Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“Oysa canım dedi, dostlardan uzak değil; fakat halvetten çıkmama izin yok. O beyler şefaate kalkıştılar; ona uyanlar da kendilerini yermeye giriştiler. Dediler ki ‘ne kötü bahtımız varmış a kerem sahibi; gönülden de olduk, dinden de; sensiz yetim kaldık. Sen bahaneler bulmadasın; bizimse dertli yüreğimiz yanıyor da soğuk soğuk ah edip duruyoruz. Senin güzelim sözlerine alışmışız; senin hikmet sütünü emmişiz. Allah için olsun, Allah için, bize şu cefada bulunma; hayırda bulun, bugünü yarına atma. Gönlün razı olur mu ki bu aşıklar sensiz kalsınlar da ellerine birşeycikler girmesin. Hepsi de balık gibi karada çırpınsın. Suyu aç, ırmağın bendini yık. Ey zamanede eşi benzeri bulunmayan! Allah aşkına halkın feryadına eriş, Allah aşkına.”
Tam bir müridin mürşidine duası gibi. O vezir halvete girince, müritler, vezirin etrafı, vezire yalvarmaya başladılar. Bir müridin mürşidini gördüğü hal, Hz. Pir vezirin üzerinden bir müridin nasıl hangi duyguyla mürşidine bakması gerektiğini öğretiyor. Vezir dedi ki ‘oysa canım dedi dostlardan uzak değil fakat halvetten çıkmama izin yok.’ Halvetin belirli bir zamanı vardır. Eğer itikafsa, on gündür. Ramazan itikafı ise. Ramazan itikafında haklı bir gerekçesi yoksa o kimsenin, itikafı terk etmesi caiz değildir. Bu şeriata göre işte hastalıktır. Şudur budur, rahatsızlıktır. O zaman o kimse şeriata göre itikafı terkedebilir. Ama sufiler için itikafı terketme sebebi ölümdür ya da o kimsenin komaya girip hasta olmasıdır.Öbür türlü yok başım ağrıdı, yok soğuktu, çok sıcaktı, yok şöyle olduydu da, annemrahatsız olmuş da, babam rahatsız olmuş da, yok hanım ölmüş de, yok çocuk vefat etmiş
de… itikaftan çıkılmaz.Bir sufi için baygınlık ve ölümün haricinde yapması gereken herhangi bir ibadeti yapmaması düşünülemez. Hastayım, bu gün derse gitmeyeyim. Bu gün işim var derse gitmeyeyim. Bugün lodos esiyor, derse gitmeyeyim. Bugün hava soğuk, derse gitmeyeyim. Bugün hava yağışlı, derse gitmeyeyim. Kar yağıyor, derse gitmeyivereyim. Buz oldu ortalık, derse gitmeyivereyim… Sufilik disiplininde yoktur.
Sufi mutat olan vazifelerini yerine getirir. O gün onun dersi var ise annesi öldüyse annesini gider, toprağa gömer, derse gelir. Eğer ders saatinde çocuğu öldüyse, çocuk orda ölmüştür. Ona can verecek değil ya. Çocuk orda durur, o dersini yapar, gider evde kefenlenecekse kefenler, yıkanacaksa yıkar. Sufi disiplini budur. Sufi disiplini! Bu disiplini elde edemeyenler, sufi olamazlar. Bugün perşembe, benim dersim var. Yok anan geldi, yok dayın geldi, yok amcam geldi, yok eniştem geldi, yok Almanya’dan ya birader geldi, yok öyle bir şey! Bugün perşembe. Bugün zikrullah var. Ben bugün derse gitmem gerek. Derse gideceğim, bugün benim zikir günüm. Sufi için ikinci bir alternatif yoktur. Ya o kimse küt tek düşer bayılıri hastaneye kaldırırlar ya da o kimse ölmüştür. Bir kimse o perşembe dersine gelmediyse ya ölmüştür ya baygın hastanede yatıyordur. Üçüncü bir şıkkı yoktur onun. Üçüncü bir şıkkı nefsindendir onun. Üçüncü bir şıkkı nefsindendir. Bunu methetmek, kendimi öne koymak için söylemiyorum. Bütün derviş kardeşler bilirler ki benim şeyhim, benim bulunduğum memlekette ise merkezde ise benim bir işim yoktur o gün başka. Bitmiştir benim için hayat. Eğer senin o gün için ikinci bir işin çıkıyorsa, sakın şeyhini sevdiğini söyleme bana. Sakın söyleme! Sufi disiplini budur. Bir kimse itikafa girdiyse on gün, on gün ramazan itikafı on gündür, on gün itikaf mahalindedir. Ona zaten eşi ölse haber verilmez ona. Eşin öldü denmez. Çocuğu ölse, gidin itikaf mahalinde haber verin, çocuğu öldü denmez. Sufi disiplinidir bu. Adam itikafa girer, dünya ile alakasını keser, onun dersi var. Birinci gün kendi derslerini beşeryüze çıkarıp çekecek. Yetmişbin tevhid la ilahe illallah la ilahe illallah la ilahe illallah la ilahe illallah… ikinci gün yine beşer yüz çekecek, yine yetmişbin tevhid. Üçüncü gün yine beşer yüz çekecek, yine yetmişbin tevhid.
Bizim dergahımızda itikaf budur. Üç gün içerisinde Hz. Peygamber efendimizi görürse, onunla alakalı bir şey görürse, onunla alakalı herhangi bir şey görürse, dördüncü gün onbin salatü selam, yüzbin ya Allah çeker. Yetmişbin tevhidi çekmez, dersi değişir. Bu üç gün içerisinde görmüyorsa o kimse böyle bir şey, kendine iyi dikkat etsin. O kimsenin üzerinde fazla günah ı kebair var, kendini verememiş, muhakkak görmeli. Ya görmek şart mı? Ben de diyorum ki görmek şart değil, itikafa girdiniz ya o şeriat. itikafa girdin mi ayakların titreyecek göremezsem diye. Biz, Bayındır’da bir arkadaş itikafa
girdi böyle, birinci gün gittik sorduk. Oktay’da var yanımda. Var mı bir şey, yok. Allah Allah! ikinci gün yine gittik. Var mı bir şey? Gene yok. Üçüncü gün yine gittik, yatsı namazında oraya gidiyoruz. Tabii şeyh efendinin bana söylediğini, ben tabii kimseye de söyleyemiyorum ya, şeyh efendi de dedi ki bana o sene oğlum itikafa git, itikafı idare et dedi. Sanki ben itikafa girdim, ben de çekiyorum boyna, o hal gördü mü görmedi mi? Ne gördü ne görmedi? Üçüncü gün gene yok adamda bir şey! Geçmiş gün, dedim kalk ayağa, öyle oldu değil mi Oktay? Kalktık ayağa, orda ben de itikafa girdim çünkü, ayakta bir başladık biz esmaya. Allah Allah! Kopuyor ortalık. Biraz da kiloluydu arkadaş. Ulan güm diye bir ses çıktı ama öyle oldu değil mi? Atmış mı kendini orta yere! Düştü. Neyse bitirdik tabi zikrullahı. Ağlıyor. Bu nasıl ağlıyor! Dedim tamam mı? Nasıl ağlıyor, ağlamaktan tamam da diyemiyor! Gençlik var ya, o da görecek illa ki! Bir de ben böyle orda dergaht otursun, bu iş otursun diye onun da görmesini istiyorum, yani şahitlensin,delillensin. Velhasıl kelam tabii o itikaf mahallinin bizde, ne o, çok menkıbesi vardır, değil mi Oktay? O limon ağacı ayrı bir dert zaten onu da söylüyoruz zaten. Diyoruz burda limon ağacı var. Bak burdan çatırtı patırtı çıkar, kimse inanmıyor bize önce. Ondan sonra ilk çatırtıda patırtıda kopuyor ödleri. Velhasıl ı kelam, itikaf disiplin ister. O yüzden diyor ki ‘benim canım dostlardan uzak değil. Fakat halvetten çıkamam.’ Çıkamazsın elbette.
itikafın ikincisi, kırk günlük erbaindir. Musa Aleyhisselamın. Otuz gün, on gün daha ekledi Canab ı Hak, kırk gün. Buna Erbain denir. Eğer kırk günlük erbaine niyet ettiyse, kırk gün dışarı çıkmak yok. Bu virtlere de devam edecek içerde. Öyle bir kimse kafasına göre itikafa… Ha itikaf sevabı, şimdi hep beraber niyet ettik Yarabbi şu dış kapıdan dışarı çıkıncaya itikafa. Ettiniz mi niyet? Niyet edenler, kapıdan dışarı çıkıncaya kadar niyet ettik itikafa, itikaf sevabı aldık şimdi, bu ayrı. Kapıdan dışarı çıktık, itikaf sevabı aldık. Öbür türlü on gün. Normalde hanefiye göre bir kimse ramazanın son on gününde itikafa girecekse, Cuma kılınan bir yerde girecek. Cuma kılınmayan bir yerde itikafa girebilir mi? Adı itikaf olmaz. Adı ne olur? Halvet olur. Halvet etti, insanlardan uzaklaştı gitti. Burda bizim içeride bir itikaf odamız var mı? Var. Bir ara normalde üçer günlük arkadaşlar itikaf ibadetini, halveti öğrensin diye burda giriyorlardı. Şimdi giren kalmadı herhalde, değil mi? Var mı şu anda? Yok. Önceden arkadaşlar böyle kendilerince sıra yapıp üçer günlük, üçer günlük burda giriyorlardı. Hiç itikafa girmeyenler, üç günlük itikafa girin burda. Günlük yetmişerbin tevhit çekin. Ömründe hiç yetmişbin tevhid çekmeyen insanlar var. itikatsız derviş, derviş olmaz. Olmaz! Lazım, lazım. Bayanlar, evlerinizin bir köşesinde itikaf yapın. Bir seccade atın evinizin bir köşesine, niyet edin, deyin ki evden dışarı çıkıncaya
kadar niyet ettim itikafa. Televizyondan kendinizi kurtarın, telefondan kendinizi kurtarın, kadınların elinde telefonla, yemek yerine telefonla uğraşıyorlar. Ondan sonra aşkım yemek yapamadım, makarna haşladım. Gözün kör olmasın senin! Elinde telefon, whatsapp, elinde telefon, twitter, facebook dolaşıyor, kadın. Dervişler, dervişler bizim, daha uzağı söylemiyorum. Otur bir onbin tevhid çek günlük, otur bir beşbin tevhid çek günlük. Erkekler de aynı, günlük beşbin tevhid çeken adam mı var? Kaç kişi var? Günlük beşbin tevhid çeken kadın mı var? Kaç kişi var? Yok! lafa gelince çok. Laf diz boyu, zikir yok. Allah muhafaza eylesin.
itikaf, disiplin. Bir kimse itikafa girdi mi sufi bir şeyi yapmaya, ders çekmeye karar verdi. Ben size mürit olmaya karar verdim. Benim dersimi verin. O dersi aldımı o, onun şaşması olmayacak hiç. Dersini çekecek her gün. Vacip oldu ona. Çekmeyeceksen alma kardeşim, seni balmumundan davet eden mi oldu! Gel sana ders al diyen mi oldu! Bizim böyle bir çoğalma derdimiz yok. Çekmeyecektin alma, sana zorla ders veren yok. Hatta ders almaya gelene diyorum ki bizim işimiz zor. Alma bak, sen ders. Ben hayatım boyunca kolay sufilik anlatmadım hiç kimseye. Hiç kimseye anlatmadım. Herkese dedim ki bu yol disiplin gerektirir. Bu yol zorluk, bu yol azamet yoludur. Bu yol sıkıntı yoludur. Bu yol dert çekme yoludur. Bu yol gam çekme yoludur. Bu yol kasavet çekme yoludur. Bu yol acı çekme yoludur. Bu yol problemlerle baş etme yoludur. Yol böyle. Bir elinde bal, bir elinde börek, dervişlik biz görmedik, ben görmedim. Ben görmedim! Böyle bol kepçeden bir dervişlik görmedim ben. Böyle bir dervişlik yaşamadım da. Yol disiplin yolu. Ders aldın mı çekeceksin. Namazı kılacaksın kardeşim, kılacaksın namazı! Orucu tutacaksın. Farzlara riayet edeceksin. Farzlara riayet edeceksin. Haramlardan uzak duracaksın. Hem haramla iştigal et, hem sufilik yapacağım diye uğraş, olmaz! Necasetle nimet bir kapta yeniyor mu? Git tuvaletten bir kaşık necaset al koy bakalım tabağına, yiyecek misin? Yok. Git hadi bir köpek pisliğini al koy tabağına bakalım, yiyecek misin? Necasetle sufilik bir yerde olmaz. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri bir kalpte iki sevgi olmaz dedi. Bu ne? Bir yerde Allah sevgisi var ise orda mecaz yoktur. Bitti! Hem Allah’ı sevecek, hem içki içecek. Böyle bir şey yok. Hem Allah’ı seviyorum diyecek hem haramla iştigal edecek. Böyle bir şey yok. Yok! Disiplin lazım.
işte o yüzden o dedi ki, vezir, halvetten çıkmama izin yok. Bu şeriaten, halveti terk edemezsin. Bir de tarikaten vardır, yani batıni olarak. Batini olarak ne? Bir şey de dışarı çıkmaya, bir şey söylemeye manevi izin gerekir. Dünya kelamı konuşman gerekiyor, manevi izin gerekir. Şeyhim bana dünya kelamı konuşmamı da yasaklamıştı. Evladım dünya kelamı da konuşmayacaksın
dedi bana. Ben dünya kelamı da konuşmuyordum. Konuşman gerektiğinde sana mânen izin verirlerse konuşacaksın dedi. Güneşe çıkmayacaksın dedi bana. Sen kendi aklına dersin ki ya güneşle ne alakası var. Emir bu, güneşe çıkmayacaksın. Dışarı abdest almaya çıkarken, başına bir tane örtü örteceksin, Musta Efendi dedi. Güneşi görmeyeceksin hiç dedi. Ben abdest almaya çıkarken kafama bir şey örtüp abdest almaya çıkıyordum. Abdest alıyordum, kafamda kocaman battaniyemsi bir şey, hızla itikaf yerine gidiyordum. Güneşi görmek de yok, dünya kelamı konuşmak yok. Birinci gün üç lokma yedim, ikinci gün iki lokma yedim, üçüncü gün bir lokma ekmek yedim, dördüncü gün yiyecek, içeceğim yoktu. Bir çay vardı, dördüncü gün mahalleden ordan mahalleden birisi burda itikafa giren oruçlu gibisinden, şeyden, akşam ezanından önce, hiç haberim yok bundan, ben akşam ezanından önce çıkıyorum, abdestimi alıyorum, giriyorum içeri. Kimse beni rahatsız etmesin diye. Akşam ezanından önce oraya yemek koymuş. Ne koyduysa gitmiş, yatsıdan önce gelmiş hani boşları alacak, benim hiç haberim yok. Bir bakmış ki içinde irin ve kurt var. Almış yemeğini gitmiş. Adama demiş ki kocasına, herif senin paranda haram var demiş. Ne oldu? Vallahi demiş, itikafa giren birisi varmış orda, akşam demiş oraya yemek götürdüm, kanla irin olmuş, kurt olmuş, aldım geldim, senin paranda haram var demiş. Orda mahallede duyulmuş, kim helal mı haram mı denemek istiyorsa, gidin kapının önüne koyun. Birisi getirmiş bir kap zeytin koymuş. Bunları sonradan duyuyorum ben. Bir kap zeytin kurtlanmış, gitmiş. Vay, zeytin kurtlanır mı? Kurtlandı. Haram var. Hiç haberim yok bunlardan benim. Ben bir Oktay giriyordu içeri, bir Oktay itikaf yerine giriyordu. O da müsaadeli. Konuşmak da yok. O da gelir, zikir yapardı. Öyle değil mi? Tesbih çekerdi. Oktay dervişliğimin ilk başlangıcında, bütün kareler de vardır.
Hani benzetmek gibi olmasın ama hani Bedir ashabı var ya, Hz. Peygamber diyor ya o Ashab-ı Bedir’den bırakın onu diyor. O yüzden Oktay da abiniz, kimse incitmeyecek. Öyle, dedemin köşedeki evde karanlıkta biz kafa kafaya çok zikrettik. iki kişi herkes Bayındır’da bunlar deli divane oldu derlerken biz şeyde, eskici dedenin orda çok ağlaştık. Öyle herkes haddini bilecek. Bu Allah’ın lütfu, herkes haddini bilecek. Kimse haddini aşmayacak. Böyle bu işler bir günde olup biten şeyler değil çünkü. O yüzden itikafsa o kimse disiplinli itikaf yapacak. Konuşmak yok, konuşmayacak. Güneşe çıkmak yok, çıkmayacak. Ya, bu zamanda da güneşe çıkmadan olur mu ya diyeceksen girme itikafa. E konuşmadan da nasıl durulacak ya diyeceksen girme itikafa. Bunu kim belirleyecek? Üstat belirleyecek. Kendi kafandan belirleyemezsin bunu. Üstadın derse sen böyle itikafa gireceksin, eyvallah. Ben böyle itikafa girecekmişim. Haddi açmak yok. Hani var ya oruç
bahsinde, Ya Resulallah, daha fazlasına gücüm yeter. Böyle böyle tut. Daha fazlasına. Böyle böyle tut. Daha fazlasına. Sonra ne dedi sahabe? Keşke ben Hz. Peygamber’in ilk tavsiyesine uyaymışım, daha fazlasını istemeyeymişim. Şimdi buna takatim yok, güç yetiremiyorum dedi. O yüzden isterken ölçülü iste, Hz. Mevlana. Saman çöpü bir dağı kaldırabilir mi? Ölçülü, haddi aşma. Söyleneni yap.
Şimdi bakın diyorum ki günde beşbin tevhid çekeniniz mi var? Otur bir beşbin tevhid çek bir bakalım, bir kırk gün devam et. Bir kırk gün beşbin tevhid çekerekten devam et. Dervişlik yap. Bir kırk gün kendini koru, halvetdeyim de. Kırk günlük halvet yapıyorum. Haram ağzımdan çıkmayacak de. Disiplin et kendini, terbiye et. Burdan çıktı mı ağzına geleni söyle. Ele geleni yersin, dile geleni dersin, böyle dervişlik dursun, sen derviş olamazsın. Ele geleni yiyip, dile geleni demiyeceksin. Dervişlik disiplin ve bir kimse kendini üstadının, üstadının şahsi manevisinin kendisinden uzak olduğunu düşünmeyecek. Velilerin, mürşitlerin şahsi manevileri vardır. Bir mürit üstadının şahsi maneviyatından uzak olduğunu düşünürse, o müridin körlüğündendir. Mürşidin yetersizliğinden değildir. Mürşidin Cenab ı Hakkın fazlından, mürşidinin üzerine verdiği bir velilik nuru vardır. Bu velilik, mürşitlik nuru onun şahsı maneviyesinin üzerindedir ve bütün dervişler nerde olurlarsa olsunlar, eğer mürşitlerini bu noktada kendilerince akıllarına getirseler, kalplerine getirseler, bir bağ kursalar kendilerincei şahs-ı manevilerinin altına girerler. Bunu düşünmeyen kimse, kendini şeyhten uzak görür. Uzak çünkü. Kendini şeyhe yakın gören yakındır, uzak gören uzaktır. Nerde olduğu önemli değil ki. Hz.Pir demiş ya kimisi Yemen’dedir canı canımızdadır, kimisi yanımızdadır, vücut olarak, ama canı Yemen’dedir demiş. Canı Yemen’dedir. O zaman sen, canına can katan üstadın şahsı maneviyatına kilitle kendin. O yüzden o uzak değil.
‘O beyler şefaate kalkıştılar, ona uyanlar da kendilerini yermeye giriştiler. Dediler ki ne kötü bahtımız varmış, a kerem sahibi gönülden de olduk dinden de. Sensiz yetim kaldık.’ Bir mürit mürşidinden uzak kalırsa, bir aşık maşukundan uzak kalırsa, o yetimdir, o öksüzdür. Bir mürit kendisini bir aşık sevdiğinden, bir nefes ötesini kendince hasret olarak görecek. Diyecek ki senden uzak durmak bu dünyadaki acıların en büyüğü. Senden bir nefes araya perde girmesi, bu dünyadaki ve öte dünyadaki uzaklıkların en büyüğü. Kilometrelerce uzakta olsaydın bedenen ama her an gözümün önünde olsaydın sen. Her an canımda hissetseydim senin canını, her an nefesimde hissetseydim senin nefesini ve her an seni kendimde hissetseydim ve doymasaydım ve doymasaydım ve her şeyinle kendimde olduğunu görsem dahi ben yine aç olsaydım, ben yine aç olsaydım, ben yine aç olsaydım
ve doyamasaydım sana ebediyyen. Bir nefes, aşık için bir ömürden fazladır. Bir hicap perdesi, aşık için dünyalar kadar kalındır. O yüzden müritler diyorlardı ki sensiz biz dinden de olduk, sensiz biz gönülden de olduk. Sensiz biz yetim kaldık. Ey zamanın sahibi.
Bir mürit hali! Bir müridin her an kendince tefekkür hali! Bir mü’min hali! Her an Allah’la olan ilişkisinde, her an bir nefes dahi ondan uzak kalırım korkusu! Bir mürit bunu üstadında yaşar önce. Bunu üstadında yaşarken, Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’i tanır. Hazreti Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’i tanıyınca der ki canlar canı senmişsin. Sevilmesi gereken senmişsin. Bir mürit önce mürşidini tanır. Mürşidini tanıyınca şöyle der: ‘Asıl sevilmesi gereken senmişsin. Asıl aşık olunması gereken senmişsin. Benim gönlüm hovardaca oralarda buralarda dolaştı ama gönüller sultanı senmişsin. Asıl aşık olunan senmişsin. Asıl görmem gereken senmişsin. Asıl dizinin dibinde oturmam gereken senmişsin.’ Fenafi’l Şeyhliği yakalar. Baktığı yerde üstadını görür, yediğinde üstadını görür, içtiğimde üstadını görür, eşinde üstadını görür, çocuğunda üstadını görür, arkadaşında üstadını görür, giydiği elbisesi üstadının elbisesidir, yediği üstadının yemeğidir, içtiği üstadının suyudur, yürüdüğü üstadının yoludur, dağa bakar üstadını görür. Buluta bakar üstadını görür. Güneşe bakar üstadını görür, rüyasında üstadını görür, gözünu yumar üstadını görür, gözünü açar üstadını görür, arabanın önünde üstadını görür, arkada oturan üstadıdır, yanında oturan üstadıdır, yolda bekleyen üstadıdır. Denizde bekleyen üstadıdır, havaya baktığında üstadını görür, kuşlarla konuşur üstadının sesinden, ağaçlarla konuşur üstadının sesinden, bulutlarla konuşur üstadının sesinden, çayla konuşur, bardakla konuşur, tesbihle konuşur, seccadeyle konuşur, duvarda konuşur, yerde konuşur, tabakta konuşur, tencerede konuşur, her şey üstadıdır. Ne tarafa dönerse dönsün, ne tarafa yönelirse yönelsin, her yerde üstadı vardır ve üstadı bu haliyle hallenen dervişini görünce hayrette kalır. Nasıl sevebiliyorsun böyle der. Bu mürit halidir. O öyle bir hale gelir ki üstadı ne düşünüyorsa onu düşünür. Üstadı ne hal görüyorsa, onu görür. Halden hale geçer. Onun kalbinin derinliklerine girer. Üstadının kalbine ne ilim geliyorsa ona da geliyordur artık. Bir an gelir üstat zanneder kendini yahu der, deler duvarları eliyle. O esnada üstad olmuştur. Üstad gibi hükmeder manen.
işte bu Fenafi’l Şeyh’dir. Celali vardır onun, cemali yoktur. Celali vardır onun. O yüzden müritler ondan korkar, öbür zakirler ondan korkar, dervişin etrafındaki yepildekler ondan korkar. Herkes çekinir ondan. Neden? Onda celal sıfatı vardır. Celaliyet vurur ona. Üstatda fena olan, celal haliyle celallenir. Ardından o, üstadının şahsı maneviyatında, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine aktarılır. Artık o her şeyini, Muhammed-i
Mustafa(s.a.v.)’e bağlar. Gördüğü nur, onun nurudur. Gördüğü nur önce neydi? Şeyhinin velilik nuruydu. Şimdi gördüğü nur, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in nurudur. Baktığı her yerde o vardır. Gördüğü her yerde o vardır. Şeyhinin üzerinde, şeyhinin fena halinde yaşadığı her şeyde Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’da yaşamaya başlar. Artık onun yolu farklıdır. O oraya adım attı, yolu değişti onun, yolu değişti onun, yolu değişti. Artık o her yerde, her yerde Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’i görür. Onun nurunu görür, onun ruhaniyetini görür, ona soru soranlar ondan cevap alırlar. Bilmez karşıdaki kimse. Ona sorduğu sorunun cevabı, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’den gelir. Ona söylenen her şey, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’den gelir. Onun canı da odur, ruhu da odur. Onun gündüzü de gecesi de Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in üzerindedir. Ona rahmaniyet çöker. O ordan, Allah’a doğru yol alır. Bu, sufi terbiyesi yoludur. O her yerde artık vasıtasız Allah’ın nurunu görür. Ona da kahhariyet çöker. Ona kahhariyet çöker. Sonra o tekrar geri döndürülür, ona sonra cemaliyet çöker. Allah’ın öyle kulları vardır ki onları gördüğünüzde Allah hatıra gelir. Cemaliyettir.
işte müritler diyorlardı ki : ‘Sensiz yetim kaldık. Sen bahaneler bulmadasın. Bizimse dertli yüreğimiz yanıyor da soğuk soğuk, ah edip duruyoruz.’ Bazen sevenle sevilenin arasına maşuk perdeler atar. Aşık ile maşukun arasına, maşuk bir perde atar. Aşık o perdeden dolayı yanar da yanar. Aşığın o yangını, maşuğun hoşuna gider ama aşık yanar. Şiirler yazar. Yanar, dörtlükler döker. Yanar, döndükçe döner. Yanar, ağladıkça ağlar ve her sözü onun, aşığın bu manadaki her sözü, maşuğa pırlanta gibi gelir. Maşuk aşığının her sözünden, başına taçlar yapar. Onun her ağlayışının gözyaşından kendine pırlantalar düzer. Maşuk için aşığının gözyaşı, bu kadar kıymetlidir. O yüzden, o gözyaşından inciler yapar ve diğer aşıklarına karşı der ki bu filanca aşığımın gerdanlığı. istemez misiniz, gözyaşından inciler sıralansın. istemez misiniz, göz yaşınızdan pırlanta yüzükler olsun. Aşık olduğunuzda baktığınızda kendi gözyaşınızın pırlanta olduğunu ve maşukunuzun boynunda bir nadide takı olduğunu istemez misiniz? O hasrete nasıl yanılmaz. Öyle değil mi? O hasretten nasıl gözyaşı dökülmez! Öyle değil mi? Ve bir an, bir perdeden sudur etse ve dese ki bu senin gözyaşından, yaptırmış olduğum inci kolye. Kendinizden geçmez miydiniz? O yüzden perdeye küfür etmeyin. O yüzden ayrılığa, kötü gözle bakmayın. Bazen maşuk Cilve i Rabbani’sinden bir perde atar. Sakın hatanı görmeyip, bana perde attı deyip de kendini naz ehli olanlardan görme.
‘Senin güzelim sözlerini alışmışız, senin hikmet sütünü emmişiz.’ Hani çocuk bir anne sütünü emer ya hep o memeyi arar. Hikmet sütü, ötelerden gelir. ilm i ilahiden gelir. Onun katından gelir. Hikmet, o kimsenin
kalbine iner. Orta yerde sebep üstadıdır onun. Sebep, Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’dir ama Hz. Pir der ki ister üstadından al, ister Hz. Peygamber(s.a.v.)’den bir fark yoktur. Fark görür, ikilik görürsen, ikilikde kalırsın der. O zaman önemli olan, o hikmet sütünü içmektir, emmektir. Burdaki mevzu, hikmet sütünü emmektir, meme değildir. Ha üstadından içmişsin, ha Hazreti Peygamber(s.a.v.)’den içmişsin ha direk kaynağından içmişsin. Aynı sütü içersin ama onun âdetidir ya, o önce seni dolaştırır orda burda. Pişirir seni. Önce bir üstada gönderir seni, üstadın üzerinden tecelli eden de odur ama sen üstadı görürsün önce. Ondan sonra yine aynı üstadının üzerinden Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.) olarak tecelli ettiririr. Aslında bir fark yoktur. Sen Muhammed i Mustafa(s.a.v.) olarak görüyorsundur artık onu. Ardından kendisi olarak tecelli eder. Sana yol öğretir.
Hani bir yerin ustası vardır, bir çırak gelir, onu önce bir kalfaya teslim eder ya, teslim ettiği kalfa oranın en aşağıdaki kalfasıdır. Yani işte üçüncü derecedeki kalfasıdır. Çırak, önce onda eğitilir. Ondan sonra o, öbür kalfada başlar eğitilmeye. Sonra usta ona gerekli şeyleri, son terbiyeyi verecektir. Neden? Kıvama geldi. O çırakken, ustaya itiraz edebilir. Cahil ya! Ona ilk kalfa dükkanın adabını, erkanını öğretir. Anahtarlarının yerini öğretir. Bütün istenilecek olan malzemelerin yerini öğretir. Ona anahtar tutmayı, civata tutmayı, pense tutmayı öğretir, neyse işi. Ben Cevdet’i görünce aklıma tamircilik gidiyor. Cevdet’i görüyorum ya orda. Sonra orda başkalfayla iş yapmaya başlar. O artık böyle yepildeklenmeye başlamıştır. Ondan sonra Cevdet son rötuşları vuracak ona artık. Sonra ona araba teslim ederler. Değil mi Cevlet, öyle mi yapıyorsun? Değil mi? Sufilik de aynıdır. Aslında dolaylı olarak o da yine o dükkanın ustasının eğitimini alıyordur ama kimden? Ordaki en çömez kalfadan. O şunu diyemez. Ben senden eğitim alacağım. E? Bu aradakileri istemiyorum. Cahil! Gülerler ona. Hani böyle bir derviş gelir ben çavuş falan tanımam der. Bir de şeyhe söyler bunu. Ben çavuşu tanımak istemiyorum, ben başımızdaki zakire tâbi olmak istemiyorum. E? Sana tabi olmak istiyorum. Ben de dedim ki sen tamam derslere git gel. Sen beni dinle. Öğreneceksin sen zaman içerisinde. Çocuk daha, cahil. Sonra işte ben böyle yapmak istiyorum. Zakirine danış derim ben ona ama ben ona danışmak istemiyorum! Sonra derim ki sen ona danışarakdan bu işi yapacaksın. Ona danışmadan bir iş yapma. Zakir de bu eğitimi bilmezse, vay bak üstadı görüyor musun! Burda ikilik yarattı şimdi. Beni bırakıp ezip giden kimseyi bağrında besledi. O zakir de ham daha, o çavuş da ham.
O da bir hikmet vardır demiyor. O da tam gönülden bağlanmamış, ciğerden bağlanmamış. Onda da eksiklik var. Bazen böyle yepildek dervişler vardır, kendi zakirini bırakır, başka zakirlerden akıl alacağım, onlara şirin
görüneceğim diye uğraşır. Bir de böyle edepsizler vardır. Başındaki çavuşuna uy, dervişine uy, zakirine uy. Yok, ben filanca yerdeki abiye tanıştım böyle dedi. Allah Allah! Benim yaşadığım şeyler bunlar. O böyle başı dışarı hani koyunun salağı vardır ya çobanın git dediği yerden gitmez, bu sefer de çoban ne yapacak? Ona bir taş atar. Süreye gir. inatçı, bu gene gidiyor, aykırı hareket ediyor. Bu sefer çoban köpeği gönderir ona. Köpek bir hırlar ona, bir diziye katar ama koyunun kafası karışık. Yine oraya buraya hopluyorsa, çoban için ilk önce kesilecek hayvan odur. Mal sahibi olsa kesmez, çoban keser. Mal sahibi der ki ya bunu da, çobana der ki, ya bunu böyle idare et. Bir tane delibaş var işte. Bunu böyle idare et. Mal sahibi öyle der ama çoban öyle demez. Keser, bir de mal sahibine der ki bu delibaş diye kayaya mayaya çıkıyor, ayağını bir yere sıkıştırmış. O yüzden kesmek zorunda kaldım. Sait öyle yaparlar değil mi? O delibaş koyun değil mi? Bütün sürüyü çeker mi? Her yere götürür. Çoban illallah der diğil mi ondan. Önce onu keser değil mi, sürünün selameti için, sürünün selameti, çoban sürünün selametini düşünür. Mal sahibi malın adedini düşünür. Adam malımı koruyayım diye düşünür ama çoban sürünün selametini düşünür. Önce onu cayırdatır. Böyle dervişlerin de kendilerince delibaş koyunları vardır. Ben efendim sizi çok seviyorum. E? Ama bu Mustafa abiyi benim içim almıyor. Biz arkadaşlarla bir yerde toplansak olur mu? Şeyh efendi de olur der. Ben olur demem. Bana da diyorlar şimdi. Orda ders var, derse gidiyorsanız gidin, gitmiyorsanız dersinizi alayım, istediğiniz yere gidin diyorum. Hür ol sen. Benim oraya koyduğum, vazifelendirdiğim çavuşu tanımıyorsan, Allah yolunu açık etsin. Nereye istiyorsan git. Hür ol, alayım dersini, git istediğin yere. Şeyh efendi aman zikir yapsınlar, ayrılmasınlar diye düşünüyordu. Rahmet’i onun mübareğin öyle genişti ben öyle değilim yapamıyorum ben. Allah affetsin bazen de söylüyorlar zaten. Yani Abdullah Efendi bu konuda çok böyle hani müsamahakar davranırdı. Sen müsamahakar davranmıyorsun. Öyleyim diyorum, ben biraz sertim.
Birisi ben efendim hakkınızı helal edin, ben dersimi geri vereceğim, ben dergahı bırakıyorum dediği anda Allah yolunu açık etsin. Allah’a emanet ol… Bir daha geri döndü, yok kardeşim burası boyacı küpü değil. Bir daha almam geri bak. Yok! Helalleştik, Allah yolunu açık etsin, git kardeşim, istediğin yere. Bir daha geri dönüyor! Yok geri dönüşün. Ha ben alırım, alırım. Veririm, bir daha veririm. Ben çarparım, çarparım. Dökerim, dökerim. Üzerinde çiğnenirim, çiğnenirim. O da sabredip duruyor mu? Duruyor. Benim başımın tacıdır gene o. Ona kimseye de laf söyletmem. Bu ayrı. Egoistim biraz ya. Ama birisi gitti. Allah yolunu açık etsin. Gidenin dönüşü yok. O yüzden öyle hani bu dervişlerin arasında vardır. Biz yaşadık bunları hep.
Benim zikrimi beğenmeyip, bir hocanın arkasında zikir yapmak isteyenler. Ben meyhaneden kalkmayım ya Bayındır’da. Bunları yaşadık hep biz veya Bursa’da şeyh efendiye telefon açıp efendim biz ayrı toplanabilirmiyiz. Toplanın oğlum diyordu. Toplanıyordu onlar. Hala daha ayrı toplanıyor onlar. Bende, geri dönüş yoktur. Geri vites yoktur hiç. ‘Hikmet sütü’. Sen o sütü içmeye bak. Kimden içtiğine değil. Önemli ama sen hikmet sütünü içiyorsan, sakın ha o memeye nankörlük yapma. Süt içmeye devam et. ‘Allah için olsun. Allah için bize şu cefada bulunma, hayırda bulun. Bugünü yarına atma.’ Allah için bizimle sohbete devam et. Bizimle dostluğa devam et. Bizimle yoldaşlığa devam et. Biz senin yoldaşlığına muhtacız. Senin dostluğuna muhtacız. Senin manevi, senden gelen hikmet sütüne muhtacız. Senin sözüne muhtacız. Sen bizim yol aydınlığımızsın. Sen, bizim elimizde yolumuzu aydınlatacak nur, ışıksın. Sensiz yolumuzu göremeyiz, önümüzü göremeyiz, ardımızı göremeyiz, sağımızı solumuzu göremeyiz. Sen, elimizi bırakırsan, biz kimsesiz yetim çocuklar gibi aful tuful olur gideriz.
‘Gönlün razı olur mu ki bu aşıklar sensiz kalsınlar da ellerine bir şeycik girmesin.’ Gönlün razı olur mu herkes seni severken, aşıkların senin etrafında dönerken, aşıkların senin etrafında pervane iken, onların yüzüne bakmamak, onların başını okşamamak, onun gözyaşlarını silmemek, onlara azap vermek, onlara acı çektirmek, onları hasretten hasrete katmak. Onları perdeden perdeye, uzaklıklara doğru göndermek. Hangi maşuğun gönlüne razı olur? Hangi maşuk, aşığına cefa çektirmekten zevk alır? Ama sana zevk geliyorsa cefa çektirmekten, sana zevk veriyorsa, uzak tutmaktan, var sen bütün sefalar senin olsun. Beni ne tarafa atarsan at. Ben senin sevdanla yanmaktan, senin sevdana koşmaktan, senin sevdandan kavrulmaktan sana tat gelecekse var sen beni nereye atıyorsan at, benim gözyaşım sana tat verecekse, fırat nehri gibi aksın. Sana doğru akacak. Sen tatlan ey sevgililer sevgilisi! Ben cefa çekeyim. Sen tatlanıyorsan, ben acılara banayım. Sen tatlanıyorsan, ben hasretinde yanayım. Sen tatlanıyorsan, sen istersen gözünü dahi süzme bana. Ben beklerim senin kapında ebediyen. Sen tat alıyorsan kapında bekletmekten razıyım. Sen tat al yeter ki her neden tat alıyorsan! istediğini yap benim üzerinde, mıkım dahi çıkmayacak. ister Yemen’e at, ister Fizan’a, ister kaynar kazanlara, ister hançerlerin altına at, bakmayacağım kimin kestiğine, kimin yaktığına, kimin vurduğuna. Hepsi de senden diyeceğim, senin. Bıraktım kendimi senin kollarına bıraktım. Kendimi sana. Sen istediğin tarafa döndür. istediğin tarafa çevir. Beni Ashab ı Kehf gibi göreceksin. Of dahi demeyeceğim. Üf dahi demeyeceğim. Ne tarafa döndürdün dahi diye sormayacağım. Bakmayacağım döndürdüğün yere bile. Gözümü senden ayırmayacağım. Gözümü senden kırpmayacağım.
Gözümü senden zerrece göbeğinden çekmeyeceğim. Hep sana bakacağım. Sen neden tat alıyorsan, tat aldığın yöne çevir. Teslimim. Aklım yok, fikrim yok, düşüncem yok, fıkıhım yok, hiç bir şeyim yok senin önünde. Sen ne tarafa çevirirsen, o tarafa döner.
‘Hepsi de balık gibi karada çarpınır suyu aç, ırmağın bendini yık.’ Sen, suyu açmazsan biz karada kalırız. .Çırpınırız. Son nefesini verecek balıklar gibi oluruz. O çırpınışımızdan zarar da görenler olur. Bizim etrafımızda zarar görenler var ise bazen susuz kalıp çırpınışlığımızdandır. Kulağının zarı patlayanlar var ise susuz kaldığımızda avaz avaz ağlayaraktan bağırmamızdandır. Uykunuzu bozuyorsak, gece uyandırıyorsak, bilinki hasretimizden bangır bangır bağırışımızdandır. Çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan özür dileriz diyecek aklımız yok. Belediye değiliz, müteahhit de değiliz. Zarar verdiğimizin dahi farkında olmayız. Çırpındıkça çırpınırız, çırpındıkça çırpınırız. Ta ki o can suyu gelinceye kadar. Ta ki o deryaya kendimizi atıncaya kadar. Taki ben burdayım deyinceye kadar. Ta ki gözlerini gözlerimize dayayıncaya kadar. Ta ki diz dize gelip Allah deyinceye kadar. Ta ki sarmaş dolaş olup arşı alada zikredince kadar. Ta ki arş ı alanın zirvesinden ona doğru bakacağız deyinceye kadar, çırpındıkça çırpınırız, çırpındıkça çırpınırız, çırpındıkça çırpınırız. Ne gök halkı bilir derdimizden ne yer halkı bilir derdimizden. Çırpınırız, yanımızdaki kimse bizim omuzumuza vurdu der, çırpınırız. Melekler der ki kafayı kırmış, ne arıyor burda der, çırpınır Susuzuz biz, hiç doymayız. Doymadıkça doymayız. Doymadıkça doymayız. Doymadıkça doymayız. O doyumsuzluktan çırpınırız. O açlığımızdan çırpınırız, o hasretten çırpınırız kendimizce o uzaklıktan çırpınırız o canıma canım dese de. O yüzden aşık hep çırpınır. Çırpındıkça etrafa zarar verir. Verir, maddi manevi.
Ey zamanede eşi benzeri bulunmayan. Allah aşkına halkın feryadına
yetiş. Allah aşkına’
Senin eşin benzerin mi görülmüş ki sen hiçbir şeye benzemezsin. Sen neye benzersin ki ona benzetelim. Benzettiğimiz şey sen değilsin ki. Sen hiçbir şeye benzemezsin. Feryadımızı işit. Sen hiçbir şeye benzemezsin. Elimizden tut. Katından, sen hiç birşeye benzemezsin. Katından gönlümüzden tut. Eller bizim elimizden tutmaz. Kimseler bizim yüzümüze bakmaz. Biliriz, seviyorum diyenler sevmez olur bir gün. Biliriz peşine düştüm diyenler bir gün arkamızdan hançer vurur. Sen abilerin abisisin diyen önce asar bizi. Sen canımdan cansın diyen, önce hançerler bizi. Senin gibi seven olmadı diyen, önce o asar bizi. Biliriz ey canlara can katan. Ey feryatlara cevap verin. Ey kimsesizlerin kimsesi. Ey padişahlar padişahı. Nazımız sana, niyazımız sana. Duamız sana. Feryadımız sana. Hicranımız sana. Gözyaşımız
sana. ibadetimiz sana. Varlığımız sana. Yokluğumuz sana. Biz ‘la’ ipine yapışmadık. Biz ‘illallah’ ipine yapıştık. ‘La’ ipine yapışsaydık bizi hasretten hasrete kataydın. Feryadımıza bakmasaydın. Ama biz illallah ipine yapıştık. ‘La’ ipine yapışanlardan olmadık. ‘illallah’ ipinde duranlardan olduk. Yetiş feryadımıza bizi naçar bırakma. Bizi zalimlerin elinde oyuncak eyleme. Bizi, aşksızların elinde oyuncak eyleme. Bizleri dertsizlerin elinde oyuncak eyleme. Bizleri firavunların elinde oyuncak eyleme. Bizleri gönülden muhabbetini aldıklarının elinde oyuncak eyleme. Bizleri aşksızlık kokusuna oyuncak bırakma. Bizleri merhametsiz, sevgisiz gönüllerinde, hissiz insanların elinde oyuncak olarak bırakma. Bizleri katına al. Bizleri yanına al. Bizleri kendi perdene al. Bizleri kendi kokunla kokulandırma. Bizleri kendi canınla canlandır. Bizleri kendi ruhunla ruhlandır. Bizlere katından ilim ver. Bizlere katından hidayet eyle. Bizlere katından lütfeyle. Bizlere katından ikram eyle. Bizleri katından rızıklandır. Bizlere katından ver her ne vereceksen ey merhametlilerin en merhametlisi.
El Fatiha meesselavat.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 2 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-5-2 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Şeyh, Halvet, Erbâin, Tesbîh, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı