MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 10/38
1516-1524. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünü hayırlı eylesin. Rabbim nefeslerinizi hayırlı eylesin. Rabbim her nefeste Allah’ın zikri ile süslenen şahıslardan, kimselerden, Müslümanlardan eylesin. Her nefeste Allah’ı hatırlayan, Allah’ı anan, ona hamd eden, ona şükreden, ona zikreden kullarından eylesin. Her hareketini Hz. Muhammedi Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetine tâbi olan müminlerden eylesin. Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip Hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Son nefesimizde buyrun: ‘Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu’ diyerek Rabbimin cemalini seyrede seyrede nefesini verenlerden eylesin. Amin. Ecmain. Kaldığımız yerden devam ediyoruz inşallah. En son: ‘Elif gibiyiz. Elifinse esasen hiç ama hiç bir şey yoktur’ u okumuştuk. Ordan devam ediyoruz. Konu başlığı:
“Elçinin Ömer’den (Allah ondan razı olsun), ruhların bu balçığa müp-
tela olmalarının sebebini sorması.”
Ben biraz hikâyeyi geriden özetleyecek olursam, bir Rum kayseri vardı. O Rum kayseri, Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerine gelip bazı sorular sormaya başlamıştı. O bazı soruların neticesinde Hz. Ömer(r.a) hazretleri de ona dinin özünü, dinin hakikatini anlatmaya başlamıştı. Ona dinin hakikatini, dinin özünü anlattıkça Rum kayseri hayretten hayrete geçiyordu. Soru soruyu getiriyordu, soru soruyu getiriyordu. Tabii Âdem’in yaratılması, şeytan, bunlar, varlığın başlangıcı, bunlar ile alakalı sordu, cebriyeyi sordu. Böylece o meselenin özüne vakıf olmaya çalıştı. Özüne biraz vakıf
olunca da sorular derinleşti daha da. Dedi ki elçi bu dedi ruh bu balçığa nasıl müptela oldu. Nasıl buraya saplandı. Ruh latiftir. Malum, Cenab-ı Hak kendi ruhundan ve nurundan yaratmıştır onu. Biz onun içeriğinin ne olduğunu bilemeyiz ama o latiftir. O yüzden o Rum kayseri dedi ki bedeni balçık olarak gördü. Dedi ki bu Allah’ın kendi ruhundan, nurundan yarattığı bu latif varlığın bu balçıkta işi ne dedi tabiri caizse.
“Ömer’den bu sözleri işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi.”
Ömer’den dinin hakikatini öğrendi. Din nedir? Allah nedir? Yaratılış nedir? Varlık nedir? Dinin hakikatini Ömer’den duyunca artık o böyle elçinin gönlünde bir parlaklık oluştu. Bir hakikati bir gönül kabul ettiyse o hakikati kabul eden gönül tabiri caizse parlar. Hani kalpler ancak ne ile, zikrullah ile parlıyordu, değil mi? Kalpler zikrullah ile parlıyordu. Kalpler tevhid ile parlıyordu. işte o esnada o Rum kayserinin de gönlü parladı. Gönlünün parlaması demek, üzerinde kiri pası kalmadı. Gönül ilhama açık oldu, gönül tecelliyata mazhar oldu ve hakikat tecelli edince, bakın bunu hayatınızda bir düstur olarak görün. Bir kimsenin Allah kalbine hakikate bir pencere açtıysa ve o kimse hakikati gördüğü anda kabul ediyorsa Cenab-ı Hak onu dinde kuvvetli kılacaktır. O dinde kuvvetli olacaktır ve onun gönlü hakikate açıldıysa Allah kendi ilmi ilahisinden, kendi katından ona hakikati lütfetmiştir. O kimse ilmü ledüne doğru yürür ama hakikati duyduğu halde gönlünde bir pırıltı yok ise hakikate karşı gönlünde bir hareketlenme yok ise o nefsine uymuştur. Heva ve hevesini ilah edinmiştir. Allah muhafaza eylesin. işte Ömer’den dinin hakikatlerini, varlığın hakikatini, yaratılışın hakikatini duyunca elçi bu sefer onun gönlünde ne oldu? Bir parıldama oldu, bir hareketlenme oldu, bir bugünkü dille aydınlanma oldu.
“Sualde mahvoldu cevapta. Hatadan da kurtuldu doğrudan da.”
Hakikate erişenler için artık sualde cevap da bir anlamsızdır. Hakikate erişemeyen kimse çok sual sorar. Şimdi böyle deyip de vay ben hakikate erişemeyenlerden sayacağım deyip soru sormayanlardan olmayın. O kimse artık hani gönlünde bir müftü oluştu, sufi tabiriyle gönlünde bir zikrullahtan zikir, zikr-i veledi oluştu. Artık gönlüne onun ilmi ledün damlaları geliyor. O bir şeyi kafasında soru işareti olarak gördüğünde kalbine onun ilhamat damlaları geliyor. Hz. Muhammedi Mustafa (s.a.v) ‘i kalbinde hissediyor, görüyor. Onun dilinden alıyor veya şeyhinin dilinden alıyor veya pirinin dilinden alıyor ve onu ilk önceleri sufiler teyit ederler. Kalbine gelen ilhamı teyid eder sufi. Hadisi şerif geldiğinde açar Buhari’yi, Müslim’i, Tirmizi’yi açar, ibni Male’yi, Ebu Davud’u, açar, Kütüb-i Sitte’yi, bu hadis var mı yok mu diye. Bunu teyid etmeli zaten. Bunda bir sıkıntı yok veyahut da yeni dervişlerde olur bu. Üstadı bir şey söylediğinde acaba ya var mı
hakkında bunun delil der, gider evde kitap karıştırır. Kitap karıştırırsa âlâ, kimisi normalde Hz. Google’a sorar şeyhinin söylediğini. Ayrı mesele. Bu ne zaman ki kalp mutmain oldu, soru sormayı bırakır. işte o Rum kayseri de hakikat görünce ve hakikat onun kalbinde tecelli edince, parlayınca, artık sual de mahvoldu diyor Hz. Pir, cevap da mahvoldu. Ne suale gerek kaldı ne cevaba gerek kaldı. Hatadan da kurtuldu doğrudan da. Artık onun için hata, kurtuldu hatadan, aynı zamanda da işin enteresanı, doğrudan da kurtuldu. Doğrudan kurtuldu ne demek? Çünkü o müteşabih olanlar hep değişecek hakikat perdeleri değiştikçe onun inandığı doğru da değişecek. ‘Elhamdülillahi Rabbilâlemin” , ‘alemlerin Rabbine hamd ederiz’. iyi, ne kadar âlem var, hangi âleme vakıfsın, ne kadar âlem var? Âlemlere olan vukufiyetin arttıkça doğrun kalmayacak. Sen kendince doğru olarak gördüğün şey öbür perdede yanlış değil eksik olduğunu, bilginin de senin, senin bilginin de eksik olduğunu göreceksin. Öyle olunca doğru bildiğini her şey doğru değil, eksikliği vardır. ilmi ilahiden, her dem ordan coşkun akan ırmak gibi geldikçe senin bilmiş olduğun doğruların eksik olduğunu göreceksin ve başına gelen hani vardı ya yukarda kimisi cebriyeye düşüyordu.
Başına gelenlerin her şeyin o normalde ilmi ilahiden sökülüp geldiğini göreceksin. Başkası diyecek ki şu şundan olduydu, bu bundan olduydu…Sen o ondan oldu bu buldan oldu diyenlere güleceksin içinden. Dışından diyeceksin ki doğru söylüyorsun, haklısın ama içinden diyeceksin ki o ilmi ilahiden koptu geldi. Senin doğru gördüğün, ilmi ilahide öyle değil. Allah da kendisi diyor ya sizin doğru bildiğiniz, ‘sizin hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde hayır vardır’ diyor. Sen neyin hayır olduğuna kendi kendine hükmetme. Doğru bildiğin doğru değildir. O yüzden o esnada doğrudur. Sen Allah’ın ilmine, batılıların ilme bakış açısıyla bakma. Batılılar önce kendi kendine dediler atom parçalanmaz, atom parçalandı. Asla parçalanmaz dedikleri şey parçalandı. Sonra atom altı elektronları, protonları buldular. Dediler ki ya bunlar parçalanmaz, onların da altı çıktı. Sonra dediler ki bunların altı yoktur, onların da altı çıktı. Ben otuz yıl önce dedim en son hayali bulacaklar dedim, en son gittikleri yer hayal dedim. Var olarak gördükleri hiçbir şeyin, matematiksel olarak var olduğunun var olmadığını tespit edecekler. Hoca da bakıyor şimdi ordan bana. Diyor ki gene coştu diyor. Evet, bütün ilim ehli, en sonunda var olarak gördükleri bütün varlık âleminin, bak ben bir de varlık âlemi diyorum, var olarak görünen varlık âleminin gerçekte, hakikatte olmadığını, bir hayalden ibaret olduğunu ve bütün varlık âleminin bir hayal perdesi olduğunu görecekler. Bakın, bir hayal perdesi olduğunu görecekler. Ha ben bunu, batının ilminin bu noktaya geldiğini görür müyüm görmez miyim bir şey diyemem ama buraya gelecekler ve
diyecekler ki bütün her şey bir simülasyondan ibaret. O zaman doğru gördüğün hiçbir şeyin doğru olmadığını göreceksin. Evet, görüntüde bir perdede bir şey izliyorsun, doğruymuş gibi geliyor ama ben sonuç olarak söyleyeyim, bir simülasyondan ibaret. Beyinlerimiz aldatıyor bizim. Kalbimiz çalışırsa kalp öne geçerse beynin aldatmacası durur ama bu şartlarda hepimiz hususi manada özel olarak dizayn edilmiş beynin aldatmacasına kanıyoruz ve akıllarımızı o yüzden ilahlaştırıyoruz.
Cenab-ı Hak da diyor ki ‘aklınızı ilahlaştırmayın ilah benim’ diyor. ‘Kendinizi tanrılaştırmayın, Allah benim’ diyor. Kendi bilginizi de ilahlaştırmayın diyor, asıl bilen de benim, âlim de benim diyor. Biz insanoğlu enteresan bir şeyiz. Niyazi Mısrî’nin deyimiyle tırnağının üzerine bir damla su görüp ummanı arzuluyoruz. işte hakikate erenler, hakikate erdiyse bir kimse, onun suali de cevabı da mahvoldu gitti. Hakikate erdiyse hakikat okyanusunda kulaç atıyorsa o hatadan da kurtuldu doğrudan da kurtuldu. Dikkat edin, hatadan da kurtuldu doğrudan da kurtuldu. O yüzden o artık hakikat deryasında kulaç atan kimseler için kalplerine gelen varidat önemlidir çünkü. Kalplerine gelen tecelliyat önemlidir. Hızır kıssasını unutma hiç. Musa’ya göre hataydı, Hızır’a göre hakikatti. Musa’ya göre Hızır çocuğu katletti, öldürdü, katil oldu; Hızır’a göre o çocuğu öldürmekle çocuğun annesine, babasına merhamet, lütuf, ikram oldu. Musa’ya göre duvarın yapılmasına gerek yoktu; Hızır’a göre duvarın yapılması lazımdı. Musa’ya göre geminin batırılmaması, delinmemesi lazımdı. Dışardan bakıldığında Hızır gemiye zarar verdi ama Hızır’a göre o gemiyi kurtardı zalim bir padişahtan ve bir başka beldeye zulme gidecekti padişah, bütün gemilere el koyuyordu. Bakın Kur’an bize farklı bir pencere açıyor. Kur’an açıyor bunu. Cenab-ı Hak diyor ki bir peygamber, kitap verilmiş peygamber Musa Aleyhisselam. O benden daha büyük bir ilim ehli olduğuna inanmıyorum deyince var dedi. Kim? Hızır dedi. Ona ilmi ledün vermişti çünkü ve Hızır’ın kalbine gelen ilham ile Hızır’ın kalbine gelen ilim ile Musa’nın peygamberlik bilgisi, ilmi aynı değildi. Burda Musa Aleyhisselam’ı ve Musa Aleyhisselam’ın peygamberliğini küçültme derdim yok, öyle bir derdim yok. Bu hususi bir ilim, bu özel bir ilim. Sakın kendi kendine de bu ilme sahibim terenennisine düşme. Bunu bil yalnız, inkâr da etme. Bunu bil, inkâr da etme. Hakikat damlaları bir gönüle düşüyorsa onun doğrusu başkalarının doğrusu gibi değildir. “Aslı anladı, ferilerden geçti. Ancak bir hikmete erişip faydalanmak
için sormaya başladı.”
O Rum kayseri, dinin özünü anladı, dinin aslını anladı. Yaratılışının gayesine anladı. Varlığın yaratılmasının gayesini anladı. Varlık nedir, kendisi nedir, kendisi ne için yaratıldı, bu varlık ne için yaratıldı, ruh nedir, mana nedir, kalp nedir, gönül nedir, dil nedir, kelam nedir, nefes nedir, ne nedir, ne
ne değildir…Her şeyin aslını hakikatini öğrendi. Hayvanlıktan çıktı, Ademiyete ulaştı. Hayvanlıktan çıktı! Öyle olunca aslı anlayınca teferruatı bıraktı. ‘Feri’ şey, hani aslı ateş, onun dışarı çıkan bir feri vardır ya, hani ateşe bağlıdır o. Bize güneşin feri gelir, güneşin kendisi değil. Güneş ortadan kaybolunca feri de ortadan kaybolur. Aslında feri yok hükmündedir aslına göre. Bir şeyin aslı vardır. Diğeri nedir mesela? Gölge bir feridir. Hakikat nedir? Asıldır. Oraya gölgesi düşer. Sen gölgeyi asıl zannedersen aldanırsın. Güneşin konumuna göre gölge yer değiştirir çünkü. Bir şey aynaya tecelli eder. Aynaya tecelli eden şey aslı gibidir ama feridir, aslı değildir o. Aynaya tecelli eden aslı değildir. Aslıdan ayrı mıdır? Değildir. Aslı mıdır? O yine değildir. işte varlığın aslını bildi, dedi ki bu görünen komple, bu görünen komple, bu yaşanan komple, işin dedi feri. Çünkü aslını anladı. Aslını anlayınca, aslını, işin hakikatini görünce, ferinden yani o yansımadan vazgeçti. Ancak bir hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı.
“Ömer’e: ‘O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne? Bunda ne sır var? Duru su, toprakta gizlenmiş; saf can cisimlerde mukayyet olmuş, sebebi nedir’ dedi?”
Yani dedi ki o kaysere bu dedi duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne? Durusu dediği, Allahualem, Hz.Pirin burdaki duru sudan kastı insanın ruhu. Dedi ki bu ruh latif, bu latif olan ruhun, bulanık olan bu bedende işi ne? Bu latif olan ruhun bu balçık olan bedende işi ne? Bunun sırrı ne? Bunun hikmeti ne ve duru su toprakta gizlenmiş, saf can cisimlerde mukayyet olmuş. Sebebi nedir dedi. Yani normalde bütün bu saf olan, bu latif olan ruhun, bu bedende, bu toprak olan bu bedende işi ne? Bu balçık olan bedende işi ne? Bunun hikmeti ne, bunu öğrenmek istiyorum dedi. Çünkü sonuçta bu bedenlerimiz, mukayyet dediği geçici, bedenlerimiz geçici, bu ruhun işin aslı. Ruh işin aslı ise bu geçici bedende işi ne? Bu balçığın içinde işi ne? Bu geçici bedenlerde neden geldi? Neden bu geçici bedene hapsoldu? Ruh bir yere hapis olunacak bir noktada değil ama geldi hapsoldu bu bedenin içine dedi. Sordu Ömer’e.
“Ömer dedi ki: ‘Sen derin bir bahse dalıyorsun.’ ”
Sen derin bir bahse dalıyorsun. Bu böyle herkesin anlayacağı bir şey değil. Herkesin idrak edebileceği bir şey değil. Bu mesele normalde kelimelere dökülecek bir şey de değil. Bu iş, derin bir mesele. Sen derin bir bahse dalıyorsun.
“Mesela manayı harflerle takyid eder, serbest olan manayı hapsettin.
Nefesi bir kelimeyle takyid eyledin.’
Yani sen öyle bir söyledin ki bu manada anlaşılır, bu manada idrak edilir. Bu kalp dünyasında tanınır, bilinir ama bu tanınan, bu bilinen manayı,
kelimeler hapseder. O kelimelere sığınacak bir mana değildir. Hiçbir yaşanan mana hiçbir kelime ile ifade edilmez tam olarak. Ben o yüzden dedim sen ne anlatırsan anlat aşkı anlatamamışsındır. Sen ne kadar ne diyorsan de, sen sevdayı dillendiremezsin. Bir kimse bir kadına veya bir erkeğe veya bir üstada veya bir peygambere veya Allah’a, sevgisini tam olarak ifade edemez. Tanımlayama, bunu. Bunu kelimelere dökemez çünkü hiçbir duygunun harf karşılığı yoktur. Hiçbir duygunun kelime karşılığı yoktur. Benzeri vardır, yakını vardır, en yakın kelimeyi bulmaya çalışırsın, onu da edebiyatın düzgünse. En yakın dili bulmaya çalışırsın, onu da Türkçen düzgünse ama en güzel en iyi mimiği yakalamaya çalışırsın, mimik veyahut da o hali, o tavrı yakalamaya çalışırsın. Binlerce kelime dizsen diline ve onları sırayla söylemeye çalışsan bir mimiğinin yaptığı işi yapamazsın veya bir damla gözyaşının verdiğini veremezsin veya bir sıcak dokunuşun verdiğini veremezsin veyahut da bir ince süzüşün verdiğini veremezsin. Manayı kelimeye hapsedersin ve kim bir kelime kullanıyorsa aslında manayı hapsediyordur. Bakın aslında manayı hapsediyordur. Çünkü aşk kelimeye gelecek bir şey değildir. Manevi haller kelimeye gelecek bir şey değildir. Onu bir normalde zikrullahta veyahut da o esnada yakazada bir hal yaşasan o hali ne kadar sen kelimelerle süslersen süsle, onu, o gördüğün yaşadığın hali anlatamazsın. Bu şuna benzer. Bir kimse işte oturmuş bir kuru fasulye yemiş, muhteşem bir tat almış. Ne anlatırsa anlatsın, o tadı tarif edemez o. Karşıdaki yemedi çünkü onu. Sen anlatırsın, anlatırsın, anlatırsın onun güzel olduğunu, karşıdaki belki de hükmeder senin anlatmandan dolayı. Harika anlatırsın. Harika edebiyat parçalarsın. Muhteşem bir şeydir ama o kimse onu tatmadı. Onu tatmadığı için o senin söylediklerinin hepsi de bir harften ibaret oldu. O tatmadı çünkü. Onu ancak o tadarsa o muhteşemliği yaşarsa o zaman binlerce kelimenin yerine bir tek fasulye tanesini yemek yerini dolduracak. Sen bir cilt kitap yazsan, bir cilt kitap yazsan, bir kaşık fasulyenin verdiğini veremezsin. Sen bir cilt kitap yazsan, bir dokunuşun verdiğini veremezsin. Kocaman bir cilt, binlerce cilt sen eser yazsan bir süzüşü, bir edayı, bir dokunuşu, bir gözyaşını, bir dudağın titremesini, bir dilin peltekliğini, gözdeki hüznü, gözdeki derinliği anlatamazsın. O mümkün değildir. işte Hz. Ömer efendimiz dedi ki kayzere, sen manayı dedi kelimelere hapsediyorsun, bu ruh kelimeye gelecek bir şey değil. Bu mana, kelimeye, dile, harfe düşecek bir şey değil. Bunu harfe düşürmeye kalkarsan sen onu harfe düşürmeye kalkarsan sen kıymet bilmemiş olursun. Bu mana alemi harfe gelecek bir şey değildir. Harfe getirmeye çalışırlar. Birileri böyle bir alemin varlığından haberi olsun diye ama o hiçbir zaman hakikati değildir.
‘Serbest olan manayı hapsettin, nefesi bir kelimeyle takyid ettin.’
Sen nefesi bir kelime ile durdurdun, önüne geçtin. Bu mânâ serbestti. Bir kelimeye bağlı değildi. Bir cümleye bağlı değildi. O öyleydi ki hiçbir kelime, hiç bir cümle onun önünde set olamazdı ama sen kalktın böyle konuşmakla manayı hapsettin kelimelere. O ancak idrak edilirdi. O ancak kalbin aklıyla anlaşılırdı. O kalp ancak onu, tefekkürle bilirdi, tefekkürle anlardı, tecelliyatla dinlerdi. Tecelliyatla! Kalpteki perdelerde dolaşaraktan, o manayı anlardı. Ama sen onu kelimeyi dökerekten onu hapsettin.
‘Sen faydadan mahcup iken, ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken; bunu bir fayda elde etmek için yaparsın da fayda kendisinde zuhur eden Allah, bizim gördüğümüzü nasıl görmez!’
Sen faydayı bilmez iken, fayda sana perdeli iken meselenin hakikatini bilmediğin halde, meselenin özünü bilmiyordun, ruhun bedene gelmesindeki faydayı da bilmiyordun. Yani bunların hiçbirisini de sen bilmiyordun. Bunu şimdi bir fayda elde etmek için mi yapıyorsun? Bu soruyu sen bu faydalardan haberin yokken şimdi bir fayda elde etmek için bu soruyu yöneltiyorsun. Fayda kendisinde zuhur eden Allah, bizim gördüğümüzü nasıl görmez.’ Bakın, Cenab-ı Pir, faydayı direkt Allah’ın kendi zatına bağladı. Başka hiçbir şeye bağlamadı. Ahmet’e, Mehmet’e bağlamadı. insanın kendisine de bağlamadığı. Faydayı direkt Allah’a, Allah’ın zatına bağladı. Rab de demedi, Rahman da demedi, direkt Allah dedi. Dedi ki yani faydayı, faydayı, kendisinde zuhur eden, yani fayda nerde zuhur ediyormuş? Allah’ta zuhur ediyormuş. Sen orta yerde eşya gibisin. Sakın kendi kendini faydalı görme. Kendini dev aynasında görme. Kendini fasulye gibi nimetten sayma. Cenab-ı Hak, ayet-i kerimede ne dedi? ‘iyilikler Rabbinizden’ dedi. O zaman fayda, iyilik Rabbinden. O zaman Rabbin, Rabbine iyilik yaptı. Bu iyilikler Rabbindense bu faydayı Allah bilmiyor mu? Allah görmüyor mu? Neden soruyorsun bu temiz, latif ruh, bu balçık bedene neden üflendi diye. Bakın onu otomatikman Hz.Pir, Hz. Ömer’in dilinden radıyallahu anh hazretlerinin dilinden kayserin sorusunu taca attı. Manayı kelimeye hapsetmedi. Dedi ki senin faydadan haberin yoktu. Ey mürit! Ey mürit olma yolundaki kimse! Önceden senin faydadan haberin yoktu. Önceden senin manâdan da haberin yoktu. Şimdi ne oldu da sen kendinden ne gördün de sen faydanın ve mananın kelimelerle üzerinde oynayaraktan peşine düşmüşsün? Bırak, kelimelerle oynama. Bırak cümlelerle oynama. Kelimeyi öne koymuşsun, ardına koymuşsun, bir anlamı yok. Sen o manaya erişmeye çalış. O manaya eriştiğinde doru da kalmayacak cevap da. Evet.
“Mananın kelimelerle söylenmesinde yüzbinlerce fayda var. Bu faydaların her biri, canın cesede girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz.” Yani manayı sen yüz binlerce kelimelerle anlatırsın. Yüz binlerce ciltle yazarsın. Adem’den beri insanlar ciltler ciltler yazmışlar, ciltler ciltler yazmışlar.
Kütüphaneler doldurmuşlar. Gelen yazmış giden yazmış. Gelen gidenin yazdığını beğenmemiş, bir daha yazmış. Tarih boyunca kelimeler kelimeleri getirmiş. Felsefede o değil mi, kelimeden kelime çıkarmak, kelimelerin yerlerini değiştirip yeniden cümle kurmak veyahut da biz onlara hani böyle sûfiliği kitaplardan okuyanlar vardır ya, Hz. Pir de der ya, sufilik kitaptan okunmaz, bilinmez diye. Enteresan bir şey, sufilik kitaptan okunmaz der Hz. Mevlana. Ordan da öğrenilmez der. Yani yüzbinlerce kelimeleri cümleleri toplasan bunların bütün faydalarını, sen bunların anlatmaya çalışsan ve her birini alt alta üst üste koysan o ruhun bedene girmesi ile alakalı bir diyelim ki bir faydasını dahi anlatmış olamazsın. Sen onca faydayı kendince hikmet gör ve onca hikmeti dillendirmeye çalış. Yani mutasavvıf ol. Mutasavvıf nedir? Tasavvufun felsefesini yapan, kitaplardan okuyup böyle ehli sûfi gibi ahkâm kesenler. Televizyonlarda vardır ya, otur sana Hz. Mevlana’yı anlatsınlar. Otur sana Hz. Şemsi anlatsınlar. Bir soru soracaksın: Hz. Mevlana’yı bu hale getiren kimdi? Şemsti. Senin Şems’in var mı? Yok. Anlatamazsın sen Hz. Mevlana’yı. Nasıl anlatamazsın? Diyorum ki anlatamazsınız hocam. Sebep diyor? Sen diyorum bir mürşide aşık oldun mu? Bakıyor benim gözümün içine.
Sen canım Şems, ruhum Şems, her şeyim Şems diyebileceğin bir kimse var mı? Ayım Şems, günüm Şems, dinim Şems! Sen onu küfürle itham edersin. ‘Benim anamda aşk babam da aşk. Biz aşkın çocuklarıyız.’ Sen onu küfürle nitelendirirsin. Sen böyle sevemedin ki! Sen böyle bir üstadı sevmedin ki hiç. Bakıyor, koca profesör. Hocam dedim. Dağa baktığında orada şeyhinin suretini gördün mü dedim. Böyle baktı bana. Çorbada gördün mü dedim şeyhinin suretini? içecek olduğun su bardağında gördün mü dedim. Böyle baktı. Dedim hocam yattığın yatakta dedim şeyhin oldun mu? Vücudun büyüdü mü? Büyüdü, büyüdü, büyüdü, yaşadığın şehri içine aldı mı? Daha da büyüdü büyüdü, bölgeyi, beldeyi, ülkeyi daha da büyüdü, bütün kara parçalarını aldı mı içine dedim. Böyle bakıyor bana. Sana göre dedim ben normal değilim değil mi dedim, kaldı. Nereden anlayacaksın Mevlana’yı, nereden anlayacaksın Şemsi dedim. Sen okursun ancak dedim. Evet dedi, biz dedi inceliyoruz, okuyoruz dedi. Okuyorsunuz dedim, yaşamıyorsunuz. Sen dedim çıkıp da şehrin dışına dedim, hiç kimseye haber vermeden o geliyor deyip de dedim ben, yola dedim boynunu koyup kulağından topraktan şeyhinin kokusunu aldın mı dedim ben. Ya bu nasıl bir muhabbet ya dedi. Ha dedim, bu işte asıl muhabbet bu dedim. Sen dedim, kokusundan kaç kilometre kaldığını dedim anladın mı şeyhinin gelişine? Böyle baktı. Rüyanda gördün mü dedim, ben geliyorum evladım, yarın izmir’deyim dediğini? Nerden dedim şeyhe aşık olmayı bileceksin ki sen! Ondan sonra dedim gidip yazıyorsunuz oraya Mevlana ile Şems-i Tebrizi’nin arasında
farklı bir iletişim mi vardı. Ha ne dediğini anlıyorum senin ahmak, yaramaz akıllı, gönlü kirlenmiş, pislenmiş, zalim olmuş, dili zalim, gönlü zalim, pis! Neden? Sen çünkü bir şeyh sevgisi tatmadın!
Evet! Sen dedim sevmedin ki! Bazen diyorum ben, siz bir, erkeklere diyorum, siz bir kadını sevemezsiniz. Evet, kadınlar bir erkeği sevemezler. Aşk vahşettir çünkü. O vahşeti kaldıramaz her gönül. Acımasızdır. O acımasızlığa gönlünü siper edemezsin. O acımasızlığa kalbini yarıp içine koyamazsın, yapamazsın onu. Kendi kendine intihar etmek gibidir o. Kendi kendine darağacını kurup ilmeği boynuna geçirip tekmeyi altındaki sandalyeye kendi kendine tekme vurmaktır aşk. Evet, yapamazsın. Geçemezsin kendinden. Malından geçemezsin, parandan geçemezsin, mülkünden geçemezsin, eşinden geçemezsin, çocuğundan geçemezsin, seviyorum dediklerinden geçemezsin. Her şey gözünün önünden film şeridi gibi yürür, onlardan geçemezsin. O yüzden aşk vahşettir. O vahşeti kaldıramaz her gönül. Kaldıramaz! O yüzden aşık okyanustaki inci gibidir. Bulamazsın, bulamazsın! Bulduysan da kıymetini bilemezsin. Bilemezsin, bilemezsin! işte mânâ odur. Kelimeye gelmez. Mânâ odur. Cümleye gelmez, harfe gelmez, kitaba gelmez, kitaba gelmez. O o zaman öyle olunca, evet, yüz binlerce kelime döker, mutasavvıf olursun. Yüzbinlerce süslü kelimeler dökersin ancak bir mutasavvıf olursun. Bana yüz binlerce aklından dökülen kelimeleri dökme. Düşünüp düşünüp yazdığını şiir olarak görme. Okumuyorum, yok. Çık semaya dilinden ne geliyorsa onu oku bana. Yolda yürürken dilinden ne geliyorsa onu oku bana. Bana başkasının yazdığını da okuma. O da aşk değil. Benim duygularımı anlatıyor. Hiçbir kimse hiçbir kimsenin duygusunu anlatamaz. Hiç kimse bir başkası gibi öpemez çünkü bakamaz, süzemez, yapamaz. ismail gibi kimse bakamaz bana, ismail’in bakışı kendine aittir. Yok, hiç kimse ismail olmaz. Bitti! Sebep? Kendine münhasır. Sevgisi, aşkı, muhabbeti, bağlılığı, bakışı, kendine münhasır. Kendine münhasır. idris ismail olmaya çalışmayacak; ismail idris olmaya çalışmayacak. Hepsi kendine münhasır. Yaşadığı kendine münhasır. Sen ona bakarsın, ya böyle âşık mı olur dersin. O aşkın dibini yaşıyordur ama sen bilemezsin. O yüzden hiçbir mana hiçbir zaman tam teşekküllü kelimeye dökülmez. Mümkün değil. Bir damla gözyaşının anlattığını binlerce cilt olsa ifade edemez. Bir damla gözyaşı, bir hareket, bir mimik, bir mimik, küçücük bir dudak titreyişi, binlerce cilde bedeldir. Anlatamaz onu. işte bu faydaların hepsini de toplasanız o ruhun bedene girişinin faydasının bir tanesini anlatmış olmaz.
“Cüzilerin cüz’i olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin ederse ruhun bedene girmesi ile meydana gelen küll, neden faydasız olsun.”
Senin bir nefesin daha iyi bir söz söylemen bu kocaman varlık âleminde bir fayda temin ediyorsa ruhun bedene girmesinden dolayı olan, meydana gelen bütün bu varlık neden faydasız olsun. Neden faydasızlığa yaratılmış olsun. “Sen bir cüz iken fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle
uzatıyor, onu neden kınıyorsun?”
Madem sen küçücük bir parçadan, bir cüzden fayda görüyorsun da madem küçücük bir şeyde sen bir sürü hikmet buluyorsun da bu kocaman kül, yani varlığın bütününü neden kınıyorsun? Neden diyorsun ki bu latif, bu temiz ruh, bu balçığa, bu balçık bedene girmesindeki hikmet nedir? Bu buraya yakışır mı diye olanı biteni kınıyorsun. Nasıl teslimiyet bu? Bu teslimiyet değil. Bu sorguluyorsun kendi kendine ve kınıyorsun, bu latif ruh, bu bedende ne işi var diyorsun. Bu latif peygamber sallallahu aleyhi ve sellem in bu dünyada ne işi var diyorsun. Bu Ömer’in, bu Ebu Bekir’in, bu Osman’ın, bu Ali’nin, bu Hasan’ın, bu Hüseyin’in bu dünyada ne işi var diyorsun. Sen oturuyorsun kendince, bu Abdulkadir Geylani’nin bu dünyada ne işi var diyorsun. Bu dünyaya yani inecek insanlar mıydı bunlar diyorsun. Ne yapmaya sen onları kınıyorsun! Kınama. Bu varlık, kendince bir hesabı kitabı olan Allah’a bağlı. Bütün hesap kitap onun elinde. Sen hem küçücük aklınla bu ruh neden bu bedene girdi diye onu kınama noktasındasın. Kocaman bir varlığı kınıyorsun. Allah muhafaza eylesin.
“Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış.” O yüzden söz faydalı ise bir kimseye din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir. ‘Sözün faydalı ise konuş ya hayır söyle ya sus’, hadisi şerif. Sözün faydası yoksa söyleme, konuşma ve itiraz da etme. Şükretmeye bak, hamd etmeye bak, hamd edenlere nimetlerini arttırır, hamd edersen senin kalbini ilahi ilme açar. Hamd edersen senin kalbini ilahi perdelerin arasında dolaştırır. Hamd edersen işin sana sırrını gösterir. işin sırrını gösterir hamd edersen ama hamd etmezsen, şükretmezsen, zikretmezsen ha bire sen boyna ortalığı suçlar, ortalığa böyle iftira atar, dedikodudan başka bir şey yapmazsın. Allah muhafaza eylesin. Rabbim bizi şükredenlerden, hamd edenlerden, zikredenlerden eylesin. 1525’ten devam edeceğiz: ‘Allah’a şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek suratını ekşitmek, şükür değildir.’ Burdan devam edeceğiz inşallah önümüzdeki hafta Allahtan bir şey gelmezse. Soru varsa oraya bakacağım inşallah
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları