Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1575-1585. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 15/38

1575-1585. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü, hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedi Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim tüm Ümmet-i Muhammedi her türlü beladan, musibetten, sıkıntıdan, her türlü doğal afetlerden muhafaza eylesin. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Biraz geciktik, gecikmemizin sebebi de malum. Bu doğal afetten dolayı bir depremzedelere yardımla alakalı bir çalışmamız vardı, onunla alakalı kısa da olsa küçük bir istişare ettik. O yüzden biraz geciktik. Hakkınızı helal edin. Elhamdülillah, hamd olsun kardeşlerden. Allah razı olsun. Bütün sebep olanlardan, katkıda bulunanlardan. Yaklaşık altı tırdan fazla bir çalışma oldu inşallah. Şimdi de yükleme devam ediyor, az bir şey daha kaldı işte, yüklemesi bitecek. Allah’ın izniyle yarın Allah’tan bir şey gelmezse inşallah saatini de belirleyeceğiz. Ona göre kardeşler yol hazırlıklarını bitirdiklerinde yarın inşallah yola çıkaracağız inşallah. Allah yardımcıları olsun inşallah. Evet, en son: ‘Güle aşık. Halbuki esasen kendisi gül, kendisine aşık. Kendi aşkını aramakta.’ Burayı okumuşuz inşallah. Konu başlığı:

“İlahi akıl kuşlarının kanatlarının evsafı.”

Akıl kuşu, burda akıl kuşu deyince aklı söylüyor. Yani bu akıl herkesin malum, kendince kendisinde var olduğunu söylediği ama tarih boyunca Aristo’dan bugüne kadar herkesin tarif etmeye çalıştığı ama bir türlü bir tarihte, bir tarihte sabitlenemedi tecelliyatı, tesiri belli olan ama mahiyeti eski dilde

muğlak dediğimiz yani mahiyetinin ne olduğu tam olarak anlaşılamayan, mahiyeti nedir tam anlaşılmıyor. Şimdi burda bütün herkese sorsak herkese akıllı mısın desek herkes akıllıyım diyecek. Ben de dahil ve hepimize deseler ki yani akıllı olduğunun delili ne? Herkes kendince bir delil söyleyecek ama aklın mahiyeti nedir? Nerde durur? Durduğu yer neresidir? Bunu sorduğumuzda bütün herkesten bunu felsefeciler dâhil bütün herkesten farklı cevap gelecek. Akıl ile alakalı. işte Hz.Pir de bu akıl kuşlarının kanatlarının vasıflarını anlatacak bize şimdi. Şimdi bazen ben zaman zaman sohbetlerde derim ya kalbi akıl, nefsi akıl. Şimdi baktığımızda mesela akıl diyeceğiz değil mi? Emmarenin aklı ayrı, levvamenin aklı ayrı. Nefis üzerinden yürüyoruz. Mulhimenin, Mutmainnenin, raziyenin, mardiyenin, safiyenin aklı ayrı. Bunlar aynı akıl ama her nefis meratibinde aklın mahiyeti ve tecelliyatı değişti. Emmarenin aklıyla safiyenin aklı aynı değil.

Biz tabii bu meseleye sufi mantalitesinden bakıyoruz. Felsefi mantali-

teden bakmıyoruz.

ilmel yakîn. Bu da kalbin halleridir. ilmel yakînin aklıyla, kalben yakînin aklıyla hakke’l yakînin aklı da aynı değil. Bakın bunların akılları farklı farklı. Şimdi nefis meratipler açısından baktık. Yedi tane akıl meratibi çıktı. Kalbi meratipleri açısından baktık. Bu manada üç türlü, üç farklı akıl tecelliyatı çıktı. ilmel yakîn akıl ayrı, aynel yakîn akıl ayrı, hakke’l yakîn akıl ayrı. O kimsenin yakînliğine bağlı bir akıl tecelliyatı çıktı. ilmel yakîn olan akılla hakkel yakîn olan akıl da aynı değil. Çünkü ilimleri de aynı değil. ilme’l yakîn aklın ilmiyle hakke’l yakîn aklın ilmi aynı değil. Nefsi emmarenin aklıyla nefsi mutmainnenin aklı da aynı değil. Şimdi herkes bir dergâhta derviş ama herkesin nefis meratibi aynı değil. Nefsiyle mücadelesi de aynı değil. Böyle olunca aklı da aynı değil veyahut da hepsi de aynı şeyhe bağlı ama kalbi meratipleri ayrı, kalbi meratipleri ayrı olunca onların kalbi akılları da ayrı. Şimdi diyeceksiniz ki aklı sen ikiye böldün. Nefis meratipleriyle ayrı, kalbi meratipleriyle ayrı. Bunu böldüm ki mesele anlaşılsın diye böldüm. Yoksa akıl bir bütün, akıl bir tane. Yedi tane akıl yok ama yedi tane olgunlaşma hali var. O aklı da olgunlaşıyor, o ilmi de artıyor. Mesela bir, Cenab-ı Hakk’ın ilminin sonu yok. O zaman kalbi olarak hakke’l yakîn olan bir kimsenin yakînlık derecesine göre aklı da değişti. Şimdi diyeceksiniz ki sen zaman zaman sohbetlerde aklı reddediyorsun. Ben aklın putlaştırılmasını reddediyorum. Aklı putlaştırırsanız, Allah muhafaza eylesin, o zaman sizin önünüzde tağut olur. O her putlaştırdığın şey önünüzde tağut olur ve tağutu biz sadece hani böyle Kur’an ve sünnetin dışında bir şey olarak nitelendiriyoruz ama şunu unutmayın, sizin tekâmülünüzü, sizin yürüyüşünüzü durduran her şey, sizin için tağut olur. Bir gün siz aklın bir perdesinde

takılırsanız o da sizin için tağut olur. Öyle o yüzden tağut sizin Allah’a yaklaşmanıza engel olacak her şeydir.

Şimdi baktığımızda islam ulemasına mesela Gazali’nin akla verdiği değer, kıymet, tarif ayrıdır. Örnekliyorum Muhasibi’nin ki ayrıdır, imam Marunî’nin ki ayrıdır aynı ekole müntesiptir bunlar ama imam-ı Azam’ın ayrıdır örneğin veyahut da geriye doğru gittiğimizde akıl Aristo’da ayrıdır, Platon da ayrıdır veya biraz daha ortalara doğru geldiğimizde Avrupalı farklı felsefecilerin aklın üzerindeki tabirleri ayrıdır. Neden bu karmaşa? Karmaşanın sebebi ne? Karmaşanın sebebi şu, aklın mahiyeti bilinmiyor çünkü. Aklın mahiyeti bilinmediğinden dolayı bu karmaşa çıkıyor. Aklın tecelliyatı biliniyor. Siz ayeti kerimelere normalde baksanız işte o akıl sahipleri iman eder. Bir kimse iman etti, akıl sahibi oldu; iman etmedi, akıl sahibi olmadı. iyi, akıl sahibi olmayan bir kimse bunu ayeti kerimeye karşı çıkmak için söylemiyorum, iman hani akıl sahibi değil diye Kur’an’ın nitelendirdiği bir şahıs ekmeği burnuna götürmüyor, ekmeği kulağına götürmüyor. Bir Hristiyan anne babanın çocuğuyla Müslüman anne babanın çocuğu, kaç yaşında, beş yaşında. Onun önüne yiyecek bir şey koyduğunuzda ne Hristiyan bir anne babanın çocuğu ne Müslüman ne Hindu ne dinli ne dinsiz, o çocuk ekmeği başka bir yerine götürmüyor. Hepsi de de ağzına götürüyor. O zaman fiziki olarak düşündüğümüzde bakın daha nefis meratipleri bile yok. O zaman bu aklın bir fiziki tecelliyatı var. Herkeste var olan akıl. Demek ki bir, insanoğluna Cenab-ı Hak bir akıl kategorisi seçmiş. Bütün çoluk çocuk herkes de birinci derecede o yaratılıştan gelen bir akıl kategorisi var. Bunun adını batılılar farklı koymuş, islam âlimleri farklı koymuş. Ne bileyim, herkes bu akla farklı bir isim koymuş olabilir. Ben burda size bu aklın tecelliyatını anlatıyorum. O çocuk büyürken normalde bütün çocuklar gibi aynı şekilde büyüyor ve etraftan aldığı bilgiye göre aklı farklılaşmaya başlıyor.

Akıl sadece insanlar da yok, hayvanlarda da var. O hayvanlardaki akıl da annesini tanıyor, hayvanlardaki akıl da mağarasını tanıyor, hayvanlardaki akıl da kendi bölgesini tanıyor. O hayvan akılsız değil kendi dairesinde, biz onu akılsız bir mahlûk olarak göremeyiz. Bir hayvan besliyorsunuz, beslediğiniz hayvan besleyenini tanıyor. Besleyenini tanıdığı için onu gördüğünde kendince sevinç gösterisi yapıyor. Onun da bir aklı var. O zaman bir buğday tanesi diyelim. Buğday tanesinin de aklı var, buğday tanesini koy toprağa bekliyor. Çatlamak için bekliyor, filizlenmek için bekliyor. Dışarda kar buz var değil mi? Sen al buğday tanesini, pamuğun içerisine koy, hani bize ilkokulda yaptırırlardı. Var mı çay bardağında, su bardağında fasulye çimlendirmeyen? Herkes çimlendirmiş. Bir sen çimlendirmedin mi hiç? Sen nerede okudun ya? Kütahya’da normalde sana ilkokulda pamuğun içerisinde

fasulye çimlendirmediler mi? Ha sen çimlendirmedin, onlardan farklı davrandın yani. Tamam, böyle senin farkın bu da demek ki! Hiç sen fasulye ekmedin mi hiç bir yere? Köyde tarlaya ektin. Ne zamanları ektin mesela? Yok, örnekliyorum, hangi mevsimde ektin? ilkbaharın sonuna doğru, yazın başlangıcında. Neden daha önce veya daha sonra ekmedin? Mevsimi o zaman, değil mi? Toprağın tavı, sıcaklığı o zaman geliyor değil mi? O zaman ektiğinde çimleniyor. Tamam, o zaman fasulyenin aklını, fasulyenin aklını çözdün sen denilebilir mi? Nereden çözdün? Geleneksel çözdün, aldığın eğitimle çözdün. Fasulyenin içine girmedin. Denediler, yanıldılar. Dediler ki işte ilkbaharda toprak ne o, cemre önce suya, sonra toprağa, yok önce havaya, sonra suya, sonra toprağa. Cemre toprağa düşünce tohumu ekecen dediler değil mi? Sebep? Aslında sen fasulyenin aklına girmedin. Ne yaptı? Deneme yanılmayla fasulyenin aklını çözdü. Hangi derecede bilemese dahi hangi sıcaklıkta tohumu ekersen bunu çözdü. Fasulyenin aklı var çünkü. Sen o fasulyenin aklını çözersen, ekersen evet, fasulye ne o tomurcuk verecek, filiz verecek, çatlayacak. Ha, o zaman ekmezsen sen tohumu çürüteceksin. Bakın, bir buğday tanesinin de bir fasulyenin de kendi içerisinde aklı var.

O zaman baktığınız zaman bütün kâinatın, varoluşun içerisinde bir akıl var var oluşun da ama burdaki Hz. Pir bu aklı konuşmuyor bize. Hz. Pir ne diyor, ondan bundan önceki neydi? Kendisi gül, gül arar diyor. Aslında diyor, kendisi gül. Kimi kastediyor? Mürşidi kâmilleri bahsediyor burda ve burdaki akıl kuşu dediği mürşidi kâmiller. O zaman onların aklını konuşuyor. Onların aklını bize söylüyor. O zaman bizim burda konuşacağımız şey, tabiatın aklı değil, balığın aklı değil, ineğin aklı değil, köpeğin aklı değil, farenin aklı değil, kedinin köpeğin, hayvanların aklı değil. Var mı? Var. Taşın aklı değil. Taşın da aklı var mı? Var. Depremin aklı değil. Depremin de aklı var mı? Var. Yani deprem oluyor ya onun da bir aklı var. O da akılsız değil. O da bir aklın üzerinde yürüyor. Aklın üzerinde yürümeyen hiçbir şey yok ve Cenab-ı Hak hani bu akılla alakalı hadisler üzerinde genel olarak hep şunu söylerler. Hani bu hadislere dikkatli hani yaklaşın. Sahihliği üzerinde hani problem var gibi derler. Ben biliyorsunuz hadislerin üzerindeki bu tip şüphelere katılanlardan değilim. Hadis kitabında geçiyor mu? Geçiyor. Mevzu da olsa haberi vahit de olsa işte yok silsilesinin filancasından fişmancasında şu var deseler de ben sahih kabul ediyorum, çıkıyorum. Şimdi akılla alakalı da sahih kabul ediyorum. Cenab-ı Hak işte tabii ben bu aklı da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti olarak görüyorum ilk aklı. Hani aklı evvel denilen şey. Cenab-ı Hak ilk aklı yarattı ya, o aklı ilk yarattıktan sonra hadis-i şerif var böyle. Aklı yarattı, aklına gel dedi geldi, git dedi gitti, gel deyip geldiğinde

git deyip gittiğinde dedi ki senden daha kıymetli bir şey yaratmadım. Akıl için, senden daha kıymetli bir şey yaratmadım dedi ve dedi seni de dedi en değerli, en kıymetli yarattığıma vereceğim dedi.

En kıymetli, en değerli yarattığıma vereceğim seni dedi ve benim nazarımda o akıl, Nur-u Muhammedi akıl, aklı evvel dediğimiz şey ve o aklı evvel üzerinden bütün akıllar cereyan etti. O aklı evvel üzerinden bütün akıllar cereyan etti. Bu da Nur-u Muhammedîyenin aklıydı. Bu böyle uzun mesele, farklı mesele. Burdaki konuşacağımız mesele bizim o olgunlaşmış, kemale ermiş, safiye makamına gelmiş mürşidi kâmillerin aklı. ilme’l yakîn, aynel yakîn derecesini geçmiş, hakke’l yakîn perdelerinde kulaç atan akıl, bizim Hz. Pir’in konuştuğu akıl burda Allah u âlem bu. Allah bizi affetsin. Yoksa normalde işte kim? Hani o kadar çok aklı tasnif etmişler, akıl üzerinde o kadar çok konuşmuşlar ki, bunu zaman zaman hani akılla alakalı bir şey olduğunda çok çok çok çok çok çok yıllar önce bu Gazali de bu konuda çok üzerinde saygıdeğer bir şekilde konuşmaya çalışmış, konuşmuş. Onun küçük risaleleri vardır böyle, o küçük risalelerde o da ele almış ama ya sonuçta imam Maturidi de almış akılla alakalı, Mutezile de akılla alakalı konuşmuş, Eşariler de akıllı alakalı konuşmuş. Akılla alakalı konuşmayan hemen hemen hem akaid uleması hem kelam uleması kalmamış. Fahrettin Razi de konuşmuş. Hepsinin de kendince bir akıl önerisi var. Akıl şudur, tecelliyatı budur sözü var. Baktığımız zaman o zaman o kadar çok akılla alakalı konuşulan olmuş ki bunlara, bu tartışmalara girmek istemiyorum. Bunlar benim alanım değil. Benim alanım şu. Ben aklın nitelendirirken Mustafa Özbağ olarak konuşuyorum bunu. Kabul edilir edilmez, her nefsin bir kategorisinin, katmanının bir aklı vardır. Emmarenin aklı vardır, farklı çalışır. Levvamenin aklı vardır, farklı çalışır. Mülhimenin aklı vardır, farklı çalışır. Mutmainnenin aklı farklı farklı çalışır. Radiye, mardiye, safiyenin aklı farklı çalışır. Bu akılların farklı çalışması nefisle mücadele ile alakalıdır. Nefis meratipleriyle alakalıdır. Bir de kalbin meratipleri vardır. Ben onu biliyorsunuz üçe bölerim, ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakke’l yakîn. O zaman bu kalbi aklın da böyle üç merhalesi vardır. Üç farklı kategorisi vardır; ilmel yakîn olan bir kimsenin kalbi aklıyla, hakkel yakîn olan bir kimsenin kalbi aklı aynı değildir.

“Can dudusunun hikâyesi de bu çeşittir fakat nerede kuşlara mahrem olan kişi? Nerede zayıf ve suçsuz bir kuş ki onun içine Süleyman, askeriyle ordu kurmuş olsun.”

Allah u âlem burdaki kuştan kastı Hz. Pir’in, mürşidi kâmilin ruhaniyeti, ruhu. Hani duduya dediydi ya ne istiyorsun. O tüccara da dedi ki dudu, sen git benim ordaki akrabalarıma benim burdaki durumumu söyle demişti.

Kafesin içerisinde sıkışmış kalmıştı. işte dudunun hikâyesini anlattım ya, siz orda özgür bir şekilde yaşarken burda kafesin içerisinde yaşamam hak mıdır diye, bunu böyle söylüyordu. Burdaki kuştan kastı, bir mürşidi kamilin ruhu Allah u alem, doğrusunu Allah bilir, burdaki günahsızdan murat da fenafillaha ulaşmış, o makama gelmiş olan bir mürşidi kamil ve burdaki hani zayıftan, hani diyor ki nerede zayıf ve suçsuz bir kuş, burdaki zayıftan kastı da Allahu alem, Cenab-ı Hakkın sıfatsal tecelliyatlarının içerisinde kendisini hiçliğe bırakmış, tabiri caizse arif’-i billah olmuş kimsenin zayıflığı. Allah u alem Süleyman’dan kasıt da hani Süleyman Aleyhisselam bütün mahlukatın diline vakıftı ya ve bütün mahlukatı anlayabilme ve mahlukatla konuşabilme yeteneğine sahipti. Buradaki Süleyman’dan kasıt da o mürşidi kâmilin kendi üzerinde tecelli eden, tecelli eden tabiri caizse ismi azamı ve askerden murat da bütün, Cenab-ı Hakk’ın esma ve sıfatlarına vukufiyet arz etmesi, vukufiyet sağlaması ve bütün bu vasıfları topladığımızda Hz.Pir bir örnekleme ile mürşidi kâmilin üzerinde bulunan manevi vasıfları anlatıyor ve bu manevi vasıflara sahip olan bir kimsenin de mürşidi kâmil olacağını söylüyor. Başka bir şey de bu manada kastetmiş olabilir mi? El- Cevap olabilir. Bizimki doğru diye herhangi bir iddiamız yok.

“Şükür yahut şikâyetle feryat edince yere göğe zelzeleler düşsün. Her demde ona Allah’tan yüz mektup, yüz haberci erişsin. O bir kere ‘Ya Rabbi’ deyince, Hak’tan atmış kere ‘Lebbeyk’ sesi gelsin.

O şükür ettiğinde veyahut da şikâyet ettiğinde gök ve yer sarsılır. Şükrettiğinde, hamdettiğinde onun hamdine cevap gök halkından ve yer halkından gelir. O şikâyet ettiğinde bu manada gök sarsılır, ortalık karman çorman olur. O mürşidi kâmilin bu manada duası ve bedduası geri çevrilmez. Hem duası geri çevrilmez hem bedduası geri çevrilmez. Ortalık karman çorman olur mu? Olur. Çünkü o ‘sen atmadın ben attım’ sırrına vukufiyet sağlamıştır. Çünkü o ‘senin elin değildi benim elimdi’ sırrına vukufiyet sağlamıştır. Mektup da Cenab-ı Haktan ona gelen tecelli perdeleridir. O yüzden diyor ya, Allah’tan yüz mektup, her demde ona Allah’tan yüz mektup, o zaman yüz haberci erişsin. Demek ki her dem Allah ona ne yapıyor? Hitap ediyor ve haberci erişsin dediğinde her dem Cenab-ı Hak onun ihtiyacı olan neye ihtiyacı varsa kalbine ilham ediyor. Habercisi de ne? Kalbine getirilen haberler ve o her dem Allah’la Cenab-ı hakkın sıfatlarının tecelliyatına mazhar olduğundan tabiri caizse sıfatsal tecelliyatın altında ve sıfatsal tecelliyatın altında olduğundan dolayı her an yüzlerce mektup yüzlerce haberci var ve her ‘Ya Rabbi’ deyişinde her ‘Ya Rabbi’ deyişinde, o ‘Ya Rabbi’ dediğinde Cenab-ı Hak da ona ‘Lebbeyk’ yani buyur diyor, her ‘Yar Rabbi’ deyişine. Her ‘Ya Rabbi’ deyişine buyur dendikçe o da her daim ‘Ya Rabbi’

noktasında. Bu sizde kafa karışıklığı olabilir ama Hz. Pir’in bu konuda bir şeyi var, hali var, öyle söyleyeyim. Hz. Pir bir gün mana perdesinde bir zat-ı şerifi görüyor. Bakıyor ki o zat-ı şerifin zikri Ya Rabbi diye. O devamlı Ya Rabbi, Ya Rabbi, Ya Rabbi derken Cenab-ı Hak ona lebbeyk diye hitap ediyor. Bu manevi hali Hz.Mevlana görünce o da başlıyor, Ya Rabbi demeye. Pir makamındaki velilerin, mürşitlerin bu tip hayret makamları vardır. Hayret perdeleri vardır. O hayret perdelerinde geçmiş ümmetlerden bazı zat-ı şeriflerin virdlerini duyarlar.

O zatı şerifler, hani ‘siz ölü demeyiniz onlar sağdır’ var ya, onlar sağdır. Onlar değişik perdelerde, değişik tecelliyatlarda, değişik virtler söylerler. O mürşidi kâmillik yolunda yürüyen bir kimse, o perdelerdeki o zatların virtlerine tabiri caizse şahit olur. Yani işte konuşmaya muktedir hale gelince o mürit seyr-i süluk esnasında, sorsa birisine işte sen hani kaç yıldır burdasın dese, o der ki yedi bin yıldır burdayım, on bin yıldır buradayım, yirmi bin yıldır burdayım. Hangi yıl tabi bunlar da ayrı bir tecelliyat. Yani işte yirmi bin yıldır ben bu fanusun içindeyim. işte virdin ne? Subhanallahi vebihamdihi. işte kaç yıldır burdasın? Yirmi bin yıldır burdayım. işte dünya yılı mı ahiret yılı mı, ayrı tartışma konusu. Bunların böyle virtleri vardır. Bu zatlar, bunların normalde, onlar ‘Hay’dır sırrına ulaşmış ve bir vird Cenab-ı Hak onlara tahsis etmiş, o virdle hayatlarını devam ettirirler ayrı perdelerde. Ayrı perdelerde! Bunlar bir müridin seyr-i sülukunda değişik perdelerde yaşadığı şeylerdir. Başkalarında nasıl yaşanır bilemem. O kimse, beşinci makamdan sonra başlar bunlar, beşinci makamdan sonra başlar! Beşinci makamı bitirmeye yakın, bu tip tecelliyatlara mazhar olur seyr-i süluk erbabı. O yüzden beşinci makamda beşinci esmayı alan bir kimse şeyhlik yapabilir o esmada oturduysa, yerleştiyse. Evet, o teknik olarak şeyhlik yapabilir ama onda hitap başlamıştır çünkü. Hitap başlamıştırdan kastım ne? O kimse hem rüyasında kendisini cennetlik görür hem halinde kendisini cennetlik görür. Cennette makamını da görür mevkisini de görür. Cennette girdiğinde, cennette makamını, mevkisini gördüğünde Allah ona hitap eder. Bunları kullanmaya kalkmayın bunları, bu hale gelmeden bunları kullanan insanlar helak olur, maneviyatı yok olur onun. Hiç kimse kendini dev aynasında görmesin. Bunlar dervişlikte ölçü olsun diye söylüyorum. O kimseye Cenab-ı Hak ona hitap eder.

Cenab-ı Hak ona hitap ettiğinde, bunlar kimisine de böyle kendisini akıllı gören zahir ulema, zahir bakanlar da bunları deli saçması olarak görür. Şimdiden de söyleyeyim ben onun da böyle göründüğünü. O kimse bu hali yaşayınca Cenab-ı Hak ona hitap eder. Cenab-ı Hak ona hitap edince onun bütün vücudu kulak olur, bütün vücudu akıl olur, bütün vücudu göz

olur, bütün vücudu dil olur. Ne olması gerekiyorsa o esnada öyle olur. Ondan bir ses çıkarken bütün vücudundan ses çıkar. Bir şey duyarken de bütün vücut olarak onu duyar. O esnada, rüyada yaşar önce bunu, sahih rüyada yaşar, sahih halde de yaşar bunu. Hal yetmez sadece yalnız, bunu rüyasında da net bir şekilde yaşaması gerekir. Bundan önce dahi, bundan önce onun yaşaması gerekenler vardır. Bundan önce yaşaması gereken nedir? O fenafi’l şeyh olur. Fenafi’l şeyh olduğunda da sanki onun kulağı şeyhinin kulağıdır, dili şeyhinin dilidir, gözü şeyhinin gözüdür, kalbi şeyhinin kalbidir. O şeyhinin kalbine girer, şeyhiyle beraber yaşar önce bunları. Bir şeyhin mürşid-i kâmil olup olmadığı da o esnada meydana çıkar. Bir mürşid-i kâmilin bu halini bir dervişi yaşıyorsa hem dervişin dervişliğinin delilidir hem de mürşid-i kâmilin mürşid-i kâmilliğine delildir. Her ikisi de birbirine delil olur. O mürid şeyhin kalbinde seyr-i süluk eder. Önce kalbinde, şeyhinin kalbinde başlar bu seyr-i süluk. Şimdi şeyh sevgisini insanlar böyle şirk olarak gördüğünden konuşamıyoruz bunları veyahut da insanlar bir mürşid-i kâmil olmayan da bunu konuşuyor. Şeyhinde seyri süluk olacaksın diyor, şeyhinde nasıl seyr-i sülük olacak, seyri süluğun tecelliyatını kendisi olmadığından bilmiyor ama! Kendisi olmadı çünkü. Sendeki tecelliyat ne? Sen şeyhinde fani oldun, sen ne yaşadın? Sen ne yaşadığını anlat. Yok! Sebep? Kendisi yaşamadı çünkü. Kendisi şeyhinde fani olmadı. Şeyhinin gözü, şeyhinin kulağı, şeyhinin dili olmadı. Şeyhinin eli olmadı. Şeyhinde fenafi’l şeyhliği yaşamadı. Fenafi’l şeyhliği yaşamaya korktu. Onu sevemedi, ona tabi olamadı! En büyük handikap bu. Bir müridin şeyhini böyle bir sevgiyle sevememesi! Bu bütün her yerde handikap.

Şimdi o fenafi’l şeyhliği, bu hali yaşayacak, fenafi’l şeyhlikte bu hali yaşarsa o zaman o Cenab-ı Hak’tan beşinci makamda o kimsenin cennete girip hitap almasını o zaman daha iyi anlayacak. Öbür türlü anlaması mümkün değil. işte öyle olunca, o kimse fena makamına gelince, yani fenafi’l şeyhlikten geçip fenafi’l resulden geçip fenafi’llah noktasına geldiğinde, evet, onun kalbine varidatlar inmeye başlayacak. Onun kalbine haberciler de gelmeye başlayacak. Onun kalbi ilham almaya başlayacak. Allahu alem Hz. Pir bunu anlatıyor bize, bunu söylüyor. Diyor ki o, bir çok kez onun diyor ne yapıyor? Kalbine haberciler gelir ve ona yüz mektup gelir. Yüz haberci erişir her an ve diyor o ‘Ya Rabbi’ dediğinde Cenab-ı Hak ona ‘Lebbeyk’ der. işte bu hale gelen fena haline gelen bir veli, bir mürşid-i kâmil, bu perdelerde dolaşırken geçmiş ümmetlerden böyle ‘Ya Rabbi’ diyen ‘Ya Allah’ diyen ‘La ilahe illallah’ diyen ‘Subhanallahi ve bihamdihi’ diyen başka bir perdede ‘Subhanallahi ve bihamdihi subhanallahil azim’ diyen başka perdede başka virdler söyleyen, başka esmalar söyleyen zatlarla tanışır ve o zatlarla tanışınca

o zatların zikrinin karşılığında Cenab-ı Hakk’ın o zatlara olan hitabını da duyar. Öyle olunca kendisini o hale bırakır. Ben şimdi tekrar döneyim Hz. Pir’e. Hz.Pir de normalde bu ‘Ya Rabbi’ diyen bir zat-ı şerife, zat-ı şerifin tecelliyatına râm olunca başlıyor o da ‘Ya Rabbi’ ‘Ya Rabbi’ demeye. O da ‘Ya Rabbi’ ‘Ya Rabbi’ demeye başlayınca sonra bir ses işitiyor. Bu ses kimin sesi? Bu ses Şemsettini Tebrizi’nin sesi. Şemsettini Tebrizi de ‘Lebbeyk’ demeye başlıyor. O ‘Ya Rabbi’ diyor, o ‘Lebbeyk ’diyor, o ‘Yarabbi’ diyor, o lebbeyk diyor, o Ya Rabbi diyor, o ‘Lebbeyk’ diyor. Burda kafanız karışır şimdi. Onun o ‘Ya Rabbi’ sözüne, Cenab-ı Hak Şemsettini Tebrizi’nin üzerinden ona cevap veriyor. Diyor ki senin her ‘Ya Rabbi’ deyişine, kimden, Şemsettini Tebrizi’den tecelliyat geldi. O da ‘Ya Rabbi’ dedi.

Sakın burda Şemsettini Tebrizi Allah oldu diye düşünmeyin. Öyle bir şey yok. O esnada Şemsettini Tebrizi’nin ruhaniyetini Cenab-ı Hak kendisine, kendisine vesile etti, sebep etti. Şeyhinin üzerinden ona ‘Lebbeyk’ demeye başladı. Çünkü o esnada baktı Hz. Pir, bir zat-ı şerif ‘Ya Rabbi’ ‘Ya Rabbi’ diye yalvarışta ve her ‘Ya Rabbi’ deyişine Cenab-ı Hak hitap ediyor, ‘Lebbeyk’ diyor. Cenab-ı Hak ona ‘Lebbeyk’ diye hitap edince Hz.Pir bu halin tabiri caizse hayretine, hayret perdesinde takılıp kalıyor. O da bunlar böyle bu mana aleminde olan şeyler. O esnada o da onun o tecelliyatına takılıyor. O da çünkü ‘Lebbeyk’ sesini duymak istiyor. Hangimiz duymak istemez ki! Ayeti kerimede tecelli ediyor, ‘kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder.’ Sen hangi perdede olursan ol, sen Allah’ı zikredersen Allah da seni zikreder. Sen ‘Ya Rabbi’ dediğinde o da ‘lebbeyk kulum’ der. Ama sen bunu duymamışsındır. Neden? Makamatla alakalı, tecelliyatla alakalı. Sen zannedersin ki benim ‘Ya Rabbi’ değişime ‘Lebbeyk’ cevabı almadım. Hayır, sen o cevabı muhakkak aldın ama sende duyacak o kulak perdesi açılmadı. Sende duyacak o kalp perdesi açılmadı. Açıldığı anda senin her ‘Ya Rabbi’ deyişini ‘Lebbeyk’ sedasını duyacaksın ve bunu Hz. Pir mana aleminde görünce, her ‘Ya Rabbi’ deyişine ‘Lebbeyk’ cevabını görünce o da bana da bir ‘Lebbeyk’ diyen olur, bana da ‘Lebbeyk’ denir diye o da ‘Ya Rabbi’ demeye başlıyor. O da ‘Ya Rabbi’ dermeye başlayınca Şemsettin-i Tebrizi’nin sesi ile her ‘Ya Rabbi’ deyişine ‘Lebbeyk’ her ‘Ya Rabbi’ deyişine ‘Lebbeyk’! Gözünü açıyor, Şemsettini Tebrizi orda. ‘Lebbeyk’ diyen Şemsettini Tebrizi ama bu manada ama bu zahirde. işte Hz. Pir Allahu alem, Allahu alem diyorum, bu manevi hali yazdı buraya, bu beyite. Bu manevi hali yazdı ve bunu yaşamamış olsaydı bunu yazamazdı zaten. Bu manevi hali buraya, kendi yaşadığı tecrübeyi buraya aktardı ve dedi ki bir mürşid-i kâmil ne zaman ki ‘Ya Rabbi’ dese Allah ona cevap verir, ‘Lebbeyk’ der o zaman kim Arif’i Billah oldu? O ne zaman ki ‘Ya Rabbi’ dedi Allah ona Lebbeyk dedi. Kim Allah’ı

zikretti, Allah da onu zikretti. Hangi nefis meratibinde zikredersen o nefis meratibinde seni zikretti. Onun fazlı geniştir, rahmeti büyüktür. Sen emmarede Allah dersin, o sana belki de safiyede senin cevabını verir, sen onu duyamazsın. Sen ilme’l yakîn onu zikredersin ama o Hakke’l yakîn derecesinde seni zikreder, sen onu bilemezsin. Sen onu duyamadığından, bilemediğinden farkında değilsin ama açılırsa göz, kulak o zaman senin kıymetin, değerin sence, sence o zaman anlaşılır. işte o veliler, o mürşid-i kâmiller o ‘Lebbeyk’ sesini bu manada hayretten hayrete, perdeden perdeye geçerken bunu duyarlar. inşallah bütün derviş kardeşler duyarlar.

“Hatası, Allah indinde ibadetten daha iyi olsun; küfrüne nispetle bü-

tün halkın imanı değersiz kalsın.”

Kafayı yedirten beyitler bunlar. Yani bu velinin, bu mürşid-i kâmilin bazı halleri olur. Bu hallere bakarsın, zahirde halkın nazarında hatalıdır, halkın nazarında günahkârdır. Ben bir çıt daha ileri gideyim ya içimdekini söyleyeyim, hatta şeriat nazarında bile bunların hataları, kusurları vardır. Bunu şeyhim anlattıydı hem onu da anmış olayım, onu da yad etmiş olayım. Bilal Baba Hazretleri, Abdullah Efendi’nin Çorumlu Mustafa Efendi hazretlerinden önceki şeyhi, Antepli Bilal Nadir hazretleri kıra çıkmışlar dervişlerle beraber. Zikrullah yasak, her şey yasak ya, böyle bir şeye pikniğe çıkmışlar. Piknikte Allah’ı zikredecekler. Antepli Bilal Nadir hazretleri cumhuriyetin ilk dönemlerinde idamla, şeyden, ne o, irticai faaliyetlerden idamla yargılanmış, sonra beraat etmiş. Uzun yıllar cezaevinde kalmış bir zat, Şeyh efendinin bana anlattığı. Mustafa Efendi dedi, dervişlerle böyle dedi, pikniğe çıkmışlar dedi.

Herkes böyle işte yayılmış, piknik malzemelerini falan koymuşlar. Bir tosun, dana, deli dana can hıraş koşuyor çilbirinden kurtulmuş. Şeyh Efendi dervişlere emretmiş. Tutun oğlum şu tosunu, demiş. Hemen üç beş derviş koşmuşlar. Delibaş o tosunu tutmuşlar tabi, alın getirin buraya demiş, alıp getirmişler. Kesin oğlum şurada demiş, şunu. Dervişlerden bazıları mıdırdanmaya başlamış. Ulan kim bilir kimin tosunu demiş, kestiriyor bize, işte şeyh efendi yaşlandı, unutuyor mu…Böyle derler. Böyle aklına uyan kalbi kararan gözü kör olan şöyle düşünür. Şeyh efendi unutmaya başladı, şeyh efendi yaşlandı, artık eskisi gibi değil, şeyh efendinin kafası gidip geliyor… Bunlar söylenir hep. Hani demiş, ya tosunu tutturdu, kestittiriyor. Demiş kesin bir güzelce, kesmişler. Doğrayın demiş. Herkes kendi içinden konuşuyor boyna, hangi garibin tosunu gitti, hangi garibin hayvanı gitti. Ondan sonra herkes kendi içinden ver yansın çek uzansın. Şeyh efendi anlattı bunu. Sonra adama birisi yana yakıla, gelmiş kan ter içinde. Adam demiş ki kardeş benim elimden tosunum kaçtı, tosunu gördünüz mü? Herkes dönmüş

ocaklara bakmış, tosun kaynıyor. Dervişin hamı, zayıfı böyle meselelerde meydana çıkar. Birisi demiş ki aha demiş ağacının dibinde oturan beyaz sakallı var ya demiş (sen değilsin kurbane, Nafız da ordan bakıyor ben böyle gösterdim diye, sen değilsin Nafız. Ordan gitti Şeyh Efendi’yi işaret ediyordu, tam sen de böyle şeyh efendinin altına oturmuşsun maşaallah, suphanallah.) Demişler ki git o beyaz sakallıya söyle, suçlusu o. Adam yana yakıla gelmiş. ‘Selamünaleyküm’ ‘Aleykümselam’ demiş. Sen benim tosunu nasıl kesersin demiş ya. Otur demiş sen şuraya bakayım. Oturmuş. O tosun nerden senin oluyor demiş. Demiş, tosun benim. Demiş sen o tosunu kime götürüyordun demiş. Demiş ben onu Antepli Bilal Nadir hazretlerine demiş nezir etmiştim, ona götürüyordum. Nerden senin o zaman demiş. Hani nereden senin! Böyle durmuş, demiş tosun benim.

Şimdi adamın hanımı doğum yapacak, doğum zorlamış. ineği de doğum yapacak. Böyle doğum zora girince adam demiş ki demiş ya Rabbi şu demiş hanımım sağ salim doğumunu yapsın, çocuğumu kucağıma alayım, aha demiş bu ineği doğan her ne doğarsa, onu demiş büyüteceğim, senin demiş bu dostum Bilal Nadir hazretleri var ya demiş, herkes söylüyor, şeyh, büyük mürşit, onun demiş dergahına nezir ettim demiş sen böyle nezir etmedin mi ona. Demiş böyle nezir ettim. E demiş tosun kimin? Benim o zaman tosun demiş. Dikkat edin nezir ettiğiniz şeyleri, benim. Hepsini de helal ettim. Velhasıl tabi dervişler şokta her biri. Şimdi halkın nazarında hata mıydı? Hataydı. Şeriatın nazarında da hata mıydı? Hataydı. Elin tosununu neden kestiriyorsun sen! Ama hakikatte ne? Hata değil. O kendi tosununu kestirdi, kendisine nezir edildi çünkü. O da kendisine nezredilen tosunu kestirdi. Hakikatte hata olan, hakikatte kusur gibi görünen şey, hata ve kusur değil. Buna örnek, daha ağır tabii, bu da ne? Hızır kıssası. Şeriatta hata mıydı çocuğu öldürmesi? Hataydı. Musa Aleyhisselam’a itiraz etmedi mi? Sen nasıl dedi günahsız, masum bir çocuğu öldürürsün! Gemiyi delmesi hata mıydı? Hataydı. Dedi ki sen nasıl gemisine insanların zarar verirsin? Hem bize iyilik yaptılar bizi gemilerine aldılar hem bir de sen onların gemisini deldin. Allah seni dedi Şeyh efendinin tabiriyle muzır mı yarattı dedi. Şeyh efendi öyle anlatırdı bunu bize. Allah seni muzır mı yarattı! Bir de sert konuşurdu böyle, Allah sizi mızır mı yarattı, seni mızır mı yarattı derdi. Görünüşte ne? Hata. Masum çocuğunun öldürülmesi. Görünüşte ne? Hata. Geminin delinmesi. işte bu velilerin, bu mürşid-i kâmillerin Allah indinde hataları, avamın ibadetinden hayırlıdır. Sakın kendini o aynı sınıfta görüp benim hatam senin ibadetinden hayırlıdır terenennisine düşme. Sakın ha! Allah muhafaza eylesin. Bir kısım böyle onlara ehli sufi demiyorum ben,

kendisi onlar mutasavvıf yani tasavvufu okumuş insan! Yaşamamış! Böyle, bunlar böyle çok okumuşlar. Ooooo! ilimleri çok iyi!

Bir tek bir şey soruyorum, şeyhin oldu mu senin? Susuyor. Bir şeyhe intisab ettin mi? Susuyor. Bir şeyhi; eşinden, çocuğundan, malından, mülkünden, zamanından, her şeyinden fazla sevdin mi? Susuyor. Şeyhi olmuş. Evet, elhamdülillah, benim şeyhim oldu. Her şeyinden fazla sevebildin mi? Fenafi’l şeyh oldun mu onda? Ses yok. Yok, sen anlayamazsın bunu. Bana zaman zaman soruyorlar ya, işte Hz. Mevlana ile Şemsi Tebrizi’nin aşkını bize anlatır mısın? Ya sana nasıl anlatayım ben bunu! Sen daha bir çiçeği sevmemişsin! Bir böceği sevememişsin! Sen eşim dediğin karını sevememişsin, kocanı sevememişsin! Sana nasıl ben sevgiyi anlatayım? Sen aşkın ucundan tatmamışsın ki sen! Basit bir şey söylüyorum. Sen diyorum bir başkası için göremediğinden dolayı gözyaşı döktün mü diyorum ben, susuyor! Sen bir gece rüyanda göremediğin için sabah namazında kalkıp sabah namazında kalkıp ağlayıp ben nasıl bu gece şeyhimi göremedim, ben bu kadar gaflete mi daldım, günaha mı daldım deyip sabah namazından sonra ağlarken şeyhini seccadenin önünde gördün mü? Hayır. Sevmedin! Adamın birisi karısını çok sevdiğini söylemişti bana. Çok mu sevdin dedim. Çok sevdim dedi. Aşığım ben ona dedi. Gece yarısı dedim yanı başında yatan âşık olduğun kadına kaç sefer baktın dedim. Kaç sefer bakıp ‘Ya Rabbi, bunun güzelliği ne böyle’ deyip ağladın dedim. Hanımı da yanında, hanımı bir baktı ona, ondan sonra böyle kafasını çevirdi, eyvah dedim, şimdi boşanacak bunlar. Kadınlar! Kocalarınızdan beklemeyin böyle bir şey sakın ha! Yapmadığınız şeyi beklemeyin. Kurtardım sizi hadi, hepinizi de, dua edin bana, yoksa evde bıdı bıdıyı çekecektiniz. Şimdi elinizde mermi hazır, ha sen ağladın mı gece benim için? Tabii size daha büyük bir mermi verdim şimdi. Ha ha ha! Yavrum be! Bir gün ağlasaydın da bütün malımı mülkümü sana verseydim. Elinizde büyük silah var. O yüzden kimse konuşamayacak. Hadi bu akşam rahat edin, rahat rahat yatın şimdi.

Seviyorsa bir kimse aşkın tecelliyatı bunlar. Bakma gözümün içine. Böyle bir kadın yok, böyle bir adam da yok. Tamam. Yok. Çanakkale’de, sizin orda onlar, 1900’de kaldılar. Şimdi böyle bir kimse, seven böyle severse bu halleri yaşayacak. Sevmezse bu halleri yaşayacak mı? Yaşamayacak. işte o velilerin, bu hale gelen, veliler de kendileri içerisinde derece derece çünkü her veli bu halde değildir. Bunlar, benim dediğim pir seviyesinde olan Mürşid-i kâmiller, veliler. Bunların hataları, başkalarının ibadetlerinden evladır bu manada ve bunlar hani küfrüne nisbetle diyor, hani bunların böyle küçücük böyle bir hani mesela Hallacı Mansur Ene’l Hak demiş ya, Hallacı Mansur Ene’l Hak dediği için küfrüne fetva vermişler. Küfrüne

fetva verdikleri için şehit etmişler. Başkaları diyorlar ki katlettik biz onu, biz şehit edildi diyoruz. Şimdi Hallacı Mansur’un küfrüne fetva verdiler ya Ene’l Hak dediği için e Ene’l Hak dedi küfrüne fetva verdiler, küfrüne nispetle bütün halkın imanı değersiz kalsın. Yani onun, küfrüne fetva verilen o zatın yanında bütün halkın imanları zayıf kaldı. Neden? O öyle bir iman ehli ki onun sözünü anlamaktan uzak kaldı herkes veyahut da cübbemin altında dedi ya Beyazıt ı Bestami veyahut da Muhyittin ibn Arabi dedi ya, taptığınız ayağımın altında. Bunlar küfrüne nispet edildi ya bu zatların veyahut da Seyyid Nesimi’nin derisini yüzdüler ya küfrüne nispet ettiler. işte diyor bu zatların, bu büyük velilerin, bu pir seviyesindeki mürşid-i kâmillerin, şeriata aykırıymış gibi görünen sözleri ve fiilleri ordaki halkın imanından daha kavidir, daha sağlamdır.

“Öyle kişiye her nefeste hususi miraç vardır. Allah onun tacının üs-

tüne yüzlerce hususi tac koyar.”

O işte bu veli zatlar, bunların normalde hani Allah’ın ilmi sonsuz, Allah’ın maneviyatı da sonsuz, ilim sonsuz olunca hayret de sonsuzdur. Aşk ehli hayret makamında durur. Hayret perdesinde yaşar. Aşk ehli olan mürşidi kâmiller ile aşk ehli olmayan velilerin arasında fark vardır. Aşk ehli olan mürşid-i kâmil, pir seviyesindeki zatların makamlarının sonu yoktur. Onlar makam konuşmazlar. Onlar hayretten hayrete, perdeden perdeye geçerler. Onların manevi tecelliyatları bu manada sonsuzdur. Öyle olunca onlar her nefeste, her nefeste, her daim, hayretten hayrete, perdeden perdeye geçerler ve o her hayret makamından ayrı bir hayret perdesine geçiş onlar için miraç gibidir. O yaklaştıkça yaklaşmak, yaklaştıkça yaklaşmak isterler ve her yaklaşma kulacı onlar için miraç olur. Allah onun tacının üstüne yüzlerce hususi tac koyar. Bu sonsuz olduğundan onlara mürşitlik hırkası, mürşitlik tacı giydirilmiştir. Şimdi pir seviyesindeki olan o zatlara, seyr-i sülûk esnasında mürşitlik tacı giydirilir. Velilik tacı ayrıdır, mürşitlik tacı ayrıdır. Bir kısım veli, velilik tacı giydiğinde kendisinin mürşid-i kâmil olduğunu zanneder, orda kalır. Mürşidi kâmillik tacıyla velilik tacı aynı değildir. Allah o zata mürşidi kâmillik tacı giydirince ona bir de mürşidi kâmillik hırkası giydirirler. Mürşidi kâmillik pir seviyesindekinin hırkası ile velinin hırkası aynı değildir. Bunlar manevi hallerdir. Bu manevi hallere vukufiyet sağlayan bunları anlar. Bunlar sır muhabbetlerdir. O mürşitlik, mürşit-i kâmillik tacını giyen ve mürşidi kâmillik hırkasını giyen bir kimse her manevi yol alışta onun üzerindeki tacının, tacının üzerindeki işlemeleri değişmeye başlar. Onun hırkasının, hırkasının üzerine böyle sizin hani madalya gibi görünen şeyler takılmaya başlar. O böyle nasıl söyleyeyim mareşal olmuş olanlar gibi mesela işte böyle, o halden başka bir hale, her hale geçişte, o

geçmiş zamanlardaki yaşayan o peygamberler, o büyük zatlar üzerinden Cenab-ı Hak ona taltif eder ve her taltifte o ayrı bir hayret makamına, ayrı bir tecelliyata geçer. Bu onun için ne gece ne gündüz bu haller onun üzerinde normalde tecelli eder. Bu haller onun üzerinde tecelli ettikçe de yüzlerce hususi tac, yüzlerce hususi hırkası olmaya başlar ve onu bu manada her değiştiğinde de onun acziyeti ve onun mahviyeti artar. O şatahat ve şatafata geçmez onun her şeyi de o kendince acziyetini ve mahviyetini arttırır.

“Cismi topraktadır, canı Lâ Mekân aleminde. O Lâ Mekân âlemi sa-

liklerin vehimlerinden üstündür, vehimlere sığmaz.”

O normalde cismi topraktadır. Yani dünyada yaşıyormuş gibi görünür. Dünyada yaşar, seninle beraber yer, seninle beraber içer, seninle beraber güler, seninle beraber koşar, seninle beraber…Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Ayşe annemizle yarışıyordu, koşu yapıyordu, koşuyordu. Kadınlar, adamlardan böyle bir şey istemeyen ha! Hadi herif, bir koşalım, kim kimi geçecek falan. Düşünebiliyor musunuz! Bir kadın kocasıyla koşuyor, düşünemiyorum! Sakın abes gelmesin, peygamberiniz yaptı, abes görürseniz şirke düşersiniz, küfre düşersiniz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetinden ve hayatından ne kadar uzak olduğumuzu anlayın. Sünnet olsun dahi bir sefer dahi olsa hayatınızda hiç koştunuz mu? Ya! Değil mi! Dil duruyor. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medine’de, ashabının önünde Hz. Aişe annemizle koşuyor ve bu enstantaneyi düşünün. Adamlar, bu sefer sizi kurtaramadım! Az önce kurtardıydım, bu sefer (Nafiz çok üzüldü ya, kafasını nasıl eğdi aşağı kurtulamadı diye.) Evet, cisme toprakta, herkes gibi yaşıyor, herkes gibi yiyor. Ben ne diyor, ben yerim, yani iftar ederim, uyurum ve cima ederim.

Hani üç tane sahabe, birisi ben dedi hiç yemeyeceğim, oruç tutacağım. Birisi dedi ki hiç uyumayacağım. Birisi de dedi ki hiç evlenmeyeceğim. Cebrail Aleyhisselam geldi, muhbirlik yaptı. Dedi üçü böyle düşündü, o üçü geldi, Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin huzuruna. Allah resulü dedi ki ben yerim, ben uyurum, ben cima ederim dedi. Evlenirim, nikahlanırım, size ne oluyor ki dedi. Cismi toprakta, zaten cisim toprağa ait, canı Lâ mekan âleminde. Yani maneviyatı, mekânsız, bak Lâ mekân deyince mekân yok. Mekânı yok. Şimdi bazen bunlar cahil veya küstah. Nerde oturuyorsun? Lâ mekânda! Be densiz, be küstah, be hayâsız! Sen nasıl böyle bir cevap verirsin! Senin daha birinci gökten haberin yok. Ne Lâ Mekândan bahsedeceksin sen! Senin daha burnunun ucundan haberin yok! Sen hangi mekânsızlıktan bahsediyorsun, sen daha taharetlenmesini bilmiyorsun! Hangi mekânsızlıktan bahsediyorsun sen! Bunlar iki cümle, ezberleyip kendilerinde dev aynasında gören daha doğrusu kendilerini şeytanın

aynasında gören insanlar, densiz. Allah muhafaza eylesin. Lâ mekân deyince bunu normalde dervişler bunun hayalini dahi kuramazlar. Çünkü bilmediğin şeyin hayalini kuramazsın. Senin daha manevi bir mekânın yok, mekânsızlığı nerden bileceksin. Daha manevi makamın yok, sen makamsızlığı nerden bileceksin. Senin daha bir esman yok, esmayı nerden bileceksin. Allah muhafaza eylesin. Bunlar normalde bir dervişin hayaline sığmayacak olan şeyler, Lâ mekân dediğinde. Sen hiç arş-ı alayı gördün mü ki lâmekâna ulaşacaksın! Bir arş-ı alayı gör! Sen bir arş-ı alada bir sofra kursunlar sana bakalım bir, daha nerede ama kendi kendini dev aynasında görüyor bunlar, daha doğrusu kendi kendilerini şeytan aynasında görüyor. Allah muhafaza eylesin. O Lâ Mekân denilince orda akıl fikir yok artık orda, orda düşünce, bilgi, ıvır zıvır yok, artık orda, öyle bir şey değil o. Allah muhafaza eylesin.

“ O La Mekân âlemi, vehmine gelen bir âlem olmadığı gibi hayaline de doğmaz.( Ne idrak edebilirsin ne tahayyül. Cennetteki ırmak, nasıl cennettekilerin hükmüne tabi ise mekan âlemiyle Lamekân alemi de o alemin hükmüne tabidir. Bu ilahi akıl kuşlarına ait olan bahsi kısa kes, bu sözden yüzünü çevir, sükût et. Doğrusunu Allah daha iyi bilir.”)

Bu normalde senin ne hayaline gelir ne idrakine gelir ne vehmine gelir. Vehim dediği düşünce. O senin hiçbir yerine gelmez, mümkün değil. O yüzden lâmekândan konuşma hiç. Allah muhafaza eylesin.

“Dostlar biz yine kuş, tacir ve Hindistan hikâyesine dönelim. Tacir

Hindistan’daki dudulara, dudusundan selam götürmeyi kabul etti.

Burda sonlandıralım. 1585’te son buldurduk. Önümüzdeki hafta Allah izin verir, Cenab-ı Hak müsaade ederse “Tacirin, kırda Hindistan dudularını görüp onlara dudusundan haber götürmesi”nden devam edeceğiz inşallah, Allah’tan bir şey gelmezse. Biraz konu aslında ağırdı böyle ne kadar kendimizce, dilimiz döndüğünce anlatabildiğimiz yere kadar anlatmaya çalıştık. Sürçü lisan ettiysek affola. Haklarınızı helal edin, inşallah önümüzdeki hafta burdan, kaldığımız yerden devam edeceğiz. El Fatiha maassalavat.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları