iç.’ Allah Allah! Ya! Bana da bir nasip vermek istersen beni anarak bir kadeh iç. Kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder. Diyor ki bir kadehi de benim şerefime kaldır, beni anaraktan iç, ben ona da razıyım. ‘içerken bu yerlere serilmiş düşkün aşığı yâd ederek toprağa bir yudum şarap dök.’ Yok, bu Hazreti Pir ile uğraşılmaz. Yok!
‘Şaşılacak şey. Nerde o ahit, nerde o yemin.’ Ruhlar âleminde söz aldı ya, ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim’ dedi. Bütün ruhlar da dedi ki evet, sen bizim Rabbimizsin. Ahit aldı bizden. O tarafa dem vuruyor Ruhlar âleminde ben bu ahti yerine getirdim. Ayan-ı sabitede o aşk şarabından içtim, ben seninle alakalı her şeyimi yerine getirdim diyor ruhlar âleminde. ‘O şeker gibi dudağının verdiği vaatler hani.’ Şimdi diyor, ben bu bedenin içerisinde
hapsoldum kaldım. Bu dünya zindanındayım. Sen beni bu dünya zindanında tutuyorsun. Dünya zindanda tutuyorsun ama o ruhlar âleminde iken, geçelim ruhlar alemine. Daha öncesinde biz senin ilmi ilahindeyken ne güzel, biz seninle göz göze dudak dudağa idik. Orda sen anlatırdın ben dinlerdim. Ben anlatırdım sen dinlerdin. Ben senin göğsüne yaslanır ağlardım. Kim bilir kaç milyar yıl, sen benim başımı okşardın, gözümün yaşını silerdin ben ağladıkça. Hani orda verdiğin o nağmeler, o sözler, o dudağıma dudağını eriştirdiğin yerler. Hani o yanağının sıcaklığını bana verdiğin an var ya, hani o yanağının sıcaklığı şimdi nerde. Ben şimdi o yanağının sıcaklığını arıyorum hep hayal dünyamda. Hani cemalini cemalime yanaştırdıydın da benim gözlerim kamaşmıştı, bakamamıştım. O kadar çok istemiştim ki senin cemalini doya doya seyretmeyi ama bir anda gözlerim kamaştı, dilim lâl oldu, gözlerim kör oldu, kulaklarım sağır. Bilmiyorum kaç milyar yıl kendimden geçtim. Sessiz sedasız kendime geldiğimde senin dizinde uyur gördüm kendimi. Ellerim ellerindeydi, başım dizine yaslanmıştı. O yanağının sıcaklığı beni benden geçirmiş, cemalinin yakınlığı beni benden etmişti. O hani kulağıma fısıldayışın vardı ya! O kulağıma fısıldayışını ben unutmadım. O hani bana nurdan kadehler içerisinde, nurdan şaraplar getirir yudum yudum bana içirirdin ya ben tekrar o günleri özledim. Ben o günleri hiç aklımdan, fikrimden, kalbimden, ruhumdan hiç çıkaramadım. O yüzden hani nerde o yemin, hani nerde o ahit! Biz ordan ahitleşmiştik. Sen benim maşukumdun. Ben senin aşıkındım. Hiçbir zaman birbirimizden ayrılmamacasına sevmiştik. O ahitler nerde? Şimdi sen dostlarını almışsın yanına, mahremlerini, her an onlara sofra kurmuşsun. Kurduğun sofrada zevki sefa içinde, şevk içinde perdeden perdeye onları geçirmektesin. Biz dünya zindanında bu beden kafesinin içerisinde kalakaldık.
‘Bu kulun ayrı düşmesi fena kulluktansa kötüye kötülükle mukabele edersen aramızda ne fark var?’ Evet, biz o ilmi ilahide verdiğimiz sözleri belki de yerine getiremedik. Dosdoğru kulluk edemedik, sana dosdoğru âşıklık edemedik. Hatalar ettik, kusurlar ettik, yanlışlıklar ettik, eksiklikler ettik. Her türlü musibeti üzerimizde tesis ettik. O bataklık senin bu bataklık benim dolaştık, orda toza toprağa bulandık, burda toza toprağa bulandık. Bilemedik kıymetini kadrini. Evet, iyi bir kul olamadık sana, iyi bir dost olamadık ama kötüye kötülükle muamele etmek kötülerin işi. Sen iyilerin iyisisin, bizim kötülüğümüze bakma. Yanlışlıklarımıza, eksikliklerimize, noksanlıklarımıza bakma. Bizim sana yaptığımız vefasızlığı sen bize yapma. Bizim seni unutmamızı sen bizi unutaraktan cevap verme. Sen kötülüğe kötülükle mukabele etme. Sen kötülüğe iyilikle mukabele edensin.
‘Fakat hiddet de şiddet de senden gelen kötülük, semadan çengin nağmelerinden daha zevkli, daha neşeli ama senden gelen hiddet de şiddet de senden gelen her şey sana olan aşkımın, muhabbetimin büyüklüğünden dolayı her şey bana daha tatlı, daha güzel geliyor, daha neşeli geliyor. Bana büyük bir mutluluk veriyor. Değil mi ki senden geliyor, dert senin deva senin. Değil mi ki senden geliyor, çile senin kurtuluş senin. ‘Ey cefası devletten daha güzel, intikamı candan daha sevimli dilber. Bana devlet bahşetmişsin ama cefa vermemişsin. Aşığa cefa gerek.’ O yüzden devlet mi yoksa maşuktan cefa mı? Maşuktan cefa. ‘intikamı candan sevgili olan dilber, ateşin bu, acaba nurun nasıl?’ Yani ateşin bu. Verecek olduğun cefa, kahır, çile dert, gam, kasavet…Bu da bize neşe veriyor. Bu da bize zevk veriyor. Bu böyleyken acaba nurun nasıl. Matem bu olunca düğünün nice? Senin matem eğer dert, gam, çileyse düğününe akıl erdirmek mümkün değil. ‘Cevrinde öyle tatlılıklar var ki malik olduğun letafet yüzünden kimse seni hakkıyla anlayamaz.’ Senin cevrinde öyle tatlılıklar var ki o tatlılıktan, o letafetten dolayı hiç kimse seni anlamakta akıl erdiremiyor. Seni anlamakta kalbi de yetmiyor aklı da yetmiyor. Sen bütün akılların ve kalplerin üstündesin. O yüzden hiç kimsenin bu konuda akıl erdirmesi mümkün değil.
‘Hem inlerim hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım.’ Hem senin cevrinden inim inim inlerim. inlemem şikâyetimden değildir. inlemem zevkindendir. Sen çünkü inlenilmekten hoşlanırsın. Sen, derdim sensin denmekten hoşlanırsın. Sen, çilem sensin demekten hoşlanırsın. Sen acım sensin demekten hoşlanırsın ve sen aşığın yola çıksa senin derdinle kumlara bulansa bundan sen hoşlanırsın ve aşığın derdinden, ağzından, burnundan kanlar akıtsa sen bundan hoşlanırsın. O yüzden hem inleriz hem de cevrini azaltacaksın diye korkarız çünkü sen eğer bizden aşkını ve muhabbetini kestiysen bil ki cevrini de derdini de bizden kesmişsindir. Eğer bizde bir dert, gam kasavet yoksa senle alakalı, evet, sen bizimle olan irtibatını kesmişsindir ki en büyük acı budur. Allah bizi affetsin. ‘Kahrına da hakkıyla aşığım lütfuna da.’ 1570, Allah izin verirse, Cenab-ı Hak nefes verirse, Allah’tan bir şey gelmezse önümüzdeki hafta cumartesi inşallah 1570’ten devam edeceğiz. Sürçü lisan ettiysek affola. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Geceniz hayır olsun. El Fatiha maassalavat. Amin.
Yürü yürü yalan dünya, yalan dünya değil misin?
Yürü yürü yalan dünya Yürü yürü yalan dünya Yalan dünya değil misin Yalan dünya değil misin
Yedi kez boşalıp dolan Yedi kez boşalıp dolan Yalan dünya değil misin Yalan dünya değil misin
Yunus Emre çek cefayı Yunus Emre çek cefayı Çek cefayı sür sefayı Çek cefayı sür sefayı
OlMuhammedMustafa’yı OlMuhammedMustafa’yı Alan dünya değil misin Yalan dünya değil misin
OlMuhammedMustafa’yı OlMuhammedMustafa’yı Alan dünya değil misin Yalan dünya değil misi
Allahümme salli alaseyyidina venebiya Muhammed
Hay hay! Ne gecenin hayrı, ne gündüzün tadı. Öyle gelmiş öyle gidiyor. Allah! Demiş ya ne kadar seversen sev bir gün hepsinden ayrılacaksın! Ya Allah!
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları