MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 24/29
2056-2059. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim, cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, hakkı savunan; batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim, Siyonist israil’i yerle yeksan eylesin. Amin. Onlara destekçi olan devletleri de yerle yeksan eylesin. Onları destekleyen şirketleri de yerle yeksan eylesin. Rabbim Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Bütün Ümmet-i Muhammed’e özgürlük nasip eylesin. Rabbim, nerde Ümmet-i Muhammed’in hakkı gasp edildiyse, namusu, şerefi, haysiyeti, kanı yerle bir edildiyse hepsinin de intikamını Cenab-ı Hak alsın. Amin. Ecmain. 2056’dan devam edeceğiz. Geçen hafta: “Velilerin sözlerinden yumuşak olsun sert olsun, vücudunu örtme çünkü o sözler dinin zahiridir” kısmını okumuştuk. Devam ediyoruz:
“Sıcak da söylese, soğuk da söylese hoş gör ki sıcaktan, soğuktan ve cehennem azabından kurtulasın. Onun sıcağı hayatın ilkbaharıdır, doğruluğun, yakînin ve kulluğun sermayesidir.”
O veliler, o mürşid-i kamiller sıcak da söylese, soğuk da söylese hoş gör. Yani senin nefsinin hoşuna gitmeyebilir, sana sert konuşabilir veyahut da sana soğuk davranabilir veyahut da söyledikleri sana soğuk gelebilir. Onlar da kendilerince kendi hâlet-i ruhiyelerini yaşarlar ve senin hâlet-i ruhiyene uygun bir tavır sergilerler. Kah sana sıcak davranır kah sana soğuk davranır. Seni terbiye etme maksadıyladır. Kah sana sert konuşur kah sana yumuşak konuşur, bu senin nefsinle alakalıdır. Yani bunu kalkıp da ‘Vay bana
şeyh efendi şimdi sert konuştu yok eskisi gibi değil, şimdi soğuk davranıyor yok işte şu şöyle, şu böyle…’ deyip de kendi kendine heva ve hevesini ayağa kaldırma. Kendi kendini triplere de atma. Sen kendince hatayı kendi nefsinde gör ve tövbe et. Hatanı, kusurunu gör, hatanı kusurunu bu şekilde örtmeye çalışma; meydana çıkarıp onunla yüzleşmeye çalış. Çünkü insan nefsi kendi hatasını kusurunu insana göstermez. Hele bu zamanda Müslümanlar öyle bir hâle geldi ki Müslümanlar kendi hatasını, kusurunu görmez hâle geldi. Herkes birbirini takip ediyor; birbirinin hatasını, kusurunu takip ediyor; birbirinin Müslümanlığını takip ediyor; birbirinin dervişliğini takip ediyor; birbirinin hâlini, ahvalini takip ediyor. Dönüp de kendi nefsine bakan çok az. Yani öyle bir tırnak içerisinde öyle bir hâle geldik ki biz artık bizim dışımızdaki Müslümanların, dervişlerin, bizi ilgilendirmeyen kimselerin hâl, tavır, hareket, onun dine bakışı, onun dini yaşantısı…Bunlarla ilgileniyoruz biz. Bu, en büyük yanlışlıklardan birisi. Sûfi kendi nefsiyle uğraşacağına, kendi nefsini terbiye etmek için çaba göstereceğine başkalarının eksik ve noksanlıklarıyla uğraşıyor.
Bir başkasının eksik ve noksanlığıyla uğraşan bir kimse, kendi nefsinin eksik ve noksanlıklarını tespit edip onları terbiye etmesi mümkün değildir. Şeytan insanı buradan aldatır; bir başkasının eksik ve noksanlıklarını senin önünde dağ gibi büyütür. ‘Vay, derviş adam böyle yapar mı?’ der. Oysa sen evde eşine küfrediyorsundur, çocuklarına kötü davranıyorsundur, sen etrafında ve aile içerisinde de kötü davranıyorsundur, bunu görmez senin nefsin veya sabah namazına kalktın mı buna bakmaz. Bir başkasının namaz kılıp kılmadığına bakar. Günlük virdini çekmediğini görmez, başkasının virdini çekip çekmediğine bakmaya çalışır. Hatta öyle dervişler vardır ki bir başkasını kendince rabıta edip onun eksiğini gediğini araştırmaya çalışır. Ya otur oturduğun yere, kendine rabıta et, kendi eksiğini, noksanını görsene! Kimin eksiği noksanı bitmiş? Kimin bitmiş ki senin bitecek? Kim hata yapmamış ki sen yapmamış olacaksın? Kim yanlış işlememiş ki sen yanlış işlememiş olacaksın? Kim haram işlememiş de sen işlememiş olacaksın? Yani bu, bu dönemde değil; Âdem’den itibaren hiç haram işlemeyen peygamberlerin haricinde insan mı var? Hani bir kadın recm edilecekmiş ya, çıkarmışlar, isa aleyhisselam demiş ya: “ilk taşı hiç günah işlemeyen atsın.” demiş. Kimse demiş günah işlemeyen, taşı o atsın demiş. Yani sen günahsız mısın? Sen hatasız mısın? Sen yanlışsız mısın ki başkasının hatasıyla, kusuruyla, yanlışıyla ilgileniyorsun? Bu, ne yazık ki islam dünyasının içerisine yerleşti şimdi. Sen kendi cemaatinin eksikliğine, noksanlığına bak. Onu düzeltmeye çalış. Sen bir başkasının cemaatiyle, cemiyetiyle, tarikatıyla ne
uğraşıyorsun? Ölçüyü konuş, Kur’an’ı, sünneti konuş, nasihat et. Amma ve lakin sana da bir ölçü konuşulursa, sen de onu kabul et.
O yüzden senin üstadın, senin mürşidin sana bir nasihatte bulunuyorsa, sen ona kendini kapatma. Sen onu can kulağıyla dinle, uygula. Dinle, uygula. Can kulağıyla dinle ve uygula. Şeyh efendi, Allah rahmet eylesin öyle derdi: “Kulak verin, omuz vermeyin.” derdi. “Kulak verin, omuz vermeyin.” derdi. Yani kulakla omuzun arası mesafe kısa ya, yani omuz verme dedi, gaflete düşme, sen iyi dinle. O yüzden ama sıcak söyledi ama soğuk söyledi, ama sana tavırlı konuştu ama tavırsız konuştu…Bakın, bu Mesnevi yazılalı 740-750 yıl olmuş. 750 yıl olmuş. Yani şimdi soğuk konuşmayı bırak; birine selamı geç alsan, “Aleykümselam.” desen, o ‘selamımız da alınmıyor.’ Tak, yazıyor. En sonun da kapatacağız telegramı geçeceğiz. Ne soğuk davranması! Birine soğuk davransan, dervişliği bırakıp gider. O rüyayı yazmış ya hemen anında hiçbir işin gücün yok senin, anında cevaplayacaksın onu. Altına bir daha, yarım saat geçmiş, rüya yazmıştım diyor. Bir rüyayı on sefer atıyor, beş sefer atıyor. Gör yani rüyayı. Senin başka işin gücün yok çünkü. Onun emrine amadesin. Nereye soğuk konuşacaksın, nereye sıcak konuşacaksın? E, bazen inceden dokunuyoruz ya. Hani o uçuyor adam; şeyhlik bekliyor, halifelik bekliyor, içerden, dışardan! Yazmış adam geçen gün Almanya’dan: “Şeyh Efendi, geleceğim ama şeyhlik…” Önce oradan başlamış, “ama şeyhlik icazeti ama halifelik icazeti ama dervişlik icazeti…” icazet almaya gelecek! Ben de yazdım, ondan sonra dedim: “Bizde bu icazetler öyle kolay değil. Önce dedim, rüyamda görmem lazım seni.” Kaldı! Yani gelse burda emmareyi anlatsam ona, desem ki: “Emmareyi geçtin mi?” O diyecek ki: “Geçtim.” “iyi, kaç başlı canavarı kestin, öldürdün? Anlat.” diyeceğim. “Nasıl yaptın? Emmareyi geçişinin elindeki delili ne?” Kalacak. Dervişlik böyle ucuz zannediyor herkes. “Ele geleni yersin, dile geleni dersin. Böyle dervişlik dursun” demiş koca Yunus. E şimdi bir mürşid-i kâmil soğuk konuşsa dert, sıcak konuşsa dert. Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin, öyle diyordu: “Oğlum, öte git desek, hani öte git desek, dervişliği bitecek.” diyordu. “Zikrullahı da terk eder bunlar.” diyordu. “Öte git” de diyemiyoruz diyordu. Allah bizi affetsin.
“Onun sıcağı hayatın ilkbaharıdır.” Yani normalde onun sıcağı hayatın ilkbaharıdır. Sana böyle çok zormuş gibi gelebilir, sıkıntılıymış gibi gelebilir. O sûfilik yolu kolay değildir ama her zorlukla beraber bir kolaylık vardır, âyet-i kerimeyi de unutmayalım, inşirah Suresi, âyet 6: “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” O yüzden, bu yol zorlukları aşma yoludur, nefisle mücadele etme yoludur ve o zorluğun yanında muhakkak kolaylık da vardır ve hayat da bundan ibarettir. Kâh soğukla karşılaşacaksınız kâh sıcakla.
Kâh iniş yaşayacaksınız kâh çıkış yaşayacaksınız. Kâh düzü göreceksiniz, düzde koşacaksınız aldanıp bir çukura basacak ayağınız düz diyeceksiniz; aldanıp yine bodozlama gideceksiniz kâh yokuş çıkacaksınız, hayatın zorlukları sizin önünüze gelecek, siz böyle nefes nefese kalacaksınız kâh yokuş aşağı ineceksiniz. Diyeceksiniz ki: “Yahu bir kolaylık oldu. Dervişlik de hayat da böyle bir şeydir. Dervişlik de hayattan farklı bir şey değildir. insan hayatı da böyledir. Kâh zorluk yaşar insan hayatının bir döneminde kâh kolaylık yaşar. Kâh zorluk yaşadığı zaman da etrafındaki sahte eşler, dostlar, çocuklar kaybolur. Senin parana düşkün, senin makamına düşkün, senin mevkîne bakan kimseler bir zorluğa düşünce sen, terk ederler seni. Ciddi ciddi terk ederler. Sadece senin etrafında gerçek dostların kalır. Bunun, insanın eşi de çocukları da dahildir bunun içine. Herkes için geçerlidir bu. O kâh böyle güllük gülistanlıktır ortalık; herkes sana dosttur, hiç sıkıntı yok. Sen “merhaba” desen binlerce “merhaba” sesi gelir. “Düşünce gör” derler ya, aynı öyle şeydir, öyledir. Yolda da dervişlikte de öyledir. Senin böyle şâşalı günlerin olur, herkes senin dostundur, herkesin abisisindir sen. O şâşalı günleri yaşarsın veya halin vaktin yerindedir. Üç beş kişiye üç beş kuruş bir şeyler yapıyorsundur, herkes alkışlar seni. Sen düşmeye gör. Düşünce gerçek dostların kalır etrafında. Düşünce eşin hakikisi kalır, düşünce çocuğun hakikisi kalır yanında. Düşünce senin gerçek kardeşin kalır yanında. Öyle kandan anne baba bir kardeşi kastetmiyorum bundan. Onlar da dağılır gider, o da kalmaz. Bakın, o da kalmaz. insan düşmeye görsün çünkü. Düşmeden olgunlaşmaz bir kimse.
Düşmeden kemâle ermez bir kimse. Tasavvufî olarak da düşmeden kemale ermez bir kimse. O düşüşü yaşayacak; insanlar ona kötü gözle bakacak, kötü nazarla bakacak, küçümseyecek, hor görecek insanlar onu. ikinci sınıf vatandaş gibi muamele edecek. Hatta öyle ki o kimse evinde bile ikinci sınıf vatandaş muamelesi görür. Beyin gerisine, eşinin de aklına yerleşir: “O ikinci sınıf vatandaştır. Kafası çalışmıyordur, geri zekalıdır, anlamıyordur, bilmiyordur. Bu adamla neden evlendi ki o? Başka adam mı yoktu evlenmek için? Bu adam böyleymiş demek ki…” Bunları yaşamayan bir kimse kemale ermez. Yaşayacak, sabredecek, bekleyecek. Çünkü o zorluğun yanında kolaylığın da olduğuna iman edecek. O zoru yaşıyorsun ya ona iman edecek. Diyecek ki: “Bunun kolaylığı da var.” Ona iman edecek. “Bu karanlık gecenin sabahı var.” Ona iman edecek. “Bu darlığın genişliği var, bu sıkıntının felahı, felaha erileceği zamanı var.” Ona iman edecek ve içinden yazacak onu. Aptal olmayacak. Kim sıkıntılı zamanında onu terk etti, yazacak onu tek tek, unutmayacak onu. Kim sıkıntılı zamanında ona ne dedi, yazacak onu. Bu yol aptallığı kaldırmaz. insanlık aptallığı kaldırmaz. Sen onun
yazmasını bileceksin. Neden? Çünkü mümin odur ki aynı delikten bir daha ısırılmaz. Sen onu tanıyacaksın, bileceksin. Ona, ona göre muamele bulunacaksın. Onu atmayacaksın, itmeyeceksin ama diyeceksin ki: “Bu, bir düdükte beni bırakır gider, bunu biliyorum” diyeceksin. Bu diyeceksin: “Bir sıkıntıda bu, terk eder gider, bunu biliyorum” diyeceksin. Bu benim eşim; bir sıkıntıda bana bunu söyler mi? Söyler”, diyeceksin. Bunu tespit edeceksin. Hayat dersidir bunlar. Hayat dersi! O yüzden Hazreti Pir diyor ki: “Soğuk da gelse sana, sıcak da gelse ve bütün kainat senin mürşidindir. Yaşadığın olaylar senin mürşidindir. Yaşadığın hadiseler senin mürşidindir. Yağan yağmur senin mürşidindir. Esen rüzgar senin mürşidindir. Denizin kenarında vuran dalga şak şak senin mürşidindir. Düşen yaprak senin mürşidindir. Her şey senin mürşidindir çünkü her şey sana bir şey öğretmek için tecelli eder.
Gerçek mürşit çünkü Allah’tır celle celaluhu. Mürşidinin üstündeki mürşit, Hazreti Muhammedi Mustafa, onun üstündeki mürşit de Hazreti Allah’tır. Doğanın bütün olayları, tabiatın bütün kanunları sana bir şey öğretir. O yüzden seni satan kimseye de bak, onu da hor görme. De ki: “Bu da bununla görevlendirilmiş. Beni bir daha satar mı? Satar.” Çünkü o satmakla görevli insanların arasında. Ne yaptı ibrahim Aleyhisselam? Mısır’a göçtü. Nerden? Urfa’dan. Mısır’a göçtükten sonra Cenab-ı Hak ona yine eş verdi, evlat verdi. Ona yeniden mal verdi, mülk verdi, sayısız hayvanlar verdi. Sayısız! O hani Cebrail aleyhisselam geldi ya imtihan etmeye. Bir sefer Allah dersen bütün malı mülkü veririm. ikinci seferde şu kadar veririm. Üçüncü seferde ben sana köle olurum, deyince, “Evet.” dedi. “Bu senin dostunmuş, ya Rabbi.” dedi. Cebrail aleyhisselam, bunların hepsini Mısır’da buldu ibrahim aleyhisselam, Urfa’da değil. Ne yaptı? Mancınığını kesen kimse geldi bir gün kapıya. Bu kıssa çok hoşuma gider benim. Bu kıssa benim çok hoşuma gider. Sebebi de şudur: Benim ipimi kesen bir gün benim önüme gelir çünkü. Hayatım boyunca bunu yaşamışımdır. Geldi kapıya, ibrahim Aleyhisselam ona hizmet etti, yedirdi, içirdi. Kıyafetlerini aldı, dikti, yıkadı, yeni kıyafet verdi kendisine. Bir gün, iki gün, üç gün…Dayanamadı. Dedi: “ibrahim, beni tanımadın mı” dedi. “Evet.” dedi. “Ben kimim?” dedi. “Urfa’da benim kapı karşı komşumdun.” dedi. Mancınığımı kesen demedi, ipimi kesen demedi. Terbiyeye bak. Dedi ki: “Kapı karşı komşumdun.” E dedi ki: “Ben senin ipini kestim ya” dedi. Çünkü nemrut ateşi yaktırdı, mancınığı hazırlattı. Aylarca çevrede ne kadar odun yanacak ne varsa topladılar. Kocaman bir çukur yaptılar. Dağ gibi odunları, ondan sonra çer çöp ne varsa topladılar. Mancınığı da hazırladılar. Nemrut, bütün hepsini de topladı oraya, herkesi. Herkesi topladı oraya. Dedi ki: “Seyredin.” Hani ibrahim’i nasıl ateşe atıyorum! ilahlık taslayacak ya! O bölgelerin insanları, bakın, ilk kan
Irak’ta, Kerbela tarafında döküldü. Hazreti Adem’in oğlu…Böyle o bölgede hep böyle peygamberler yaşamış ya, o peygamberlerin arkasında duranlar olmuş, durmayanlar olmuş. O bölge insanlığın başlangıç tarihi ya, başladığı yer. Hep kargaşa yaşamışlar ve bütün nereye bir kimse büyük imparatorluk kurarsa kursun eğer Ortadoğu’ya hakim olmadıysa, bütün herkesin imparatorluğu yıkılmış.
Enteresan bir şeydir, Anadolu’ya ve Ortadoğu’ya hakim olan kim ise, dünyanın imparatoru odur. Kenara yazın. ibrahim Aleyhisselam demiş: “Kapı karşı komşumdan.” Demiş: “Ey ibrahim, senin ipini ben kestim ya.” Böyle bakmış. “Allah izin vermeseydi, sen onu da yapamazdın.” demiş. “Allah izin verdi de yaptın.” ibrahim ahlaklı bu olmak! ipini keseni ipini kesti gibi görmeyeceksin ama yazacaksın. ibrahim unutmadı onu. Ne yaptığını biliyor. O yüzden bir velinin sıcağı, ilkbahardır. O, doğruluğun, yakînliğin, kulluğun sermayesidir. O sana doğruluğu öğretir, o sana kulluğu öğretir, o sana iyiliği öğretir. O yüzden o iyiliği ve doğruyu öğrettiği için ona sabret, itaat et. Hep böyle el bebek gül bebek olmaz dervişlik. Öğretecek ya sana kâh sert davranacak kâh yumuşak davranacak kâh soğuk davranacak kâh sıcak davranacak. Senin konumuna, durumuna göre davranacak. Eğitim onu gerektiriyor çünkü. Normalde hoşumuza gitmeyen, dünya üzerinde çok şeyler, hayatın içerisinde çok şeyler olabilir. Neler yaşanır neler…Ama ne yapacaksın? Sen ona sabredeceksin. Ve sen o eğitimi tamamlamaya gayret edeceksin. Ben bazen derim ya, işte 18 yıl şeyh efendinin bizatihi yanında kaldık. Hep el bebek gül bebek değildi. Değildi! Soğuk davrandığı zamanlar da oldu, konuşmadığı zamanlar da oldu. Dedim: “Efendim, ne oldu?” “Yok bir şey. “Var bir şey, efendim.” dedim. Yalnızız ama “var bir şey efendim.” dedim. “Yok diyorum ya!” dedi. Allah’ım dedim, ya Rabbi ya Resulallah…Sonra yaklaştım biraz daha: “Efendim, ne olduğunu bileyim.” dedim.
Sonra söyledi. Böyle böyle böyle. Telefon açtılar, böyle böyle dedi. “Bir şey söyleyebilir miyim?” dedim. “Tabii.” dedi. “Efendim, yüzleşmeye hazırım.” dedim. “Lanetleşmeye de hazırım. Böyle bir şeyin olmadığına dair. istiyorsanız hemen Bursa’ya telefon açayım, alıp getirsinler hepsini birden” dedim. Yolda yürüyoruz, Ödemiş’te. Durdu, böyle baktı bana.
“Oğlum, ben o kadar dedim” dedi. “Mustafa Efendi böyle bir şey yapmaz dedim,” dedi. “Efendim” dedim, “yapmadığıma dair her türlü lanetleşmeye de hazırım, her türlü yüzleşmeye de hazırım.” “Allah Allah” dedi. Bunu konuşacak derviş, bunda da bir sıkıntı yok. Yalnız kaldığında “Efendim var mı bir şey” diyecek, söyleyecek. Öyle ya, bir tavırla karşı karşıyasın. Tavrı normalde anlatmazsan, söylemezsen sanki sen o suçu işlemişsin gibi olur. Söyledim, dedim böyle böyle. “Allah Allah, bu insanlar ne dedikodu yapıyorlar
böyle” dedi. Ben sustum. Tuttu elimden, el ele yürüyoruz Ödemiş’te. “Mustafa Efendi, oğlum” dedi, “insanlar dedikodu eder, gıybet eder, şunu eder, bunu eder…”Tamam iyi, eder, ediyorlar. Meramını anlatacak. O soğuksa diyecek ki: “Efendim, ne oldu?” Öyle ya veya onun sıcağı sana cehennem ateşi gibi gelmesin. Söyle, “Ne oldu?” de. Soğuk-sıcak, bir değişiklik var sonuçta. Onu kendi nefsine sor. Ondan sonra git üstadına da sor: “Ne oldu?” de. Bunda bir sıkıntı yok. Hoş, benim Allah affetsin, soğuğumu sıcağımı anlayamaz genelde dervişler. Evet, ben içten yanmalı motor gibiyimdir. Ben birine buz gibi soğurum, hiç fark etmez o. Hatta etrafına der ki: “O kadar yakınız ki.” iyi tiyatrocuyumdur, saklamıyorum kendimi. Ona demişimdir “ama bak şunu yapma.” Yapmıştır. “Yapma.” Yapmıştır. “Yapma.” Yapmıştır. Tamam, üç seferdir hakkı, bitiririm ben onu kendi kafamda. Ona bir daha bir iş de söylemem. Bunları hep açık açık söylüyorum zaten. O yüzden bir kimse sıcağı da soğuğu da yaşasa üstadının dizinin dibinden ayrılmayacak. Soğuk da sıcak da yaşasa, bu benim kendi ölçüm, üstadının sözüne bakacak. Dervişin yanıldığı yer orasıdır. Üstadının sözüne bakmaz.
Şimdi bir yerde program olacak. Orada program olurken işte “Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın.” Böyle bakıyorum, birkaç kişi böyle işte, ben böyle “Şöyle yapın.” diyorum, o koşuyor, zakirine söylüyor, abisine söylüyor yani. Bir daha bir şey söyledim: “Abine mi soracaksın?” dedim. Böyle baktı. “Senin abini de bu dergahtan sipittirir atarım, seni de atarım.” dedim, kaldı şimdi. “Anlamadın herhalde” dedim: “Senin abini de bu dergahtan sipittirir atarım, seni de atarım.” dedim. Sonra söylüyor: “Bize böyle talimat vermişti.” diyor. Bir üstat, Harun’a dedim ki: “Harun, amuda kalkarak Yasin-i Şerif okuyacaksın.” dedim değil mi? Harun kalktı, Nuri’ye içinden dedi ki: “Ben bir Nuri abiye bunu danışayım.” Harun şaşı, Harun’un istikameti bozulmuş, Harun’un dervişliği de bozulmuş. Birine bir şey söyledin, zakir ablası var ya bir ona danışacak. Birine bir şey söyledin, zakir abisi var ya ona danışacak. istikameti şaşırmış o, şaşı. Üstadın söylediği, senin nefsine ağır gelebilir. Sen onu gidip başkasına söylemeyeceksin. Onu gidip de sen zakirine onu danışmayacaksın. Sana çok ağır bir şey de söyleyebilir. Sen onu gidip başkasına danışmayacaksın, sen onu gidip zakirine de danışmayacaksın. Sen ona itaat edeceksin. Soğuğu da yaşayacaksın, sıcağı da yaşayacaksın. inişi de yaşayacaksın, yokuşu da yaşayacaksın. Senin gözünde şirk olmayacak. Şirk ne? ikilik. Bir dergahta üstat bir tanedir, iki değildir. Biz peygamber olarak Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in peygamberliğine iman ettik. Diğer peygamberlerin peygamberliklerine de iman ettik ama biz Muhammed-i Mustafa’ya(s.a.v) uymak zorundayız; isa’ya değil, Musa aleyhisselama değil, ibrahim aleyhisselama değil. Ya? Biz Muhammed-i Mustafa’nın ümmetiyiz.
Allah affetsin, öyle bir zirve yaşayın ki bunu isterim, diğer peygamberler size bir şey söylediğinde gözünüz Muhammed-i Mustafa’da olsun. O size işaret ederse yapın onu, o işaret etmezse ben Muhammed ümmetiyim, benim peygamberim duruyor orda deyin. Bu işin zirvesidir. Bakın, bu işin manevi zirvesidir.
Pir efendiler toplanmış, senin pirin kim? Örneğin Geylani Hazretleri, örneğin Rufai Hazretleri, örneğin Hazret Mevlana. Örneğin yedi tane pirin yedisi de senin pirin. Sekizincisi sana bir şey söylüyor. Sen o yedi tanenin içinden bir işaret bekle. O yedi tanenin içinden bir tanesi seni sahiplenmiştir zaten, senin manen pirin odur. Kim? Geylani Hazretleri. Sen onun gözünün içine bak. O işaret verirse yürü, o işaret vermezse yürüme, aldanırsın. Dergahın bir tane üstadı olur, ikincisi olmaz. Abisi olur, zakiri olur, nakibi olur, nükebbası olur, halifesi olur. Sen üstadına bak, Ahmet’in Mehmet’in sözüne değil. O yüzden bu insanda şaşılık yapar. Rabbim korusun. Bunu neden anlattım? Üstadı ona soğuk davranır. Üstadı ona yokuş gelir. Nefis onu zakirin yanına gönderir. Nefis onu abinin yanına götürür. Nefis onu x kimsenin yanına götürür. O ne derse o der. Aa, neden? Üstat ona çünkü soğuk davrandı ya, üstat onu eleştirdi veyahut da üstat ona bir söz söyledi. E o zaman ne yapalım? Yani ismail abi bize daha sıcak gelsin, biz ismail abinin yanında dolaşalım. ismail abi ne derse ona bakalım, koşturalım ismail abinin peşinde, pervane dönelim. Aman ismail abi yan yattı çamura battı! Aman ismail abi yanıyor ismail Abi…ismail abi önemli onun için! Şeyhin? O sana çünkü soğuk değil mi? O sana uzak çünkü veyahut da o sana bir tavır koydu, bir şey söyledi. Ah ismail’in de hoşuna gitti! Önce bana bakacaksınız. Önce benden geçtiniz. Bunlar dervişliğimizde yaşadığımız şeyler, bunlardan örnekliyorum size. “Bizden izin almadan şeyh efendiyi aramayın, bizden izin almadan Üstada gitmeyin”, dervişliğimizde yaşadığımız şeyler bunlar bizim. Allah Allah! Neden şeyh efendi rahatsız olmasın, siz rahatsız etmeyin. Böyle mi diyor sizin zakirin diyorum ben, böyle diyor, biz böyle davranıyoruz diyor. Zakire diyorum neden böyle davranıyorsun sen? Bak arkadaşlar böyle böyle diyorlar, sen kendini nazara vermişsin burda, kendini aktab kabul ettirmişsin. Sen neden böyle yaptın? Böyle bakıyor bana. Bursa’da öyle değil mi diyor, öyle değil diyorum ben. Bursa’da öyle değil. Şeyh efendinin emri olursa kimse Mustafa Efendi beni aramasın çıkar derse söylerim yoksa şeyh efendiyi aramak için kimsenin benden müsaadesine gerek yok. Aa diyorum bak, bu arkadaşlar seni şeyhinin yerine koymuş.
Şimdi bakın o kimseler bir şeyhe intisap edemediler. Şeyh efendiden kalan zakirlerde duruyorlar. Neden? Çünkü onlar zakirlerini Şeyh efendinin zamanında şeyh edinmişlerdi, zakirlerini Şeyh efendinin zamanında şeyh
edindiklerinden dolayı kaldılar öyle. Mehdi’yi bekliyorlar. Hani bu hadisler ne oldu, her devirde vardı, sizde neden yok? Siz zakirlerinizi şeyh ettiniz çünkü. Sizin de nefsinize tatlı geldi. O kimse de abilik yaptı, zakirlik yaptı, yedik içtik. Oh! Hoş muhabbet yaptık. O birine demedi sen sabah namazına kalktın mı kalkmadın mı. O dedi “abi ya sabah namazına kalkamadım.” “Olur böyle şeyler, Allah’ım affeder yürü devam et.” E şeyhe gitse diyecek “yavrum hadi bir gün kalkamadım, iki gün kalkamadım. Sabah namazına kalkmayan dervişten derviş mi olurmuş? Devrilmiş olur. Başka bir şey olmaz kalk sabah namazına” “Nasıl?” “Basbayağı.” “Bugün tevhidi çekemedim ben.” “ Tevhidi çekemeyen derviş mi olurmuş” Şeyhin diyeceği bu ama ismail abisi bir şey demez ona. ismail abisi onu tolere eder, “gel abicim, işte olur böyle şeyler, biz de zamanında çekemedik!” Lan sen şimdi de çekemiyorsun! Ne zamanı? Ne aldatıyorsun dervişi? De ki ben de çekemedim bugün. Ben de yapamadım. O zaman bizde bir hastalık var o zaman bizde şaşılık var. Biz üstadın soğukluğunu anlayamamışız, hep beraber gidelim tövbe edelim önünde. Diyelim ki tövbe etmeye geldik, Allah’a tövbe ediyoruz, habibinin yolunda biz düzgün durmadık tövbe ediyoruz, biz üstadın yolunda düzgün durmadık tövbe ediyoruz. Nefsimize uyduk, kendimizi bir şey zannettik. Bu ağır! Üstat böyle konuşunca ona rampa yap, kendine böyle küçük bir alan oluştur! Dervişi zakiri… Neden? Soğuk çünkü. Oysa Hazreti Pir diyor ki:
“Çünkü can bahçeleri onun sözleri ile diridir.”
Senin gönül bahçen dirilecekse, o velinin, o mürşidin, o üstadın sözüyle dirilir; onunla ihya olunur. O, senin gönlüne can suyu dökecek; o, senin gönlüne can pınarları akıtacak ama kızacak, hiddetlenecek ama yumuşak konuşacak ama rüzgar soğuk esecek ama sıcak esecek. Bu, senin faydana. Eğer senden tebliğ için ücret almıyorsa, senden bir maddi faydası yoksa, akşam ekmeği senden gelmiyorsa, böyle bir korku yaşamıyorsa ki bir mürşid-i kâmilin böyle korkusu yoktur, varsa mürşid-i kâmil değildir; o, sana doğruyu anlatmaz. Öbür türlü, onun sana sohbeti senin gönül bahçene dirilik getirir. Onun sohbeti, senin gönül deryana canlılık getirir. Onun sohbeti, senin gönlündeki damlayı derya yapar. Başkasının sohbeti, sözü derya gibi görünür, damla değildir. Serap misali, sen habire koşarsın, ulaşamazsın bir damla suya ama senin mürşid-i kâmilin, senin tabi olduğun Allah dostu, senin gönlündeki damlayı derya haline getirir, coşturur.
“Gönül denizi, bu cevherlerle doludur.”
Çünkü o velinin, o mürşid-i kâmilin gönül denizi cevherlerle doludur ve sana uygun olan cevher, o gönül deryasından sana nakşedilir. Sana uygun, sana lazım olan sohbet, ordan gelir; senin kalbine akar, yerleşir. Sen dersin
ki: “Evet ya, bu sohbet banaydı; tam benim düştüğüm hataları anlatıyor.” Bizde şöyle bir anlayış vardır: Şeyh kızmaz, şeyh sert değildir. Şeyh, şeyh değil; muhallebi anlatıyor. Allah Allah! Hazreti Peygamber kızdı da sallallahu aleyhi ve sellem ; Hazreti Peygamber sert de davrandı, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem , konuşmadı ve konuşma yasağı da koydu. Hatta selamlaşma yasağı da koydu. Dedi ki: “Bu kardeşlerinizle kimse selamlaşmayacak, kimse bunlarla konuşmayacak.” Neden? Çünkü cihada gelmediler. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hiddetlendiğinde; damarları çıkardı dışarı, öyle hiddetlenirdi. Bizim tanıdığımız Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile bazılarının tanıdığı Peygamber arasında fark var. Tekrar söylüyorum: Hurmalıklarından dolayı cihada çıkmayan sahabelere selamı sabahı kestirdi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem . Dedi ki: “Bunlarla hiç kimse selamlaşmayacak.” Onlar sabah oldu, selam verdiler. Dediler ki: “Selam alan yok.” Hiç kimse… Nasıl bu halden çıktılar, sahabeler? Gittiler, Medine-i Münevvere’de sıcak gören, en sıcak bir yere direk koydular, direğe bağladılar kendilerini; nefislerini terbiye etmek için. Kızılacak olana kızılacak, dövülecek olan dövülecek; soğuk davranılacak olana soğuk davranılacak. Hakikat bu çünkü. Bu hikmet bu. Herkese el bebek gül bebek değil.
“Eğer gönlün bahçesinden cüzi bir zevk ve hal eksilse, aklı başında
olan kişinin gönlünü binlerce gam kapladı.”
Eğer senin gönlünden bir tecelliyat eksildiyse, eğer senin gönlünde bir eksiklik zuhur ediyorsa, sen sabah namazına kalkamıyorsan, sen dersini çekmekte zorluk çekiyorsan, sen yaşadığın halleri yaşamıyorsan, sen daha önce gördüğün rüyaları göremiyorsan, sen daha önce kabrin başına gittiğinde esselamu aleyke ey ehli kubur dediğinde ve aleykümselam denmiyorsa sana; o zaman sende eksiklik var, aklını başına al. Aklını başına almış olsan, senin gönlünü gam kaplar. Senin aklın başında olmuş olsa, üstat sana soğuk davrandıysa, senin gönlün gamdan geçilmez. Eğer üstat sana sıcak davranmıyorsa, senin gönlün kan revan olması lazım. Sen başı kesilmiş kuşlar gibi çırpınman lazım ortalıkta; çırpındıkça kendi kanında, kendi kanından kendin geçmen lazım. Yok, öyle değilse; sen iyice gaflete daldın, senin zahirin üstada bağlı, batının değil. Senin zahirin bağlı…
Hani o şuna benziyor: Denizde fırtınaya kapılmışlar, ayeti kerime bize söylüyor. Allah’a yalvarırlar, yakarırlar diyor. Fırtınadan kurtulunca da Allah’ı unuturlar. Allah’ı unutmuşsun sen. Sen Peygamber’i unutmuşsun sallallahu aleyhi ve sellem i. Sen üstadı unutmuşsun, yolu unutmuşsun. Sen gaflete düşmüşsün, sen acze düşmüşsün, sen nefse düşmüşsün. Sen daha kendi kendine “Ben iyiyim” diye caka atıyorsun. Sen “iyiyim” diyorsun, etrafına da caka atıyorsun. Dervişlik taslıyorsun etrafına… Senin derviş olmadığını
biliyoruz biz manevi olarak, bilmiyor değiliz. Bilmiyor değiliz! Zikir halakasından da düşmeyesin diye tutuyoruz. Sen kendini bir şey zannetme. Aklını başına al, aklını başına al! Senin gönlün kan deryası olması lazım.
Senin gönlünün gam deryası olması lazım, gam. Sebep? Çünkü o yaşadığın hali yaşamıyorsun. O zevki tatmıyorsun bir daha, o hali yaşamıyorsun. Hani yanılmış, yenilmiş bir kıza, bir dünürcü gelmiş ya…Hani diyor ya kız da annesine: “Anne, hadi o meseleyi anlatsana.” Sen hâlâ daha on yıl önce gördüğün hali anlatacağım diye uğraşıyorsun, onunla oynuyorsun. Geç kardeşim, geç! “Dün dünde kaldı; bugün yeni şeyler söylemek lazım” demiş. Hazreti Pir. On yıl önceki rüyayla avunma. Sen dün gece ne gördün? Dün gece kiminleydin? Onu söyle bana. Dün gece kiminleydin? Onu söyle bana. Dün gece kiminleydin bak, hâlini gör. Bana bir gün öncesinden bahsetme. Dün gece kiminleydin? Bana üç gün öncesinden bahsetme. Dün gece kiminleydin? Onu söyle bana. Çünkü dün dünde kaldı. On yıl önce bir rüya gördüydün…Kardeş, on yılda dünya sayısız kez kuruldu, yıkıldı. Sen dün gece ne söyledin, ne gördün onu anlat bana. Eğer ki bunu söyleyemiyorsan, bunu diyemiyorsan, o zaman senin gönlündeki eksiklikten haberin var ama telafi etmeye gücün yok. Ya da sen o kadar şaşılaştın, o kadar körleştin ki gönlündeki eksiklikten de haberin yok, habersizsin. Ben de biliyordum şeyhime: “Efendim, izmir’e ne zaman geleceksiniz?”, “Şu gün geleceğiz Mustafa Efendi” Yoktu telefon! Telefon yoktu! Kim rüyasında görürse izmir Garajı’na o geliyordu. Bir Ali ihsan geliyordu, bir Mustafa Özbağ geliyordu. Ali ihsan da her zaman gelmiyordu. Herkesin kocaman hâl dervişi diye bildiği kimse, bir sefer mi iki sefer mi ne geldi. Bir akşam geldi, bir sabah geldi. Dervişlik oydu. Dervişlik oydu! Dün gece kiminleydin? Onu söyle bana. Dervişlik bu! Sabah kiminleydin? Dervişlik bu. Dervişlik bu, benim bildiğim dervişlik bu. Benim bildiğim dervişlik de kalmadı zaten. Ve gönlünde bu eksiklik var ise gönlündeki eksikliği anlattık. Bunun normalde ilacı, bunun ilacı, gönüldeki eksikliğin ilacı, tövbe ve zikirdir. Hadis-i şerifte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu: “Müminin kalbi, Zikrullah ile hayat bulur.” dedi. Zikrullah kardeş, zikrullah! Ve gönlündeki eksikliğini tespit et. Zikrullah yap. Allah’ı zikret ve tövbe et. Tövbe! Tövbe et.
O gönlündeki eksikliği tespit et. Kendi kendine dervişlik süsünle aldanma. Şeytan seni aldatır, dünya seni aldatır. Hani böyle bir sanatçıları gösteriyorlar ya, sanatçı denen kimseleri… Onları ben sanatçı olarak da kabul etmiyorum. Bir sayfada makyajlı hâli, makyajsız hâli. Ulan makyajsız hâline baktığın zaman onu insan gece rüyasında görse, dönüp sol tarafına bir defa eûzübesmele çekip tükürmesi lazım! Bir de makyajlı hâli var! Senin dervişliğin o makyajlı hâle dönmesin. Dervişlik, güzel dervişlik yap. Bunu
düzeltmenin yolu, bunu düzeltmenin yolu Allah’ı zikirdir kardeş. Büyüklük taslamamaktır, kibre düşmemektir. Bunun yolu tevazudur. Sahte şeyhlik yapmamaktır. Kendi kendine şeyhlik yapma, kendi kendine “Oldum bittim” deme, kendi kendini bir şey zannetme. Sen tevazu kanatlarını indir. Üstadının sözüne bak. Kendini disipline et. Kendini disipline edemezsen yol yürüyemezsin, aldanırsın. Aldanırsın, seni aldatan çok şey olur. Sebep? Çünkü senin gönlün uyanık değil.
Gönlün uyanık olmadığından dolayı herkes ve her şey seni aldatır bu yolda. Sen kendini disipline edip tövbe ve zikrullaha tabi ol. Yoksa nefsin kayığına biner, Allah muhafaza eylesin, göçer gidersin bu âlemden. O yüzden sakın ha! Sözünüzün eri olun. Bir üstadın elinden tutmuşsunuz, düzgün tutun. Üstadınızın sözünden başka bir söz tanımayın, insanlar olarak. Kur’an’ın üstünde bir söz yoktur. Sünnet-i seniyyenin üzerinde bir söz yoktur. Bir derviş için üstadının üzerinde bir söz yoktur. Senin yoksa gönül ayarların bozulur. Bozulursa sen onu bu hâlinle terbiye edemezsin. Rabbim bizi terbiye olanlardan eylesin. Konu başlığı: “Sıddıkanın (Allah ondan razı olsun) bugünkü yağmurun sırrı neydi diye sorması. Sıddıkanın aşkı coşup edebe riayetle Peygamber’e sordu: “Ey şu varlığın hülâsası, vücudun zübdesi! Bugünkü yağmurun hikmeti neydi? Bu yağmur rahmet yağmurlarından mıydı? Yoksa tehdit için mi yağıyordu? Pek yüce, pek azametli Allah’ın adaletinden miydi? Bu yağmur bahara ait lütuflardan mıydı, yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu?” diye sordu.” Önümüzdeki hafta buradan devam edelim. 2060. beyit. Bazen kardeşler kendilerinde bulunan Mesnevilere uymuyor, nereden şey yapıyorlarsa, ondan sonra hani nereden takip ediyorlarsa, benim takip ettiğim Mesnevinin beyitleri bunlar. Sıralaması da bu. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Sürç-i lisan ettiysek affola. Geceniz hayır ola. Âmin.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları