Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gününüzü, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i, hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip Hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Kur’an ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı sarılanlardan eylesin. Ümmet-i Muhammed’i ilimde, bilimde, fende, teknolojide ileriye gidip kâfirlere galip eylesin. Bu israil’i ve destekçilerini kahretsin, perişan eylesin. Hepsini de batırsın, güçlerini yok eylesin. islam dünyasında üstün ahlakla ahlaklandırdığı kullarından eylesin. Âmin. Ecmain. Konu Başlığı: 2060. beyitten devam edeceğiz. Konu başlığı da şu:
“Sıddîka’nın-Allah ondan razı olsun- “Bugünkü yağmurun sırrı neydi?”
diye sorması. Sıddîka’nın aşkı coşup edebe riayetle Peygamber’e sordu”
Hani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, bir sahabe vefat etmişti ve sahabe vefat ettiği gün, günlük güneşlik bir gündü ama Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, üzerine yağmur yağmış gibi ıslak bir şekilde geldi. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, üzerine yağmur yağmış bir şekilde gelince, hani hava güzel ve öbürkülerin hepsi de hani ıslanmadı, Hazreti Peygamber ıslandı. Konu buydu. Hazreti Peygamber’e sordu:
‘Ey şu varlığın hülâsası, vücudun zübdesi! Bugünkü yağmurun hikmeti neydi? Bu yağmur, rahmet yağmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi
yağıyordu? Pek yüce, pek azametli Allah’ın adaletinden miydi? Bu yağmur, bahara ait lütuflardan mıydı, yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu?”
Peygamber’e böyle sordu: “Ey şu varlığın hülasası!” insan, bütün varlıkların özü, yaratılmışların en seçkini olarak yaratılmıştır. Tabiri caizse, ahsen-i takvim üzerine yaratılmıştır insan. Bu yaratılmış bütün varlıkların en üstün noktasında, halife noktasında insan vardır. insanların içerisinde en yüksek derecede yaratılan da Hazreti Muhammedi Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem . O yüzden yaratılmışların zirvesinde Muhammed-i Mustafa vardır. Hem zahir olarak, hem batın olarak, hem mânâ itibariyle hem kemâlat itibariyle hem peygamberlik itibariyle en zirve noktadadır. Peygamberliğin hani zahiren insan şeklindeki ilk yaratılanı Âdem’dir ama peygamberlerin bu mânâda evveli çünkü ‘Âdem henüz yaratılmadan önce ben peygamberdim.’ der hadis-i şerifte; Âdem henüz yaratılmamışken ben peygamberdim der, henüz daha Âdem yok. O yüzden peygamberlerin evvelidir Muhammed-i Mustafa ve peygamberlerin de ahiridir, son peygamberdir. ‘Benden sonra ne bir nebi, ne bir resul, ne bir peygamber gelmeyecektir.’ demiştir hadis-i şerifte.
O yüzden kendini, yok işte kitap indirilmeyenlere şu denir yok kitap indirilmeyenlere bu denir, bu hadis-i şerif hepsine de cevap verir. O yüzden bir kimse ‘Ben nebiyim’ yok ‘ben işte peygamberim’ yok ‘ben resulüm’ diyorsa ya kâfirdir ya delidir. Bunu yıllar önce Evrenesoğlu için söylediydim, ortalık ayağa kalktıydı. Tekrar söylüyorum: Birisi ‘Ben nebiyim, ben resulüm, ben peygamberim.’ diyorsa ya delidir ya kâfirdir. ikisinden biri, başka bir şey değildir. Şimdi o peygamberlerin sonuçta sonuncusu, aynı zamanda evveli ve varlığın da hülasası, yani bütün varlıkların özü…Çünkü Hazreti Allah celle celâlühu, kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. O yarattığı şey, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v) ruhaniyeti ve nuraniyetiydi, ilk yaratılan. ilk yaratılan şey, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyetiydi. O yüzden Hazreti Ayşe annemiz diyor ki: “Ey şu varlığın hülasası!” Yani varlığın özü, yaratılmışların en seçkini manasında ve “Vücudun zübdesi…” Zübde, öz anlamına geliyor. Öz, bir şeyin özü. Yani normalde bir şeyin özü denilince, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, varlığın özü hükmünde. Tabii bunu Hazreti Pir, Hazreti Ayşe annemizin dilinden söylüyor bunu: “Ey vücudun zübdesi” dediğinde, bütün normalde vücut olarak, hani, Hazreti Pir’in de bir tarafı vahdet-i vücudun hatta daha ilerisindedir. Herkes vahdet-i vücudu Hazreti Muhyiddin ibni Arabi’nin eserlerinden çıkarımlar yaparak söyler. Hazreti Mevlana da böyle vahdet-i vücut lafını kullanmaz amma ve lakin, bu meselede bu fakirin tespiti, Muhyiddin ibni Arabi’den daha ileri derecede
konuşur. Burada da “vücudun zübdesi” dediğinde, bütün hani vahdet noktasındaki vücudu bir görüyor ve o vücudun zübdesi yani özü anlamında da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini görüyor.
Tabi vücudun bir zahir tarafı var, bir de batın tarafı var. Zahir tarafına baktığımızda biz zahiri, yani şehadet âlemi olarak görürüz. Şehadet âleminin de bu noktada zübdesi, Hazreti Muhammedi Mustafa’dır(s.a.v.) Bunun, mana âleminin de zübdesi Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem . Öyle olunca, yani varlığı biz sadece materyalist düşünceler gibi fiziksel olarak görmüyoruz. Sufiler varlığı sadece fiziksel olarak değerlendirmezler; bir şeyin bir de mânâ âlemi vardır. Varlığın üzerinde sufiler düşünürlerken zahiri düşündükleri gibi mana âlemini de düşünürler. Rüya bir mana âleminden kesittir örneğin, siz rüyayı zahirle bunu veyahut da hali zahirle tanımlamanız mümkün değil. “Bugünkü yağmurun hikmeti neydi? Bu yağmur rahmet yağmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi yağıyordu? Pek yüce, pek azametli Allah’ın adaletinden miydi?” Tabii burada yağmurun niteliği sorgulanıyor. Hani bunu Hazreti Ayşe annemiz, “Bugünkü yağmurun hikmeti neydi?” deyince, o günkü yağmurun bu manada niteliği sorgulanıyor. Yani demek ki yağmurun bir tarafı var: rahmet. Bir tarafı var: tehdit. Bir tarafı var: adalet. Yağmurun bir tarafı var, rahmet, yağmurun bir tarafı var tehdit, yağmurun bir tarafı da var adalet. Şimdi yağmura baktığımızda bizim o zaman farklı bir şey çıktı önümüze. Rahmet yağmuru mu, tehdit yağmuru mu, adalet yağmuru mu? Tabii bu normalde yağmura baktığımızda, hani rahmet olarak baktığımızda bereket diyoruz, eyvallah. işte uyarı-tehdit noktasında baktığımızda, bunu bir uyarı olarak göreceğiz veya normalde Cenab-ı Hakk’ın kahrının tecellisi olarak azap da olabilir. Sufiler, genel olarak tabiatta meydana gelen bu doğa olaylarını değişik yorumlamalarla yorumlarlar. Peki, bu değişik yorumlamalara onu götüren hadis-i şeriflerdir ama. Hani bir ara depremle alakalı Cübbeli bir laf söyledi, gitti içerde yattı. Aslında söylediği söz hadis-i şerifti. Ama depremin üzerine konuşunca, bu sefer içerde soluklandı. Oysa hani söylediği şey hadisti.
Hadis şu: “a-Bu ümmet dört şeyi adet haline getirdiği zaman dört felaketle karşılaşır. Zina mübah sayıldığı zaman depremler meydana gelir.(Cübbeli bunu söylemişti. Yani zinalar çoğaldı, o yüzden deprem oldu.” dedi. Deprem bir ceza hükmünde söylenince kodesi boyladı.) b-Hükümdarlar zulüm yaptıkları zaman yağmur yağmaz.(Bu sefer hükümdarlar zulüm edince, bu ama islam topraklarında, hükümdarlar zulmedince orda ne oluyormuş? Kıtlık oluyormuş. Yağmur yağması kıtlığı önlemez, bu da ayrı bir meseledir.) c-Zekât, yani sadakalar eda edilmediği zaman mallar helak olur. (Yani bir kimse zekât vermeye muktedir, zekât vermeye muktedir olduğu hâlde
zekâtını vermiyor! Müslümansa onun da başına dert, gam, kasavet ve sıkıntılar gelir. Müslüman değilse onlar zaten sorumlu değil zaten.) d-Dördüncüsü zimmilerin, yani gayrimüslim vatandaşların hukuku çiğnendiği zaman, devlet müşriklerin eline geçer diyor. Hadis-i şerif, enteresan, bakın, islam devletinde müşriklerin hakkını ve hukukunu da korumak zorundasınız. Korumazsanız, diyor ki devlet müşriklerin eline geçer. Deylemi’den bu. Yine Müslim’den bir hadis-i şerif: “Kıtlık senesi, yağmurun yağmadığı sene değildir. Fakat kıtlık senesinde yağmur yağdırılır; yağdırılır da yeryüzü hiç nebat bitirmez. Asıl kıtlık budur. Yağmur yağar ama o yağmurdan nebatlar bitmez. Yine insanlar üzerine kıldan yapılmış evlerin dışında hiçbir evin akmaksızın engel olamadığı yağmur yağmadan kıyamet kopmaz.” Demek ki öyle bir yağmur yağacak, kıldan yapılmış evlerin içerisine akmayacak. Yani bütün kıldan yapılmış evlerin içerisine de yağmur yağacak. Demek ki önceden bir tek kıldan yapılmış yani bu keçe evler var ya Türklerin, o evlerin içerisine yağmur girmiyormuş. Demek onların da içine yağmur girecek. Şimdi böyle olunca sufiler deprem olaylarının üzerinde, depremler, doğa felaketleri, doğanın kendi içerisindeki bu çalışmasından kendilerince pay çıkarırlar. işte kasırga, ne bileyim lodos, esiyor ya şimdi, bir doğa olayı diyoruz, öyle değil mi? Bundan sufiler kendilerince farklı pay çıkarırlar, farklı düşünürler. Gündüzün ani kararması…
Tabii benimki normalde gözlerimde sıkıntı varmış. Ben Şeyh Efendi vefat ettikten sonra bakıyorum hep puslu, hep puslu… Diyorum, “Mübarek öldü, her yer puslu,” diyorum içimden. Allah’ım diyorum, yani bana böyle bir temelli ben karardım, içim karardı, diyorum ki, “Ya bu dünyanın nesi var ki? Mübarek öldü, her yer karardı,” diyorum kendimce. O arada da başım müthiş ağrıyor. işte doktora gittim. Doktor dedi ki, “Gözlük sana vermemiz lazım, gözler gitmiş.” iyi, neyse gittim bir gözlükçüye. Ondan sonra o da beni tanıyor. işte uzak-yakın bir yere istiyorum, sohbetlerde kullanabileyim. Dedi ki önce güneş gözlüğünü yapabilirim, sonrasını birkaç gün sonra yapayım. iyi dedim ben. Neyse, güneş gözlüğünü yaptı bu. Yaz işte, dedim, yollara da gidiyorum ben, o yüzden dedim hani böyle bir güneş gözlüğü de lazım. Yaptı güneş gözlüğünü. Gözlükçüde taktım, dışarı çıktım, hiç öyle puslu değilmiş. Dedim acaba ben mi yanıldım? Bir iki gün sonra mı ne, normal gözlüğü de yaptı, taktım çıktım dışarı, ortalık apaydınlıkmış. Bana karanlık geliyormuş, gözüm görmediğinden dolayı. Ama şimdi, normalde, hani gündüzün kararması, gecenin ışıması…Bu sana da öyle gelebilir ama bunların hepsinin de manada bir işareti vardır. Yani gündüzdür, gündüz sana karanlık gelir. Sen gözlük de taksan, değiştirsen de gündüzün karanlığını yaşarsın. Sana karanlıktır. Gecedir, karanlıktır ama sen
gecenin aydınlığını yaşarsın. Bunu ister tabiat olayı olarak gör, ister hal olarak gör, bunların üzerinden sufiler kendilerine pay çıkarırlar. işte su baskınları, yere batmalar, depremler…Ondan sonra bunlar Cenab-ı Hakk’ın tabiri caizse Kahhar ismi şerifinin, Cabbar ismi şerifinin tecelliyatlarıdır. O zaman yağmur, bir taraftan bakarsak nedir? Hani soruyor ya Hazreti Ayşe annemiz: “Bu yağmur, hikmet yağmuru muydu? Yoksa tehdit miydi?” diyor. “Yoksa Allah’ın azameti, kudretini gösterdiği adaletinden miydi?” diyor. O zaman yağmurun bir tarafı vardır. Böylece hem Cenab-ı Hak gazap eder hem de onunla adalet eder. “Yoksa bu yağmur bahara ait lütuflardan mıydı? Yoksa afetlere dolu güz yağmuru muydu?”
Yani bu işin bahar yağmurları var normalde işte bütün dünya arzına neşvü neva eder, otlar, nebavatlar biter, ağaçlar meyveler verir, sebzeler ondan sonra çıkar. Harika! Ama bir de insanın üzerindeki manevi olarak bahar yağmuru vardır. O zaman rahmet olarak gönlü yeşerir onun. O zaman normalde kalbi bereketlenir, lütuflanır, ikramlanır. O kimsenin üzerinde bahar yağmuru nedir? O imandır, islamdır ve ihsandır. O kimsenin üzerine tecelli edince, o zaman o kimse neşvü neva bulur. Bir de güz yağmurları vardır. Güz yağmuru nedir? Zorluktur, çiledir, sıkıntıdır. Gam ve kasavettir. Bunlar da bunların geçici halleridir. Bunların hiçbirisi de kalıcı değildir. Güz dediği, kıştır. Kış yağmurundan sonra muhakkak ki bahar gelecektir. Muhakkak ki aydınlanacaktır ortalık. O yüzden normalde sufiler, bu yağmurlar ve diğer doğa olayları üzerinden Allah’ın azametini, Allah’ın bu noktada sıfatlarının tecelliyatını normalde görürler kendilerince. Ayeti kerimede A’raf Suresi 57’de: “O, rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderendir. Nihayet o ağır bulutları yüklenince, onu ölü bir beldeye göndeririz de oraya su indiririz ve onunla her türlü meyveyi çıkarırız.” Yani bu ayeti kerimeye baktığımızda, Allah’ın rahmetini canlandırdığı bir enstantanedir. Rüzgar, görevlidir, o ne yapar? Yağmuru alır, getirir, o beldeleri sular. O beldelerde nebat, neşvü neva bulur. Bu, işin baktığımızda zahir tarafı. Bu işin bir de batın tarafı var. Sen bir, Kur’an ve sünnet dairesinde bir sohbete gidersin, bir zikrullaha oturursun, sen o yağmurlara, berekete, lütfa ikrama mazhar olursun. Ayeti kerimenin zahirine bakacak olursak, o zaman o ayet-i kerime bize yağmurları anlatır, o yağmurla her şeyin bereketlendiğini anlatır. Meselenin batınına bakacak olursak, o zaman iman, islam ve ihsan bahar yağmuru gibidir. Bir insanın ölü kalbi dirilir, zikrullaha girersin, zikrullah halakasında oturursun, ölü kalbin dirilir senin. “Zikredenle zikretmeyen arasındaki farkı söyleyeyim mi?”, “Söyle”, “ Zikredenler neşvü neva bulmuş, hani canlı, diridirler. Zikretmeyenler ölü gibidirler.
işte sen zikrullah halakasına oturunca, o rahmetli, o bereketli yağmurlara mazhar oldun. O Kur’ana, sünnete tabi olursan, o islama, o ihsana mazhar oldun. Ama yok öyle değil ise o zaman normalde sen ondan uzak durdun. Çünkü yine hadis-i şerifte Müslim’de geçiriyor: ‘Yağmur Allah’ın bir rahmetidir, onunla mübarek kılındığınız için yağmuru görünce rahmeti anın.’ Biz buna zahiren baktığımızda yağmur yağdı bugün, kar da yağdı, muhteşem, rahmet, bereket, lütuf olarak görüyoruz zahiren. Öyle değil mi? Evet, sen de bir zikrullah halakasına oturdun, bir ilim sofrasına oturdun, sen normalde Kur’an ve Sünnet sofrasına oturdun, o zaman o yağmur senin için bir rahmet oldu Allah’tan sana, bir lütuf oldu, bir ikram oldu, bir ihsan oldu. O zaman sen ona mazhar olunca da Allah’ı zikret, Allah’ın bir rahmetine, bir lütfuna, ikramına, ihsanına mazhar olduğunun hamdini yap, onun şükrünü yap. E o zaman bazen yağmurlar da azap verir mi? Verir. Bu da nedir? Adalettir. E gökten şiddetli yağmur yağıp taş binalar hariç bütün kerpiç evler yıkılmadıkça kıyamet kopmaz. Bak normalde imam-ı Hanbel almış bu hadis-i şerifi. Yani bütün o kadar şiddetli yağmur yağacak ki taş binalar hariç bütün kerpiç evler yıkılacak. Peki, yağmur yağıyor, bütün kerpiç evler yıkılıyor, kimler kalıyor? Taş evler kalıyor. Demek ki bazen çile, sıkıntı olur yağmur. Sen böyle sağlam bir binaya, iman binasına sahip değilsen yıkılır gidersin. Neden yağmur bir taraftan sana çile oldu, sıkıntı gibi geldi. O yüzden dervişlerin öyle bir zamanları olur, sıkıntılı bir imtihanlara tutulurlar, gam, keder, hastalık işte, işten, aştan, eşten, çocuktan. Normalde bunun gibi dünyevi meşakkatler o kimseye çöker: ‘Yapamadım, edemedim, o olmadı, bu olmadı’ imtihanlar derken bir kısmı bu imtihanların altında ezilir, yıkılır gider, yerle yeksan olur, heva hevesine düşer, kendi heva ve hevesini ilah edinir, kendince günah-ı kebairlere düşer. Günahı kebairi günah-ı kebair gibi görmez veyahut da bir kimse şaşılaşır, doğruyu eğriyi görmez. Başına gelen sıkıntılar, başına gelen hadiseler onu yorar. Yorulunca yoldan çıkar veyahut da zenginleşir, azar, yoldan çıkar veyahut da böyle daha önce dost olarak gördüğü insanlardan uzaklaşır, kendini bir havalara katar, kendi kendine bir triplere katar.
Böylece ne olur? Yıkılır onun iman evi, yıkılır onun islam evi, yıkılır onun ihsan evi, yıkılır onun sufilik evi, yıkılır onun bütün her şeyi, zahiren ayakta durmuş olsa bile, yıkılır. Ona bakarsın, zahiren ayaktadır ama gerçekte yıkılmıştır. Hani “zikir yapılan evle zikir yapılmayan evin arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulullah! Zikir yapılan ev yıkıntı da olsa mamurdur, zikir yapılmayan ev mamur olsa da yıkıntıdır.” Mamur olsa da yıkıntıdır. O zaman aradaki fark bu. işte o zaman meselede yağmurlar bazen azap mıdır? Evet. Veyahut da bir kimse bir sufi yola girer, oradaki
lütfa, ikrama, ihsana mazhar olur, şımarır, onu kendinden görür. Bir hal yaşar, kendinden görür, bir rüya görür, kendinden görür onu. Şımarır, kendince bir şey zanneder. Etrafa ahkam kesmeye çalışır. Heva hevesine düşer, kendi benliğine düşer, kendince benliğinden benliğine doğru yürür. Aman herkes beni sevsin, bana itaat etsin diye bakar, kendine hizmet ettirmeye kalkar. Sorsan kendine hizmet ettirmiyordur, arkadaşlar onu yapmışlardır kendileri. Andırmışsındır sen onu yapmışlardır, öyle demez. Yolu istismar eder, çevresi de o istismara çanak tutar. Yıkılır adam! Adamın manası kalmaz, maneviyatı kalmaz. Bunu Üstad bilir, dervişler bilmez onu. O mesela o tip insanlar hala daha eski maneviyatlarının devam ettiği gibi süslü, ne o, süslü dolaşırlar, sükse yaparlar, öyle konuşurlar. Aslında bir şey kalmamıştır onda. Neden o istismar etti çünkü. istismar ettiği için bir şey kalmaz. Yol hakiki ise, yol Kur’an ve sünnet dairesinde ise, yolu istismar eden bir kimsenin üzerinde bir şey kalmaz, hal de kalmaz, rüya da kalmaz. Onun kalbi ilham da almaz. Bakın onun kalbi ilham da almaz.
Yolda yürüme işaretleri vardır. Mesela rüyadır, mesela haldir, mesela o kimsenin kalbine gelen ilhamdır. Doğrudur yani. Mesela o kimsenin böyle hani üstadın çizgisinde yürümedi. Bunlar yol işaretidir. Bir kimsede bunlar kalmadıysa onda maneviyat kalmamıştır. O yüzden bunlar normalde içsel alemde bilinir, şimdi üstat da bilir onu, üstadın seslenmemesi, susması, onun toparlanmasına zaman vermesidir. Sohbet eder üstat, anlatır, vartaları anlatır, nerede vartaya düşüleceğini anlatır. Nerede sıkıntıya düşüreceğini anlatır. Ordan derviş kendi üzerine alır, onun üzerine bir şey söylersen o zaman onda yıkıntı olur ama üstat söyler. ‘Sigara içmeyin.’ Üstat söyler, ‘namazlarınızı geciktirmeyin.’ Üstat söyler, ‘virtlerinizi çekin. Üstat söyler, ‘kendi nefsinize oynamayın.’ Üstat söyler, ‘tribünlere oynamayın.’ Üstat söyler, ‘etrafınıza zarar vermeyin.’ Üstat söyler, ‘eşlerinize zarar vermeyin, kadın erkek.’ Üstat söyler, ‘çocuklarınıza zarar vermeyin.’ Üstat söyler, nasihat eder, anlatır, yolda nasıl durulacağı anlatır, yolda sıkıntıların neler olacağını anlatır, sıkıntılara karşı onların tedavisini anlatır. Başına işte eşinden sıkıntı geldi, sabret. Eşine güzel muamele ederekten o sıkıntıyı atlatmaya çalış. Çocuğundan imtihan olursun, çocuğuna güzel islami terbiye ver. Ona doğruyu anlat, ona tebliğ et. Yine sıkıntı yaşayabilirsin. Üstat sana yoldaki, yoldaki kedi gözlerini yoldaki işaretleri anlatır sana; bunu yapma, bunu etme, bunu söyleme, böyle davranma gibi. O zaman normalde işin manevi tarafı yağmur o kimseye yağdı ama o kimse şımardı yağan yağmurdan. Onu kendinden gördü bir tarlayı ekti, tarlaya tohumu da attı, dedi ki ya bir güzel yağmur yağsa da hani tohumlar yeşerse. Yağmur yağdı, çok yağdı, tohumlar çürüdü içerde. Yağmurdan çürüdü. Çok yağdı, ama bitmedi bitki. O zaman
o kimse kendi kendine soracak. Hani bir adam video çekmiş, “Bu,” diyor, “yanı başımdaki tarla. Namaz yok, abdest yok,” diyor. “Her akşam içer,” diyor. “Ben namazımda, abdestimdeyim,” diyor, “benim tarlada olmadı,” diyor hiçbir mahsul, “bunda oldu” diyor. Adam video çekmiş bunu. Ben de kendi kendime o videoyu izledim, dedim ki: “Ya, işe bak sen! Namaz kıldım, oruç tuttum diye benim de mahsul olsun diye bekliyor.” Yani, namazı, orucu mahsule bağlamış. Allah muhafaza eylesin, âmin. O yüzden öyle zamanlar olur ki, o kimsenin islam’ı, o kimsenin imanı, o kimsenin takvası, o kimsenin Üstada bağlılığı sağlam ise, o yağan yağmurdan, esen rüzgârdan, o depremden, selden, felaketten, kasırgadan fazla etkilenmez, yoluna devam eder. O, işine devam eder. Ama yok, imanı, islam’ı, ihsanı, bağlılığı tam değil ise, evet, üflemekle yıkılır. Üflemekle yıkılır, kasırgaya bile ihtiyaç yok. “Peygamber dedi ki”( cevap veriyor Hazreti Peygamber(s.a.v.):
“Peygamber dedi ki: ‘Bu yağmur, musibetler yüzünden insanın gön-
lüne çöken gamı yatıştırmak için yağıyordu.”
Bu, manevi bir yağmurdu. Yağmurun manevi tesirlerinden bahseden hadis-i şeriflerde, hani bazen rahmet, bazen musibet olarak aktardık ya bunu. Ama buna baktığımızda, başka bir gözle de baktığımızda, musibet gibi olsa da rahmet gibi olsa da, bu her iki durumda da akıllı insanlar için, maneviyatlı insanlar için hikmet vardır. Çünkü yağmur bu manada, hani bu gözle bakılırsa hep rahmettir. Yağmurun üzerinden gadap da gelse rahmettir, kahır da gelse rahmettir, celaliyet de gelse rahmettir, cemaliyet de gelse rahmettir. Yağmuru o zaman ister zahiri yağmur olarak görelim, ister manevi olarak görelim, her iki tarafta da onu rahmet olarak görmeliyiz. Ve öyle bir rahmet ki gönüldeki gamı yatıştırır; öyle bir rahmet ki kederi yatıştırır; öyle bir rahmettir ki imtihanlara karşı seni metin bir kale yapar; öyle bir rahmettir ki normalde ümidinin yıkılacağı anda yeniden ümit ağacı yeşerir, ümit yıkılmadan. O yüzden normalde bir kimsenin, ben rahmet olarak görürüm bunu çünkü bir mürşid-i kamile intisap etmesi, orada yol yürümesi, en büyük rahmet budur, en derinlemesine rahmet budur. Eğer ki bir kimse bir mürşidin elinden tuttuysa, o maddi manevi rahmete nail olmuştur. Çünkü hani hadisler var ya velilerle alakalı, abdallarla alakalı, hani o abdallar, hani onları tarif ederken Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: “Arz onlar sebebiyle ayaktadır, onlar sebebiyle yağmura mazharsınız, onlar sebebiyle yardıma mazharsınız” der. Demek ki o kimse bir velinin, bir mürşid-i kamilin sofrasına oturunca ne yaptı? O ayakta durdu. Bunu normalde işin bâtın tarafına bakıyorum; zahiren, “Arz onlar sebebiyle ayakta durdu.” Sen eşref-i mahlukatın, âlemin zübdesisin ve halifesisin.
O zaman sen o mürşid-i kamilin, mürşid-i kamilin sebebiyle ayaktasın. Ve sıra dağlar gibi imanda, islam’da, ihsanda, takvada, dervişlikte duruyorsan isen o zaman o mürşidin üzerinden yağan rahmetle, onun vesilesiyle ayaktasın ve onlar sebebiyle sen manevi rahmete, manevi yağmurlara mazharsın, manevi tecelliyatlara mazharsın ve onlar sebebiyle Cenab-ı Hak sana yardım ediyor. O mürşid-i kamilin himmeti, bereketi, lütfu, Cenab-ı Hak onun üzerinden sana yardım ediyor. Sen yardıma mazharsan sebebi o mürşid-i kamil, o velidir sebebi çünkü hadis-i şerifte: “Onlar sebebiyle yardıma mazharsınız.” der. Yine başka bir hadis-i şerifte de, hani: “Şam ehli arasındadır bunlar.” Şam ehli ya… Avrupa’da arama. Öyle olsaydı, “Bu mürşid-i kamiller dünyanın her tarafında” derdi. Öyle dememiş hadis-i şerifte, “Şam ehli,” demiş. Şam ehli deyince, çok özür dilerim, hakaretvari bir şey olmasın, yani Mekke, Medine’de dememiş. Bu velilerle alakalı, mürşid-i kamillerle alakalı Şam diyarını göstermiş hadis-i şerifte. Yani siz Şam diyârı deyince, Özbekistan’da mürşid-i kamil arama. Rusya’da mürşid-i kamil arama. Amerika’da mürşid-i kamil arama. ingiltere’de mürşid-i kamil arama. Hadis, “Şam ehli” diyor. Yine orda diyor ki: “Onlar sebebiyle rızka mazhar olursunuz.” Onlar sebebiyle…O zaman rızka mazhar olmanın bir zâhir tarafı var, bir de bâtın tarafı var. Ben zâhir tarafını aldım, kenara koydum. Benim işim değil orası. Ben işin batın tarafına bakıyorum manevi rızık Allah’ı bilme, Allah’ı tanımadır. O zaman onlar sebebiyle siz Allah’ı tanır Allah’ı bilirsiniz. Devam ediyoruz:
“Eğer Ademoğlu o keder ateşi içinde kalıp duraydı ziyadesiyle harap
olur, eksikliğe düşerdi.”
Yani, o rahmet yağmuru olmamış olsaydı, o rahmet bereketi olmamış olsaydı, o kimse manevi rahmetlere, bereketlere nail olmamış olsaydı, o kimse keder ateşinde yanar giderdi ve o üzüntüleri, kederleri bitmeyecek zanneder, maddi-manevi çöküşe geçerdi. Şimdi bir kimse, üzerindeki o kederi, sıkıntıyı, üzüntüleri, problemleri “Geçmeyecek bunlar” diye düşünürse, o kimse tabiri caizse manevi bir çöküş yaşar. Hani bugünkü şeyde, tıp dilinde ruhsal çöküntü mü diyorlar? Nerde doktor? Majör depresyon. Ne demek bu? Ağır çöküntü hissi. Sen lazımsın bize bak, bir an önce gel buralara. Rabbim tez zamanda tekrar Bursa’ya gelmesine vesile eylesin. Amin, ecmain. Döneceğiz böyle, soruları kime soracağız sonra? Adam psikiyatri okuyacaktı çünkü, ondan sonra dedim: “Oğlum, sen uğraşma bunlarla. Bir hayli varız çünkü; sıraya gireceğiz.” Yani bütün dergâh sırada, bütün dergâh deli çünkü bizde. Var mı akıllı olanınız içinizde? Yokmuş, hamdolsun. Şimdi o kimse, normalde öyle insanlar vardır; mesela intihara koşarlar onlar. Salar yakasını, adam iflas eder, yakasını salar adam. Borç orda duruyor; sanki borcu
onun. Çökmüş adam, “Ödenmez.” diye düşünür. Hastalığı, “Geçmez.” olarak düşünür. Sıkıntıyı, derdi, problemi, “Bitmez.” diye düşünür. Böyle düşünen kimse, sonuçta kendisini tükenmişlik sendromuna atar, ruhsal çöküntü yaşar. Bugünkü tabirle öyle derler genelde, manevi çöküntü yaşar. O manevi çöküntü ile kendisini keder deryasına atar, gam deryasına atar ve o kederden, o gamdan, o sıkıntı deryasından bir türlü başını kaldırmaz; hep kendisini orada tutar. Onun için artık böyle yaşama ümidi yoktur, onun için onlardan kurtulma ümidi yoktur. Oysa bu dünya denilen mihnethanede bitmeyen dert yoktur, bitmeyen çile yoktur, bitmeyen sıkıntı yoktur, geçmeyen hastalık yoktur. Her şey bu dünyada geçip bitmeye mahkûmdur. Mutluluk da dahildir buna, sevinç de dahildir, zevk de dahildir, rahatlık da dahildir buna. Bu dünyada geçici olmayan hiçbir şey yoktur. Bu dünyada her şey geçicidir. O yüzden bugün gamlanırsın, yarın sevinirsin. Bugün ümidin kalmaz, ertesi gün ümitlenirsin. Bu, normalde böyle düşünmeyen bir kimse; sufi de değildir zaten. Sufi için o sıkıntılar, o problemler, o hastalıklar, o imtihanlar; sufi için kâr etme yeridir.
Ben bazen derim ya, “Geçmeyen bir hastalığın var, o hastalıktan öldün, şehit hükmündesin. O hastalığa kahır, bela okuma; barış onunla.” Hani hadis-i şerifte dedi ya, “Karın ağrısından ölen şehittir, vebadan ölen şehittir, baş ağrısından ölen şehittir.” Yani bir sıkıntının, bir hastalığın üzerinden ölen şehittir. Ya sen o hastalığa nasıl kızacaksın o zaman? Hastalığa kızma. Bakın, sufinin bakış açısı değişti. Sufi, bu bakış açısına gelirken geldiği yer yine hadis-i şerif. Sufiler, bu ölçüleri koyarlarken kendilerine, bu bakış açısını koyarken, onun hakkında bir hadis olması lazım, onun hakkında bir ayet-i kerime olması lazım. Buhârî’de ve Müslim’de geçen hadis-i şeriftir bu: “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar. Sufi, başına gelen yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, gam, sıkıntı; ayağına batan diken, sırtına yediği hançer, bağrına yediği hançer; arkadaşından, eşinden, hanımından, çocuklarından gelen hançer; çocukları terk etti, eşi terk etti, çocukları kovdu, eşi kovdu, şu kovdu, bu kovdu, o onla irtibatını kesti, bu bunla irtibatını kesti. Neden? Dervişliğinden dolayı. Bunların hepsine baktığında, sufi için en azı, en azı hata ve kusurlarından arınmadır. Bir çıt üstü, makam sahibi olmaktır; merâtib geçmektir. Bir çıt üstü de Cenâb-ı Hak ondan razıymış. Allah razı olmuştur ondan. Razılık makamına yürür o kimse. Başına gelen musibete, hastalığa, gama, kedere; başına gelen herhangi bir sıkıntıya o kimse bakarken, o razılık makamına doğru yürüyordur. isyan etmeyecek.
Gam, kedere, hüzne düştüğünde isyan etmeyecek. Bir hastalığa düştüğünde isyan etmeyecek. Birisi ayağına bastı, isyan etmeyecek. En yakınındaki arkadaşı onu hançerledi, isyan etmeyecek. En yakınım dediği kimse sırtına vurdu hançeri, isyan etmeyecek. Hatta göğsüne batırdı, gözünün içine baka baka, isyan etmeyecek. En dostum dediği kimse aramadı, sormadı, bakmadı, etmedi, isyan etmeyecek. Bütün başına gelen olumsuz ve olumlu ne var ise hepsine hikmet gözüyle bakacak. Olumsuzsa o olumsuzluğu hoş karşılayacak: “Hatalarım, kusurlarım affoluyor; yanlışlıklarım affoluyor. “Ben çok günahkâr bir insanım, ben çok günahkâr olduğum için benim başımda gam, keder, sıkıntı, problem eksik olmaz.” diyecek. Sakın kendini velilerden görme, sakın kendini makam atlıyormuş olanlardan görme. Burda da yanılırsın. Sakın şunu yapma: “Hamdolsun velilik, hastalığı bunlar. Demek ki makam atlıyoruz ki bunları yaşıyoruz.” Deme bunları. Hayır, diyecek olduğun şey şu: “Ben çok günahkârım, ben çok kusurluyum, ben çok hatalıyım. O yüzden benim başıma bu sıkıntılar geliyor. O yüzden benim başımdan hastalık eksik olmaz, benim başımdan gam eksik olmaz, benim yüreğimden keder eksik olmaz, benim içimden tasa eksik olmaz, bende yorgunluk eksik olmaz. Bu sefer o kimse, ben düz yolda yürürken ayağımı taş alır, ben muhallebi yerken dişim kırılır…Bunu normalde o kimse kendi hatasına ve günahına vuracak onu. Dışardaki kimseler de şöyle der: “Ya dosdoğru derviş olsaydı hasta olmazdı. Dosdoğru derviş olsaydı, eşi ona böyle yapmazdı. Ulan dosdoğru bir derviş olsaydı, eşi onu evden kovar mıydı? Kovmazdı. Yani dosdoğru bir derviş olmuş olsaydı, çocukları ona bakar bakardı. Neden bakmıyorlar? O, çünkü dosdoğru bir derviş değil.” Etraf böyle görür, böyle laf üretir. Oysa sen kendi iç âleminde şöyle diyeceksin: “Benim günahım çok. Bunlar benim günahıma kefaret. Eşin seni adam yerine koymadı, günahına kefaret. Eşin seni kadın yerine koymadı, günahına kefaret. Günahına kefaret. Öyle göreceksin. Bir dertle karşılaştın, günahına kefaret. Bir olmayacak bir sıkıntı yaşadın, günahına kefaret. Bunu böyle görürse, o zaman başına gelen her şeyde hikmet vardır Sufiler işin bâtın tarafındadır; hikmet vardır onda. Der ki: “Hikmet var bunda.” Bu şu demek değildir: Hastalıkla mücadele etmeyecek, edecek. Sıkıntıyla mücadele etmeyecek, edecek. Bunlarla mücadele edecek ama onda hikmet görecek. O yüzden o, eğer bir insanın üzerinde kederlerden, sıkıntılardan, problemlerden dolayı o kimse kendini sadece gamda, kederde, tasada görürse, onun maddi ve manevi bağı kesilir. O kimse hiçbir işin ucundan tutmaz. O bu konuda mücadele etmez. Buradan kurtulması gerekir onun. O yüzden o, peygamberin ağzıyla dua edecek: “Allah’ım, kederden, üzüntüden, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım. Âmin.
Allah’ım, kederden, üzüntüden, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım. Âmin. Allah’ım, kederden, üzüntüden, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım. Âmin, ecmain. Demek ki insanların üzerinde manevi veya maddi olarak gelecek olan hadiselerin, bakın tekrar bunların hepsi de manevîdir. O zaman bunların hepsi de geçicidir ve kendini bu duayla yeniden neşvünema olman için dua et. Yeniden dirilmen, derlenip toparlanman için dua et.
“O anda bu dünya harap olurdu, insanların içlerinde hırs kalmazdı.”
Eğer ki bu keder, gam, kasavet, bir kimsenin üzerinde devamlı olur, o kimse hareket etmez hâle gelir, hiçbir şey yapmayacak olursa, o zaman bu dünya harap olurdu. insanların içlerinde hırs kalmazdı. insanlar, üzüntü keder içerisinde kalaydı ve o dünyayı ihya etmek, yeni gelişmelere açık olmak, dünyayı mamur hâle getirmek gibi bir dertleri olmazdı insanların, bugünkü Müslümanların olmadığı gibi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri: “Tembellikten sana sığınırım.” derken, bugünkü Müslümanlar tembel. ilimde tembel, fende tembel, teknolojide tembel, bilgide tembel, çalışmakta tembel, yeni gelişmelere açık olmakta tembel, tembel.
Bugünkü Müslümanlar, dinlerini tecdit etmede, yani yenilemede tembel. Yeni içtihatlar yapmakta tembel, yeni içtihatlar geliştirmekte tembel. Âyet-i kerimede muhkem olmayan, müteşâbih âyet-i kerimelere yeni manalar yüklemekte tembel. Çalışmıyorlar. Biz şunu yapıyoruz: “Ya Rabbi, Benî israil devletini kahreyle. Âmin.” Onu kahretmek için çalışmamız yok bizim ama onu kahretmek için herhangi bir gelişmemiz yok. Ama biz Cenâb-ı Hak gökten meleklerini indirsin, israil’i batırsın…Biz onu bekliyoruz. Bu çok acı bir şey, benzetmek istemem ama Musa’nın kavmi gibiyiz biz. Hani karşıda Calut var. Calut’a karşı savaşmayı kimse göze alamıyor. Devasa makine Calut, savaş makinesi gibi bugünün. Musa’nın kavmi diyor ki: “Sen Rabbine dua et, bunlar helak olsunlar. Biz savaşıcı değiliz. Biz savaşıcı değiliz, sen git Cenab-ı Hak’ka dua et, sen git tabiri caizse Allah’ınla beraber bunlarla savaş. Biz savaşmayacağız.” diyorlar. Sonra Davut gelip Calut’u yıkıyor. Müslümanlar da şimdi çalışmıyorlar; hacısı çalışmıyor, hocası çalışmıyor, diyanetçisi çalışmıyor, ilahiyatçısı çalışmıyor, fencisi çalışmıyor, kimyacısı çalışmıyor, matematikçisi çalışmıyor. Çalışmıyor! Fakiri de çalışmıyor. Orta ölçeklisi de çalışmıyor, tembel Müslümanlar! Müslümanlar fedakarlık etmiyorlar. Tembel Müslümanlar. Oturuyoruz biz, boş boş şeyleri tartışıyoruz. Sakalı kaç karış olacak! Şalvarı kaç metreden olacak, cübbesi nereye kadar uzun olacak, kısa olacak, sarığı ne kadar uzun olacak, kısa olacak? Adam oturmuş, benim bıyığımı eleştireceğim diye uğraşıyor. Dudaklarının içerisine giriyor
bıyıkları, sünnette yok, diyor. Ben de cevap yazıyorum: “Darü’l harpte bıyıkları kısaltmak yoktur, uzatmak vardır; düşmana korku vermek vardır.” diyorum. “Burası darü’l harp mı?” diyor. Mevcut kitapları okumaktan tembeliz biz. Dinimizi öğrenmekte de tembeliz. Adam sohbeti dinlemiyor. “Bu koltuk ne?” diyor. Yıllardan beri bununla karşılaşıyorum. Mübarek, dinle. Dinlediğinle alakalı bir söz söyle. Yok!
E, koca adam imamdı; herkes biliyordu. Adam dedi ki: “Başına acayip garayip bir şey koymuş.” Acayip garayip bir şey koyduğum şey sarık. Sonra yüzüne söyledim: “Benimle helalleşmeden ölme.” dedim. Çünkü hadiste sabit olan sarığa sen “Acayip garayip bir şey dedin.” dedim. “Tecdid-i iman, tecdid-i nikah gerekti sana.” dedim. Bir de benimle helalleşmek gerekiyor. Benimle helalleşmeden ölme dedim. Öldü! Müslümanlar ne yazık ki kaybetmişler. Yani bunu böyle bir de sufiliğin arkasına sığınaraktan söylüyorlar. Yok, canım kardeşim; zekat vermek bütün Müslümanlara farz. Zekat verme noktasına gelmek zorundasın. Çalışacaksın o zaman. Hacca gitmek bütün Müslümanlara farz. Çalışacaksın; hac parasını tamam edeceksin, hacca gideceksin. Sen o farzı yerine getirmek için mücadele edeceksin. ilim Müslümana farz. Sen o ABD’nin o uçak gemisini batıracak elektroniği tespit et. O elektroniği bul, o manyetik elektriği bul; uçak gemisini hareket edemez hale getir. Çünkü ayet-i kerimede diyor ki: “Onlara bir ses geldi, dona kaldılar.” diyor. Bir ses, bütün hepsi donakaldı; dondu kaldı, hareket edemedi. Ayakta kalan ayakta kaldı, yatan yattığı yerde kaldı. Vücutları düpdüzgün duruyor ama her şey donakaldı. Ayet-i kerime bu. Ya islam dünyası, otur bunun üzerinde tefekkür et! “Ben nasıl bir manyetik alan oluştururum da nasıl bir manyetik alan oluşturulur, nasıl bir ses oluşturulur, bu uçak gemisi ve içindekiler dona kalır? Ayet var: ses! Ayet var, ışın. Ayet var. Ayet var: Belkıs’ın tahtı şak diye geldi. Tahtıyla beraber geldi. Ayet var! Ve Süleyman’ın mucizesi…Süleyman’ın değil, yanındakinin mucizesi; yanındakinin kerameti! Süleyman dedi ki: “Kim Belkıs’ı buraya getirebilir?” Yanındaki dedi ki: “Ben kendisini değil, tahtıyla beraber getiririm.” “E, getir o zaman.” dedi. Belkıs, tahtıyla beraber geldi Süleyman’ın önüne. islam dünyası buna tefekkür etsin. islam dünyası buna tefekkür etmiyor. Adam, “Öldüğünde ölen eşiyle cinsel ilişkiye girer mi, girmez mi?” onu tefekkür ediyor! islam dünyası, sakalın ne kadar uzun olacağını tefekkür ediyor! islam dünyası, sarık bir karış mı, iki karış mı arkadan geçecek ona bakıyor. Arkasından ne kadar sallanmış! Ha birisi kısa bırakmış. “Sen kısa bırakamazsın, bir karış.” diyor bu. “iki karış bırakacaksın.” diyor.
Hani var ya, Ramazan’da hangi sakız orucu bozar, hangi sakız orucu bozmaz; 38 yıldır buna cevap veriyorum ben! Oturacağım, sakızları inceleyeceğim;
hangi sakızın içerisinde şeker var, hangi sakızın içerisinde şeker yok! Evet, Ramazan geliyor. Şimdi üç aylar girecek, sorular başlar! Ya, oje orucu bozar mı, bozmaz mı? Bunu bile duydum ben. Oje ya! Yiyor musun ojeyi be kadın? “Yalıyor musun ojeyi?” Diyor ki: “Oje orucu bozar mı, bozmaz mı?” Tırnağındaki oje! Bunları duydukça, bunları gördükçe hatta bazı fetvalar böyle bir şey ararken gözüme ilişiyor, ya diyorum ya, ya islam dünyasına bakıyorum. Mesela bakıyorum, bu ışınlarla alakalı, bu sesle alakalı, bu manyetik alanla alakalı islam dünyasında çalışma yapan profesör var mı? Yok! Evet, dua ediyoruz “israil’i batır.” Evet, Müslümanlar! Siz ilimde uğraşmayın, fende uğraşmayın, kimyada uğraşmayın, teknolojide uğraşmayın, çalışmayın. Siz yeni silahlar üretmeyin. Siz yeni gelişmelere açık kapı bırakmayın. Siz oturun, sakal kaç santim olacak, bir tane mezura alın, sakalları ölçün. Bir tane mezura alın, sokakta dolaşanların cübbelerini ölçün. Bir tane mezura alın, başörtüsü ne kadar olmalı, onu ölçün. Hatta oturun, fetva verin: ‘Çarşaf giymeyenler çıplak hükmündedir’ deyin. Hatta deyin ki: ‘Çarşaf olmayan kadınlar kafir hükmündedir’ deyin. Tabii ya, onlarla uğraşın siz! Adam, oturduğu yerden ne o, bin sekiz yüz kilometreye füze göndersin, sen otur burada! Tabi adam, uçak gemilerini getirsin Akdeniz’e, dayasın senin kalbine, sen burada de ki: ‘Ya Rabbi, her gün ben de diyorum, ben-i israil’i helak eyle.” Her gün bombalıyor adam, Gazze diye bir şehir kalmadı. 50 tane islam ülkesi toplanıyor, bir tane olmuyor, bir tane olmuyor! Nerden medet umuyor islam dünyası? insan hakları mahkemesinden. islam dünyasının bir tane bombası yok ki atsın israil’e. Çünkü kodlar, yazılımlar, bombaların hepsi de israillilerin elinde, Amerika’nın elinde, Avrupa Birliği’nin elinde.
Sen F-16’yı alıyorsun, israil dost ülke görünüyor, onu vuramıyorsun. Sen F-35 de alsan, israil dost ülke, onu vuramayacaksın. Ne dedi Amerikalılar F16 satacaklar zaman? Şart koşalım dedi: ‘Yunanistan’a karşı kullanmayacaksınız.’ Hala da paramızı vermiyor adam, bak F-35’lerden alacağımız var. F-35 de vermiyor, parayı da vermiyor. F-35 de vermiyor, parayı da vermiyor. ingilizlerin Osmanlı’ya iki tane gemiyi, savaş gemisini vermedikleri gibi vermiyor adam ya, bildiğiniz vermiyor. Siz de ondan alamıyorsunuz. Evet, ne yazık ki islam dünyası kendince kendini bu tembelliği atmış ve bu dünyayı mamur etmek değil, bu Allah için bir şey yapmak. Çünkü ayet-i kerimede: ‘Düşmanların silahlarından daha fazlasıyla silahlanın’ diyor. Hani nerede islam dünyasında bu? Yok! Yok iç düşmanlar, yok dış düşmanlar, yok içler, yok dışlar, aldanıyoruz biz devamlı. Atalım şu içimizdekileri. Kimse tespit edin, koca devletsin. Bu iç düşman kimse çıkarın, yargılayın, atın içeri ya! Tembellik, aymazlık almış götürmüş bizi ve insanın islami bir
hırsı yoksa, bakın, islami bir hırsı yoksa, imani bir hırsı yoksa, bir müminin ihsana ulaşma hırsı yok ise, bir kimsenin takvaya ulaşma hırsı yok ise, bir kimsenin Allah’a kavuşma hırsı yok ise, bir kimsenin Arş-ı Âlâ’nın gölgesinde gölgelenme, Allah’ın gölgesinde gölgelenme hırsı yok ise, o kimsenin müminliği sorgulanır, sufiliği sorgulanır, islamlığı sorgulanır. Evet, Müslüman dünyaya hırslanmaz bu manada. Dünyaya hırslanmaz ne demek? Zengin olmak için hırslanmaz. ‘Dünyayı zapt edeceğim, ben bütün mal benim olacak’ diye hırslanmaz. Çünkü insanoğluna bir vadi dolusu altın versen, ikisini isterler. Ama sen Allah’a yakın olmak için hırslan, bir bilgi edinmek için hırslan, ilim öğrenmek için hırslan, takvaya ermek için hırslan, sabah namazı için hırslan. Ya günde 10 sayfa kitap oku, hırslan. Sen sufisin, cehri zikir erbabısın, birisi sana: ‘Cehri zikir dinde yok’ dediğinde, çatır çatır 10 tane ayet, 10 tane hadis ona söylemen gerekir, hırslan bunun için. Senin bu ibadetin, senin bu imanın, senin bu islam’ın bir kimse “Namaz yok” dediğinde, en az beş ayeti kerime, beş hadis-i şerif ona söyle, hırslan! Çocuğun sana bir şey soracaksa, sorduğunda cevap verebilecek kadar ilim ehli ol. Hırslan bunun için! Ne kadınlarımızda böyle bir hırs var, ne erkeklerimizde.
Evet, kadınlar televizyonda: “Bugün ne pişirsem? Bugün ne giysem? Bugün gelin toplantısı var. Bugün kaynana toplantısı var. Bugün ne alsam….” Ordan dolaş, ne ucuz diye gitmiş, ona bak. “Ya, ucuzluğa girmiş; bu elbiseyi almam lazım!” “Kaç tane elbisen var?” diye, adam sorsa adamı perişan ederler. “Nasıl sorarsın sen ya, kaç tane elbisen var diye!” Alacak onu… Hırsımız bizim bunlara! Ya bir takım elbisen var, alma ikincisini! Erkekler için söylüyorum. Dursun, kaç yıllık benim takım elbiseler? Yirmi yıllık. Senin tamir ettiklerin yirmi yıldan fazla. Bir şeyim mi eksik? Geçen gömlek gönderdim; yakalarının ters düz yap dedim Dursun, bana fotoğraf atmış: “Şurasında iz kalıyor.” Olsun, dedim, yap sen. Var mı yaka ters düz ettiren kaç kişi? Mustafa Özbağ var bir tek! Şurdakilerin hepsinden durumum iyi benim, şurda patron gördüğünüzden hepsinden durumum iyi. Yokluktan değil. Öyle de görmeyin. Evet, dünyaya bunun için gelmedim çünkü. Dünyayı Allah’ı tanıma ve tanıtmak için geldim. Dünyaya Allah’ı bilme ve bildirmek için geldim. Dünyaya, etrafıma faydalı olmak için geldim. Dünyaya Kur’an ve sünnet-i seniyyenin yaşanması ve yaşatılması mücadelesi vermek için geldim. Benim yaradılış maksadım, amacım bu. Benim yaradılış amacım ne giysem değil, ne içsem değil, ne yesem değil, nereyi gezsem değil. 63 yaşındayım, daha bir günlük tatilim yok. Tatile gitmeye utanıyorum. Diyorum ki: “Bu yangın her taraf, Mustafa Özbağ, sen bu gönülle, bu yarayla, bu hicranla nereye gidersen git diyorum. O seninle beraber gidecek mi gidecek.” Gülüşüm sahtedir benim. Müslüman ne yazık ki tembel. Dini ilimlerde de
tembel. Tembel, tembel! Sabah namazından sonra dükkân açmıyor Müslüman. Sabah namazından sonra ders çalışmıyor Müslüman. Sabah namazından sonra yapması gerekeni yapmıyor Müslüman. Yatıyor, uyuyor. Rabbim bizi affeylesin. Âmin.
“Ey can! Bu âlemin direği gaflettir. Akıllılık, uyanıklık bu dünya
2066’dan devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Helal olsun! Bizden yana da helal olsun. Rabbim cümlemize aff-ı mağfiret eylesin. Sürç-i lisan ettiysem affola. islam dünyasını düşündükçe, böyle baktıkça, işin doğrusu kederim artıyor. Dilim sertleşiyor. O yüzden de haklarınızı helal edin. Biz bugün Telegram’ı da açmamışız. Ya Allah! Neden uyarmadın teknik ekip? Bak şimdi size yöneleceğim, şimdi komple…Neyse. Herkes hakkını helal etsin inşallah. Demek ki ben bende değilim. Buradan da bu çıktı. Bizim Ali’ye de dedik: “Ben bende değilim”i söyle, bilmiyorum dedi. Allah hayır versin inşallah. Antep Barak havasıdır: “Ben Bende Değilim Bugün” diye. Geliriz Antep’e. Bir Barak gecesi yaşarız orada. Ah ah! Eyvallah. Selamünaleyküm,
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, İhsân, Kalb, Sünnet, Şeyh, Aşk, Tecellî. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı