Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 2050-2055. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 2050-2055. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 23/29

Mesnevî-i Şerîf 2050-2055. Beyitler Şerhi Hakkında

2050-2055. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Aleykümselam. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Amin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i, hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Amin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Amin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i Kur’an ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Amin. Ecmain. Geçen hafta: “Bu hadisi rivayet edenler zahiri manasını vermişler ve yalnız zahiri manasıyla kanaat etmişlerdir.” Burayı ders yapmıştık ve ders bu noktada ayetlerin zahir ve batını ile alakalıydı yani böyle olunca ayetlerin zahir ve batınları varsa hadis-i şeriflerin de zahir ve batınları vardır. Bu, manadaydı. Aynı şekilde Hazreti Pir, bu minval üzerinden devam ediyor, 2050 beyit:

“Onların halden haberleri yoktur. Dağı görmüşler de dağdaki ma-

deni görmemişler.”

Yani bu meselenin zahirinde kalanlar, dinin zahirinde kalanlar, Kur’an’ın sadece zahirine bakanlar, hadisi şeriflerin sadece zahirlerine bakanlar normalde kabukta kaldılar; kabuktan içeri giremediler. Yani cevizin dışına baktı; cevizin dışında yeşil, acı bir de ellerini boyayan bir şey var, yenmesi mümkün değil. Yani zahirde kalan kimseler o manada yani normalde bunu böyle ayırt ettirmek çok hoşuma gitmez, avam, has, hasü’l has diye ama sonuç itibariyle bir hani ilme’l yakînlik var, bir ayne’l yakînlik var, bir de Hakke’l yakînlik var. Bunlar Kur’ani terimler. Böyle olunca yani avam bazı hakikatleri anlamakta, görmekte güçlük çekiyorlar. E bu normal avam için çünkü

onların işleri, güçleri hayatı oturtturdukları alan din değil. Normalde böyle bir şey, onlar hani işin hakikat penceresine baksalar da veya hakikatten bir sırra sahip olsalar, onlar o sırrı da götüremezler. Hani bazı mahrem meseleler vardır, o mahrem meseleyi aslında eski sufiler avamın içerisinde konuşmamışlar; cebrîyeye düşebilir, kaderiyyeye düşebilir mesela. Örneğin, herhangi bir hadisede sadece hakkı gören bir kimse, başına gelen herhangi bir musibeti, bir sıkıntıyı normal karşılar. Yani hastalığı güle oynaya karşılar, “A hasta olmuşum,” der, bir de sevinir. Bir de der ki, “Benle alışverişi kesmemiş hastayım elhamdülillah,” der. Şimdi bunu avam duysa bunu şey yapamaz, hani normal düşünür herkes. Git hemen tedavi ol, git hemen kendine baktır; doktora gittin mi, ilacını yuttun mu, ilacı içtin mi, şunu yaptın mı, bunu yaptın mı.” Bir sürü, hani haklı onlar da, hatta hadis-i şerifi de getirirler; “Deveyi bağlamakla mı tevekkül edelim, bağlamadan mı?” işte Allah Resulü dedi ki: “Deveyi bağlayın”, ondan sonra deveyi bağla, bunun batınî kısmına bakarsan deveden kasıt ne? Nefis. işte meseleye o açıdan bakılacak olursak yani biz deveyi bağlayalım da mı, tevekkül edelim bağlamadan mı tevekkül edelim? Allah Resulü de diyor ki: “Deveyi bağlayın.” Yani nefsi deveye atfedersen, sen nefsi sıkı tut, nefsi bağla. Neye? Sağlam bir kazığa bağla. O kazık ne? Kur’an sünnet dairesi. Sen nefsi o Kur’an sünnet dairesine bağlamazsan, çeker gider; seni nereye götüreceği belli olmaz, nereye atacağı belli olmaz. Ama onun normalde zahir kısmına baktığında, yani “Deveyi bağlayaraktan tevekkül edeceksin,” doğru mu? Doğru.

Doğru mu? Doğru ama öbür türden bakarsan, başka taraftan çeker bakarsan; deveyi bağladan kasıt, nefsinle mücadele et, nefsini sağlam bir kazığa bağla ondan sonra Allah’a tevekkül et. Sen nefsini sağlam bir kazığa bağlamadıktan sonra tevekkülün tevekkül değil, tedbirin tedbir de değil. Doğru tedbir ne? Deveyi sağlam kazığa bağlamaktan kasıt, nefsinle mücadele et. Şimdi, meseleye o batın ilmine sahip olmayan, meseleye bu noktada hakikat noktasında görmeyen âlimlerin, öyle mürekkep yalamışların ilimleri bir yere kadardır. Bunu küçümsemek için söylemiyorum; dinin zahirini koruyacak olanlar, dinin şeriatını koruyacak olanlar, bu ilim. Bu ilim olmazsa olmaz. Yani sakın işin zahir tarafını küçük görmek noktasında değilim. Cevizin içindeki asıl yenilecek olan meyveyi saklayan, dışındaki yeşil kabuğudur. O delinirse, içindeki meyve de bozulur. O yüzden, o evet yani cevizi tanımayan bir kimse bakar dışına, yeşil, sert bir şey, diş atsa dişi kırılır onda; acı, zehir gibi hem de boyuyor, atar kenara onu. Der ki “Bu yenilecek meyve değil.” içinde ne var bilmiyor çünkü. içini bilmiş olsa o zaman tamam. Hani onlar da Hz. Pir de diyor ki dağı görmüşler ama dağdaki diyor madeni görmemişler. Dağı gördü, evet, dağın altında ne maden var onu

görmüyor yani işin zahir tarafında. O yüzden normalde batîn ilmi bir kimsede yani bu mana ilmi o kimsede yoksa yani onu kabul etmemekle kalmazlar bir de ona savaş açarlar. Hem de kıyasıya bir savaş, öyle bir savaş ki başlar uçar gövdelerin üstünden, hiç kimsenin umurunda olmaz ve din adına baş uçururlar. Hallacı Mansur’a yaptıkları gibi! Seyit Nesimi’ye yaptıkları gibi! Din adına katliam yaparlar ve ondan sonra otururlar ağlarlar biz bu katliamı nasıl yaptık diye! Yıllar sonra da birileri çıkar yani bu böyle değilmiş böyleymiş der ama iş işten geçer. Sonradan ona böyle hikayeler düzerler Hallacı Mansur’a düzlükleri gibi veyahut da Seyit Nesimi’ye düzlükleri gibi veyahut da işte Niyazi Mısrî’yi sürerler, sonradan da birileri kalkar Niyazi Mısrî’nin küfrüne fetva verirler o zaman için, sonradan da taltif edeceğiz diye uğraşırlar. Muhyiddin ibni Arabi’nin kafirliğine hükmeder, ondan sonra da meselenin hakikatini anlayan birkaç kişi çıkar ya burada şunu demek istemiş burada bunu demek istemiş derler, ardından bir sürü özürler düzerler. Zahir kısmı işin böyledir.

O yüzden, normalde hikmet ehlinin anladığı o sırrı, hikmet ehlinin vakıf olduğu, vakıf olduğu o hakikatleri, zahir âlimler, zahir taraf, anlamakta güçlük çekerler. Hani güçlük çekseler razıyız da güçlük çekmekle kalmazlar; kendi acziyetlerini de görmezler. “Biz bunu anlamıyoruz” da demezler, hemen küfrüne fetva verirler ortalığın. Hatta böyle, öyle cahilane sözler, öyle cahilane iftiraların içerisine girerler. Yani onların nasıl bir islam anlayışında olduklarına hayret edersin. O yüzden, bütün islam, Âdem’den Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’e kadar hepsinin zahiri olduğu gibi batınî da vardır; peygamberlerin zahirleri olduğu gibi batınları da vardır. Kitapla beraber onlara hikmet verildi; o hikmet, ilmi ledündür, işin batın tarafıdır, onlar meselenin hakikatine vakıftırlar. Hatta Hazret-i Muhammedi Mustafa (s.a.v) için bunu söylerim ben, o hakikatin, hakikatin de hakikatine vakıftır. O, yaratılmışların içerisinde Cenab-ı Hakk’ın ilmi ilahisinin hakikatinin hakikatinin hakikatine de vakıftır. Bunu böyle Allah’la eş değerde görüyormuş gibi düşünmeyin; Allah’ın ilmi sonsuzdur, sonsuzdur, hakikati de sonsuzdur. O sonsuz ilme ve sonsuz hakikatin peşinde koşan insanlar, sonsuz bir koşunun içindedirler. Normalde çünkü Allah bilinmekliği istedi; kendisini bilme noktasında yürüyen kimselerin yolunun sonu yoktur. Bir cennetlik olmak isteyenin yolunun sonu vardır, cennetlik olur. Hani böyle cenneti küçümsüyormuşum gibi algılanmasın; cennetlik olmak kolaydır. Yani islam’da en kolay şey cennetlik olmaktır. Hele bu zamanda, cennet o kadar çok kolaydır ki bu zamanda; bu zamanda bir kimse haramlardan kendini uzak tutsun, namazını kılsın, farzları yerine getirsin, ehli cennettir o. Bakın, ehli cennettir. Her şeyin bozulduğu, her şeyin böyle tarumar olduğu,

bütün deccaliyetin ve şeytaniyetin her yerde kol gezdiği bir zamanda bir kimse iman edip, iman edip imanında sabit kalıp farzlarını yerine getiriyorsa evliyadır o; o evliyadır. O kimse çünkü haram işlemek o kadar kolay ki, elinin altında bütün haramlar

Ben bazen gençler, kız erkek ayrıştırmadan, hani zikrullaha gelmiş, derse gelmiş; ayaklarının altını öpmek lazım. Sebep? Ya gençler için her şey o kadar her şey o kadar basit ki! Hele bugünün gençleri; ceplerinde para var, rahatları yerinde, keyifleri yerinde, anne babalar hizmetkar onlara. Evet, yani o çocukların bir şey yapması için bir mücadele etmesine de gerek yok. Benim gençliğimde bizim arkadaşlar vardı, bir kız tavlamak için ona merhaba demek için ne badirelerden geçerlerdi. Yani işin içerisinde dövülmek var, işin içerisinde kurşun yemek var, işin içerisinde madara olmak var, her şey var. Yani bütün onları göze alacak, bir kızla bakışacak. Zaten bakıştık mı tamam. O onun oldu, o onun oldu, baktı. Kız bana bakmadı diye kahrından sabaha kadar içen arkadaşım vardı benim. “Oğlum, bakmadıysa bakmadı, neden kahrettin?” Kahrediyor adam bakmadı diye, sabaha kadar içiyor. Ben gülüyorum. “Sen beni anlamazsın, birader” diyorum. “Oğlum, anlamayacak bir şey yok bunda” diyorum, “Ya bakmadıysa bakmadı” diyorum. Ya bizim gençliğimiz ayrı bir gençlikmiş ya, gerçekten. Bakmak, bakışmak büyük aşktı. Adam mermi yemeyi göze alıp bir “Merhaba” diyecek ya, düşünsene. Kızın amca çocukları var, teyze çocukları var, koca sülale; onun içerisinden bir kız sana “Merhaba” diyecek, sen ona “Merhaba” diyeceksin, büyük cihat ya! Ama gerçekten kıymetli. Şimdi nerede öyle bir şey? Tabii bana da o zaman için tuhaf geliyordu. Ben arkadaşlara bakıyordum, tuhaf tuhaf bakıyordum. “Ya, neden tuhaf bakıyorsun?”, “Ya ben sizi anlamakta güçlük çekiyorum, hani gerek yok bu kadar kendinizi strese katmanıza” diyordum ben. Sonra “Getir aga bir şişe daha, getir bir tane daha, birader kasayı getir buraya…” filan. E ne oldu? Kız ona bakmamış.” Allah bizi affetsin.

Şimdi bu gençler gerçekten evliya. Bundan kırk yıl öncesine gittiğimde her şey zor, şimdi her şey kolay. Şimdi her şey kolay! Her şey kolay olmasına rağmen o genç kendini muhafaza ediyorsa evliyadan. Şimdi mesele avamdan çıktı; avam insanlar işin hakikatini görmez, dervişin de avamı vardır. O gencecik çocuk oraya derse gelmiş. Onu bir şeyler böyle hani taciz edecek, tahkir edecek, ona böyle laf söyleyeceğim diye uğraşır. Ya bırak, sen kendi çocuğuna laf söyleyemiyorsun; gelmiş oraya derse. Dervişin de zahirde kalanları vardır; işin hakikatini görmez. Kendi çocuğunu terbiye edemeyen, gelir orda gelmiş gencecik çocuğu terbiye edeceğim diye uğraşır; evdeki oğlunu terbiye edemez, evdeki kızını terbiye edemez; gelir buradakileri terbiye edeceğim diye uğraşır. Ya sen evdekini terbiye et, bırak burayı sen! işin zahir

tarafı o. Allah muhafaza eylesin. O yüzden zahir ulema, zahir insanlar, zahir dervişler meselenin hakikatini görmekten uzaktırlar ve zaten onlar hakikati göremediklerinden dolayı da körleşirler; o körlüklerini de ilim olarak görürler, o karanlığı da aydınlık olarak görür. işin en acı tarafı da bu. Karanlığın içindedir, aydınlık görmemiştir çünkü. Yaşamış olduğu o karanlığı, aydınlık olarak görür; yaşamış olduğu o karanlığı hakikat olarak görür ki ona bir laf söylemek, onu oradan almak mümkün değildir. Çünkü o kendi karanlığını kendi hakikati olarak görüyor. Aslında meseleye başka bir cihetten bakarsan doğru görüyor. Nasıl doğru görüyor? Karanlık aydınlığa karşı doğru olabilir mi? O şahsın kendisinin doğrusu, bakın onun kendisinin doğrusu; o kendi doğrusunu yaşıyor ki, evet onun doğrusu o, karanlık. Onun doğrusu o. Onun önüne siz projektör koysanız gözleri kamaşır; yok, “Burası aydınlık değil” der. Orayı görmek istemez o. Yani Ebu Cehil’i Utbe’si gördü mü? Görmedi; onlar kendi karanlıklarını hakikat olarak görüyorlardı. Burdan Arabi’ye geçiş yapayım. Hani Arabi için Arabi öyle der: “insanlar kendi hakikatlerine koşarlar.” Çok affedersiniz, bilmem ne böceği, o, onu yavarlayacak, onun için o iş o. Dışarıdan baktığınızda ona biz o hakikat noktasından bakmazsak, biz onu küçük görürüz, çok özür dilerim, bok böceği deriz ona. Şimdi gençler bok böceğini de bilmezler, hiç görmemişlerdir, çünkü toprak görmediler, hayvan görmediler, gübre görmediler…Görmediler.

Çocuklar, ne yazık ki bir toprağa ayakları değmedi bizim, bir toprakla haşir neşir olmadılar. Yani bu amiyane bir sözmüş gibi görünür; halk dilinde bunun adı bok böceğidir; hayvanların dışkılarını alır normalde, onu top haline getirir, yuvarlamaya başlar, onu yuvasına götürür; kendisinin yuvası vardır, oraya yuvarlar. Sinek bal yapmaz; hakikati o değil çünkü, bal arısı bal yapar, hakikati o. Sarıca arı bal yapmaz, peteği yapar, sarıcarı derler ya, nerede ne diyorlar Bursa’da ona? Eşek arısı değil, “sarıca arı” mı? Sarıca arı, evet, neyse, bizim orda da “sarıcarı” diyorlar. Yuvarlamışlar, bizim Bayındır dili böyle; çok fazla uzatmaz. Baştan bir harf, sondan bir harf, ortasını sen çıkar, öyleler. Yani çok sıkıntıya gelmezler, burunları kanar hemen; kestirmeden bir şey yapacaklar. Sarıcarı, sarıca uzun geliyor; sarcarı. Sarı kanatlı, sarı gövdeli o. O da mesela petek yapar, bal yoktur ama. Biz çocukluğumuzda böyle bakardık, peteğini bozardık onun, içine bakardık, bal yok hiç. O zaten normalde bir başladı mı yumurtlamaya oraya, kocaman petek yaparlar, baş edemezsin. Bir de o bir üç beş tane soktu mu adamı, zehirler, öldürür de. Hoş, arıcının yanında arıcılıktan bahsediyoruz ya, özür dileriz pirimiz. Arılara fısıldayan adamın yanında ben kalk sen şimdi burada

arıdan bahset, arıcılıktan bahset! Hakkını helal et ya, özür dileriz. Yani işte bizimki de böyle hamlık, başka bir şey değil işte!

Şimdi arının hakikatini bilmeyen bir kimse, sarıca arıyı da eşek arısını da bal arısını da bir tutar; hepsi arı der. Değil ama. Mesela o bal arılarının dahi kendi içerisinde eşkıya olanları var. Siz bal arısının eşkıyasını biliyor musunuz? Eşkıya! Kendisi bal yapmaz, gelir kovana haraç keser gibi, kovanı basar, kovanda ne var ne yok, hepsini de talan eder; bildiğiniz eşkıya! Mustafa Özbağ, basıyor, geçiyor, harap ediyor ortalığı. Eşkıya! Şimdi onun normalde ancak arıcı bilir eşkıya arı olduğunu; onlar böyle ekip halinde dolaşıyorlar zaten. “Senin var mı diploman? Arıcı diploman? Var mı? iyi, diplomayı koy arıların önüne, ‘Diplomalıyım ben, ona göre çalışın’ de.” Tabi bu fakirin de diploması var; öyle kenara atılacak bir kimse değil yani, hayatımızda bir diplomamız var yani Allah’ın izniyle. Ha, ben istediğim yere, bir ormana gider, oraya konarım ben de. Oraya da el koyarım, arıcılık şeyinden. Otuz kırk tane boş da olsa kovanları al götür, “Ben burada arıcılık yapacağım” de, orman sana yer veriyor, kulübe koymaya da müsaade ediyor. Ben o maksatla almadım; bizim on yıldan beri dört kovandan yukarı çıkmayan arımız var ya. Oğlum, ne boynunu büküyorsun? Burası yarılmaz temeli çok sağlam. Ben soruyorum zaten, kaç kovan arı var diyorum? Duruyor o, böyle gözler böyle bir dönüyor, kovanları mı sayıyor acaba diyorum içimden, yoksa diyorum arıları mı sayıyor? Duruyor, duruyor, duruyor, duruyor…Böyle bir tuhaf oluyor o esnada o. Oğlum, belli değil mi benim diyorum. On yıl önce dört kovan vardı. Böyle bakıyor. O zaman dört kovanda daha benimkiler diyorum yani, kalıyor. Dört kovan arım var on yıldır. Kaç yıl oldu Ali? 10 yılı geçti mi? On yılı geçti değil mi? 10 yıl vardır, tamam. 10 yıldan beri dört kovan benim. Üremiyor benimkiler, tembel, çalışmıyorlar bizimkiler. Öbürküler zikir ehli onunkiler. Bizimkiler gaflette kalmışlar; gelen vuruyor giden vuruyor bizim. Talancılar bize geliyor, hastalıklar bize geliyor. imtihandır! Bizim arılar da imtihan geçiriyor. Yapacak bir şey yok. Allah iyi etsin inşallah.

Evet, batın ilmine sahip olan ehli tasavvuf, yani batın ilmine sahip olan, sadece mürşid-i kamiller, veliler…Ben böyle sınırlamak istemiyorum, bu sufilik yolunda gidenlere hakaret olmuş olur. Ben, ilm-i ledünü bir mürşid-i kamile intisap eden herkesin kendi çalışması karşılığında onun kalbine ilham olarak ilmin verildiğine inananlardanım. Ben böyle sadece bu hani batın ilmi yani işte şeyhlere ait, velilere ait, mürşid-i kamillere ait, yani başkasına ait değil, bu noktada duranlardan değilim. Ben bir kimse, ince merkez şurası, ince perde şurası; bir kimse gerçekten ehliyetli bir mürşid-i kamile intisap ettiyse, o kimsede de batın ilmi tecelli eder. Kabı kadar, çalıştığı kadar,

anladığı kadar, zikrettiği kadar onun üzerine tecelli eder. Ben bunu derviş kardeşlerin üzerinde görüyorum, yıllardan beri görüyorum.

Ben kardeşlerin, arkadaşların üzerinde bunun normalde tecelli ettiğini görüyorum ama hani böyle çalışan, gayret eden, koşuşturan, mücadele eden, onların üzerinde isabetlilik oranının yüksek olduğunu görüyorum. O yüzden özellikle bu ilmi ben hani eski sufi anlayışına, eski tasavvuf anlayışına bakarsanız, bunlar sadece mürşid-i kamillere, velilere ait bir ilmi ilahiden kopup gelen bir ilim. Bunu ben böyle sınırlandırmak istemiyorum, bunun doğru bir sınır olduğunu da düşünmüyorum. Hatta bunun daha da artacağına, ahir zamanda ahir zamanın karanlığın arttığı müddetçe, karanlığı artıyor çünkü, sufi yolunda yürüyen, bir mürşid-i kamile intisap edenlerin bu kalbi ferasetlerinin daha da fazla açılacağına inanıyorum ve gün geçtikçe onların açıldığını da görmekteyim işin açıkçası. Bu şununla alakalı: Siz çok karanlık bir odada küçücük bir ateş böceği girse oraya, onun müthiş bir aydınlığını görürsünüz. Bütün gözler onun üzerine çevrilir. Burada komple biz ışıkları kapatsak, burda bir tek bir telefonun lambası yanmış olsa, burayı aydınlatır. Bir müddet gözleriniz alışmaz ama o ışık yandığı müddetçe gözler alışır ve o ışık burayı aydınlatır; burdaki herkes birbirinin suretini görmeye başlar. Karanlık arttıkça küçücük ışıkların kıymeti artar. Bu ışıkların içerisinde, bir yerde burada bir ışık yansa, onun bir kıymeti harbiyesi olmaz. Her yer aydınlık çünkü. Gece karanlığında küçücük bir yıldız yol gösterir sana. “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine sarılırsanız beni bulursunuz.” Karanlığın içerisinde bir sufi, bu hadis-i şerife mazhar olmuş kimsedir. Çünkü ona sarılan kimse Hazreti Muhammedi Mustafa’yı bulacaktır. Kur’an ve sünnet dairesindeki bir sufi, Hz. Muhammedi Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin vekili mesabesindedir. Karanlığın içerisinde onu gören kimsenin hatırına Allah gelir. Hatırına Allah gelince, o kimse Allah yoluna revan olur. iyi bir sufi, iyi bir sufi, batın ilminden alan bir kimsedir ama bu, sufiliğine göredir.

O yüzden derviş kardeşler, sufi kardeşler bunu böyle kendilerinden çok uzak görmesinler. “Biz buna layık mıyız?” diye düşünmesinler. Evet, biz buna layıkmışız, bu, kibirlenmek değil; buna hamd etmek için söylüyorum. Cenab-ı Hak bunu bize layık eylemiş; bir mürşid-i kamilin elini tutturmuş, silsilesi sağlam bir mürşid-i kamile bağlanmışız ve hamdolsun ki o yolda yürümüşüz, Kur’an sünnet dairesinde ve hâlâ da o yolun içindeyiz. O zaman bu konuda böyle fazla tevazu göstermeyeceğim, hamdolsun, biz o yoldayız. O yüzden kendi kendimi de gömmeye niyetim yok. Bu yolda yürüyen bir kimse, evet, o ilmi ilahiden kabınca, karınca kaderince bir şey almıştır. Yeter ki o yolda sağlam yürüsün ve muhakkak ki o yolda yürüyenlerin

gönüllerine keşif açılır; o yolda yürüyenlerin gönüllerinde feraset nuru olur; o yolda yürüyenler muhakkak ki muhakkak ki perdenin arkasından haber alır ve o yolda yürüyenler o gizli manalardan nasipleri kadar alırlar. Bunu sadece velilere ve mürşid-i kamillere bağlamak, bu ilmi, bu ilmi vereni daraltmaktan başka bir şey değildir. Evet, bir mürşid-i kamil, bir peygamberin hakikatine ulaşamaz. Bu peygamberden kastım, Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem . Bir mürşid-i kamil, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ulaşmış olduğu hakikat sınırına ulaşamayabilir. Evet, ulaşmaz, ulaşamaz, eyvallah ama o kimse de yabana atılacak bir noktada değildir; yabana atılacak bir noktada değildir. Öyle olunca o mürşid-i kamilin dervişleri de evet, bir mürşid-i kamil değillerdir ama o ilmi ilahiden de uzak değillerdir. Onları ilmi ilahiye kapalı görmek de hoş değildir. Hamdolsun bu dergahta Hazreti Peygamber Efendimizi görenler var; onunla konuşanlar var; Cebrail aleyhisselamı görenler var; onunla konuşanlar var. Şatahatvari olarak söylemiyorum bunu, her zikrullahta pir efendilerini görenler var, Hazreti Peygamber Efendimizi görenler var. Bunları böyle hani, hava atmak, şatahatvari olarak söylemiyorum; hamd etmek için söylüyorum. Rüyası şakır şakır açık olanlar var, kalbi açık olanlar var; rüya görmüyor, hâl görmüyor, kalbi ilham alıyor. Rüya görmüyor, hâl görmüyor, kalbi ilham alıyor. Yetmiş bin türlü hâl gören var bu dergahta. Ben bazen şatahat yapıyorum ya, “Gelsin, kim şeyhlik yapacaksa burada gelsin yapsın” diyorum. Adam iki rüya anlatacak, bitecek zaten adamın işi; iki hâl anlatacak, bitecek. Böyle şeyler oluyor mu, yaşanıyor mu diyecek. Cevaplayamayacak, “bize bir cevap gelirse sana bildiririz” diyecek. Olur, bekleyelim! Hazreti Peygamber öyle demedi sallallahu aleyhi ve sellem . Rüya anlatanın rüyası tevil edilecekse tevil etti. Ona söylenirse söylenecekmiş! Yalancı…Yalancı! Yok çünkü öyle bir hâli. Yok öyle bir durumu. Kandırıyorlar etrafındaki insanları, aldatıyorlar, milletin parasını ütüyorlar, zamanını ütüyorlar, parasını ütüyorlar. Kimisi heva ve hevesinden konuşuyor zaten. Allah bizi affetsin. Amin. O yüzden bu manalar kendi içlerinde de sırdır, kendi içlerinde! Bunu o kimse üstadıyla paylaşır. Üstadı ona, “Arkadaşlarınla paylaş,” derse paylaşır. Hani ara sıra bunları sayfada yayınla diyorum; erkeklere erkek sayfasında, bayanlara da bayan sayfasında paylaştırıyorum, örnek. Bunu neden paylaştırıyorum? O derviş kardeşler de onları okusunlar. Bu hakikatler var. Bizde yok diyen olmaz da, bir örnek olsun, bir şevk olsun. Rabbim bizi onlardan eylesin inşallah. O yüzden her ayetin ve her hadis-i şerifin bir bâtını vardır, vardır. Her olayın, her tecelli eden vakanın bir bâtını vardır. Bu yağmur da olsa, bu deprem de olsa, bu sel de olsa, bu yangın da olsa onun bâtını vardır; bir savaş da olsa onun bâtını vardır. Dünya üzerinde ne tecelli ediyorsa etsin, her tecelliyatın bir bâtını vardır. Bu bizim

tabirimizle ister tabiat olayları diyelim biz buna, ister devletlerin birbirleriyle savaşmaları olsun; hepsinin de, her şeyin bir bâtını vardır. O yüzden normalde bu bâtınlar ilm-i ledünle, ilm-i ledünle bilinecek olan şeylerdir. Ve o ilm-i ledün de o kimseye ya ilhamla gelir, kalbine ilham gelir ya karşındaki kimsenin kalbine ilham gelir, ondan alırsın; ağaçtan dinlersin, duvardan dinlersin, kuştan dinlersin, kumrudan dinlersin, dinlersin. O ilham kapısı sana aralandıysa direkten de gelse, duvardan da gelse, kumrudan da gelse o ilham haktır; rüyada da gelse, başkasının rüyasından da gelse haktır. Velilerle alakalı ayet-i kerimede Yusuf Suresi miydi 71-72? Hangi sureydi? Veliler mahcup olmazlar, mahsun olmazlar; Yunus muydu Yusuf muydu, ezberim yok ya benim? “Veliler mahcup olmazlar, mahsun olmazlar” ayet-i kerimesini Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine sorunca, hani onlara, “Normalde dünyada da ahirette de iyilikler vardır, müjdeler vardır,” bunu söyleyince, Allah Resulü’ne diyorlar ki, “Dünyadaki müjde ne?” Yunus 62. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, dünyadaki müjdeyle alakalı, “Bir: kendilerinin gördüğü rüyalar; iki: kendilerinin görüldüğü rüyalar müjdecidir,” diyor. Bir: o veli kimse kendisi bir rüya gördü, kendisine müjde; iki: o veli kimseyi birisi rüyasında gördü, hem veliye müjde, hem ona müjde. ilham sana bir yerden yetişir. O yüzden ilmi ledünün geliş yolu olarak illa ki senin kalbine ilham olarak doğacak diye bir kaide yok. Eşin söyler. Kime söyledi? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hudeybiye’de ihramdan çıkmak için duruyordu. Eşi dedi ki, “Ne oldu?” Dedi ki, “Buradan geri döneceğiz, onu düşünüyorum.” Dedi. Dedi ki, “Ya Resulallah, düşünme sen,” dedi. “Kalk, kurbanını kes, ihramdan çık, onlar yavaş yavaş seni takip ederler.” Eşi söyledi. Vahiy nereden geldi, ilham nereden geldi? Eşinden geldi. Peygamberliğine bir zarar mı? Hayır. Peygamberliğine bir eksiklik mi? Hayır. Allah onu bir sıkıntıdan çıkardı; kalktı Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem abdestini aldı, kurbanını kesti, tıraşını oldu, ihramdan çıktı. Sahabeler teker teker, teker teker hepsi de yapmaya başladı. O ilm-i ilahi, o ilm-i ledün; sen doğru bir yoldaysan. Burada şunu ayırt etmek istiyorum; muhakkak şeyhin mürşidi kâmil ise bunu buradan ayırt etmek istiyorum. Özelliği bunun bu; buranın en ince sır perdesi bu, buranın hakikati bu. Eğer senin şeyhin mürşidi kâmil ise o ilm-i ledün sana ulaşır. Sen yeter ki çalış, gayret et, haylazlık yapma. Rabbim bizleri çalışkanlarda eylesin.

“Allah’a göre güz, nefis ve hevâdır. Akılla cansa baharın ve ebedîli-

ğin ta kendisidir.”

Yani normalde bizim için güz nedir? Sonbahardır, kıştır. Ama Allah’a göre diyor, güz nefis ve hevâdır. Hazreti Pir diyor; akılla cansa baharın ve edebiliğin ta kendisidir. Yani nefis ve hevâ… Yani bunun karşılığı dünyevi

zevkler, haramlar, dünyevi arzular, istekler, dünyanın şatahatı, şatafatı, gösterişi…Ben biraz da kafa yapıyorum ya; moda aptallığı, moda salaklığı veya trendi yakalama geri zekâlılığı…Yani trendi yakalayacak ya arkadaş, bunların hepsi de dünya, hevâ ve hevesinin içerisindedir; şatahatın, şatafatın içindedir. Dünya insanını üttükleri, sömürdükleri yerlerdir. Ütülür, sömürülür insanlar buradan; moda ikonları yaratırlar, üretirler. Olmadı, işte filancanın giydiği elbiseler, filanca mutfakta bunu kullanıyor, fişmanca şununla poz verdi, filancanın sevgilisi bu, fişmanca o sevgiliden ayrıldı ona gitti; millet bunlarla uğraşır. Uğraştığı şeyler bunlarla, aldanırsınız, uyutulursunuz kandırılırsınız. Kolundaki saat Rolex olacak filan, takım elbisesi Beymen’den giyiniyor…Tabii ya! içindeki ne? Necaset. iman edenler temizdir, iman etmeyenler necasettir çünkü. Herkes dışına bakıyor; bâtın yok ya, bâtınlık olmayınca, bâtınilik olmayınca dışına bakıyor. Allah bizi affetsin. O yüzden bunlar normalde bunlara düşen insanlar kışa düştüler, onlar bahar yaşamıyorlar; karanlığın içindeler, karanlığın içindeler, bir aydınlık yok. Şatahat, şatafat gözlerini bürümüş. Bilmem hangi takımla sunum yapacak, yemek, misafirlere ama içindeki çorba yenilecek çorba değil. Gitmiş kunoru koymuş içine, çorba yapmış. Öyle ya! Lan, yap dosdoğru bir kelle paça, millet yesin. Bizim Sait böyle kafa sallıyor, “Ah ah ah ah!” diye, Sait, sen kelle paçasız durmazsın ya. Eyvah, eyvah, eyvah! Adamı öldürmek daha iyi be, kelle paçasız duracağına. Vay yangınlarda adam ya; üzüldüğü şey kelle paçadan uzak durmak değil mi? Şöyle bol yağlı değil mi, bol ilikli. Kimse durduramaz Sait’i.

Şimdi tabii bu normalde Hazreti Pir’e göre bahar ise hakikattir; bahar ilm-ü ledündür, bahar islam’dır, bahar güzel ahlaktır. O yüzden nefsin arzu ve istekleri seni maddiyata götürür. Oysa sufilik seni maneviyata götürür. Sufilik der ki, gel, mânâ yaşa; işin zâhir tarafına bakma, işin hakikatini gör der. Nefis seni maddeye taşır; o der ki, “Gel, kafeler var bak, işte gideceksin geri zekalılar gibi bir kahveye ikiyüz elli lira vereceksin,” der. Filanca yerde kahve içecek ama! Bir de kahveyi kendi elinde alacak, garsoniyesi de kendinden…Hem ikiyüz elli lira kahve parası vereceksin, bir de kahveyi elinde sen kendin götüreceksin! Ya diyorum, bu kapitalist sistem insanları nasıl koyunlaştırıyor, insanları nasıl bu hâle getiriyor, diyorum; hayret ediyorum. Ben cumartesi günleri bayan sohbetinden çıkınca şeyden gidiyorum. Ne o, orada yeni açıldı, sağ tarafta bir kafe var, eski sinemanın olduğu yerde. Ne? Nevale mi Neval mi? Nevale…Onun önünden geçiyorum ben, ordan görüyorum gençleri, ellerinde kahve böyle dolanıyorlar. Hani gidecekler, bir yere oturacaklar, ordan hükmediyorum, diyorum bunlar ellerinde kahve dolaşıyorlar. Orda bir kahve herhalde normal Türk kahvesi kırk, elli liradan aşağı

değildir; kaç paradır? Yok yok, açık söyleyin, gidiyor olsanız ne olacak yani? Kaç paradır? Birisi yiğitlik yapsın ya! Doksan lira mı bir Türk kahvesi? Doksan lira! Doksan lira! Kahvenin kilosu dört yüz lira…Adam dört kahvede bir kilo kahve parası kazandı. Bir de kendisi aldı kahveyi, bir de kartonda… Hayatta içmem. Allah bu gençlere akıl fikir versin. Kendi hikayemi anlatacağım şimdi de, anlatayım mı anlatmayayım mı diye düşünüyorum. Denizli’den geliyoruz; abime tezgah aldık, ben, tabii ustalar filan abim getiriyor, ben yürüdüm gittim. Abim dedi, “Ya neredesin?” “Afyon’u geçtim,” dedim. “Ya,” dedi, “bir yemek söyle bize bari Afyon’da.” “iyi, dönüyorum,” dedim, “gir o zaman.” Neydi o yerin adı ya…”ikbal’e girin, oraya geliyorum,” dedim. Onun lokantasını kapatmışlar, gece yarısından sonra oluyor bu, orada başka bir yeri açmışlar, hani böyle gece servisi gibi.

iyi, oraya gittik. A, baktım, hani ikbal, normal lokanta; oturuyorsun, bana diyorsun, “Şunu getir.” Getiriyorlar veya gidiyorsun seçiyorsun, şundan, bundan, bundan…Getiriyorlar masaya. Aaa baktım, şey, self servis! Kaşık çatal al, ekmeği al, tabağı al, oradan git yemeği al. E git otur oraya, yemeğini ye. Allah Allah! Böyle baktım, “Bulaşıkhane nerede?” dedim. “Hayırdır hacı abi?” dediler. Dedim, “Kaşığı çatalı al, tabağı al, yemeği al, ye, parasını öde…E bulaşığınızı da yıkayayım ben” dedim. Öyleyse gidelim, eksik kalmasın bir şey, dedim. Hemen ordan şef geldi. “Hacı abi, siz böyle oturun,” dedi. Yazmışlar “rezerve” diye. En kafa masaya rezerve yazmışlar. Kime ayırdılarsa artık… Hani önemli misafirler gelirse restoranlarda, orda burda şeydir, rezerve yazar oraya. Aslında rezerve yoktur oraya, hatırı sayılır bir kimse gelecek, hemen kaldırırlar, onu oraya oturttururlar. Neyse, ben de böyle bir çıkış yapınca dediler; abim de yanımda, diyor, “Oğlum yapma ya,” diyor. “Sus ya!” dedim. “Oramı buramı çekiştirme benim,” dedim. Hemen rezerve masaya oturduk biz, abim böyle kaldı şimdi. Dedim, “kaldır kafanı!” Hemen servisi açtılar. Ben garsona bir bahşiş verdim, başımda duruyor, ellerini bağladı. Ben peçeteyi şimdi siliyorum, koyuyorum kenara; tak, alıyor. Abim diyor, “Ya ne yapıyorsun? “Oğlum buranın raconu bu,” dedim. “Sen,” dedim, “yarım kadeh içip, ha demek öyle birader diye geçirdin,” dedim. “Biz öyle yapmadık,” dedim. “Biz racon gördük,” dedim.

Neyse, bütün herkes bize bakıyor ama “Bunlar kim?” Bizim de kıyafetler dökülüyor; üç dört tane usta, perişan olmuşuz zaten tezgahları sökeceğiz diye. Onlar uğraştılar; ben bir iş yapmadım ama ben bile psikolojik olarak yoruldum. Biz perişanız, herkes bize bakıyor. Bu masada bu adamlar! Para konuşuyor. Servisi açıyor, bir bahşiş koyuyorum, bunu yapıyorlar, bir bahşiş koyuyorum, birdi garson, iki oldu. Birisi sadece bana bakıyor, öbürü masaya bakıyor. Abim dedi, “Olmadı bu.” “Ne oldu?” dedim. “Bir tane sana

bakıyor, bir tanesi hepimize bakıyor.” “Oğlum, parayı veren düdüğü çalıyor,” dedim. “Allah Allah! Hem parayı ben vereceğim, hem bir de senin başında mı duracak?” dedim. Ben biraz sesli konuşuyorum. “Allah seni diyor ne etsin! Bizi perişan ettin,” diyor, kafasını kaldırmıyor. Ya bu insanlar koyun gibi; adam oraya self servisi koymuş, herkes sıraya giriyor. En son sıraya girdiğim yer Endüstri Meslek Lisesi’nin yemekhanesiydi. Onu da bizim çocuklar böyle hani bana özellik yapmasınlar diye sıraya giriyordum. Ülkücü çocuklar o zaman için, işte, “Abi biz alalım.” “Yok yavrum öyle şey olmaz, yok kardeşim ya, hepimiz kardeşiz, öyle şey yok.” Biz sıraya girmekle erdemlilik yapıyoruz yani, o zaman için arkadaşlara erdemliliği öğretiyoruz. Yani sen böyle ülkücü büyüksün deyip de böyle kendine hizmet ettirmeyeceksin. Biz o kültürden geldik. Öyle olunca Allah bizi affetsin. Kapitalist sistem insanları koyunlaştırıyor. Hem doksan lira kahve parası veriyorsun, hem bir de kendin servis ediyorsun, alıyorsun, bir de neymiş? Kağıt…Karton… Kartondan içiyorum bir de! Hayatta içmem, hayatta içmem! Doksan lira verip de kartondan kahve içmem, içmem! Kapitalist sistem size hakikati göstermiyor, ütüyor sizi. Sen orada kahve içmeyi bir özellik zannediyorsun, farklı bir yer, bir şey yaptım zannediyorsun. Koy termosa iç; o daha iyi, daha sağlıklı.

“Eğer senin gizli ve cüz’i bir aklın varsa cihanda bir kamil akıl sahibini ara. Senin cüz’i aklın onun külli aklı yüzünden külli olur. Çünkü aklı kül, nefse zincir gibidir.”

Eğer senin bir aklın var ise, küçücük bir aklın var ise, küçücük bir aklın varsa, cüz’i akıl dediğin şey küçücüktür. Neye karşı küçücüktür? O bilinmez çünkü biz külli aklın ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Külli aklın ne kadar olduğunu bilsek cüz’ünü bileceğiz, yani küçüğünü bileceğiz. Külli aklı tefekkür ettiğinizde sonsuz bir ilim, sonsuz bir ilmin içerisinde senin aklının ilmi, nokta bile değil, nokta bile değil. Allah’ın El-Alim ismi şerifi sonsuz çünkü. Sonsuz. Bu insanlar kendi akıllarını o kadar çok büyütüyorlar ki sanki dünyayı onlar yarattılar. Sonsuz aklın sahibinin önünde senin aklının hiçbir esamesi yok, hiçbir esamesi yok.

Sana verdiği o nimet, akıl nimeti, sana verdiği o lütuf, o ikram, onu tanıman içindi; o külli akla yol yürümen içindi o akıl sana. Onun içindi ve diyor ki Hazreti Pir: “Eğer ki,” diyor, “sende cüz’i bir aklın var ise cihanda kamil bir akıl sahibini ara. Sen akıllı bir kimseysen, küçücük bir aklınla akıllılık yapıyorsan, sen bu alemde bir mürşid-i kamil ara bul kendine. Eğer o mürşid-i kamile ulaşamazsan sen akıllılardan değilsin; istersen Nobel fizik ödülü al. Sen akıllı bir kimse değilsin bir mürşid-i kamile intisap etmediysen Çünkü o mürşid-i Kamil Hikmet ehli. Hikmet ehli! Cenab-ı Hak bir

kısım peygamberlere ilahi kitapla beraber hikmet verdi. Hazreti Muhammedi Mustafa’ya(s.a.v) kitapla hikmet verdi, Musa’ya kitapla hikmet verdi, isa’ya kitapla hikmet verdi, ibrahim’e kitapla hikmet verdi. Bazı peygamberlere sadece hikmet verdi; onlar kendilerinden önceki veyahut da kendi zamanlarındaki peygamberlerin kitaplarıyla hükmetti. ibrahim aleyhisselama kitapla hikmet verdi, Lut’a, Lut’a kitap vermedi. ibrahim aleyhisselam’ın kendi zamanında yaşayan iki tane daha peygamber var; onlarda kitap yok, onlarda hikmet var. işte Allah, hikmeti kime dilerse ona verir; bu insanların dilemesiyle alakalı değil. Kime de hikmet verdiyse ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar. Bakara, ayet 269: “Allah hikmeti kime dilerse ona verir; kime de hikmet verilirse ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar. (Bakara, ayet 269) Sen, o hikmet ehlini ara bul. Sen o hikmet ehlini arayıp bulmakla mükellefsin. Kendi kendine tembellik yapıp da “Bu zamanda var mı ya? Ha, yok ya! Allah’ın ilmi kesildi ya, haşa! Ha, yok ya! Allah’ın veli ismi şerifini rafa kaldırdı Allah! Ha, yok ya! Allah mürşid-i kamilleri aldı, topladı, rafa kaldırdı! Bir sürü de Kütüb-i Sitte’de hadisler var; o hadisleri de at sen kenara zaten! Ama Allah’ın velileriyle alakalı ayet-i kerime var, onu nereye atacaksın? Ya o “kim Allah’a iman ettiyse o da Allah’ın velisidir” de, böyle bir şey de geç. Allah muhafaza eylesin.

işte bu hikmet ehli olan kimseler, akl-ı külün tecelliyatındadır. Buna akl-ı küll sahibi diyemem. Bir kısım eski sufiler, o mürşid-i kamilleri akl-ı küll sahibi olarak görmüşler, öyle nitelendirmişler. Bu fakir, öyle nitelendirenlerden değil; onlar akl-ı külün tecelliyatındadır ama akl-ı kül sahibi değildirler. Akl-ı külün sahibi Allah’tır. Akl-ı külün sahibi Allah’tır. ilm-i ledünün sahibi Allah’tır. Bir mürşid-i kamil, ilm-i ledün sahibi değildir; ilm-i ledünden gelen hikmetlerin tecelliyatındadır. Kitaptan okuyanlar, onları ilm-i ledün sahibi olarak nitelendirir. Onların bilgileri, ilimleri kitabi; kalbî değil. Onların bilgileri hâle dayalı değil; onların bilgileri kalbî ilhama dayalı değil. Onların bilgileri, daha öncekilerin yazdığı dar, sınırlı kitaplarla alakalı. Bir kimse kendisini akl-ı kül sahibi görüyorsa o kibrinde battı. Sen neyin sahibisin? Sen hiçbir şeyin sahibi değilsin; sahip Allah. ilm-i ledünün sahibi de o, akl-ı külün sahibi de o, ilmin tecelliyatların sahibi de o, batınî tecelliyatların sahibi de o. Sen ancak ona mazhar olursun. Neymiş de onların şeyhleri akl-ı küll sahibiymiş! Akl-ı külden bir damla, damlanın daha küçüğü bir zerre onun kalbine tecelli etse kafasını kaldıramaz o. Hayır, bilmiyorlar, tanımıyorlar. Kalbî ferasetleri yok, kalbî hakikatleri yok. Şeyhi ilm-i ledün sahibiymiş. Utanır insan, utanır utanır! Ar damarları patlamış, iffetleri kalmamış. Allah muhafaza eylesin. “Allah dilediğini kendisine seçer,

kendisine yöneleni de hidayete erdirir”. Şura, 13. Bu, dilediğine hikmet verdikleri, Allah’ın kendisine seçtiği kimselerdir. Allah dilediğini kendisine seçer, alır onu; bu peygamberdir, bunlar mürşid-i kamildir, bunlar velilerdir, bunlar o velilere intisap etmiş müritlerdir; bunlar geniş dairede müminlerdir… Daraltmayın, genişletin; daraltaraktan elinize bir şey gelmez. Hazine senin değil, hazine Allah’ın. Hazine senin değil, hazine Allah’ın. Sonsuz hazine Allah’ın, sonsuz af Allah’ın, sonsuz merhamet Allah’ın, sonsuz ilim Allah’ın, sonsuz ilm-i ledün Allah’ın. Kalem daha rafa kalkmadı; kalem yazıp çiziyor daha. Sonsuz! Allah’ın. Sonsuz yazıp çizecek o zaten. Sen, kardeş, sabahları ne içtin de sen “akl-ı kül sahibiyim” diyorsun? Akşamları ne içiyorsun sen “ilm-i ledün. sahibiyim.” diyorsun? Allah muhafaza eylesin.

Sen hiçbir şeyin sahibi olamazsın. Allah dilerse sana hikmet verir; o hikmetin tecelliyatında tutar seni. Allah seni akl-ı külün tecelliyatında tutar; senin kabın kadar, senin genişliğin kadar, senin derinliğin kadar, senin alabileceğin kadar kendini genişlet zikrullah ile kendini derinleştirir, zikrullah ile kendini yükselt, zikrullah ile…Sen Allah’ı zikretmekle mükellefsin; sen, şeyh de olsan mürid de olsan mürşid de olsan Allah’ı zikretmekle mükellefsin. “Kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder.” Sen bu şerefe nail olmanın yolunu ara. Seni yükseltecek olan bu; seni derinleştirecek olan amel bu; seni genişletecek olan amel bu. Sen zikretmekle mükellefsin. Ancak zikredersen akl-ı külün tecelliyatı sana dokunur; zikredersen ilm-i ledünün tecelliyatı sana dokunur. Bir mürşid-i kamile intisap edersen sen, ilm-i ledünün tecelliyatı sana dokunur. Bir mürşid-i kamile intisap etmeyen bir kimse ilm-i ledünden mahrumdur, akl-ı külün tecelliyatından mahrumdur; çünkü onun kalbi harekete geçmiş değildir. Kalbi harekete geçmeyen kimseler zikzak çizerler devamlı, mümkün değildir o, mümkün değildir. Tekrar söylüyorum, mümkün değildir. Hele şeyhe gerek yokmuş da kendi kendilerine zikir yapıyorlarmış da vay işte böyle kalbî ferasetleri açılmış da…Yalan! Ver bin dolar, çakranı açsın senin. Beşbin dolar verirsen birden çakraların açılacak; onbin dolar verirsen nirvanaya ulaşacaksın. Bu işleri. Allah bize affetsin. O insan, o cüz’î aklınla, cüz’î aklıyla o mürşid-i kamile intisap eder. Mürşid-i kamile intisap ettiğinde akl-ı küllün tecelliyatı altına girmiştir; ilm-i ledünün tecelliyatı altına girmiştir. Sen rahmet yağan bir yere gidersen rahmet bulursun; sen bir karanlık odaya gidersen aydınlığı bulamazsın ki. Aydınlık odada ancak aydınlığı bulursun. Rabbim bizi onlardan eylesin.

“Binanaleyh hadisin manası tevil ile şöyle olur: Pâk nefisler bahar gi-

bidir; yaprakların ve filizlerin hayatıdır.”

Pak nefis, bu manada mürşid-i kamillerin, velilerin nefesleridir; evliyaların nefesleridir. Yani onların sohbetleridir, onların zikir halakalarıdır.

Allah’ı her yerde zikreder bir insan; her yerde bir mürşid-i kamil sohbeti bulamaz. O yüzden bir sufi için üstadının sohbeti var ise birinci derecede sohbeti dinlemekle mükelleftir; çünkü o sohbetten, hikmetler pınarından bir şeyler coşup gelecektir. Zikrullahı gider evde bir kimse yapar veya cemaatle olan zikrullahı her yerde yapar ama üstadının sohbeti varsa üstadının zikrullahı varsa onun alternatifi yoktur başka. Çünkü o pâk nefesler bahar gibidir diyor Hazreti Pir. Kütüb-i Sitte’de ebdal meselesi vardır, bir babdır, orda Tirmizi’nin naklettiği bir şey var: “Arz, Allah’a nübüvvetin kesilmesinden şikâyette bulundu. Allahu Teala, ‘Senin sırtına kırk tane sıddık koyacağım; onlardan biri ölünce yerine bir başkasını bedel kılacağım.’ Bu sebeple onlara “bedel” dediler. Allah onların ahlaklarını tebdil etti; onlar arzın direkleridir; onlar sebebiyle arz ayaktadır, onlar sebebiyle yağmur yağar.” E, o zaman sen o kırk tane o velinin, o mürşid-i kamilin birisini bul. Bahar nefesi. Onun, ‘onlar sebebiyle arz ayaktadır’ deyince sen, onlar sebebiyle, onun sebebiyle ayakta durursun. Arz sensin; senin ayakta duruşuna sebep olur o mürşid-i kamil. Onlar sebebiyle yağmur yağar; onların sebebiyle sen manevî hikmete, manevî bilgiye ram olursun. Burdaki yağmurdan kasıt, ilm-i ilahiden gelen rahmet ve berekettir; onların üzerinden gelir çünkü. Bakın, onların üzerinden gelir, onların üzerinden bir maneviyat gelir, onların üzerinden gelir.

“Velilerin sözlerinden yumuşak olsun, sert olsun, vücudunu örtme

çünkü o sözler dininin zahiridir.”

Velilerin, o mürşid-i kamillerin, o evliyaların sohbetleri senin dinî hayatında, dinî yaşamında çok önemli bir yer tutması gerekir ki öyledir ve onlar ister sert sana nasihatte bulunsunlar ister yumuşak nasihatte bulunsunlar ister sana kızsınlar ister seni sevsinler…Nasıl sohbet ederse etsin, sana nasıl nasihat ederse etsin, sana rahmettir o. Çünkü kızılacak olana kızmak, yumuşak davranılacak olana yumuşak davranmak, sert davranılması gerekene sert davranmak erdemliliktir. Siz sert davranılması gerekene yumuşak davranır, yumuşak davranılması gerekene sert davranırsanız erdemli bir kimse değilsinizdir. Ceza verilmesi gereken kimseye kendinizce rahmet ettiğinizi düşünüyorsanız ona zulmediyorsunuz. Siz hakikatten uzaksınız çünkü ceza verilmesi gerekene ceza vermek zorundasınız. Eğer ceza vermezseniz adaletsiz davranmış olursunuz. Bu sizin hikmet ehli olmadığınızı gösterir. Dersi alınması gerekenin dersini alırsın, bir kimse gönderilmesi gerekiyorsa gönderirsin. Bir kimseye sert konuşulması gerekiyorsa sert konuşursun, bir kimseye tatlı, yumuşak konuşulması gerekiyorsa tatlı, yumuşak konuşursun. O senin erdemli olduğunu gösterir, o senin hikmet ehli olduğunu gösterir. O yüzden bir mürşid-i kamilin sana kızması bile berekettir, lütuftur. Sana

kızıyor ki seninle ilgileniyor. Anne çocuğunu çok sever, baba evladını çok sever ama onlara kızılması gerektiği yerde kızmıyorsa evlatlarına, çocuklarına zulmediyor, yanlış eğitim veriyor. Ona doğruyu göstermesi gerekiyor. Ona doğruyu göstermezse o çocuk o yanlışı doğru bilecek, hep o yanlış üzerinde yürüyecek. Bu aynı şeydir. Anne babalar kendi elleriyle çocuklarını cehenneme atarlar. “Aman biz yaşadık, o yaşamasın. Aman biz kırıldık, o kırılmasın. Aman biz gördük, o görmesin.” Yok öyle bir şey! O da yaşayacak, o da görecek, o da çilesini çekecek, o da kırılacak, o da ezilecek. O da hayatın realitesi neyse, yaşayacak onu. Sen onu pembe pamukların içerisine sarıp sarmalarsan o çocuğa kötülük yapıyorsun. Sen, dervişi pembe pamukların arasında sarıp sarmalıyorsan o dervişe kötülük yapıyorsun. Sen nasihatten geri durma; nasihatini yap, sen ona öğüt ver, sen ona bir daha anlat, bir daha anlat, bir daha anlat ama onun yanlışlığını örtme.

Bir daha anlat ama onun eksikliğini örtme. “Yavrum, namaz kılmasan da olur!” Olmaz! Çocuğuna namazı öyle söyleme; “E, sevdirmek istiyorum. Namaz kılmazsan da olur,” deme. De ki, “Yavrum, namazını kıl.” Kur’anî öğüt. De ki “Yavrum, orucunu tut.” De ki: “Yavrum, sakın ha harama gitme, sakın ha haramla ilgilenme. Sakın ha! Bak sen güzel bir kızsın, alımlısın, çalımlısın. Sakın ha yavrum, haramla uğraşma, bir erkekle görüşme, konuşma. Yok, sınıf arkadaşıymış da yok okuldan arkadaşıymış da yok baş başa ders çalışacaklarmış da yok beraber…Yavrucuğum; sen kızsın. Bir erkek ne olursa olsun sana meyil eder, doğru değil.” Sen babasın, sen annesin; çocuğuna böyle öğüt ver. “Bu zamanda gençler konuşarak, anlaşarak evleniyorlar,” deme. Sakalından utan, örtünden utan, namazından utan, orucunda utan. Sen nasıl harama böyle geçit veriyorsun kendi kızına? “Oğlum, bak yakışıklısın, gençsin, civan delikanlısın; sakın ha meyletme harama. Kızlar sana asılabilir, kadınlar sana asılabilir, arkadaşlık teklif edebilirler. Aman evladım ha, aman ha! Harama dönme, aman ha! Aman oğlum, evladım bak, telefondan kumarlar çıkmış. Sakın ha böyle bir şeye meyletme, sakın ha! Bak uyuşturucu kol geziyor. Bir duman dahi arkadaşından sigara içme; içine ufacık bir uyuşturucu koyar, bir seferde sen uyuşturucu müptelası olursun. Bir seferde, bir seferde! ikinciye gerek yok. Sakın ha buna meyil etme, sakın bunu yapma. “E, oğlan uyuşturucu kullanıyor, uyuşturucunun yanında kumar da var. Haydi, 1 milyarı batırdı. Aman, oğlan rezil olmasın, bir milyar daha…Bir milyar daha batırdı. Aman, rezil olmasın, r milyar daha…” Nereye kadar? Nereye kadar? Sen oğluna doğru bir iş yapmıyorsun. Sen derviş adamsın; oğlunun kumar parasını nerden ödüyorsun? Sen derviş adamsın; oğlunun uyuşturucu parasını nerden ödüyorsun? Nerde kaldı senin dervişliğin? Nerde kaldı senin sufiliğin? Ee?

Sen oğluna, haram işleyen kızına, haram işleyen oğluna sen iyilik yapmıyorsun. Erdemlilik o değil. Az önce dua ediyoruz; her zikrullahın başında, her sohbetin başında: “Ya Rabbi, bizi hakkı hak bilenlerden eyle. Batılı batıl bilenlerden eyle. Batıla karşı cihat edenlerden eyle, amin.” Batıl; uyuşturucu ile sen mücadele edeceksin kardeşim! Oğlun da olsa kızın da olsa mücadele edeceksin. Sen haramla mücadele edeceksin; oğlun da olsa, kızın da olsa mücadele edeceksin. Sen derviş adamsın, sufi adamsın, mücahit adamsın. Allah yolunda koşansın, neden haramla mücadele etmiyorsun? Neden çocuğunun haramına kol kanat geriyorsun? Neden yanında yetiştirmedin onu? Neden yanında taşımadın onu? Kız veya oğlan çocuğu. Neden taşımadın? Ondan daha kıymetli neyin vardı? Neden taşımadın yanında? Nereye gidiyordun da taşımadın? Zikrullaha gidiyordun, derse gidiyordun. Neden taşımadın yanında? Neden eğitmedin? Neden öğretmedin? Neden anlatmadın? Neden ağlamadın geceler boyu. Neden? Seni alıkoyan neydi? Nefsindi, şeytandı, başka bir şey değildi. O yüzden o velilerin öğütleri, o mürşid-i kamillerin öğütleri, o velilerin sözleri, sert de olsa yumuşak da olsa rahmettir, berekettir, lütuftur, ikramdır, ihsandır, hidayettir, hikmettir. Hikmet… Sen ona vücudunu dahi aşacaksın, itiraz kapısını kapatacaksın. Kapat bütün itiraz kapılarını. Sen bir mürşid-i kamile intisap etmişsin; bütün itiraz kapılarını kapat. Bütün şerh kapılarını kapat; şerh de düşme, kapat. Nefis sana yaptırır onu; şerh bile düşme.

Allah rahmet eylesin, yaptım diye söylemiyorum, daha yeni tanıştık, yeni dervişiz böyle, şeyh efendi hazretleri oğlanlara ayakkabı alıyor Ben ayakkabı satışında pîrim o zaman için. Kadının ayağına bakarım, otuz yedi giyiyor bu derim, otuz dokuz numara ayakkabıyı bile satarım canım isterse ona. Ayakkabı ayırıyor, böyle oradaki esnaflar da satılmayan modası geçmiş olanları şeyh efendiye veriyorlar. Bir parti aldık, gönderdi. içim yanıyor; üstadına bilgiçlik taşlamayacaksın, ben bunu biliyorum demeyeceksin. ikinci partiyi alıyoruz, yine aynı. Ben hesaplara bakıyorum, hesaplar doğru değil. Üçüncü partiye geldik. Bir de senet imzalıyor şeyh efendi, malları alıyor, senet imzalıyor o zaman için senetler var. Mustafa efendi, sen biliyorsun değil mi bu işi dedi. Estağfurullah Efendim dedim. Ben de dedim çalıştığım dükkanın malını alır, senedini imzalar, öyle çalışırdık, dedim. Nasıl dedi. Basbayağı Efendim dedim. O annemin uzaktan akrabası, beni de çok sever, bana da çok inanır, dükkana gelmezdi dedim. Parasız kalınca gelir dükkandan hasılat alır gider, para alır gider, dükkanı çalıştıran bendim. E sen dedi bunları biliyorsun o zaman dedi. Biliyorum Efendim az bir şey dedim. E dedi hadi senin de dedi bir hani şeyin olsun, bir dedi hani bir kasa mal da sen yap dedi. Olur efendim dedim. Şimdi Allah rahmet eylesin, şeyh

efendiye, Hacı Baba bunlar Nevşehir’de gitmez diyorlar. Böyle tabiri caizse anne ayakkabıları veriyorlar hep ona. Şimdi ayakkabıda bir anne ayakkabıları vardır, baba ayakkabıları vardır yani biraz böyle hani bayan ayakkabıda biraz böyle popüler ayakkabılar, böyle işte yüksek topuktur, biraz dekoltedir onlar böyle şeydir, ben gittim çat çat çat çat çat ayırdım, böyle sırf dekolte. Böyle şeyh efendi baktı. Oğlum bunlar Nevşehirimizde satılır mı dedi, satılmazsa bir dahaki ay ordan çocuklar Efendim şey yapsınlar, ambara versinler dedim. Dedim satılmazsa iade alacaksın ona göre dedim adama, direkt. Böyle baktı. Yok almayacağım diyorsan ben Nevzat Kundura’ya gideceğim, şuna gideceğim, buna gideceğim…Ben firmaları sıraladım. Tamam alırız dedi. Ben üç dört tane baba firma sıraladım. O zaman Nevzat, Nevzat! Kösele zenne yapıyor yani koy şeye, vitrine, biblo diye millete göster, ayakkabı diye değil. Ayırdım, bütün bir kasa kendim kasalattım, başında durdum, hepsinin de başında duruyorum. Tabii iş hesaba geldi. “Efendim, müsaade ederseniz dedim hesaba bir bakabilir miyim” “Bak, bak, Mustafa efendi” dedi. Bakıyorum ayakkabı kaç para? Bize yedi lira demiş, sekiz lira yazmış oraya. Dokuz lira demiş, on lira yazmış.

‘Ya’ dedim, bunları böyle yazmışsınız. ‘E böyle yazıyoruz,’ dedi. ‘E, 7 lira dediniz,’ dedim ben. ‘Hani 7 lira dediniz, neden 8 yazdın buraya kardeş?’ dedim ben. iş sertleşecek biraz. Döndüm, ‘Efendim, müsaade eder misiniz? Ben bu konuyu konuşayım,’ dedim. ‘Tabii, Mustafa Efendi, konuş,’ dedi. Döndüm, ‘Birader, hayırdır?’ dedim. ‘7 olan şeyi nasıl 8 yazdın?’ dedim. Yani tak, tarz değiştirdim, dervişliği bıraktım orada. ‘Hayırdır?’ dedim. ‘Biz öyle yazıyoruz,’ dedi. ‘Ne demek öyle yazıyoruz?’ dedim ya. ‘Siz ne yapıyorsunuz?’ dedim. Şimdi isim zikredeceğim artık, Fethullah hocanın cemaatinden. Dedi ki, ‘Bu biner lirayı,’ dedi, ‘cemaate yazıyoruz.’ Nereden biliyoruz kardeşim, ben o cemaate versem ne olacak, vermesem ne olacak?’ dedim. ‘Ben vermek istemiyorum, ne yapacaksın?’ dedim. ‘Dök,’ dedim bütün hesabı ‘kaç çift ayakkabı alınmış, hepsini dök,’ dedim aşağı. Böyle bir durdu. ‘Şey Efendi sonra sohbetlerde söyledi bunu. Şey Efendi: ‘Böyle böyle, 7 liralık malı 8 lira yazmak caiz değildir, haramdır,’ diye. Adam bir tutuştu. ‘Ya sen,’ dedim, ‘gel sen yanaş, yıllardır ütmüşsünüz’ dedim. Neyse bir hesap kitap gördük. Alacak çok çıkıyor. Dedim, ‘alacak çok çıkıyor bütün hesabı dökünce’ dedim. Neyse sonra onunla alışverişi kestik tabi.

Sonra benim gittiğim yerlere gittim. Bakın ben ‘biliyorum’ demiyorum hiç ona. Sonra bir daha geldi, ‘Mustafa Efendi, bütün malı sen al,’ dedi. ‘Emredersiniz efendim,’ dedim. Ben tabi götürdüm benim bildiğim, tanıdığım yerlere. ‘Ooo, Bayındırlı, hoş geldin, birader hoş geldin. Ne oldu, sahalara döndün mü yine?’ ‘Döndüm,’ diyorum ben. Ondan sonra ayırıyorum.

Neyse, vadesini konuşuyorum, fiyatını konuşuyorum. işte o diyor ki şeyh efendinin sekiz liraya aldığı aynı ayakkabı hani kalite olarak, ‘Kaç para?’ diyorum ben. ‘Altı lira birader sana,’ diyor. Diyorum ‘Arsa mı satıyorsun ya?’ Şey Efendi sırtını dönüyor. Ben böyle konuşuyorum ya, hani göz göze geliriz de böyle performansım düşer diye herhalde düşünüyor, böyle uzaklara gidiyor, elini cebine koyuyor, mağazanın içinde öbür taraflara gidiyor. Ben böyle yanaşıyorum, ‘Dosdoğru fiyat söyle şuna,’ diyorum. ‘Kaç ay olacak bir de’ diyorum, ‘üç ay’, ‘olmaz’ diyorum üç ay, ‘sen kendine gel, unuttun mu beni yoksa?’ diyorum. ‘Ya,’ diyor, ‘seni unutmadım ama senin bu halini hiç aklımdan çıkaramıyorum,’ diyor. Neyse, yazıyorum ben tabi. Sekiz liralık olan ayakkabıyı an geldi dört liraya aldık, beş liraya aldık. ‘Onları bir güzel paketle’ diyorum, senetleri yazdırıyorum. Şey Efendi Allah için kendisi imzalıyor senetleri. Ondan sonra tabi mal gidiyor, bir ay içinde satılıyor hepsi de. Önce götürmüşler, ‘Ya baba, kim aldı bunları?’ demişler ya. ‘Hani, bunlar gider mi bizim dükkanda?’ ‘Oğlum, Mustafa abiniz aldı,’ demiş. Hani ben ona dedim ayır diye. ihtimal vermemişler. ilk önce onlar satılmış.

Sen bir mürşidi kamile intisap ettiysen, biliyorum deme, bekle. Bazen bizim eski arkadaşlar, ben şey efendinin yanında böyle duruyorum ya, onlar diyorlarmış ki ‘Ya, nasıl duruyor bunun yanında böyle?’ Hani onların tabiriyle süt dökmüş kedi gibi duruyor yanında. ‘Mustafa Abi, bu değil,’ hani, ‘Ya abi, sen bu değilsin!’ ‘Oğlum, siz ona zahiren bakıyorsunuz. Ben onun ne olduğunu rüyamda, halimde görüyorum. O sizin gördüğünüz gibi değil,’ diyorum. ‘O, sizin gördüğünüz gibi değil. O senin gördüğün gibi değil.’ Ben de ona ilk baktım. ‘Aaa,’ dedim ya, ‘hani rüyamda böyle daha babayiğit gördüydüm,’ dedim ya. Hani Allah beni affetsin, hani boyu benden kısa ya biraz, hani dedim ya, boyu benden kısaymış’ filan. ilk daha karşılaştık böyle, herkesle selamlaşıyor böyle, ayağına getirmiyor. Herkes ayakta, herkesle tek tek böyle selamlaşıyor. Bana geldi sıra, böyle baktı, ‘Bayındırlı, hoş geldin,’ dedi. ilk vuruş bana. Beni kimse tanımıyor orda çünkü Tire’de. Sırtımdan gümmm gümmm! Ya dedim, ciğerlerim sökülüyor herhalde! Ben o kadar kavga gürültü yaşadım, ciğerlerim yerinden oynamadı. iki böyle el ense çeker gibi ciğerlerime…Dedim, ‘Eyvah, ciğerler dökülüyor bizim, biz burda ciğerleri bıraktık,’ dedim içimden. Tabi herkes oturdu, ben de yerime oturdum. Direk, öyle bu kimdi değil, ‘Mustafa Efendi sen şuraya yanıma gel bakayım,’ dedi.

Dakika bir gol bir. Ben atiğim, çeviğim çok özür dilerim yetmiş kiloyum, duvara değil, dağa tırmanıyorum. Öyle atiğim, öyle çeviğim, kalkamadım ben yerimden. ‘Yardım edin Mustafa efendiye, kaldırın getirin buraya,’ dedi. Böyle ama şey, üsttenci bir tavır, yani böyle şey değil. ‘Kaldırın,

Mustafa Efendi’yi alın getirin buraya yanıma,’ dedi. Hayatımın utancını yaşıyorum! Mustafa Özbağ kilolarca içki içmiş, kimseye dayanmamış, yaslanmamış, kalkamıyorum dememiş, dememiş! Kavgalar yaşamış, gürültüler yaşamış, hayatında görmediği kalmamış, birinin elini tutmamış, kibir deryası Mustafa Özbağ! iki kişi koltuğumun altından girdi, zor, benim adımlarım gitmiyor, benim değil sanki. Çok affedersiniz patates çuvalı gibi yanına koyuverdiler beni. Dedim, ‘Mustafa Özbağ kibir deryasındasın, başka bir şey değil,’ içimden. Cenab-ı Hakk’a hamd olsun, on sekiz yıl onun sağında, yanı başında geçti. O gün anladım, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. O gün anladım, senin kerih gördüğün şey padişahtır. O gün anladım, senin eksik gördüğün tamdır. O gün anladım! Büyük ders oldu bana. Bir daha asla ve asla, yanında hiç kalbimi bozmadım desem yeri var. Dinledim, sustum, hiç bilgiçlik taslamadım. ‘At,’ dedi, attım. ‘Tut,’ dedi, tuttum. ‘Git,’ dedi, gittim. ‘Gel,’ dedi, geldim. Millet ardımdan olanca dedikoduyu yaptı, ben şeyhimin ağzına baktım. ‘Buradan yürüyeceksin,’ dedi, yürüdüm. Umruma katmadım, millet arkamdan davul çaldı. Allah, dilediğine hikmet verir; hikmet verdiğine de ilm-i ledünden gönlüne indirir. Senin beğenmediğin maneviyatta sultandır; senin kerih gördüğün âlemleri seyran ediyordur, bilemezsin. Rabbim, bizi onlardan eylesin. Baktım bitirebilecek miyim diye, düz okursam bitecek. 22:42 Hazreti Pir’e küstahlık olur düz okumak. Önümüzdeki hafta: “Sıcak da söylese soğuk da söylese hoş gör ki sıcaktan, soğuktan ve cehennem azabından kurtulasın. Onun sıcağı, hayatın ilkbaharıdır. Doğruluğun, yakînin ve kulluğun sermayesidir.” Yani velilerle alakalı. 2056’dan devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin, bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin, ecmain….Siz başımda durunca böyle kendimi bir heyecan kasırgası tutuyor, diyorum hızla toparlan. Hakkınızı helal edin. Selamünaleyküm.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Silsile. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı