MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 12/38
1525-1534. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Amin. Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü, hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i Hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Allah razı olsun inşallah. Selamünaleyküm. Geçen haftadan kaldığımız yerden inşallah devam edeceğiz .
‘Sürme taşı dövülüp gözlere çekilince iyi görmeye sebep oldu, gözcü
‘Ne mutlu o adama, kendisinden kurtulmuş diriye ulaşmıştır.’
Ne mutlu o kimseye ki o kendisinden kurtulmuş. Kendisinden kurtulmuş demek nefsiyle mücadele etmiş nefsiyle mücadele ederekten Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya bir yol bulmuş. Yoksa eğer kendisinden kurtulmamış olsaydı o heva ve hevese devam edecekti. Hani ayeti kerimede: ‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve ona yaklaşmaya bir yol arayın, ona yaklaşmaya bir vesile arayın.’ Yani o kimse ona yaklaşmak için bir vesile, bir yol arıyorsa artık heva hevesinin üzerine çıktı, nefsaniyetinin ve şeytaniyetinin üzerine çıktı. Böylece kendi nefsini yendi, bu manada nefsini hiçe saydı ve normalde o kimse ne oldu? Diriye ulaştı yani bir mürşidi kamile ulaştı. Burda diriye ulaşması, Kur’an’a sünnete, aynı zamanda da bir mürşide ulaşması. O vesile aradı, yol aradı Kur’an sünnet dairesinde. O hem hiç miadını doldurmamış, ölü hükmünde olmayan Kur’an’a hem de her devamlı taze duran sünneti Resulullah’a Kur’an ve sünnetin diriltmesi ile diri olan bir mürşide
ulaştı ve böylece o kimse diriye ulaşmış oldu. Diriye ulaşan ne oldu? Dirildi. ‘Ey ashabım! Size diri ile ölü arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulallah Allah’ı zikredenler diridir, Allah’ı zikretmeyenler de ölü gibidir. O kimse Kur’an sünnet, mürşidin terbiyesine girerekten zikrullaha girdi ve zikrullahla tanıştı ve zikrullahla tanışınca o kimse ölü idi, dirildi. Önceden zikrullahı bilmez idi şimdi zikrullahı bilir idi. Önceden mürşit yolu nedir, Kur’an nedir, sünnet nedir bilmez idi, o kimse Cenâb-ı Hakkın hidayet etmesiyle o bu yola girince ne oldu? O dirildi. ‘Kalpler ancak zikrullah ile mutmain oldu.’ Onun kalbi zikrullahla ne oldu? Dirildi, canlandı. Zikrullah kalbi diriltti. Zikrullah vücudu diriltti. Zikrullah dimağı diriltti. Zikrullah o kimsenin hem manasını hem de maddesini diriltti. O zikrullah hem onun ruhuna kuvvet verdi, canına can kattı hem de sırrın perdelerini açtırdı. insanlar ölü gibidirler, ölüdürler. Normalde ne zaman dirilirler?
Öldükten sonra uyanırlar. O zaman dirilirler. Uykudaydı onlar, uyandı. Nasıl uyandı? Bir mürşidin terbiyesine girerekten, o mürşidin halakasına oturaraktan o kimse uyandı, bir diriyle karşılaştı çünkü. işte o Ram kayseri de diri olan, mürşit olan Hz. Ömer(r.a.) hazretleri ile karşılaşınca diriden dirilik aldı. Ölüyle karşılaşmış olsaydı ölüden ona ölülük bulaşacaktı. Dirilten neydi? ‘Ya Hafsa! Çok konuşmaktan sakın’, eşine diyor Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. ‘Söylenen şey zikrullah olmadıkça kalbi öldürür fakat Allah’ın zikrini çok yap, işte bu kalbi diriltir.’ Bakın, diri olan etrafındaki ölüleri de diriltti. Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri eşine dedi ki çok konuşmaktan sakın. O zaman çok konuşmak insanları helâka götürüyor. Hele heva heves konuşuyorsa şeytaniyet konuşuyorsa nefsaniyet konuşuyorsa helâka götürüyor. Allah resulü eşine söylüyor ‘çok konuşmaktan sakın’. Dervişler çok konuşmaktan batarlar, çok uyumaktan batarlar, çok yemekten batarlar. Az ye, az uyu, az konuş. Çok konuşan kimse Allah muhafaza eylesin zikrullahı az yaptığındandır. Çok konuşan kimse Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetini terk ettiğindendir. Çok konuşan kimse boş konuşan kimsedir. ‘Ya hayır söyle ya sus.’ Ya hayır konuşursun, hayır konuşursan bir sıkıntı yok. Sen Kuran’ı, sünneti, doğrularını tebliğ ediyorsan bir sıkıntı yok. Sabahtan akşama kadar sen Kur’an ve sünneti tebliğ et. Sabahtan akşama kadar müşterinle alakadar ol. Sabahtan akşama kadar işinle alakadar ol, bunda bir sıkıntı yok ama boş konuşuyorsan heva heves konuşuyorsan burası sıkıntılı. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Hafsa annemize diyor ki: ‘Çok konuşmaktan sakın. Zira bu kalbi öldürür.’ Bu müthiş bir uyarı. Demek ki çok konuşanın boş konuşanın kalbi ölü. Kimin diri? Zikrullahı çok yapanın kalbi diri. Allah bizi onlardan eylesin.
“Yazık o diriye ki ölüyle oturmuş ölmüş hayatını kaybetmiştir. Arif
olan cevherini boş yere saçar mı?”
Yazık ki o diriye! Yani sen gerçekten diriysen ölüyle oturma, ölüyle muhabbet etme. Ölü kim? Ölü, kendisini dünya ve dünyanın heva hevesine, dünyanın süsüne aldanmış kimse. Ölü kim? Ahirete gözlerini yummuş, ahiret dünyasını düşünmeyen kimse. Ölü kim? Öldükten sonra hesaba çekileceğini düşünmeyen kimse. Ölü kim? O heva ve hevesini ilahlaştıran kimse. O zaman onlarla oturur kalkarsan muhakkak ki ne olursun? Sen de ölürsün. O yüzden müridanın belli bir zamana kadar yani beşinci esmaya kadar ölülerle oturup kalkması yasaktır aslında. Yani bu ne demektir? Müridan kalkıp da boş muhabbet eden insanlarla muhabbet etmez, onların laklakasına bakmaz, onlarla çok konuşmaz. işi vardır, işini halleder. Çalışıyordur, çalışmasını halleder ama böyle dünya laklakasına düşen, böyle boş boş muhabbet edip boş boş güleceğim diye uğraşan, insanları güldüreceğim, eğlendireceğim diye uğraşanlardan uzak durur müridan. O müridin kalbi harekete geçmesi gerekiyor. Kalbini harekete geçirecek kimselerin yanına gider. Mesela ham derviş dünyadan konuşur, maldan mülkten konuşur, heva hevesten konuşur. Bu ham derviştir. iyi derviş; Kur’an’dan, sünnetten, yoldan konuşur. Aşktan, muhabbetten konuşur, maneviyattan konuşur. O yüzden bir kimse öldüyse yani ölüm demek manevi ölümle karşılaşmış, manevi ölü olan insanla hemhal olanlar, onunla arkadaş olanlar da o manevi ölüme düçâr olurlar. Adam der ki ya bu hafta derse gitmeyiversek olur mu, bak maç var. Bu akşam zikrullaha gitmesek olur mu ya bak önemli burda bir konuşma var. Ya bu akşam Perşembe işte zikrullaha gitmesek de evde otursak. Evde adamın hanımı der, ya her hafta her hafta gidiyorsun. Bu perşembe de evde otur, sen her hafta zikrullaha gitmek zorunda mısın? Ya işte bir an heva hevesine döner o kimse. Hanımına uyar, ben bu Perşembe tamam gitmeyivereyim der. Aynı şeyi adam yapar. Adam kadına der ki ya her cumartesi gidiyorsunuz sohbete, ha bu cumartesi gitme, bak hava da yağışlı zaten, çocuk hasta olacak, lodos esiyor.
Çocuk lodostan hasta olacak. Poyraz esiyor, poyrazdan hasta olacak. Ee yağmur yağdı, yağmurda hasta olacak, kar yağdı kardan hasta olacak. Ulan olmadı yaz geldi, yaz gelsin diye bekledi, bu sefer de sıcaktan hasta olacak, yok baharda polenlerden hasta oluyor, sonbaharda hava gelgitleri var, hava gelgitleri olduğundan hasta oluyor…Velhasıl çocuk oldu, kadının dervişliği bitti. Çocuk büyüsün diye bekliyor. işte bir sene geçiyor, iki sene geçiyor, üçüncü sene geçiyor, bir çocuk daha geliyor. Tamam, iki çocukla hiç çıkamıyor zaten. Üçüncüsü, dördüncüsü, geldi mi pert! Kadının dervişliği kalmadı. Evde boyna kendi kendine ders çekeceğim diye uğraşsın! Biraz uğraşıyor,
bir iki hafta, üç hafta mücadele ediyor, bir ay sonra pert! Kadın diyor ki tamam, ondan sonra adama bakmaya başlıyor. Ben bu adamla ne yapmaya evlendim. Sonra adam diyor ki eşim benden soğudu. Ulan kimden soğuyacak. Soğuyacak tabii. Kadın başlıyor sarmaya kendi kendine. Adama bakıyor, adam ortalıkta dolaşıyor. Ayağında bir tane pijama. Hele bir de çizgili ise yandı keten helva. Ortalıkta adam dolaşıyor. O gün günlerden ne? Cumartesi. Derse gidemedi kadın. O gün günlerden ne? Perşembe. Derse gidemedi kadın. Zikrullaha gidecekti, ordaki derviş kardeşleriyle görüşecekti, onlarla muhabbet edecekti, harikaydı, güzeldi her şey. Öyleydi zaten hayatı. iyi, bu hayatım bozulmasın diye bir tane dervişle evlendi. Adı derviş içi devrilmiş! Gitti! Aynı şey erkek için de geçerli. Erkek de kendi kendine ama dervişle evlendi ama derviş olmayanla evlendi. Vay! Siz bu kadar Derse mi gidiyordunuz! Eyvah, evdeki hatun ölü hatun, diri değil! Adam yandı. Hatta daha ilerisini söylüyor, sen Mustafa abinle yat! Bir de bunları da duyduk çünkü. Ölü! Ölüyle karşılaşırsan diriyken ölüye gidersen diriyken ölüyle arkadaşlık ettiysen eşlik ettiysen yoldaşlık ettiysen cumburlop sen de öldün ya da sen diriysen gerçek manada ölüyü dirilt o zaman. Onun hidayetine sebep ol. Bak ölüler hakkında ayeti kerime, isra 57: ‘Onların taptıkları da Rablerine bir yol arar. Her biri Allah’a daha çok yaklaşmak için çalışır, onun rahmetini umurlar ve onun azabından korkarlar. Elbette rabbinin azabı korkulan bir azaptır.’ O heva hevesine uyanlar, kendilerince bir şeyi ilahlaştıranlar, bu nefsi olabilir bu şeytani yol olabilir, bu heva heves olabilir, bu geçmiş müşriklerde Lat, Uzza, Menat putlar olabilir, günün putları olabilir, bu günün, bugünün putları da olabilir. O zaman o bugünün putları da Rablerine ne arıyorlar? Bir yaklaştırıcı bir şeyler arıyorlar. O müşrik de o ahiret gününde kendisini Rabbine yaklaştırıcı bir vesile arıyor. Müslümanlar eğer diriyse şimdiden o vesileyi bulacaklar ve diri olarak bu dünyadan göçüp gidecekler.
O yüzden Allah’a ortak koşan görüntüde Müslüman, şirk ehli görüntüde Müslüman, onların o şirklerine ve sebep olan o kendi iç dünyalarındaki manevi ilahı; rahatı, parası, makamı, mevkisi, eşyası, evi, barkı, lüksü, hayatı, onun manevi ilahıdır. Adama desen ki gel zenginliğe tap, tapmaz ama zengin olunca zenginlik onu Kur’an ve sünnetten uzaklaştırır. Adama desen ki gel makama tap, tapmaz. Bakın bunlar manevi hastalıklardır ama o kimse bir makama erince Kur’an ve sünneti terk eder. Bunlar manevi ilahtır. Bu dervişlerde de vardır. Derviş bir esma alır. O Esma’yı kendisine, kendisine. Rableştirir. O halini, o hali kendisine Rableştirir ve kendince o halini. Rableştirdiğinde o hali onun ne oldu? ilahı oldu. Allah muhafaza eylesin.
Yol uzun. O kimse son esmayı alıncaya kadar kendine rahat yüzü göstermeyecek. Mesela gel ona rahatlığını ilah edin desen o rahatlığını ilah edinmez ama öbür türlü rahatlık ona hoş gelir. Evde yan gel, çayı da demlet, sohbeti de aç telegramdan da izle, harika ya, rahat tatlı geldi. Nerde ders var? Filanca yerde. Ya öyle de benim sanki burdan burdan başıma bir ağrı mı geliyor ne. Ben bugün bir yere gitmeyeyim. Off, ne lodos esiyor ha, başıma kiremit falan düşer, ben bir yere çıkmayayım. Rahat ona tatlı geldi. Rahat onu gaflete çökertti, rahat onun ilahı oldu, yemek onun ilahı oldu, eşya onun ilahı oldu, takım elbisesi onun ilahı oldu, arabası onun ilahı oldu.
Aman arabayı çıkarmasın bugün, neme lazım, başına taş maş yağar.
iki dervişi bindirir, iki dervişi bindirince dervişlerde destere var sanki her tarafında, koltukları yırtılabilir. Allah muhafaza eylesin. işte ne oldu? Bunlar kalbi öldürdü. Kalbi ölü olanın bütün her şeyi öldü. Kalbi diri olanın her şeyi dirildi. Kalp ölüyse her şeyi öldü, kalbi ölü olan bir kimseyi kendine dost ettin, o kalbi ölülüğü eğer kuvvetli ise senin de kalbini öldürdü. Bana arkadaşını söyle senin dinini söyleyeyim. O zaman kalbi ölüyle bir arkadaşlık ettin. Senin de kalbin öldü. O dedi ki gel bu akşam gidelim işte nereye, lüks bir alışveriş merkezi. Ne o Mudanya yolundaki? Koru Park, gidelim Koru parka burnumuzu dayaya dayaya vitrin seyrederim. Gidelim orada kafede bir çay içelim, orada bir yemek yiyelim, günümüzü gün edelim. Ya bugün ama cumartesi, ders var? Ya ne yapalım ama cumartesileri oraları kalabalık oluyor. Gidelim biz de boy gösterelim. Kalbi ölü. Kalbi heva hevese gitmiş onun! Kalbi heva hevese gittiğinden dolayı seni de heva hevese çekiyor. Bu ister eşin olsun senin, ister arkadaşın olsun, isterse çocuğun olsun, önemli değil. Ya sen onu bu tarafa çekeceksin. Diyeceksin ki yok, senin kalbin ölü bak. Sen heva hevese doğru koşuyorsun, gel bu akşam zikrullaha gidelim, kendimizi diriltelim. Yok! O diyor ki her daim zikrullaha mı gidilecek. Bugün de benim dediğimi yap. Büyük bir çoğunluğunuz, kadın erkek eşlerinizden bunu duymuşsunuzdur. Bana da söylüyorlardı. Benim eski arkadaşlar diyorlardı ki bilader bu gece gel bize takıl ya, bir gün bizi dinle ya. Ben diyordum ona oğlum ya yıllardır ben sizi dinliyorum zaten, beraberdik, gelin bir gece beni dinleyin. Ne yapacağız bilader, hu mu çekeceğiz? He, hu çekeceğiz. Hucu mu oldun sen? Evet, hucu oldum. Kalıyorlardı. Kalbi ölü olan seni heva hevese çeker. Kalbi ölü olan seni şeytaniyete çeker. Kalbi ölü olan seni Kur’an ve sünnetin dışına çeker. Kalbi diri olan seni Kur’an ve sünnete çeker. Kalbi diri olan seni manaya çeker. Kalbi diri olan seni zikrullaha çeker. O zaman bir arkadaşınla nereye gittiğine bak, ne yaşadığına bak, kimin ölü kimin diri olduğunu görürsün. Allah bizi muhafaza eylesin.
“Allah’ın Kuran’ına kaçar sığınırsan peygamberlerin ruhlarına karışırsın. Kur’an peygamberlerin Allah’ın temiz ululuk denizindeki balıkların halleridir.”
Kur’an eğer ona kaçar ona sığınırsan yani Kur’an’a tabi olursan peygamberlerin ruhlarına karışırsın. Hani Fatiha’da diyoruz ya, o inam ettiğin, ihsan ettiğin, ikram ettiğin o peygamberlerin, o evliyaların, o velilerin var ya, evet? Bizleri onun yanında eyle. Eğer sen Kuran’a kaçar sığınırsan doğru yolu buldun. Çünkü Kur’an, başlı başına bir hidayet rehberi, başlı başına bir bereket, başlı başına büyük lütuf, başlı başına bir ikram, başlı başına bir şifa, başlı başına insanların dünyasını da ahiretini de aydınlatan bir kitap. O yüzden kim Kuran’a yönelir, Kuran’a sığınır, Kuran’ın emirlerini yerine getirirse o kurtuluşa ermiştir. O dünya ve ahiretinin en büyük bereketini bulmuştur. Kim Kuran’ın emrettiklerini yerine getirirse dünya ve ahiret lütfuna ulaşmıştır o kimse. O yüzden Hz. Pir diyor ki Allah’ın Kuran’ına kaçarsan senin ruhun peygamberlerle beraber olur. Bu muhteşem bir şey. Bakın, o yüzden önemli olan insanın, bir kimsenin her konuda Kur’an ve sünneti seniyyeye tabi olmasıdır. Eğer her konuda sen Kur’an ve sünnet-i seniyyeye tabi olursan bu bereket, bu lütuf, bu ikram, bu ihsan, bu hidayet nuru, bu feraset nuru, sende hiçbir zaman eksilmez ve peygamberlerin ruhları ve peygamberlerin nurları senin bu konuda yol göstericin olur. Sen yürürken, peygamberlerin o Cenab-ı Hak’tan almış oldukları nur, senin önünde mihmandar olur. Senin önünde yol gösterici olur ama sen muhakkak ve muhakkak her işinde, her konuda, her meselede Kur’an ve sünneti seniyyeye tabi ol ve Kur’an ve sünneti seniyyeye bir Müslümanın tabi olabilmesi için onu iyi bilmesi gerekir. Ya bu konuda ilmini arttırmak zorundasın, okuyacaksın, okuyacaksın ya da bu konuda ilim sahibi olan bir mürşidin önünde diz çökeceksin ve bildiklerinle amel edeceksin. Cenâb-ı Hak diyor ki: ‘Bildiklerinizle amel ederseniz Allah size bilmediklerinizi öğretir.’ O yüzden biz Kur’an’ı anlama ve yaşamada önde olmak zorundayız. Peygamberlerin ruhlarına ruhumuz karışsın, onlarla beraber olsun diyorsak biz Kur’an ve sünnet-i seniyyeyi iyi anlayıp iyi yaşamamız gerekir. Bunun için birinci yol okumaktır, ikinci yol bir mürşidin önünde oturmaktır, bir bilenin. Çünkü ‘bilmediklerinizi gidip zikir ehline sorunuz’ ayeti kerimese O zaman sanki muhakkak ne yapacak? O bir bilene danışacak ve bir kimse Kur’an ve sünnet-i seniyyenin inancına sahip olacak. Kur’an ve sünnetin inancına. Kur’an ve sünnet bize inanç hakkında akaitle alakalı hangi sınırı çizdiyse biz orda olmalıyız, orda kalmalıyız. Eğer biz inanç dairemizi, akîdemizi Kur’an ve sünnet dairesinde tutamazsak yine sapkınlardan olduk ve yine ruhumuz peygamberlerin ruhlarıyla hemhal olmaktan, yoldaş
olmaktan uzaklaştı. Bakın akaidle, imanla alakalı Kur’an ve sünnet akîdesinin dışına çıkan hiçbir kimse peygamberlerin ruhlarıyla kendi ruhu hemhal olamaz. Bu dönemde, bu zamanda çok sapkın fikirliler, çok çok sapkın yollular çıktı. Yolu sapkın! Kur’an ve sünnet dairesinde değil. Bunlar ne yazık ki islam dünyasının baş belası. Bunlar ne yazık ki islam dışı güçlerin yetiştirip bizim içimize soktuğu dini ajan bunlar. Bunlar dini ifsad etmek için uğraşıyorlar ve bunlar Kur’an ve sünneti seniyye akîdesini kendilerine akîde olarak görmüyorlar. Bunların fiilleri, halleri, davranışları, bunların sözleri, bunların düşünceleri, fikirleri, Kur’an ve sünnete tabi değil. O yüzden bunların ruhları, peygamberlerin ruhlarıyla beraber değil. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Kur’an ve sünnete tabi olanlar Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışanlar ancak peygamberlerin ruhlarıyla beraber olabilirler. ‘Fakat olur da’, Hz. Pir uyarı veriyor:
“Fakat olur da dediğini tutmazsan yani Kur’an ve sünnet-i seniyyeyi okudun, Kur’an ve sünnet-i seniyyenin bilgisi sana geldi ama dediğini tutmazsan farz et ki peygamberleri, velileri görmüşsün, inanmadıktan, onlara uymadıktan sonra ne fayda var”
Farz et ki sen Kur’an ve sünneti iyi biliyorsun, var ya şimdi ilahiyatta var, diyanette var ilahiyatlarda var, böyle sufiler var kendilerince, dervişler var, ondan sonra, medyumlar var, hem icazetli şeyhler var, icazetsiz şeyhler var Kur’an’ı inkâr eden, ayetleri inkâr eden. E şimdi ne oldu da sen bunları okudun, çok iyi biliyorsun ama emrini yerine getirmiyorsun. Okuyorsun ama emrini yerine getirmiyorsun. Hatta böyle Kur’an’ı Arapça tam lafzıyla okuyorsun hatta onun manasını da biliyorsun manayı da anlatıyorsun ama namaz yok! Kuran-ı Kerim okuyorsun, harika bir belâgatın var okumayla alakalı, sonra öyle bir açıklama da getiriyorsun ama rüşvetçisin be namussuz adam! Kur’an’ı senden benden çok iyi biliyorsun, gayınları, ayınları çok iyi çıkarıyorsun ama hırsızsın. Devletin malını mülkünü çalıyorsun, sen çok güzel ayını gayını çıkarıyorsun, ihalelerde yolsuzluk yapıyorsun. E sen çok güzel ayını gayını çıkarıyorsun, dervişlerin parasını ütüyorsun. Sen çok güzel ayını gayını çıkarıyorsun, harika tecvitli Kur’an okuyorsun sen ama haksızlık sende, ursuzluk sende, hırsızlık sende, rüşvetçilik sende, kamu malına ziyan vermek sende, insanlara zarar vermek sende, kibirlilik sende, ahlaksızlık sende, her türlü, her türlü her şey sende. Ne yapayım senin ayınını gayınını iyi çıkarmanı ben! Harikasın. Ee hocam ben de hafız sayılırım. Ben hafızlığı bitirdim. Ee namaz? Namaz? Namaz yok. E hocam biz de ilahiyatı bitirdik. Namaz, namaz? Namaz? Namaz yok. E ilahiyatı bitirdin sen, bu rüşvet ne? ilahiyatı bitirdin sen, e imam hatiplisin, ilahiyatçısın, muhafazakarsın, harikasın ya, on numarasın. Ee? Bu ne? Bu pislik ne? Bu lağım
deryasında senin işin ne o zaman? işte okur da okur da uymazsan, okudun uymadın, inanmadın. Okudun, uyumadın inanmadın, münafıksın. Kafirlerden daha şedit bir yerde yanacaksın cehennemde. Kafirlerden daha şedid bir yere gideceksin. Neden? E sen inandım dedin, münafıklık ettin, sen Kur’an’ı çok iyi biliyorum dedin, münafıklık ettin, sen Kur’an’ı çok iyi biliyorum dedin, harika okuyorum dedin, bir Euzubesmele çektin ki Allah Allah! Eee sonra? islam dünyasının, islam dünyasının en büyük handikapı bu. En büyük handikapı bu! Ne olacak ki, peygamber Ebu Cehil de gördü. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini Utbe de gördü Şeybe de gördü. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, Bedir kuyularına doldurulan müşriklerin hepsi de gördü. Görmek yetmedi ama onlara, peygamberin peygamberliğine iman etmediler, kabul etmediler.
Ebu Cehil de gördü Peygamber’i, kurbanlar kesti onun adına ama yetmedi. Olmadı. E Kur’an’ı okudun, Kur’an’ı okudun, harika okudun hem, tecvidi ile okudun, muhteşem okudun! Ee? Sen evli barklı kadınsın, ne işin var elin adamıyla senin? Senin Kur’an okuman evli barklı bir kadını veya adamı zinadan ayırmadı onu. Zinaya devam etti. Ne anladım ben? Harika Kur’an okuyorsun, eyvallah! Amel, amel? Akaid, iman? Öbürkü normalde senin kadar iyi Kur’an-ı Kerim okumuyor ama imanı muhteşem. Uhud sıradağları gibi imanı var, Uhud sıradağları gibi imanı var. O lazım. Hz. Pir onu diyor, sen diyor Kur’an’ı okur, Kur’an’a uymazsan, ha peygamberleri velileri görmüşsün ama iman etmemişsin, inanmamışsın, ona benziyor diyor. E sen ne olacak ki, gittin, ben öyle kimseler tanıyorum, bütün şeyhleri tanıyor ama hiçbirisinden bir türlü ders alamamış. Nasip olmadı, kısmet değilmiş. Evet diyorum. Nasip değilmiş sana, kısmet değilmiş. Ben şimdi kinayesine söylüyorum, nasip değilmiş, kısmet değilmiş diye, gerçeği hakikati bu. Sen bir mürşidi kamilden ders almayı sen kolay bir şey mi zannettin? Sen bir mürşidi kamilden ders almayı yol geçen hanından geçmek mi zannettin! Tabii nasip olacak sana. E dersi aldın, orda durmak da önemli. Orda durmak da çok önemli. Neden? Uymak lazım çünkü, tabi olmak lazım. Dediğini yerine getirmek lazım. E dediğini yerine getirmedin, e sen ne oldu? Sen gördün ama dediğini yerine getirmedin. Allah muhafaza eylesin. Bu hani hem alimlere hem şeyhlere olsun bu hadisi şerif. Zakirlere olsun, herkese gelsin bu hadisi şerif. Allah muhafaza eylesin. Buhari’de geçiyor: ‘Kıyamet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır. Bağırsakları parçalanır. Merkebin değirmeni döndürdüğü gibi onunla beraber döner. Cehennem ehli onu izler ve ona, ey falan ne oldu sana, sen bize iyiliği emreder kötülükten sakındırmaz mıydın? O da evet, ben size iyiliği emreder fakat kendim yapmazdım, kötülükten sakındırır fakat kendim yapardım.’ Alimler, hocalar, bazı
nasihat edenler, şeyhler, mürşitler, veliler, zakirler, nakipler, nükebbalar, çavuşlar, anneler, babalar, evet, dedeler, nineler, nasihat edenler, iyilik abidesi olduğunu kastederekten iyilik abidesi kesilenler…Eğer söylediklerinizi kendiniz yapmazsanız, yapmazsak yapmazsam, sonumuz bu. Rabbim bizi affeylesin inşallah. Cenab-ı Hak Kur’an’a tabi olanlardan eylesin, sünneti seniyyeye tabi olanlardan eylesin. ‘Kur’an’ın hükümlerini tutar’, 1540. beyit,
‘Kur’an’ın hükümlerini tutar kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir. Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir.’
O zaman sen Kur’an’ın hükümlerini yerine getirir, sünneti seniyyenin adabına, erkanına tabi olursan ve can kuşu bu bedene yani ruh bu bedene sığmaz olur, bu bedende durmak istemez. Dar gelir ona beden ve sen eğer ki o peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, peygamberlerin kıssalarını öğrenir, o velilerin, o evliyaların kıssalarını öğrenir, onlara tabi olur, ordan ders çıkarır, Kur’an’daki kıssaları öğrenir, ordan ders çıkarır, kendine bir hisse alır ve onlarla amel etmeye başlarsan, evet, o zaman sen bu ruh, bu bedende durmak istemez. Bir an önce tabiri caizse öteye kanatlanıp gitmek ister. O sevdikçe sevmek, yol yürüdükçe yürümek ister. Koştukça koşmak ister. Artık onun dünya hayatı ona bir necis gibi gelir. Dünya hayatı ona böyle yoldan geçerken bir anlık nefes aldığı bir yer gibi gelir. O orada kalıcı olmadığını hisseder, görür bilir. Yok öyle değilse o zaman bu can kafesi burda, dünya hayatından lezzet alıyorsa tat alıyorsa o zaman o kimse Kur’an’ın hissesinden, kıssalarından kendisine hisse ve kıssa çıkarmadı, ya cahildir ya gaflet ehlidir. Cahil ve gaflet ehli olanların ruhları, içleri, nefisleri bu dünya zevkine, bu dünya şatafatına ve şatahatına aldanır ve onlara dar gelmez bedenleri. Ona bu dünya tatlı geldi çünkü. Eğer ebedi olan ahiret alemini tanısaydı, ebedi olan cennet hayatını tanısaydı, ebedi olan ebedi bir şekilde beraber olacağı peygamberlerin ruhaniyetlerini ve nuraniyetlerini tanısaydı ve ebedi olan Allah’ın nurunu ve sıfatlarını tanımış olsaydı, onun ruhuna beden dar gelecekti. O yüzden onları tanımış olsaydı hep tabiri caizse onun gözü ölüm kirişinde olacaktı. Diyecekti ki ölüm bana ne zaman gelirsen gel, yok böyle olmadıysa o zaman o kimseye, bu beden onun ruhuna dar gelmeyecekti. O çünkü kendince heva ve heves hayatın içerisinde yaşamaktan tat alacaktı.
“Kafeslerden kurtulan ruhlar Allah’a layık ve halka rehber olan pey-
‘Kafeslerden kurtulan ruhlar.’ O zaman kafeslerden kurtulan ruhlar Allah’a layık ve halka rehber olan peygamberlerdir. Peygamberlerin ruhları asla ve asla tabiri caizse kapalı bir menfezde tutulan ruhlar değildir. Kutupların
ruhları da öyledir, velilerin, büyük velilerin ruhları da öyledir. Peygamberler gibi değildir ama peygamberlere yakındır. Peygamberlerin ruhları tamamıyla serbesttir. Tamamıyla serbesttir. Cenab-ı Hak onları kendine seçmiş, Cenab-ı Hak onları kendine seçtikten sonra onları tamamıyla serbest bırakmıştır, hür bırakmıştır. Hani Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ya, kim bana diyor salatü selam getirirse Allah diyor benim ruhumu kabrimde hazır tutar. Benim kabrimde hazır tutar. Ben diyor, bana salatu selam getiren ümmetimin diyor salatu selamını alırım ve diyor ona da ben salatü selam getiririm. Ona da ben salatü selam getiririm ve bir melek ona getirdiğim salatu selamı o kimseye ulaştırır der. Bizde o kulak olmadığından, biz de o kalp olmadığından, biz boş boş böyle biraz heva hevesle, gafletle salatü selam çektiğimizden bundan haberimiz olmuyor. Biz ‘Allahümme salli ala seyidina Muhammed’ dediğimizde hemen Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyetini bundan haberdar ediyor ve onun devamlı etrafında bulunan, başucunda bulunan bir melek, hemen senin salatü selamını oraya, deftere kaydediyor. Diyor ki ey Muhammed, senin ümmetinden senin ümmetinden Hasan oğlu Mustafa sana salatü selam getirdi. Hemen ona cevap veriyor ve aleykümselam, Allah’ın selamı, bereketi, rahmeti onun üzerine olsun. Bir melek hemen o salatu selamı, senin adına getirilen o salatı, o selamı Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in ağzından alıyor getiriyor, sana tebliğ ediyor ama biz gaflette olduğumuzdan bizim bu tebliğden haberimiz yok. Bu tebliği bizim duyacak kulağımız, bu tebliği getiren meleği görecek gözümüz yok. Açılmamış.
Açılmayınca biz böyle gafletle salatü selam getiriyoruz. Ya şu yüz taneyi bir bitirsem ya, Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve sahbihi ve sellim. Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve sahbihi vesellim… Yok ya, yok öyle değil ya, öyle değil. Öyle değil canım kardeşim ya! Dosdoğru ‘Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve sahbihi ve sellim’. Ey Ya Resulallah! Ben günahkarım, kusurluyum, hatalıyım…Ben yanlıştayım, eksikteyim, ben her an için toza dumana bulananım. Ben her an için her türlü pisliğin içerisinde yaşayanım. Benim dilim layık değil. Benim gönlüm layık değil. Benim vücudum, ruhum, sırrım, layık değil ama hani Allah demiş ya ben salatü selam getiriyorum, meleklerim de salatü selam getiriyor. Ey iman edenler, siz de habibime salatu selam getirin demiş ya, ben bu emre binaen yüzsüzüm, sana salatü selam getiriyorum, Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve sahbihi vesellim diyorum. Biliyorum, ben buna layık değilim. Bu Allah’ın lütfu, ikramı, ihsanı. Onun hidayeti onun lütfu, ikramı, ihsanı olmasaydı benim bu dilim o salatu selama da dönmezdi. Aşk ile. Sanki hani diyor ya hadisi kutside Allah’ı görüyormuşçasına namaz
kılıyorsun ya, Allah’ı görüyormuşçasına öyle kıl. Salatu selam getiriyorsun ya sanki Muhammed’i Mustafa’yı görüyormuşçasına, bakın görüyormuşçasına. Sanki kabrinin başına gitmişsin, oturmuşsun oraya, boynunu bükmüşsün, demişsin ki geldim, ben fakirinim senin. Sanki onun kabrinin başında hiç olmazsa salatu selam getiriyormuş gibi, öyle salatü selam getirmek ve o peygamberin ruhu ve diğer peygamberlerin ruhları hür, serbest. Sen isa’dan bahsederken isa aleyhisselam da duyuyor onu. Sen Musa aleyhisselamdan bahsederken, Musa aleyhisselam da duyuyor onu. Sen Adem aleyhisselamdan bahsederken o da duyuyor. Sen Adem aleyhisselamı methettiğinde hoşuna gidiyor. Benim Ceddim Muhammed ümmeti, beni andı diyor, kopup geliyor neredeyse veyahut da sen Yusuf aleyhisselamdan, Yunus aleyhisselamdan bir kıssasından bahsedince hem de Allah’ın emrini yerine getirmiş oluyorsun. Hani peygamberine dedi ya, sen ishak’tan da bahset, sen geçmiş peygamberlerden bahset dedi ya, sen Eyüp’ten de bahset dedi, geçmiş peygamberlerden bahset diye Hz. Muhammedî Mustafa (s.a.v) ‘e de söyledi.
Sen geçmiş peygamberlerden birisine, edeple bahsedince böyle büyük bir muhabbetle aşkla ondan bahsedince, ondan bir kıssa anlatınca onların ruhları serbest, onlar anında geliyorlar. Senin sohbet halakana da geliyorlar, senin anlattığın anda onlar geliyorlar, doğru anlatıyorsan kafalarını tasdik ediyorlar, doğru anlattın diyorlar. Sen daha da heyecanlanıyorsun, daha da aşklanıyorsun. Allah senin bilmediğini öğretiyor o zaman. Diyor ki benim peygamberlerimi andı. Bu sefer kalbine sanki Fırat nehrinden geliyormuş gibi geliyor. Bilmediğin de geliyor görmediğin de geliyor. Onların ruhları serbest çünkü. Cenab-ı Hak onların ruhlarını serbest etmiş. ‘Siz onlara ölü demeyiniz’ demiş ya ayeti kerimede. O peygamberlerin ruhları ruhaniyetleri serbest, onlar ölmediler, onlara ölü demeyiniz. Onlar hala daha vazifelerinin başındalar. Yeni bir kitap indirilmiyor, sadece. Peygamberler peygamberliklerine devam ediyorlar. Dinde emeklilik yok. Onlar da emekli değiller. Onlar da Ümmeti Muhammed’in iyi olması için boyna dolaşıyorlar. Ümmeti Muhammed’in zorda kalanlarına dua ediyorlar. Onları ölü zannetmeyiniz. Onları böyle kimsesiz sanki böyle siz kendinizi de kimsesiz zannetmeyiniz, o şehitlerin ruhları ölü değil. Onlar da diriler. Onlara da ölü demeyiniz diyor. O yüzden Allah yolunda şehit olanlar ölüler değil, onlar da diri. Veliler, mürşidi kamiller, onlar da nefisle cihatlarını yapmışlar. En büyük cihadı yerine getirmişler, heva heveslerini ezmişler, şeytanı ezmişler, nefislerini ezmişler. Allah onları kuşandırmış. Allah onlara velilik elbisesi giydirmiş, mürşitlik elbisesi giydirmiş. Onlar da o haliyle öldüklerinden dolayı onlar da manevi şehit hükmünde. Onlar da şehit. Onları da öyle zannetme. Abdulkadir Geylani hazretleri dediğinde duymadı diye düşünme, Cenab-ı
Hak ona duyurucu. Ahmed el Rufaî hazretleri dediğinde onu duymadı zannetme, Allah onu duyurucu. Hasan ile Hüseyin efendimizden bahsedince duymadı zannetme, onlar duyurucu, Allah onlara da duyuruyor. Onların da ruhları serbest. Bunlar çünkü yedinci makamı da bitirmişler. Bunların önünde makam kalmamış. Bunlar ehadiyet makamında dolaşan ruhlar. Bu ruhlar peygamberlere en yakın olan ruhlar, hani Hz.Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bahsettiği: ‘Ümmetimden öyle veliler vardır ki beni israil peygamberlerine denktir.’ dediği ruhlar bunlar. Bunlar kendi zamanının kutupları. Bunlar kendi zamanlarının kutup yıldızları gibi. Nasıl gece oldu bütün yıldızlar göründü ama kutup yıldızı yol gösterdi, o kutup yıldızı en parlak olan yıldız. Hepsi de yıldız. Allah’ın velileri böyledir. Hepsi de bir yıldız hükmündedir ama zamanın kutbu vardır, o kutup yıldızı gibidir. O kutup yıldızı gibidir. O yol göstericidir yolda kalanlara. işte onların ruhları da serbesttir. Sakın onlara ölü demeyiniz. Onların da ruhları nedir? Serbesttir. Yeter ki biz edebimizle, adabımızla, erkanımızla, Kuran-ı Kerim’e bağlılığımızla, sünneti seniyyeye tabiliğimizle duralım. Eğer öyle durursak onların, ruhlarının diri olduğunu ve onların ruhlarının hür olduğunu, serbest olduğunu görürüz. işte o yüzden Hz.Pir diyor ki eğer ki diyor onun ruhu o kafeste rahat ise o cahil ve gafildir. Onun ruhu, o beden kafesinde rahat bir şekilde duruyorsa, o Kuran’dan, o sünneti seniyyeden, o velilerin halinden hiçbir şey almamıştır. O gaflet deryasında yüzüyordur. Onun bu manada onun ruhu o bedende hapislikten zevk almada.
“Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir.”
Yani bu ruhları serbest olan o peygamberlerin, o velilerin, o şehitlerin, o kemale erenlerin, onların sesleri din makamından gelir. Yani onlar, peygamberler dinin yeryüzünde yaşanması için özel seçilmiş zatlardır. Peygamberlerden sonra veliler, mürşidi kamiller, o dini ayakta tutmak için seçilmiş özel zatlardır. Onların sesleri din perdesinden gelir ve din perdesinden gelince de Hz. Pir diyor ki sana kurtuluş yolu ancak budur bu. Sana başka bir kurtuluş yolu yoktur. Sen eğer ki kurtulmak istiyorsan Kuran’a sımsıkı yapış, sünneti seniyyenin adabına, erkanına uy, onun ayak izlerini takip et. Mürşidine dosdoğru bağlan. Kur’an ve sünneti seniyyeni sımsıkı yaşayaraktan bu hayata devam et. Kurtuluş ancak bu yoldadır diyor. Başka bir yerde kurtuluş arama, başka bir yolda kurtuluş arama, başka bir hizipte, başka bir toplulukta kurtuluş arama. Kurtuluş Kur’an ve sünnette, kurtuluş peygamberlerin yolunda, kurtuluş ariflerin, kurtuluş velilerin, kurtuluş mürşitlerin yolunda. Onların yolu ki Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in yoludur.
Hz. Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’in yolu ki Allah’ın yoludur. O yolu takip edersen kurtuluşa erersin. Eğer o yolu takip etmezsen kurtuluşa erenlerden
olmazsın. Allah’a itaat et, resulüne itaat et, sizden olan emir sahiplerine itaat et. Başka türlü kurtuluş yok.
‘Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulma-
nın, bundan başka çaresi yok.’
Hz. Pir diyor ki biz bu daracık beden kafesinden Kuran’la, sünnetle, peygamberlerin yolu ile kurtulduk. Biz bu daracık beden kafesinden, bu mana yoluyla, mana yolunda yürüyerekten kurtulduk. Sen de eğer kurtulmak istiyorsan bu mana yolundan bu peygamberlerin, velilerin, evliyaların, yolundan yürüyeceksin. Kurtuluş başka bir yerde değil.
“Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan aşağı mıdır ki?”
Hani meşhur bir laf vardır ya, şöhret afat getirir diye, başka bir hani şöhret afattır derler. iki şekilde şöhret olur insan. Bir, kendisi şöhret perdesine atmak ister kendini. Heva hevesine uyar, şeytaniyete uyar ve kendisini şöhret perdesine atar. Şöhret olmak için elinden gelen her türlü çabayı sarf eder. Bu hem dünyevi yolda hem nefsani yolda hem şeytani yolda olduğu gibi bu aynı zamanda da din yolunda olur. Din yolunda da bir kimse şöhret ister. Ne kadar büyük alim desinler, ne kadar büyük şeyh desinler. Ne kadar iyi derviş desinler. Ne kadar güzel sufi desinler. Vay şöyle bir mümin, şöyle bir mücahit, şöyle bir sufi, şöyle bir zakir, şöyle bir nakib, şöyle bir nükebba, şöyle bir şeyh…işte o şöhret olmak için elinden gelen bütün çabayı ve gayreti sarf eder. Bu şöhret onu ne yazık ki cehennemlik eder. Bu şöhret ne yazık ki onu halkın indinde belki de alkışlattırır ama Allah indinde batar o kimse. O yüzden şöhreti istemek riyadır. Riya da gizli şirktir. Gizli şirk ise insanı cehenneme götürür. O yüzden ehl-i sufi, bu tip yapmacık şöhretten ve yapmacık şöhretlikten uzak durur. Şöhret olacağı, şöhrete düşüreceği her türlü halden ve fiiliyattan kaçar.
işte şöhret iki türlüdür. Birisi heva ve hevesten, şeytaniyetten, nefsaniyetten gelir. Birisi de Allah’tan gelir. Allah bir kimse istemediği halde onu şöhret yapar. Onu şöhret yapıyorsa iki şey bekleyin şöhretten, şöhrete düşmüş olandan. Bir, ya Allah onunla dinini muhkem ediyordur şöhretiyle ya da o kimse heva hevesine düştüğünden dolayı şöhrettedir. O kimse cehennemin en dibinde gidecektir. Mümin, sufi, her türlü şöhretten uzak durur. Şöhrete düşmemek için ulu orta ona sorulmadıkça rüya anlatmaz. Ona sorulmadıkça hal anlatmaz. Ona sorulmadıkça keramet anlatmaz. Ona sorulmadıkça benim başımdan şöyle bir şey oldu, ben şöyle bir şey yaptım demez. Bu onun içindeki, kalbinin derinliklerindeki şöhret hastalığıdır. Şöhret hastalığı o kimsenin maneviyatını yok eder. O kimsenin halini yok eder. O
kimsenin iç dünyasını parçalar. Kalbi körelir, kalbi taşlaşır. Allah muhafaza eylesin. O kalbinin taşlaştığını, kalp gözünün körlüğünü saklamak için hayalini hal zanneder hala da hal anlatacağım diye uğraşır. O şöhret basamaklarını kendince tırmandırmak istiyor. Öyle şeyhler vardır, süste çok güzeldir, şöhretleri fevkaladededir. Fevkaladenin fevkinde bir şöhretleri vardır ama maneviyatları yoktur ama icazetleri yoktur ama kalpleri çalışmaz ama gözlerinde feraset yok, kalplerinde feraset yok, kulaklarında feraset yok, anlayışlarında feraset yok, akıllarında feraset yoktur. Onlar ne yazık ki şöhrete koşarlar. Onların şöhretlerini arttırdıkça arttırırlar. Şöhretleri yaldızlanır, parlanır ama onların ahiretleri perperişandır.
O yüzden gerçek manada sufi, şöhretten uzak durmaya gayret eder. O şöhretten uzak durmaya gayret ettiği halde Allah onu tezgahına, vitrinine koyduysa onda yapılacak bir şey yoktur. O hala da kendisini şöhretten sakındırmak için uğraşır. O hala da şöhrete düşmemek için öyle kendisini şöhretli kılanlardan da uzak durur. Rabbim şöhret hastalığından cümlemizi muhafaza eylesin çünkü şöhret hastalığı gizli şirke götürür insanı ki gizli şirktir. Bakın o her şeyi Şöhret için yapar. Ahir zamanda öyle insanlar olacak ki Kur’an okuyacaklar ama onların Kur’anları boğazlarından aşağı geçmeyecek. Onlar çünkü dinlerini istismar edenlerdir. Dini şöhret aracı yapanlardır. Kur’an’ı Şöhret aracı yapanlardır. Kur’an’ı, Kur’an’ı geçim aracı yapanlardır. Onlar öyle güzel Kur’an-ı Kerim okurlar ki gözleri, kalpleri verilecek olan zarftadır. Gözleri, kalpleri Kur’an okumadan alacak oldukları ücrettedir. Onlar ne yazık ki cehennemde odundurlar. Ahir zamanda öyle alimler gelecek ki o alimler ne kadar şöhretli desinler ne kadar meşhur desinler diye alimlik yaparlar. ilimleri de ondandır. ilimleri amel etmek için değil insanların başına şöhret padişahı olmak içindir ki onlar cehennemin en ücra köşesinde, en altında cezalandırılacaktır ve onlar ne yazık ki iman üzerine gitmeyeceklerdir. Evet, öyleleri vardır, siyaseten şöhret olmuşlardır. Siyaseten şöhret olanlar sırf o siyasi şöhretlerini devam ettirmek için Kur’an ve sünnetten taviz verirler, Kur’an ve sünneti hiçe sayarlar, Kur’an ve sünnete sırtını dönerler ama onların siyaseten şöhretleri devam eder ve insanları kurtuluşa değil onlar insanları cehenneme çağırırlar, cehenneme sevk ederler. Bununla da alakalı hadisi şerif vardır, onlara tabi olan o topluluklar ne yazık ki onlarla beraber cehennemde soluklanırlar. Devlet tebaasından şöhret olanlar vardır. Bunlar şöhretlerine şöhret katarlar, zulümlerine zulüm katarlar. Zulmettikçe devlette şöhretleri artar, zulmettikçe zalimlerin yanında makamları artar. Bunlar da mahşerde rezil oldukları gibi cehennemin en ücra köşelerine giderler. Evet, şöhret şirktir. Şöhret şirktir ve bu şöhrete düşenler, şöhrete düşenler, sufilerin içerisinde şeyh efendiler,
sufilerin içerisinde zakirler, nakibler, nükebbalar, dervişler böyle bir şöhrete düşer. Sen biliyor musun ben nerenin zakiriyim? Sen biliyor musun ben kimim? Sen biliyor musun ben nasıl bir şeyhim? Sen biliyor musun ben nasıl bir mürşidim? Sen biliyor musun sanki Uludağ’ın küçük eteklerini sen yarattın, küçük eteklerini! Sen Şeyh değil, veli değil, mürşit değil, şirk ehlisin. Gerçek bir mürşit olsaydın, gerçek bir veli olsaydın, gerçek bir evliya, sufi, derviş olsaydın, şöhretten uzak dururdun.
ikincisi alimlere sözüm. ilminiz ile amel etmiyorsanız, okuduklarınızla, öğrendiklerinizle fetva vermiyorsanız, okuduklarınızla, öğrendiklerinizle, ilminizle, ilminizle, küfre küfür fetvasını, imana iman fetvasını, Kur’an ve sünnet dairesinde harama haram fetvasını, helale helal fetvasını veremiyorsanız, Kur’an’ın ayetlerini, Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in hadisi şeriflerini eğip büküyorsanız, iktidarlara yalakalık yapmak için zenginlere yalakalık yapmak için güç sahiplerine yalakalık yapmak için ilminizi kullandırıyorsanız, ilminizi beş paralık ediyorsanız, vallahi de billahi de böyle namazdan eve evden namaza giden Müslüman sizden hayırlı ve siz cehennemin en ücra köşesindesiniz.
Üçüncü sınıf insanlar, siyasetçiler, evet, siz siyasetinizi Kur’an’a ve sünnete hizmet için yapmıyorsanız, siyasetinizi halk ve vatandaşın faydasına yapmıyorsanız, siz siyasetinizi şöhrete, mala, mevkiye, makama, zengin olmaya, siz siyasetinizi kendi heva ve heveslerinizi yerine getirmeye, siz siyasetinizi kendinizi ve etrafınızı zengin etmeye makam sahibi, mal sahibi etmeye kullandırıyorsanız şöhretinizi, vallahi de cehennemliksiniz billahi de cehennemliksiniz!
Dördüncü şöhret ehli makam sahiplerine. Eğer siz bürokraside bir makam sahibi olduysanız, eğer belediyelerde, devlet dairesinde bir makam sahibi olduysanız, siz bu şöhretinizi bu makam sahibinizi rüşvete, bu makam sahipliğinizi haram yemeye, bu makam sahipliğinizi fakir fukarayı ezmeye, bu makam sahipliğinizi insanların işlerini görmek için değil zorlamaya kullanıyorsanız, bu makam sahipliğini siz değişik güç odaklarına yalakalık ve yaltaklık yapmaya kullanıyorsanız vallahi cehennemliksiniz billahi cehennemliksiniz. Ben Kur’an ve sünneti seniyyeyi anlatmaya çalışıyorum. Heva hevesine uymuş olan ehli dünya benim işim değil. Onlar zaten paralarını bacaklarını göstermekten, göğüslerini göstermekten, ne kadar çok çıplak olurlarsa, ordan kazanıyorlar. Bunlar benim mevzum değil zaten. Onlar zaten kendilerince şeytaniyete, nefsaniyete, deccaliyete, bağlanmışlar gidiyorlar. Bir hadis-i şerif, birkaç hadis-i şerif, bu geceyi sonlandıralım. ‘Bir adam Hz. Peygamber(s.a.v.) hazretlerine gelerek, ey Allah’ın resulü, hem sevap hem de şöhret için savaşa katılan kimseye ne vardır, diye sordu. Hz. Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem cevap olarak hiçbir şey yoktur dedi. Adam meseleyi üç sefer sordu. Üç seferinde de hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir şey yoktur diye cevap verdi. Sonra Allah amelden ancak halis olanı, hedefi Allah’ın rızası olan ameli kabul eder buyurdular.’
Demek ki hedefin Allah’ın rızası olacak. Hedefin Allah’ın rızası değil ise şan, şöhret, cebini doldurma, hedefin Allah’ın rızası değil de nefsin heva hevesinse sana hiçbir şey yok. Allah muhafaza eylesin. imam Ahmet (bu az önceki Nesai’dendi). imam Ahmet nakletmiş: ‘Sizin için korktuğum şeylerinin en korkuncu küçük şirk olan riyadır. Allah kıyamet günü insanlara amellerinin mükafatını verdiği vakit, gösteriş yapanlara, dünyada kime gösteriş için amel ettiniz ise gidin onlara bakın. Onların katında alacağınız bir mükafat bulur musunuz.’ buyurdu. Tebarani’den: ‘Riyanın en küçüğü şirktir. Allah katında kulların en sevimlisi takva sahibi, cömert ve amellerini gizli yapanlardır.’ Tekrar söylüyorum. Riyanın en küçüğü şirktir. Allah katında kulların en sevimlisi, kulların en sevimlisi, takva sahibi, cömert ve amellerini gizli yapanlardır. Yani amellerini, taahhüdlerini, dünyalık şaibelerden koruyor. Onlar ki, bakın bunları tarif ediyor, Allah resulü(s.a.v.): ‘Onlar ki ortadan kayboldukları vakit, gözler onları aramaz. Ortaya çıktıkları vakit göze batıp bilinmezler. işte karanlıkların aydınlığı ve hidayetin imamları bunlardır.’ Bu hadis-i şerif beni böyle derinden etkiler.
Ben bu hadis-i şerifi kendi içimden çok okumak istemem. Sebebi şu, bu hadisi şerifte tarif edilen bir mümin olmak isterdim. Bu hadisi şerifte tarif edilen bir Müslüman olmak isterdim. Takva sahibi, cömert ve amellerini gizli yapan, ortadan kaybolduğunda hiç kimsenin fark etmeyeceği bir kimse ve onlar ortaya çıktığı zaman da göze batmayan, göze batmayan, hiç kimsenin ayağa kalkmadığı, temenna etmediği, elini öpmek için sarmaşmak için uğraşmadığı, vasat bir insan gibi bir köşeye oturup Allah’ı zikreden bir kimse. Ne yazık ki benim hayatım için mümkün değil ve Cenab-ı Resulullah sallallahu ve sellem hazretlerinin methine mazhar olmak. Hiç kimse seni tanımayacak, bilmeyecek ve sen bir zikir halakasına gideceksin, oturacaksın, kimse sana demeyecek Ahmet Efendi, Mehmet Efendi, gel buraya. Senin yerin ön halaka, senin yerin şurası veya hiç kimse seni tanımayacak. Bir topluluğa gireceksin, oturacaksın oraya. Amelini de gizli yapacaksın. Gece kime yardım edilecekse yardım edeceksin. Gösterişten uzak duracaksın. Gece diri olacaksın, gündüz ölü ve hiç kimseler senin halini bilmeyecek. Sen hiç kimseye içini açmayacaksın. Hiç kimseye hiçbir şey söylemeyeceksin. Hiç kimseye hiçbir şey aktarmayacaksın. Varlığını da Allah bilecek yokluğunu da Allah bilecek. Varlığınla yokluğun insanlar arasında bilinmeyecek. Bu melametin zirvesi. Asıl melamet ehli olanlar bunlardır.
Evet, şöhret perdesine Allah’ın sürdüğü kimseler de melamet perdesinde midir? Evet, onlar da melametin zirvesinde yaşarlar mı? Evet ama ona öyle takdir etmiş, onu şehvet perdesine sürmüş, öbürkünü de şöhret perdesine sürmemiş, onu da bir gizli velisi, evliyası yapmış. Evet, muhakkak herkese duyurduğu velisi, evliyası öbürkünden kıymetlidir ama şöhret perdesine sürülen kişinin işi öbürkünden zordur. işi öbürkünden daha zordur. Daha zordur, daha zordur.
Rabbim cümlemizi şöhret hastalığına düşenlerden eylemesin. Böyle bir hastalığa düşenimiz varsa Cenab-ı Hak onu maddi manevi tedavi eylesin. Rabbim bizleri bu hastalıklardan uzak eylesin. Sürçü lisan ettiysem affola. Geceniz mübarek olsun. Pazartesi zannediyorum üç ayların başlangıcı. Recebin biri mi oluyor pazartesi? Pazartesi değil mi? Pazartesi recebin biri. Şimdiden üç aylarınız mübarek olsun. Rabbim recebe, şabana, ramazana hepimizi ulaştırsın.
Hakkıyla inşallah üç ayları dolu dolu ibadetle, dolu dolu iyi amellerle yaşayanlardan eylesin. inşallah ramazana erip ramazanda kurtuluşa eren kullarından eylesin. Umre için bir iki görüşme daha yaptık. Bu görüşmeler çok olumlu bir noktada şu ana kadar gitmiyor. Salı günü son bir görüşme daha yapacağım istanbul’da. Salı günkü son görüşmeden sonra olumlu veya olumsuz kararı vereceğim. Şu ana kadar aldığımız bilgiler çok olumlu değil. Ordaki otellerle alakalı, uçaklarla alakalı, her türlü meselelerde sıkıntının çok olduğunu. Bir de grup kalabalık, 450-500 kişi deyince herkesin gözü korkuyor. Bu saatten sonra zor tanzim edilir, ayarlanır diye birkaç tane firmadan olumsuz geri dönüş aldık. Aldım daha doğrusu. Birkaç arkadaşla da bu konuda istişare ediyoruz. Salı günü bir daha istişare edeceğim istanbul’da, en son gittiğimiz firmayla. Onunla da bir ön görüşme yaptı kardeşimiz. Salı günü son noktayı Allah’ın izniyle koyacağız inşallah ama olumlu ama olumsuz bir karara varacağız. Rabbim inşallah her şeyin en hayırlısını Cenab-ı Hak nasib etsin. Bizlere de en hayırlı olanı isabet ettirsin inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Geceniz mübarek olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları